One Radical Planet

🔒
✇ Dayanışma

Yaşananlar, Yola Nasıl Devam Edileceğinin Hal-i Pürmelalidir

By Dayanışma — December 13th 2017 at 12:37

Afrika Gazetesi’nin yayınladığı sadece bir karikatür Kıbrıs’ın kuzeyi ile Türkiye arasındaki ilişkiyi ve Türkiye’nin niyetlerini yeniden deşifre etmeye yetti.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yunanistan ziyareti sonrası Yunanistan basınından alınan bir karikatürün Afrika Gazetesi tarafından yayınlanması üzerine gazeteye yönelik saldırılar devam etmekte.

Olayı tırmandıran gelişme TC Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ’ın gazeteyi hedef göstererek “Yaptıkları tam bir alçaklık, şerefsizlik, pespayeliktir. Bunun hesabı tabii ki hukuk içerisinde sorulacak. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki savcıları bu konuda derhal göreve çağırıyorum. Bunun hesabını sorsunlar. Bu ahlaksızlığı yapanların Kıbrıs Türk halkı nezdinde mahkum edilmesi için ben de şahsen gerekeni yapacağım. Bunların bu ahlaksızlıklarını, şerefsizliklerini Kıbrıs Türk halkına da iyice anlatmak benim boynumun borcu olsun… Bunları, Kıbrıs Türk halkının içine çıkamayacak hale ben getiririm. Bunların hiçbir milli ruhu yok. Bunların Türk milletinin inançları, kültürel mirasıyla uzaktan yakından alakaları yok. Ben bunlara özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Rumların sesi tanımlamasını yapabilirim” sözleri oldu.

Akdağ’ın AKP’nin Türkiye yurttaşlarına uyguladığı politikalardan gayet iyi bildiğimiz bu kabul edilemez tavrı, hem Afrika Gazetesi ve sahibi Şener Levent nezninde Kıbrıslıtürk toplumundaki muhalifleri hedef göstermiş, hem Kıbrıs’ın kuzeyindeki düşünce ve fikir özgürlüğüne kasdetmiş, hem de yargıya açıkca talimat vermiştir.

Akdağ’ın talimatıyla harekete geçen UBP-DP hükümeti açıklamalarıyla Afrika’ya yönelik linç girişimine katılmaları sonrası süreç gerek TC Elçiliği gerekse AKP ile yakın ilişkide olan adada mevcut  diğer faşist çevrelerin artan tehditleri ile devam ederek, Afrika Gazetesi önünde toplanan bu çevrelerin saldırılarıyla daha da büyüdü.

Kısacası Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde tek söz sahibi olduğunu, onun hoşuna gitmeyenin buralarda söylenemeyeceğini açık açık gözümüze soktular. Bizler Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkiye’nin işgali altındaki bir alt yönetim olduğunu iyi biliyoruz ve bu olayı değerlendirirken yaşananların Afrika Gazetesi ile Şener Levent’e karşı değil, hepimize karşı olduğunu da gayet iyi biliyoruz.

Afrika Gazetesi’nin Türkiye Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili yayınladığı karikatürü fikir ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde mizahi bir eleştiri olarak değerlendiriyoruz. Dünyada farklı ülke liderleri hakkında söz konusu karikatürden çok daha “sert” mizahi eleştiri içeren karikatürler mevcuttur. Bunun onlarca örneğini internetten ortamında bulmak mümkündür. Siyasetçilerin bu yönde eleştirileri uluslararası insan hakları standartlarına göre kabul etmeleri beklenir. Ayrıca bu yönde polise veya savcılığa yapılacak bir şikayet de ceza yargılamasını beraberinde getirecek ve hapis cezası alma riskini doğuracaktır. Lakin ifade özgürlüğü kapsamında kişilerin, özellikle basının, ifadeleri hakaret içerse bile ceza mahkemelerinde değil hukuk mahkemelerinde yargılanmaları gerekmektedir. İfadelerin hakaret teşkil ettiği durumlarda bile basın emekçilerinin sözlerinden dolayı hapis cezası öngören bir yargılamaya tabii tutulması kabul edilemezdir.

Türkiye’nin dününü ve bugününü çok yakınen yaşamak zorunda bırakılan bizler, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onu yönetenlerin düşünce ve fikir özgürlüğüne karşı olduklarını iyi biliyoruz. Türkiye’de bodrumlarda yakılan insanlardan, demir parmaklıklar arkasında tutulan gazetecilerden,  adeta esir edilen HDP eş başkanlarının içinde bulunduğu zulümden  ve daha nicelerinden  bunu gayet iyi anlıyoruz.  Fikir ve düşünce özgürlüğünü OHAL ile askıya alan Türkiye hükümetinin yaptıkları saymakla bitmez.  Kıbrıs’ın kuzeyinde AKP’li bir yetkilinin talimatıyla oluşturulan ortam Kıbrıs’ın kuzeyindeki fikir ve düşünce özgürlüğünü hedef almaktadır ve oldukça tehlikelidir. Türkiye’de CHP’nin onayıyla HDP’ye karşı başlatılan operasyonların  bugün CHP’li belediyelere karşı yapılmaya başlanması bu tehlikeyi örneklemektedir.

Kıbrıs’ın kuzeyindeki rejimle bir sorunu olmayan “Kıbrıs sorununu çözemezsek KKTC devam eder, kendi evimizi temizleriz”cilerin tavırları  ise ibretliktir. Yaşananlar, Kıbrıs’ın yeniden birleşmediği koşullarda yola nasıl devam edileceğinin hal-i pürmelalidir.

Dayanışma, Afrika Gazetesi ve Şener Levent üzerinden Kıbrıslıtürk toplumuna “ayar” çekilmeye çalışıldığını vurgulama ihtiyacı hissederken,  Kıbrıslıtürk toplumunun içinde bulunduğu sarmalda fikir ve düşünce özgürlüğüne de göz dikilmesine ve bunun kısıtlanmaya çalışılmasına ‘ama’sız karşı çıkılması  gerektiğine inanır.

Yaşananlar, Yola Nasıl Devam Edileceğinin Hal-i Pürmelalidir yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

✇ Dayanışma

“Cinsel Şiddetten Ne Anlıyorsunuz?” Diye Sorduk

By Dayanışma — November 26th 2017 at 16:21

Her yıl olduğu gibi bu 25 Kasım’da yeniden şiddeti konuşuyor, şiddeti tartışıyoruz. Bu sene bizler Kıbrıs’ın kuzeyinde henüz çok fazla konuşulmayan ve görünür olmayan bir şiddet türüne dikkat çekmek istiyoruz; cinsel şiddet.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddet ile Mücadele Günü Dolayısıyla “Cinsel Şiddet deyince ne anlıyorsunuz?” diye sorduk:

Nuray Özgeçen: Cinsel şiddet, bir bireyin rızası dışındaki cinsel eylem/eylemlere maruz kalması durumudur. İlk başta düşünüldüğünün aksine cinsel şiddet yalnızca tecavüzden ibaret değildir. Jest ve mimiklerle veya sözel olarak da uygulanmaktadır. Unutulmamalıdır ki hiyerarşi ve iktidarın olduğu her yerde cinsel şiddet gerçekleşebilir. Çocukluk döneminden itibaren pek çok kişi cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Kıbrıs’ın kuzeyinde cinselliğin hala tabu olarak görülmesinden, cinsellik eğitiminin olmayışından ve erkekliğin egemen olduğu bir düzende güçlü hissedemedikleri için, şiddete uğrayan kişiler, bazen yaşadıkları durumun bir şiddet olduğunu anlayamamakta bazen de farkına varıp susmayı tercih etmektedirler. Tıpkı diğer şiddet türleri gibi cinsel şiddet de konuşulmadıkça artmaktadır. Ülkemizde cinsel şiddete uğrayan pek çok kadın ‘kuyruk sallamasan başına bu gelmezdi.’ ‘ Etek giydiğine göre sen de aranıyordun.’ ‘Beni sevseydin benimle birlikte olurdun.’ gibi suçlamalara maruz kalmakta, toplum tarafından dışlanmaktan korkmakta ve bu nedenle şiddete uğradıklarına dair bildirimde bulunamamaktadırlar. Bu şekilde de pek çok cinsel şiddet vakası ifşa edilememektedir. Genellikle şiddeti uygulayanların elindeki en büyük güç, şiddete uğrayan kişinin şikâyetçi olmaya çekineceğine olan inancıdır. Herkes cinsel şiddete maruz kalabilir ve hiç bir zaman şiddete uğrayan kişi suçlu değildir. Cinsel şiddete maruz kalan kişi kendini ‘güçsüz’ ya da ‘kurban’ gibi değil, güçlü bir birey, yaşadığı şiddet durumuyla başa çıkabilecek bir birey olarak hissetmelidir. Tabii ki bu cinsiyetler arası eşitsizliğin engellenmesi, bu amaçla gerçekleşen faaliyetlerin yaygınlaştırılması ile mümkündür. Şiddeti önleyici faaliyetlerin yanında cinsel şiddete uğrayan bireylerin kendilerini güvende hissedebilecekleri, güçlendirileceği donanımlı sığınma evlerinin oluşturulması ve bu evlerin şiddete uğrayanlar için ulaşılabilir olması son derece önemlidir. Kıbrıs’ın kuzeyinde devlet sığınma evi açmayarak, toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimine müfredatlar da yer vermeyerek, ilgili yasaları uygulamayarak, hastahanelerde şiddete uğrayan kişiler için özel müdahale birimleri oluşturmayarak şiddetin devamına yol açmaktadır. Cinsel şiddetin doğru anlatılması ve önlenmesinde basının da rolü önemlidir. Cinsel şiddet vakalarına kullanılan görseller, şiddete uğrayan kişilerin güçsüz, yalnız ya da teşhirci oldukları algısı yaratmamalıdır. Ayrıca kişinin rızası dışında gerçekleşen cinsel eylemler ‘aşk’ , ‘tutku’ gibi ifadelerle değil ‘şiddet’ ‘aşağılama’ ‘saldırganlık’ olarak ifade edilmelidir. Tıpkı diğer şiddet türleri gibi cinsel şiddet de çekinmeden konuşarak, dayanışarak azalır.

Atıf Müezzinler: Konu şiddet olunca anlamak, farkında olmak önemli de bunu en iyi anlayan buna maruz kalmış/uğramış bireyler.  erkek egemen yaşam cinsiyet ayrımı yapmaksızın gücünü, şiddetini ve egosunu tüm yönleri ile acımasızca uygularken, sokakta rahat yürümek bir yana “yuva” dedikleri evlerde en sapık ruhların şiddetini yaşıyor kadınlar, 2017’de, hala…

Hatice Tezcan: “Aşağılama!!! Küçük düşürme!!! Kontrol etme!!! Hayır demek, hayır demektir!!! Anla!”” Bunları söylemek geçiyor içimden

Cenk Mutluyakalı: Paylaşmak ve eşitlikle gökyüzüne birlikte gülümsemek yerine, pek çoğu “vazife” diyerek dayatıyor kadına erkekliğini, elinde matkap, deli gözleriyle dünyanın kabuğunu deler gibi!

Ozan Özgenler: Kişinin kendi rızası olmadan yapılan her cinsel eylem, eylemin yapıldığı kişi üzerinde maddi/manevi zarar vereceğinden suçtur tabi ki. Yoksa alan memnun satan memnunsa isterse parçalat kendini; kime ne!

Anonim: Cinsel şiddet hayatımızın her anında. Bir kez yaşadığım bir cinsel şiddet, rızam dışında cinselliğe zorlanmış olmam bütün cinsel hayatımı etkiledi.

Erman  Dolmacı: Deneyimsel örnekler ile ise cinsel şiddet deyince aklıma parnerlerimiz ile 7/24 onlar istedi diye cinsel ilişkiye girme zorunluluğumuz ve istemediğimizi belirtme durumunda beraberinde gelen psikolojik şiddet ve sorun oluşması sanırım.

Hüseyin Özinal: İlk aklıma gelen şey  sabahın erken saatlerde erken saatlerinde bir kadın arkadaşımın ağlayarak araması ve kocasının tecavüzüne uğradığını anlatması karşısında hissettiğm çaresizlik ve duyduğum öfke.  Kadın erkek ayrımı yapmadan tecavüzün silah olarak kullanılması.

Münevver Özakalın: Cinsel şiddet hep eril’den, eril olan biyolojik cinsiyette erkek, eril sistemi sindirmiş kadın, devlet gibi sistematik ve hiyerarşik bir plan içinde günlük hayatımızın tamamına “hükmeden” bir düzenden geliyor aslında. “Cinsiyet tanımlaman gerekliliği” , “sen kadınsın yapamazsın.” Gibi literatürümüze nerden geldiği belli olan ve sistematik olarak kullanılan basma kalıplar bağlamında konuşan o her bir ağız şiddetin ta kendisini oluşturuyor. #bolibifgüzendir

Bilge Azgın: Cinsel şiddet denildiğinde ben karşı tarafa dayatma, rıza gözetmeksizin olarak algılıyorum- ama cinsellik boyutuyla, aracılığıyla. Bu davrnışsal da olabilir yani birini ezme, organsal bedensel de olabilir, sözlü de olabilir. Cinsel taciz.

Anonim: Cinselliği konuşmaktan bile utanıyorken, cinsel şiddet ile ilgili birşeyler söylemek çok zor. Erkek egemen yapı, kadınları hep ikinci planda tutar. Sanırım cinselliği konuşmaktan utanıyor olmam bile bir cinsel şiddet.

İzel Seylani: İnsanın cinsine, cinsiyetine yönelik şiddet anlıyorum. Ayni zamanda cinsel özgürlüğüne, özel’ine yönelik müdahale de anlıyorum

Yegane Giritli: Birçok küfrün kadın bedenini hedef alması.

Halil Savda: Cinsiyet rolleri üzerinden kadını erkek karşısında ekonomik ve kültürel olarak dezavantajlı kılıp fiziksel ve ruhsal bakımdan inciten, acıtan ve hırpalayan davranışların tümüdür.

Anonim: Kocamın doğum kontrolü ile ilgili hiçbir sorumluluk almaması, ona söylediğim zaman ise sürekli bahaneler bulup beni terslemesinden bıktım. Bu yüzden sürekli tedirgin olmak da ayrı bir cinsel şiddettir.

Asel Lunar: Ben bir kadın işletmeciyim ve psikolojik şiddet olarak adlandırdığım küçümsenmeyi çok yaşadım, hala bazen de yaşıyorum. Sanki bir işletmeyi sadece erkekler yönetebilirmiş gibi davranır insanlar, bir kadının başarılı olması mümkün degilmis gibi davranırlar. Şimdilerde Surici daha güvenlidir, belediye zabıtaları, kent devriye sürekli gezer, ama ilk zamanlarımda (2015) gece geç vakit, komşu işletmeler kapandıktan sonra, dükkanımda yalnız olduğumu fark eden, oradan geçen 3 adamın beni karşıdaki bankta yarım saat – 45dakika beklediğini bilirim. Kendimi içeriye kilitleyip içerde işimi gücümü bitirdikten sonra, gittiklerini görüp çıktım. Tabi hala orda olsalardı polisi arayacaktım ama gitmişlerdi. Tabi o gece arabaya nasil gittiğimi bir ben bilirim. Diğer bir örneğim de şu olabilir, gelip “ben x yerden geliyorum, yetkili kiminle görüşebilirim?” sorusuna, “Buyurun yardımcı olayım” dediğimde, insanların (çoğunlukla erkek oluyorlar ama kadından da boyle tepkiler aldığım olmuştur) yüzü düşüyor, geri dönüp gidenler oluyor. En kötüsü bir defa bir adam “Başka biri yok mu?” diye sormuştu, tam cümleyi hatırlamıyorum ama erkek biriyle görüşmek istediğini söyledi.

Mustafa Öngün: Cinsel şiddet denilince aklıma ilk gelen şeylerden bir tanesi de, erkeklerin kendi arasındaki kadınlarla ilgili söylemlerinde, kadının çoğu zaman bir bedenden öteye gitmemesi oluyor. Sanırım bu anlayış cinsel şiddeti besleyen temel bir kaynak. Bu yüzden cinsel şiddet uygulamasak bile biz erkekler bu söylemin içinde yer alarak veya susarak şiddeti besliyoruz.

Asil Yahi: Korku, iktidar, otorite , şiddet , baskı , güçlü hissetmenin cehaletle harmanlanması. İnsanoğluna bu soruları sorduran kadın dayanışması ve başkaldırışı saygıyla, sevgiyle destekliyorum.

Barış Alibeyoğlu: Cinsel şiddet şekil değiştirebilen bir canavar. Kişiden kişiye, toplumdan topluma şekli değişiyor ve bununla insanlarda yarattığı etkisi de değişiyor. Fakat her halinde ortak olan özellikleri şiddet ve cehalettir. Şiddet, çünkü karşısındaki bireyi korkutmak, ezmek ya da belli kalıplara sokmaktır amacı. Cehalet, çünkü insanların gerçek potansiyellerinin önüne geçen bu davranış, karanlık çağlardan günümüze kadar gelmeyi başarmıştır. Bence daha iyi bir dünyayı yaratmanın tek yolu şiddet gören ve ezilen bireylerin daha iyi bir hayat yaşayabilmelerini sağlamaktan geçer ve bu bağlamda şiddet ve cehalet barından kadına şiddetin son bulması tüm dünyanın daha iyi bir yer olması için atılacak adımların hem ilki hem de en önemlisidir.

Anonim: Eski partnerim cinsel yolla bulaşan bir hastalığı olmasına ve bunu bilmesine rağmen bu durumu benimle paylaşmadı. Ayrılmamızdan kısa bir süre sonra, hastalığın bana da bulaştığını öğrendim, hala bu hastalıktan kurtulmak için tedavi görüyorum. Bu cinsel şiddetdeğil de nedir!?

Günay Taşdemir: Hayır! Burada yok demeyin. Var! Görüyoruz, duyuyoruz ve hep birlikte yaşıyoruz. Üst kattaki bir evden, belki rahatsız edici o bakışlardan ve belki de ağızdan çıkan o kokuşmuş sözlerden yükseliyor şiddetin çığlığı. Kaçımız “ben şiddete uğradım” diyebilme cesareti gösterebiliyor? Şu morarmış etlerimize hep mi kapılar çarpıyor? Kaçımız şiddete uğradığının ve bunu hak etmediğinin farkında? Sözüyle, gözüyle, baskısıyla, gazabıyla kalbimize, bedenimize ve zihnimize darbe vuran her türlü şiddetten bahsediyorum size. Siz burada bu yazıyı okurken, tam da şu anda, şu küçücük adada kaç kadın gömülüyordur ölmeden mezarına. Toplum olarak her geçen gün körleşiyoruz, gördüklerimizi bile görmezden geliyoruz artık…

Bir haykırış duyuyoruz gecenin 3’ünde; fakat sadece sessizce dinliyoruz, ardından ne gelecek diye. Kimi zaman kapılar ardında yaşananları, kimi zaman da gözümüzün önünde yaşanan her türlü şiddeti yaşanmamış sayıyoruz. Özellikle kapı ardındakilerin (ucu bize dokunmayan istismarların) aile içi meseleler olduğunu ve her ailede yaşanabileceğini düşünüyoruz. Kıyı yüzeyinde görünenleri bile dibe itip görünmez kılıyoruz. Tüm bunlar toplumun tabuları arasında yitip giden hayatlar bırakıyor geriye. Böylece şiddeti normalleştiriyoruz. Belki de güneşli bir yaz gününde, kaldırımda yürürken, gözümüz mini elbisesiyle yürüyen güzel bir kadına ve kadının ardından yükselen binlerce çürümüş söze takılıyor. Kadının yüzündeki korkuyu, öfkeyi, utancı ve hayıflanmayı görür gibi oluyoruz; lakin kafamızı kuma gömüp yürümeye devam ediyoruz. Nasıl olsa bize dokunan yok öyle değil mi? Böyle örnekleri de şiddetin bir ürünü olarak kabul etmemiz pek çok şeyden daha zor…

Biz kadınları hep gücendiriyorsunuz. Güceniğiz artık kendimize, bedenimize, varlığımıza… Biz kadınları utandırıyorsunuz. Utanıyoruz yaptıklarımızdan, sözlerimizden, giydiklerimizden, sevdiklerimizden… “sen yapamazsın”, “kadına yakışmaz”, ”bu kadın işi değil”, “bir tokattan bir şeycik olmaz; zamanında biz de yedik, ölmedik ya…”,  “kocandır, hakkı var”, “baba sözü dinle”, “ şunu şöyle yapma böyle yap”, “şunu giyme bunu giy” vb. söylemlerle bize prangalar takıyorsunuz ve yaşanan şiddeti içselleştirmemiz için bizi sindiriyorsunuz. Oysa biz eşit olmak istiyoruz, ne düşman olmak istiyoruz sizinle ne de size tutsak. Bir türlü kabullenemiyorsunuz biz kadınları. Kadının toplumda kendine daha dişli bir yer edindiğini, bir erkeğe ihtiyaç duymadan da yaşayabileceğini ve kadının kendi hayatının efendisi olabileceğini “olasılıksız” buluyorsunuz. Gözlerinizi açın ve aynalara iyi bakın…

Anonim: Cinsel şiddet deyince çoğunlukla aklımıza tecavüz gibi, fiziksel şiddet içeren ağır saldırılar gelmektedir. Ben cinsel şiddetin ayrıca, kadınlar üzerinde psikolojik baskı unsuru olarak kullanıldığını düşünüyorum. cinselliği bir ödül- ceza formuna sokarak üstünlüğünü kanıtlamaya çalışan erkek bu şekilde kadın üzerinde psikolojik baskı unsuru oluşturmakta ve bunu yaparak kadına değersizlik imajını yüklemektedir. Ayrıca cinsellik erkeklere hak görülürken kadınların bunu deneyimlemesi çoğunlukla kabul görmemekte ve kadınlar üzerinde ciddi psikolojik sonuçlara yol açmaktadır.

Hüseyin Bahca: Cinsel şiddet, sosyo-kültürel yaşamımızın ataerkil tabularından, normlarından ve kurallarından beslenir. Cinsel şiddet konusu, her ne kadar bireysel bir olgu gibi görülse de; toplumsal açıdan en önemli sorunlarımızdan biridir. Kıbrıs’ın Kuzey’inde, “Toplum ve Cinsellik” başlığı, ilgili uzmanlar tarafından, mutli-disipliner bir çalışmayla; incelenmesi gereken bir alandır.  Benim dünyamdaki cinsel şiddetler: Çevremdeki bazı insanların, cinselliğe dair topluma enjekte edilmiş olan tabuları, normları ve kuralları dile getirerek cinselliği bir kirleniş veya hayatın sonu olarak görmesidir. Ve insanların, insanları cinsel bir obje olarak görmesidir. İnsanlığın, bencilliğiyle, cinsellik hümanizmasını öldürülmesidir. Cinsellik eyleminin bir ‘iyilik veya aşama’ olduğunu kanısını öne sürmektir. Yaşanan deneyimlerin dedikoduya dönüşmesidir. Deneyimlerin, ses-kayıt cihazı veya kamera gibi cihazlarla belgelendirilmeye çalışılmasıdır.

Hare Yakula: Cinsel şiddet deyince; Rıza olmaksızın zorla cinsel birleşmeye,ilişkiye zorlanmak.Uzunca bir süre  “Karılık görevimi yapmamakla ” suçlandım. Çevreye,aileme bu şekilde ifşa edildim.

Deniz Düzgün: Kadınların çok büyük bir kısmı cinsel şiddete maruz kalıyor diye düşünüyorum. Cinsel şiddeti dile getirmek çok güç olduğu bir toplumda yaşıyoruz çünkü toplumun belli başlı tabuları/yasakları ve en önemlisi konuşulmayanları var. Burada en önemli nokta konuşmamak çözüm mü?sorusunun cevabıdır diye düşünüyorum. Kesinlikle değil. Cinselliğin ceza olarak kullanıldığı her duruma cinsel şiddet denilebilir. Cinsel şiddete maruz kalan bir kadın kısa veya uzun vadede özellikle psikolojik olarak ciddi sıkıntılar yaşayabiliyor. Bu da hem toplumun tabularından bu olayın “gizliliği” hem de cinsel şiddetin, şiddet çeşidi olarak algılanmaması ile alakalıdır. Cinsel şiddet hayatlarımızda kendini birçok hikâyede gösteriyor. Bir nevi tehdit şekli ama eğer sessiz kalınırsa ciddi boyutlar alabilecek bir tehdit şekli.

Selver Kaya: Bir kadının cinsel tercih yok. Erkek canı istediği anda istediğini alıyor. Bu cinsel şiddettir.

Hanife Aliefendioğlu: Cinsel şiddet denince kadının cinselliğini ve cinsel haz alma hakkını bir erkeğin kendisine rağmen kendisine karşı kullanılmasını anlıyorum. Kadınların sessizliğinde ve erkeklerin saldırganlığında kendisini göster(m)iyor.

Gülten Göze: Cinsel şiddet deyince insanlarin sadece tecavüzü algılamaları ve ne yazık ki birçok kadının günlük hayatta karşılaştıkları sözel yada mimiksel birçok şeyi art niyet yokmuş gibi erkektir yapar mantığı ile normalleştirmesi geliyor aklima. Halbuki bence “iyi ki şu kızı işe aldınız, gönlümüz gözümüz açıldı” söylemi hiç masum değildir.

Canan Onurer: Cinsel şiddeti eğer karşı taraf üstünde kontrol ve güç oluşturmak amacı ile kişinin isteği dışında cinsel ilişkide bulunmak ya da zararlı cinsel davranışlara zorlamak şeklinde değerlendirirsek böyle bir şiddetin benim hayatımda olmadığını söyleyebilirim.  Ama cinsel şiddetin konu olduğu “Erkek sohbetleri” ne mağruz kalıyorum. “hayır” cevabını dinlememek benim için cinsel şiddettir.

Semen Yönsel Saygun: Cinsel şiddet deyince aklıma eşitlik mücadelesi verdigimizi bilen bir arkadaşımın “Nasıl eşitik yahu, sizde bu var mı bu?” deyip cinsel organını işaret etmesi gelir hep. Sus pus olmuştuk. Cinsel içerikli şakaların çoğu rahatsız edici olur. Nerde durulacağı bilinmez. Cinsel şiddet deyince sözlü,  yazılı tacizleri, doğrudan kadın bedenine dönük fiziksel saldırıları anlarım. Kadının rızasının olmadiığı  fiziksel temaslar cinsel şiddettir.

Ulaş Azer: Cinsel şiddettin gün yüzüne çıkmış şekli çoğunlukla televizyon, gazete veya sosyal medya aracılığı ile hayatımda kendini göstermekte.Şiddetin yaşı yok, yeri yok ne mantığa ne de insani haklara uygunlugu yok. Şiddet her türlüsüyle iiddettir ve en gizli yapilanı da cinsel şiddettir. Ne yazık ki konuşması, anlatması susup maruz kalmaktan daha zor.

 

Foto: Hasan Yıkıcı

“Cinsel Şiddetten Ne Anlıyorsunuz?” Diye Sorduk yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

✇ Dayanışma

Failler Her Yerde

By Dayanışma — November 25th 2017 at 12:01

Her yıl olduğu gibi bu 25 Kasım’da yeniden şiddeti konuşuyor, şiddeti tartışıyoruz. Bu sene bizler Kıbrıs’ın kuzeyinde henüz çok fazla konuşulmayan ve görünür olmayan bir şiddet türüne dikkat çekmek istiyoruz; cinsel şiddet.

Cinsel şiddet birçok şekilde kadınlar olarak bizlerin hayatlarına nüfuz ediyor. Her ne kadar cinsel şiddet denilince akla ilk olarak fiziksel olarak zor kullanmak suretiyle girilen cinsel ilişki ve benzeri olaylar gelse de, aslında bu şiddet türü bundan çok fazlasını içeriyor. Zorla ilişkiye girmek, tehdit yolu ile ilişkiye zorlanmak, partnerimiz ile istemediğimiz halde cinsel ilişkiye girmek zorunda kalmak, kendi istediğimiz dışında bizlere izletilen pornografik içerikli görüntüler de cinsel şiddet tanımının içinde yer alır. Özellikle teknolojinin bu kadar geliştiği ve sosyal medyanın yoğunlukla kullanıldığı bu zamanlarda, kadınlara yönelik özel hayatlarının kayıt altına alınması ve daha sonra bu kayıtları paylaşmak ile tehdit ederek cinsel ilişkiye veya ayrılmamaya zorlamak hatta bu yöntemle haksız menfaatler sağlamaya çalışmak da sıklıkça karşılaştığımız meseleler.

Ataerkil sistemin getirisi olarak cinsellik; heteroseksüeller arasında yaşanabilecek, erkeğe ait, erkek tarafını yücelten bir durum olarak kabul görür. Kadınlar açısından ise bugün hala kadın vücudunu fethetmeye ilişkin, kadını metalaştıran hatta kirleten bir tabu olarak kabul görür.  Bunun artık günümüzde bir anlam ifade etmediği algısının aksine ne yazık ki günlük hayat deneyimleri bize geçerliliğini hala sürdürdüğünü göstermektedir.

Örneğin son dönemlerde artan dijital şiddet aracılığıyla kadınlara yönelik uygulanan baskı, tehdit ve küçük düşürmek maksadıyla özel görüntülerin gizlice kayıt altına alınması, haberli olsun ya da olmasın yapılan kayıtların kadının izni olmaksızın çeşitli yayın araçlarıyla yayımlanması, yayılması cinsel şiddet barındırır. Kayıtlarda tek başına kadının yer alması, ifşa edilmesi yanında erkek partnerin kimliği belli olmasına rağmen konunun kadını aşağılayan bir yerden ele alınması, kadının kişisel haklarının gizliliğine yapılan saldırı yanında özellikle cinselliğinin yok sayıldığı, cinselliğin kadını kirleten bir anlayışa sahip olduğu algısının da bir göstergesidir. Bununla birlikte bu suç, kendisini dâhil görmeyen ama tarafı olan iştirakçilerini de beraberinde getirir. İlgili görüntüleri izleyen ve/veya kendine ait özel telefon, bilgisayar gibi araçlarında bulunduran ve/veya kamuya açık ya da yakınlarına paylaşarak yayılmasına yardımcı olan, ortamlarına konu yapan herkes de bu suçun iştirakçisidir.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir olayda, haberi olmadan kayıt altına alınan bir kız kardeşimiz ayrılmış olduğu partneri tarafından görüntülerin yayılacağı yönünde tehdit edilmiştir. Uğradığı şiddete boyun eğmemek için gerekli önleyici tedbirlerin alınması, suçun engellenmesi, cezalandırılması ve haklarının korunması adına bunları sağlamakla görevli polis genel müdürlüğüne gerekli şikâyetlerde bulundu. Şikâyet üzerine tehdidi barındıran kişisel telefonu ifadesini alan yetkili polis memurlarınca emare olarak alındı. Ancak yetkililerden bir veya bir kaçı görüntüleri izlemek yanında, görüntüleri bizzat kendileri yaydı. Böylece, tehlikede olan haklarının korunması adına başvuruda bulunduğu güvenlik güçleri bizzat hakları ihlal ederek, yok sayarak, işin önemini anlamayarak kadına yönelik cinsel şiddetin failleri oldu ve görevlerini gereğini yerine getirmek yerine, kötüye kullandı. Yaşanan ve suç barındıran olayda da görüleceği üzere Kadına yönelik şiddet söz konusu olduğu zaman, karşı karşıya kalacağınız erkekliğin nereden, ne zaman karşımıza çıkacağı belli değildir ve faillerince ciddi bir suç olarak görülmemektedir. Şiddet, yaşam hakkı dahil olmak üzere tüm hakların varlığına inat en yakınınız gördüğünüz kişilerden gelebileceği gibi güvenliğinizi sağlamakla yükümlü kimselerden de gelebilir.

En kısa zamanda yetkililerin suçu işleyen görevli veya görevliler hakkında işlem başlatması, hem konun görev gereği ağırlaştırılmış cinsel şiddet olması, hem de örnek teşkil etmesi açısından önemlidir. Kadın haklarının, erkekliğin, erkek eğlencesinin mezesi olmasına, yok sayılmasına, görmezden gelinmesine izin vermeyeceğiz. Bu konunun takipçisi olacak ve sorumluların ifşası ile cezalandırılmasını görene dek peşini bırakmayacağız.

Bir kez daha Kadına yönelik şiddet söz konusu olunca, yine kol kırılıp, yen içinde kalacak sananlar bilmelidir ki hiçbir suçu olmadığı halde sonuçların taşıyıcısı kadın olmayacak, yaşananlar kadının yanına kalmayacaktır.

 

Failler Her Yerde yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

✇ Dayanışma

Seçim Ve Bir Arzu Olarak İktidar | Hasan Yıkıcı

By Dayanışma — October 27th 2017 at 11:59

Pavlov’un köpeği misali seçim zilinin çalmasıyla birlikte kurtuluşu seçimlerde ve ‘iktidar’ olmakta görenler kuyruklarını sallamaya başladılar. Seçim kokusunun yayılmasıyla birlikte sosyal medyada seçim tarihi ‘afalanmaları’ üzerinden erkeklik patlaması bile yaşandı.

İktidarın ve iktidar mücadelesinin verildiği zeminlerden biri olan seçim meselesinin zehirleyici bir etkisi olduğu bilinen bir gerçek. Fakat sadece seçim olma ihtimalinin, ihtimali tarihi üzerinden bile böyle bir ‘erkeklik patlaması’, vakanın ne derece korkunç boyutlarda olduğunu gözler önüne sermekte.

İktidarı dışsal bir olgu olarak değil, içsel bir oluş olarak değerlendirecek olursak – ki böyle değerlendirmede fayda var – bunun adına kısaca iktidar zehirlenmesi diyebiliriz. Bizzat bire bir veya toplumsal ilişkilerimizde şekillenen sadece mağduru olduğumuz değil aynı zamanda da bizzat salgılayıcısı olduğumuz bir tür zehirlenme. Öyle ki bunun için illa siyasal iktidara sembolik olarak sahip olmak gerekmiyor, (ki kktc gerçekliğinde bu semboliklikten de öteye geçebilmiş değil) zaten onun kültürü, ideolojisi ve davranış kalıpları gündelik hayatın içerisine ve kişinin kimlik kodlarına sirayet etmiş durumda. Hayattaki tek derdi küçük küçük iktidar yapılanmaları içerisinde kendisine yer edinme olan ve seçimi de yapısal olana dokunmadan bu düzenden kurtuluşun adresi olarak tasarlayanlar, sürekli olarak aynı trajediyi yaşamaya mahkûmdur. Fakat bu trajedi tekrar ettikçe, trajedinin özneleri, üzüntü duyulacak kişiler değil, komik ve acınası bir hal almaktalar. Burada olan da bir iktidar arzusu değil, bir arzu olarak iktidar mefhumunu hayatın içerisinde sürekli kılınmasıdır. En küçük ve dar ilişkilerden, en büyük ve geniş ilişkilere kadar gelişen bir arzu! İktidar zehirlenmesiyle hesaplaşmaya niyeti olmayan kesimlerin sistemi değiştireceğiz çıkışları da, anlık seçim ‘afalanmaları’ içerisinde gülünç kalmakta. Öyle ki bu kesimlerin siyaseti de ülkedeki bariz veya gizli yapısal iktidar ve tahakküm ilişkilerine dokunmadan, yaratılan ‘serbest alan’ içerisinde küçük küçük iktidar oyunları ile avunmaktan öteye geçmiyor.

***

Şimdi çok teferruata girmeden bir kaç noktanın altını çizmekte fayda var:

  • Merkez muhalefet açısından –özellikle CTP ve HP- önümüzdeki seçim sürecinin temel dayanaklarından biri uzunca bir süredir şekillendirdikleri ahlaki bağlamda şekillenecek. Nedir bu ahlaki bağlam? Aslında çok net, kötüler gidecek iyiler gelecek ve sorunlar bitecek! HP de, onun popülist söylemi ve siyasetinden rol çalan CTP de kötüleri, hırsızları, kötü yöneticileri ve gelecek hırsızlarını iktidardan kovduktan sonra, iyilerin, halkçıların, iyi yöneticilerin ve üreterek yok olmayacakların iktidarı ile sistemi değiştireceklerini ve iyi bir yönetim ile halkın iktidarını tesis edeceklerini söylemektedirler. Bunca yıldır bizi yöneten kötülerden iyilerin hesap sorması!* Klasik biz ve onlar ayrımı ile karşıtlık üzerinden söylem üretme. Böylece hiçbir toplumsal çelişkiye, tahakküm ilişkisine ve memleketteki gerçek iktidar ilişkilerine dokunmadan, siyaset tamamen ahlaki bir zemine kaydırılmaktadır. Aslında yapılan çok net: siyaseti, ahlakın bulanık sularında boğmak ve toplumu da o suya dalmaya çağırmak. Bu taktik aslında 21.yy popülizminin klasik taktiği olup HP’den sonra anlaşılan CTP’de de benimsenmiştir. CTP liderliği merkezde barınabilmenin yolunun popülizmin taktiklerinden faydalanmaktan geçtiğini kavramış bulunmakta anlaşılan. Fakat her iki kesimin de sunduğu ahlaki reçete yüzeysel olmakla beraber, aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyel de barındırmamaktadır. Kendilerini iyi-temiz ve kurtarıcı olarak gösterenler ile aslında kötü-yozlaşmış ve gelecek hırsızı olarak ilan ettikleriyle aynı kültürel ve ideolojik bağlam içerisinde hareket etmekteler. Bu ahlaki perspektifin sunacağı şey en iyi ihtimalle sistemin alt üst edilmesi değil, restorasyonu olur. Dolayısıyla bu seçim aynı zamanda popülizmler seçimi olacak.
  • İkinci noktaya gelecek olursak, tabii bu ahlaki varoluşu sembolize edecek, onun söylemsel icracılığını yapacak ‘liderlere’ ihtiyaç var. Bu liderler de ‘hoca’ vasfıyla ortaya çıktı. CTP’nin Tufan hocası, HP’nin Kudret hocası ve son zamanlarda eskiye nazaran sık sık karşımıza çıkan TDP’nin Asım hocası! Yukarıda saydığımız ahlaki çerçevenin kendisine uygun bedenlerde somutlaşması herhalde kaçınılmazdı. Dolayısıyla ‘hoca’ figürü, ahlaki bağlamın bedenselleşeceği, iyi, temiz, bilgili, güvenilir ve lider vasıflar karşılamaktadır. ‘Hoca’lar sadece ahlaki söylemlerin somutlaştığı bedenler değil, aynı zamanda geleneksel siyasetin figürlerinden farklı olarak, elitist bir lider kültünün de yaratılmasını sağlamaktadır. Çünkü buzlukçudan, hayvancıya, köylüden, şehirliye kadar siyasal figürlerin tümü toplumdaki konumları anlamında güvenilirliği ve inandırıcılıklarını yitirmiş durumdalar. Bu yeni ‘hoca’ kültü ile ise siyasetçiye dair toplumda tükenen güven ve inanç duygularını yeniden canlandırmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler sadece popülizmler yarışı değil aynı zamanda da ‘Hocalar’ yarışı olarak da siyaset tarihimize geçecek.
  • Daha fazla uzatmadan üçüncü ve son uğrağımıza da uğrayalım. Bu ahlaki ve hoca imajı arkasında kocaman bir yalan durmaktadır. Ya da daha farklı söylemek gerekirse, bir yalanı kocaman ahlaki kalıplar ve imajlar arkasına saklayarak muhafaza edebilirsiniz veya ettiğinizi sanırsınız. Bu durumda da yarattığınız tek şey sadece bir algı yönetimi veya manipülasyon olur. Toplumu, yanlış hayatı doğru yaşamaya çağırırsınız.  Halbuki yanlış hayat doğru yaşanmaz. kktc denen mekanizma bir yönetim mekanizması değil, yönetilememe mekanizmasıdır. Türkiye’nin tahakküm ilişkilerini, o ilişkilerin burada yarattığı kolonyal siyasal-kültürel açmazları ve merkez siyasetin çıkmaz sokaklarını hangi ahlaki söylem veya pratik örtebilir? Bu olağan üstü yapıyı ve süregiden olağan üstü hali, olağan olarak kabul etmemizin istenmesi hangi ahlaki kritere sığar? Veya bu yapının yönetimine talip olmanın bir yalanı pişirip tekrar önümüze koymaktan ne farkı var?

Tam da burada kktc’de siyasetin ne işlevi var sorusu ortaya çıkmaktadır. Aslında bir pazarlama kampanyasından da farksız olan tüketime açılan ‘yeni’ler çürümüş ve geleneksel siyasetin ana hattını farklı sözcükler ve imgelerle doldurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla da bu seçimler yeninin sahneye çıktığı değil, eskinin yeni yüzüyle sahnede arz-ı endam ettiği bir süreç olacak! İşte tam da burada mesele siyasete iyi, güzel ve erdemli bir yaşamı sağlama aracı olarak başvururken bunu aynı zamanda hakikatten koparmadan yapabilmektir. Hiçbir siyasal ve toplumsal oluş hakikate ve onun çizdiği sınırlara rağmen var olmaz. Bundan dolayı bu seçim aynı zamanda merkez tarafından siyasetin bir ahlak siyasetine batırılacağı bir seçim olacak.

Ama sadece bu kadarla da değil. kktc denen ilişkiler bütünü, bireylerden ve toplumsal ilişkilerden bağımsız ve onlara aşkın bir şeymiş gibi ‘iktidar olununca değiştirilecek’ bir yapı değildir. O aynı zamanda bire bir ilişkilerden tutun da toplumsal alışkanlıklar ve davranış kalıplarımıza kadar sirayet eden içsel bir olgudur da. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” fakat toplumsal olarak o yanlış ile uyum içerisinde olduğunuz sürece de hakiki bir yaşamın yolunu bulamayacağız. Dolayısıyla iyi ‘hocalar’ ve ekipleri iktidara gelecek ve ‘biz sistemi değiştireceğiz’ demek en büyük yalandır. Sistemi değiştirmek için önce onunla mücadeleye girişecek potansiyelleri harekete geçirmek ve alternatifler inşa etmek gerekmektedir. Bu ülkenin yazgısı yozlaşma ve yönetilememe olan kurumlarını ve devletini aşacak potansiyellerle sistem değişir.

Bu yazıya getirilebilecek en haklı eleştiri, makro düzeyde bir yazı olması olabilir. Fakat makro ile mikro veya bütün ile parça arasına çizgi çekmek artık o kadar da anlamlı değil. Çünkü hepsi tek bir bedende iç içe geçmiş durumda. kktc dediğimizde sadece parlamentosu olan ve talimatları Türkiye’den alan bir yapı değil, bu yapıyı da içinde barındıran toplumsal-organik bir makineden bahsedilmelidir. İşte seçim mefhumunu ve mücadeleyi de bu bağlamda tekrar düşünmenin sırasıdır! Ya bu olağan dışı hali yönetirmiş gibi yaparak yalan hayatlarda seçim kılarsınız ya da seçimi sistemle bir hesaplaşma alanına çevirir, yeni, alternatif kurucu potansiyelleri geliştirerek-inşa ederek normalleşen bu sürekli kriz halini derinleştirmeye ve çıplak hale getirmeye çalışarak hakiki bir hayatın izini sürersiniz. Aslında mesele çok açık: Yolu bulmak için yoldan çıkmak lazım!

*Özellikle CTP geçmişiyle hesaplaşmak veya inandırıcı bir özeleştiri vermek yerine geçmişi unutturmak ve yeni bir geçmiş inşa etmek çabasında olduğu çok bariz. Sadece biz onlar karşıtlığında kurduğu söylem bile sadece 2-3 yıl öncesini hatırlayacak olursak (UBP ile koalisyon) ne kadar samimiyetsiz bir söylem olduğu anlaşılır. Dolayısıyla önümüzdeki süreç aynı zamanda hafızayı diri tutmanın ve hatırlamanın da önemiyle geçecek bir süreç olacak.

*Bu yazı ilk olarak gaile dergisinde, 22.10.2017 tarihinde yayınlandı.

Seçim Ve Bir Arzu Olarak İktidar | Hasan Yıkıcı yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

✇ Dayanışma

Bütünlüklü Çöküş ve Yükselen Milliyetçilik

By Dayanışma — October 26th 2017 at 13:14

Kıbrıs sorununa çözüm bulma amacı ile Temmuz ayında Crans Montana’da gerçekleştirilen müzakerelerin başarısızlığa uğraması ve sürecin çökmesi ile Kıbrıs’ta çözüm umutları başka bahara kaldı. Kıbrıs’ın güneyi 2018 Ocak’ta gerçekleştirilecek Cumhurbaşkanlığı seçimine odaklanırken, Kıbrıs’ın kuzeyi “kendi evinin önünü temizlemek” ile meşgul. Bu temizliğin tam olarak ne içerdiği muallak olmakla beraber, Kıbrıslı Türk lider Akıncı’nın müzakerelerin çökmesi sonrası bol bol “KKTC’nin önemine” vurgu yapması ve Kıbrıs Rum tarafını müzakerelerin çökmesinin “tek sorumlusu” olarak göstermesi ise Kıbrıs sorununda bir süreliğine herhangi bir gelişme olmayacağının habercisidir.

Hal böyleyken, adadaki bölünmüşlüğün tekrardan normalleştirildiği bir döneme giriyoruz. İki toplumun da kendi milliyetçi ezberlerini tekrar ettiği ve diğer topluma karşı tutumunun müzakere sürecine kıyasen daha da sertleştiği bir ortam mevcut. Bunun göstergesi ise son dönemde yaşanan gelişmelerdir.

Son dönemde neler yaşandı?

  • Birçok otel ve gazinoya adanın kuzeyinde turizmin gelişmesi ve desteklenmesi bahanesiyle izin verildi. Özellikle Girne kentinde plansızca verilen izinlerden sonra kentte ciddi bir trafik artışı, kamusal alanların talanı ve çevre katliamı gerçekleşmektedir. Türkiye sermayesine her türlü kolaylığı sağlayan ve Karaoğlanoğlu’ndaki Kaya Otel  örneğinde olduğu gibi hukuksuz yapılaşmalara göz yuman iktidar ve bazı yerel yönetimler, bu otellerin halkın kullanımına açık olması gereken kıyıların işgallerini ve denize akıttığı lağım sularını görmezden gelme konusunda oldukça başarılıdır.
  • Geçtiğimiz Ağustos ayında sekizincisi gerçekleştirilen Anti-Militarist Barış Harekatı etkinliğinde 3 Kıbrıslı Rum askeri bölgeyi fotoğraf çektikleri bahanesiyle geçerli bir hukuki neden gösterilmeden gözaltına alındı ve sorgulandı. Bu yolla, etkinlik dağıtılmak ve baskı altına alınmak istendi.
  • Mağusa’da yaşayan 60 yaşındaki bir Türkiye vatandaşı Ledra Palace sınır kapısındaki kontrol noktasını fark etmemesi sonucunda Kıbrıs Cumhuriyeti polisi tarafından darp edildi. Şahsın polis hakkında şikayetçi olması ve yapılan baskılara rağmen şikayetini geri almaması üzerine Kıbrıs Cumhuriyeti yetkilileri kişinin BM aracılığıyla kuzeye geçişini yapmak yerine, Yunanistan üzerinden Türkiye’ye ihraç etme yoluna gitti.
  • Kıbrıs’ın kuzeyinde Kıbrıslı Rumların din ve inanç özgürlüklerini kısıtlamaya başlayan Dışişleri Bakanlığı, bazı dini ayinlerin yapılmasını engelledi.
  • Kıbrıs Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı hazırladığı listeyle 206 otel ve turistik tesisin “yasaklı” olduğunu açıkladı. Bu listeye dayanarak adaya Kıbrıs’ın güneyinden giriş yapan ve kuzeyde konaklayacağını beyan eden AB vatandaşı olmayan turistlerin belirlenen “yasaklı” otellerden birinde konaklayacağını söylemesi halinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ne girişleri engellendi.
  • Kıbrıs’ın kuzeyinde yer alan Dışişleri Bakanlığı daha önce eşi benzeri görülmemiş bir karar alarak Karpaz bölgesinde yer alan Kıbrıslı Rumlar ve Maronitlere BM aracılığıyla rutin şekilde gönderilen insani yardımlardan vergi alınacağını açıkladı. Bu kararın ardından tıbbi ilaçlar dışında kalan yardımların hiçbiri gönderilemedi. .
  • Kuzeydeki Mağusa Belediyesi ve Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı tarafından imzalanan ırkçı protokol ile birlikte Derinya Plajı yalnızca Türkiye ve “kktc” vatandaşlarının kullanımına açıldı.
  • Kıbrıs’ın kuzeyinde polis teşkilatı peş peşe evlerde bulunan kitapları “delil” olarak göstererek birçok kişiyi, ifade ve düşünce özgürlüğünü hiçe sayarak, terör örgütü üyesi veya sempatizanı olmakla suçlayarak tutukladı.
  • Oy kaygısıyla ve siyasi çıkarları doğrultusunda Kıbrıs’ın kuzeyindeki hükümet hukuksuz şekilde vatandaşlık dağıtmaya devam etti.

Son aylarda yaşananlar hepimiz için ileriye yönelik uyarı niteliğindedir. Adanın her iki bölgesinde de artış gösteren ırkçı ve ayrıştırıcı tutumlar toplumların çıkarlarına değil egemenliğini sürdürmek isteyen milliyetçi kesimlere hizmet etmektedir.

Kıbrıs’ta yaşayan toplumlar olarak artan milliyetçi ve saldırgan politikalara karşı şimdi direnme zamanıdır. Kıbrıs’ın tümünde sınır kalmayana, her bireyin insan hakları garanti altına alınana ve rant uğruna yapılan doğa katliamları son bulana kadar mücadele çağrımızdan vazgeçmeyeceğiz.

 

Bütünlüklü Çöküş ve Yükselen Milliyetçilik yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

✇ Dayanışma

Açıklama

By Dayanışma — October 12th 2017 at 10:34

Dayanışma’nın adı bir süredir farklı mecralarda “Demokratik Sol Koalisyon” adıyla oluşturulmaya çalışılan bir yapıyla anılmaktadır. Dayanışma olarak bu konuyla ilgili açıklama yapma ihtiyacı duyuyoruz.

Dayanışma olarak gerek kurulurken gerekse mücadele dönemimiz boyunca geleneksel siyaset ve yöntemlerle bir yere varılamayacağını açıkca ifade ettik. Geçtiğimiz aylarda yayınladığımız “Özeleştiri” ile bu konuda yaşadığımız yalpalamaları ve hataları samimiyetle ortaya koyduk.

Öncelikle belirtmek isteriz ki bugüne kadar farklı Dayanışma aktivistleri gelen davet ışığında ve bireysel kararlarıyla bu konuyla ilgili çeşitli toplantılara katılmıştır. Dayanışma’nın geleneksel olmayan yapısı her aktivistine kendi aktivizmini örme fırsatı vermektedir. Dayanışma aktivistleri kendi gündemleri çerçevesinde diledikleri konuyu Dayanışma Meclisi’ne getirebilir, bu konuda tüm aktivistlerin hem fikir olması durumunda Dayanışma’yı temsilen bu çalışmalara katılabilirler. Farklı örgüt ve/veya aktivistlerin yukarda adı geçen yapıyla ilgili çalışmalarına saygı duyuyoruz fakat bugüne kadar Dayanışma Meclisi’nde yaptığımız değerlendirmeler ışığında adı geçen yapıya dahil olma gündemimiz ve/veya temsil edilme kararımız bulunmamaktadır.

Dayanışma, bugüne kadar konsensus ile aldığı ve alacağı kararlar ile kurulurken belirlediği ilkelere bağlı kalarak çalışmalarına devam edecektir.

 

Açıklama yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

✇ Dayanışma

Kamusal Sağlık Hakkı Gasp Ediliyor

By Dayanışma — August 29th 2017 at 09:00

İster merkez sağ olsun isterse de merkez sol bugüne kadarki hükümetler kamusal alanlarda uyguladıkları politikalarla kamusal haklarımız ya gerilettiler ya da gasp ederek sermayeleştirdiler.

 

Son dönemde yaşadığımız ve sağlık alanında baş gösteren yapısal krizin çözümüymüş gibi uygulamaya konulan politikalar da kamusal sağlık hakkına vurulmuş bir darbedir.  Buna göre doktorlar belli bir saatten sonra hastanelerde ücretli hasta bakabilecek. Hastalar ise sigortalı olmalarına rağmen kamusal sağlık hizmeti vermekle mükellef olan devlet hastanelerinde para karşılığında sağlık hizmeti satın alabilecekler. Bu uygulama ile ilgili bir kaç noktada büyük huzursuzluklar taşımaktayız.  Bugüne kadar ki hükümetler, geçmişten günümüze kamusal sağlık alanında izledikleri politikaların tam anlamıyla fiyaskoyla sonuçlanmasının bedelini, yine halkın ve özellikle de sigortalanın sırtından çıkartmaya çalışıyorlar. Kamusal-özel sağlık ayrımı, bugünkü bu uygulama ile birlikte kamu içinde özel sağlık hizmetine dönüştürülerek kamusal sağlık hakkı açık bir şekilde bir kez daha gasp ediliyor. Altını çizmek istediğimiz noktalar şunlardır:

 

  • Kamusal sağlık hizmeti veren doktorların durumunu farkındayız. Bunun sadece doktorlarla değil, aynı zamanda tüm kamusal sağlık hizmetlerinin, altyapının ve maddi-niteliksel donanımının bilinçli bir şekilde siyasi iktidarlar tarafından geliştirilmediği ve üzerine düşülmediği açık bir gerçektir. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu ve tüm hükümetlerin sağlıkta krize oynayarak, sağlık hakkını sermayeleştirmeye dönük bir strateji izlediğini düşünmekteyiz. Bugün ayyuka çıkan krizin çözümünü hükümet ve ne yazık ki sendika, kamusal sağlık hakkı temelli bir çizgide değil, sermaye ile sulandırılmış günü birlik bir çözümde aramakta ve uzlaşmaktadır.
  • Uygulama açık bir şekilde özel sektör mantığının ücretsiz kamusal sağlık hakkı sağlaması gereken yegâne kurum olan devlet hastanelerinde de ikame edilmesi anlamına gelmektedir. Bu tam bir özelleştirme mantığı olup kamusal sağlık hakkının verildiği bir mekân olarak devlet hastanelerinin de sermayeleştirilmesi anlamına gelmektedir. Özel-devlet ayrımını ortadan kalktığı, kamusal olanın içinde özelin barındırdığı trajik bir uygulamadır.
  • Bu uygulamayla birlikte Sosyal Sigortalara kayıtlı ve yatırımını yapan ve özellikle çoğunluğunu özel sektör çalışanlarının oluşturduğu toplumsal kesimler artık hastanelerde belli bir saatten sonra para karşılığı tedavi olacaktır. Kamusal sağlık hakkının gasp edilmesi bir yana, bu aynı zamanda sigortalının sigortalı olma durumunu da ortadan kaldırarak maksimum güvencesizlik getirmektedir. Bu da bu uygulamanın ikinci trajik boyutudur.
  • Üçüncü trajik boyut ise neredeyse tüm örgüt, parti ve özellikle de sendikaların bu konuya hiç ses çıkartmaması, hatta kamusal sağlık hakkını savunduğunu iddia eden TIP-İŞ’in bu uygulamanın altına imza atması, savunması ve örnek göstermesidir. Beraberinde kamusal sağlık hakkının gasp edilmesini ve sigortalının sigortalı olma durumunun yok sayılmasını getiren bu uygulamaya bugün ses çıkartmayanlar açık bir şekilde sol muhalefetteki statükonun temsilcileri olduklarını bir kez daha belli etmiş oldular.
  • Değinmek istediğimiz son nokta ise, sağlıktaki kriz ne özelleştirmelerle ne de kamusalın içerisine sermaye sokularak gerçekleşebilir. Bizler için çözüm ne özeldir, ne de şu haliyle sağlık sisteminin devamı. Net bir gerçekle yüz yüzeyiz, sağlık sistemi çökmek üzere ve bu çöküş sürecinde de sermaye odaklı bir kaydırma süreci yaşanmaktadır. Devletin hastanelerinin içine ücretli sağlık hizmetini getirmeleri bunun bir göstergesidir. Bizce, çözüm kamusal sağlık hakkı odağında kamusal politikalar geliştirilmesidir. Hem doktorların durumlarını iyileştirici uygulamalar, hem de kamusal sağlık hakkını geliştirici altyapı ve nitelik geliştirme planları hayata geçirilmelidir.

 

Kamusal sağlık hakkından yana bir hareket olarak, hem yaşanan uygulama karşısında, hem de demokratik kitle örgütlerinin sessizliği karşısında tedirgin ve şaşkınız. Bu ülkede gelir düzeyi her gün düşen sigortalıların üzerinden ne sağlıktaki krizi ne de başka bir alandaki krizi aşabilirsiniz. Sadece yeni krizlere kapı açarsınız.

 

DAYANAŞMA

 

Kamusal Sağlık Hakkı Gasp Ediliyor yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

✇ Dayanışma

POLİS BU YETKİYİ KİMDEN ALIYOR? – DAYANIŞMA

By Dayanışma — August 14th 2017 at 16:22
Cuma akşamı düzenlenen ‘Anti-militarist Barış Harekatı’ etkinliği sırasında iki rumca konuşan dostumuzun tutuklanarak Lefkoşa Polis Müdürlüğü’ne götürülmeleri kabul edilemezdir. Polisin keyfi tutuklama kararına gerekçe gösterilen askeri bölgenin fotoğrafının çekildiği iddiası yapay ve provokatif bir iddiaydı ve böyle olduğu da kısa bir süre sonra ortaya çıktı.
Polisin gerek etkinliğin düzenlendiği alanda gerekse de gözaltılar sonrasında Lefkoşa polis müdürlüğünde aktivistlere yönelik ‘bilgi vermek zorunda değiliz’ tavrı adanın kuzeyindeki korsanlığın hangi boyutlarda olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Bu tavır etkinliğinin ardından orada bulunan aktivistlere yine orada bulunan polis memuru Zihni Şago tarafından gönderilen özel mesajlarla hakaret, küfür ve tehdit boyutuna varmıştır.
Bu durum karşısında tepki göstermemek elde değildir. Polisin bu tür davranışlar içerisine girmesi ve buna sessiz kalınması, sadece eylemlere katılan bireylerin değil tüm toplumun önemli bir sorunudur. Birey ve kişilerin kendi yetkilerini aşması sonucu neler olabileceğinin örnekleri yakın coğrafyalarda açık ve seçik olarak ortadadır.
Tüm diktatörlükler, polis devletleri ve faşist yapılar polis ve ordunun görev ve yetkilerini aşmasıyla birlikte gelişmiş ve güçlenmiştir. Bu yüzden de polisin özel olarak insanlara mesaj atıp onlara küfürler ve tehditler yağdırmasına, genel olarak ise polisin denetlenebilmesi ve yargılanabilmesi adına artık ses vermemiz gerekmektedir. Eğer faşistlerin hayatlarımıza hakim olmasını, polis devleti tarafından yönetilmeyi kabul etmiyorsak bu yaşananları görünür kılmalı ve dur demeliyiz.
Ve sormalıyız: Polis memurlarına aktivistleri uydurma gerekçelerle keyfi tutuklama veya onlara özel mesaj atarak hakaret, küfür ve tehdit etme hakkını kim vermiştir? Görev ve sorumluklarını aşan bu gibi polis memurlarını kim sorgulayacak ve denetleyecektir?

POLİS BU YETKİYİ KİMDEN ALIYOR? – DAYANIŞMA yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

✇ Dayanışma

Acıların bayramı var mıdır yoksa yok mudur?

By Dayanışma — August 6th 2017 at 10:33
20 Temmuz günü Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda gerçekleştirdiğimiz eylem esnasında yaşananlarla ilgili taleplerimizi kamuya açık bir mektup olarak Cumhurbaşkanlığına iletmiş bulunmaktayız. Bu mektuptaki taleplerimizden sadece pankartımız (kamuya açık bir şekilde değil) arkadaşlarımızın telefonla aranması ve bireysel ilişkilerin kullanılması sonucu bize iletilmiştir.
Eylem sonrasındaki tartışmaların eylemin şekline ve eylem esnasında yaşananlara yoğunlaşması bakımından eylemin içeriğini ve amacını kapsayan birkaç noktayı hatırlatma ihtiyacı içerisindeyiz.
Eylemimizin esas amacı acıların bayramı olmadığını dile getirmekti. 1960’tan tutun da 20 Temmuz 1974’ün kendisine kadar Kıbrıs adasındaki toplumlar acılar çekmiş, kayıplar vermiştir. Anlatmak istediğimiz, artık bu geçekle yüzleşmenin zamanının geldiği ve 20 Temmuz gibi bir savaşı resepsiyonlarla bayram olarak kutlamak yerine acıların günü olarak kabul etmeye başlamaktır.
Barışın bir masa etrafında pazarlık yapan liderliklerle bu ülkeye gelemeyeceği artık açıktır. Masada pazarlıkla ulaşılmaya çalışılan bütünlüklü çözüm arayışları bu adaya barışı getirmek yerine toplumları birbirine uzaklaştırmaktadır. Barış, gerçeklerle cesaretli bir şekilde yüzleşen, bu ülkeyi kafasında bölmeyen siyasi ve toplumsal iradeyle gelecektir.
Barış, bu ülkeyi bölen, gerçekleri çarptıran, geçmişle yüzleşmeyen statüko tarafından engellenmektedir. Bizim eylemimizle ilgili olan esas mesele Sn. Akıncı’nın ve ona yakın olan kişi ve kurumların bu iradenin neresinde yer aldığıdır. Sn. Akıncıya yakın olan kişilerin arkadaşlarımızı telefonla araması ve feodal ilişkiler aracılığı ile meseleyi eylemin şekline indirgemesi eylemimizin amacını tam olarak anlamadıklarını göstermektedir. Üzerine düşünülmesi gereken esas mesele eylemin şekli değildir. Düşünülmesi ve cevaplanması gereken sorular ortada durmaktadır: 20 temmuz bir savaş mıdır yoksa değil midir? 20 Temmuz Rum toplumda ölümlere ve kayıplara neden olmamış mıdır? Acıların bayramı var mıdır yoksa yok mudur? Yaptığımız eylemle ilgili olarak hem Sn. Cumhurbaşkanı’nın hem de ona yakın olan çevrelerin düşünüp kamuya açık bir şekilde cevaplanması gereken sorular bunlardır.
Dayanışma

Acıların bayramı var mıdır yoksa yok mudur? yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

✇ Dayanışma

Özeleştirimizdir

By Dayanışma — August 4th 2017 at 08:45

Merhaba;

 

Bildiğiniz gibi Dayanışma, 2016 Mayıs ayında kurulan ve toplumsal mücadele içerisinde emek, ekoloji, kent, toplumsal cinsiyet eşitliği ve barış konularında konumlanmayı hedefleyen aktivist bir mücadele ağıdır.

 

Geride bıraktığımız bir yılı aşkın zaman içerisinde kanaatimizce olumlu ve yerinde pek çok faaliyette bulunduğumuz gibi hatalı konumlanmalar ve yanılgılara kapılma gibi durumlara da düştük.

 

Bu yazıda biraz bunlardan bahsedip geleceğe daha iyi adımlarla yönelmek ve geçmişimizin hatalarından pay çıkarıp kendimizi aşabilmek adına özeleştiri girişiminde bulunmak istiyoruz.

 

  • Kendi içimizdeki ilk politik kırılmamızı Çözüm ve Barış Platformu sürecinde yaşadık. Dayanışma olarak kuruluşumuzdan itibaren geleneksel siyaseti eleştirmemize ve bundan bir kopuşun ihtiyacının altını çizmemize rağmen Çözüm ve Barış Platformu’nun kuruluşunda yer aldık. Bu platform kısa süre içerisinde Kıbrıs sorunundaki çözüm ve barış algısıyla ilgili ne kadar geleneksel söylem ve pratik varsa üretmeye başladı. Dayanışma da, bu gelenekselliğin üretim sürecinde yer aldı. Mont Pelerin sürecinde Dayanışma imzası ile yayınladığımız açıklamalarda ‘liderler’ söylemini eleştirmemize ve garantörlerle barış olamayacağını ifade etmemize rağmen, tüm bunlar bu sürecin aynı zamanda bir parçası haline geldiğimiz gerçeğini de değiştirmiyor. Dayanışma olarak ürettiğimiz “Yüzleşme” sürecine ters düşen ve sorunu çözüme götürmeyeceği defalarca ortaya çıkan geleneksel söylem ve pratiklere hapsolduk. “Bütünlüklü çözüm” siyaseti üzerine şekillenen geleneksel söylem ve pratiklerle ilgili Dayanışma içerisinde farklı görüşler olmasına rağmen bunları hasır altı ettik. Mont Pelerin sürecinin ardından gelen umutsuzluk ve inançsızlıkla beraber Dayanışma’da yaşanan kırılma daha da derinleşti. Bu süreçte içe dönük bir eleştiri ve öz eleştiri eğilimleri artarak, yaptığımız yanlışları daha derinlikli ve kapsamlı değerlendirmeye başladık.
  • Çözüm ve Barış Platformu ile birlikte sadece geleneksel çözüm ve barış siyasetinin içinde değil aynı zamanda kendimizi rekabetçi bir girdabın da içinde bulduk. Dayanışma’nın kendi içindeki gerilimler bunu önlemeye yetmese de en azından yoğun yaşanmasını engelledi. Fakat yola çıkarken eleştirdiğimiz rekabetçilik, iktidar hırsı ve hıncın gerek kendi içimizde gerek farklı öznelerle olan ilişkilerde cereyan etmesini engelleyemedik. Yeninin içinde eskinin varlığı diyalektik bir gerçeklik olarak yüzümüze vurdu.
  • Çözüm ve Barış Platformu süreci, toplumda ve platform içerisinde yer alan örgütlerde karşılığı olmayan, bileşenleri çaba göstermeyen, sürece katkı koymayan, çalışmayan bir yapı ve zorlama bir süreçti. ‘Keşke yaşanmasaydı’ diyecek değiliz. Dayanışma’ya bir hayli zarar vermesine rağmen yine bizim için öğretici ve dersler çıkartıcı bir süreç oldu. Bundan dolayı Dayanışma Cras Montana sürecinde de UnitedCyprusNow sürecinde de yer almadı. Dayanışma, ‘Liderlere destek’ söyleminin, barışın inşasına fayda sağlamayacağına inanmadı. Dayanışma, UniteCyprusNow’u değerlendirirken liderlerden beklenti yaratmasını, müzakere masası odaklı olmasını, garantiler gibi çözüm için kilit konulara değinmediği gerçeğini göz önünde bulundurarak daha önce denenmiş yöntemlerin bir sonuç getirmeyeceği tespitinde bulundu. Kıbrıs’ta barışa olan ihtiyacımızı ve mücadelemizi Kıbrıs’ın güneyindeki AntiFa Lefkoşa ve Syspisori Atakton ile yaptığımız ortak ara bölge işgali eylemiyle deklere ettik. Kıbrıs sorunu ve yaşananlarla ilgili görüşlerimizi de geçtiğimiz ay yayınladığımız açıklamamızda duyurduk. Bunu yaparken liderler odaklı “bütünlüklü çözüm” modeli yerine tabandan gelen radikal hareketlere, parça parça çözümle sürdürülemez olduğu iki tarafca da ilan edilen adanın her iki tarafındaki statükonun/rejimin/sürerdurumun bugünden değişimini öngörmesi ve bu mücadelenin tek taraflı değil çok toplumlu olması gerektiği ihtiyacını göz önünde bulundurduk.
  • Fakat dayanışmanın hataları ve yanlışları sadece Kıbrıs sorunu odaklı gerilimlerden kaynaklı değildir. Kıbrıs Sorununda düştüğümüz hatalar bir yılı aşkın bir sürecin sadece bir kısmı. Şimdi diğer kısımlardan da bahsederek kendimize karşı biraz daha dürüst olalım.
  • Hepimiz siyasal-kültürel konformizmimizin sınırlarını delme noktasında başarısız olduk. Dayanışma kurulurken pek çok atölyede aktif üretimler yapma hedefiyle yola koyulmuştu. Fakat sadece Taş ocakları ve Barış atölyesi hedeflerine kısmen ulaşabildi. Taş Ocakları atölyesi raporu yayınladıktan sonra alanlarda örgütlenemedi, insanlarla bire bir ilişki kurma noktasında başarısız oldu. Barış atölyesinin ilk zamanlar yakaladığı ivme ise daha sonra Çözüm ve Barış Platformu çatısı altında eriyip gitti. Diğer atölyeler ise (ekonomi, emek, kent, toplumsal cinsiyet eşitliği) ortaya koydukları hedeflere ulaşmakta başarısız oldu.
  • Günlük siyasetin ve günü birlikte tepkilerin gümbürtüsünde tüketilecek adımlar atmamak, yola çıkarken güttüğümüz gayelerimizden biriydi. Fakat bir süre sonra günlük siyasetin ve sosyal medyanın aldatıcılığı içerisinde günü birlik siyasete ve tüketime odaklı politik çıkışlara kapıldık. Günün sonunda bu hızın yorgunluğunun yanında geriye bir de sözün ve eylemin karşılıksızlığı kaldı.
  • Kendi içimizdeki tartışmalarda hınç, dedikodu, iktidar hırsı, gereksiz kızgınlıklar ve anlamsız yarışlara girdik. Yaşadığımız sistem ve toplum nasılsa, istediğimiz kadar gelenekselden kopma diye yazalım, ister istemez o toplumun alışkanlıklarını ve çürümüş yanlarını içimizde barındırabileceğimizi o dönemde gördük. Karanlık taraflarımızla hesaplaşma noktasında yeteri kadar başarılı olamadık.

 

Bu sadece bir özeleştiri girişimi idi. Yaşamda steril alanlar yoktur. Fakat buna yönelik sürekli bir hesaplaşma ve kendini aşma motivasyonunun önemli olduğunu düşünüyoruz. Dayanışma bir arayıştır. Şimdi bu arayışta dersler çıkartarak yeni patikalar açma çabasındayız. Tam olarak ne olması gerektiğini bilmiyoruz fakat ne olmaması gerektiğini çok iyi biliyoruz. Gündelik sorunların içerisine sıkışıp da sistemi değiştirmeye ve iktidarı dağıtmaya dair motivasyonumuzu da kaybetmeyeceğiz. Öte yandan gündelik sorunlara da yabancılaşmayacağız. Ana yollardan değil, patikalardan yürümeye devam edeceğiz!

Özeleştirimizdir yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

❌