One Radical Planet

🔒
✇ Baraka Kültür Merkezi

Argasdi’nin 60. Sayısı Çıktı!

By Şifa Alçıcıoğlu — January 4th 2021 at 11:52

Kapak Size

Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, Memleketin Ahvali, FeministİZ, Kıbrıs kültürü, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı dergide bu sayı dosya olarak “UMUT bitmez MÜCADELE sürer” diyoruz. Umudun olduğu yerde mücadelenin, mücadelenin olduğu yerde de umudun olduğunu biliyoruz. Dosyamızda bu konuların işlendiği çeşitli makaleler yanında yeni yıla özel masa takvimi de sizlere hediye olarak derginiz Argasdi’de yer alıyor. 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, bölgenizdeki Khora Kitap’tan, marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle: Yaşamın vazgeçilmezidir umut. Hayat akışı içerisinde daha güzel günlerin geleceğine beslenen inançtır. Umut etmek insana güç verir, zorluklara dayanmak ve kurtuluş için çözüm yolları arayıp eyleme geçmek onun sayesinde gerçekleşir. Umudun karşısında korkmak durur her zaman. Gerçekleşmesini beklerken gerçekleşmeyeceğinden korkmak… Ve işte korkularına yenik düşmeyenler umut ettiğine ulaşmaya en yakın kişilerdir. Ve işte burada bir kelime parlıyor akıllarda, mücadele. Sabırla, kararlılıkla ve inançla mücadele… Kokuyu, tadı ve nefesi bedeninden alan virüs ile kıran kırana bir mücadele... Emeğin karşılığını vermeyen patron ile mücadele... Eli güçsüze karşı hep havada olan “güçlü” ile mücadele…  Bulaşı sözüm ona engellemeye çalışırken patrondan almayıp emekçiden çalan, ıspastıra kağıdından kule gibi bir anda yıkılıp bir türlü kurulamayan, asgari ücreti belirlemekten aciz, kriz süreçlerinde krizin boyutunu artıran, eğitimde fırsat eşitsizliği yaratıp çocukların umutları ile oyun oynayan hükümet ile kısacası ülkeyi yönettiğini sanırken yangın yerine döndüren hükümet ile bıkmadan usanmadan mücadele... Senin ülkende seni hiçe sayanlarla son nefesine kadar susmadan mücadele... Belki korkarak ama korktuğun oranda da başaracağına inanarak mücadele... Daha fazla güneş, toprak ve su için, toprak sahibinin tüm müdahalelerine rağmen umutla mücadele ederek yeşeren bir bitki olan Argasdi’den isim alan dergimizin 60. sayısında “Umut Bitmez Mücadele Sürer” dedik. Ülkemizde yeşeren ve kararan umutları yazdık satırlarımıza.  Kapak Size
✇ Baraka Kültür Merkezi

“Bizimkiler”in Hikayelerinden “Kutsal Kahramanlar”ın Yalanlarına – Ali Şahin

By Zekiye Şentürkler — December 29th 2020 at 10:42

dizi

Bilgisayarın ve internetin neredeyse olmadığı 90’lı yıllarda ev içi vakit geçirmenin önemli bir aracı olan televizyon, Kıbrıs’ın kuzeyinde çoğunlukla Türkiye kanalları üzerinden izlenirdi. Büyük oranda halen böyle devam eden bu durum hem koşullar gereği hem de egemenlerce dayatılan bilinçli bir politikanın sonucudur. 90’lı yıllarla birlikte tüm dünyada olduğu gibi özel televizyon kanallarında yaşanan artış Türkiye’de de yaşanmış ve  bu artışla birlikte yayınlanan dizi sayısı da doğal olarak artmıştır. Benim gibi çocukluğunun önemli bir bölümü 90’larda geçen ve şimdi 30’lu yaşlarında olan bireylerle birlikte farklı yaşlardan binlerce insanın hayatında önemli bir yeri vardı bu dizilerin. Şimdiki gibi akıllı televizyonlar ve bilgisayarlar üzerinden takip edilebilen ve yayınlandığı anda bir sezonu bir anda görebileceğimiz küresel yayın portallarının ya da yeni veya eski fark etmeksizin istenilen filmin hemen bulunabildiği sitelerin olmadığı koşullar düşünülürse, televizyon kanallarında yayın yapan bu dizilerin hayatımızda tuttuğu yer daha rahat anlaşılabilir. Her yaştan insanın “bu gece şu dizinin yeni bölümü var” diyerek heyecanla televizyonun karşısına oturduğu bu dönemde her günün akşamı neredeyse bir diziyle özdeşleşirdi. Pazar geceleri Bizimkiler, Salı geceleri Bir Demet Tiyatro gibi. Bunların yanında Mahallenin Muhtarları, Süper Baba, Sıdıka, İkinci Bahar ve Çiçek Taksi gibi diziler de 90’lı yılların fenomenleri arasındaydı. Türkiye kanallarında yayınlanan dizilerin yanında, Kıbrıs’ta yayınlanan, Torba da 90’lı yıllarda Kıbrıs’ın en çok izlenen televizyon programlarından biriydi. Sinema filmleriyle birlikte televizyon dizileri, izleyenlerin hoş vakit geçirmesini sağlamakla beraber yayınlandığı dönemin siyasal atmosferini anlamak açısından da önemli ipuçları verir. Çünkü hayatın kendisinin bir parçası olan televizyon yayıncılığı da dönemin egemen politikalarıyla olumlu ya da eleştirel bir ilişkiye girer. Dolayısıyla dizilerde işlenen konulardan yaratılan karakterlere kadar dizilerin vermeyi amaçladığı mesaj dönemin politik ve sosyo-kültürel dinamiklerinin etkisiyle şekilleniyor. Her kanalda bir şekilde sürekli türeyen iç ve dış düşmanlara karşı savaşan özel timlerin olduğu, her türlü pis işlerine rağmen vatanseverliklerinden şüphe duyulmayan mafyaların olumlu bir karakter olarak canlandırıldığı, zengin aile çocuklarının yaz aşklarının anlatıldığı ya da Osmanlı İmparatorluğu’yla ilişkilendirilerek Sünni İslam anlayışının dayatıldığı dizilerin son 20 yılda bu kadar yaygınlaşması AKP’nin yaratmaya çalıştığı toplum anlayışından bağımsız düşünülemez. 90’lı yılların Türk dizilerinde, izleyenlerin yardımlaşma veya kıskançlık gibi olumlu ve olumsuz özellikleriyle hemen hemen her dizide karşılaştığı mahalle tiplemeleri içinden geçtiğimiz dönemde senaryo dışı kalmıştır. Bir dönem televizyonlarda yayınlanan Behzat Ç gibi istisnaları saymazsak bugünün dünyasında milliyetçi, dindar, kahraman ve delikanlı mafyalara ve en önemlisi iktidarın her koşulda yanında olan karakterlere yer vardır. Ülkesini tüm düşmanlardan koruyan kahraman mafya Polat Alemdarlar, pencereden sağa sola laf atan ve apartmanı dışında kimsenin gündemi olamayan sarhoş Cemillerin yerini böyle almıştır. Ancak aradaki tek fark, birinin “kutsal ve ulvi” uğraşlarına kıyasla diğerinin bira bulma çabası dışında işi olmaması değildir. Arada bir de olsa Cemil’in ya da apartmandakilerin ağzından toplumsal sorunlarla ilgili eleştirel sözler de çıkabilmesidir. İşte bugün yaşanan bu yokluk yüzünden Bizimkiler ve Bir Demet Tiyatro gibi diziler internet üzerinden halen yoğun bir şekilde izlenmektedir. Bu izlenme, sadece geçmişine nostaljik bir yolculuk yapmak isteyen kuşakların ötesinde bir arayışın da ürünü olarak okunmalıdır. İkinci Bahar’ın kebapçı ustası Ali Haydar ile yoksulluğuna rağmen hayata tutunmaya çalışan Hanım karakterinin aşkını bugünün zorlama senaryolu yaz aşkı dizilerinde, kapıcı Caferli, sarhoş Cemilli, Katil Yavuzlu, Almancı Davut Ustalı, gıcık apartman yöneticisi Sabri Beyli, Halil Pazarlamalı mahallesini mafyanın “Çukur”unda bulamayışımız da bundandır. Tüm bunları yazarken 90’lı yıllar dizilerinin sorunlu yanları olmadığı ya da bugünün ancak geçmiştekiler gibi olması gerektiği gibi bir fikri savunduğum düşünülmesin. Yazının amacı bahsi geçen dönem dizilerini tümden bir olumlama çabası değildir. Üstünde durmaya çalıştığım nokta hem 90’lı yıllar dizilerine kıyasla son on yıllarda yaşanan dönüşüme dikkat çekmek hem de o dönem dizilerinin sıkıntılı yanları bir yana olmakla birlikte toplumu daha gerçek bir şekilde yansıtabildiği için hakkını vermektir. Çünkü film ya da dizi, bu tarz çalışmalar, izleyenin kendisini bulabildiği, “bizimkiler” diyebildiği oranda gerçeği canlandırır ve değerlenir. Ne demişti Katil Yavuz: “ Vatandaşa cart, curt yok!”  
✇ Baraka Kültür Merkezi

“Ay Batarken” Oyunu Youtube’dan Seyirciye Sunuldu

By Nazen Şansal — December 21st 2020 at 11:41

55475321_2481405055203189_3183348503308926976_n

131893875_4036613233015689_2392845584910386466_o

Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı “Ay Batarken” adlı oyun, geçen hafta AKM’de gerçekleşen prömiyerin ardından Youtube’dan da seyirciye sunuldu. Paylaşımda: “Steinbeck’in, halkların bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerine bir örnek, belki de bir ışık olabilecek Ay Batarken adlı eseri, umudumuzla, sevgimizle, dayanışmamızla, kavgamızla yaşadığımızı bize bir kere daha hatırlatıyor.” ifadelerine yer veriliyor. Baraka Kültür Merkezi Youtube kanalından paylaşılan oyun,  John Steinbeck’in aynı adlı romanından sahneye uyarlanmış ve korona koşullarında, küçük gruplar halinde çalışılarak film şeklinde montajlanmıştı. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&feature=youtu.be&fbclid=IwAR2vysuo-LTACVps_d8kRMG2TvGq5WbdYjtfQntizrZ_6W30cnhQqsJNSH8 Ekibin yeni oyunu Podacto (Radyo Tiyatrosu) şeklinde hazırlanıyor Tiyatronun ışığında yeniden buluşana kadar evlere konuk olan Baraka Tiyatro Ekibi’nin geçmiş sezonlardaki oyunları da derneğin Youtube kanalından izlenebilir. Ekibin yeni sezon oyunları ise sokak tiyatrolarının yanı sıra Podacto (Radyo Tiyatrosu) şeklinde hazırlanıyor. 3 55475321_2481405055203189_3183348503308926976_n  
✇ Baraka Kültür Merkezi

“Ay Batarken” Oyununun Prömiyeri Yapıldı

By Nazen Şansal — December 16th 2020 at 09:09

1

1

Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı “Ay Batarken” adlı oyunun prömiyeri, video gösterimi şeklinde AKM’de gerçekleştirildi. John Steinbeck’in yazdığı romandan sahneye uyarlanan tek perdelik oyun, Baraka oyuncuları tarafından küçük gruplar halinde biraraya gelerek çalışılmış ve film şeklinde montajlanmıştı. Oyuncuların da katılımıyla, biletsiz ve ücretsiz olarak gerçekleşen etkinlikte dernek adına konuşma yapan Nazen Şansal, koronanın karanlığına rağmen sanatın aydınlığında, tiyatronun ışığında buluşan katılımcılara teşekkür etti. 2004 yılında kurulan Baraka Tiyatro Ekibi’nin çalışmaları ve oyunun hazırlık süreci hakkında bilgilerin paylaşıldığı konuşmada, Steinbeck’in Avrupa'nın pek çok ülkesinde illegal olarak basılıp milyonlara ulaşan işgal karşıtı bu önemli eserinin ülkemiz seyircisine de çok şey ifade edeceği kaydedildi.

3

Oyun Youtube’dan paylaşılacak Kültür Dairesi'nin katkılarıyla hazılranan “Ay Batarken” oyununun, derneğin Youtube kanalından da paylaşıma açılacağı belirtildi. Oyunun konusu ise şöyle: Geçimini madencilikle sağlayan ve uzun yıllardır savaş görmemiş huzurlu bir kasaba, askeri bir birlik tarafından apansız işgal edilir. Savaş nedir bilmeyen kasabalıların beklenmedik şekilde karşı karşıya kaldığı bu olay, dışarıdan gelen düşmanın yanı sıra içlerinden çıkan hainlerin de keşfi anlamına gelmiştir. Sakin, sıradan ama bağımsızlığına düşkün bu insanların zamanla hararetlenen sessiz mücadelesi, bardağı taşıran son damlayla, gözüpek bir meydan okumaya, öfkeli bir direnişe dönüşür. 2    4  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka Tiyatro Ekibi’nden Video Şeklinde Tiyatro Gösterimi: “Ay Batarken”

By Nazen Şansal — December 8th 2020 at 10:09

128764800_2125185924283180_4580010774392254334_n

129365477_129685708753929_1864839998158285385_n

Baraka Tiyatro Ekibi, 15 Aralık Salı akşamı saat 20.00’de Lefkoşa AKM’de video şeklinde bir tiyatro gösterimi gerçekleştirecek. John Steinbeck’in yazdığı romandan sahneye uyarlanan “Ay Batarken” isimli tek perdelik oyun, Baraka oyuncuları tarafından küçük gruplar halinde biraraya gelerek çalışıldı ve video kayıt yapıldı. Film şeklinde montajlanan “Ay Batarken”, oyuncuların da katılımıyla AKM’de prömiyer yapıyor. Biletsiz ve ücretsiz olarak gerçekleştirilecek gösterime, pandemi önlemlerine uygun olarak maskeli ve sınırlı sayıda seyirci alınacak. Bu nedenle oyunu izlemek isteyen sanat severlerin 19.45’te AKM’de olması tavsiye edildi. Kültür Dairesi’nin maddi katkılarıyla hazırlanan ve yaklaşık 1 saat 15 dakika süren video-oyunun konusu ise şöyle: Geçimini madencilikle sağlayan ve uzun yıllardır savaş görmemiş huzurlu bir kasaba, askeri bir birlik tarafından apansız işgal edilir. Savaş nedir bilmeyen kasabalıların beklenmedik şekilde karşı karşıya kaldığı bu olay, dışarıdan gelen düşmanın yanı sıra içlerinden çıkan hainlerin de keşfi anlamına gelmiştir. Sakin, sıradan ama bağımsızlığına düşkün bu insanların zamanla hararetlenen sessiz mücadelesi, bardağı taşıran son damlayla, gözüpek bir meydan okumaya, öfkeli bir direnişe dönüşür. John Steinbeck'in en önemli eserlerinden biri sayılan ve Nazi Almanyası'nın çizmesi altında ezilen Avrupa'nın pek çok ülkesinde illegal olarak basılıp milyonlara ulaşan Ay Batarken, askeri bir işgalin hikâyesini anlatıyor. Steinbeck, bu eseriyle direnişçilere hem umut vermiş hem de ilham kaynağı olmuştur. Zorbalığın olduğu yerde direnişin ve özgürlük mücadelesinin en doğal hak haline gelişi Ay Batarken'de evrensel bir kurala, günümüze de ışık tutan bir gerçekliğe dönüşüyor.    
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka TV Yayında

By Kamil İpçiler — December 7th 2020 at 11:52

126261744_3962896440387369_4713561802451389535_o

Sosyal medyanın yaşamımızın büyük bir parçası olduğu günümüzde, Baraka Kültür Merkezi, sözünü fikrini söylemek, halkın sorunlarını dile getirmek, üretimlerini paylaşmak, keyiflenmek ve keyiflendirmek için “Baraka Tv” yayınlarına başladı. Her hafta Salı günleri farklı bir programın yayınlanacağı Baraka Tv’de gündemi ve toplumsal durumların konuşulacağı “Bahcada 10 Tayka”, farklı içeriklerdeki makalelerin okunacağı “Neçin da den”  ve neşeli, sorgulayıcı ve eğitici çocuk hikayelerinin paylaşılacağı “Baraka Çocuk” artık sizlerle. Baraka Tv yayınlarına Baraka Kültür Merkezi’nin Facebook ve Youtube sayfalarından ulaşılabilirsiniz.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Chavez’in Ardından- Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu — December 6th 2020 at 10:29

119042580_311349390137438_7526250883182161764_n

Bellekte bugün 1998'in yılının 6 Aralık gününe gidiyor ve Hugo Chavez'in Venezuela’da seçimleri kazandığı bu günü ve seçim zaferine giden yolda yaşanılan bağımsızlık mücadelesine tanıklık ediyoruz... 119042580_311349390137438_7526250883182161764_n6 Aralık 1998’de Hugo Chavez Beşinci Cumhuriyet Hareketi adayı olarak girdiği başkanlık seçimlerini yüzde 56.2’lik oy oranıyla kazandı. Bu zafer Venezuela’daki devrimci hareketin ne iktidara ulaşmak için attığı ilk adımdı, ne de iktidar olduğu anlamına geliyordu. 1998 yılında gerçekleşen seçimlere Beşinci Cumhuriyet Hareketi ilk kez dahil oluyordu, fakat hareketin tabanını oluşturan devrimci dalga çok daha eskiye dayanmaktadır. Beşinci Cumhuriyet Hareketi seçimlere girmek için yasal partiye dönüşmeden önce adı Bolivarcı Devrimci Hareket 200 (MBR-200) olarak anılmaktaydı. Bu hareket de adını bölgenin “özgürleştiricisi” olarak anılan İspanyol emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesi lideri Simon Bolivar’dan (1783-1830)  almaktaydı. Yani hareket yüzyıllardır şekil değiştirse de sürmekte olan bir bağımsızlık mücadelesini sürdürme iddiası taşıyordu. Tarih Bolivar döneminde kazanılan siyasi bağımsızlığın, ekonomik bağımsızlık anlamına gelmeyeceğini tüm Latin Amerika ülkelerine gösterdiği gibi Venezuela’ya da göstermişti. Tıpkı 1998 seçim zaferinin iktidar olmak anlamına gelmeyeceğini göstereceği gibi... MBR 200, 1980’lerde illegal bir örgüt olarak kuruldu, adını 1992 senesinde Chavez önderliğinde gerçekleşen başarısız darbe girişimi ile duyurdu. Darbe başarısız olsa da, darbe girişimi sırasında Chavez’in halka seslendiği konuşması yoksulluğa mahkum edilmiş Venezuela halkında yankı bulmuştu. MBR 200, yoksul halkın ve geniş tabanlı halk örgütlerinin desteği ile giderek güçlenmeye başladı. 1994 senesinde oluşan halk hareketi, tutuklu bulunan Chavez’in serbest bırakılmasına sebep oldu ve 1998 seçim zaferine giden süreci yarattı. Hareket temel olarak yoksul halk kitlelerinin sesi oldu ve ekonomik bağımsızlığın kazanılması için 21. yüzyılın sosyalizmi tezlerine yoğunlaştı. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan Venezuela’da petrolün yabancı tekellerin elinden alınarak kamulaştırılmasına odaklandı. Seçimleri kazanmanın iktidar olmak demek olmadığının en net göstergesi 2002 darbesi ile görüldü. Sağ görüşlü askerler ABD destekli bir darbe girişiminde bulundu, Chavez tutuklandı, Başkanlık Sarayı ele geçirildi. Darbe iki gün sürdü. İkinci gün örgütlenen halk kitleleri Başkanlık Sarayı’nı ele geçirdi ve Chavez’i serbest bıraktı. Halkın iktidarı mücadelesinde önemli bir adım atılmıştı. Hugo Chavez devrimcilere karşı özel birlik askeri olarak başladığı hayatını, tarihe geçen devrimci bir lider olarak 2013 senesinde noktaladı. Emperyalizmin tüm saldırılarına göğüs geren Chavez kanserden vefat etti. Venezuela’da yaşanan devrim özelde Latin Amerika, genelde ise tüm dünyada sarsıcı etkiler yarattı; emperyalist kuşatma altındaki Küba’ya can suyu olurken, Latin Amerika ülkeleri arasında kurduğu dayanışmaya dayalı işbirliği ile bölgesel etki yarattı. Belki de en önemlisi sosyalizmin tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş bir ideoloji olduğunu yayan liberal şarlatanlara mücadelenin sürdüğü mesajını verdi. Chavez’in ardından Venezuela’daki devrimci iktidar mücadelesi halen sürmektedir. Devrimin liderliği Chavez’in ardından örgütlü halk hareketini geçmiş durumda... Tarihin gördüğü en büyük ekonomik ve siyasi ablukalardan birine sahne olan Venezuela’da halk, yaratılan insani kriz, darbe ve dış müdahale tehditleri ile devam eden emperyal saldırganlığa göğüs germeyi halen başarmaktadır. Venezuela devrim süreci bugün sol liberal kesimlerce yaşanan güncel krizlerin etkisi ile reddedilme noktasına gelmiştir. Sovyet deneyiminde olduğu gibi, Venezuela deneyimi de hatalarından öğrenip, olumluluklarından örnek alacağımız, kutsallaştırmamız ama ret de etmemiz gereken bir mirasın parçasıdır
✇ Baraka Kültür Merkezi

SOL ANAHTARI GÖÇMENKÖY ve BADEMLİKÖY’DE KONSERLER VERDİ

By Mehmet Adaman — December 4th 2020 at 13:13

129159839_416000393089560_5259985278776663812_n

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, geçen haftalarda verdiği iki konserle dinleyicileriyle buluştu. 14 Kasım’da Göçmenköy’de “Göç-Taş Festivali”nde sahne alan grubumuz, 29 Kasım’da ise Fikret Demirağ adına düzenlenen festivalde Bademliköy’de sahne alarak konser verdi. Şarkılarıyla büyük beğeni toplayan Sol Anahtarı, önümüzdeki günlerde grubun son stüdyo çalışması “Sen Öldükten Sonra da” isimli şarkının yayınlanacağının da müjdesini verdi. 128440848_10156629708072395_1938817561124332461_n 129032816_180489363515319_253636678450478280_n 129097604_426777125005465_4760513627666653148_n 129140154_1007908979694844_589659701838195892_n 129159839_416000393089560_5259985278776663812_n
✇ Baraka Kültür Merkezi

Kaybolan Tarihimiz- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu — December 1st 2020 at 13:25

30

Argasdi'nin 59. sayısından, sanat tarihimize ve adanın hazinelerine dair bir makale kaybolan tarihimiz... 30Kıbrıs’a ilk yerleşimin MÖ 10,000-9,000 yılları arasında olduğu tahmin edilmektedir. (1) Ülkemizde yapılan çeşitli arkeolojik kazılar, ilk çağ insanlarının yaşamlarına dair ipuçlarını ortaya çıkarmış ve tarihin gizemini çözmede çok büyük bir yardımda bulunmuştur. Ne var ki bu tarihi güzelliklerin varlığı ve içinde barındırdığı “hazineler” her daim ada üzerinde bir çekim noktası yaratmıştır. Bilimsel çalışmaların yanı sıra mağara oyukları, tepe yamaçları, kutsal kabul edilen harup, zeytin ya da defne ağacının altı gibi en mahrem yerlere gömülen bu “hazineler”, yüzyıllar boyunca korsanlar dahil olmak üzere, davetsiz misafirlerce açılarak tahrip edildiler. Tarihe ve kültüre yapılan bu saygısızlık, bulunan tarihi eserlerin yağmalanıp satılmasına, dünyanın başka yerlerine kaçırılmasına neden oldu. Ortaya çıkarılan eserlerin pek az bir kısmı Kıbrıs müzelerinde bulunuyor. Bununla birlikte dünyanın birçok müzesinde tarihimizle karşılaşıyoruz. Mesela New York Metropolitan Müzesi’ne, Londra’da bulunan “British Museum”a ya da İsveç’te bulunan Medelhavsmuseet (Akdeniz Medeniyetleri Müzesi) Müzesi’ne yolunuz düşerse bu küçücük adanın tarihi eserlerinden yüzlercesini görebileceğinizi biliyor musunuz? Amatör arkeologlar Toprağın derinliklerinde saklanan birçok tarihi eser, ölümden sonraki yaşamda kullanmaları için eşyalarıyla birlikte ölen kişinin yanında gömülen parçalardı. Bazı zamanlarda zengin kesimlerin eş, köle ya da evcil hayvanları da onlara eşlik ederdi ebedi uykularında. Bu mezarlarda bulunan tarihi eserler; mücevherler, çanaklar, amforalar, kilden ya da gümüşten yapılmış adak figürleri gibi sayamayacağımız kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Adamızda bulunan tarihi eserler her dönem ilgi odağı olmuştur. Özellikle buraya gelen yabancı diplomatlar bu keşfedilmemiş hazineleri bulmanın heyecanına yenik düşmüş, yasanın da eksikliğinden faydalanarak eserleri yurt dışına kaçırmaktan geri durmamıştır. Osmanlı Dönemi’nde, 1865-1877 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri konsolosu olarak göreve getirilen Luigi Palma di Cesnola’nın Kıbrıs’ta yaptığı kazılardan çıkan eski eserleri kaçırması ve bunları Avrupa’ya satmaya çalışması ta ki New York’a dönüp (1879) Metropolitan Müzesi’nin başına yönetici olana dek sürmüştür. Müze, eserleri satın alarak sergilemeye açmıştır. Yapılan kazılarda bulunan yaklaşık 35,000 eserden, 5,000 tanesinin gemiyle taşınırken batması, kaçırılan tarihin bir daha su yüzüne çıkmamasına vesile olmuştur. Konsolosla ilgili ortaya atılan en önemli iddialardan biri yapılan kazılarla ilgili yetersiz ve eksik bilgiler vermesi ve eserleri kaçırırken hasar görenlerin restorasyonunda yanlışlıklar yaptığı yönündedir. New York’a uğrarsanız müzeyi de ziyaret etmeyi unutmayın.(2) İsveç Kıbrıs keşif gezisi 1922 yılının mart ayında Sırbistan sınırında tesadüfen karşılaşan iki İsveçli’nin tanışması “İsveç Kıbrıs Keşif Gezisi” ekibinin Kıbrıs’a gelmesine ve kazılar yapmasına zemin hazırlayan olaydı. İsveçli adamlardan biri, İngiliz Sömürge Yönetimi Dönemi’nde olan Kıbrıs’ın İsveç konsolosuydu adı Pierides’ti ve o da tıpkı Cesnola gibi kazılara bayılan amatör bir arkeologtu. Diğeri ise akademide ders veren Persson adında bir profesördü. Pierides tanışmalarının sonunda arkeolog olan profesörü Kıbrıs’a kazılar yapmak için davet etti. Sonuç olarak Persson’un öğrencilerinden oluşan bir heyet 1927 yılında adaya ayak bastı. Kazı teklifini ilginç bulan ve ekibin başında bulunan Einar Gjerstad 1980’de kaleme aldığı kitabında “Kıbrıs hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyordum ve bu yüzden çok fazla düşünmeden evet dedim. Bilinmeyenler çağırdı.” (3) diyerek düşüncelerini ifade edecekti. 1934 yılına kadar adada kalan Einar Gjerstad, Erik Sjöqvist, Alfred Westholm adlı üç arkeolog ve mimar John Lindrosekip gerçekleştirdikleri yirmi beş kazıyla neolitik döneme ait oldukça fazla bilgi ve obje buldular. Özellikle 1929 yılında köy papazı tarafından bahçede bulunan seramik parçasının ardından Aya İrini’de (Akdeniz köyü) yapılan kazıda ortaya çıkarılan açık hava kutsal alanları büyük bir buluş olarak kayıtlara geçmiştir. Burada bulunan eserlerden birçoğu insan boyutunda heykeller ve heykelciklerden oluşmaktaydı. Ekip adadan ayrılırken bulduğu bulguları ciltler halinde toparlasa da “Kıbrıs’ın sakallı tanrıçaları”nı (*) yanında götürmekten geri kalmamıştır. Var olan yasal eksiklikler o dönemde de devam etmiş heykeller ne yazık ki İsveç’le Kıbrıs arasında paylaşılmıştır. (4) Yine o yıllarda heykellerin bulunduğu yerin yakınına bir müze kurulmasına karar verilip çalışmalara başlansa da inşaat yarım kalmış ve 1974 yılında tamamen bir yıkıntıya dönüşmüştür. (5) vuniEkibin, Vuni Sarayı’nda arkeolojik kazı yaparken denizin ortasında duran kayalığı fark etmesiyle kazı başka bir boyut kazanmıştır. Bu kayalığın adı Limnidi’dir. Zorluklarla da olsa bu minik adacığa geldiklerinde, bir yerleşim yeri, neolitik döneme ait çok sayıda obsidyen taşı, taş balta gibi aletler buldular. Böylece adaya ait en eski yerleşim yerlerinden birini ortaya çıkardılar. (6) Adamızda bulunan tarihi eserler, yasal ya da yasal olmayan yollardan yurt dışına kaçırılmış olsa da o ülkelerin müzelerinde korunaklı bir şekilde sergilenmektedir. Tahmin ediyoruz ki adamızdaki arkeolojik zenginlik hala son bulmuş değil, yasadışı kazılar tarihi mirasımız için mücadele edilmesi gereken en önemli konulardan biridir. Yapılan arkeolojik kazılarda ise araştırma sonuçları titizlikle ortaya konmalı, bulunan her miras korunmalı ve Kıbrıs kültür, tarih ve turizmine uygun şekilde adamızda kalarak gerekli koşullarda sergilenmelidir. Bununla birlikte var olan eserlerin korunması, müzeciliğin geliştirilmesi, eserlere gereken önemin gösterilmesi ayrıca tarihi eserlerle ilgili atölye çalışmaları gibi etkinliklerin yapılması kendi kültür mirasımızı tanımamızda ve tanıtmamızda oldukça önemlidir. Bu ada, bu tarih, bu kültür bizim… Kaynaklar  (*) İsveçli arkeolog ve yazar Marie-Louise Winbladh'ın "Kıbrıs'ın Sakallı Tanrıçaları" kitabı Kıbrıs’tan çıkarılan eserleri konu almaktadır. (1)tr.wikipedia.org (Kıbrıs) (2) https://en.wikipedia.org/wiki/Luigi_Palma_di_Cesnola (3) http://www.astromeditions.com/books/book/?artno=PB12- “Ages and Days in Cyprus” (Kıbrıs'ta Çağlar ve Günler)  (4) http://cypernochkreta.dinstudio.se/empty_137.html (5) http://www.yeniduzen.com/akdeniz-koyunun-eski-eserleri-1-81784h.htm (6) http://www.yeniduzen.com/vuni-sarayi-ve-petra-tou-limnidi-adasi- 111514h.htmbit.ly/3lxhKBG (Aegean Lectures - Giorgos Bourogiannis - 11 April 2014) https://www.persee.fr/docAsPDF/cchyp_0761-8271_2012_num_42_1_1033.pdf    
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka Kültür Merkezi’nden 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü Bildirisi

By Nazen Şansal — November 24th 2020 at 09:36

126428426_708205079821719_8849085543224914103_n

126428426_708205079821719_8849085543224914103_n

 Bundan 60 yıl önce dünyanın uzak bir ülkesinde bir ailenin üç kızı birden faşistlerce acımasızca tecavüz edilip, katledildi… Bu cümle sanki çok uzun yıllar önce yaşanmış ve tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir hikâye gibi duyulsa da aslında kadınların yaşıyor olduğu şiddet yüz yıllar önce başlamış ve ne yazık ki bugün de hâlâ devam etmekte. Şiddeti uygulayanlar aynı insanlar olmasa da şiddeti meşru gören zihniyet aynı. Kadına yönelik şiddet, kontrol edilemeyen öfke sonucu ortaya çıkan bir şiddet türü olmadığı gibi kişisel bir mesele olmanın da çok ötesindedir. Temelinde güç ve çıkar ilişkilerinin yattığı cinsiyet eşitsizliğinin yol açtığı, erkek egemen zihniyetten doğan toplumsal bir sorundur. Bugün ülkemizde de olduğu gibi bu durum sadece aile içindeki şiddetle sınırlı değil kamusal alanda da söz konusudur. Kadına yönelik şiddet sadece fiziksel değil aynı zamanda cinsel, psikolojik ve ekonomik şekillere bürünüp hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Günümüzde şiddet kapitalist sömürü, sosyal adaletsizlik, milliyetçilik, ırkçılık, homofobi, militarizm, yoksullaşma ve gericilikten beslenmekte. Dolayısıyla bizler bu geniş cepheden gelen saldırılara hep birlikte her alanda örgütlü bir şekilde karşı durarak mücadele etmeliyiz. Tabii ki tüm sorunlarımız, yılda bir kez 25 Kasım’da sokakta yürümekle çözülmeyecek ama şunu iyi biliyoruz ki; kararlılığımızı ve örgütlülüğümüzü pekiştirmek, şiddet görüp sindirilmiş tüm kız kardeşlerimize ilham olabilmek, bizi yok sayan, itaat ve biat etmeye zorlayan herkese dayanışmamızı ve gücümüzü göstermek adına 25 Kasım Çarşamba günü saat 18:00’da Kumsal Park’ta buluşacağız. 25 Kasım Organizasyon Komitesi’nin düzenlediği yürüyüş ile Meclis’e yürüyecek ve taleplerimizi bir kez daha haykıracağız. Sen de bize katıl! Her alanda bu mücadeleyi sürdürebilmek için sana ihtiyacımız var!  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka Tiyatro Ekibi’nden Lefkoşa Çarşısında Kadına Şiddetle İlgili Sokak Tiyatrosu

By Nazen Şansal — November 19th 2020 at 08:38

xx

xx

Baraka Tiyatro Ekibi, 21 Kasım Cumartesi günü Lefkoşa çarşısında kadına şiddetle ilgili sokak tiyatrosu gerçekleştirecek. Saat 14.00’te Sarayönü’nde, 14.30’da ise Büyük Han’da yer alacak olan gösteri esnasında 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Yürüyüş için çağrı da yapılacak. Kadın Eğitimi Kolektifi’nin davetiyle biraraya gelen çeşitli örgütler, 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü’nde Dereboyu’nda bir yürüyüş gerçekleştirecekler. Eylemi desteklediğini açıklayan Baraka Tiyatro Ekibi, kadına yönelik farklı şiddet türlerinin resmedildiği kısa bir gösteriyle sokakta olacak.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Cebimdeki Pirilliler- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu — November 18th 2020 at 13:37

cebimdeki pirililer 3

Argasdi'nin "90'lar" temalı 59. sayısından; özlemimizdeki çocukluktan bugünün çocukluğuna uzanan bu duygu yüklü bir yazıyla biraz geçmişe uzanmaya ne dersiniz? cebimdeki pirililer 3Her insan özler mi çocukluğunu, bilmiyorum. Zira herkesin çocukluğu aynı yaşanmıyor. Maddi manevi hayata etki eden her etken, aynı mahalleyi paylaşan insanların hayatlarını birbirinden uç iki noktaya sürükleyebiliyor. Ben çocukluğu güzel geçmiş şanslılardanım. 90’lı yıllara denk gelen bir çocukluk… Kapıyorum gözlerimi Annemin mutfağından kaçırdığım kap kacaklar, bahçede üstüm başım bata çıka pasta yapıyorum. Üzerini bahçedeki en güzel çiçeklerle süslüyorum. Yanımda ta aşağıdaki mahalleden gelme bir arkadaşım. Bisikleti yerde yatıyor. İşimiz bitince onu da yıkarız mutlaka. Mutfaktan gerçek bir kek kokusu geliyor. Çağırıyor annem, “temizlenin de gelin” diye. Biz pastamızı gösteriyoruz. Gözleri eşyaların ve bizim kirliliğimize değil yaptığımız pastaya takılıyor. “Durun bir resmini çekeyim” diyor. İçerden filmli fotoğraf makinemizi alıyor ve resmimizi çekiyor. Şimdi heyecanla filmin dolmasını ve babamın onları temizletmesini bekleyeceğiz. Belki bu kez gözlerimizi kapatmamışızdır ya da annemin parmağı flaşı kapatmamıştır yine. Gözlerim kapalı hala. Bir gün annemle yürüyerek teyzeme gidiyoruz. Yaşça büyük oğlu en yakın arkadaşım. Alıyoruz elimize torbaları çıkıyoruz dağa. Hostez veya lale toplamaya. Kaç saat geçmiş, biri peşimize mi takılacakmış, yanında biri olmadan dağa çıkılmazmış… Öyle dertlerimiz yok. Sabah okula gidiyoruz. Tüm çocukların katıldığı bir oyun kurmuşuz kendimize. Yakantop oynarken top yüzümün tam ortasına geliyor, düşüyorum. Elimden tutup kaldırıyor birileri, elimin tersi ile siliyorum yüzümü ve devam. Zil çalıyor, kırmızı önlüklerimizle bir aradayız, yakalarımız ütülü mis gibi kokuyor. Sınıfa giriyoruz, birleştirilmiş sınıf, üç sınıf aynı odada. Öğlen oldu ve o önlükler dağılmış. Tüm çocuklar koşa koşa çıkıyoruz okuldan. Eve gidene kadar yarış başlıyor. Bakalım bugün yol üstündeki at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk kim oturacak? Yemeğimizi yiyoruz yine teyzemdeyim tabi. Cebimizdeki pirillilerin sesleri geliyor, çabucak bitiriyoruz yemeği. Açılıyor file torbalar, gururluyum çünkü en büyük enek bende. Dikkatle diziyoruz yan yana hepsini. Susam Sokağı başlayana kadar bahçeden içeri girmek yok. Açıyorum gözlerimi Şimdiki çocukların kaçı yaşayabiliyor bunları diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Çamurların yerini oyun hamurları almış. Eskiden gerçeği ile oynadığımız çekiçlerin, tornavidaların yerini aman çocuklarımızın bir yerine bir şey olmasın diye plastikleri almış. Mutfaktaki eşyalar o kadar süslü püslü ve pahalı olmuş ki ne demek çocuklarımız onlarla oynayacak. Biraz daha para verip oyuncağını alırız ama mümkünse dışarıda oynamasın ki topraktan alerji olmasın, üstü başı kirlenmesin. Güzel bir bilgisayar alalım ki derslerini en iyi şekilde yapabilsin hem arkadaşları ile oyun da oynar. Zaten bu yıl okula da başladı ve Pandemi’den dolayı eğitim online olacak, bu nedenle bir telefon ya da tablet alalım ki derslerinden geri kalmasın. Tabi gücümüz yeterse… Zaman değişiyor çocukluk değil Evet zaman eski zaman değil. Dünya değişiyor ve bu değişim bazı konularda bizi geriye götürürken özellikle teknoloji anlamında ileriye götürüyor. Bu değişime ayak uydurmak gerek. Elbette ki çocuklar, uygun yaşta ve ihtiyaç durumundaysa teknolojik aletlerle buluşacak. Merak ettiklerini araştırmayı öğrenecek. İnsanlarla iletişim kurmayı öğrenecek. Ama bir çocuğun; renkleri, sayıları, şekilleri öğrenmek için ekrandan göreceği bir görsele ihtiyacı yok. En güzel renkler doğanın kendisindedir zaten. Günümüzde mahallede oynayan çocuklar hala var. Çünkü hala, tam gün eğitim almayan veya her günü özel derslerle dolu olmayan, okuldan arta kalan zamanda “kendisinden sorumlu bir yetişkin” ile kalıp oyun oynamaya ve arkadaşları ile bir şeyler yapmaya fırsatı olabilen şanslı çocuklar var.  Ancak sayıları azalıyor. Çünkü ebeveynler tam gün çalışınca ve bakacak birisi de olmayınca çocuklar mecburen eğitimsel bir faaliyetin içine girip binalara kapanmak zorunda kalıyor. Çünkü biz inanıyoruz ki eğitim kurumlarında ne kadar zaman harcarlarsa aldıkları eğitim de o kadar iyi olacak. Sokaklardaki çocuk kahkalarının azalmasının bir diğer sebebi de biz yetişkinlerin “zamanın kötülüğü”nden korkuyor olmamızdır. Oysa sokak öğretir çocuklara hayatın hep güllük gülistanlık olmadığını. Neşe içinde oynarken bir anda tartışma çıkabileceğini ve kendini savunmak ve korumak zorunda kalabileceğini… 90’larda çocuk olmak neydi? Düştün mü kalkmayı, küstün mü barışmayı bilmekti. Ufacık şeylerle mutlu olabilmek, bir avuç topraktan oyun yaratabilmekti. Peki suçlu zamane çocukları mı? Asla değil. Suçlu, kendi çocukluklarının harikalığıyla övünüp şimdiki çocukların yaşam kaliteleri için hiçbir şey yapmayan yetişkinlerin. Çocuklara özgürlük ve kendini ifade edebilecek boş zaman gerek, kendilerini bulmaları için gereken serbest alanı onlara sunmak gerek. Değişen dünya düzenine ayak uydurmak için onları yaratıcılıktan uzaklaştırmaya gerek yok, onlar zaten ihtiyaçlarını gidermenin yollarını bulacaktır. Bırakalım da çakıl taşlarının dengede durması için hangi noktadan üst üste yerleşmesi gerektiğini deneyerek bulsunlar, hayatlarında denge kurmanın zorluğunu, yanılmadan başarıya ulaşmanın mümkün olmayacağını, elleri acıyarak, üstleri kirlenerek öğrensinler. O at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk binen olmak için her gün daha hızlı koşmayı denesinler ama bazen olamayacağını da bilip bununla başa çıkmayı başarsınlar.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka’dan Tayyip Erdoğan’a: “Tak Sepeti Koluna Haydi Herkes Yoluna!”

By Nazen Şansal — November 13th 2020 at 13:58

4

1

Baraka Kültür Merkezi bugün Cumhurbaşkanlığı önünde basın açıklaması yaparak bir piknik sepeti bıraktı. “Bizde, yurt dışından gelen misafire armağan vermek adettendir. Ersin Tatar’a bıraktığımız bu sepeti, hafta sonu misafir edeceği Tayyip Erdoğan’a vermesini rica ediyoruz” denilen açıklamada; “Çünkü onların piknik yapıp çekip gideceği yer bizim için memlekettir. Bu memleket bizim ve biz yönetmek istiyoruz. İrademize müdahale edilmesini değil kendi yolumuzda özgür irademizle yürümeyi istiyoruz. Bu sebeple onlara ‘tak sepeti koluna haydi herkes yoluna’ diyerek bu sepeti armağan ediyoruz.” ifadelerine yer verildi. 15 Kasım Pazar günü, Bağımsızlık Yolu’nun düzenlediği eyleme de çağrı yapılan basın açıklamasının tam metni şöyle: Adamızın kuzeyinde yakın zamanda gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, UBP, Ersin Tatar ve Ankara tarafından seçim malzemesi haline getirilerek açılan Maraş’ta bu pazar Tayyip Erdoğan, kurmayları ve yerli işbirlikçileri bir piknik yapacaklarını duyurdular. Ama bu piknik öyle bildiğimiz aileyle, dostlarla, haftanın yorgunluğunu atmak, doğayla iç içe olmak için yapılan pikniklerden değil. Bu piknik;
  • Spor ve gençlik dairelerini işlevsiz kılıp Ankara’ya bağlı Koordinasyon Ofisi’yle gençlerimizi ve geleceğimizi kendi istekleri doğrultusunda kontrol etmek isteyenlerin,
  • Din İşleri Dairesi (Değişiklik) Yasası’yla toplumumuzu muhafazakârlaştırmaya, laikliğimize el sürmeye çalışanların,
  • Milliyetçi duygular üzerinden kışkırttıkları kitleleri bir gazeteye saldırtarak, düşünce ve ifade özgürlüğümüzü elimizden almaya çalışanların,
  • Her adımımızı, yaptıklarımızı gözetlemek için neredeyse her sokağa MOBESE dikenlerin,
  • Yaklaşık 20 yıldır iktidarda kaldığı Türkiye’de yoksulluğu, kadın cinayetlerini, çocuk istismarını arttırıp ülkenin bütün zenginliklerini sermayenin önüne serenlerin,
  • Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarını adamız üzerinde çıkarları olan emperyalist güçlerle paylaşma yarışına girenlerin,
  • Kendi irademizle ülkemizin cumhurbaşkanını belirleyeceğimiz seçimlerde elçilik aracılığıyla seçim çalışması yürütüp, Ersin Tatar’ı cumhurbaşkanı yapmak için demokrasiyi ayaklar altına alanların pikniğidir.
Kıbrıslı Türk halkı olarak irademize, özgürlüğümüze, bağımsızlığımıza yıllardır müdahale eden, kardeş Türkiye halklarına yaptıkları zulmü bizlere de yapmaya çalışan AKP ve onun cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Maraş’ta yapmayı planladığı pikniğin güç gösterisi olduğunun, milliyetçi duyguları kabartıp ada halklarını birbirine düşürmek amacıyla yapıldığının farkındayız ve bu pikniğin bizim gözümüzde meşruluğu yoktur. Tayyip Erdoğan’a, piknik yapıp sonra da çekip gideceği yerin, bizim için yurt olduğunu hatırlatır, piknik yapmak için daha uygun yerler bulabileceği, mesela sömürüyle ve doğa katliamıyla inşa ettirdiği sarayının bahçesinde yapabileceği inancıyla, sepetini koluna takıp gitmesini tavsiye ederiz. Baraka Kültür Merkezi 2 3
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka “Piknik Sepetli” Basın Açıklaması Yapacak

By Mustafa Batak — November 11th 2020 at 13:31

123929243_386051816064805_592550779233928180_n

Baraka Kültür Merkezi 13 Kasım Cuma günü saat 13.00’te Cumhurbaşkanlığı önünde bir basın açıklaması yaparak Ersin Tatar’a, Erdoğan’a vermesi için bir piknik sepeti bırakacak. Tayyip Erdoğan’ın pazar günü adamızı ziyareti esnasında Maraş’ta piknik yapmak istediğini ve Tatar’ın da “inşallah” diye cevap verdiğini basından öğrenen Baraka aktivistleri, kültürümüzü yansıtan bir piknik sepeti ile Cumhurbaşkanlığı önüne giderek irademize müdahale edilmesini, demokrasinin ayaklar altına alınmasını, yıllardır süren asimilasyonu ve gittikçe artan muhafazakâr politikaları protesto edecek. İrademize saygı duymayanları, özgürlük ve demokrasi düşmanlarını ülkemizden “sepet”lemek için 13 Kasım Cuma günü saat 13.00’te Cumhurbaşkanlığı önünde gerçekleşecek olan basın açıklamasına, basın emekçilerinin ve halkımızın ilgisi özlenir.
✇ Baraka Kültür Merkezi

İzle-Tartış’ta SEÇİLMİŞ / The Giver Filmi İzlenecek

By Pınar Piro — November 6th 2020 at 13:14

seçilmiş2

seçilmiş-the giver Her ayın ilk Cumartesi akşamı ücretsiz olarak gerçekleşen İzle-Tartış etkinliği kapsamında 7 Kasım Cumartesi akşamı The Giver filmi izlenecek. Savaşlar nedeniyle yok olup yeniden kurulmuş geleceğin dünyasında mükemmel bir sistem kurulması amaçlanmış ve savaşları, insanlara acı veren her olayı önleyici önlemler alınarak toplum yeniden şekillendirilmiştir. İnsanlar arasındaki farkların kaldırılarak aynılığın (sameness) sağlandığı, özel hayatın ve seçimlerin engellendiği bu sistem Yaşlılar adı verilen bir grup insan tarafından yönetilmektedir. Bu düzenin insanlık için en iyi sistem olduğuna inanan insanlar artık acı çekmeyecekler, savaşlar sonucunda yok olma tehlikesi yaşamayacaklardır. Bunun tabii ki büyük bir bedeli de vardır. Acının, öfkenin, kederin ve diğer duyguların olmadığı topluluk halinde yaşayan bir Dünya’nın nasıl olabileceğini birlikte izlemek ve farklılıkların renkliliğini ve gerekliliğini tartışmak isteyen herkesi 7 Kasım akşamı 19:00’da Baraka lokaline bekleriz.
✇ Baraka Kültür Merkezi

90’ların Dünyası- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu — November 4th 2020 at 13:17

the-90s-quiz

Argasdi'nin 59. sayısı  "90'lar" dosya konusuyla yolculuğuna devam ediyor. Modern zamanlardan postmodern zamanlara keyifli bir okuma yapacağınız "90’ların Dünyası" Nazen Şansal'ın kaleminden sizlerle buluşuyor. the-90s-quizBir kafede, benden 10-15 yaş genç bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. 90'lı yıllardaki üniversite hayatımda okula para ödemediğimi, eğitimin ücretsiz ve kamusal olduğunu söylediğimde çok şaşırmıştı. Para verilmeden gidilebilen bir üniversite olabileceğini, o ana kadar hiç düşünmediğini söylemişti. Aynı günlerde, emeklilik haklarıyla ilgili bir konuşmada da bulunmuş ve 90'lı yılların başında emekli olanların çok daha şanslı olduğunu duymuştum. Ülkemizde işçi olarak bulunan Türkmenistanlı bir kadının 90'lardan önce aldığı devlet okulu eğitimi ile piyano çalabildiğini gördüğümdeyse kulaklarıma inanamamıştım. İyi de, neydi 20. asrın son 10 yılının hikmeti? İleriye doğru gitmemiz gerekmez miydi? Neden kaybediyorduk elimizdekileri? Hatta kaybettiğimiz sadece elimizdekiler değil; bunların yakın bir geçmişte var olduğu, dolayısıyla tekrar sahip olabileceğimiz fikriydi. 90'lara başlarken Doğu Bloku çözülmüş, Sovyetler Birliği dağılmıştı. Sınıf güçlerinin özel bir dengesinin ürünü olan sosyal refah devleti, kapitalizmin büyümesinin önünde engel olmaktan artık kalkabilirdi. Çünkü sermayeyi bazı tavizler vermeye; kamusal eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik gibi hakları tanımaya iten temel neden, devrimci bir sosyalist alternatifin varlığıydı. İşte 90'lar (aslında çoktan değişime uğramış olan) iki kutuplu dünyanın resmi olarak çökmesiyle başladı. Artık tek bir kutup kaldığına göre “küreselleşme” kandırmacası ve neoliberal reçete dünya çapında daha kolay uygulamaya konabilirdi. Küreselleşen emperyalist güçler ve Üçüncü Dünya arasındaki, yanlış olarak Soğuk Savaş diye adlandırılmış çatışma, 1945-1992 yılları arasında, büyük çoğunluğu Üçüncü Dünya ülkelerinde meydana gelen 143 savaşta 23 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Çağdaş küreselleşme süreci, Zapatistaların Komutan Yardımcısı Marcos’un “Üçüncü Dünya Savaşı” dediği ve günümüze kadar uzanan bir sürecin sonucudur.(1) KüreselleşME 90'lı yıllarda dünyayı değiştireceği iddia edilen iki tema vardı: Sermayenin küreselleşmesi ve internet teknolojisi ile telekomünikasyon “devrimi”ne dayanan yeni ekonomi! O yıllarda teknolojik devrimin küreselleşme sürecinin itici gücü olduğu ileri sürülüyor; elle tutulur mal ve hizmetler üreten eski ekonominin yerine, bu sektöre yapılan muazzam yatırımların yaratacağı yeni ekonominin, sınırsız büyüme, yüksek üretkenlik, zenginlik ve gücün yaygınlaşması anlamına geleceği savunuluyordu. Ama yeni bin yılın başlamasıyla birlikte “küreselleşme”nin, güçlü Avrupa ve Amerika devletlerine bağlı dev şirketlerin bir ürünü olup imparatorluk inşasına hizmet ettiği; teknolojik devrim mitinin de ABD-Avrupa sermayesinin emperyal savaşlar temelinde yayılmasını gizleyen ideolojik bir kılıf olduğu su yüzüne çıktı. Şöyle ki; çokuluslu şirketler pek çok ülkede üretim yaparken araştırma-geliştirme faaliyetleri ve kârlar ulus devletlerde merkezileşir. Ne çokuluslu şirketlerin yayılması ve kontrolü, onların ulus devletlere adeta bir zincirle bağlı olma kalıcı karakterini değiştirmiş ne de onların uluslararası faaliyetleri, merkezileşmiş imparatorluk inşası karakterini ortadan kaldırmıştır.(2) Teknolojik devrimin ekonomik krizleri önleyemediği, üretkenlikte önemli bir artışa yol açmadığı da görülmüştür. Hatta enformasyon sektörüne yapılan milyarlarca dolarlık yatırım, daha üretken alanlara yapılacak yatırımları engelleyerek getirisi düşük, yan sektörlere etkisi az olan bir sektörde aşırı sermaye birikimine yol açmıştır. Dahası; bilgisayarlarda milenyum krizi diye hatırladığımız, varlığı kuşkulu dijital kıyamet sorunu için yüz milyarlarca dolar harcanmıştır. 90’larda ABD-Avrupa yayılmasına kapıları açan sürükleyici güç, teknolojik devrim değil, Orta Doğu’dan Balkanlara neredeyse tüm dünyada çıkarılan savaşlar ve çokuluslu şirketlerin küreselleşme adı altındaki emek ve doğa sömürüsüdür. Solcuların eli armut mu topluyordu? Sosyal refah devleti ve halkın haklarının buharlaşması, doğal olarak büyük çaplı bir toplumsal hoşnutsuzluğa yol açacaktı. O halde bu politikaların uygulayıcılarının, çatışma potansiyeli gösteren sınıflar arasına girip “toplumsal tampon” yaratacak devlet karşıtı ideolojiye sahip örgütleri finanse etmesi işe yarar bir formül olabilirdi. Oldu da… Hükümet dışı sivil toplum diye tarif edilen bu örgütlerin sayısı 90’lara gelindiğinde binlere ulaşmış ve dünyada 4 milyar dolayına yakın para yardımı alıyorlardı.(3) Neoliberalizme muhalefet büyüdükçe ABD ve Avrupa hükümetleri ve Dünya Bankası, STK’lara sağladıkları fonları artırdı. Aslında bu fonlarla, çokuluslu şirketlerle birlikte kendilerinin yarattığı yıkımın ve yoksullaşmanın kurbanlarını bir nebze de olsa tazmin ediyor hem de bunu o ülkenin muhalifleri eliyle yapıyorlardı. Yani solcuların eli armut değil Dolar topluyordu. Böylece, projelerini toplumsal hareketin önünde tutan, insanların hayatını mahveden yapısal sorunlara değil bunları palyatif olarak çözecek mali ve teknik imkânlara odaklanan bir sivil toplumculuk anlayışı aldı yürüdü. STK’ların apolitik tavırları ve yardıma odaklanmaları, halk kesimlerini depolitize edip dağıttı. Toplumsal hareketlerin eski önderleri, sendika ve emekçi kadın örgütlerinin liderleri ya da eski sol aydınlar, yüksek ücret, uluslararası prestij , “iyilik” yapma isteği gibi gerekçelerle STK’larda yuvalandılar. Onlara yukarılara tırmanma fırsatı sunan 90’lar, köylü, işçi ve özellikle kamu hizmetlerinde çalışanlar için aşağılara kayma anlamına geliyordu. Modern zamanlardan postmodern zamanlara 90’lı yıllarda toplumsal değerlerde yaşanan kültürel erozyonun bir sebebi de modern zamanların, akla ve bilime dayalı bütünlüklü ideolojilerin sonunun ilan edilip postmodern zamanlara geçişin yaşanmasıdır. Artık her konu esnek, her alan belirsiz, her etik değer değişebilirdir. Toplumun değil bireyin ihtiyaçları ön plandadır. Dinler gibi bilimin de egemenliği yıkılmalı, her ilişkide görülen (yani aslında görünmez olan) iktidar reddedilmelidir. Mutlak doğrunun olmayıp her şeyin göreceli olduğu, kuralsızlığın kural, ilkesizliğin ilke sayıldığı bu düşünme biçiminin kültürel etkileri 90’lı yıllarda siyasetle, televizyonla, edebiyatla, sanatla, yaşamımıza iliş(tiril)miş durumdadır. İyi olan şu ki; geçici ve bölünmüş kimlikler yerine tarihsel ve belirgin sınıfsal çelişkileri ön plana alarak direnenler ülkemizde de dünyada da var olmaya devam etmektedir.   (1)  James Petras, Küreselleşme ve Direniş, Cosmopolitik Kitaplığı, Küreselleşme: Sosyalist Bir Perspektif (2)  James Petras, a.g.e.,  Neomerkantilist İmparatorluklar Çağında 3.Teknolojik Devrim Miti (3)  James Petras, a.g.e.,  Latin Amerika’da Emperyalizm ve Sivil Toplum Kuruluşları  

✇ Baraka Kültür Merkezi

90’larda Türkiye ve… – Celal Özkızan

By Şifa Alçıcıoğlu — October 29th 2020 at 10:39

2 (1)

90'lar dosya konusuyla sizlerle buluşan Argasdimiz, 90'lar Türkiye'sini ele alan yazısıyla sizleri geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Celal Özkızan'ın kaleme aldığı makalede, o yılların  ekonomisine, işçi sınıfının gidişatına, siyasete ve siyasi cinayatelere değin birçok farklı konu ele alınıyor.  (Argasdi'ye 10 TL karşılığında gazete bayiilerinden, Baraka Kültür Merkezi lokalinden ve bölgenizdeki Khora Kitap'tan ulaşabilirsiniz.) 2 (1)Bu yazıda, 90’lı yılların Türkiye’sinin çeşitli boyutları, ayrı başlıklar altında ele alınacaktır. Her bir başlığın birbiriyle ilişkili olduğunu ve 1990’lı yılların Türkiye’sinin hikayesinin, 1980 darbesini takiben yaşanan neoliberal toplumsal dönüşümün üzerinde yükseldiğini akıldan çıkarmadan bu yazıyı okumak, yazıyı daha anlamlı hale getirecektir. 90’larda Türkiye ve ekonomi 90’lı yıllar, Türkiye ekonomisi için çok sancılı bir dönemi temsil eder. Özel olarak 1988-1999 arası dönem, Ercan’ın(1) tanımlamasıyla “para-sermaye, özellikle uluslararası para sermaye hareketlerine dayalı birikim dönemi”ni temsil eder. Bu doğrultuda faiz oranları ve kamu borçlanması artırılmış, sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir. Bu yönelimin bir sonucu olarak önce 94 kamu borç krizi, sonrasında ise 2000-2001 bankacılık krizi yaşanmıştır. 90’lı yıllara makroekonomik açıdan bakıldığında; dış ticaret açığının modern Türkiye tarihinde ilk kez ciddi şekilde büyüdüğü, dış borç yükünün muazzam seviyelerde arttığı ve enflasyon oranlarının ülkenin tarihindeki en yüksek seviyelere çıktığı bir tablo ile karşılaşılmaktadır. 1988-2002 dönemi, ortalama %3,2 ile Cumhuriyet tarihinin en düşük büyüme hızının yakalandığı dönemdir. Bunda, sermaye birikim oranlarında yaşanan çok büyük düşüş ciddi bir etkendir. 90’larda Türkiye ve işçi sınıfı 90’lı yıllar, Türkiye’de “proleterleşme” dalgasının yaşandığı bir dönemdir. 1990 yılına gelindiğinde bir ücret veya maaş karşılığında çalışanların toplam istihdama oranı %39 iken, 2000’li yılların başında bu oran %51’e çıkmıştır.(2) Emekçi sayısındaki bu ciddi yükselişe karşın, toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısında sadece oransal anlamda değil mutlak anlamda da düşüşler gerçekleşti. Kamuda 1990-2000 döneminde toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı 909,787’den 648,119’a düşerken, özel sektörde toplu iş sözleşmesi kapsamında 1986 yılında 630,000 olan işçi sayısı 2000 yılında 388,934’e düşmüştür (a.g.e, 58). Yine de, emek hareketinin topyekün geri çekilmesine yol açan 80’lerin politik anlamda baskıcı ve ekonomik anlamda neoliberal saldırıları, meşhur 89 Bahar Eylemleri başta olmak üzere emek hareketinin üzerindeki ölü toprağı atmasıyla kısmen de olsa kesintiye uğradı. Neoliberal dönüşümün sermaye lehine yarattığı pazarlık gücünün sendikalaşma ve toplu sözleşme üzerindeki olumsuz baskısı bu toparlanmadan pek etkilenmemekle birlikte, reel ücretlerin toplam katma değer içindeki payı 1988’deki dip nokta olan 15,4’ten 99 yılında 20,9’a çıkmıştır.(3) 1 (2)90’larda Türkiye ve siyaset 90’lar Türkiye’sinin siyasal yaşamı, 80’lerdeki neoliberal toplumsal dönüşümün sancıları ile şekillenmiştir. 1990-2000 arası dönemde Türkiye’de 11 değişik hükümet kurulmuştur. ANAP’ın son birkaç yılı ile Ecevit’in 137 günlük kısa deneyimi haricinde bütün hükümetler, koalisyon olarak hayat bulmuştur. Ekonomi politikaları konusunda ciddi bir farklılık gösteren alternatiflerin yokluğuna tezat olarak, siyasal alanın yeniden düzenlenmesi bakımından “düzen içi siyasi rekabet”in kızıştığı bir dönemdir 90’lar. Bu kızışmanın sebeplerinden biri, egemenlerin halka karşı neoliberal dönüşümle birlikte mutlak zafer kazanmasına karşın, 90’ların sıkıntılı ekonomik ortamının egemenlerin kendi içinde bir siyasal istikrar yakalayamamasına sebep olması, yani kazanılmış düzeni yönetememe krizinin yaşanmış olmasıdır. Bu kızışmanın sebeplerinden diğeri ise, 80’lerin halkta yarattığı ekonomik yıkımın doğurduğu öfkenin ve sosyal kaynamanın, ekonomik bir alternatifin yokluğunda kendisini çeşitli kimlik politikaları aracılığıyla ifade etmesi ve bunun bir sonucu olarak da siyasal alanın, kimlik politikaları temelli bir rekabetçe şekillenmesidir. Bu çerçevede, bir yanda gerek silahlı gerek siyasi kanadıyla 90’larla birlikte artık tamamen kimlik temelli çizgide mücadele veren Kürt Hareketi’nin 90’lı yıllar boyunca en üst noktaya varan ve ancak 99’da Öcalan’ın yakalanmasıyla güç kaybeden isyan hareketleri (Serhildan); bir yanda Kürt Hareketi’ne karşı mutlak bir uzlaşmazlıkla, Türk kimliği temelinde ve düşük yoğunluklu savaş yöntemiyle saldırgan bir tutum izleyen egemen siyasi çizgi; bir yanda yoksullaşan ve güvencesizleşen kitleleri din temelli kimlik üzerinden ve özellikle de kazandığı belediyeleri bir araç olarak kullanıp örgütleyen, bu esnada da küçük burjuvalıktan büyük burjuvalığa terfi eden Siyasal İslamcı çizgi; bir yanda, halkçı bir içerikten tamamen yoksun, düzen içi siyasette kendine alan açmak dışında bir işlevi olmayan ve tepe ifadesini 28 Şubat Kararları’nda bulan askeriye destekli “laikçi” siyasi çizgi; bir yanda 96 Gümrük Birliği Antlaşması ve 99 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen onaylanması ile tepe ifadesini bulan, fikirsel öncülüğünü büyük finans ve ticaret sermayesinin çektiği siyasi çizgi… 2000’li yıllarla birlikte bu mücadeleden Siyasal İslamcı çizgi -diğer çizgileri de kendi içinde eriterek- zaferle ayrılmış olacaktı, fakat bu kavganın kazananı kim olursa olsun, alternatif ekonomi politikalarının yokluğunda, kaybeden her halükârda Türkiye halkları olacaktı. 3 (2)90’larda Türkiye ve siyasi cinayetler 90’lı yıllar Türkiye’si çok sayıda siyasi cinayete tanıklık etmiştir. Bu siyasi cinayetlerin kurbanları arasında Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Musa Anter, Uğur Mumcu, Metin Göktepe, Özdemir Sabancı ve Ahmet Taner Kışlalı vardır. Bugün akıllarda en çok kalan ise toplu siyasi cinayetlerin en acı örneklerinden biri olan ve 2 otel çalışanı ile 33 sanatçı ve aydının öldürüldüğü Sivas Katliamı’dır. Sivillerin hedef alındığı Sivas Katliamı’ndan kısa bir süre sonra, “misilleme” adı altında yine sivilleri hedef alarak 28 kişiyi öldüren PKK’nın öznesi olduğu Başbağlar Katliamı’nı da not etmek gerekir. Bu siyasi cinayetlere ek olarak, 90’lı yıllar, gözaltında “ölen” insanlara da acı bir biçimde tanıklık etmiştir. Bu insanlar arasında Hacettepe öğrencisi Birtan Altunbaş, Cumartesi Anneleri’nin ortaya çıkış sebebi olan Gazi Mahallesi’nden aktivist Hasan Ocak ve sendikacı Süleyman Yeter bulunmaktadır. Konu ile bağlantılı olarak, 90’lı yıllar Türkiye’si Zonguldak Kozlu’da 263 işçinin ölümüyle sonuçlanan maden patlamasına, 22 kişinin hayatını kaybettiği Gazi Mahallesi Olayları’na, kamuoyunda “Manisa Davası” olarak bilinen 16 liseli gencin işkenceden geçirilmesi olayına, 3 kişinin öldüğü 1 Mayıs 1996 Olayları’na, 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan 96 yılı cezaevi kitlesel açlık grevlerine ve öğrenci Kenan Mak’ın ülkücüler tarafından öldürülmesine de tanıklık etmiştir. 4 (2)90’larda Türkiye ve “doğal” cinayetler 90’lar Türkiye’si; deprem, sel ve heyelan facialarının çok acı bir biçimde deneyimlendiği bir on yıl olmuştur. Herkesin aklına kazınmış olan ve 19 bine yakın kişinin ölümüyle sonuçlanan 99 Gölcük Depremi’nin yanısıra 653 kişinin öldüğü Erzincan Depremi, 90 kişinin öldüğü Afyon Depremi, 74 kişinin öldüğü Isparta’da sel ve heyelan faciası, 61 kişinin öldüğü İzmir sel felaketi ve 1,000’e yakın kişinin öldüğü Düzce Depremi, 90’lı yılların en büyük kayıplı faciaları olarak kayıtlara geçmiştir. 5 (1)90’larda Türkiye ve siyasi skandallar Günümüz Türkiye’sinde siyasi skandalların siyasetin gayet olağan bir parçası olarak kanıksanmış olmasının ve “skandal” olarak bile görülmemesinin aksine, 90’lı yıllarda siyasi skandallar ciddi birer gündem, tartışma ve protesto konusuydular. 90’lı yılların en büyük siyasi skandalı, Susurluk idi. Bürokrasi-siyaset-mafya ilişkilerinin beklenmedik bir anda açığa çıkmasına sebep olan bir trafik kazasının ardından patlak veren skandal, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemleri” ile kitlesel olarak protesto edilmişti. Susurluk’un yanı sıra, İSKİ genel müdürünün İSKİ ihalelerini paravan olarak kurduğu şirketlere verdiği 93 İSKİ Skandalı, Civangate olarak bilinen ve Emlak Bankası etrafında gerçekleşen rüşvet ve cinayet skandalı ile Necmettin Erbakan’ın ve diğer bazı Refah Partisi yetkililerinin hapis cezasıyla sonuçlanan Kayıp Trilyon Davası, bu dönemde öne çıkan siyasi skandallardır.   Referanslar (1)Ercan, F. (2006). Türkiye’de Kapitalizmin Süreklilik İçinde Değişimi (1980-2004). Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi içinde (375-411). Dipnot. (2)Çelik, A. (2006). Yeni Sorun Alanları, Eğilimler ve Arayışlar: Sendikaların Yeni Dünyası. F. Sazak (Der.), Türkiye’de Sendikal Kriz ve Sendikal Arayışlar içinde (17-74). Ep    os (3)Boratav, K. (2005). Türkiye İktisat Tarihi (9. Baskı). İmge.   .    
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka Okuma-Tartışma Grubu Kral İsimli Romanı Okuyor

By Mustafa Batak — October 26th 2020 at 13:43

Zeki Erkut afiş 2

Baraka Okuma-Tartışma Grubu, bir süredir gerçekleştirdiği makale okumalarına ara verip Khora Yayınları’ndan çıkan Kral isimli romanı okuyor. Zeki Erkut’un kaleminde çıkan Kral, Leymosunlu bir müzisyenin mecburi göç sonrası Girne’de tutunmaya çalışmasının hikâyesini anlatıyor. Politik arka planı ile yakın tarihimize, bilhassa da 1974 sonrasına ayna tutuyor. Ganimet kültürünün kök saldığı, insani değerlerin yitirilerek yozlaşmanın yaşandığı bir dönemde sanatçı duyarlılığına sahip bir müzisyen, yeniden şöhreti yakalamak için mücadele etmektedir. Abisi, teşkilata sadık bir düzen adamı iken Kral anılarına sadık bir duygu insanıdır ve abisinin değil yüreğinin sesini dinler. İki aşk arasında, iki şehir arasında, iki yaşam arasında sıkışan Kral, ekmeğini denizden çıkaran balıkçılarla, kardeşlikten öte dostluklarla tanışır; köşeyi dönmeye çalışan düzenbazlarla, derin devletin karanlığıyla boğuşur. Okuru soluk soluğa bırakacak temposu ile sürekli içine çeken bu romanı gelin birlikte okuyup, tartışalım. Her çarşamba 18.30 ile 19.30 saatleri arasında Baraka lokalinde gerçekleşecek okumalara sizler de davetlisiniz.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka’dan Tiyatroların Kapalı, Kerhanlerin ve Kumarhanelerin Açık Olmasına Protesto

By Nazen Şansal — October 26th 2020 at 08:17

görsel

görsel

Baraka Kültür Merkezi, hükümetin pandemi önlemleri çerçevesinde tiyatroları yasaklamasını ancak gece kulüpleri ve kumarhanelerin açık olmasını eleştirmek amaçlı bir dizi sosyal medya eylemi gerçekleştiriyor. Baraka Tiyatro Ekibi’nin yazıp oynadığı #SanatKulüpte adlı komedi skecinin sosyal medya aracılığıyla seyirciye ulaştırılmasının yanı sıra #TiyatrolarAçılsın başlığıyla bir takım eleştirel paylaşımlar yapılıyor. Baraka’dan yapılan açıklamada: “Dünyada olduğu gibi,  halk sağlığını koruyacak önlemlerle, sınırlı sayıda seyirci, yeterli havalandırma, temassız fuaye ve oturma düzeni, maske-mesafe-hijyen gibi tedbirlerle tiyatroların açılması mümkün. Sağlık, sadece beden değil ruh sağlığı ile de bir bütün ve sanattan uzak kaldıkça toplumsal sağlığımız olumsuz etkilenmekte. Yönetenleri, tiyatrolarla ilgili yasaklama kararını yeniden gözden geçirmeye çağırıyor ve tiyatro sever halkımızı sosyal medyada #TiyatrolarAçılsın şeklinde paylaşımlar yapmaya davet ediyoruz.” denildi. Ayrıca önümüzdeki günlerde yetkililerin randevu vermesi halinde görüşmeler de yapılarak tiyatroların açılması talebi ve ne gibi önlemler alınabileceği yetkililere aktarılacak. Derneğin Youtube sayfasından #SanatKulüpte skeci izlenebileceği gibi sosyal medya hesaplarından da #TiyatrolarAçılsın kampanyası takip edilebilir.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

İzle-Tartış’ta Rüzgarı Dizginleyen Çocuk İzlendi

By Pınar Piro — October 9th 2020 at 13:07

AF604BB9-7AC0-48AB-AC35-208C01467B2F

AF604BB9-7AC0-48AB-AC35-208C01467B2FHayat sürekli zorluklar sunar ve biz de çözüm yolları ararız. 3 Ekim Cumartesi akşamı Baraka’da Rüzgarı Dizginleyen Çocuk filmi izlendi. Afrika’nın Malavi bölgesinde geçen ve gerçek bir hikayete dayanan film, katılımcılara,  ülkelerinde yaşanan kıtlık nedeni ile hasat alamayan ve böylece de okula gidemeyen bir çocuğun hikayesini anlattı. Yılın her mevsimi hasat alabilmek için köy halkının suya ihtiyacı vardı. Su getirebilmek için de enerjiye. William, rüzgar gülünün buna çözüm olabileceğini anladığı zaman tüm zamanını buna ayırdı ve sonuç da başarılı oldu. 2002 yılını yansıtan film, izleme sonrası gerçekleşen tartışma kısmında, takvimde aynı yılı yaşayan insanların birbirinden uzakta farklı zamanları yaşadığı hakkında sohbet edildi. Ancak bunca farklılığa rağmen film, yöneticilerin seçilme uğruna ezilenleri görmezden gelmesinin, eğitimde ücret sisteminin en çok da çocuklara zarar vermesinin, geçimini tarımla sağlayan emekçilerin hükümet tarafından gereken ilgiyi görememesinin yıl, zaman ve coğrafya farketmeksizin heryerde aynı yaşandığı da üzerinde durulan bir konuşma zemini yarattı. Kasım ayından izlenmek üzerine önerilen filmler arasından da The Giver filminin izlenmesine karar verildi.  Bir ülkede yaşanan kaoslar sonucu ülke “yaşlılarının” herkesi eşitlediği ve neredeyse herşeyi yasakladığı bir düzeni izlemek isteyen herkesi 7 Kasım Cumartesi 19:00’da Baraka lokaline bekleriz.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Argasdi’nin 59. Sayısı “90’LAR” Dosya Konusu ile Çıktı

By Zekiye Şentürkler — October 6th 2020 at 09:20

Argasdi Sayı 59 kapak

Baraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 59. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, dizi/sinema, dergi/kitap, feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “90’LAR” teması ele alınıyor. 10 TL okur katkısı ile satılan 24 sayfalık renkli dergi, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitap Cafe’lerden ve Baraka Kültür Merkezi’nden temin edilebilir. “Karo, Cinayet, Tutulamayan Kalem” başlıklı gündem yazısı ile pandemi döneminde hükümetin ülkede yarattığı kaos, okulların açılamaması ama casinoların açık olması gibi konuların değerlendirildiği derginin “Memleketin Ahvali” bölümünde, son üç ay içerisinde gazetelere yansıyan önemli haberler mizahi ve eleştirel bir üslupla okura sunulmakta. FeministİZ sayfalarında, 90’larda Türkiye’deki feminist hareket konusunu işleyen makalemiz bulunuyor. Belleğin tozlu sayfasında ise Venezuela’ya gidiyor ve Hugo Chavez’in ardından gelişen olayları anlatıyoruz. Sanat sayfalarında ise bu sayı bir değişiklik yapıp film ve kitap köşelerini 90’lara damgasını vuran dergiler ve diziler ile değiştiriyoruz. Kıbrıs Kültürü sayfasında ise kaybolan kültürümüz inceleniyor. Şiirlerle bezenen Lyricus bu sayı 90’larda dilimize dolanan unutulmaz şarkıların aslında çok meşhur bir şairin şiirleri olduğunu söylüyor bize. Argasdi’nin 90’LAR olarak belirlediği dosya konusunda ise teknolojiden, çocukluğumuza, 90’ların dünyasından 90’ların Türkiye’sine pek çok makale sizlerle buluşuyor. Bunların yanı sıra “90’lar deyince akılınıza ne gelir” sorusuyla bazılarımızı çocukluğuna, bazılarımızı gençliğine ama hepimizi benzer anılara alıp götürecek röportajlar yer alıyor.
✇ Baraka Kültür Merkezi

CEVABIMIZ NEDEN AKINCI?

By Mehmet Adaman — October 5th 2020 at 17:25

baraka

11 Ekim Pazar günü, Kıbrıs’ın kuzeyinde gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik bizler Baraka Kültür Merkezi olarak daha önce de seçimle ilgili tarafımızı ilan etmiş ve sayın Akıncı’nın yanında olduğumuzu belirtmiştik. Seçime sayılı günler kala, AKP iktidarının Kıbrıs sorunundan Doğu Akdeniz’deki gelişmelere, Kıbrıslı Türklerin yaşam biçimlerinden ifade özgürlüklerine müdahaleye kadar yön vermek istediği birçok konuda zıtlaştığı Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya karşı, ülkemizde tüm kaynaklarını ve işbirlikçilerini seferber ederek elçilik aracılığıyla seçim çalışması yürütmekte olduğunu görüyoruz. AKP’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde halkımızın iradesine yönelik bu müdahaleleri karşısında, sayın Akıncı etrafında daha güçlü bir şekilde kenetlendiğimizi herkesin bilmesini isteriz. Bundan 5 yıl önce gerçekleşen ve Akıncı’nın büyük bir farkla kazandığı seçimler öncesinde de söylediğimiz şeyi şimdi yeniden tekrar ediyoruz. 2015 yılında, kendisinin sosyal demokrat çizgisi ile bizden farklı yönlere sapan açıklamalarına koymuş olduğumuz çekince hâlen devam etmekle birlikte, Türkiye’ye karşı Kıbrıslı Türklerin onurunu, iradesini ve çıkarlarını koruyacağına, Türkiye halkları ile kardeşliğimizi bozmaya çalışan, Türkiyeli kardeşlerimize kan kusturan siyasi islam çetesi AKP’ye karşı dik duruşuna devam edeceğine olan inancımız tamdır. Aradan geçen beş yıl, bu inancımızı boşa çıkarmamıştır. Keza Cumhurbaşkanımız, şoven Kıbrıslı Elen liderliğine karşı da çatışmacı değil ama boyun da eğmeden onurlu bir duruş sergilenebileceğini göstermiştir. Baraka Kültür Merkezi olarak, mevcut adaylar içerisinde halkların kardeşliğini, özgürlüklerini ve barışı savunan, kendi halkından alacağı desteği, ne Ankara, ne Brüksel, ne de başka bir dış merkezden alacağı desteğe değişmeyen tek adayın Mustafa Akıncı olduğu görüşümüzü yineliyoruz. Barıştan, kültürden, sanattan, bilimden, aydınlıktan, kadın ve çocuk haklarından, iki devletlilik değil federasyondan, Kıbrıslı Türklerin iradesinin esas olduğundan yana olanları Akıncı’ya oy vermeye çağırıyoruz.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka’dan Tiyatroların Kapalı Gece Kulüplerinin Açık Olmasına Oyunlu Protesto

By Nazen Şansal — October 2nd 2020 at 11:20

safe_image

 

 safe_image

Baraka Tiyatro Ekibi, hükümetin pandemi sürecini doğru yönetemediğini ve bu sebeple pek çok kesimin ekonomik sorunlarla boğuştuğunu vurgulayarak sanatın da darbe aldığını belirtti. #SanatKulüpte adlı kısa bir oyun yazıp oynayarak hükümetin bu tutumunu protesto eden Baraka’dan yapılan açıklama ise şöyle: “Hükümet, uzun süreceği belli olan pandemi koşullarında sahne sanatlarının devam edebilmesi için açık hava sahneleri veya oyuncu ve seyirciler için tedbirlerin alınmasına uygun salonlar yaratacağı yerde çareyi tiyatroları, sinemaları kapatmakta, konserleri yasaklamakta buluyor. Çünkü sanat, hem eleştirel gücünden korktukları hem de ilk gözden çıkardıkları oluyor. Buna karşın yakın geçmişe kadar casinolar açıkken, kadınların seks kölesi gibi çalıştırıldıkları gece kulüpleri ise hâlâ faaliyettedir. Bu sebeple hazırladığımız #SanatKulüpte adlı bir skeçle hükümeti protesto ediyoruz.” Politik komedi türündeki #SanatKulüpte skeci, Baraka Kültür Merkezi Facebook ve Youtube hesaplarından izlenebilir.
✇ Baraka Kültür Merkezi

İzle Tartış’ta Rüzgarı Dizginleyen Çocuk İzlenecek

By Pınar Piro — October 1st 2020 at 12:41

rüzgarıdizginleyençocuk

rüzgarı dizginleyen çocukBaraka Kültür Merkezi’nin ücretsiz İzle-Tartış etkinliğinde, 3 Ekim Cumartesi akşamı Rüzgarı Dizginleyen Çocuk filmi izleniyor. Gerçek bir hayat hikayesinin sinemaya uyarlanmasıyla ortaya çıkan Rüzgarı Dizginleyen Çocuk filminde William Kamkwamba’nın hayat hikayesi anlatılıyor. Film Kenya’da yaşayan bir kabilenin kuraklık ve açlıktan ölmek üzerelerken bir çocuk tarafından kurtulmasını anlatıyor. O çocuk William Kamkwamba’nın ta kendisi. William Kamkwamba lise çağlarındayken köylerine gelen bir tütün firması köydeki tüm ağaçları keser. Ağaçların kesilmesi köylünün mahsulüne büyük bir zarar verir. Zaten sıcak ve kurak bir memleket olan Kenya’da kesilen birkaç ağaç bile kuraklığa sebep oluyor.Bunca yokluk içerisinde okumayı hiçbir zaman terk etmeyen Kamkwamba fizik kitapları okuyarak kendini geliştiriyor ve kabilenin hayatını değiştirecek işler başarıyor. William ve ailesinin yaşadıklarını, kabiledeki ezen ve ezilen ilişkisini birlikte izleyip, günümüzle ilgili sohbet etmek isteyen herkesi 3 Ekim Cumartesi akşamı 20:00’de lokalimize bekleriz.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Bak Postacı Geliyor!

By Nazen Şansal — September 28th 2020 at 08:24

77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o

Lefkoşa'yı bir Panoptikon hapishanesine çeviren MOBESE'lere 11 Haziran 2020 tarihinde yaptığımız resmi itirazlara, yasal sürenin bitiminden iki buçuk ay sonra ve kapılarında eylem yapınca cevap geldi. Kent Güvenlik Yönetim Sistemi İtiraz Kurulu toplanarak itirazlarımızı değerlendirmiş ve bize mektuplar göndermişler, sağ olsunlar. Gerçi genel olarak; itiraz konumuzun kurulun yetki alanı dışında kalmasından, itiraz gerekçesini makul bulmadıklarından, kameraların yasa ve tüzüklere dayanmasından, trafik ve bakanlıkların güvenliği gözetildiğinden dolayı, tahmin ettiğimiz gibi itirazlarımızın çoğunu reddetmişler. Ancak derneğimizin yakınındaki, Kızılbaş Kilisesi - Kaymaklı yolundaki kameranın kaldırım işgali yaptığı ve özel gereksinimli kişilerin ve yayaların geçişine engel olduğu gerekçesiyle yaptığımız itirazımız kabul edilerek kaldırım genişletme çalışması yapılmıştır. Ayrıca Sarayönü, Girne Limanı gibi tarihi ve turistik bölgelerdeki direklerin dokuya uyumlulukları için boylarının kısaltılarak mat siyaha boyanması yönünde karar alındığı da tarafımıza bildirilmiştir. Gözetim toplumunun temelinde, otoritelerin bakışını her daim üzerimizde hissetmenin getireceği baskı ve otosansür vardır. Güvenliğin, özgürlüğün üstünde tutulması için de toplumun rızası yaratılır. Tüm kentlerimizi açık hava hapishanesine çeviren MOBESE'lerle 7/24 gözetlenmekten hoşlanmıyorsanız veya herhangi bir kameranın özel hayatınızı ihlal ettiğini, kaldırım işgali yarattığını, tarihi ve kültürel dokuya zarar verdiğini düşünüyorsanız, görüntülerin kimler tarafından ne kadar süreyle saklandığı ve ne için kullanıldığı konusunda kuşkularınız varsa, eylem yapmak, örgütlenmek gibi Anayasal haklarınızın baskı altına alındığı fikrindeyseniz, siz de kameranın kurulmasından itibaren 6 ay içinde itiraz dilekçesi verebilirsiniz. Başbakanlık sitesinden ulaşabileceğiniz itiraz dilekçesi linki: https://basbakanlik.gov.ct.tr/Portals/3/itiraz%20formu.pdf… #SenDeİtirazEt
✇ Baraka Kültür Merkezi

EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ HÜKÜMETİN ÖDEVİ “OTUR, SIFIR!”

By Şifa Alçıcıoğlu — September 17th 2020 at 15:13

eğitim bak. eylem

eğitim bak. eylemBaraka Kültür Merkezi eğitimdeki sorunları ve derinleştirilen fırsat eşitsizliğini dile getirmek ve hükümete taleplerini iletmek amacıyla 17 Eylül Perşembe günü saat 13.00'te Eğitim Bakanlığı önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Eylemde, Bakanlığa bir de kara tahta hediye edilerek üzerine hükümetin ev ödevi ve notu yazıldı. Sınırlı sayıda kişi ile ve sosyal mesafeli olarak gerçekleştirilen açıklamada, hükümetin pandemi sürecini doğru yönetemediği yetersiz tedbirlerden dolayı okula başlayamayan çocukların öğretmenleriyle göz göze eğitim yapamadığı vurgulanırken bu durumun evlerinde bilgisayar, internet gibi araçları olmayan öğrenciler için de bir fırsat eşitsizliği doğurduğu belirtildi.  Salgının uzun süreceği düşünüldüğünde, ultra zenginlerden alınacak servet vergisiyle ve toplumsal dayanışmayla bu imkanların sağlanması bundan sonrası için hedeflenmelidir denildi. Bu süreçte Bakanlığın kamusal eğitime gereken alt yapıyı sağlayamadığı için toplumun en aydın kesimi olan öğretmenlerin atıl ve çaresiz bir duruma sürüklendiği ve toplumdaki itibarlarının zedelendiğine vurgu yapıldı. Ayrıca kamu okullarındaki öğretmenlerin sendikasız ve güvencesiz bir şekilde çalışan özel okullardaki meslektaşlarıyla sınıfsal dayanışmasının, eğitimcilerin ve eğitim hakkının layık olduğu yere ulaşması için hayati önemde olduğuna da değinildi.  Bildiride salgının önümüzdeki süreçte de sürme ihtimalinin olduğu ve ülkeyi yönetenlerin gerek eğitim gerekse sağlık alanlarında halka sundukları geçici ve niteliği yetersiz çözümleri bir an önce düzeltmeleri istendi. Karantinasız girişlerin durdurulması ve pandemi hastanesinin hayata geçirilip sağlık alt yapısının herkes için ulaşılabilir hale getirilmesiyle yaratılan fırsat eşitsizliğinin önüne geçilebileceği savunuldu.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

İZLE-TARTIŞ’TA TAVŞAN JOJO İZLENECEK

By Pınar Piro — September 3rd 2020 at 22:14

tavşan jojo

tavşan jojoSerin bir Eylül akşamında bahçede sinema izlemeye ve ardından da film üzerine tartışmaya ne dersiniz? Her ay ücretsiz ve biletsiz olarak gerçekleştirilen, açık havada sosyal mesafe kuralları çerçevesinde film izlenen İzle-Tartış etkinliğinde 5 Eylül akşamı Tavşan Jojo filmi gösteriliyor. 2. Dünya Savaşı sonlarında Nazi öğretisiyle yetişmiş 10 yaşındaki kahramanımız Jojo, ari ırka layık bir Alman ve başarılı bir asker olmaya çalışmaktadır. Sorgulamayan, kendisine öğretilenleri olduğu gibi kabullenen Jojo’nun bu yolda eğitmeni, en büyük destekçisi ve kılavuzu hayali arkadaşı Adolf Hitler’dir. Yorulduğunda, yılgınlığa düştüğünde arkadaşı Adolf hemen yanında canlanmaktadır. Adolf’la arkadaşlıkları bu kadar iyi giderken günün birinde savaş karşıtı annesinin evlerinin çatı katında sakladığı Yahudi bir kız olan Elsa’yla karşılaşır. Elsa’yı ele verip vermemek arasında kalan Jojo için Yahudi düşmanlığını ve bu yaşına kadar öğrendiklerini sorgulamaya başlayacağı yeni bir arkadaşlık ilişkisi başlamıştır. Jojo’nun iç dünyası üzerinden savaşın yıkımlarını, vahşeti, Nazi öğretisinin çocuklar üzerindeki etkisini mizahi bir dille anlatan bu filmi birlikte izlemek isteyen herkesi 5 Eylül Cumartesi akşamı 20:00’de Baraka Kültür Merkezi lokaline bekleriz.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Lokmacı Barikatında 1 Eylül Açıklaması: “İnsan Hayatını Dayanışma Kurtarır”

By Kamil İpçiler — September 2nd 2020 at 08:30

1 eylül eylem

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu üyeleri, 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla Lokmacı Barikatı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklama esnasında “British Bases Out” ve “Sağlık için İşbirliği’’ şeklinde pankartlar açıldı. Bağımsızlık Yolu üyesi Mustafa Keleşzade’nin okuduğu açıklamada bir yandan Pandemi ve yarattığı kriz ile boğuşulduğuna, diğer yanda bölgemizin doğal kaynaklarının paylaşımı için akbabaların sıraya girdiğine dikkat çekerek, bu durumun 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne her zamankinden de öte bir anlam kazandırmakta olduğu ifade edildi. Açıklamada “Covid 19 bulaşırken Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Elen ayrımı yapmamaktadır. Bu nedenle elimizdeki başta ilaç ve sağlık ekipmanları olmak üzere var olan sınırlı kaynakları paylaşırsak ancak bu süreçten en az zararla çıkabiliriz” ifadelerine yer verilirken, seçimde ve her alanda dış müdahalelere karşı barıştan yana tavır koyma ve en önemlisi halkın iradesini daimi kılmak adına örgütlü mücadeleye katılma çağrısında bulunuldu. Açıklamanın tamamı şöyle:   İNSAN HAYATINI SAVAŞ TAMTAMLARI DEĞİL DAYANIŞMA KURTARIR Her sene dünya tarihinin en kanlı savaşı olan 2. Paylaşım Savaşı’nın başladığı gün olan bugün, yaşanan acıları hatırlamak ve bir daha aynılarını yaşamamak adına Dünya Barış Günü olmuş ve barış için mücadeleye adanmıştır. Zorlu bir dönemden geçmekteyiz. Dünyayı saran Pandemi, küresel olarak emekçileri etkilemektedir. Zenginler özel adalarında pandeminin geçmesini beklerken, emekçiler ise her zamankinden zor bir yaşam mücadelesi vermektedirler. İşsizlik Kapitalizm tarihinin en uç noktalarına ulaşmanın eşiğindedir. Dünya genelinde ekonomi 2. Paylaşım Savaşı’nın öncülü 1929 Büyük Buhranı’nı hatırlatan günlerden geçmektedir. Adamızın etrafını saran Doğu Akdeniz’in maviliği savaş gemileri ile kirlenmekte, parçası olduğumuz Ortadoğu’da yaşanan emperyal savaşlardan taşan füzeler ise adamızın topraklarına kadar ulaşmaktadır. Savaş tamtamları çevremizi sararken, Kıbrıs’ın kuzeyinde hükümet edenler çiçekli bahçelerinden savaş kışkırtıcılığı yapmakta, savaş üsleri dağıtmaktadır. Kıbrıs’ın güneyindeki yönetim ise bu sidik yarışında bir adım dahi geri kalmamak adına üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır. Bir kez daha kendilerini sırça köşklerinde güvende sananlar “abilerine güvenip” haklarının canlarını hiçe sayan söz ve pratik üretmektedirler. Bir yandan pandemi ve yarattığı kriz, diğer yanda ise bölgemizin doğal kaynaklarının paylaşımı için sıraya giren akbabalar ile Dünya Barış Günü’nü karşıladık. İşte tam da abluka 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne her zamankinden de öte bir anlam kazandırmaktadır. Pandemi dönemi bize göstermiştir ki bu adada yaşayanan halklar olarak insanca bir yaşamı ancak dayanışarak ve paylaşarak elde edebiliriz. Covid 19 bulaşırken Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Elen ayrımı yapmamaktadır. Bu nedenle elimizdeki başta ilaç ve sağlık ekipmanları olmak üzere var olan sınırlı kaynakları paylaşırsak ancak bu süreçten en az zararla çıkabiliriz. Coğrafyamız doğal kaynakların nasıl halkların lanetine dönüşebildiğinin örnekleri ile doludur. Suriye, Irak, Libya, Filistin ve Lübnan bu lanetin halen kanamaya devam eden örnekleri olarak önümüzde durmaktadırlar. Halkların kendi iradelerini dış müdahalelere karşı, paylaşım ve dayanışma ile egemen kılmadıkları durumlarda refah ve ekonomik kalkınma değil kan ve acı halkların kaderini şekillendirmektedir. Bir halkın kazanımı diğerinin kaybı bakış açısı  egemen olduğu sürece hem sağlığımızı, hem de refahımı kaybetmemiz kaçınılmazdır. Akdeniz’in ortasındaki bu küçük adada, yani evimiz Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Elen halkları olarak geleceğimizi kimsenin değil bizlerin şekillendirebileceğini gösterebilir, halkların ortak yönetimi federal bir çözüm ve barışı egemen kılabilir, bölgemizin şeklillenmesinde bir örnek teşkil edebiliriz. Barış için, dış güçlerin ve sermayedarların değil halkların iradesini egemen kılmak için halkımıza sokakta, seçimde ve her alanda dış müdahalelere karşı barıştan yana tavır koyma ve en önemlisi halkın iradesini daimi kılmak adına örgütlü mücadeleye katılma çağrısında bulunuyuruz. Barış Bizlerin Ellerindedir Yaşasın Halkların Kardeşliği Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka Kültür Merkezi’nden “Direk Üstünde” Basın Açıklaması

By Nazen Şansal — August 27th 2020 at 14:31

1

1

Baraka Kültür Merkezi, Başbakanlık önünde ilginç bir basın açıklamasıyla MOBESE’leri ve bu konudaki Kent Güvenlik Yönetim Sistemleri Yasası’na uyulmamasını protesto etti. 11 Haziran tarihinde MOBESE’ler için yapılan resmi itirazların dikkate alınmadığını ve yasal zorunluluk olmasına karşın hiçbir cevap verilmediğini kamuoyuyla paylaşan Baraka aktivistleri, “Önce bu Yasaya oy verip sonra şov yapanlar gibi MOBESE direğine çıkmadığımız için sözümüzün dinlenmediği düşüncesiyle, bugün bu açıklamayı direk üstünde yapıyoruz.” ifadelerini kullandı. Bilişim Suçları Yasası’na da değinilen ve “MOBESE’de yasaya uymayan Bilişim’de uyacak mı?” diye sorulan açıklamada, Bilişim Suçları Yasası’nın da tıpkı MOBESE kameraları gibi toplum üzerinde baskı kurmak için kullanılacağı ve ifade özgürlüğünü sınırlayacağı vurgulandı. Basın açıklamasını tam metni şöyle: 2 MOBESE’de Yasaya Uymayan “Bilişim”de Uyacak mı? Baraka Kültür Merkezi olarak en başından beri çeşitli eylem ve sokak tiyatrolarıyla karşı çıktığımız, MOBESE kameralarına resmi ve yasal itirazlarımızı 11 Haziran tarihinde Başbakanlığa vermiştik. Önce bu Yasaya oy verip sonra şov yapanlar gibi MOBESE direğine çıkmadığımız için sözümüzün dinlenmediği düşüncesiyle, bugün bu açıklamayı direk üstünde yapıyoruz. Yasaya göre; “İtiraz Kurulu, gerekçeli kararını en geç otuz gün içerisinde vererek ilgili kişiye tebliğ eder.” İtiraz Kurulu’nda ise Başbakanlık, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlığı müsteşarları, Polis Genel Müdürü veya yardımcısı, Lefkoşa Belediye Başkanı, Barolar Birliği ve Mühendis ve Mimar Odaları Birliği bulunuyor. Gözetim toplumu, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle verdiğimiz itiraz dilekçelerine cevap verme süresi çoktan dolmasına rağmen herhangi bir yanıt alamadık. Böylece hükümetin, yasaları sadece işine geldiği zaman ve insanlar üzerinde baskı uygulamak amacıyla uyguladığını, vatandaşa hak ve özgürlük veren maddelerin pratikte uygulanmadığını bir kez daha görmüş olduk. Ancak hükümetten özde farkı olmayan sözde muhalefet bunu görmek istemiyor ve özgürlüğü kısıtlayıcı yasalara ortak olmaya, oy vermeye devam ediyor. MOBESE’lerde yaşadığımız rezaletin aynısı Bilişim Suçları Yasası için de geçerli olabilecektir. Güya sanal bahis, kredi kartı hırsızlığı, çocuk pornosu gibi konuları engellemek ve siber suçları önlemek için çıkarılan Bilişim Suçları Yasası da tıpkı MOBESE kameraları gibi toplum üzerinde baskı kurmak için kullanılacaktır. İfade özgürlüğünü sınırlayacak, sansüre ve daha kötüsü otosansüre sebep olacak bu yasa, erki elinde bulunduranlar tarafından işlerine geldiği gibi uygulanacak, hak ve özgürlükler aleyhine yorumlanacaktır. Güvenlik bahanesiyle özgürlüğümüzü yok eden bu gibi yasalar, gözetim toplumu yaratılmasına hizmet ediyor, baskı ve kontrol mekanizmasıyla halkı denetim altına alıp sindirmeyi amaçlıyor. Üstüne üstlük bizim ülkemizin yetkilileri mi Türkiye mi bizi gözetliyor bu da belli değil. Çünkü kameraları, TC ile imzalanan ve Meclisteki tüm partilerin oybirliği ile geçen bir protokole dayanarak TC askeri şirketi ASELSAN kuruyor. Bu halde bizlere tek bir yol kalıyor: sokakları terk etmemek ve özgürlük için direnmek! Baraka Kültür Merkezi 27 Ağustos 2020, Başbakanlık önü  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka Müzik Topluluğu Sol Anahtarı Kitap İçin Çalıp Söyledi

By Onur Butuner — August 21st 2020 at 09:09

117704197_10157189556086927_8374870257676270942_o

Baraka Müzik Topluluğu Sol Anahtarı, geçtiğimiz cumartesi günü, kolektif ve gönüllü emekle 10 yıldır yazarak, çizerek, okuyarak, okutarak direnen Khora Kitap’ a dayanışma amacıyla konser gerçekleştirdi. Barfly’da gerçekleştirilen konsere yoğun bir ilgi ve katılım vardı. Grup kendi albümlerinden söylediği şarkılara ek olarak farklı ülkelerden sanatçılara ait şarkılar da seslendirdi. Gecede Khora Kitap’ın 10. yaşı kutlanırken, kitap ve müzik çerçevesinde bir araya gelen insanlar için de keyifli ve anlamlı bir gece oldu. Kitap için dayanışma amacıyla yapılan konserden 233 bilet ve 2 adet sol anahtarı albümü satışıyla birlikte 4700 TL gelir elde edildi. Kitap ve müzik severlerin destekleriyle elde edilen bu gelir Khora Kitap’a bağışlandı. 117665951_10157189555286927_8408763006629474242_o 117681553_10157189556036927_3085247650660949296_o 117704197_10157189556086927_8374870257676270942_o
✇ Baraka Kültür Merkezi

Suffragette/Diren – Pınar Piro

By Zekiye Şentürkler — August 18th 2020 at 09:16

suffragette

Oy hakkı alma mücadelesi Üç dalga halinde gelişen ancak hala birçok insan tarafından tam anlamıyla anlaşılamamış olan Feminizm, yüzyıllardır sanatın birçok alanına yansımıştır. Birçok tiyatro oyunu, birçok film bu düşünceden beslenmiştir. Son olarak 2016 yılının Ocak ayında ‘Diren/Suffragette’ filmi feminizmin daha çok birinci dalgasının tarihsel sürecine değinmektedir. İngiltere’de 1910’lu yılların başlarında geçen film, sanayi devriminden sonra zor koşullarda büyük emek harcayan ancak maddi karşılığını çok da alamayan kadınların hikayesi etrafında, kadınların da erkeklerle eşit olduğunu ve kadınların da erkekler gibi oy kullanmaları gerektiğini savunan süfrajet hareketini anlatıyor. İşçi sınıfında yer alan kadınların ‘seçme ve seçilme haklarını’ elde etme mücadelelerini konu alan suffragette filminin ismindeki ‘get’, bir hakkın verileceği değil alınacağını ifade etmektedir. Filmde kadınlar başlangıçta oldukça barışçıl yöntemler denemiştir. Ancak iş yerlerinde uğradıkları tacizler, haklarının ödenmemesi, çalışma yaşamındaki sağlığı tehdit eden unsurlar onları verdikleri mücadeleyi farklı bir platforma taşımak zorunda bırakmıştır. Filmin ana karaketeri Maud (Carey Mulligan) olarak algılansa da aslında filmdeki bütün kadınlar başroldedir. Çünkü filmdeki her karede yer alan kadınlar o mücadelenin olmazsa olmaz esas karakteridirler. Nitekim Maud, başlangıçta fabrikada çocukluğundan bu yana uğradığı tacize rağmen uslu uslu çalışmakta, eşine ve çocuğuna karşı bütün görevlerini yerine getirmekte, bütün bunların doğal sonucu olarak da toplum içinde sorunsuz ama ‘kimliksiz’ olarak yaşamaktadır. Ancak bütün hayatı aynı çamaşırhanede çalıştığı Violet’i eylemciler arasında görmesiyle değişir. Maud, yavaş yavaş direnişin içinde yer almaya başlar. Tanıştığı kadınların güçlü kimliği onun bu oluşum içinde olmasını kolaylaştırmıştır. Filmin gözler önüne serdiği en acı gerçek ise kadınların özel hayatlarının mücadelede yer alabilmelerinin önündeki en büyük engel olduğudur. Nitekim Maud, sufrajetlere katıldığı andan itibaren hayatında büyük darbeler görmüştür. Eylemde tutuklanıp sonrasında da polis tarafından evinin kapısının önüne bırakılınca, kocası tarafından sokağa atılmıştır. Çocuğunu görmesini de engelleyen kocası, Maud’a ‘Beni utandırıyorsun’ diye bağırarak adeta toplumun bakış açısını haykırmıştır. Sonrasında da çocuğunun başka bir aileye evlatlık verilmesi Maud’u çok zor bir sınava soksa da o, hakları uğruna mücadele etmekten geri kalmaz. Filme konu olan sufrajet hareketinde, devlet erkiyle kolayca özdeşleşebilen erkeklerin sözlü ya da fiili her türlü şiddetine maruz kalan kadınlar, yılmadan mücadeleye devam ediyorlar. Yasaya saygı duymak yerine yasayı saygı duyulacak hale getirmeye çalışıyorlar. Sufrajet hareketinin yılmadan verdiği mücadele, pasif direniş, iş bırakma, açlık grevleri gibi eylemlerle devam ediyor ve seslerini duyurana kadar durmuyorlar. Kısa bir süre sonra da kadınlar oy verme hakkına kavuşuyorlar. Sufrajetlerin bu savaşını anlatan ve Türkçe’ye Diren filmi, merkezine tarihe adını yazdırmış öncüleri değil, harekete katıldığı için hayatından büyük fedakarlıklarda bulunan binlerce kadından herhangi birisini anlatıyor. Peki oy hakkı kazanmak kadınların kurtuluşunu sağladı mı? Evet diyebilmeyi çok isterdim. Oy kullanıyorlar ama tıpkı filmde gösterildiği gibi hala tecavüze uğruyorlar ve devlet bunun önüne geçmiyor. İş yerinde mobbinge maruz kalıyorlar. Kısacası ister şehirli, ister köylü; ister işçi, ister beyaz yakalı olsun kadınlar sistemli olarak sömürülmeye devam ediyorlar. Bu da demek oluyor ki kazanılacak daha çok hak var ve elden ne geliyorsa, feda edilecek çok kıymetli değerlere mal olacaksa dahi, mücadele etmek zorundayız. Maud, hepimiz gibi ‘herhangi biridir’ ve filmin sonunda da alışık olduğumuz klasik senaryo gereği olarak kahramanlaşmaz ama aslında en gerçek kahramandır; filmde gördüğümüz tüm kadınlar gibi... Bir hareket, onu başlatanlar olmadan hayata geçemez belki ama sonradan katılanlar olmazsa da varlığını sürdüremez. Bu filmin izleyicisine vermek istediği mesajlardan en kıymetlisini gözden kaçırmamak gerek; hep beraber güçlü olabileceğimizi, kadın olarak ve en önemlisi insan olarak haklarımızı hep birlikte aramaktan vazgeçmememiz gerektiğini…
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka’da Bilişim Suçları Yasası Bilgilendirme Toplantısı Gerçekleştirildi

By Kamil İpçiler — August 8th 2020 at 11:03

117083609_974391763010445_3335357103437732139_n

  Baraka Kültür Merkezi, 6 Ağustos Perşembe akşamı Bilişim Suçları Yasası'nın hak ve özgürlükler bağlamında ele alındığı bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirdi. Baraka Aktivisti ve hukukçu Nazen Şansal'ın görselli bir sunum yaptığı bilgilendirme toplantısı Kızılbaş’taki Baraka lokalinin bahçesinde gerçekleştirildi. Öncelikle neoliberal dönemde yasaların neye yaradığı konusuna değinilen sunumda, çağın bir ihtiyacı olan Bilişim Hukukuna iktidar, sermaye ve halk açısından farklı bakış açıları ele alındı. Halkın, yeni kamusal alan olan internete özgürce ulaşmasının ve bu alanda bilgi ve fikir paylaşımı ile örgütlenme ve protesto özgürlüğünün 3. kuşak insan hakkı olduğuna değinen Şansal, Yasanın bu insan hakkından ziyade, başta bankacılık ve finans sektörü olmak üzere sermayeyi koruduğunu, devletlerin de halkın üzerinde baskı uygulanması noktasında bilişim yasasına ihtiyaç duyduğunu belirtti. Bu nedenle de sokağı mobeseler ile gözetim altına almayı amaçlarken, internette de bilişim suçlarının devreye sokulduğu ifade edildi. Yasayı madde madde irdeleyen Şansal, siyasilerin yolsuzlukları dahil her türlü özel bilgilerinin kamuoyu yararına dahi paylaşılmasını ciddi cezalara bağlayan bu yasanın, halkın özel hayatını hiçe sayarak tüm internet hareketlerinin 2 yıl boyunca tüm ayrıntısına kadar kaydedileceğine dikkat çekti. Sunumda, polisin mahkeme kararı olmadan telefon ve bilgisayar gibi cihazlara el koyabilmesinin sakıncaları ve iade süresinin uzunluğunun yaratacağı hak ihlalleri de ele alındı. Ayrıca alternatif medyaya müdahale riski ve mahkeme kararı olmadan erişim engeli uygulanabilecek konuların da basın ve ifade özürlüğü bağlamında tehlikelerine dikkat çekildi. Bilgilendirme toplantısı katılımcıların soru, görüş ve katkılarının ardından sona ererken, bilişim suçlarının ifade özgürlüğümüze yönelik kısıtlamalarına karşı en iyi savunma mekanizmasının örgütlü olmak olacağı görüşü ön plana çıktı.
✇ Baraka Kültür Merkezi

İZLE-TARTIŞ’TA WASP NETWORK İZLENECEK

By Pınar Piro — August 7th 2020 at 15:17

WASP NETWORK2

WASP NETWORK1Baraka Kültür Merkezinin her ayın ilk haftası ücretsiz olarak gerçekleştirdiği İzle-Tartış etkinliği yaz aylarının gelmesi ile bahçe sineması şeklinde devam ediyor. Ağustos ayı filmi olarak da 8 Ağustos akşamı Wasp Network filmi izleniyor. Sovyetler sonrası dünyada Küba ekonomisi zor durumdadır ve en önemli dayanağı turizmdir. ABD’nin de desteklediği Devrim karşıtı Kübalı göçmen örgütleri turizmi çeşitli sabotajlarla baltalamaya çalışmakta, bir anlamıyla devrimi ekonomik olarak çökertme peşindedir. ABD’de varolan bu örgütlere karşı kayıtsız kalan ve el altından destek veren Beyaz Saray’a rağmen bir şeyler yapılmalıdır. Devrimcilerin görevleri hakkında her zaman örnek olan Kübalı devrimciler, bu kez de ülkelerinin turizmini korumak için çalışmaya başlayacaklardır. Devrim karşıtı örgütlere sızan devrimcilerin hikayesini anlatan Wasp Network, 2020 yapımı bir Netflix filmidir. Bu güzel filmi birlikte izlemek ve turizmin ülke ekonomisine katkısı, ülkemizdeki turizmin durumu hakkında sohbet etmek isteyen herkesi 8 Ağustos Cumartesi akşamı 20:00de dernek lokalimize bekleriz.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Baraka’da Bu Akşam “Bilişim Suçları Yasası Bilgilendirme Toplantısı” Gerçekleştiriliyor

By Kamil İpçiler — August 6th 2020 at 08:00

bilişim 2

Baraka Kültür Merkezi, bu akşam saat 20.00’de Bilişim Suçları Yasası'nın hak ve özgürlüklerimiz bağlamında ele alınacağı bilgilendirme toplantısı gerçekleştiriyor.  Hukukçu Nazen Şansal'ın konuşmacı olduğu ve tüm halka açık olan bilgilendirme toplantısı Kızılbaş’taki Baraka lokalinin bahçesinde gerçekleştiriliyor. Baraka’dan yapılan davette etkinliğin tüm halkın katılımına açık olduğu ve yasa hakkında bilgi paylaşımının amaçlandığı belirtilerek “6 Ağustos Perşembe akşamı Kızıbaş'taki Baraka Kültür Merkezi bahçesinde gerçekleştirilecek toplantıya katılıp yasa hakkında bilgi edinebilir, görüşlerinizi paylaşabilirsiniz” ifadelerine yer verildi.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Antik Yunan’dan Günümüze Olimpiyatlar – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler — August 5th 2020 at 10:22

resim 1

Dünya’nın en kapsamlı spor etkinlikleri olarak kabul edilen ve sporla uğraşan herkesin bir gün orada yarışma hayâli kurduğu olimpiyat oyunları bu yıl Japonya’nın Tokyo şehrinde 24 Temmuz-9 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecekti. Tüm dünya çapında yaşanan salgın nedeniyle ertelenmiş olsa da gelin hep birlikte olimpiyat oyunları tarihçesini yakından inceleyelim. Antik Yunan’daki olimpiyat oyunları Günümüzde dört yılda bir düzenlenen olimpiyat oyunlarının kökeni Antik Yunan’a dayanmaktadır. Düzenlenen ilk oyunların, Yunan tanrısı Zeus adına düzenlendiği bilinmektedir. İlk yaz olimpiyatları Yunanistan’ın Olimpia bölgesinde MÖ 776 yılında yapıldı. Tabii ki  olimpiyat oyunları, günümüzdeki modern oyunlardan oldukça farklıydı. O dönemlerde olimpiyatlarda tek branş olarak maraton koşuları vardı ve oyunlar bir günde tamamlanıyordu. Yarışmalara sadece erkek sporcular katılabiliyor ve sporcular çıplak şekilde yarışıyorlardı. Ayrıca yarışmaları kadınların izlemesi ile yasaktı. Zamanla oyunlara disk atma, cirit, uzun atlama, boks, güreş, atlı araba gibi branşlar da eklenmiş ve branş sayısının artmasıyla yarışlar beş günde tamamlanmaya başlamıştır. Yunanistan’ın MÖ 146 yılında Romalılar tarafından işgal edilmesiyle oyunlar Atina’ya taşındı. MS 392 yılında kadar devam eden olimpiyat oyunları Bizans İmparatoru 2. Theodosius’un oyunların yapıldığı stadyumu yıkmasıyla sona erdi. Modern olimpiyat oyunları 1892'de Paris Sorbonne Üniversitesi’ndeki bir konuşması sırasında Fransız Baron Pierre de Coubertin uluslararası spor organizasyonu fikrini öne sürdü. Coubertin, 1870-71 yıllarındaki Fransa-Almanya savaşının ardından, spor eğitimini ve spor kurumlarını güçlendirerek ülkede sporu yaygınlaştırmanın savaşları önleyebileceğini savunuyordu. 23 Haziran 1894'te Coubertin önderliğinde “Uluslararası Olimpiyat Komitesi” 13 ülke ve 79 temsilci ile ilk kez toplandı ve olimpiyat oyunlarının yeniden düzenlenmesine ve ilk modern olimpiyatların 1896'da olimpiyatların doğduğu yer olan Atina'da gerçekleştirilmesine karar verdi.   (Resim 1)   Olimpiyat sembolleri En çok bilinen olimpiyat sembolü iç içe geçmiş farklı renklerdeki halkalardır. Beş iç içe halka beş kıtayı (AmerikaAfrikaAsyaAvustralyaAvrupa) temsil eder. Beş kıtadan ülkelerin katıldığı ilk olimpiyat ise 1912 Yaz Olimpiyatları'dır. Seçilen bu renklerden en az biri her ülkenin bayrağında bulunmaktadır. Dolayısıyla sanılanın aksine bayraktaki renkler, herhangi bir kıtayı değil aslında ülkeleri temsil etmektedir. Olimpiyat bayrağı 1914'te kabul edildi ve 1916'daki olimpiyatlarda kullanılması kararlaştırıldı. Ancak 1916 Olimpiyatları Birinci Paylaşım Savaşı nedeniyle iptal edilince, bayrak ilk olarak 1920 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı. (Resim 2) Olimpiyatların sloganı üç kelimelik Latince ifadedir: Citius, Altius, Fortius. "Daha hızlı, Daha yüksek, Daha güçlü." anlamına gelen ifade sporcunun birinci olmayı değil, elinden gelenin en iyisini yapmasını öğütler. Sloganın bir diğer anlamı da şudur: "En önemlisi kazanmak değil, katılmaktır". Slogan Pierre de Coubertin'in önerisiyle 1894'te Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin kuruluşuyla beraber kabul edildi. Her olimpiyat öncesinde törenle olimpiyat ateşi yakılır ve bu ateş oyunlar bitine kadar yanar. Olimpiyat meşalesi antik dönemde olduğu gibi günümüzde de Yunanistan’ın Olimpos Dağı’nda mercek yardımıyla güneş ışığı kullanılarak yakılır. Yakılan meşale olimpiyatların düzenleneceği yere kadar ülke ülke dolaştırılır ve olimpiyatların açılış törenindeki olimpiyat ateşi bu meşale ile yakılır. Olimpiyat Ateşi ilk olarak 1936 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı. (Resim 3) Olimpiyatlara savaş engeli Savaşları önlemesi fikriyle yeniden organize edilmeye başlanan olimpiyatlar, ne yazık ki iki kez savaş nedeniyle yapılamadı. 1916 yılındaki Berlin Olimpiyatları Birinci Paylaşım Savaşı nedeniyle, 1940 Tokyo ve 1944 Londra Olimpiyatları ise İkinci Paylaşım Savaşı nedeniyle yapılamadı. Kuşkusuz ki bu durum, olimpiyat tarihinin en büyük utançlarından biridir.   Boykotun damga vurduğu olimpiyatlar İlk olimpiyat boykotu 1956 yılında Hollandaİspanya ve İsviçre tarafından Macaristan'daki siyasal olayları protesto için yapıldı. Bunun yanında KamboçyaMısırIrak ve Lübnan, Arap-İsrail Savaşı'nı protesto için bu olimpiyatlara katılmadı. Boykotların olimpiyatlara en önemli etkisi ise Soğuk Savaş döneminde yaşandı. 1980 yılında Moskova’da düzenlenen olimpiyatlara Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali gerekçe gösterilerek başta ABD olmak üzere tam 64 ülke katılmama kararı aldı. Dört yıl sonra bu kez ABD’nin Los Angeles kentinde düzenlenen oyunları ise “Doğu Bloku” ülkeleri boykot etme kararı aldı. Sovyetler Birliği başta olmak üzere aralarında Doğu Almanya ve Küba’nın da bulunduğu 13 ülke olimpiyatlara katılmama kararı aldı.   Günümüzde olimpiyatlar Sporseverlerin iple çektiği olimpiyat oyunlarında dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın dünyanın her yanından binlerce sporcu bir araya gelir. Olimpiyatlar, sporun birleştirici gücünün en fazla hissedildiği organizasyonlardan biridir. Her ne kadar olimpiyatlar günümüzde artık korkunç paraların döndüğü, bazı sporcuların yarış kazanmak için doping kullanmak gibi bir yanlışa yöneldiği bir hâl da almış olsa, sporun bu çirkin yüzüne karşı barışçıl ve dayanışmacı tarafı bugün olduğu gibi gelecekte de ağır basmaya devam edecektir.     Kaynakça: (1)  www.gzt.com/zpor/antik-yunandan-rioya-uzanan-olimpiyat-oyunlarinin-tarihi-yolculugu (2)  www.tr.wikipedia.org  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Kıbrıslı Zeno* ve Stoacılık – Hasan Mert Şimşek

By Zekiye Şentürkler — August 4th 2020 at 09:05

cyprus-larnaca-administration-building-colonial-style

* Bazı kaynaklarda Zeno olarak da geçen Kıbrıslı Zenon, M.Ö dördüncü ve üçüncü yüzyıllarda yaşamış en önemli filozoflardan biridir.   Zeno, 22 yaşına kadar bir tüccar iken hayatının ileriki yıllarında; yeryüzündeki en güçlü krallardan, halkının özgürlüğü için mücadele eden, haksızlığa uğramış önderlere kadar birçok kişiye ilham verecek ve tarihin akışını değiştirecek bir felsefe okulu kurmuştur. Bu başarıyı ona getiren yegane şey ise sahip olduğu en önemli şeyi kaybetmesi, gemisinin batmasıdır. Gemisi battıktan sonra kendini Atina'da bulan Zeno, bir kitapçıda, Ksenophon'un Sokrates'ten Anılar kitabını okumaya koyulur. Okuduklarından etkilenen Zeno, kitapçıya Sokrates gibi insanları nerede bulabileceğini sorar. Saatlerdir dükkanında kitap okuyan Zeno'dan kurtulmak isteyen kitapçının onu o sırada sokaktan geçen Thebesli Krates'e yönlerdirmesiyle dönemin en önemli felsefe okullarından Kinizm ile tanışır. Krates'in yanındaki eğitimi bittikten sonra dönemin diğer önemli felsefe okullarında kendini geliştiren Zeno, M.Ö 300 civarlarında Stoacılık okulunu kurar. Atina'da bulunduğu kırk yıllık süre boyunca Atinalıların saygısını kazanır ve kendisine altından bir çelenk ile surların anahtarı dahi verilir. Kendisine vatandaşlık sunulsa da Zeno, öz vatanının vatandaşı olmayı tercih ettiğini söyler ve teklifi geri çevirir. Bir gün okuldan ayrılırken merdivenlerden düşen ve ayak parmaklarından birini kıran Zeno, bunu ölümünün yakın olduğunun bir işareti olarak görür ve "Geliyorum, geliyorum, neden sen hep beni çağırırsın?" diyerek o gün hayatına son verir. Bazı kaynaklara göre Zeno, düştüğü yerde nefesini tutarak kendini öldürmüştür ki buna inanıp inanmamayı size bırakıyorum. Zeno'nun eserlerinin büyük bir kısmı kaybedilmiş olsa da Stoacı felsefe, Zeno'nun ölümünden sonra da gelişmeye devam etmiştir. Stoacı felsefenin temel amacı, içsel barışı sağlamak ve dünya ile uyum içinde bir yaşam sürmektir. Öğretileri, mutlu ve tatmin edici bir hayat yaşamaya yöneliktir. Kişi mutluluk ve tatmini, zevklerde değil kendi içinde bulmalıdır. Ancak böylece kişi, her koşul altında iyi bir hayat sürebilir. Stoacılara göre bunun yolu da erdemli yaşamaktan geçer. Erdemler, Stoacılar için hayatın her alanında en önemli araçlardır. Bir Stoacı için hayatta karşısına çıkan her şey erdemli davranmak için bir fırsattır. Bu erdemler: Bilgelik, cesaret, adalet ve ölçülülüktür. Stoacılara göre bilgelik; iyi, kötü ve farksızı ayırt edebilme yeteneğidir. İyi; erdemli davranmak, değişime açık olmak, zevklere teslim olmamak, hiçbir duyguya tamamen kendini kaptırmamaktır. Kötü; sorumluluklardan kaçmak, açgözlü ve gururlu olmak, adaleti hiçe saymak, çıkar için başkalarına zarar vermektir. Bu iki terime hepimiz aşikar olsak da Stoacılara göre iyi ve kötünün yanında, "farksız" da vardır. Farksız; para, ün ve mal varlığı gibi toplumsal yapılarla ilgili her şeydir. Farksız şeyler önemsenmemeli ve fazla değer verilmemelidir. Cesaret; kişinin duygu ve düşüncelerine bakmaksızın doğru bildiği şekilde düşünmesi ve davranmasıdır. Stoacılar korku, anksiyete ve arzu gibi duyguların kaçınılmaz olduğunu söyler. Asıl önemli olan bu duyguları hissetmemek değil, bunlara teslim olmamaktır. Ölçülülük; zevklere ve alışkanlıklara gereğinden fazla bağlanmamak ve yeri geldiğinde bırakılabileceklerini bilmektir. Kaderin kişiye getirdiği "iyiliklerin" değeri bilinmeli, tadı çıkarılmalıdır fakat onların aslında birer ihtiyaç olmadıklarını ve kaybedilebilecek şeyler olduklarını unutmamak gerekir. Son olarak adalet; diğer tüm erdemlerin pusulası olarak görülmelidir. Kişinin, topluma zarar vermemeye yönelik bir içsel adaleti olmalıdır. Bu erdem, toplumu yüceltmekten çok ona saygı duymaya yöneliktir zira aktif olarak toplum yararını gözetmek bu erdemin zorunlu bir parçası olarak görülmez. Roma'nın son iyi imparatoru olarak bilinen, Filozof Kral Marcus Aurelius'un sözleriyle "... ve sen hiçbir şey yapmayarak da adil olabilirsin." Bunların yanında bir Stoacı, değişime her zaman açık olmalı ve hiçbir şeyi kaybetmekten korkmamalıdır. Hayatla ve varoluşla uyumlu bir şekilde yaşamak ancak sürekli değişim halinde olmakla mümkündür. Çözülmesi mümkün olmayan sorunların ve değiştirilemeyecek koşulların üstesinden gelmenin anahtarı, kişinin kendisini onlara uyacak şekilde değiştirmesidir. Stoacılık üstüne benim görüşüm ise bu öğretileri herkesin kendine göre yorumlayıp kullanması yönünde. Sonuçta günümüz dünyası bu düşüncelerin yazıldığı dönemin dünyasından çok daha farklı ve çok daha karmaşık. Yine de bu öğretiler kişinin dış dünyayla etkileşiminden ziyade iç dünyasında kontrol sağlamaya odaklı olduğu için zamansızdırlar. Çoğumuz, çalışmak zorunda olduğumuzu düşündüğümüz işlerde, gereksiz gördüğümüz ama baskılardan dolayı gitmeye devam ettiğimiz okullarda, inançlarına neyin daha doğru olduğundan daha fazla önem veren bir toplumun içinde, hayallerimizden gerçeklere yavaş ve acılı bir şekilde düştüğümüz, sonu gelmeyen döngüler içinde yaşıyoruz hayatlarımızı. Fakat bundan asırlar önce, gemisinin batışını dehşet içinde izleyen Zeno gibi yaşamaya devam etmeliyiz, erdemli ve kararlı bir şekilde.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Bellekte Bugün: Baharı Müjdeleyen Şair, Pablo Neruda – Aziz Güven

By Şifa Alçıcıoğlu — July 12th 2020 at 16:44

pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5

Bellek:12 Temmuz 1904, Pablo Neruda doğdu. pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5Asıl adı Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto olan Şilili yazar ve şair Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904 tarihinde dünyaya geldi. Demiryolu işçisi baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olan Neruda, daha çocukluk yıllarında şiirler ve yazılar yazmaya başlamıştı. Çekingen bir öğrenci olarak okulda sürekli düşler kuran, durmadan kitaplar okuyan Neruda, ayrıca babasının görevli olduğu küçük taşra istasyonlarında geçirdiği çocukluk dönemi boyunca köylüleri, mevsimlik tarım işçilerini ve maden işçilerini yakından tanıma fırsatı bulmuş; kuşkusuz bu gözlemleri sonrasında onun şiirlerini ve yazılarını etkilemiştir. Mükemmel bir insan olarak tanımladığı babası genellikle şairlere, özellikle de oğlunun bu alanla ilgilenmesine karşıydı. Babasına göre, insanların ihtiyaç duyduğu kimseler; doktorlar, mimarlar, mühendislerdi. Bu görüşünden öte, işi oğlunun kitaplarını ve not defterlerini yakmaya kadar vadırması daha 14 yaşındayken Pablo’nun adını değiştirme kararı almasına sebep olacaktı. 10 yaşında şiir yazmaya başlayan Neruda, bu ismi Çek yazar Jan Neruda’nın “Küçük Mahallenin Dedikoduları” adlı öykü kitabından etkilenerek almış ve katılacağı bir şiir yarışmasına soyadını Neruda, adını ise Pablo olarak seçip katılmıştır. Sonrasında ise 1946 senesinde şu an bilindiği şekli ile adını ve soyadını resmiyete dökmüştür. Devrimci şair Pablo Neruda, yazdığı şiirler ve yazıların yanısıra aktif mücadeleden de uzak durmadı. İspanya İç Savaşı ve Garcia Lorca’nın ölümünden çok etkilenmiş olan Neruda; İspanya ve Fransa’daki Cumhuriyetçi hareket içerisinde yer aldı. Bu sırada şiirlerini topladığı “Kalbimdeki İspanya” (Espana en el Corazon) isimli eseri üzerine çalışmaya başlayan Neruda’nın bu kitabı iç savaş sırasında cephede basılmıştır. Neruda, daha sonraki eserlerinde de siyasi ve sosyal konuları işlemeye devam edecektir. Neruda, çeşitli ülkelerde konsolosluk görevleri de üstlenmiştir. İlk olarak 1939 yılında Paris’te İspanyol göçmenler için sonrasında ise Meksika’da konsolosluk görevine getirilmiştir. Güney Amerika kıtasının doğasını, insanlarını ve tarihi yazgısını epik şiir şeklinde anlattığı “Canto General de Chile” adlı eserini Meksika’daki konsolosluk görevi döneminde yazmıştır. Çeşitli ülkelerde yürüttüğü konsolosluk görevlerinin ardından 1943 senesinde ülkesi Şili’ye dönen Pablo Neruda, 1945’te senator seçilir ve Şili Komünist Partisi’ne katılır. 1947’de Başkan Gonzalez Videla’nın grev yapan madencilere yönelik baskıcı tutumunu protesto ettiği için iki yıl boyunca kendi ülkesinde kaçak yaşayan Neruda, 1949’da ülkesinden ayrılır ve 1952 yılına kadar çeşitli ülkelerde kalır. Yaşadığı sürgün hayatın etkisi ise bu dönemde yazdığı eserlerine sirayet etmiştir. Üstlendiği görevlerde ve bulunduğu ülkelerde deneyimlediklerini eserlerine yansıtabilen bir şair ve yazar olmuştur Pablo Neruda. Yaşamı boyunca güçlü siyasi duruşuyla da tanınmış, ülkesindeki ve İspanya’daki faşizme, karşı duruş sergilemiştir. 1970 yılında ise Şili başkanlığına aday gösterilmiş ancak daha sonra başkan seçilen Salvador Allende’yi desteklemiştir. Allende döneminde Şili’nin Fransa elçisi olarak görevlendirilen Neruda, 1971 senesinde edebiyat dalında Nobel Ödülü almıştır. Sonrasında yaşadığı sağlık sorunlarından dolayı Fransa’da yürüttüğü elçilik görevini bırakarak ülkesi Şili’ye dönen şair, 24 Eylül 1973 tarihinde hayatını kaybetmiştir.  Prostat kanserinden dolayı hayatını kaybettiği açıklanıp ölüm sebebi resmi kayıtlara böyle geçmiş olsa da Pablo Neruda’nın ölümünün faşist general Pinochet’in önderliğinde gerçekleşen faşist darbenin hemen sonrasında olması, bu ölümün sürekli sorgulanmasına sebep olmuştur. Tüm çiçekler koparılsa da baharın gelişinin engellenemeyeceğini haykıran Neruda, ölümünün üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen dizeleriyle halkların yüreğinde umut olmaya devam ediyor.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Hayvan Severler Hükümeti Uyardı: “Orman Yangınları için Ne Yaptınız?”

By Nazen Şansal — July 9th 2020 at 13:33

0

0 

Baraka olarak bileşeni olduğumuz, doğaya ve hayvan haklarına duyarlı örgüt ve aktivistlerden oluşan Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, Başbakanlık önünde yaptığı basın açıklamasıyla orman yangınlarına dikkat çekti. Bir süre önce tüm halkı derinden üzen yangınların tekrar yaşanmaması ve yaşanırsa da en hızlı şekilde önlem alınması için hazır olunması taleplerini dile getiren hareket üyeleri, hükümetin helikopter alınmaması yönündeki kararını da eleştirdi. “Taşıma helikopterle yangın sönmez”, “Kumara verdiğiniz önemi ormanlarımıza da bekleriz”, “Orman Dairesi’ne bütçe ayır, yanmayalım cayır cayır” yazılı pankartların tutulduğu eylemde; “Çevre ve sağlık arasında doğrudan bir ilişki olup, tıpkı korona virüsün doğaya aşırı müdahale sonucu insanlara bulaşması gibi, bugün ormanlarımızın yanması yarın başka hastalıklara da vesile olacaktır” denildi. Basın açıklamasının tam metni ise şöyle: Geçtiğimiz aylarda hepimizin ciğerini yakan, “can kaybı yok” denmesine karşın onlarca hayvanın yanmasına sebep olan orman yangınları sonrasında ne gibi önlemler alındığını, tekrar yaşanması muhtemel yangınları önlemek ve anında söndürebilmek için neler yapıldığını merakla izliyoruz. Ancak elle tutulur, ciddi bir önlem alındığını görebilmiş değiliz. Bilakis, ormanlarımızda kurulmuş olan kamera sistemlerinin çalışamaz duruma getirildiğini; Orman Dairesi’nin nitelikli ve kadrolu personel eksikliğini; yangın çıkardığı şüphesiyle tutuklanan kişilerin halen daha yargılanmadığını ve suçluysa cezalandırılmadığını; ayrıca yangın helikopteri alınmaması yönünde karar verildiğini öğrenmiş bulunuyoruz! Evet, korona sebebiyle çok zor günlerden geçiyoruz ve hükümetin önceliği sağlıktır denebilir. Fakat halkın sağlığı konusunda da aynı basiretsizliği ve umursamazlığı gösteren hükümetin mazereti sağlığa öncelik vermek olmasa gerek. Keza, çevre ve sağlık arasında doğrudan bir ilişki olup, tıpkı korona virüsün doğaya aşırı müdahale sonucu insanlara bulaşması gibi, bugün ormanlarımızın yanması yarın başka hastalıklara da vesile olacaktır. Bu nedenle bugün ormanlarımızı korumak sadece doğa için değil, yarın yeni salgın hastalıkların önlenmesi için de gereklidir. Türkiye’ye ait bir yangın helikopterinin yılın belli dönemlerinde ülkemizde konuşlandırılması ise çözüm üretmekten uzak, yanlış ve eksik bir karardır. Söz konusu helikopterin personeli ülkemizde kaldığı sürece konaklama masrafları, iaşe ibate giderleri Orman Dairesi Müdürlüğü tarafından sağlanacak, yakıt temini ve tüm giderler de yine ülkemizce karşılanacaktır. Ama sonuçta yangın helikopteri, ülkemize ait olamayacaktır. Nitekim çevre örgütleri de bu gibi palyatif çözümlerin yeterli olmadığını vurgulamaktadır. Sıcakların, dolayısıyla da yangın tehlikesinin gittikçe arttığı yaz aylarında hükümeti ciddiyetle bu konuya eğilmeye ve orman yangınlarını önleyici, anında müdahaleye uygun, kalıcı çözümler üretmeye davet ediyoruz. Aksi halde ne yazık ki yine canımız yanacak ve bunun sorumlusu, bile bile tedbir almaktan kaçınan hükümet olacaktır. Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, 9 Temmuz Perşembe, Başbakanlık önü 1              2
✇ Baraka Kültür Merkezi

Orman Yangınları ile İlgili Basın Açıklaması

By Nazen Şansal — July 8th 2020 at 09:53

xx

Baraka olarak bileşeni olduğumuz Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, 9 Temmuz Perşembe günü saat 13.00'te Başbakanlık önünde yapacağı bir basın açıklamasıyla "orman yangınları" konusunu gündeme getiriyor ve yeni bir yangın olmadan önlem alması için hükümete çağrıda bulunuyor.
xx
✇ Baraka Kültür Merkezi

Ücretsiz Sinema “BAD EDUCATION”

By Pınar Piro — July 2nd 2020 at 15:51

BE

bad educationYaz aylarının gelmesi ile bahçeye taşınan İzle-Tartış etkinliği 4 Temmuz akşamı sinema severleri Lefkoşa serininde film izlemeye ve sohbet etmeye davet ediyor. Film izlemeye gelen kişilerin önerileri arasından bir sonraki ayın izlenilecek filmine birlikte karar verilen etkinlikte Temmuz ayı için Bad Education filmi seçilmişti. Eğitimin sadece öğretmenlerin öğrencilere birşeyler öğretmesinden çok daha fazla etkenler barındırdığı artık herkes tarafından farkedilir bir durum. Öğretmenlerin özel hayatları, öğrencilerin günlük yaşantılarındaki her türlü etken, okulların gerek donanımsal gerekse eğitime verilen önem bağlamında barındırdıkları özellikler, ülke yönetiminin eğitime verdiği önem ve denetim gibi birçok unsur eğitimi çok farklı noktalara götürebiliyor. Bad Education filmi de eğitimdeki bir başka konuyı ele alıyor. Okullara ayrılan paralar ve o paraların kullanımının denetimi. Filmde kamu fonlarını kendine kullanan bir okul yöneticisi konu alınıyor. Bu okul yöneticisi ve ortağı o denli parayı kendilerine hibe ediyorlar ki ailelerini dahi ihya edecek miktarda meblağı öğrencilere daha iyi eğitim vermek adına oluşturulmuş hesaplara aktarıyorlar ve hayatlarının tadını çıkarıyorlar. Ta ki bir öğrenci herşeyi çok iyi yapan yöneticinin hayatında derinliklere inip beklenmedik sonuçlarla karşılaşana dek. Etik ve ahlak yargılarını tekrar değerlendirmek, pahalı hayatların göreceli rahatlığı ve güvenilirliği üzerine birlikte tartışmak, eğitimde öğrenci ve ailelerden para talep edilmesinin gerekliliği üzerine fikirlerimizi birbirimize aktarmak için 4 Temmuz Cumartesi akşamı 20:00de Baraka lokalinde buluşalım.
❌