One Radical Planet

🔒
✇ Baraka Kültür Merkezi

İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? – Münür Rahvancıoğlu

By Zekiye Şentürkler — May 13th 2022 at 09:11
Nazım Hikmet kimdir? Birçok insan bu sorunun yanıtını çok iyi bildiğini düşünür! Oysa bu çoğu zaman yüzeysel düşüncelere dayanan bir yanılgıdır. Bugün ona ait olduğu iddia edilen o kadar çok...
✇ Baraka Kültür Merkezi

HAPİSLERDE BİR NAZIM – Ali Şahin

By Zekiye Şentürkler — May 9th 2022 at 08:17
Modern Türkiye tarihine dair tartışmalarda siyasal mücadelenin esas olarak  “Kemalist bürokrat elitler ile dindar halk arasında olduğu” anlayışı, özellikle 12 Eylül sonrasında yaygınlaşmış olsa da her ülkede olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Rönesans’ın Estetiğinden Günümüzün Sentetiğine Sanat – Sezgin Keser

By Zekiye Şentürkler — March 15th 2022 at 11:53
Sevilen ve para kazanan bir sanatçı olmak ister miydiniz? Eğer istiyorsanız işiniz hiç de zor değil. İçtiğiniz veya çevrenizde içilen sigaraların izmaritlerini bir kül tablasında biriktirin. Bir sergi salonunda bu...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Bilmeye Cesaret ve Cüret, Artık Her Zamankinden Çok Daha Fazla Gerek – Tahsin Oygar

By Zekiye Şentürkler — March 11th 2022 at 12:05
Aydınlanma olarak bilinen dönem, özellikle Avrupa’nın karanlık çağı diye adlandırılan Orta Çağ’dan kurtuluşunun başlangıcıdır. Orta Çağ ise özetle din veya tanrı merkezli toplumsal bir yapı içinde şekillenen bir dönemdi. Evrenin...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Akılla Alay Eder Akıllanmamış Olan – Nazen Şansal

By Zekiye Şentürkler — March 9th 2022 at 08:57
Yarayla alay eder yaralanmamış olan Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden Sen çok daha parlaksın çünkü Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki Sen aydınlatırsın geceyi W. Shakespeare   Aydınlanma düşüncesinin...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Unutulan Kıbrıs Deyimleri – Şifa Alçıcıoğlu

By Zekiye Şentürkler — March 2nd 2022 at 09:50
Dil, her toplumun geçmişten bugüne getirdiği en büyük hazinelerden biridir. Kıbrıs gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapan bir adada, Latince, Fransızca, Rumca, İngilizce dillerinin etkisini görmekteyiz. Bu şekilde bazı kelimelerin...
✇ Baraka Kültür Merkezi

“Biedermann ile Kundakçılar” Oyunu ve Cevapsız Kalan “Bizi Yakacak Olan Nedir?” Sorusu – Pınar Piro & Nazen Şansal

By Zekiye Şentürkler — February 23rd 2022 at 11:30
Bu yazıda size, Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği “Biedermann ile Kundakçılar” oyunun düşündürdüklerini aktarmak niyetindeyiz. Ama önce, oyuna giderkenki beklentimizi vurgulamak adına Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun geçmişine kısaca değinmek isteriz: Kimseye boyun...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Aklı Savunmak – Münür Rahvancıoğlu

By Zekiye Şentürkler — February 11th 2022 at 15:03
Hepimizin lise tarih kitaplarından aşina olduğumuz Reform, sanatla biraz ilgisi olan kişilerin mutlaka duymuş olduğu Rönesans, günümüzün post modern ikliminde yoğun olarak sorgulanmakta olan bilim ve demokrasi… Bu kavramların ifade...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Modern Tıp, Pandemi ve Düşündürdükleri – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler — February 7th 2022 at 12:39
Covid-19 Pandemisinin ikinci yılını tamamlamak üzereyiz. Bir mikro-organizma, Aralık 2019’dan beridir hayatımızı tam anlamıyla alt üst etti. En basit günlük yaşam alışkanlıklarımızdan tutun da küresel ekonomik dengelere kadar her şeyi...
✇ Baraka Kültür Merkezi

30 Ocak 1933: Hitler Alman Şansölyesi Oldu – Mustafa Keleşzade

By Zekiye Şentürkler — January 30th 2022 at 06:51
Ocak 1933’te Avusturyalı bir ailenin başarısız çocuğu ve 1. Paylaşım Savaşı gazisi olan Hitler, Almanya’da NAZİ Partisi lideri olarak hükümetin başına geçti. Sonrası malumunuz; 6 milyon Yahudi’nin, komünist ve eşcinsellerin...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Aydınlanma’nın Yapıcı, Günümüzün Yıkıcı Radikalizmi – Celal Özkızan

By Zekiye Şentürkler — January 26th 2022 at 11:44
“Benim kullandığım ve daha önce iktisadi sorunlara uygulanmamış olan inceleme yöntemi, ilk bölümlerin okunmasını hayli güçleştirmiş bulunuyor ve sonuca ulaşmak konusunda her zaman sabırsızlık gösteren ve genel ilkelerle kendilerini dolaysız...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Argasdi’nin 64. Sayısı “AKIL SALDIRI ALTINDA: SAPERE AUDE” Dosya Konusu ile Çıktı

By Zekiye Şentürkler — December 30th 2021 at 10:12
Baraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 64. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, dizi/sinema, dergi/kitap feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “AKIL SALDIRI...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Karanlığın En Koyu Anında Mücadele Işığı Yakan Kadınlara – Emel Karagözlü Cicibaba

By Zekiye Şentürkler — December 20th 2021 at 12:12
Yaşamak için en temel gereklilik nefes alabiliyor olmaktır. Fakat nefes alabilen her canlı yaşıyor diyebilir miyiz yoksa aslında bunun için başka şeylere de ihtiyaç duyar mıyız? Dünyanın birçok farklı noktasında...
✇ Baraka Kültür Merkezi

Sağlığınız Yerinde Olsun – Ahmed Hikmet

By Zekiye Şentürkler — November 29th 2021 at 11:02

sağlıklı yaşam

Bugün yapmanız gereken yarım saatlik yürüyüşü yaptınız mı? Ara öğünlerinizi umarım atlamamışsınızdır. Alkolden uzaklaşıp bitki çaylarına yöneldiğinizi göremesem de bunu yaptığınıza inanıyorum. Peki, en az 7 saat uykunuzu kesintisiz alabildiniz mi? Kısacası sağlıklı yaşam için her gün yapmanız gerekenleri yerine getirdiniz mi? Eğer getirmediyseniz kendinizi sağlıklı hissetmiyor ve çabalamadığınız için pişmanlık duyuyor olabilirsiniz. Eğer yerine getirdiyseniz çabanızı takdir etmenin yanında üzülerek söylüyorum ki bu sistemin içinde tamamıyla sağlıklı bir yaşamınız olamayacaktır. Sağlıklı mıyız? Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bedensel, ruhsal ve sosyal olarak iyi durumdaysak (buradaki iyiyi yeterli olmak olarak düşünebiliriz) sağlıklı bir insan tanımına giriyoruz demektir. Bizi daha sağlıklı kılacak olan günlük faaliyetleri yerine getirmek için dahi, DSÖ’nün belirlediği yeterlilikte olmalıyız. Spor yapmak ve iyi beslenmek fiziksel ve mental olarak bizi güçlü kılacaktır ve gün içinde daha dinç olmamızı sağlayacaktır. Sosyal yönden yeterli olmak insan ilişkilerimizi geliştirecek ve bir işe sahip olabilmemizi ya da bir insan grubuna dahil olabilmemizi sağlayacaktır. Bu gibi örnekler verebiliriz ama sonuç itibariyle sağlıklı olmak hayatın içine daha iyi dahil olabilmemizi ve insana yaraşır bir yaşamımızın olmasını sağlayacaktır. Her insanın sağlıklı olması, hastaysa tedavisinin yapılması ise devlet adını verdiğimiz organizmanın görevidir. Günümüz neoliberal politikalarıyla sağlık hakkımız özelliştiriliyor ve ticarileştiriliyorken bir yandan da sağlıklı olmak insanın kendi bireysel sorumluluğundadır algısı insanlara aşılanıyor. Tabiri caizse, sağlıksız olmak bireysel olarak sorumsuz olmaktır noktasına gidiyor. Seçim sizin, mavi hap mı kırmızı hap mı? Son dönemde sağlıklı yaşam adında bir furyanın patladığının hepimiz farkındayızdır. Sağlığın insanca bir yaşamın parçası olduğundan yukarıda bahsetmiştik. Bu sağlıklı yaşam furyası ise sağlık hakkımızı gasp eden kapitalizmin insanlara dayattığı ve yaptığı her dayatmada olduğu gibi kazanç sağladığı bir alan olmuştur. Bu furyadaki sağlıklı yaşam algısı bizi günlük faaliyetlerimizi yapabilmek için yeterli kapasitede olmaktan öteye her zaman daha sağlıklı olmak için çabalamaya ve yarışmaya yönlendirmektedir. Bu hedef doğrultusunda günde 5 km yürümek, x meyvesi yerine y meyvesini tüketmek ve günlük protein, karbonhidrat yağ dengesine dikkat etmek gibi bir sürü kurallara bağlı şekilde yaşamaya başlıyoruz. Spor yapmadığımız gün kötü hissediyor, cebimizdeki üç kuruş parayı bizi sağlıklı yapacağına inandığımız egzotik ve eksantrik yiyeceklere harcıyor, şekersiz kola yerine şekerli olanı içince kilo alacağımız düşüncesine kapılıyoruz. Hep daha iyisini yapmak anlamına gelen bu takıntıdan ötürü bitmek bilmeyen bir tatminsizlik yaşıyoruz. Her gün sosyal medya hesaplarımızdan takip ettiğimiz spor, yemek vs hesapları ise bu takıntının diri kalmasına ve hatta büyümesine yol açıyor. Günün sonunda sağlıklı yaşam furyasına katılmıyorsak özgür insanlar olarak sağlıksız bir yaşamı seçmiş oluyoruz! Bireyselleşmek sağlıksızdır Günümüz dünyasının çalışma koşullarını şöyle bir gözden geçirelim: Uzun mesai saatleri, dört kişilik bir aileye yetmesi öngörülen ama yetmeyen asgari ücret, ödenmeyen ek mesailer, haftasonu ve resmi tatillerde çalışma, patronların bitmek bilmeyen istekleri, işten atılma korkusu, iş yerinde taciz, mobing gibi sorunlar… Bu sorunların içinde çalışıp gerçek anlamda ne kadar sağlıklı olabiliriz? Bütün gün masa başında çalışan biri akşam iş çıkışında 5 km koştu ya da egzersiz yaptı diye belindeki sıkıntıdan tamamen kurtulabilecek midir? Market alışverişine bütçesi yetmeyen asgari ücretli sağlıklı olmak için yulaf ezmesini nasıl alacaktır? Pazar günleri de çalışan bir işçi takip ettiği fitnesscilerin pazar sabahı sporlarına gıpta ederek nasıl mental olarak sağlıklı olabilecektir? Hastalandığımız zaman paramız olmadığı için tedavi olamıyorsak yediğimiz dragon meyvesinin bize ne faydası olacaktır? Her hakkımızın gasp edildiği, gittikçe fakirleştiğimiz ve emeğimizin sömürüldüğü bu düzende kendimizi sağlıklı yaşam kurallarına ne kadar uydurmaya çalışsak da hiçbir zaman gerçekten sağlıklı olamayız. Eğitimli olmak, sağlıklı olmak, refah içinde yaşamak elinizde deyip insanları bireyselleştiren ve bencilleştiren bu çark içinde hayatımızın üçte birinden fazlasını harcadığımız bu vahşi çalışma hayatından kurtulmadığımız sürece gerçek bir sağlıklı yaşamı elde edemeyiz. Sağlığın yaşamın bir parçası olduğunun ve insanın sağlığına dikkat etmesi gerektiğinin altını çizerken, bizi sağlıksız yapıp, dönüp bize sağlık satan kapitalizmin yaptığı gibi sağlığı hayatın diğer unsurlarından ayırıp bir pazar haline getirmek yerine bütünlüklü, gerçek bir sağlıklı yaşam için çaba sarf etmeliyiz. Brecht’in bir işçinin ağzından bir doktora söylediği şu dizelerle yazımızı bitirelim. “Sırtımızda ki sancı Rutubetten diyorsun, evimizin duvarındaki Lekeler de rutubetten. Peki söylesene: Rutubet neden? Çok çalışıp az beslenmek Zayıf ve güçsüz yapıyor bizi, Senin reçetense Kilo alın, diyor, Bataklık kamışına da Islanma de istersen.”
✇ Baraka Kültür Merkezi

Yaşamın Tekinsizliği Üzerine – Serap Kedi

By Zekiye Şentürkler — November 23rd 2021 at 09:11

argasdi görsel

Yüz yılı aşkın bir süre önce Sigmund Freud’un literatüre kazandırdığı tekinsiz kavramı Almanca bir kelime olan ‘heimlich’ yani evle ilgili, eve ait olan kelimesinden türeyen ‘unheimlich’ kelimesinden gelir. Tam da etimolojisinde olduğu gibi tekinsiz tekin olandan tekinsiz olana bir geçiş süreci gibi değerlendirilebilir. Tekinsizlik ise tanıdık olanın (ev), tekinsiz, yabancı hale gelmesi, bastırılmış olanın yüzeye çıkması, farklı biçimlerde kendini göstermesi demektir. Freud’un kendi tanımıyla tekinsiz dehşet verici bir ruh halidir. Dehşet verici ruh halini açıklarken sıklıkla karıştırılan korku ve anksiyete kavramlarına da açıklık getirmek ister. Korku her zaman bir nesneyi işaret eder, anksiyete kaygılı olma durumudur ve bizi tehlikeyi beklemeye iter. Oysa dehşet verici olan demek bizi hazırlıksız yakalayan tehlikeli durum olarak ele alınabilir ve bu durumlar her zaman sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan beklenmedik durumlardır. Savaş gibi, Pandemi gibi. Tekinsizlik kavramını farklı boyutlarda inceleyebiliriz ancak yazımın başında az da olsa bu kavramları açıklama ihtiyacım az sonra yaşamın içinden aktaracağım hikâyelerde tekinsizlik kavramını psikolojik açıdan daha net ve anlamlı bir kavram haline getirmek içindir. Tekinsiz kavramıyla tanışmam iki yıl önce cezaevi stajı yapmaya başlamamla oldu. Olguya etik ihlal olmaması açısından yüzeysel olarak değineceğim. Söz konusu 18 yaş altı bir ergen. Kendisi çok iyi bilinen bir çocuk yurdunda kaldığı sırada bir anda beliren aile, çocuğu yanına almak ister ve çocuğun da onayıyla yurt çocuğun çıkışını verir. Hiç anne babasıyla yaşamamış olan bu çocuk, ergenlik döneminden sonra tanıştığı bu kişilerle yabancıdır aslında. Haliyle onlarla başlayan yeni yaşamına adapte olamaz ve evden kovulur. Tekrar kapısını çaldığı yurt ise ailenin ve kendisinin imzasıyla ayrılmış olma durumunu öne sürerek çocuğu geri kabul etmez. kktc’de başka da seçeneği olmayan bu çocuk, dışarıdaki yaşamda kendini var edebileceği, güvende olabileceği bir yaşam alanı bulamayışından suça itiliyor ve en sonunda hapishaneye düşüyor. Serbest bırakıldıktan sonra da suç işlemeye devam eder çünkü tek ailesi gardiyanlar, psikologlar, tek yaşam alanı ise cezaevidir. Çünkü hapishane bilindiktir dışarısı ise tekinsiz. İçerisi ve dışarısı, bilindik olan ve tekinsiz ikilemleri dışında pandemi döneminde bu tekinsizliğin başka bir örneğini toplum olarak deneyimlemiş, gözlemlemiş fazlasıyla da eleştirmiş bulunduk. Salgının ilk patlak verdiği sırada marketlerde yağmalarcasına alışveriş yapılmış hatta büyük marketlerdeki izdiham görüntüleri sosyal medyada çok tepki görmüştü. İlk başta söz ettiğim tekinsizlik kavramının kapsadığı ‘bastırılmış olanın yüzeye çıkması’, ‘bilinenin yabancılaşması’ durumu da bu örnekte karşımıza savaş görmüş neslin/nesillerin çocukları olarak çıkmaktadır. Bir nesil düşünün ki savaş durumunda yaşanan kaybetme, imkânsızlık ve yoksulluk hikâyeleriyle büyümüş. Bir toplum düşünün ki hafızasına savaşın neden olduğu travma ilmek ilmek işlenmiş. Biz bu önceki savaş hikâyelerinin başrollerinde olmasak da annelerimiz, babalarımız, nenelerimiz, dedelerimiz öyleydi. Bu bağlamda herkesin tüketim toplumu ve doyumsuz olmakla bağdaştırdığı –bazı noktalarda ilişkilendirilebilir olsa da- bu izdiham görüntüleri dikkatli bakıldığında tekinsizliğin getirdiği travmatik bir tezahürdür çünkü gelişen yeni durum (ör; salgın) belirsizdir, bilinmezliklerle doludur. Her iki örnekte de bireyin kontrolü dışında gelişen bir durum vardır ve bu durum içerisinde özne kontrol yetimini yitirmiştir ve çaresizdir.  Bu bağlamda örnekler çoğaltılabilir ama bunca belirsizlik içinde ne yapmalı? Yaşam içerisinde kontrol yetimini yitirmiş, aynı çemberin içinde dönüp duran bireyler olarak oturup kalmalı mı? Öz yeterlilik bilincimizi zedeleyen durumların sürekliliği -mesela seçimlerin manipüle edilmesi, baskılanmalar vs. uzun vadede bizi duyarsız, direniş göstermekten kaçınan bireyler olmaya iter. Öz yeterlilik bilinci bu denli zedelenmiş bir toplumun yetkiyi başkasına bırakması, söz sahibinin kendisi değil başkası olması durumu artık daha konforludur. İşte bu noktada kendimizi sorgulamaya başlamamız gerekir. Bizi konfor alanımıza iten şey her zaman kötü olma koşulu taşımasa da bizi orada kalmaya zorlayan her durum kötüdür. Çünkü yaşamın içinde var olabilmenin, yaşamımızın devamlılığını sağlamanın en önemli koşullarından biri beslenmek kadar, üremek kadar büyümektir de aynı zamanda ve ne yazık ki konfor alanında büyüme olmaz. Bireysel olarak da sosyal olarak da büyüyebilmenin ortak koşulu da konfor alanlarımızı terk etmektir. Sizce de çocuklardan suçlu yapan, bizi yoksulluğa mahkûm eden, savaşı güzelleyip ayrıştırmacı, ötekileştirmeci zihinlerin karşısında sizce de artık inisiyatifi ele almanın, konfor alanlarımızdan çıkmanın, direnişi büyütmenin zamanı gelmedi mi?
✇ Baraka Kültür Merkezi

Doğa İnsansız da Yaşar Ama İnsan Doğa Olmadan Yaşayamaz – Nazen Şansal

By Zekiye Şentürkler — November 10th 2021 at 13:09

957049

Yaz aylarındaki yangınlardan sonra, doğanın halini en iyi anlatan ifadeler şunlardı: “Elimizde hastalıkla tükenmiş bir bedenin iskeletine benzer bir şey var; bereketli yumuşak toprak tamamen yok olmuş ve yeryüzüne yalnızca deri ve kemik kalmış. Dağlar bugün de izlerini görebileceğimiz geniş ağaçlarla doluydu. Toprak; … suyun aşağıdaki vadilere akmasını ve dört bir yanda nehirler ve kaynaklar oluşturmasını sağlayan yağışlardan nasipleniyordu.” Bu satırların yazarının günümüzde yaşayan bir çevreci olduğunu düşündüyseniz çok yanıldınız. MÖ. 400’lü yıllara ve Platon’a ait! Ekoloji sorunlarının, bugünkünden farklı içerik ve derecede olmakla birlikte binlerce yıl önce de var olduğunu anlatmak için size bu küçük şaşırtmacayı yaptım. Bir de günümüzden bir alıntı yapalım… Dünyanın en meşhur iklim bilimcisi James Hansen’e göre: “Dünya gezegeni, canlılar, uygarlığın geliştiği dünya, bildiğimiz iklim çizgilerine ve sabit kıyı şeritlerine sahip dünya, yakın tehlike altındadır... Ürkütücü sonuç, fosil yakıtların kullanılmaya devam edilmesi halinde, yalnızca gezegendeki diğer milyonlarca türün değil bizzat insanlığın da hayatının tehlikeye gireceğidir. Ve zaman çizelgesi düşündüğümüzden daha kısadır.” Peki neredeyse neolitik çağa kadar uzanan çevre sorunları, ne oldu da günümüzde insanlık için bir ölüm-kalım meselesine dönüştü? Geçmişten günümüze doğa ile ilişkimiz İnsan başlangıçta doğa karşısında güçsüzdü ve ona bağlıydı. Fakat zamanla bu ilişki, insanın çevreyi denetlemesi ve hatta çevre üzerinde egemen olması yolunda değişti. Eski çağlarda bilimin amacı doğanın düzenini anlamak ve onunla uyum içinde yaşamaktı. Dünyanın yaşayan bir organizma ve besleyen bir ana şeklinde düşünülmesi, insanların eylemleri üzerinde dizginleyici bir unsurdu. Rekabetin ortaya çıkması ve kapitalizmin gelişmesi ile doğayı koruyacak etik sınır da ortadan kalktı. Kentleşme ve teknolojideki ilerlemeler, insanın doğayı daha fazla işlemesine vesile oldu. Tek tanrılı dinler de insanın doğanın efendisi olduğu fikrini besledi. Sanayi devrimi ve kitlesel üretime geçilmesi ise dönüm noktası oldu. İnsan faaliyetleri ile çevreye verilen zararlar, doğanın kendini yenileyebilme yeteneği (taşıma kapasitesi) sayesinde başlangıçta fark edilmedi. Ancak zamanla, çevreye bırakılan kirlilik nicel ve nitel olarak arttı ve insan sağlığını tehdit eder noktaya geldi. Buna, 1952 yılında Londra’da meydana gelen ve 4000 kişinin ölümüne yol açan hava kirliliği örnek verilebilir. Çevre felaketlerinin çoğalması nedeniyle, 1960’lı yıllar, duyarlılığın başladığı ve yoğunlaştığı zaman dilimleri oldu. Çöllerin yayılması, ormanların yok olması, toprak erozyonu, asit yağmuru ve kentlerde hava kirliliği gibi kaygılar, 1970’lerden itibaren uluslararası gündeme girdi ama sorunlar bitmedi. 1980’lere gelindiğinde, insan faaliyetlerinin gezegen çapında bir bozulmaya yol açtığı açıkça görülmüştü. Üstelik öncekilere ek olarak bu sefer, ozon deliği, küresel ısınma, biyoçeşitliliğin azalması gibi tüm insanlık için hayati sorunlar da ortaya çıkmıştı. “Kriz” neden şimdi? Bazı düşünürlere göre günümüzde, gezegenimizin en büyük sorunu nüfusun çok fazla olması ve sürekli artmasıdır! Nüfusun arttığı doğru olmakla birlikte çevre-ekoloji sorunlarını açıklamak için sadece nüfusu öne sürmek yanlıştır, Malthusçuluktur. Nüfusun, halkın kullandığı geçim araçlarından daha hızlı geliştiğini ve yoksulluğunun, sömürü nedeniyle değil, nüfusun hızlı artmasından dolayı meydana geldiğini iddia eden İngiliz ekonomist Malthus’un (1766-1834) görüşleri Marksizim ve tarih tarafından yanıtlanmış, yanlışlanmıştır. Sorun, nüfus sorunu değil küresel adalet sorunudur. Bazı mistik ekolojistler ise günümüzdeki teknolojinin doğaya daha fazla ve daha hızlı zarar vermesini sebep göstermektedir. Oysa teknoloji, kimin elinde ve kimin hizmetinde olduğuna göre doğa ve insanlık için yapıcı veya yıkıcı olabilir. Bugün doğayı sömürüp “hastalıkla tükenmiş bir bedenin iskeletine” benzeten şey; büyümede sınır tanımayan, kâr odaklı bir iktisadi sistemde yaşamamızdır. Yeşil kapitalizm imkânsızdır Kapitalizm, kendi genişlemesinde hiçbir sınır tanımaz; ne bir bütün olarak ekonomide, ne zenginler tarafından istenen kârda, ne de şirketlerin daha fazla kâr elde etmesi için insanları yönlendirildiği sürekli artan tüketimde… Büyüme geçici bir süre için bile durursa sistem krize girer. Dolayısıyla kapitalizmde çevre ve doğa, insanların diğer türlerle birlikte yaşamak zorunda olduğu, belli sınırları olan bir yer değil, iktisadi genişleme sürecinde sömürülmesi gereken bir yerdir. Bu sebeptendir ki; şirketler ve onların yandaşı hükümetler, petrol, gaz ve başka madenler gibi doğal kaynaklara erişimi ve denetimi sağlamaya çalışırlar, bunun için savaşlar çıkarırlar. Ancak doğası gereği büyümek ve genişlemek zorunda olan bir sistem, sonunda kısıtlı doğal kaynaklar gerçekliğiyle yüzleşecektir. Yeryüzü, yüzlerce yıldır hayatın yeniden üretilmesi için çalışan bir ekosistemdir. Bugün ise kapitalizmin sosyo-ekonomik sistemi öyle bir boyuta ulaşmıştır ki temel gezegensel sınırları zorlamakta, karbon döngüsü, ormanlar, okyanuslar, kısacası yeryüzündeki tüm ekosistemler gözle görünür bir düşüş yaşamaktadır. Mevcut sistemin doğasında işleri yoluna koyabilecek bir nitelik yoktur, bunun için toplumun dibinden başka güçlere ihtiyaç vardır. İklimi değil sistemi değiştir! 2020’ye Avustralya’daki orman yangınları ile girmiştik, 2021’de Pandemi’nin vurduğu darbeye bir de Türkiye, Yunanistan ve Avrupa'nın bazı bölgeleri ile Kuzey Amerika'da yaşanan yangınlar eklendi. Ülkemizde de canımız, ciğerlerimiz yandı ama hâlâ daha bir yangın helikopteri alınmadı. 2021 Ağustos ayında Birleşmiş Milletlere bağlı bilim insanları “İnsanlık için kırmızı alarm” olarak nitelendirilen bir rapor yayımladı. Rapora göre, gazların atmosfere salımının devam etmesi sonucu 10 yıldan biraz fazla bir süre içinde önemli bir sıcaklık sınırı aşılabilir, ayrıca, bu yüzyıl sonunda deniz seviyeleri 2 metreye kadar yükselebilir. Bu yeni rapor aynı zamanda bugüne kadar deneyimlediğimiz ısınmanın, yüzyıllardan bin yıllara kadar sürecek bir zaman diliminde geri dönüşü olmayacak şekilde gezegenimizde değişiklikler yaptığını da ortaya koyuyor. Okyanuslar ısınmaya devam edecek ve daha asidik hale gelecek. Dağ ve kutup buzulları on yıllar veya yüzyıllar boyunca erimeye devam edecek. Dünyadaki hemen hemen her devlet, 2015 Paris İklim Anlaşması'nın hedeflerine uymayı kabul etti ancak bu gibi anlaşmalar tıpkı Kyoto Protokolü gibi işlevsiz kalıyor ve yeni karbon piyasaları yaratmaktan öteye gidemiyor. Çünkü sorunu yaratanlar, iklimi değiştirmek için ufak tefek pansumanlar yapsa da sistemi değiştirmeye yanaşmıyor. “Doğa insanın organik olmayan bedenidir” diyordu Marx. Şimdi, çolak veya kötürüm kalmamak için bedenimize sahip çıkmanın tam zamanı.   Not: Argasdi sayı 48 (ÇevrEkoloji dosyası) sayfa 6’da yer alan “Kızıl-Yeşil Bir Perspektif: Ekososyalizm” başlıklı makale, bu yazının tamamlayıcısı olarak okunabilir.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

KIBRIS’IN KUZEYİNDE İNSAN KALABİLMEK – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler — November 4th 2021 at 13:55

foto 1

Adına kktc denilen yapının çarpıklığını vurgulamak için, şakayla karışık söylenen meşhur bir laf vardır: “kktc’de yaşamak bir sanattır.” Peki bir de şöyle düşünelim; kktc’de sanat yapmaya çalışmak nasıl bir şeydir? İnsanı diğer tüm canlı ve cansız varlıklardan ayıran çok önemli özellikler vardır. İnsan sosyal bir canlıdır. Okur, yazar, gezer, görür, konuşur, düşünür, sorgular ve en önemlisi üretir. Bunların herhangi birisinin eksikliği durumunda insan aslında insan olmaktan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlar. Kapitalizm dediğimiz şey de aslında tam da bunu hedefler; insanı insan olmaktan uzaklaştırmak… Peki biz buna karşı ne yapmalıyız? İnsan olmakta ve insan kalmakta direnmeliyiz. Peki neyle yapabiliriz bunu? Bu noktada kültürün, sanatın ve sporun insan yaşamındaki önemi ortaya çıkıyor. Müzikle, tiyatroyla, sinemayla, dansla, resimle, edebiyatla, sporla vs. uğraşmak insanlıktan uzaklaşmamıza mani olur. Ancak eğer ki kktc’de yaşıyorsanız, bunları yapmak sizin için oldukça zor ve sıkıntılıdır. Kıbrıs’ın kuzeyinde sanat yapmaya çalışmak, sporla uğraşmak bırakın insanlığa tutunmayı, insanlığınızdan soğumanıza bile neden olabilir. Bu ülkede bir müzisyen olduğunuzu hayal edin mesela. Hayatınızı sadece müzisyenlik yaparak geçirmeniz, sadece yaptığınız sanata odaklanıp kendinizi daha da geliştirme motivasyonunu korumanız mümkün değildir. Çünkü bu ülkede müzisyenler genelde yok sayılır. Yaşadığımız Pandemi sürecinde de bunu net olarak gördük zaten. Bu ülkeyi yönetenler, açık bir şekilde müzisyenleri açlığa terk etti, bunun içini kılını bile kıpırdatmadı. Büyük festivallerde müzisyenlerimiz yıllardır Türkiyeli sanatçıların alt grubu olmaktan öteye geçemiyor. Daha doğrusu bilinçli olarak geçirtilmiyor. Nasıl ki Ankara’ya muhtaç olalım diye Sanayi Holding kapatıldı, KTHY batırıldı, Kıbrıslı Türkler üretimden koparıldı, her alanda olduğu gibi müzikte de Kıbrıslı Türklerin kendi ayakları üzerinde durabilme ihtimali onları korkutuyor.  Kısacası bu ülkede müzisyen olmayalım diye, kktc “devleti” elinden geleni yapıyor. Müzisyenler güvencesiz ve gelecek kaygılarıyla boğuşarak çalışıyor. Bu ülkede müzisyenler, bırakın evlatlarına güzel bir gelecek hazırlayabilmeyi, kendilerinin bile bir gün sonrasını göremiyor. Devletin bu alanda insan yetiştirme gibi bir kaygısı bulunmuyor. Ülkede küçük yaşta müziğe yetenekli çocukların ulaşabileceği kaliteli ve kamusal bir müzik eğitimi neredeyse yok. Sanatın bir toplum için ne kadar önemli olduğunu söyleyip de tiyatroya değinmemek olmaz. kktc devletinin tiyatroya verdiği “önemi” anlatmak için sanırım “20 küsur yıl önce yanan devlet tiyatrosu sahnesinin yerine hâlâ daha yenisi yapılmadı.” cümlesi tek başına yeterli olur. Amatör tiyatrocuların durumu ise çok daha vahimdir. Bu ülkede, kendi yağıyla kendi ciğerini kavurmaya çabalayan pek çok tiyatro ekibi bulunmaktadır. Bu ekiplerin neredeyse tümü de oyunlarını sergileyebilecekleri sahne bulabilme sıkıntısı çekmektedir. Var olan tek tük kamusal sahneler de özele peşkeş çekilmekte, zaten sıkıntılı durumda olan amatör tiyatro ekiplerinin sıkıntılarına bizzat devlet tarafından yenileri eklenmektedir. Kısacası müzikte olduğu gibi tiyatroda da, kktc devleti yeni tiyatrocular yetişmesin, var olan tiyatro ekipleri de sürüm sürüm sürünsün diye adeta elinden geleni yapmaktadır. Biraz sanatın dışına çıkıp spora baktığımızda ise yine karşımıza kocaman bir kktc gerçeği çıkıyor. Ambargolar sebebiyle hiçbir uluslararası organizasyona katılamayan sporcularımız, kendilerini alanlarında geliştirme motivasyonunu gün geçtikçe kaybediyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde sıkışıp kalan sporcular, uluslararası müsabakalara katılabilmek adına çoğu zaman Türkiye veya başka ülkeler adına yarışmak zorunda kalıyor. Başta Türkiye olmak üzere, hiçbir ülkenin umurunda olmayan sporcularımız kocaman bir çaresizlikle baş başa bırakılıyor. Bizler bu topraklara tutunmak ve daha insanca bir yaşam için her türlü zorluğa rağmen sanat, spor ve kültür üretimlerimize devam edeceğiz. Ancak sadece üretmekle yetinmeyip, bu alanlardaki tüm olumsuzluklarla mücadele etmekten de geri durmayacağız. foto 2 foto 3 foto 1
✇ Baraka Kültür Merkezi

Kıbrıs Sorunundan Sonra Hayat Var Mı? – Celal Özkızan

By Zekiye Şentürkler — October 27th 2021 at 09:03

kıbrıs sorunu foto

Ölümden sonra muhtemelen hayat yok. Ölümden önce yaşadığımız şeye dahi hayat diyebilmek için sabah akşam didinip durmamız gerek zaten. Kıbrıs sorunundan sonra muhtemelen hayat var. Bir kısım insan halâ kabullenmekte zorlansa da, Kıbrıs sorunundan önce ise kesinlikle hayat var. Yaşıyoruz işte. Yok öyle “yaşamak bu yangın yerinde” diye şairane güzellemeler yapıp sonra da çakan ilk kıvılcımda “yaşanmaz artık, çözüm olmadan yaşam olmaz” diye kaçak dövüşmek… Şairane güzellik yapılacaksa illa ki “şimdiden çekilecek acısı bunun / duyulacak mahzunluğu şimdiden / yaşadım diyebilmen için”… Yok öyle gerek tuğladan gerek sosyal medyadan örülmüş duvarlara yaldızlı harflerle “düşmana inat bir gün daha yaşamak” diye yazıp, düşmanın ilk hamlesinde “çözüm yoksa yaşam yok” diye boyun bükmek, ense karartmak, umut kaçırmak, direnişi rafa kaldırmak... *** Kıbrıs sorununun gölgesinde, hele de Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamaya dair beylik laflar kendi kendini tüketse de, beylerin ve hanımların tüketim alışkanlıkları kolay kolay değişmiyor. Şikayet etmenin ve söylenmenin yolu bir şekilde hep bulunuyor. “Tükeniyoruz, yok oluyoruz” diye diye sivrilttiğimizi sandığımız dillerimiz, dişe bile dokunmuyor. Şairin dediği gibi yani, yaşamak değil, bizi bu telaş öldürüyor. Kıbrıs sorunundan önce yaşam; alternatifsiz itirazların ve itirazsız alternatiflerin gölgesinde sürüp giderken, bu iki başlı koro, nakaratı hep aynı olan o bildik şarkıyı mırıldanıyor: “Çözümden önce hayat yok”... *** Peki çözümden önce ne var? Çözümden önce iş kazasında ölmek ya da yaralanmak var. Ancak çözümden önce iş kazasında ölmemek ve yaralanmamak için ses çıkarmak yok. Neden? Çözümden önce hiçbir şey olmaz. Anayasamızın geçici “çözümden önce hiçbir şey olmaz” maddesini gelmiş geçmiş tüm sükûnetler kaldırmaya zaman bulamadılar ne de olsa. Peki ama… bir dakika! Çözümden önce iş kazasında ölmek olur, yaralanmak da olur… bunlara karşı mücadele etmek neden olmaz? Yine mi bir anayasa maddesi keyfi bir biçimde uygulanmakta? Yine mi yasa kimisini kollarken, kimisinin gözününün yaşına bakmamakta? "Anlamak isterim, hangi yasa Bir beşikle bir darağacını Aynı ağaçtan, ne adına var edebilir?" Çözümden önce düzensiz mesai saatleri, güvencesiz iş, belirsiz görev tanımı, işyerinde mobbing, eksik yatan ya da hiç yatmayan sigorta, yetersiz maaş ve sömürü var. Ancak çözümden önce özelde sendikalaşmak için mücadele etmek yok. Neden? Çözümden önce hiçbir şey olmaz. Cıs. Ayıp. Çözümden önce ne var? Sorun var. Bol bol var. Çözümden önce çözüm yok mu? Yok. Taze bitti. Hiç mi yok? Aslında hiç gelmedi. “Ne hasta bekler sabahı, Ne taze ölüyü mezar. Ne de şeytan, bir günahı, Seni beklediğim kadar.” Çözümden önce ne var? Dert var, tasa var, sıkıntı var… çok var. Mücadele? Yok. Direniş? Yok. Varsa da, çözümden sonrasının cennete açılan kapılarının koluna bez bağlayıp dilek tutmak için var, adak adamak için var, mum yakmak için var. Çözümden önce daha rahat nefes alalım diye mücadele yok, direniş de yok. *** Yok mu? “nerede olursan ol içerde, dışarda, derste, sırada, yürü üstüne üstüne tükür yüzüne celladın fırsatcının, fesatcının, hayinin... dayan kitap ile dayan iş ile tırnak ile, diş ile umut ile, sevda ile, düş ile. dayan rüsva etme beni” Kıbrıs sorunundan sonra muhtemelen hayat var. Nasıl bir hayat olacağını ise, Kıbrıs sorunundan önceki hayatımızı nasıl yaşadığımız belirleyecek. Çözüm ve barış, cennetin kapılarını aralayan bir anahtar değil çünkü. Barış bizlerin ellerindedir ve barışta yiyeceğimiz ekmeğin hamurunu, barıştan önce yoğurur ellerimiz, hayata tutunurcasına, hayatı pahasına. Hamur da ellerimizdir, fırın da, ateş de. Ellerimizden başka bir şey değildir barış. Yaşamazsak Kıbrıs sorunundan önce, “çözüm olmazsa hiçbir şey olmaz” diye diye çürütürsek ellerimizin tuttuğu her işi; hamur bozulur, fırın yıkılır, ateş söner. Çözümden önce alınan nefestir çözümden sonra taşıyacağımız akciğeri havayla dolduran. *** Görür müyüz o günleri? Şairane güzellik yapalım, illa ki: “Belki ben o günden çok daha evvel, köprü başında sallanarak bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım. Belki ben o günden çok daha sonra, matruş çenemde ak bir sakalın izi sağ kalacağım... Ve ben o günden çok daha sonra: sağ kalırsam eğer, şehrin meydan kenarlarında yaslanıp duvarlara son kavgadan benim gibi sağ kalan ihtiyarlara, bayram akşamlarında keman çalacağım... Etrafta mükemmel bir gecenin ışıklı kaldırımları Ve yeni şarkılar söyleyen yeni insanların adımları...”
✇ Baraka Kültür Merkezi

Dünya Yalnız Bizim Değil

By Zekiye Şentürkler — October 4th 2021 at 09:45

hayvanlari-koruma-gunu

1822 yılında İngiltere’de, hayvan dostları tarafından hayvanları korumak, insanların hayvanlara iyi davranmalarını, onların daha iyi koşullarda beslenme ve korunmalarını, kısacası yaşamalarını sağlamak amacıyla “Hayvanları Koruma Birliği” kurulmuştur. Sonrasında birçok ülkede de kurulan bu tarz birlikler birleşerek Hollanda’nın başkenti Lahey’de “Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu”nu oluşturdu. Dünya üzerinde yok olma tehdidi altında olan hayvan türlerine dikkat çekmek üzere 1931 yılında Floransa’da toplanan bu federasyon tarafından; evrende insanlardan başka canlıların da olduğunun farkındalığının yaratılması, onların yaşam alanlarına müdahale edilmemesi ve yaşama haklarına saygı duyulması amacı ile 4 Ekim tarihi, “Hayvanları Koruma Günü” olarak ilan edilmiştir. 15 Ekim 1978’de ise Paris Unesco Evi’nde ilan edilen “Hayvan Hakları Evrensel Bildirisi” ile hayvanlara yönelik birçok hak düzenlenmiştir. Bunlardan bazıları özetle; bütün hayvanların var olma hakkına sahip olmaları; insanca gözetilmeleri, bakılma ve korunmaları; kötü, acımasız ve zalimane davranışlara maruz bırakılmamaları; öldürülmesi zorunlu dahi olsa bunun bir anda, acı çektirmeden ve hayvanı korkutmadan yapılması; insanların yanlarına aldıkları hayvanları terk etmelerinin acımasız ve aşağılık bir davranış sayılması; bütün çalışan hayvanların iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahip olması; fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren, tıbbi, bilimsel, ticari ve başka biçimlerdeki deneylere tabi tutulmamaları; insanların eğlencesi olarak yararlanılmamaları vs. şeklindedir. Evrensel olarak belirlenmiş tüm bu haklar, ülkelerin hükümetleri düzeyinde de temsil olunmalı ve keza insan hakları gibi yasayla da korunmalıdır. Peki dünyada, özelde de ülkemizde hayvanlar 4 Ekim’in amacına ve evrensel olarak düzenlenmiş bu haklara ne kadar sahip; ya da sahip mi? Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bizim ülkemizde de hayvan dostlarımızın durumu maalesef hiç iç açıcı değil. Korunması, beslenmesi, iyi bakılması, merhametli ve duyarlı yaklaşılması gerekirken gerek sokakta gerekse de yaşadıkları diğer yerlerde şiddete maruz kalan, kötü bakılan ve hatta kimi sahipleri tarafından terk edilen hayvan dostlarımızın hak ettikleri refahı yakalayamadıkları aşikardır. Ülkemizde “Hayvan Refahı Yasası” adı altında yasal bir düzenleme mevcut olmakla birlikte söz konusu yasada yapılan değişiklik, hayvan dostlarımıza refah değil zulüm getirecek niteliktedir. Söz konusu yasa değişikliğine karşı Baraka Kültür Merkezi olarak bileşeni olduğumuz “Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi” tarafından protestolar gerçekleştirilmiş, hayvan dostlarımıza daha yaşanılır bir çevre ve hayvan özgürlüğünü esas alan bir yasanın hayata geçirilmesi adına değişiklik önerileri de yapılmıştır. Her ne kadar da hayvanların korunmasına yönelik duyarlı kişiler, hayvan hakları savunucuları olsa da maalesef içinde yaşadığımız dünya sisteminin birçok şey yanında hayvanların da aleyhine kurulu olması, onlar için harcanan tüm çabaların da heba olmasına sebep olmaktadır. Kapitalist üretim ilişkilerinde değişim değerine sahip metalar haline getirilen hayvan dostlarımız bugün; “çiftlik hayvanları” olarak tüketilmek üzere üretilmekte, cesetleri gıda maddesi olarak değerlendirilmekte, “evcil hayvanlar” olarak pazarlanmaktadır. Yine bugün, iş gücü olarak kullanılan birçok hayvan; yük taşımak, sirklerde insanları eğlendirmek, hayvanat bahçelerinde (hapishanelerinde) sergilenmekten tutun da daha birçok yerde ve şekilde kullanılmakta, sömürülmektedir. Kapitalist sistem içerisinde ancak meta ve iş gücü olarak var olabilen hayvanlara yönelik bu hak ihlallerini ortadan kaldırmak, yaşadığımız çevreyi onlar için daha yaşanılır, onları ise daha özgür bir hale getirmek için vermemiz gereken mücadele de kuşkusuz ki hayvanlar üzerine kurulu bu sistemi yani kapitalizmi de hedef almak zorundadır.    
✇ Baraka Kültür Merkezi

Argasdi’nin 63. Sayısı Çıktı!

By Zekiye Şentürkler — October 4th 2021 at 08:55

01E91DFA-FF42-45B4-BEC1-8C4ED5F05470

Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, 63. sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, ‘Memleketin Ahvali’, ‘FeministİZ’, ‘Kıbrıs kültürü’, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı derginin bu sayısındadosya olarak ilhamımızı Bertolt Brecht’ten alıyor ve “İnsan Neyle Yaşar” diyoruz. 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, bölgenizdeki Khora Kitap’tan, marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle:   “İnsan Neyle Yaşar” konulu bu sayımızda siz okurlarımız ile birlikte bizler de yaşama dair şeyleri irdelemeyi ve bulmayıamaçladık. İnsan nasıl yaşar? Yaşam insanın kendini merkeze aldığı bir süreç midir yoksa doğa ile birlikte içinde var olduğubir süreç mi? Neyle yaşar insan? Nefes almak yeterli midir yaşamak için, yoksa bazen sadece nefes alabiliyor olabilmek bizi yaşayan bir ölüden farklı mı kılar? Nasıl yaşar çocuklar ve yetişkinler? Nasıl etkileriz çocuklarımızın yaşamını ve neye evriltiriz onları körükleyen o uçsuz bucaksız merak larını? Kaygılarımız, hem bizi hem çocuklarımızı boğarken nasıl alabiliriz hayatımızın dümenini elimize?   İşte bu ve bunun gibi onlarca soru sorduk birbirimize bu sayıyı hazırlarken. Bir insanın ne ile yaşadığı, yaşaması için neyeihtiyaç duyduğunu tartıştık saatlerce. Doğa ile insan ilişkisinin hayati öneminden, kadınların yaşam içindeki yerinden çocukların hayata bakış açısından ve daha birçok şeyden bahsettik ve sonunda elinizde tutup satırlarını okuduğunuz dergimizi hazırladık.   Büyük usta Nazım Hikmet’in de dediği gibi yaşadım diyebilmek için yarınların gailesini bugünden çekmeliyiz. Yaşadım diyebilmek için yarınlar, belki de bizim göremeyeceğimiz yarınlar için çabalamalıyız. Bunu yaparken de Argasdi gibi yayı- larak ve çoğalarak büyümeliyiz. Yaşadım, yaşadık diyebilmek için...  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Geçmişten Bugüne Kıbrıs Evleri- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu — September 17th 2021 at 14:34

12039092_10207355852679813_8093694094864473602_o

12039092_10207355852679813_8093694094864473602_oArgasdi'nin Kıbrıs kültürü sayfasında yer alan "Geçmişten Bugüne Kıbrıs Evleri" yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. Argasdi 10 TL okur katkısıyla Baraka Kültür Merkezi'nde, Khora kitabevinde ve gazete bayiilerinde... Ülkemizde yer alan kalelerin taş duvarlarında, her sarı taşın üzerinde yer alan bazı şekiller vardır. Çoğumuz onlara dikkat bile etmemişizdir ama onlar bu kaleleri inşa eden, böylece kaç taş oydukları ve ne kadar para alacaklarını hesaplayan taş ustalarının imzalarıdır. Mimari yapılar, kültürel yaşamın en önemli göstergelerindendir. Onları, kerpici birlikte yapan köylülerin ellerinde yoğrulan çamurda, Koca Sinan gibi mimarların eserlerinde, kimisini de sarı taştan inşa edilen bir kalede görürüz. Neolitik çağlardan bugüne değin yaşamın var olduğu bilinen adamızda da birçok kültürden çeşitli yapılar inşa edilmiş ve bir kısmı günümüze değin ulaşmıştır. Asırlardır haşmetle dikilen bu tarihsel mirasa sahip çıkmak en önemli görev kabul edilmeliyken, üzerine değil bayrak asmak tek çivi çakılmasına izin vermemek gerekir. Dokunduğunuzda hissettiğiniz sadece soğuk taş bir duvardır. Oysa her bir binanın sakladığı sıcacık bir hikâyesi vardır mutlaka. İçinde geniş aileler barındıran kerpiç evlerin, şimdi birer açık hava müzesi olan mermer sütunlarla bezenmiş harabelerin, yüksek duvarlarıyla, kapılarının çeşitli motiflerle bezendiği dönemin zenginliğini yansıtan, bir zamanın kilisesi şimdinin camisi olan inanç evlerinin… Barınma, ilk çağlardan bu yana insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Mağaralarda, kovuklarda başlayan yaşam, insanlığın yerleşik düzene geçmesiyle daha da gelişmeye ve genişlemeye başlar. İlk insanlar, doğanın sunmuş olduğu toprak, taş, ağaç gibi malzemeleri kullanarak yapmaya başladığı evlerle daha korunaklı bir yaşam hayal ederler. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte evlerin işlevselliği de artar. Günümüzde doğa koşullarıyla uyumlu, o toplumun kültürünü yansıtan; ahşaptan, betondan, buzdan, tekerlek üstünde çok çeşitli evler yuva olmakta milyonlarca insana. Kıbrıs’ta bulunan evlerin tarihsel gelişimine bakacak olursak, Lüzinyan döneminde var olan evler, genellikle kesme taş malzemeden oluşan bahçeli konutlardı. Eğer zenginseniz eviniz, iki katlı olup döneme estetik katan gotik kemerli kapı ve pencerelerle süslü olurdu. Venedik döneminde ise depremlerle ve savaşlarla harap hale gelen adanın evlerinin duvarları da surları tamir için kullanıldı. Günümüze kadar gelebilen pek az ev örneği bulunmaktadır. Dönemin kraliçesi Caterina Cornaro’nun evi buna bir örnektir. Osmanlı dönemine geçtiğimizde ise geçmişten günümüze miras kalan evlerde en çok konakları görürüz. Şehirlere yapılan bu yapılar, kemerli sundurmaları (sündürme), iç avluları ve mertekli tavanlarıyla tamamen Türk mimarisine uygun olarak inşa edilmiştir. Daha fazla Lüzinyanlardan kalan taş yapı üzerine inşa edilen evler, günümüze değin gelebilmiştir. Osmanlı döneminde, Türk mimarisine uygun olmayan evlere kafesli cumbalar eklenmiş, toprak damlar kerpiç ve dolgu duvarlarla desteklenmiştir. Kafesli cumbaların amacı sokağa çıkamayan kadınların bu şekilde sokağı izleyebilmesi ve sokaktan geçenlerin evi görmesini engellemekti. Lüzinyan ve Venedik döneminden kalma geniş sokaklar İslami yapıya uygun evler inşa edilmesiyle daralmış ve daha kıvrımlı bir hale gelmiştir. Geleneksel Türk evlerinde, göz hizasından yukarıda bulunan pencereler, yüksek duvarlı avlularla dışarıdan içerisinin görünmeyecek biçimde mahremiyeti koruması amaçlanmaktaydı. O dönem, özellikle Mesarya köylerinde kerpiç yapıların bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu yapılarda genellikle eve giren uzun bir sundurma, sundurmadan odalara açılan kapılar ve avlu bölümleri bulunurdu. Avlu kısmında ise yemeklerin yapıldığı, çamaşırın yıkandığı bir oda da aşevi olurdu. Bazı evlerde ise dışarıdan merdivenlerle üst katta bulunan yatak odasına çıkılır, buna da hanay denirdi. Avlunun epey uzağınaysa tuvalet yapılırdı. Kerpicin tercih edilmesinin sebebi yazları evlerin içini nispeten daha serin yapması, kışın ise daha sıcak tutmasıdır. Sıcak ve kurak Akdeniz iklimi ve kerpicin saman ve çamurdan oluşan bileşimle maliyeti düşünüldüğünde kerpiç kullanmak mantıklıdır ama kerpiç dayanıklı bir malzeme değildir. Her yıl tekrardan sıvanması gerekir. Alçı ise evin cilası durumundadır. Kerpiç uzun yıllar boyunca yaygın olarak kullanıldıktan sonra, modern dönemde modern malzeme olarak beton kullanılmaya başlandı. Çünkü beton, hem daha dayanıklı hem inşası kolay hem de hızla işlenebilen bir malzemeydi. O yüzden kerpiç yapılar zamanla terk edildi ve yerini betona bıraktı. Taşın bol olduğu yerlerde ise taş evler, yarı kerpiç yarı taştan oluşan evler vardır ki bu evler çoğunlukla dağ köylerinde karşımıza çıkar. İngiliz dönemine geçildiğinde ise evler açısından “ilk”ler yaşanır. Örneğin, ilk kez betonarme yapılar bu dönemde kullanılır. İlk sosyal konutlar olan Samanbahçe evleri bu dönemde inşa edilir. Ardından aynı mantıkla Belediye Evleri ve Standart Evleri yapılmıştır. Günümüzün evleri ise modern ve estetik anlayışla bizlere istediğimiz konforu birçok açıdan sunsa da evleri anlamlı kılan bizleriz. Çünkü evler, duygusal bağ kurduğumuz yapılardandır. Bahçesinde koşup oynadığımız çocukluğumuzdur, anılarımızın yeşerdiği ya da karardığı anlarda gözümüzün önüne ilk gelendir, bazılarımız için göç etmek zorunda bıraktığı bir daha dönemeyeceği yerdir.     Kaynaklar: Lefkoşa’da Osmanlı Dönemi Konut Mimarisi- Ceyda Alçıcıoğlu. http://docs.neu.edu.tr/library/6538370750.pdf Fotoğraf: Mehmet Altuner
✇ Baraka Kültür Merkezi

“Baraka’yı Kurmak, Bıçağa Yumruk Atmakla Eşdeğer Bir İşti”- Münür Rahvancıoğlu ile röportaj

By Şifa Alçıcıoğlu — September 14th 2021 at 14:14

16864057_1542192785791092_7092112546193560964_n

16864057_1542192785791092_7092112546193560964_nArgasdi'nin 62. sayısında yer alan röportajımızı keyifle okumanızı dileriz. Baraka’nın 20. yaşına özel olarak yapılan röportajda Baraka'nın kurucularından Münür Rahvancıoğlu’yla dernekçilik, aktivizm ve Baraka'yı konuştuk. 1- Dernekçiliğe nasıl bakılmalı? Toplumsal yaşamın şekillenmesinde derneklerin çok büyük bir önemi vardır. Parti, sendika ve dernek tipi örgütlenmeler içinden en etkisizi, en önemsizi derneklermiş gibi algılanır. Oysa derneklerin tarihi, partilerden ve sendikalardan öncelere uzanır. Sendikalar 19. yüzyılda işçi sınıfının gelişmesinin ürünüdürler. Partiler ise 20. yüzyılda bildiğimiz şekline gelmiş nispeten yeni oluşumlardır. Dernekleri ise 18. yüzyıldan itibaren görebiliyoruz. Özellikle 1789 Fransız Devrimi’nde dernekler çok büyük rol oynamışlardır. Kısacası demokrasi, kitle örgütlenmesi, hak mücadelesi ve fikir üretiminde dernekler tarih sahnesine partilerden de sendikalardan da önce çıkmışlardır. Özü itibariyle derneklerin, sendikaların ve partilerin ortak noktası kitlesel bir insan grubunun, demokratik prensipler çerçevesinde bir araya gelerek bir hedef doğrultusunda birlikte hareket ettikleri örgütler olmalarıdır.   2- Ülkemizdeki mevcut derneklerin ve aktivizmin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 20. yüzyıl sonu ile içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl başında derneklerden başlayarak sendikalara sirayet eden post-modern siyasal kültür, hem ülkemizde hem de dünyada biraz önce bahsettiğim demokratik temelin altını oymuş bulunuyor. Tüm demokratik kitle örgütlenmeleri finansmanını üyesinden sağlamak, yönetimini demokratik yollarla seçmek ve yönetimin üyelere hesap vereceği bir mekanizmaya dayalı olmak gibi ortak noktalara sahiptir. Şimdilerde ise özellikle dernek ve sendikalar bu kavram yerine Sivil Toplum Kuruluşu ismi ile anılıyorlar. Derneklerle sendikaların yaşadığı dönüşüm salt bir isim değişiminden ibaret değil, DKÖ tanımından “demokrasi” ve “kitle” kelimelerinin çıkmış olması da tesadüf değil. Kitleler artık finansmanı sağlayan, yönetimi seçen ve hesap soran merkezi unsur değiller; aksine “cahil”, “aptal”, “bilgisiz” bir sürü olarak kabul ediliyorlar. Bilgili ve “duyarlı” azınlık artık DKÖ’lerde kitlelerle “vakit yitirmek” yerine, STK’larda proje yazarak finansman buluyor. Böylece yönetim seçmek veya üyelere hesap vermek gibi “gereksiz” şeylerle oyalanmadan, doğrudan “projelerine” odaklanabiliyorlar! Ülkemizdeki yaygın dernekçilik anlayışı da bu şekildedir. Proje yazıp fon bulmak için bir araya gelmiş kişilerin, şirket gibi yönettiği yapılara dönüşmüştür dernekler. Ne kitlelerin bir fikir etrafında örgütlenmesi, ne demokratik prensiplerle yönetimin seçilmesi ne de yöneticilerin üyelerine hesap vermesi gibi bir olgu kalmamıştır. Tabii içerisinde Baraka’nın da olduğu bir avuç dernek hala demokratik prensipleri ayakta tutmaya çalışıyor. 66243383_2655900641086962_7397672999437991936_n3- Bundan 20 yıl önce Baraka Kültür Merkezi fikriyatı nasıl oluştu? Dernek kurulurken nasıl bir bakış açısı hakimdi? Şimdi geriye dönüp baktığımda 2001 yılında Baraka’yı kurmak, bıçağa yumruk atmakla eşdeğer bir işmiş. Yukarıda sözünü ettiğim dönüşümün en şiddetli döneminde, kendi öz kaynakları ile kendi finansmanını sağlayan, üyelerine hesap veren ve demokratik prensipleri vurgulayan bir örgütlenme yaratma çabasına girdik. Ne yaptığımızın farkındaydık elbette, ama dünyanın gittiği yönün ve yapmaya çalıştığımız şeyin rüzgârın tersine yürümek demek olduğunun ne kadar farkındaydık emin değilim. Bunun farkında olsak bile, rüzgârın şiddetinin ve bu kadar uzun süreceğinin farkında olmadığımız kesin! Ben 2001 yılında 24 yaşındaydım. 1980lerin mücadeleci günlerinin anısı ile ayakta duran, kendi eski örgütlülüğünün gölgesi haline gelmiş ve dünya kafasına yıkılmış bir ilişki ağının parçasıydım. Yaklaşık yedi yıllık bir mücadele deneyimim vardı. Adı konmamış çalışma tarzımız; birbiri ile tanımlanmış bir hukuğu olmayan yoldaşlar çevresi olarak, kendi dışımızdaki geniş kesimlerle çeşitli ortak pratikler örgütlemek şeklindeydi. Bu da sürekli yeni hedefler belirleyen, her defasında yeni bir şeylere başlayan ama kendi içinde de bütünlüğü olmadığı için sürekli azalan bir ilişki ağının dağınık çalışması olmak demekti. Gençlik çalışması yapmış, anti-faşist çalışma yapmış, insan hakları çalışması yapmış, gazete çalışması yapmış, azalmıştık ve bu hep böyle devam edeceğe benziyordu. Buna bir yerde dur demek gerekiyordu. Bunun üzerine benim de dâhil olduğum bir grup genç; kendi içimizde hukuğun belirlenmesi, kimin kime karşı neden sorumlu olduğunun tanımlanması, iç örgütlülüğün “dostça” değil yoldaşça tanımlandığı bir düzenlemenin yapılması, dağınık bir şekilde oradan oraya savrulmaya bir son verilmesi talebi ile harekete geçtik.  Baraka 2001 yılında böyle kuruldu. Bu sancılı bir süreç oldu. Eski tarza devam etmek isteyen arkadaşlar, bizimkinin gelip geçici bir heves olduğunu düşünerek bir müddet suyumuza gittiler ama bildikleri gibi davranmaya da devam ettiler. Bu da 2003 yılında bir ayrışma ile sonuçlandı. Eski yoldaşlarımız aynı tarzı devam ettirerek erimeye devam ettiler. Bugün örgütlü veya kurumsal bir mirasları yok. Her biri farklı yerlerde, birçoğu ise örgütlü siyasal çalışma yapmıyor. Geriye bir şey kalmış değil. Biz Baraka çatısı altında devam ettik. Kendi iç örgütlenmemizi düzenledikten sonra, Argasdi’nin yayınlanması, Sol Anahtarı’nın oluşması, Baraka Tiyatro Ekibi’nin şekillenmesi, Khora’nın kuruluşu ve Bağımsızlık Yolu’nun ilan edilmesi gibi ileri adımlarla yavaş da olsa sürekli büyüyen ve ideolojik olarak netleşip ayrışan bir çizgi tutturduk. Baraka kurulurken amaç, 1980’li yılların devrimci mirasını bugüne taşıyacak bir örgütlenme yaratmaktı. Bunun fazlasıyla başarıldığını ve günümüze uygun daha ileri hedeflerle de zenginleştirilerek devam ettirilmekte olduğunu düşünüyorum.   4- Baraka neden kültür sanat alanında bir dernek olarak kuruldu? Kıbrıslı Türkler 1980’li yıllardan itibaren sistematik politikalarla üretimden koparılmış bir halktır. Bu nedenle de maruz bırakıldığımız asimilasyon, entegrasyon sürecine direniş esas olarak; tiyatro, müzik, resim, şiir ve halk dansları gibi kültür-sanat faaliyetleri üzerinden şekillenmiştir. Baraka’nın kültür sanat alanında bir dernek olarak kurulması, bu stratejik alana yaslanarak hareket etme kararıyla ilgiliydi. Özellikle gençlerin devrimci fikirlere örgütlenmesi için kitlesel bir işçi sınıfı mücadelesinin yokluğunda ve sermaye ideolojisinin küresel saldırısı karşısında kültür-sanat hem sığınılacak bir mecra hem de önemli bir kaldıraç oldu. Hala da öyledir. Bir insanı en umutsuz anında devrimci bir parçadan daha fazla ne motive edebilir? Kolektif çalışmayı hangi faaliyet tiyatrodan daha fazla benimsetebilir? Geçmişi öğrenmek, geleceği planlamak için sinemadan daha uygun bir sanat var mıdır? Bunları uzatmak mümkün ama kısaca şu şekilde söyleyebilirim; devrimci sanat bir topluma ruhunu veren şeydir. Giderek eriyen bir toplumun mevzisini kültür-sanat alanına kurması da en mantıklı adımdır. Baraka işte o mevzidir.   5- Son olarak Baraka’nın 20. yaşını kutlamasıyla ilgili neler söylemek istersiniz? Baraka’nın 2001’de yola çıkması, kültür-sanat alanına yaslanarak devrimci bilince sahip kadroların yetişmesi için bir okul gibi hareket etmesi, demokratik kültürün muhafaza edilmesi için çok önemliydi. Biz bunu çok da bilerek yapmadık; en güvenli yere, kültür-sanat alanına sığındık. Bugün geriye dönüp baktığımda “ne iyi yapmışız” diyorum. Ancak 2010’lardan sonra sermaye birikiminin artmasıyla ülkemizde hatırı sayılır bir özel sektör çalışanları sınıfı oluştu. Kamudaki haklar geriletilerek, kamu emekçileri içerisinde sosyalist çalışma yapmanın koşulları gelişti. Bu da sendikal çalışma ile siyasal parti çalışması için zemin yarattı. Bu koşullarda Baraka da kültür-sanat çalışmasının yeni boyutlarını keşfedecek diye düşünüyorum. İşçi sınıfının gerilediği ve savunmada olduğu yaklaşık 30 yıllık bir dönem kapanıyor, şimdi küresel ölçekte sınıf mücadelesinin yükselişe geçeceği yeni bir döneme giriyoruz. Devrimci sanatın da Baraka’nın da bu dönemde çok önemli bir rolü olacak diye düşünüyorum. Ve iyi ki Baraka var diyorum…
✇ Baraka Kültür Merkezi

Taşı Delmeye Başlayan İlk Su Damlalarından Biri: Sun-İzle-Tartış – Ali Şahin

By Şifa Alçıcıoğlu — August 16th 2021 at 11:04

IMG_5646

Baraka Kültür Merkezi'nin kurulduğu zamandan bugüne kesintisiz devam eden etkinliği "Sun- İzle-Tartış" ve izlenilen bazı filmler hakkında bilgi sahibi olmak  isterseniz yazımıza bir göz atınız. Bahçede gerçekleştireceğimiz ücretsiz ve biletsiz olan etkinliğimizde  sinema keyfi için yaşamak istiyorsanız 4 Eylül Cumartesi akşamı Baraka Lokalinde bize katılınız. Argasdi'ye  Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevi'nden ve gazete bayiilerinden 10 TL okur katkısıyla ulaşabilirsiniz. IMG_5646Üyeleri arasında 50 yaşına yaklaşanlar olsa da, halkın geniş bir bölümünün hala daha Barakacı gençler ya da sol cenahın bizim çocuklar diye andığı Baraka 20  yaşına geldi. Yaygın söyleme uygun olarak şöyle de söyleyebiliriz ki Baraka, 20 yaşında bir genç artık. Derneğimiz bu 20 yılda Kıbrıslı Türk siyaset, sanat ve kültürüne inkar edilemez katkı ve farklılıklar kattı ki, aktivistlerinin ve dostlarının çok iyi bildiği gibi Baraka’nın namı gerçek gücünün ve etki alanının hep ötesinde oldu. Bu durum bile belki de başlı başına üstünde düşünülmesi gereken bir durum.  Sol bir siyaset açısından yaygın bir  umutsuzluğun yaşandığı koşullarda doğan, doğumundan kısa bir süre sonra ise her şeyin  Annan Planı sürecine göre belirlendiği bir süreçle sıkışan, 2004 referandumu sonrasında ise öncekinden de büyük bir hayal kırıklığı ve yılgınlık koşullarıyla boğuşan bir süreçten bugün gelen bir çabadır Barakacılık. “Yüksek siyaset” dışında bir şey düşünemeyen solcuların ve bu solun içinde halka ve siyasete küsen tiplemelerin “büyük” fikirlerine rağmen “küçük” işlerden başlama ve sürdürebilme cesaretidir. Doğrusu ve yanlışlarıyla taşın içine sızabilmiş bir su damlasıdır. İşte bu sürecin en eski faaliyetlerinden biri olan Sun-İzle-Tartış etkinliği, “Sinemaya seyirci kalmayın sloganıyla” ilk olarak 2003 yılında başladı. Ücretsiz olarak gerçekleştiren bir film gösterimi olan etkinlikte her film öncesinde filmi öneren kişiye belirlediği şekilde bir sunum, filmin ardından ise gösterime katılanlarla izlenilen film üstüne  bir tartışma gerçekleştirilir. Bir sonraki film ise yine o gösterime katılan izleyicilerin önerisi ve kararı üstünden belirlenir. İlk iki yıl 15 günde bir şeklinde gerçekleştirilen İzle-Tartış etkinliği, Baraka’nın faaliyetlerinin artması sonucu daha sonra her ayın ilk cumartesi yapılmaya başladı. Baraka’nın en eski düzenli etkinliği olan Sun-İzle-Tartış’ta bugüne kadar çok çeşitli konu ve tarzlarda 100’den fazla film izlendi. Yazının devamında bahsedeceğim filmler, bugüne kadar izlenen yüzlerce film arasından en beğendiklerimdir.   1- 3 idiots Hint filmi deyince aklınıza hemen filmlerin her anında şarkı söyleyen ve dans eden oyuncular geliyor değil mi? Evet haklısınız. Hemen hemen her Hint filminde böyle sahneler var. Ancak bunun yanında, Hint sinemasında önemli bir devrimci damar da var. Özellikle Aamir Khan’ın rol aldığı filmlerde. Ünlü Hint oyuncunun rol aldığı 2009 yapımı filmde, 3 aylak öğrencinin Hindistan’ın en iyi mühendislik okuluna başlamaları ile başlarından geçen olaylar anlatılmaktadır. Yarışmaya dayalı eğitim sistemlerini eleştiren ve bir komedi filmidir.   2- Hayat Treni II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin soykırımından kurtulmaya çalışan bir Doğu Avrupa Yahudi köyünün öyküsünü son derece eğlenceli bir şekilde anlatan 1998 yapımı kurgu film, müzikleriyle de izleyicilerini etkiliyor. Film sonrasında tartışırken yaşı benden büyük ve filmi gösterime girdiği dönem izleyen bir arkadaşın söyledikleri filmin ayırt edici yanını anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır; “90’lı yılların siyasal ortamı da düşünülünce,  Yahudi soykırımına dair filmlerin içinde Hayat Treni çölde bir vaha gibiydi.”   3- Burn/Queimada Hepimiz Marlon Brando’yu daha çok en meşhur olduğu Godfather filmi üzerinden biliriz. Ancak Brando bir röportajında, rol aldığı filmler arasında kendisini en çok etkileyen filmin Queimada olduğunu söyler. Özgün adı Queimada olan fakat Amerika’da Burn adıyla gösterime giren 1969 yapımı film, adeta yeni sömürgeciliği anlatan siyasal bir metin derinliğindedir. Portekiz sömürgeciliğine karşı bir Karayip adası yerlilerinin ayaklanmasında rol alan bir İngiliz ajanı, önce adanın bağımsızlığını kazanmasını ve ardından da Büyük Britanya’nın yeni sömürgesi haline gelmesi için çabalar. Filmde siyah yerlilerin liderini canlandıran ve Brando ile diğer başrol oyuncusu olan Evaristo Marquez, gerçek hayatta da tıpkı filmde canlandırdığı karakter gibi bir şeker kamışı işçisidir.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir- Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu — August 14th 2021 at 08:33

13900368_1044400372334465_4255195168987956967_n

Argasdi'nin Bellek sayfasında bu sayıda  14 Ağustos'u anlatıyoruz. Adanın bölünmüşlüğünü yaratan emperyalist müdahalelere karşı isyan ediyor, halkların kardeş olduğu bir Kıbrıs için mücadeleye devam diyoruz. Bugün saat 18.00'de Pronto Çemberi önünde buluşuyor ve  hep birlikte İngiltere Konsolosluğu, Amerikan Temsilciliği ve TC Elçiliği önüne giderek yapacağımız basın açıklamamıza bekliyoruz. 13900368_1044400372334465_4255195168987956967_n14 Ağustos 2012: Çağlayan Çocuk Parkı’nda “Bağımsız Kıbrıs” etkinliği coşkuyla gerçekleşti. 14 Ağustos Türkiye’nin adaya gerçekleştirdiği 2. müdahalenin yıldönümüdür. Fakat son 10 yılda 14 Ağustos’lar farklı da bir anlam kazanmıştır. 14 Ağustos Kıbrıslı Türk halkının iradesine sahip çıkmak için sokaklarda olduğu, Bağımsız ve halkları kardeş bir Kıbrıs için mücadele edenlerin günü haline gelmiştir. 14 Ağustos 2012’de Çağlayan Çocuk Parkı’nda gerçekleştirdiğimiz eylem, “Bağımsız Kıbrıs” şiarını yükselttiğimiz ilk eylemdir. İlk kez Baraka ve YKP öncülüğünde ve pek çok örgütün katılımı ile 14 Ağustos 2009’da Anti-Militarist Barış Harekâtı ismiyle gerçekleşmiş olsa da bugün taşıdığı politik sözü, yaşanılan ayrışmanın ardından 2012 senesinde kazanmıştır. 2012’den günümüze Bağımsız Kıbrıs eylemlerinde Kıbrıs’ın kuzeyinden, güneyinden ve Türkiye’den onlarca sanatçı, aydın dayanışma göstererek, şiirleri, şarkıları ve mesajları ile Bağımsız Kıbrıs mücadelesinin var olmasına katkı sağlamıştır. 14 Ağustos’lar Çağlayan Parkı’ndan Göçmenköy Parkı’na pek çok alanda konserler ve etkinlikler ve yürüyüşler şeklinde gerçekleşmiştir. Eylemlerin yeri ve şekli değişse de adamızın bölünmüşlüğünü yaratan emperyalist müdahalelere karşı isyanını, halkların kardeş bir Kıbrıs mücadelesine olan bağlılığını hiçbir zaman değiştirmemiştir. Bağımsız bir Kıbrıs hedefine etnik temelden ayrışarak ve göçmen düşmanlığı yaparak değil, emek ekseninde birleşip birlikte özneleşerek ulaşılabileceği vurgusunu yapmakla kalmamış ve bu çerçevede faal olduğu döneminde bir göçmen örgütü olan Pir Sultan Abdal’ın da ortak organizatörlüğü ile pratikte bunu göstermiştir. Konserli gerçekleşen etkinliklerde elde edilen gelir de eylemin bir parçası olarak düşünülmüş ve etkinliklerden kalan maddi gelir Mülteci Hakları Derneği gibi eylemin sözünü tamamlayacak şekilde bağışlanmıştır. 2016 senesinde Türkiye’de 15 Temmuz Darbe süreci ile yaratılan faşizm ortamında, 14 Ağustos, Türkiye’de var olan baskıcı ortamın buraya da taşınmasının reddiyesi niteliğinde olmuş, sokaklarımızın bizim olduğu mesajının taşıyıcılığını yapmıştır.  2020 senesinde pek çok kritik eylemin Pandemi nedeni ile yapılamadığı bir dönemde, 14 Ağustos Pandemi kurallarına uyularak, üç yerde; İngiltere Konsolosluğu, Amerikan Temsilciliği ve TC Elçiliği önünde eş zamanlı olarak yapılmıştır. Bağımsız Kıbrıs eylemleri adanın bölünmüşlüğü ve tamamında süren emperyalist işgallere bir isyan olarak ortaya çıkmış, bazen umudun, bazen inancın, bazen ise iradenin sembolü olmuş ama her zaman örgütlü, kararlı ve devrimci bir mücadelenin  taşıyıcısı olmuştur.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Sahnede ve Sokakta, Devrimin Provasında- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu — August 9th 2021 at 09:53

1 (3)

1 (3)Onları sahnede, sokakta, eylemde görebilirsiniz. Zamlara karşı Sarayönü'nde bir protestoda mesela ya da bir eylemde kadınların görünmeyen emeğini sergilerken, Başbakanlık, Meclis veya TC Elçiliği önünde protest bir şiir okurken hatta güneyde bulunan ABD Elçiliği önünde haksızlığa dayanamayan bir seyirciden dayak yerken... Baraka Kültür Merkezi'nin tiyatro ekibi BTE, gençlik ve yetişkin ekipleriyle, oynadığı oyunlarla, amatör çabanın en değerli emeğini buluşturdu hep seyircisiyle...Nazen Şansal'ın dilinden Baraka Tiyatro Ekibi... “Belki tiyatro kendi içinde devrimci değildir; ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır.”  Augusto Boal - Ezilenlerin Tiyatrosu  Sahnemiz, oyuncumuz, kostümümüz ve bir tiyatro kurmak için tecrübemiz yoktu. Ama bir şeyler söylemek ve bunu oynayarak yapmak istiyorduk, içimizdeki homo ludens bizi rahat bırakmıyordu. 2000’lerin başıydı ve ABD Ortadoğu’ya “demokrasi” götürüyordu, tabii bombalarıyla… Yanı başımızdaki savaşa karşı sessiz kalamadığımızdan Nazım’dan şiirler okuyor, tiyatral biçimlere sokuyorduk. Karamsar bir buluta dönüşen Annan Planı referandumu ertesinde, tekrardan umutlanmak, barıştan vazgeçmemek adına Aziz Nesin’in mizahına sığınıyor, öykülerini oyunlaştırıyorduk. “Başka bir dünya mümkün” diyen Dünya Sosyal Formu’nu takip ediyor, güneyde ve kuzeyde yaptığımız sokak performanslarıyla küresel direnişe minicik de olsa katkımızı koyuyorduk. Ve ilk dayağımızı o zaman yemiş, sokağın etki-tepki sıcaklığını yakından görmüştük. Güneydeki ABD elçiliği önünde oynadığımız bir oyunda, emperyalist-kapitalistleri sembolize eden ve dünya halklarına kök söktüren bir oyuncumuz, buna tahammül edemeyen bir seyirciden dayak yemişti! Bizler, tiyatroyu bir hükmetme veya uyutma aracı olarak değil, bir sorgulama ve özgürleşme aracı olarak görüyoruz. Tiyatronun, insanın bütün faaliyetleri gibi zorunlu olarak politik olduğunu ve yaşamın kendisinden ayrılamayacağını düşünüyoruz. Bu nedenle gerek oyunlarımızda gerekse çalışma yöntemimizde, sanatsal-estetik kaygıların yanı sıra politik bir bakış açısıyla hareket ediyoruz. Yöneten-yönetilen ilişkileri yerine deneyim aktarmayı, bildiklerimizi paylaşmayı ve dayanışarak birlikte üretmeyi tercih ediyoruz. Eğitim çalışmalarımız gibi oyun provalarımızı da, yükü sırtlanmaya gönüllü olan bir veya birkaç “kolaylaştırıcı”nın eşliğinde yürütüyoruz. Derneğimizin dükkândan bozma küçük lokâlinde ve sokaklarda başlayan tiyatro serüvenimiz, zamanla sahneye de taşındı. Daha sonra özelleştirilmesine büyük bir direniş gösterdiğimiz, Belediye’ye ait olan Arabahmet Kültür Evi sahnesi Baraka oyuncularının ikinci yuvası oldu. Ekibimizde her zaman çoğunlukta olan kadınlar, sosyalist feminist bilincini geliştirdikçe bunu sahneye de taşıyor, kadın oyunları ile toplumla paylaşıyorduk. Çevre aktivisti Greta’dan çok önce “Küresel IsınMA Sabrımızı Taşırma” diyor, Karpaz’a elektrik giderken “Elektrik Değil Eşek Tepsin” performansını Mahkeme bahçesinde, polislerin şaşkın bakışları karşısında sokaklıyorduk. Tecrübemiz arttıkça Bertolt Breht, Sermet Çağan, Yakavos Kambanellis, Dario Fo, Moliere gibi yazarların önemli oyunlarını “yazan-bozan” esprisiyle Kıbrıs’a ve günümüze uyarlıyor, toplumcu gerçekçi tiyatro anlayışıyla seyirciye sunuyorduk. Göç Yasası’nın gençleri etkilediği, neoliberal dalganın halkı vurmaya başladığı yıllarda krizin faturası emekçilere kesilemez diyerek “Ödenmeyecek Ödemiyoruz”u, sınıflı topluma bakışımızı, ezen-ezilen çelişkisini ortaya koyan “Cimrinin Uşakları”nı sahneliyorduk. Akkuyu’daki nükleer santrale tepkisiz kalamıyor, sokak performanslarımızla “Radyoaktif Olma Aktif Ol” çağrısı yapıyorduk. Türkiye’deki yoldaşlarımızdan da davetler alıyor, TAKSAV Uluslararası Tiyatro Festivali’nde defalarca sahne alıyorduk. Ekibimiz kalabalıklaşıp gençlerimiz bağımsızlığını ilan etmek isteyince, liseliler için ayrı bir ekip kurarak onların yaşına ve gündemlerine uygun oyunlar yazmaya başladık. Ekoloji, eğitim, aile, özgürlük gibi konuları liseli gençlerin gözüyle sahneye taşıdık. Hep birlikte gözetim toplumuna karşı sokaklara çıkıp, Türkiye’den gelen mobeseler daha yeni kurulurken NObese dedik. Bizi ilk oyunumuzdan bu yana destekleyen Yaşar Ersoy hocamızın Devlet Tiyatrosu’nda yaşadığı sansüre karşı “özerk tiyatro - özgür sanat” talebiyle sokaklamamızı yaptık. John Steinbeck’in “Ay Batarken”iyle işgale karşı direnişi örgütlerken, hayatımızı ve tiyatroyu derinden etkileyen korona, kısa bir süre ne yapacağımızı şaşırtsa da üretmemizi durduramadı. Çünkü insan var olduğundan beri, içine homo ludens kaçanlar rahat duramaz. Tiyatro değil tiyatromsu da olsa video vb. farklı formlarda derdimizi anlatmaya çalıştık. Pandeminin sebeplerini ve sonuçlarını unutturmak değil hatırlatmak ve sorgulamak sorumluluğuyla yazdık, oynadık. Göz göze gelmenin imkânsızlığı, birbirimizi duymamıza engel değildi; geçmişin radyo tiyatrosu, “Zaman Makinesi”ne binip imdadımıza yetişti. Belki bir süre daha buluşamayız aynı salonda ama 20. yaş kutlamalarımızda parklar, sokaklar, meydanlar bizi bekliyor yaz boyunca…      
✇ Baraka Kültür Merkezi

“Bir barakacık olsa bize yeter!”- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu — August 2nd 2021 at 12:49

599703_10151397550457762_615854243_n

“Bir barakacık olsa bize yeter!” dediğimiz o günün üzerinden 20 yıl geçmiş bile. Aktivistimiz Tahsin Oygar'ın kaleminden Baraka'nın kuruluş hikayesini anlattığı makalemizi keyifle okumanızı dileriz. Argasdi'nin 62. sayısı, Baraka dosyasıyla tüm gazete bayiileri, Khorakitap ve Baraka Kültür Merkezi lokalinde 10 TL okur katkısıyla sizlerle buluşmayı bekliyor. 599703_10151397550457762_615854243_nYıllar önce Baraka ile yola koyulmaya karar verirken heyecanlı bir grup gençtik. O dönemlerde Halk-Der geleneğinden gelen “abilerimiz” vardı. Biz gençlerin de politize olma süreci o zamanlarda başlamıştı.  Baraka’nın kurulmasından önce siyasi bir dizi etkinliğimiz olmuştu tabii ki. “Abilerimizin” gündemlerinin peşinde süreçlere ve alınan kararlara hakim olma şansını pek yakalayamıyorduk. Kendimizi o gündemlerin içinde sürüklenirken buluyorduk. Bu “abilerimiz” dediğimiz grubun, dağınık liderliği, örgüt anlayışını geliştirip katılımcı bir demokratik ortam sağlayamamaları, gündelik ve hızlı geliştirilen politikalar tarafından sürüklenmeleri bizi gerçekten yormuştu. Ülkenin içinde bulunduğu durum ve bizim gibi rahatsızlık çekenlere de sol bir anlayışla kültür ve sanat üretimleri üretme, hayatı sol değerler üzerinden paylaşma ve dayanışma fırsatı vermek amacı ile kuruldu Baraka. Kültür merkezimizi kurma çalışmaları için bile toplantı yapacak yer, mekân bulmak oldukça zordu. Yine bu kuruluş toplantılarından birinde, bu mekân bulamama sorunu üzerinden hayıflanırken bir arkadaşımız, yanılmıyorsam Cengiz Erdem’di, “derme çatma baraka bile olsa bize yeter” demiş ve herkes “evet bir barakacık olsa bize yeter” diyerek iç çekmişti. İşte kültür merkezimizin ismi böyle ortaya çıkmıştı. Sonra tüm ilişkiler kullanılarak ilk mekânımız olan Şht. Tuncer İlkokulu yanındaki binamızı kiraladık. İmece usulü ile harabe halde olan dükkanı büyük özveri ve emek ile içine girilebilecek hale getirmek oldukça güç olmuştu. Tabii kaynak sağlamak için dayanışma konseri düzenlemiştik. Ayrıca herkes elinden geldiğince katkı koyunca kendi gücümüzle, zor da olsa bir şeyler başarmak bize özgüven sağlamıştı. Kuruluştan sonraki ilk yedi aylık süreç oldukça zorlayıcı ve bir o kadar da öğretici oldu. Hayal ettiğimiz katılımcı, düzenli ve sistemli bir toplantı düzeni oluşturamıyorduk. “Abilerimizin” dağınık ve gündelik kararlarını Baraka’ya dayatması ve ikili sohbetlerde Baraka’ya ilişkin kararlar ürettiklerini duymak bizi oldukça rahatsız ediyordu. “Kervan yolda da düzülebilir” görüşümüz bizi bir süre sakin tutuyor; ta ki mekânımızın açık olabilmesi için “abilerimizin” önerisi ve bizim onayımızla barakanın büfesini işletmesi için bir arkadaşa görev verene kadar... Bu arkadaşın yönettiği büfe bir süre sonra Baraka’yı bir bar ortamına çevirmeye başlıyor. Gerek mahalle sakinlerinden gerekse de etkinliklerimize katılan gençlerden aldığımız şikayetler üzerine olaya müdahale etmek için harekete geçiyoruz. Fakat tüm çabalarımız sonuçsuz kalıyor. Olayı tartışmayı bile kabul ettiremiyoruz, bir de üstüne üstlük “özel mülkiyetçilik” ve “mekân sahipliği” yapmak ile suçlanıyoruz. Tüm emeklerimizi gerimizde bırakarak birkaç sandalye ve Baraka tabelası ile ilk mekânımızdan ayrılırken “Sorun, mekân sorunu değildir; kültürel duruş tercihidir” isimli tarihi bildirimizi yayınlıyoruz. Kalan arkadaşlar Kırlangıç Kültür olarak kısa bir süre devam ettikten sonra dağılıyorlar. İşte bu olaydan sonra (1 Ocak 2003)  yeni bir mekâna geçiyoruz ve yirmi yıl sonra bugün halâ devam ettirdiğimiz cuma toplantılarımıza ilk kez başlıyoruz. Film gösterimleri, tiyatro ve koro çalışmaları ile örgütlülüğümüz artarken, değerler, çalışma tarzı ve etkinliklerimizi kaleme almaya başlıyoruz. Baraka’nın organizasyon yapısı cuma toplantılarında ele alınıp ilmik ilmik örülmeye başlıyor. “Hemen Şimdi” isimli yayınımız böylece oluşuyor. Cumartesi sohbetleri ile gündeme ilişkin sohbetler düzenlerken, ücretsiz satranç ve bilgisayar kursu vermeye başlıyoruz. 1 Mayıs, 1 Eylül, 8 Mart gibi bizim için önemli günlerde sokakta olmaya çalışıyor ve gündemi takip edip emeğin yanında bir politik hattı kültür sanat etkinliklerimiz ile harmanlamaya çalışıyorduk. Kıbrıslı Elenler ile iletişimimizi geliştirmeye çalışıp birlikte düzenlenen birçok eyleme katılıyorduk. Bu eylemlerden bazıları Savaş Karşıtı, Filistin ile dayanışma için ve adamızdaki İngiliz üslerine karşı yapılan eylemlerdi. Kıbrıslı Türk halkına uygulanmaya çalışılan asimilasyon politikalarına karşı çıkarken, Kıbrıslı milliyetçiliği yapıp neredeyse ırkçı tutumlar sergileyen göçmen düşmanlığı ile de mücadeleyi bir görev edindik, çeşitli üretimlerde bulunduk. Ülkemizin tamamında ekolojik talanın başladığı her yerde ses vermeye çalıştık. Adamızın birleşmesi ve barışın sağlanması için de “Barış Bizlerin Ellerindedir” şiarı ile irademizi teslim eden değil özne olma çabasını ön plana çıkaran bir anlayış ile mücadele verdik. Elinizde tuttuğunuz Argasdi’miz bir duvar gazetesi olarak başladı ve dergi olup çıktığı ilk günden bu güne kesintisiz sizlere ulaşmaya devam ediyor. Müzik grubumuzun albümleri, tiyatro gruplarımızın oyunları, film atölyemiz ve sonrasında BarakaTV olarak faaliyet gösteren etkinlik grubumuzun sayısız üretimi oldu. Okuma grubumuzla birlikte tartışarak kitaplar okuduk. Dinsel gericiliğe karşı çocuklarımız için yaz kursları hazırladık. Siyasi yönümüzün güçlenmesi ile Lefkoşa Belediye seçimlerinde meclis üyesi adayı göstermeden tutun, genel seçimlere kadar bir dizi seçime de girmek durumunda kaldık.  Geziler, yeme içmeler, yaz kampları, paneller, festivaller derken 20 yıl olmuş.  “Her şey herkese kendimize hiçbir şey” şiarı bize kişisel çıkar ve kariyer çabasını değil tüm değer ve zenginliklerin herkese adil ve eşit dağıtılmasından yana olmayı öğretti. Hatası ve sevabı ile geçen 20 yıl. Baraka üretmek isteyen, sanata kültüre ilgi duyan, sol değerlere inanan herkese açık. Gelin bir el atın. Birlikte nice 20 yıllarımız olsun!  
✇ Baraka Kültür Merkezi

Argasdi’nin 62. Sayısı Çıktı: Baraka 20 Yaşında!

By Şifa Alçıcıoğlu — July 7th 2021 at 09:30

ön kapak 62.

ön kapak 62. arka kapak 62.

Üç aylık periyodlarla yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 62. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Baraka 20 Yaşında” olarak belirlendi.   Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; Kıbrıs kültürü, Baraka’dan Haberler sayfasının yanı sıra Baraka Kültür Merkezi’nin 20.yılı nedeniyle Baraka’nın dünü, bugünü, kültürel ve sanatsal üretimleri, eylemlilikleri kısacası yirmi yıllık mücadele pratiği hakkında bir dosya ile sesleniyor okurlarına…   Argasdi’nin Hammaliye Kurulu’ndan yapılan açıklama ise şöyle: “Dergimizin dosya konusuna ayırdığımız sayfalarında sizleri Baraka’nın nasıl bir dernek anlayışı ile hayat bulduğu dernekçilik ve aktivizm konulu bir yazı ile karşılıyor, devamında ise derneğimizin kuruluş hikayesini genel bir bakış ile ele aldığımız yazıyla sizleri zaman tünelimizde yirmi yıllık bir geziye çıkarıyoruz. Kültür-sanat alanında bugüne değin biriktirdiğimiz üretimlerimize hayat veren mücadele araçlarımızdan Baraka Tiyatro Ekibi ve Sol Anahtarı Müzik Topluluğu sizleri konuk ediyor sayfalarına. Medya ve video aktivizm konulu bir başka yazımızla Baraka’nın bu alana bakışı, geçmişten bugüne olan üretimleri ve BarakaTV’nin oluşumu ile ilgili bilgiler aktarmaya çalıştık. Bu sayıya özel bilim konusunu da eklediğimiz sanat sayfamızda, derneğimizin en uzun süreli etkinlik grupları arasında yer alan Okuma-Tartışma grubumuz ile Sun-İzle-Tartış’tan kısaca bahsederken, ‘Okuyan insan, halkının yanındadır” şiarıyla yedi yılı aşkın süredir gönüllü olarak gerçekleştirdiğimiz yaz kurslarımız da geçmişinden bugününe sizlerle... Ayrıca yirmi yılını derlemeye çalıştığımız Baraka belleğimizi paylaşıyor, sokakta gerçekleştirdiğimiz röportajlarla mikrofonumuzu size uzatıp Baraka’yı sizden dinliyoruz. Bizler, argasdi otu gibi inatla mücadele ederek var olmaya devam edeceğiz nice yirmi senelerce. Dünün deneyimlileri, yarının ise hala acemileri olarak yıllardır maruz bırakıldığımız asimilasyon ve entegrasyon politikalarına karşı sözümüzle, notamızla, tiyatromuzla,  şiirlerimizle, kısacası kültür-sanatın her rengi ile direnmekten başka çaremiz yok. Başka bir dünya özlemiyle nice yirmi senelere…”   Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    
✇ Baraka Kültür Merkezi

Tembellik Hakkı- Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu — June 11th 2021 at 09:02

IMG_5711

Tembellik Hakkı, Argasdi'nin 61. sayısının Sanat sayfasından sizlere sesleniyor. "Ben okudum pek haz ettim" diyerek okuyucuya seslendiğimiz kütüphane bölümünde yer alan yazımız, Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmış Tembellik Hakkıyla ilgili bilgiler sunuyor... IMG_5711Tembellik Hakkı altmış sayfalık incecik bir kitap. Ancak kısalığına bakılarak küçümsenmemeli, bazı kaynaklara göre Komünist Manifesto’dan sonra tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmiş kitap olma onurunu taşıyor. Marx’ın damadı Paul Lafargue’nin bu eserinin bir sosyalist klasik olduğundan ise kimsenin şüphesi yok. İlk bakışta kitabın isminin çağrıştırdığı şey, sanki Marksizm ile bir çelişki içerisindeymiş izlenimi bırakabilir. Tembelliği savunmak, bunu bir hak olarak yüceltmek sanki çalışmayı reddeden bir tutumu onaylamak, üretmeye karşı olmakmış gibi algılanabilir. Özellikle de Marksizm’in çalışan sınıfları, proletaryayı mücadelesinin merkezine koyan bir dünya görüşü olması ile “tembelliği savunmanın” birbirine ters şeyler olduğu düşünülebilir. Oysa gerçek bunların tam tersi! Lafargue Marksizm’i Fransa’da ilk kez gündeme getiren düşünür ve eylemcidir. Paris Komünü günlerinde Fransa’dadır, Komün yenilince sığındığı İspanya’da Kapital’in İspanyolca’ya çevrilmesinde görev almıştır, Fransa işçi sınıfını bilinçlendirmeyi hedefleyen Egalite gazetesinin yazar kadrosundadır ve Fransız Sosyalist Partisi kurucularındandır. Kısacası Lafargue bir Marksist’tir ve “Tembellik Hakkı” da bu ideolojik temel üzerinde yükselen bir kitaptır. Marksizm insanın evriminde emeğin rolüne işaret edip, alet kullanımından kültüre kadar her noktada topluma şekil verdiğini vurgularken sözü edilen emek, “kapitalist çalışma” değildir. Tam aksine Marx, bu tür çalışmanın işçileri nasıl insanlıktan çıkardığını eserlerinde en çok vurgulayan düşünürlerden biridir. Marksizm insan emeğinin hem insanı hem de toplumu şekillendiren ana unsur olduğunu, insanın emeği aracılığı ile çevresini şekillendirirken kendi kendisini de şekillendirdiğini açıklar. Ancak üretim araçlarının özel mülkiyeti ile birlikte, sadece emek aracılığı ile üretilen artık ürün değil “zaman” da sınıf mücadelesinin konusu olmuştur. Kapitalistler işçileri daha uzun süre çalıştırmak isterken, işçiler de kendilerine ait bir boş zaman talep etmektedirler. Çalışma saatleri uzadıkça işçiler insanlık dışı koşullara maruz kalmakta, insanlıktan çıkmaktadırlar! Lafargue da zaten “çalışma”ya değil, “kapitalist çalışma”ya karşı çıkmakta; “tembellik” derken “aylaklık”tan değil “boş zamandan” bahsetmektedir. İşte Tembellik Hakkı bu Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmıştır. Günde 12-14 saat çalışan işçilerin sekiz saatlik iş günü mücadelesinin yükseldiği, bu talebin işçi sınıfına kazandırdığı 1 Mayıs mücadelelerinin henüz doğmak üzere olduğu koşullarda Lafargue; tembelliğin kapitalistler kadar işçi sınıfının da hakkı olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Lafargue kitabında kendileri tembellikle meşgul olan sınıflarca çalışmanın kutsanmasının ikiyüzlü yapısını teşhir ettikten sonra aşırı saatlerde çalışılması sonucunda ortaya çıkan ürün fazlasının toplumlarda nasıl bir bozulmaya yol açtığına dikkat çekti. (Yeri gelmişken, kitapta aşırı üretim ve tüketimden kaynaklı ekolojik sorunların da eleştirildiğini söyleyerek, Marksizm’in ekolojik duyarlılığı olmadığını iddia eden günümüz “aydınlarına” bir selam gönderelim!) Kitabın son bölümünde ise her insanın günde en fazla üç saat çalışmasını öneren Lafargue, bu durumun teknolojik gelişmeyi teşvik edeceğini ve birçok işin makineler tarafından yapılması ile yaratıcı faaliyetlere, sanata, kültüre çok daha büyük bir alan açılacağını da vurguladı. Aşırı üretim yüzünden ekolojik bir felakete doğru yaklaşırken milyonlarca insanın açlık çektiği, yasalarda var olan sekiz saatlik iş gününün neoliberal saldırılarla küresel çapta fiilen geriletildiği, geçmişin kazanılmış haklarının teker teker kaybedildiği, bizim ülkemizde ise özel sektörde tamamen ortadan kalktığı koşullarda; Marksizm de “Tembellik Hakkı” da hala güncel.      
✇ Baraka Kültür Merkezi

Ah Şu “Tembelliğimiz”- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu — June 2nd 2021 at 10:07

On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920

Argasdi'nin Tembellik dosyasını  incelediği 61. sayısında Kıbrıslı Türkler ve tembellik konusu "Ah şu Tembelliğimiz" isimli makaleyle tartışmaya açıldı. Derginiz Argasdi Baraka Kültür Merkezi lokalinde, bölgenizdeki Khora Kitap'ta ve gazete bayiilerinde... On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920Kıbrıslı Türkler üzerine en çok yapılan yorumlardan biri “tembelsiniz” argümanıdır. Peki, tembel miyiz? Öyleysek neden tembeliz? Ya tam tersiysek?  İstediğimiz gibi üretebiliyor muyuz, üretimlerimizi pazarlama gücümüz var mı? Kendi ekonomimizi elimizde bulundurabiliyor muyuz? Yoksa konformizmin rahat kollarında mışıl mışıl bir uykuda mıyız? Geçmişimiz; savaşlar, acılar ve yokluk hikayelerini içinde barındıran bir tarihe sahip. Güneş doğmadan uyanan köylülerin, bütün gün didinip durması ve bunu Sisyphos’un bir kayayı itmesi gibi sonsuz bir döngüde her gün tekrar etmesi… Bir yanda kuraklık, bir yanda yoksullukla geçen yıllar. Diğer taraftan ise yönetenlerin ve emperyalistlerin müdahalesi karşısında var olabilme mücadelesi için direnen bir halk… Kendi ayaklarımızın üstünde durma hayallerimiz hep bastırılmış, ağzımıza çalınan bir parmak balla “Aman siz uğraşmayın biz sizin yerinize yaparız” masallarıyla bir şekilde susturulmuşuz. Bugün gelinen nokta ise “şımarık, tembel, besleme” olarak itham edilen Kıbrıslı Türkler olmuş. Tarihe kısa bir bakış 1571 yılında adanın Osmanlıların eline geçmesiyle ilk kez Türk nüfus varlığından söz etmeye başlayabiliriz. Anadolu’dan buraya getirilen daha fazla tarım ve zanaat yaparak geçimini sağlayan Türkler, 1878 yılında İngiliz Sömürge Yönetimi altına geçtiği zaman Kıbrıslı Türk kimliğiyle anılmaya başladı. Kıbrıs, İngiliz sömürgesi olarak iki paylaşım savaşına da tanıklık etti. 1. Paylaşım Savaşı yıllarında Kıbrıslı Türklerin adadan çıkışı yasaklandı, ticaret yapmasına izin verilmedi. Büyük çoğunluğu köylerde yaşayan halk, çalışıp didinse de kuraklık amansız, yoksulluk başa belaydı. İşsizlik nedeniyle gençler bilmedikleri diyarlarda İngiliz askeri olarak savaşa katıldı, kızlar bilmedikleri diyarlara Araplara satıldı... Derken bir Amerikan şirketi boy göstermeye başladı Lefke kıyılarında. Cyprus Mines Corporation (CMC)  maden işletmesi 1914 yılında faaliyete başladı. İşsizlikten kırılan halk böylece kendine bir “kurtarıcı” buldu ve adanın dört bir yanından toplanan büyük bir çoğunluğu erkeklerden oluşan işçiler, CMC maden şirketinde çalışmaya başladı. 1950’li yıllarda bakırın en parlak rengi gibi zirvede ışıldamaktaydı şirket.  2. Paylaşım Savaşı sırasında faaliyetine ara verdiğinde ise tarlasını bırakıp birkaç kuruşa madende çalışan erkekler de işsiz kalır. Yıllarca ekilemeyen tarlalar verimsiz, kuraklık ve işsizlik acımasızdır. 1975 yılına değin maden arayan şirketin, arkasında tek bir iz bırakmadan dev bir çevre felaketi bırakıp gitmesi kadar da acı… Emperyalist güçlerin ada halkı üzerinde yarattığı travma bununla da sınırlı değildi.1960 yılında İngilizler adayı terk etti. Ardından ortak bir cumhuriyet kuruldu: Kıbrıs Cumhuriyeti. Ancak bu, uzun süren bir yönetim olamadı.1963 yılında birbirine kırdırılan halklar, 1974’te yeşil bir çizgiyle ortadan tamamen ikiye bölündü. Üretmeyen bir toplum tükenmeye mahkumdur 193941906_484824112806690_1423892627796488995_nSavaşın ardından yeni bir toparlanma sürecine geçiş yaşanır. Bu esnada Kıbrıslı Elenlerden kalan fabrikalar, 1975 yılında Sanayi Holding ismiyle yeniden üretime geçer. Bundan sonraki on yıl boyunca binlerce çalışanıyla üretime geçen Sanayi Holding altın dönemini yaşar. Öyle ki Japonya’ya bile ihraç edilen mallar vardır. İnsanlar üretmeye, ülke ekonomisi kendini kalkındırmaya başlamışken, 1986 yılında Türkiye Başbakanı Turgut Özal Kıbrıs’a bir ziyaret gerçekleştirir. Cennet gibi bir vatanımız olduğunu söyleyerek turizmin gelişeceğini, tarıma ve üretime gerek olmadığını açıklar. Böylece özelleştirmenin ilk sinyallerinin verildiği o dönemde fabrikaların sayısı yarıya inerken, insanlar işsizlikle ve yönetenlerin zorbalığıyla mücadele etmeye başlar. Sanayi Holdingle kendine yeten, özgür, örgütlü, sınıf çıkarlarını düşünen bir halkın varlığına tahammül edemezler. “Memur cenneti” haline gelmemiz de bu yaşananlardan sonraya rastlar. (Şimdilerdeyse genç memurlar, adaletsiz bir şekilde Göç Yasası cehenneminin mağduru durumundadır.) Bizden olmayana ekmek de yok politikası güden işbirlikçi yönetenler, şükran politikasının temellerini de atarak halka en büyük kötülüğü yapar. Ülkeden göçler yaşanır. TC egemenleri ise üretimden koparılmış, yaratılan nispi refahla rahatlamış bir Kıbrıslı Türk halkını istedikleri şekle sokabileceklerini düşünürler. Yıllar içinde üretim durmaya, halk fakirleşmeye, kurumlarımız teker teker batırılmaya, kimliğimiz sorgulanmaya, adımız tembel diye anılmaya başlar. Siesta bitti. Şimdi uyanma zamanı! Tüm bu arka planla, gelelim yapılan eleştirilere… Yıllarca işsizlikle ve savaşlarla boğuşan Kıbrıslı Türkler özünde üretken insanlar olmakla birlikte yıllardır yaratılan bu yapay refah dönemi nedeniyle biraz daha “rahatına düşkün” olarak tasvir edilebilir. Zamanında yapılan bu yanlış uygulamalarla birçok insan bu yaratılan konforun lüksünü fazlasıyla yaşamıştır. Erken emeklilikler, müşavirlikler, yaratılan bu ganimet düzeninden beslenenler… Artık bu refah döneminin de sonuna gelindiği aşikardır. Üzerimizde kurulan baskılar gün geçtikçe artmakta,  yaşam daha zor bir hale gelmektedir. İşsiz üniversite mezunları, hâlâ ailelerine bağımlı evli çiftler, bitik hale getirilen esnaf,  asgari ücret dahi alamayan özel sektör çalışanları, borçlar, borçlar, borçlar… Kıbrıslı Türkler olarak, geleceğini bu adada gören göçmen kesimlerle kader birliği yapıp var olma mücadelesini asla yitirmeden üzerimizde oynanan çirkin oyunlara, bağımlı hale getirilmemize, maddi çıkar ve menfaatlere, bu çarpık düzenin yarattıklarına karşı gerekirse sıfırdan başlamalı, yerli işbirlikçilere, yaratılan ambargolara ve üstümüzde kurulmak istenen “besleme” edebiyatına inat üretmeye devam etmeliyiz. Gençleri meslek liselerine, zanaata, üretime dayalı işler kurmaya da yönlendirmeli, tembellik argümanının altında ezenlere inat, çalışarak çoğalmalıyız. Fotoğraf: Michalis Georgiou, "On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910-1920.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu — May 4th 2021 at 09:05

photo

Argasdi'nin 61. Sayısı "Tembellik" dosya konusuyla bayiilerdeki yerini aldı. Bugün dosyadan bir yazımızı sizlerle buluşturuyoruz: "Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!".  Pandemide evden çalışma durumunda bırakılan emekçileri inceleyen makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Aktivistimiz Zekiye Şentürkler tarafından kaleme alınan yazıda kendinizden çok şey bulacaksınız... photo “Evden bağlanalım”, “zoom açalım”, “online meeting atıyorum”, “çevirim içi olalım”, “aman Pandemi var evden çıkmayın ama işleri de aksatmayın” diyerek hayatımıza sokulan yeni terminolojilerin sanırım uğramadığı ender kapı kaldı. Koronavirüsün uzun süre bizlerle olacağını idrak ederek yaşamımızı sürdürdüğümüz günümüzde, koronavirüsten daha da bela bir evden çalışma furyası aldı başını gidiyor ve ne yazık ki bazı kesimler için koronavirüs gitse bile evden çalışma durumu hiç gideceğe benzemiyor. Devletten yine hayır gelmedi “Koyun can derdinde, kasap et” sözü herhalde durumu en iyi özetleyendir. Geçen yıl Mart ayında salgının ülkemize gelmesiyle birlikte ilk kapanma koşullarını yaşadık. İlk aşamada herkes can derdinde olduğundan dolayı evde kalmayı her şeyin önüne koyabilmiş ve kapanmıştı. Zorunlu açık olması gereken sektörler hariç herkes evindeydi ve devletten medet umuyordu. Ancak ilerleyen zaman içerisinde, komik bile denilemeyecek destekler açıklayan devlet, her zamanki gibi elini işçilerin cebine atsa da işverenleri de yeterince memnun edemedi. Böylece patronlar hemen harekete geçti. Hem çalışanlarına boşuna para vermeyeceklerdi hem de kendileri daha fazla para kaybetmeyecekti. Sonuç olarak, işçileri evden çıkarmadan çalıştırabilmenin yollarını aramaya başladılar ki bunu bulmak günümüzde pek çok ülkede kullanılan bir çalışma yöntemi olduğundan dolayı pek de zor olmadı. Evlerden yapılabilecek işler için gerekli altyapı harcamalarını da işçilerin üzerine yıkan pek çok patron internet, telefon, laptop gibi araç gereçleri de sağlamadan, çalışanlara iş başı yaptırmaya başladı. Bu durumun patronlara kat be kat fayda sağlayacağının ve işçiler için ciddi bir sömürü olacağının herkes farkındaydı. Ama ilerleyen günlerde yaşanılacak ekonomik kriz, ödenmesi gereken faturalar, krediler, çocukların masrafları, ev geçindirme derdi derken çalışanlar da mecburen bu duruma boyun eğmek zorunda bırakıldı. Her daim krizi fırsata çevirenler Öncelikle gasp edilen elbette ki çalışanların zamanı olmuştur. Mesai saati mevhumu ortadan kalkmış; öğle arası, akşamüstü, iş bitiş saati dinlemeyen patronlar, dur durak bilmeden mailler, mesajlar, telefonlar yağdırmaktadır. “Zaten evdesin başka işin ne!” bakış açısıyla, çalışanların emeklerini sömürebildikçe sömüren patronlar, özellikle aynı zamanda evi çekip çevirme, yaşlı/hasta/çocuk bakımı gibi pek çok görev üzerine yıkılan, ev içi emeği yok sayılan kadınları iki kat daha fazla ezmiştir. Her an işteymiş gibi “hazır ol”da patrondan emir beklemenin yarattığı psikolojik baskıya, geçimini sağlamak için buna katlanmak zorunda olmanın yarattığı baskı da eklenince insanlar içinden çıkılmaz bir bunalıma sürüklenmiştir. Sabah, patronların istediği saatte başlayıp akşam geç saatlere kadar süren mesailerin karşılığının ödenmesi söz konusu olmazken, patronlar insanların özel hayatının içerisinde olmayı normalleştirme yolunda hızla ilerlemektedir. Patronlar, davetsiz bir misafir gibi eve gelip salonun ortasına oturmuş ve kesinlikle kalkmayı da düşünmemektedir. Zorunlu kapalı olunan dönemde ödeneksiz izin gibi pek çok seçeneği kullanarak çalışanlarının yatırımlarından kırpan, maaşlarını ödemeyen ya da ciddi kesintilere uğratan, tabiri caizse çalışanlarına bu zor dönemde hiçbir destek göstermeyen patronlar şimdi çalışanlarından onların kölesi olmasını talep etmektedir. Her durumda krizi fırsata çevirip kendi menfaatlerine öncelik veren patronlar açıkça çalışan haklarını hiçe sayıyor, İş Yasası’na göre ek mesailerini ödemeyerek, zorunlu izine çıkarıp yıllık izin haklarını tüketerek suç işliyor ancak buna dur diyebilecek yetkili organlar üç maymunu oynuyor. İşsizliğin gün geçtikçe katlanarak arttığı bu zamanlarda ise çalışanlar da bu duruma katlanmak zorunda bırakılıyor. Beterin beteri var dedikleri Bir de Pandemi kuralları gevşetilip artık ofislerine dönme imkanı olsa da dönemeyen bir kesim var ki onlar için beterin beteri tabirini kullanmak tam yerinde olur. Özellikle çağrı merkezi gibi vardiyalı görevlerde çalışan kişiler evlere hapsedilmeye devam ediyor. Bunun gerekçesi ise tam bir rezalet! Gecelerini gündüzlerini patronların cebini doldurmak için iş yerinde harcayan bu kesimin ısınma/soğuma,  içecek ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlarını evde çalışma durumunda kendi ceplerinden karşılamaları, patronların cebini biraz daha fazla şişiriyor. Fırsatçı patronlar bu gibi çalışanları evlerine hapsetmeye devam edip, bu giderleri de onların üzerine yıkıyor. Özetle bu çalışanlar için hem 8 saatlik mesai kavramı ortadan kaldırılıp, ek mesai ödemeleri yapılmıyor hem de bu kişilere ek gider yaratılıyor. Ülkemizde, sermaye-hükümet el ele çalışanları köleleştiriyor. Oysa emekçilerin örgütlü bir yapısı olabilse, bu kâr düzeni içinde bile bir takım iyileştirici önlemler alınabilir. Örneğin bazı Avrupa ülkelerindeki şirketler, evden çalışan emekçilerin kirasının ve ısınma/soğuma masrafının yarısını ödemeye başladı bile. Acilen yasal düzenleme! Bu insanca çalışma hakkını hiçe sayan uygulamaların derhal sona ermesi için evde çalışan işçilere ek yasal düzenlemelerin, cezai yaptırımların ve denetimlerin bir an önce yapılması hayati önem taşımaktadır. Devletin, evde çalışma koşullarını ve bu kesimdeki işçilerin haklarını yasalar nezdinde ivedilikle düzenlemesi ve çalışanları patronların kölesi olmaktan kurtarması gerekmektedir. Çalışanların uğradığı haksızlıkları hızlıca çözme kabiliyetine sahip İş Mahkemelerinin kurulması da bu süreci destekleyecek önemli bir adım olacaktır.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Teali-i Nisvan- Cansu Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu — April 28th 2021 at 09:05

2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6

Tarihte bugün; 28 Nisan 1913'e  giderek, Osmanlı’da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan'ın kurulmasına tanık olacağız. Argasdi'nin tarihe ışık tutan sayfası Bellek'te yer alan makaleyi Cansu Nazlı yazdı. Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. 2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6Lisedeki tarih dersleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleme ve gerilemeleriyle empati kurduran, devlet aklıyla bize tarih öğreten müfredatını bir hatırlayın. Osmanlı’nın dağılma döneminin olumsuzluklarını genç zihinlere boca eden resmi tarih anlatımında işçi ve kadın hareketlerinin yükseldiğinden ve emekçilerle kadınlar için kaydedilen ilerlemelerden hiç bahsedilmez. Bir düşünün, 2. Meşrutiyet döneminde işçilerin daha adil bir ücret ve çalışma koşulları için İstanbul’dan Beyrut’a, İzmir’den Selanik’e, Üsküp’ten Ereğli’ye, Kavala’dan Samsun’a grevlere çıktığı 1908 grevlerinden bahsedilseydi Osmanlı Devleti’nin dağılmasına mı empati kurardık yoksa işçi hareketinin o döneme dek görülmedik derecede canlanmasına mı? Peki ya,  aynı dönem ilk feminist örgüt olan Teali-i Nisvan’ın  kurulduğu, bunu onlarca daha kadın örgütü, gazete ve dergi takip ettiği ve kadınların özerk örgütlenmesinin bir siyasi parti kurma girişimine kadar ilerletildiği ancak başvurularının reddedildiği öğretilse, bugün kadınlar Atatürk büstüne Mustafa Kemal kadına seçme ve seçilme hakkı ‘verdiği’ için karanfil koyar mıydı? Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bugün daha çok Teali-i Nisvan Cemiyeti’nden bahsedelim. Nam-ı diğer "Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği”, bazı kaynaklara göre 1908’de bazılarına göre 1913’te, Halide Edip’in girişimiyle kuruluyor; üyeleri arasında Nakiye Hanım, Nezihe Muhiddin, Rana Sani Yaver de bulunuyor. Kadınların kültürel olarak gelişmesini ve ekonomik özgürlüklerini kazanmasını hedefleyen derneğin dil kursu açmak, konferanslar vermek, çeviriler yapmak, kadınlar için okuma yazma kursu açmak gibi faaliyetleri bulunuyordu. Kültürel bir örgütlenme olan bu cemiyete üye olabilmek için iyi derecede Türkçe bilmek ve verilmekte olan İngilizce derslerine katılım sağlamak gibi belirli şartlara sahip olmak gerekliydi. İngiltere’de kurulmuş olan Türk Kadınları Muhibbi Cemiyeti’ne paralel olarak çalışmak istendiğinden İngilizce’ye bu kadar önem verildiği tahmin ediliyor. Dernek, kadınların ayda 5 kuruş karşılığında haftanın iki günü giderek ‘Mektebi İbtidaiye’ eğitimi aldıkları bir dershane de açmış. Kadınlara ayrıca Türk işi, beyaz iş, hesap işi ve çamaşır imalatı gösterilen kurslar da düzenlenmiş. Kadınlarla ilgili yazılar, tarihi, edebi, sosyal eserler dernek bünyesinde Türkçe’ye çevrilmiş. Cemiyet-i İmdadiye, Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan, Kırmızı Beyaz Kulübü, Çerkez İttihat ve Teavün Cemiyeti ve daha onlarca kültürel kadın örgütü, yine aynı dönem faaliyet göstermeye başlamış. Yine aynı yıllar Hanımlara Mahsus Gazete, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi birçok gazete ve dergi de yayımlanmaya başladı. Kadınların toplumsal yaşama daha fazla karışmasının ve örgütlenmesinin de tesiriyle bu dönemde kadın erkek beraber alışverişe çıkma, evlilikte belediye nikâhı şart olması, Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılarak kocanın ikinci bir kadın ile evlenebilmesinin ilk kadının onayına bırakılması minvalinde gelişmeler de yaşanmıştır. Araştırmacı gazeteci bir yazar olan Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu isimli kitabının bakış açışı bölümlerinden birinde şöyle der: “Yakın bir zamana kadar, Atina demokrasisini inceleyen tarihçiler laf arasında değinmenin dışında kadınlardan ve kölelerden hiç bahsetmezlerdi. Köleler Yunan nüfusunun çoğunluğunu, kadınlarsa yarısını oluşturuyordu. Atina demokrasisi kadınların ve kölelerin bakış açısından nasıl görünüyordu acaba? ABD Bağımsızlık Beyannamesi 1776’da “bütün insanların eşit doğduğunu” ilan etti. Siyah kölelerin, köleliklerini sürdüren bu beyanname yarım milyon kölenin bakış açısına göre ne anlama geliyordu? Ya hiçbir hakları olmadan yaşamaya devam eden kadınlar, kimle eşit doğuyorlardı?” Resmi tarihten okunduğunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminin başlangıcı kabul edilen 2. Meşrutiyet dönemi oldukça olumsuz olarak lanse edilirken aynı döneme emekçiler ve kadınlar açısından baktığımızda da başka bir şey görürüz: Dünyanın birçok ülkesinin resmi tarihinin gizlediği gerçeğiyle emeğin ve kadının özgürleşme mücadelesinin hikayesini... İşte buralarda gizlenen bizim hikayemizdir.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Argasdi’nin 61. sayısı “TEMBELLİK” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu — April 7th 2021 at 11:28

169458785_253836753132915_950487460902188517_n

169458785_253836753132915_950487460902188517_nÜç aylık kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 61. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Tembellik” olarak belirlendi. Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; kitap, film ve müzik yazılarının yer aldığı sanat sayfalarının yanı sıra “Tembellik” temasını farklı boyutlarıyla işleyen bir dosya içeriyor. Bu sayıda bellek sayfamız, bizleri Osmanlı’da kurulan ilk feminist örgütle tanıştırıyor. Tembel olmakla itham edilen Kıbrıslı Türkler araştırma konusu olarak karşımıza çıkıyor. Derginin ilerleyen sayfalarında, Pandemi koşullarında özel sektör emekçilerinin yaşadığı sorunlar malumken, Bağımsızlık Yolu partisinin öne çıkardığı Servet Vergisi hakkında detaylı bir yazı ile karşılaşacaksınız. Son zamanlarda ortaya atılan PCR testlerinin güvenirliğinin sorgulanmasını araştıran makalemiz de dergimizde yer alıyor. İnsanlar tarafından (kendisi yapmadığı zamanlarda) hoş karşılanmayan tembellik, özünde o denli kötü bir şey olmayabilir. Örneğin Eski Yunan’da zenginler çalışmaz, deyim yerindeyse tembellik ederlerdi ki kendilerine herkesin sahip olamayacağı bir zaman ayrıcalığı kazanabilsinler. Bu dönemde sanatta, sporda, düşüncede atılan temeller hâlâ güncelliğini koruyor. Çalışmanın ve boş zamanın, madeni bir paranın iki yüzü gibi birbirini tamamladığını düşünmemişizdir önceden belki de. Ya da yaratıcılık için boş zamana duyulan ihtiyacı... Belki de olmasaydı şimdi hayatımızı kolaylaştıran icatlar da olmayacaktı. Yine de okulda, iş yerinde hatta evimizde hep kötü gözle bakarız tembel olana, tembellik yapana. Bilmeyiz tembel diye damgalanan her çocuğun başka başka cevherlere sahip olduğunu. 1800’lü yıllarda başlayan çalışma hayatının yarattığı zorluk, zaman içerisinde değişse de günümüzde Pandemi’yle çakışan iş yaşamı hâlâ aynı derecede zor. Sürekli evden çalışmak durumunda kalan özel sektör emekçileri boş zaman özlemini daha da perçinlemişken, tembellik de bir hak olmalı diyoruz. Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    
✇ Baraka Kültür Merkezi

John Steinbeck ve Kitaplarına Dair- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu — April 1st 2021 at 13:59

27Subat2017_steinbeck

Dergimizin Sanat sayfasında yer alan "kü-tüp-ha!-ne? ben okudum pek hazettim" köşesinde yer alan makalemizi keyifle okumanız dileğiyle... 27Subat2017_steinbeckJohn Steinbeck’le ilk tanışmam Fareler ve İnsanlar kitabıyla olmuştu. “Fareler ve İnsanlar” insanı hüzne boğan bir hikaye olmasının yanında yazarın 1920’li yıllarda bizzat deneyimlediği evsiz ve gezici bir çiftlik çalışanı olduğu zamanlara da atıfta bulunuyor.  Ezilenle ezeni, ırklar arasındaki adaletsizliği ve öğrenilmiş çaresizliğe inat, insanı ayakta tutan tek şeyin aslında umut olduğunu daha da iyi anlamanızı sağlayan kitabın, film uyarlamaları da oldukça başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarılmış. Yazarın kitaba bu ismi vermesine Robert Burns'in “To A Mouse” şiirinde yer alan bir dize neden olmuş: “En iyi planları farelerin ve insanların, sıkça ters gider”. 1902 yılının 27 Şubatında dünyaya gelen Steinbeck, 1930’lu yıllarda Büyük Buhran’ın yarattığı yıkımdan payına düşeni alır ancak bu kriz yılları, ona ilk romanını yayımlama fırsatı da sunar. 1929 yılında ilk romanı, ünlü bir deniz korsanını konu aldığı “Altın Kupa” yayımlanır. İstediği ilgiyi göremeyen romanın ardından, denemelerine devam eder ve yazın hayatına 1935’te “Yukarı Mahalle”yle tekrardan dönüş yapar.  Tarım işçilerini örgütlemeye çalışan iki direnişçinin hikayesini anlattığı ve adeta adıyla özdeşleşen “Bitmeyen Kavga”  ise 1936’da yayımlanır. Steinbeck’in haksızlığa gelemeyen ve çoğu kişi tarafından “aykırı” bulunan ruhunu bu romanıyla daha da iyi anlıyorsunuz. Büyük Buhran’ın etkileriyle kendi yaşadığı yerden kovulup Kaliforniya’ya göç etmek durumunda bırakılan insanların maruz kaldığı zamanları ise 1936 yılında kaleme aldığı ödüllü romanı “Gazap Üzümleri”ni okurken iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Büyük çiftliklerden el çektirilen binlerce Amerikalının, ekonomik sıkıntılar yanında kendi yurdunda göçmen olmasına da tanık oluyorsunuz. İkinci Paylaşım Savaşı zamanlarını da yaşayan yazar, çok bilinmeyen ama oldukça çarpıcı bir esere daha imza atar: “Ay Batarken”. Romanda isimsiz bir ülke, isimsiz bir başka ülke tarafından işgal ediliyor. Ancak bu ülkelerin açıkça yazmasa da Norveç ve Almanya olduğunu görebiliyorsunuz. Romanda, kasaba halkının işgalciye karşı çıkarak bütünleşmesinin, işgalin ve işgalcinin soğuk suretiyle boğuşurken özgürlük uğruna direniş ateşini yeniden alevlemenin anlamını oldukça derinden hissediyorsunuz. Geçtiğimiz yıl tiyatro ekibimiz tarafından oyunu hazırlanan Ay Batarken,  Pandemi nedeniyle seyircilere ulaşamasa da youtube kanalımızdan izlenebilir. Eserlerini daktilonun statik sesi yerine kalemin ahengine bırakan John Steinbeck, 20 Aralık 1968 yılında hayatını kaybeder. Gerçekçiliği, işçi sorunları ile toplumsal sorunları kendine dert edinişi ve 20’ye yakın yayımlanan romanı ile bu dünyadan geçen Steinbeck’in bazı romanları hala güncelliğini koruyor. Ezilenin karşısında, işgale karşı bir ses duymak istiyorsanız, bu asi ruhla tanışmak için hala geç değil. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&ab_channel=BarakaK%C3%BClt%C3%BCrMerkezi
✇ Baraka Kültür Merkezi

ORFF Eğitiminin Çocuklarımıza Kazandırdıkları-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu — March 31st 2021 at 10:40

orff

Argasdi'nin Sanat sayfasındaki müzik köşesinde bu sayı Orff eğitim tekniğini konu aldık. Evde ve okulda eğlenceli ve öğretici yaratıcılığı amaçlayan bu eğitimle tanışmaya ne dersiniz? orff“Orff Yaklaşımı’’, “Orff Tekniği” isimleriyle de anılan bu eğitim, besteci Carl ORFF ve dansçı Gunild KEETMAN tarafından geliştirilmiştir. Orff eğitim tekniğinin en temel amacı çocuklarda yaratıcılığı güçlendirmektir; tabi bunu ders gibi değil de oyun içerisinde yaptırmaktır. Aynı zamanda da müzik, dans, drama, konuşma ve hareket öğelerinin birleşimini oluşturan bir tekniktir. Gelin Orff tekniğinde yaratıcılık alanına bir örnek ile değinelim: Öğretmen, öğrencileri için güzel bir hikaye kitabı seçer. Önce onu resimlerle de destekleyerek detaylı bir şekilde anlatır. Hikayeyi ses oyunları yaparak aktarır ki öğrencilerin dikkati hikayenin üzerinde olsun ve hayal güçlerini kullanabilsinler. Sonrasındaysa öğrencilerine çalgıları verir ve hikayedeki belli başlı karakterlerin seslerini ellerindeki çalgılar ile yaratmalarını ister. Daha sonra öğrenciler hikayeyi ayağa kalkarak dramatize eder ve oynar. Yeri gelir çalgı kendi bedenimiz olur ve beden perküsyonu dediğimiz en güçlü çalgımızı hikayede canlandırırız. Belki de iki dakikada okuyup bitirilebilecek bir hikayeyi iki ders saati oynarken bulursunuz kendinizi… Bu kadar anlattıktan sonra zihnimde canlanan kitabı paylaşmazsam olmaz tabi ki. Kitabımızın adı “Küçük Kara Balık”. İşte Orff tekniğinde bu ve buna benzer bir sürü yaratıcı oyun etkinlikleri vardır. Bu teknik öğrencilere anaokuldan başlayarak en fazla ilkokul sonuna kadar verilmesi hedeflenen bir eğitim türüdür. Özellikle anaokul, öğrencilerin ritim duygusunun en iyi geliştirilebildiği, çalgılar ve seslerine göre onları en iyi ayırt edebildiği yaş seviyesi olarak düşünülmektedir. Orff tekniğinde asla göremeyeceğiniz şey kalıplaşmış katı kurallardır; yani öğretmenin derste öğreteceği şeyi tamamen aynı, değiştirmeksizin ve katkı koymaksızın uygulaması söz konusu değildir. Kalıplaşmış katı kurallar belki başka derslerde bazen söz konusu olsa bile Orff eğitiminde buna asla rastlayamazsınız; çünkü öğretmenin istediği ve çocuğa kazandırmayı hedeflediği davranış tamamen yaratıcılıktır. Gelelim bu yaklaşımın çalgılarına: Yüksek oranda tahtadan oluşan Orff çalgılarımıza örnek olarak ritim çubuğu, çelik üçgen, kaşık, ksilofon, marakas, tef, kastanyet, guiro, zil, yer davulunu verebiliriz. Bu çalgıların her birinin kendine has özellikleri vardır. Ancak sahip oldukları belki de en önemli ortak özellik, bu aletlerin bazılarını çocuklarla birlikte yaparak, onları kendi çalgılarını üretmeye teşvik edebilecek, evlerindeyken devam eden bir müzik serüvenin başlamasına vesile olabilecek bir potansiyeli barındırmasıdır. Bu yönü ile çocukların hayatlarında gerçekten önemli yer tutan bir tekniktir kuşkusuz ki. Bu tekniğin müfredatta yer alan diğer derslere de katkısının olduğunu belirtmekte fayda var; örneğin müziğe uygun adımlamak, adım ile el koordinasyonu uyumunu yakalamak ve şarkıyı melodik söylemek sadece müzikte değil, türkçe ve matematik alanında da çocuklara fayda sağlamaktadır. Sözün özü; Orff tekniği bir yandan yeteneklerin keşfedilerek çocukların erken yaşta çalgı eğitimine geçişlerinde, el koordinasyonu ve küçük kaslarının gelişiminde katkı sağlarken diğer yandan da onlara oyun ile müziğin muhteşem uyumunu tattırmaktadır.      
✇ Baraka Kültür Merkezi

Dünyayı Yerinden Oynatın!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu — March 24th 2021 at 10:44

Screenshot_20210324-114345_Word

Argasdi yeni sayı hazırlıklarına devam ederken "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyalı 60. sayımızdan Pandemi döneminde çalışma hayatını içeren makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Screenshot_20210324-114345_WordYıllar boyunca hakları en çok gasp edilen kesim hiç kuşkusuz işçi sınıfı olmuştur. Tarihin tozlu sayfalarını araladığımız zaman en büyük kazanımları da yine işçilerin umudunu kaybetmeden, birleşerek, örgütlenerek ve mücadele ederek elde ettiğini görürüz. Günümüzde bunun örnekleri halen yaşanmaktadır ve tek çözüm umutla mücadele etmekten geçmektedir. Pandemi sürecinde çaktırmadan başımıza neler geldi? İçerisinden geçmekte olduğumuz Pandemi döneminde, özellikle alınan önlemler çerçevesinde yetkili mercilerce açıklanan kararlar sonucunda, bilhassa özel sektör çalışanlarının insanca çalışma koşulları neredeyse yok edilmiş, haklarından söz etmek imkansız hale gelmiştir. Peşi sıra resmi gazetelerde sayfalarca alınan, geri çekilen, kılıfına uydurularak açıklanan yaptırımlar sermaye ile birlikte değerlendirilmiş ve hükümet-patron işbirliği ile eller yine çalışanların cebine atılmıştır. Salgını yaşadığımız ilk aylardan günümüze kadar olan hak ihlallerini sıralayacak olursak; mart ayında hükümet tarafından alınan kararlar çerçevesinde çoğu işletme zorunlu olarak kapatılmıştır. Kapalı olunan bu süre zarfında işyerlerinin ilgili devlet dairelerine ara verme başvurusu yapmaları sonucunda çalışanları için herhangi bir sosyal güvenlik (sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı) yatırımı yapma zorunluluğu kalmamıştır. Ancak yapılan bu uygulamada çalışanların hakları iki kez gasp edilmeye çalışılmıştır. Birincisi, ilgili devlet dairesi ara verilen sürenin başlangıç tarihinde çalışanların hiç haberi olmadan onları işten durdurmuş ardından da yeniden açılma tarihinde işe geri almıştır. Bu da demek oluyordu ki, çalışanlar emekli olacağı zaman olağanüstü bir hal olan salgın dönemi için yatırımları devlet tarafından otomatik olarak yapılmış sayılmak yerine yapılmamış sayılacak ve bu farkı kendi ceplerinden ödeyeceklerdi. Velhasıl, hükümete yapılan baskılar sonucunda bu uygulama sonradan alınan bir karar doğrultusunda düzeltilmiştir. İkincisi ise, bazı işverenler kurnazlık yapıp zorunlu ara verme dönemini çalışanlarının yıllık izinlerinden kesmiş ve herhangi bir izin istemeleri durumunda çalışanlarını ödeneksiz izine çıkarıp izin süreleri boyunca yatırımlarını yapmamıştır. Bu sorun halen devam etmekte ve ilgili makamlar önlemini almamaktadır. Mevcut ekonomik krizden ötürü de çalışanlar bunun yasal olmadığını bile bile itiraz edememekte, işsiz kalmaktan korkmaktadırlar. Ardından, haziran ayında çalışma bakanı tarafından yapılan açıklamayla sosyal sigorta yatırım primlerinde değişikliğe gidilerek işçilerin net maaşlarının artırılacağı müjdelendi! Bunu da hayat pahalılığı, ekonomik kriz önlemi, yapıl(a)mayan asgari ücret artışı yerine sayılabileceği böbürlenerek anlatılmıştır. Ama gelin görün ki bu safsata sadece bir ay sürmüş, işveren payına bir indirim uygulanmadan işçilerin sosyal sigorta kesinti payının sıfırlanması sermayenin örgütlenmesiyle yapılan türlü itiraz ve baskılarla sona erdirilmiştir. Ve her zamanki gibi gözler işçilerin cebine dönmüş, işverenlerin yatırım payları kaldırılıp işçilerinki eski haline geri dönmüştür. Hükümet sadece çalışanların değil kendi nam ve hesabına çalışıp ayakta durmak içi debelenen küçük işletmeleri ve esnafı da mağdur etmekten geri kalmamış, vaat etmiş olduğu prim yatırım desteğini yarım yamalak ödemiş, kurultay ve hükümet kurma gibi dertlere düşüp bu konuyu tamamen unutmuştur (ya da unutturmaya çalışmıştır). Bütün işçi kardeşlerim rica ediyorum birleşin! Örgütlü kötülüğün gün be gün büyüdüğü ülkemizde artık işçilerin de örgütlenmesi ve hakları için daha fazla mücadele etmesi kaçınılmazdır. Tarih boyunca umudunu kaybetmeden mücadele eden işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar günümüze de ışık tutar niteliktedir. Sermaye karşısında işçilerin ezilmesine yol açan, yoksullaştırarak patronlara bel bağlamasına sebep olan, gelecek ve güvencelerini patronların iki dudağı arasına teslim eden, çalışma yaşamını zindana çeviren ve işçilere köle yaşantısını laik gören bu düzene ivedilikle dur demek hayat memat meselesi haline gelmiştir. Tüm bunlar göz önüne alındığında özel sektöre sendika zorunluluğu kaçınılmaz bir çözüm yoludur. Çünkü işçilerin iş sağlığı ve güvenliğini gözeten, eşit işe eşit ücret almalarını sağlayan, emeklerinin sömürülmediği, ödeneksiz ek mesai yaptırılmadığı, hamile kaldığı için işten atılmadığı, iş yerinde uğradığı mobbingi sineye çekmek zorunda bırakılmadığı, resmi tatil olsun yıllık izin olsun işverenleri tarafından izin haklarının keyfi harcanmadığı bir gelecek ancak örgütlenerek gelecek. Böyle bir gelecek için umut varsa mücadele devam etmelidir. Ülkemizde de bu umudu yüreğinde taşıyan sendikalardan oluşan Emek Platformu ve özel sektöre sendika için çeşitli çalışmalar yürüten Bağımsızlık Yolu öncülüğünde yeni bir mücadelenin taşları örülmektedir. Böyle bir gelecek örgütlenmekten geçiyorsa artık zaman kaybedilmemelidir. Hem boşuna dememişler “işçiler birlik olsa dünya yerinden oynar!” diye.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Biadına İsyan İnadına Özgürlük- İlke Olgun

By Şifa Alçıcıoğlu — March 10th 2021 at 12:51

01eylul2020 7

Argasdimizin son sayısında Feministiz sayfasında yer verdiğimiz makalemiz... 01eylul2020 7Biat, kelime anlamıyla taraflar arasında yönetilenin yönetene itaat edeceğini yazılı olmasa da kabul etmesidir. Bu itaat anlaşmasına uymayan tarafları bağlayıcı kanunlar olmasa da, yöneten yönetilenin üzerinde yaptırım uygulayabileceği ön kabulü ile davranır. Birisine veya bir şeye itaat ediyorsanız onun tebaası yani itaat edenleri arasına girersiniz. Erkek egemen toplumlarda biat etmesi beklenen güçsüz grup kadın olarak görüldüğünden kadınlara güçsüz oldukları ve emek yoğun çalışıp karar mekanizmaları gibi önemli konularda hep geri planda kalmaları çocuk yaşlardan itibaren öğretilmektedir. Toplumda erk sahibi olarak görülen erkek, kadının doğallığında biat etmesi gerektiğini bildiğini varsayar. Bu durum kadının biat etmesini kolaylaştırırken erkeğin de kadının üzerinde doğal olarak otorite sahibi olduğu hissini yaratır. Gücün kendisinde olduğunu hisseden erkek, iktidarını korumak ve resmileştirmek için bu tavrı sürdürmeye devam eder. Ortaçağdan beri insanların özgür birer birey olmaktan korktuğu ve özgür olma durumu bir gelişim olmasına rağmen bundan uzak durduğu gibi, bugün kadınlar da biattan kurtulmayı aynı şekilde korkutucu görüyor. Erich Fromm’a göre Ortaçağ toplumunu çağdaş toplumdan ayıran özellik, ortaçağ toplumunda bireysel özgürlüğün bulunmayışıdır. Bugünün çağdaş toplumuna geldiğimizde ise insanlar birçok alanda bireysel özgürlüklerini kazanmışken, ataerkil toplumlarda kadın hala daha hak ettiği özgürlük ve bağımsızlığa kavuşmuş değil. Ama bundan daha önemlisi ortaçağ insanının özgürlük korkusu gibi bugün kadının da biattan kurtulma korkusu kendine içkin bir şekilde var olmaya devam etmektedir. Bugün fikirsel olarak biattan kurtulup özgür bir birey olmak, her kadın için teoride anlaşılır ve kabul edilebilir bir şey olsa bile, biat etmek zorunda bırakıldığı; sevgili, baba, kardeş gibi feodal ve zorlayıcı bağlarının olduğu erkekler karşısında kendi özgürlüğünün önüne taşı-engeli kendisi mi koyuyor? Fikirsel anlamda özgürlükten ve biat etmemekten bahseden kadın bile, feodal bağlar ve tarihsel ezilmişliğin etkisi ve fikirsel özgürlüğünün pratiği ile neden çeliştiğini düşünürken buluyor kendini. Yine Fromm’un dediği gibi ırkçılık, dinsel gericilik, cinsiyetçilik veya benzeri bir düşünce ne kadar saçma ve aşağılayıcı olursa olsun kişinin yalnız kalıp özgürlüğü seçmesinin zorluğundan kurtulmak için sığınacağı bir liman haline geldiğini kabul etmeliyiz. Aynı şekilde kadın aşağılandığı, hor görüldüğü, itaat etmek zorunda kaldığı hatta şiddete maruz bırakıldığı bir durumda bile gerçekten yerinin kocasının yanı, babasının evi gibi düşüncelerin doğru olduğunu savunabilir. Bunun nedeni özgürlükle gelen sorumluluk ve toplumsal baskı ile itileceği yalnızlık ve dışlanmışlıktır. Burada yapılması gereken bu düşünceyi acımasızca yargılamak yerine örgütlülüğün getireceği güç ve güvenin yalnızlık korkusunu ortadan kaldıracağını hissettirmektir. Ama yalnızca bunun da yeterli olmayacağı yadsınamaz bir gerçektir. Sosyal devlet anlayışının oluşturulduğu, şiddet gördüğünde başvurabileceği etkin ve ciddi koruyucu önlemlerin alındığı, devlet tarafından açılan sığınma evlerinin olduğu, taciz, cinsel saldırı, tecavüz ve mobbing gibi durumlarla karşılaştığında korkmadan başvurabileceği bir adalet sisteminin oluşturulduğu durumda artık kadın için biat etmek tek seçenek olmayacaktır. Özgürleşirken yalnız olmayacağını da hissedecektir. Bir kimseye veya bir otoriteye biat etmeyi alışkanlık haline getirmiş toplumlarda tüm bireyler itaat etmesi gerektiği, kendi ayakları üzerinde duramayacağı algısıyla yetiştirilir. Bu tarz toplumlar hem ekonomik hem de kültürel olarak geri bırakılmış maddi ve manevi anlamda bağımlı konumda yaşamlarını sürdürür. Böyle bir ortamda kadın, toplumun geriye kalanından çok daha fazla ezilmektedir. Erkeğin ezdiği ve devletçe korunduğu bir ortamda, kadına biçilen roller gittikçe zorlaşıp ağırlaşacaktır. Hal böyle iken bizler için kurtuluş, ilk önce biat etmeyen, kendi ayakları üzerinde durabilen, sorgulayan bir toplum olmak için çabalamaktır. Toplumsal cinsiyet eşitliği algısını yaymak için hem kadınların hem de erkeklerin eğitilmesini sağlamak ayrıca arkamızda duracak adil bir devlet anlayışı yaratmak için uğraşmak, hem kendimiz hem de kız kardeşlerimiz için boynumuzun borcudur.      
✇ Baraka Kültür Merkezi

Geçmişe Dönüş – Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu — March 6th 2021 at 10:27

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_n

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_nArgasdimizin Kıbrıs Kültürü sayfasında eskiden kullanılan ev eşyalarını konu aldık. keyifli okumalar... İnsanlar alet kullanmaya başladıkları ilk zamanlardan bugüne hayatlarını kolaylaştırmak için çeşitli eşyalar ürettiler. Bu üretimlerde de doğa en büyük destekçileriydi. Çamuru kap kacağa dönüştürmekten, bir çalı veya dal parçasından süpürge yaratmaya değin modern aletlerin temelini hayatlarına sokmayı başardılar. Ülkemizde de doğada bulunan birçok bitki bu şekilde evin önemli eşyaları arasına girdi. Hurma dalından zembil, tülümbeden süpürge, kamıştan sepet, sazdan hasır olarak çıktılar karşımıza. Bazen de hayatımızı kolaylaştıran en önemli yardımcılarımız oldular. El makarnası yapımında makarnayı delikli açmaya yarayan dere yataklarında bulunan bitkinin saplarını “çöp” ya da “magarına çöpü” adını vererek kullandılar. Aynı bitkinin püsküllü cinsiyle ev süpürgesi yaptılar. Tarhana keserken kamış çubuklar yetişti imdada ya da bir taş parçası çekice dönüştü ellerde. Özellikle köy yaşamındaki mutfaklarla doğanın su götürmez bir ilişkisi vardı. Doğadan toplanılan çalı çırpıyla ocak yakılır, gonnara çaltısı ateşi harlardı. Gonnara daha çok ovalarda yetişen üstünde kahverengi meyveleri olan çok dikenli bir bitkidir. Meyveleri yaz bitimi sonbahar girişi vermeye başlar. Köy çocuklarının en tatlı yemişlerinden biridir. “Herkes gonnara yemez”mi* yer mi düşünedursun öksürüğe, yorgunluğa, kansızlığa hatta yaşlılığa iyi geldiği de söylenmektedir. 157443639_3682920461829407_8139400240145013131_nEskiden her ev, avlu, kapı önü hatta mahalle elle yapılan süpürgelerle süpürülürdü. O yüzden bu süpürgelere meydan süpürgesi de denirdi. Süpürge yapmak da zahmetli bir işti. Nenem dere yataklarında yetişen ve mis gibi tüten bir çalı cinsi olan maca bitkisini bir kazma yardımıyla kökünden söker, çatal uçlu bir değneğe(dayak) her iki kökü de yan yana gelecek şekilde ıspahoyla sıkıca bağlardı. (Şinyadan yapılan süpürgeler ise şinyadan yapılan iplerle bağlanırdı.) Süpürgenin ucunun yassı hale gelmesi için üstüne ağırlık oturtulurdu. Kötü ve dağınık görünen saçların maca süpürgesine benzetilmesi de buradan geliyor olabilir. Bir diğer süpürge ise tülümbe denilen çalıdan yapılırdı. Dağlarda ise şinyadan süpürge yapılırdı. Eskiden bol bol rastladığımız bu bitkiler gittikçe azaldı. Süpürgeler ise köylerde hala bazı mandıraları, bahçeleri temizlemeye devam etse de şehirlerde işlevsel olmaktan ziyade evlerin duvarlarını süsleyen eşyalara dönüştüler. foto kültürKalem adı verilen kara başağın saplarının boyanmasıyla yapılan sele, sepet ve siniler de duvarlarda süs olarak görmeye alıştığımız eşyalardan. Ama geçmişte şimdikinin aksine mutfaklarda oldukça fazla kullanılmaktaydılar. Özellikle yapılan hamur işleri daha pişirilmeden, geniş bir yüzeyi olan bu sinilerin üzerine konurdu.  Altına bir peşgir serilen malzemeler bu şekilde fırının ya da ocağın yolunu tutardı. Renk renk desenleriyle kadınların ellerinde şekillenen bu eşyalar Çatoz (Serdarlı), Görneç gibi köylerde hala üretilerek hem kültüre katkı sağlıyor hem de bir gelir kapısı yaratıyor. Köfün geçmişte özellikle üzüm bağı olanların kullandığı kamıştan örülen bir yük taşıma aleti olarak kullanılmaktaydı. Plastik kasaların kullanılmaya başlanmasıyla bu işi yapanların sayısı da gittikçe azalmış ve yok olmuştur. Zembil ise hurma dallarından örülen bir sepet biçimidir. O da naylon poşet kullanımının artmasıyla birlikte artık göremediklerimiz arasında yerini almıştır. Doğanın bize sunduğu bir diğer eşya ise dere kenarlarında yetişen süpürge otlarından yapılan yağ zembilidir. Özenle örülen bu zembil zamanla ipten zembillere dönüşmüştür. Bu süreçte gittikçe yok olan süpürge otlarını ve plastiğin insan üzerindeki etkisini söyleyebiliriz. Artık kullanılmayan bu malzemeler doğanın plastikle olan mücadelesinin başlangıç noktasıdır. Çünkü plastik, zamanla insanların en büyük “yardımcısı” olmuştur. Her ne kadar artık plastik kullanımı azaltılmaya, eskisi gibi file torbalar, kese kağıtları kullanmaya teşvikler başlansa da plastik malzemeleri kolay taşınır ve hafif olmaları yüzünden tercih eden insanlar, farkında olmadan doğanın desteğini de kaybettiler. Doğayla birlikte uyum içinde yaratılan bu malzemeler, insanların ihtiyaçlarının giderilmesinde önemli bir yer tutuyordu. Doğanın hakimi olmaya çalışmayı bırakıp onunla iç içe yaşamaya başladığımız an başka bir dünyanın kapılarını da aralamış olacağız. Günümüzde daha çok nostaljik bir öge haline getirilen ve her birinin yapımı çok büyük emek gerektiren bu eşyalar, bir zanaattı da aynı zamanda. Herkesin elinden bu işler gelmediği için bu konuda becerisi olanlara da bir gelir kapısı niteliğindeydi. Eskiden bin bir zahmetle yapılan bu eşyalar şimdikiler gibi kullanılıp atılmak yerine özenle temizlenip yıllarca kullanılarak her ihtiyaçlı anımızda elimizin altında bulundular. Artık onları bulamasak ya da yok olmaya yüz tutmuş olsalar da bir zamanlar bu küçücük adanın geçmişinde önemli bir yere sahiptiler.   *Herkes gonnara yemez: Bazı insanları dikkatsiz davrandıkları, iyi niyetli veya saf oldukları için kandırmak kolaydır. Ancak dikkatli davranan, şüpheci yaklaşan, araştıran, açıkgöz kişileri kandırmak mümkün değildir. Bu söz, yaptığın hilelerle ve oyunlarla herkesi aldatamazsın anlamında gelmektedir.  
✇ Baraka Kültür Merkezi

“BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu — March 3rd 2021 at 11:45

unnamed

Argasdi'nin "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyasından geçmişten günümüze irademize yönelik müdahaleleri içeren, “BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele, isimli makalemiz aktivistimiz Nazen Şansal'ın tarafından yazıldı. Argasdi 18 yıldır, susuz güneşsiz de kalsa, bıkmadan usanmadan, başkalarını bıktırmak pahasına inatla büyüyüp filizlenmeye devam ediyor. unnamedSeçimlerde ayyuka çıkan Ankara’nın irademize yönelik müdahaleleri, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimine münhasır olmayıp yıllar (hatta 74) öncesine dayandığı gibi sadece seçim süreçleriyle de sınırlı değildir; günlük yaşamımızın içine giren ekonomik ve kültürel boyutları da vardır. Köy isimlerimizin değiştirilmesinden radyo ve televizyonlarımızda kullanacağımız dile, Özal’ın “Ekonomik Yıkım Paketi”nden sokaklarımıza kurulan MOBESE kameralarına kadar hayatımızın her alanında TC müdahalesi ile karşı karşıyayız.   Bu taraftan BEY’ler…   1967 yılından itibaren kantonlarda yaşayan Kıbrıslı Türkler, baskıcı ve askeri düzene BEY (Bayraktarlık, Elçilik, Yönetim) adını vermiş ve özellikle öğretmenler tarafından “BEY Faşizmine Hayır” sloganıyla direnişler örgütlenmiştir. Bu dönemdeki mücadeleler, Kıbrıslı Türklük bilincinin oluşması açısından önemlidir. 1974 sonrası oluşan Egemen Blok ise (Elçilik, TC Yardım heyeti, askeri-sivil bürokrasi, Ticaret Odası), 40 bin asker ve UBP iktidarları ile sağlama alınmıştır. Hatta 90’lı yıllardan sonra CTP hükümetlerinin varlığına rağmen hiçbir farklılık göstermemesi, gelip giden hükümetlerden bağımsız bir iktidara sahip olduğunun göstergesidir. 60’lı yılların sonunda filizlenmeye başlayan ve kendini Kıbrıslı Elenlerden de Türkiye’den de ayrıştıran Kıbrıslı Türklük bilinciyle, TC dayatmalarına ve yerli işbirlikçilerine karşı her dönem (cılız veya güçlü) mücadele edilmiştir.   60’lardan 90’lara “ana”dan “yavru”ya   1968 Cumhurbaşkanlığı Muavinliği seçimlerinde Dr. Fazıl Küçük’ün karşısında aday olan Hâkim Mehmet Zekâ Bey, seçimlerde ilk müdahaleye maruz kalmış; Elçiliğe çağrılarak adaylıktan çekilmesi “rica edilmiş”tir. Müdahalenin sadece seçimlerde değil siyasi yaşamın her alanında olmasının bir göstergesi olarak; 1970 yılında CTP kurulurken, kurucuları tarafından Elçi ziyaret edilerek parti program ve tüzüğünün verildiği ve müsaadenin Ankara’dan alındığı da bilinmektedir.   1973 seçimlerinde Arif Hasan Tahsin’in anlatımıyla: “Dr. Küçük karşısında Denktaş’ı buluverir. Dr. Küçük Ankara’ya gider ve dönüşünde ‘Beni yiyeceklermiş! Benim etim düdüklü tencerede bile kaynamaz’ der. Bu seçimlerde Muavinlik Denktaş’a geçer. Dr. Küçük ile Berberoğlu’nun adaylıktan çekilmeleri ve Denktaş’ın tek aday olabilmesi Türkiye’nin açık müdahalesiyle olabilmiştir.” O günlerde Mithat Berberoğlu, 48 saat polis ve asker gözetiminde ev hapsinde tutulmuştur.   Türkiye’de askeri cunta yönetiminin yaşandığı dönemdeki 1981 seçimlerinde ise müdahale sadece seçime değil seçim sonrasına da taşınmıştır. Askerin müdahalesiyle 4500 kişi oy kullanmayınca Denktaş 700 oy farkla seçimi kazanmıştır. Muhalefet, Meclis’te komisyonlarda çoğunluğu sağlamış, Meclis Başkan Yardımcılığı’nı almış ancak hükümeti kuramamıştır. Arif Hoca bu durumu, “Türkiye’nin izni o kadardı çünkü” sözleriyle ifade eder.   85 yılında 49 gün içinde üç seçim yapılmış (Anayasa oylaması, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri) ve Anayasa oylaması ile milletvekilliği seçimleri arasındaki 49 günde seçmen sayısında 3314 artış olmuştur. Bu da, nüfus aktarımı ile seçimlere müdahalenin bir örneği olarak tarihimizde yerini almıştır.   90 yılında, bugün hâlâ yaşadığımız gibi Elçilik mensupları köy köy gezip seçim çalışması yürütmüş, TRT’de taraflı açık oturum programları yapılmış, Ziraat Bankası, TC Yardım Heyeti, Köyişleri Komisyonu, MİT devreye sokulmuştur. Dönemin devrimcileri (Halk-Der), “Vilayete Vali mi Seçiyoruz? Ellerinizi Seçimlerden Çekin!” başlıklı bir bildiriyle halkı egemenlik mücadelesine omuz vermeye çağırmıştır. Seçim sonuçları ise soldaki üç partinin (YDP-TKP-CTP) birleşmesine rağmen hüsrandır; UBP tek başına %50’yi geçmiştir.   Hülasa, geçtiğimiz aylardaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan irademize aleni müdahale, ne ilktir ne de bu işgal rejimi devam ettikçe son olacaktır.   “Biat değil özgürlük” için “seçim değil sokak”   Öte yandan Ankara, sadece ülkemizin yönetimine kimi seçeceğimize karışmakla yetinmemektedir. Belki de bundan daha önemlisi; ekonomik ve kültürel alandaki dayatmalardır. Neoliberal dönemin kaçınılmaz sonucu olan ekonomik yıkım paketleri, yıllardır Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye, Türkiye’den de Kıbrıs’a ithal edilmekte, ilk yıllarda sendikaların ve halkın büyük tepkisiyle karşılansa da artık neredeyse kanıksanmış durumdadır.   Kültürel asimilasyon ise Kıbrıs ağzı konuşan tiyatrocuların devlet radyo-televizyonundan atılmasından tutun da, Çağlayan Çocuk Bahçesi’nin adının Ankara Parkı olarak değiştirilmek istenmesine değin çeşitli yöntemlerle yıllardır devam etmektedir. Bugün binlerce insanın hep bir ağızdan haykırdığı “Ankara Elini Yakamızdan Çek” sloganı, o günlerin direnişinin bir armağanıdır.   AKP döneminde, asimilasyon ve Türkleştirme çabalarına bir de Sünni İslamlaştırma ve muhafazakârlaştırma eklenmiş; ülkemizin laik yaşam biçimini zedeleyecek politikalar, gerek eğitim kurumları gerekse Vakıflar ve Din İşleri Dairesi vasıtasıyla adamıza yayılmıştır. Ayrıca yapılması aşamasında, teknik içeriği sebebiyle halkın pek dikkatini çekmeyen ancak uygulanması esnasında günlük yaşamımızın içine giren, TC-kktc arasındaki anlaşmaların hemen hepsi iç işlerimize karışma hakkı vermektedir. Haberleşme, MOBESE, tarım, su yönetimi gibi önemli konulardaki bu gibi anlaşmalar Meclis’te onaylanmakta ve müdahale, halkın vekilleri eliyle yasal hale getirilmektedir.   Tüm bunlara biat edilir, sokakta tepki verilmez ve dayatmalara karşı politik tavır sadece seçim zamanına sıkıştırılırsa özgürlüğe giden yolun açılamayacağı aşikârdır.   Yenilmedik, seçimi kaybettik   2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri bizlere göstermiştir ki, halkımızın %49’a yakın bir kesimi, federal bir Kıbrıs, laik bir yaşam ve kendi irademizi özgürce yaşama istencindedir. Unutulmamalıdır ki bu umut verici kalabalığın içerisinde Türkiye kökenli yurttaşlar da vardır ve seçimin faturasını Türkiyeli-Kıbrıslı ayırımı üzerinden kesmeye çalışmak mücadeleye büyük zarar verecektir. İnsanlarımızın oy satacak duruma gelmesi, Türkiye'de AKP'nin yıllardır ürettiği sadakaya dayalı siyasi yönlendirmelere ve göstermelik milliyetçi manipülasyonlara açık bir kitle yaratıldığının göstergesidir. Sürdürülebilir yoksulluğa mahkûm edilmiş insanların yaşadığı yerellerde sınıf temelli, yerel sorunlara yönelik kamusal hak mücadelelerine dayanan bir siyaset örgütlenmeli, yoksulluğun kader olmadığı, daha iyi bir yaşamın mümkün olduğu bu bölgeler için de gerçekçi bir hedef haline getirilmelidir.   Bugün asgari ücretin artması, her bölgeye kadın sığınma evleri yapılması, eğitim ve sağlığın bedava ve nitelikli olması gibi taleplerle, örgütlü bir şekilde mücadeleye katılmak, yarın seçimi de kazanacağımızın tek garantisidir.   Yol uzun, hedef uzaktadır ancak ünlü yazar John Steinbeck’in “Ay Batarken” romanında anlattığı gibi: “Zorbalığın olduğu yerde direniş ve özgürlük mücadelesi en doğal haktır.”       Kaynaklar:   1-    Kıbrıslı Türk Devrimci Hareketi (Halk-Der), Münür Rahvancıoğlu, Kalkedon Yayınları   2-    TC’den Kıbrıs’a Dış Müdahaleler, Mehmet Hasgüler, Birikim Dergisi Sayı: 75   3-    Geçmişi Bilmeden Geleceğe Bakmak, Arif Hasan Tahsin, Işık Kitabevi   4-    Bağımsızlık Yolu Partisi’nin “Seçimler Son Değil, Mücadele Sürüyor” başlıklı Ekim 2020’de yayımlanan bildirisi      
✇ Baraka Kültür Merkezi

Pandora’dan Pandemiye- Serap Kedi

By Şifa Alçıcıoğlu — March 1st 2021 at 10:36

pandorasbox

Argasdi’nin 60. Sayısından mitlerle Pandemi’yi ilişkilendiren yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. pandorasboxGerek gözünüzün önünde dursun, gerek dünyanın bir ucunda olsun gerekse tarihimizden önceki herhangi bir zaman diliminde yaşamış olsun insanları anlamak için hikâyelerini dinlemek, yazdıklarını okumak, dilden dile bizlere kadar ulaşmış mitlerine kulak kabartmak gerek. İşte bu yüzden bize Pandemi karanlığında en lazım olan şeyin; umudun Yunan mitolojisindeki hikâyesiyle başlamak istedim yazıma. Mite göre, Prometheus –ki kendisi birçok anlatıda ilk devrimci olarak anılır- tanrıların insanlar üzerinde hüküm sürmesinden çok rahatsız olur. Eşitlik ve adil bir yaşam için tanrılara başkaldırır. Tüm haklar onlar için, tüm kaynaklar onlarınmış gibi yaşayan tüm egemenler gibi Zeus da bu duruma öyle kızar ki insanlığı ve insanlığın koruyucusu Prometheus’u cezalandırmak için ateşi saklayıp onları sefalete sürükler. Bizim devrimci Prometheus durmaz tabii ateşi tanrılardan çalar ve insanlığa geri verir. Zeus daha da öfkelenir ve Prometheus’u Kafkas Dağlarına sürüp sonsuz cezaya çaptırır. Tabii Zeus insanlar için de bir ceza düşünmüştür. Antik Yunan’ın ilk kadını Pandora’yı yaratıp elinde bir kutu ile insanlara yollar. Pandora’nın kulağına kutuyu açması için fısıldar Zeus. Pandora kutuyu açar ve bir anda kutunun içinde saklı olan hastalık, sefalet, ölüm, felaket, açlık dışarıya çıkar. Pandora olanları görünce korkuyla kutuyu kapatır. Ancak kutuda bir şey saklı kalmıştır: Umut. Peki, nedir bu umut? Antik çağlardan beri anlatılan, bizi belki de hayatta tutan ve yarınlara götüren bu umut ne? En önemlisi gülmeyi, sevişmeyi, şarkı çalmayı hiç bu denli unutmamışken nerede bulacağız biz bu kadar umudu? Birçok psikoloji, felsefe kuramcısı umut üzerine sayfalarca makaleler, kitaplar yazmıştır. Kısaca bir tanımlama yapmak gerekirse umut istekleri gerçekleştirmek yolunda bize motivasyon veren bir duygudur. Erich Fromm’a göre: “Umut etmek, bir var olma durumudur. Yoğun, ancak henüz harcanmamış etkin olma durumunun içsel olarak hazır olmasıdır. Umut, yaşamaya ve büyümeye eşlik eden, onunla birlikte bulunan bir ruhsal öğedir. Umut yok olduğunda, yaşam olgusal ya da gizil (potansiyel) olarak sona ermiştir. Umut, yaşamın doğasında, insan ruhunun dinamiğinde var olan bir öğedir.” Yani aslında bizim göğe bakarken, düş kurarken, keşkeleri düşünürken kullandığımız bir temadan fazlası, bizimle birlikte yaşayan dinamik bir olgudur. Umut sadece bize düş kurduran değil, aynı zamanda düşteki eyleme hazır kılan bir olgudur. Bu kavram bizim ait olduğumuz sınıftan ya da toplumdan bağımsız olan bireysel bir kavram değildir. Örnek verecek olursak; Pandemide işsiz kalıp evine ekmek götüremeyen bir işçinin ya da o ekmeği satamayan esnafın içinde bulunduğu umutsuzluk durumu sahip olduğu kişisel potansiyelle doğrudan ilgili değildir. Yaşamın her döneminde ve her alanında hissettiğimiz bu sınıfsal fark, Pandemi döneminde de kendini sendikasız özel sektör çalışanlarının mağduriyeti olarak, Pandemi hastanesinin eksikliği olarak, hastalık ya da açlık seçenekleri arasında bırakılan halkın çilesi olarak, bu ekonomik kriz içinde dövizde ve zamlarda kendini hiç olmadığı kadar şiddetli göstermiştir.  Haliyle yalnızca bireysel potansiyele bağlı olmayan bu dinamik olgu da yaşamımızın birçok anlamda tehlike altında olmasıyla azalma hatta tükenme noktasına gelmiştir. Burada hatırlamamız gereken, sadece ülkemizde değil tüm dünyada Covid-19 gerçeğinin uzunca bir süre aramızda olacağıdır ama Covid-19’un varlığını kabul edip onunla yaşamaya alışmak, mağduriyetlere ve çaresiz bırakılmaya alışmakla çok farklı şeylerdir. Çünkü çaresizlikle ve bizi ona mahkûm edenlerle mücadele edilir ama çaresizliğe alışmak demek az önce Fromm’dan da alıntıladığım gibi insan ruhunun dinamiğinde hâlihazırda var olan umudun yok olması yani yaşamın potansiyel olarak son bulması demektir. İşte tam da bu noktada aslında Zeus’un insanlığa yaptığı gibi bizi sefalet ve hastalık içinde yaşamaya mahkûm eden bu düzene alışmak yerine umudu kuşanıp mücadele etmenin her zamankinden daha gerekli olduğunu hep birlikte deneyimledik. Mücadele derken Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş imgesinden bahsediyorum. O ateş bizim kamusal sağlık hizmetimiz, özel sektördeki sendikamız, Pandemi nedeniyle işe gidemezken güvencede olma hakkımız, Pandemi hastanemizdir. O ateş bizim kumarhanelerden daha kıymetli olan hayatımızdır. Ve o ateşi bizden çalanlardan geri almak hepimizin görevidir. Belki Arakhne gerçekten de Athena tarafından bir örümceğe dönüştürülmemiştir ama antik çağlardan beri sınıfsal fark yüzünden adil olmayan yarışlar hep vardı. Belki Medusa gerçekten yılan başlı bir gorgona dönüşmemişti ama eril zihniyet yıllar boyu hep kadını cezalandırmıştı. Belki Prometheus’un çaldığı gerçekten de ateş değildi ama o egemenlere karşı direnmişti. Yani diyeceğim o ki belki de Pandora’nın kutusu biziz ve etrafımızda kol gezen bunca kötülüğe rağmen umudu içimizde saklı tutmak yerine, kendi hırsları ve açgözlülüklerinden ötürü bize ceza gibi bir hayatı reva gören egemenlere karşı kullanıp mücadelemizi büyütmeliyiz.
✇ Baraka Kültür Merkezi

Nazım, Umut ve Mücadele – Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu — February 23rd 2021 at 12:46

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n " İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder!" Argasdi'nin son sayısında yer alan ve aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu tarafından yazılan "Nazım, Umut ve Mücadele" makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Usta şair Nazım Hikmet Ran’ın, Kuvayi Milliye Destanı’nda geçen bir mısrası vardır. Destan’ın Büyük Taarruz bölümünde anlatılan İzmirli Ali Onbaşı’dan bahsederken şöyle der Nazım; “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.” İlk bakışta birçoğumuzun yadırgayacağı bir sözdür bu, çünkü günlük hayatta bize benimsetilen ve çok da üzerinde kafa yormadan kabul ettiğimiz şey; önce duygu/düşüncelerin geldiği, davranışlarımızın da bu duygu/düşüncelere göre şekillendiğidir. Descartes idealist felsefenin temel kabulü olan bu fikri 1637’de “Cogito ergo sum” yani “düşünüyorum öyleyse varım” diyerek ifade etmiştir. Nazım buna da itiraz eder; Rubailer isimli eserinde şöyle diyecektir: “Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız. Hep hısım akrabayız. Ey güneş gözlü sevgilim, ‘Cogito ergo sum’ değil. Bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz.” Nazım Hikmet idealist düşünce ile hesaplaştığı Berkley isimli şiirinde “fikri evvel gören her felsefenin, safsata iklimidir yelken açtığı yer” diyerek, bu konudaki görüşünü net olarak ifade etmiştir: Önce eylem sonra duygu gelir, önce madde sonra düşünce vardır!   Mücadele Bir Tercihin Sonucu Değildir “Boşuna uğraşıyorsunuz” ve “bu memlekette hiçbir şey olmaz” gibi cümleler, ülkemizde herhangi bir konuda en ufak bir itiraz veya çaba harcayan herkesin sık sık karşılaştığı sıradan ifadelerdir. Bu cümleleri kuranlar, değişime yönelik bir umut göremediklerini ifade etmeye çalışırlar. Eğer mücadelenin sonucunda değişim olmayacaksa, o zaman mücadele etmeye de gerek yoktur! Bu yaklaşımın gözden kaçırdığı birkaç nokta vardır: Öncelikle tarihteki gerçek mücadelelerin hiçbirisi bir tercihin ürünü olmamıştır! “Mücadele mi etsem yoksa boş mu versem” sorusunu kendine sorma lüksü olanlar, çoğunlukla mücadele etmemeyi tercih ederler. Bu soruyu kendine sorma lüksü olanların çok küçük bir azınlığı mücadeleye katılır. Bu da çok doğal bir şeydir, çünkü mücadele insanın varoluş amacı değildir! Mücadele bir “tercih”, hesap-kitap sonucu karar verilen bir “yatırım” değil; zorunluluktur. Batan bir gemiden kurtulan bir kişinin “yüzme biliyor muyum, bilmiyor muyum; karaya ulaşmak için kat etmem gereken mesafeye gücüm yeter mi” diye kendine soru sorma lüksü yoktur! Gemisi batan bir insan, her halükarda boğulmamaya çalışır! Boğulmama umudu olduğu için değil, boğulmamak için!   Mücadele Olmadan Başarı Olmaz Herhangi bir mücadelenin eninde sonunda kaybedileceği ön kabulü ile önceden değerlendirme yapma lüksü olanların, ortada bir umut olmadığını hatırlatma şansını kullananların gözden kaçırdığı bir diğer nokta; tarihte başarıyla sonuçlanmış her girişimin, öncesinde başarısızlıkla sonuçlanmış yüzlerce denemenin ardından geldiğidir. Uçak bir defada yapılmamıştır, ampul tek seferde icat edilmemiştir, Amerika kıtası bir defada keşfedilmemiştir, kölelik bir günde kaldırılmamıştır, halkın seçme seçilme hakkı, demokrasi ve insan hakları tek seferde elde edilmemiştir. Rahatlıkla uzatabileceğimiz bu listedeki her bir başarı, yüzlerce başarısız girişimin ardından kazanılmış; bazılarına başka hedeflere varmak için yürütülen mücadelelerin sonucunda istemsizce ulaşılmıştır. Resmi tarihte başarıya ulaşmış son girişimler anlatılır ancak bu girişimleri yürütenlere, önceki başarısızlıkları örnek göstererek “eylemsizlik” telkin eden “umutsuzluk kumkumalarından” pek söz edilmez. Oysa sosyal medyada dolaşan anonim bir sözde de ifade edildiği gibi; “mücadele edenler her zaman kazanamazlar ancak kazananlar her zaman mücadele edenlerdir.” Bana sorarsanız, yüzlerce kez mücadele edip kaybetmiş olanlar, son kazanımın da kazananlarıdırlar! Yani başarı ile sonuçlanmış her mücadele, tarihteki öncüllerinin de kazanımıdır!   İnsanlar Mücadele Ettikleri İçin Umut Eder Mücadele etmek için “umut” arayanların gözden kaçırdığı diğer nokta ise; mücadelenin umuttan değil, umudun mücadeleden doğduğudur! İnsanlar umut ettikleri için değil, başka bir seçenekleri olmadığı için mücadele ederler. Mücadele etmeme lüksü olanların çok küçük bir azınlığı da; onlara hak verdiği veya davalarını doğru bulduğu için bu mücadeleye katılır. Bu noktaya kadar, mücadelenin veya mücadeleye katılmanın “umut etmek” ile bir bağlantısı yoktur. Umut, mücadele içerisinden doğan ve mücadeleden beslenen bir duygudur: Mücadelenin kaynağı değil ürünüdür; nedeni değil sonucudur! İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder! Tıpkı Nazım’ın şiirindeki Ali Onbaşı gibi... Nazım Hikmet ile başladık, onunla bitirelim; Nazım belki en umutsuz şiirinde bile, umut arayışı için insanın ötesine bakmayı reddedecek ve şöyle diyecektir: “İşler atom reaktörleri işler, yapma aylar geçer güneş doğarken. Ve güneş doğarken hiç umut yok mu? Umut, umut, umut… Umut insanda.”      
❌