One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayBaraka Kültür Merkezi

1 MAYIS 2021: “Ultra Zenginler de Bedel Ödesin”

By Zekiye Şentürkler

1

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu’nun organize ettiği, Kadın Eğitimi Kolektifi’nin de destek belirttiği 1 Mayıs yürüyüş ve etkinliği “Ultra Zenginler de Bedel Ödesin” çağrısıyla gerçekleştirildi. Saat 17.00’de Hastane çemberinde toplanan eylemciler buradan Göçmenköy Çocuk Parkı’na yürüyüş düzenledi. Yürüyüş ve etkinlikte zenginlerden Servet Vergisi alınması, asgari ücretin en düşük kamu maaşına endekslenmesi, sendikasız çalıştırılmanın yasaklanması talepleri dile getirilerek çeşitli sloganlar atıldı. Yürüyüşün ardından Göçmenköy Çocuk Parkı’nda düzenlenen etkinlikle şiirler okunup Sol Anahtarı konseri gerçekleştirildi. Baraka Kültür Merkezi, yine 1 mayıs günü sabahı bazı sendika, dernek ve partilerin organize ettiği, Sarayönü’nde gerçekleştirilen 1 Mayıs mitingine de katılım gösterdi. 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15

Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu Partisi ve Lefkoşa Belediyesi İşbirliğiyle Umut Bahçesi’ne Yeni Fidanlar Dikildi

By Nazen Şansal

179427755_162087052497716_7368317151746684812_n

179427755_162087052497716_7368317151746684812_n

2017 yılından bu yana ağaç dikimi ve bakımı yapılarak yeşillendirilen Umut Bahçesi’ne yeni fidanlar ekildi. Belediye Meclisi tarafından 2018 yılında alınan kararla “Umut Bahçesi” adı verilen, Haydar Paşa Ticaret Lisesi yanında bulunan yeşil alanda, Baraka aktivistleri, Bağımsızlık Yolu üyeleri ve Lefkoşa Belediyesi personelinin katılımıyla 29 Nisan Perşembe günü bir etkinlik gerçekleştirildi. Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da katıldığı etkinlikte yeni zeytin ve narenciye fidanları dikilerek sulaması yapıldı. Belediye ekipleri, Baraka ve Bağımsızlık Yolu işbirliğiyle temizliği ve düzenlemesi yapılan yeşil alana, banklar ve çöp bidonları da yerleştirildi. Etkinliğe bölge halkından da katılım oldu ve parkın ileride daha da geliştirilmesi planlandı. 179525505_471179367287981_7845135902431215653_n   179573608_462294831761053_7993247981903412656_n 179748231_1156820021433133_8698670775163967451_n   179847426_3823445747704072_3675773373422243317_n 180083210_168298535193182_6603631223082575303_n   180178233_504704650714953_1915286333254824497_n 180403643_479327743274966_2979647930814274659_n bDSC_0209-min bDSC_0216-min bDSC_0232-min bDSC_0240-min bDSC_0257-min b-min

Teali-i Nisvan- Cansu Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6

Tarihte bugün; 28 Nisan 1913'e  giderek, Osmanlı’da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan'ın kurulmasına tanık olacağız. Argasdi'nin tarihe ışık tutan sayfası Bellek'te yer alan makaleyi Cansu Nazlı yazdı. Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. 2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6Lisedeki tarih dersleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleme ve gerilemeleriyle empati kurduran, devlet aklıyla bize tarih öğreten müfredatını bir hatırlayın. Osmanlı’nın dağılma döneminin olumsuzluklarını genç zihinlere boca eden resmi tarih anlatımında işçi ve kadın hareketlerinin yükseldiğinden ve emekçilerle kadınlar için kaydedilen ilerlemelerden hiç bahsedilmez. Bir düşünün, 2. Meşrutiyet döneminde işçilerin daha adil bir ücret ve çalışma koşulları için İstanbul’dan Beyrut’a, İzmir’den Selanik’e, Üsküp’ten Ereğli’ye, Kavala’dan Samsun’a grevlere çıktığı 1908 grevlerinden bahsedilseydi Osmanlı Devleti’nin dağılmasına mı empati kurardık yoksa işçi hareketinin o döneme dek görülmedik derecede canlanmasına mı? Peki ya,  aynı dönem ilk feminist örgüt olan Teali-i Nisvan’ın  kurulduğu, bunu onlarca daha kadın örgütü, gazete ve dergi takip ettiği ve kadınların özerk örgütlenmesinin bir siyasi parti kurma girişimine kadar ilerletildiği ancak başvurularının reddedildiği öğretilse, bugün kadınlar Atatürk büstüne Mustafa Kemal kadına seçme ve seçilme hakkı ‘verdiği’ için karanfil koyar mıydı? Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bugün daha çok Teali-i Nisvan Cemiyeti’nden bahsedelim. Nam-ı diğer "Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği”, bazı kaynaklara göre 1908’de bazılarına göre 1913’te, Halide Edip’in girişimiyle kuruluyor; üyeleri arasında Nakiye Hanım, Nezihe Muhiddin, Rana Sani Yaver de bulunuyor. Kadınların kültürel olarak gelişmesini ve ekonomik özgürlüklerini kazanmasını hedefleyen derneğin dil kursu açmak, konferanslar vermek, çeviriler yapmak, kadınlar için okuma yazma kursu açmak gibi faaliyetleri bulunuyordu. Kültürel bir örgütlenme olan bu cemiyete üye olabilmek için iyi derecede Türkçe bilmek ve verilmekte olan İngilizce derslerine katılım sağlamak gibi belirli şartlara sahip olmak gerekliydi. İngiltere’de kurulmuş olan Türk Kadınları Muhibbi Cemiyeti’ne paralel olarak çalışmak istendiğinden İngilizce’ye bu kadar önem verildiği tahmin ediliyor. Dernek, kadınların ayda 5 kuruş karşılığında haftanın iki günü giderek ‘Mektebi İbtidaiye’ eğitimi aldıkları bir dershane de açmış. Kadınlara ayrıca Türk işi, beyaz iş, hesap işi ve çamaşır imalatı gösterilen kurslar da düzenlenmiş. Kadınlarla ilgili yazılar, tarihi, edebi, sosyal eserler dernek bünyesinde Türkçe’ye çevrilmiş. Cemiyet-i İmdadiye, Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan, Kırmızı Beyaz Kulübü, Çerkez İttihat ve Teavün Cemiyeti ve daha onlarca kültürel kadın örgütü, yine aynı dönem faaliyet göstermeye başlamış. Yine aynı yıllar Hanımlara Mahsus Gazete, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi birçok gazete ve dergi de yayımlanmaya başladı. Kadınların toplumsal yaşama daha fazla karışmasının ve örgütlenmesinin de tesiriyle bu dönemde kadın erkek beraber alışverişe çıkma, evlilikte belediye nikâhı şart olması, Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılarak kocanın ikinci bir kadın ile evlenebilmesinin ilk kadının onayına bırakılması minvalinde gelişmeler de yaşanmıştır. Araştırmacı gazeteci bir yazar olan Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu isimli kitabının bakış açışı bölümlerinden birinde şöyle der: “Yakın bir zamana kadar, Atina demokrasisini inceleyen tarihçiler laf arasında değinmenin dışında kadınlardan ve kölelerden hiç bahsetmezlerdi. Köleler Yunan nüfusunun çoğunluğunu, kadınlarsa yarısını oluşturuyordu. Atina demokrasisi kadınların ve kölelerin bakış açısından nasıl görünüyordu acaba? ABD Bağımsızlık Beyannamesi 1776’da “bütün insanların eşit doğduğunu” ilan etti. Siyah kölelerin, köleliklerini sürdüren bu beyanname yarım milyon kölenin bakış açısına göre ne anlama geliyordu? Ya hiçbir hakları olmadan yaşamaya devam eden kadınlar, kimle eşit doğuyorlardı?” Resmi tarihten okunduğunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminin başlangıcı kabul edilen 2. Meşrutiyet dönemi oldukça olumsuz olarak lanse edilirken aynı döneme emekçiler ve kadınlar açısından baktığımızda da başka bir şey görürüz: Dünyanın birçok ülkesinin resmi tarihinin gizlediği gerçeğiyle emeğin ve kadının özgürleşme mücadelesinin hikayesini... İşte buralarda gizlenen bizim hikayemizdir.

Kültür Derneklerinden Başbakanlık Önünde Eylem: “Tüzük değişikliği yapılmazsa kaybeden kültür ve sanatımız olacaktır”

By Nazen Şansal

2

1

Çeşitli alanlarda faaliyet gösteren 66 dernek adına temsilciler, bugün Bakanlar Kurulu toplantısının yapılacağı Başbakanlık önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasını öncesi yapılan konuşmada, ülkemizin doğusundan batısına, halk dansları, fotoğraf, seramik, edebiyat, müzik, tiyatro, kadın çalışmaları ve benzeri alanlarda üretimler yapan ve yüzlerce üyesi bulunan derneklerin ortak bir sıkıntısının dile getirileceği vurgulandı. Pandemi koşulları gereği, toplum sağlığını korumak adına sınırlı sayıda temsilci ile gerçekleştirilen eyleme destek veren turizm emekçilerine ve Bu Memleket Bizim Platformu’na da teşekkür edildi. Serkan Soyalan’ın okuduğu ortak açıklamada; Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde, derneklere hiç danışılmadan değişiklik yapıldığı ve derneklerin Değerlendirme Komisyonu’na seçtiği 5 üyenin iptal edildiği anlatıldı. Komisyonda, Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile derneklerin demokratik seçimle belirlediği 5 üyenin yıllardır uzlaşı içerisinde çalıştığı vurgulanarak “Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini ve derneklerin dışlanmasını protesto ediyoruz” denildi. Ayrıca bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirildiği ve bu toplantılardan çıkan sonuçların da takipçisi olunacağı belirtildi. 2 3 Açıklamanın tam metni ise şöyle: Değerli basın emekçileri kültür-sanata duyarlı halkımız, Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde bir değişiklik yapılarak Değerlendirme Komisyonu'na, Kültür-Sanat Danışma Kurulunca seçilmekte olan 5 üyenin iptal edildiğini ve yerine Kültür Dairesi Müdürü tarafından 5 üyenin atanacağını öğrendik. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, yıllardır bu alanda aktif olarak çalışan; müzikten halk danslarına, tiyatrodan fotoğrafçılığa, tangodan edebiyata kadar pek çok konudaki üretimlere imza atarak kültür ve sanatın gelişimine katkı yapan onlarca dernek varken hiçbirinin fikri alınmadan böyle bir değişikliğe gidilmesi kabul edilemezdir. Üstelik yasal dayanakla kurulmuş olan ve derneklerin seçilmiş temsilcilerinin de yer aldığı Kültür Sanat Danışma Kurulu, yasa ve tüzük gereği Bakan'a danışmanlık yapmakla görevli ve yetkilidir. Tüzük değişikliğine gidilmeden bu Kurulun görüşünün alınması çok daha doğru ve sağlıklı olurdu. Oysa Bakanlık, bunu yapmadan Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nü değiştirmiştir. Dolayısıyla bu Tüzük değişikliği sadece antidemokratik değil, teamüllere de aykırı olmuştur. Değerlendirme Komisyonu’nda, mevcut tüzüğe göre Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile Kültür Sanat Danışma Kurulu tarafından demokratik seçimle belirlenen 5 üye, yıllardır uyumlu ve uzlaşı içerisinde çalışmaktaydı. Şimdi bunca zorluğun yaşandığı Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için derneklere daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini şiddetle kınıyoruz ve protesto ediyoruz. Mevcut tüzük, devlet olanaklarının, atanmış kişilerin iki dudağı arasından çıkacak keyfi ve partizan kararlarla yürütülmesine alternatif, demokratik, katılımcı ve devlet ile derneklerin işbirliğini hayata geçiren bir tüzük olarak kurgulanmıştı. Ancak yıllar içinde uygulamada ortaya çıkan eksiklikleri gidermenin yolu, kesinlikle dernek temsilcilerinin karar alma süreci dışına atılması olamaz. Hep aynı kişilerin görev yapması bir sorun olarak görülürse, Komisyon üyeliğine belli bir süre sınırı konması gayet uygun, demokratik ve katılımcı bir çözüm olacaktır. Bu amaçla bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirdik ve bir uzlaşı noktası bulmak üzere çeşitli önerilerde bulunduk. Önerilerimiz tümüyle kabul görmedi ancak dün yaptığımız toplantıda Bakan’dan bir söz aldık. Şöyle ki; derneklerin seçeceği sadece 2 kişi arasından Bakanın veya Kültür Dairesi Müdürünün atama yapması şeklinde Tüzüğün değiştirileceği bize açıklandı. Bu yöndeki bir uygulamanın yaratacağı sakıncaları veya sağlayacağı faydayı henüz enine boyuna değerlendirme imkanımız olmasa da ve bu hususta çeşitli dernekler farklı görüşlerde olmakla birlikte, tüm dernekler olarak Bakanın en azından verdiği bu sözü tutmasının takipçisi olacağız. Bu Tüzük değişikliği Nisan ayı sonuna kadar yapılmaz ise sonuçta kaybeden kültür-sanat alanındaki çeşitlilik, çoğulculuk, nitelikli üretimler ve dolayısıyla kültür-sanata duyarlı halkımız olacaktır. Şunu da kaydetmek gerekir ki; kültür ve sanatın gelişmesi için devletin desteği önemli ve gereklidir hatta bu, devletin Anayasal ödevidir. Ancak kültür-sanat, devletin ve resmi ideolojinin uhdesinde olmamalı, farklı ve renkli alternatif seslere ve yaratıcı düşüncelere yer açılmalıdır. Bu açıklamayı yapan kültür-sanat dernekleri olarak, tek derdimiz devletten katkı almak değildir. Elbette parasal destekle üretimlerimiz daha kaliteli olabilmekte, halkımıza daha fazla ulaşabilmekte, gençlerimize, çocuklarımıza ücretsiz etkinliklere dönüşebilmektedir. Ancak bizler, ülkesine, kültürüne ve sanata gönül vermiş kişiler olarak kendi dayanışma ağlarımızla da üretimlerimizi her şekilde sürdüreceğiz. Derdimiz, yıllar içinde mücadele ile kazandığımız demokratik ve katılımcı bir anlayışın, topluma da zarar verecek şekilde otoriter bir zihniyetle değiştirilmiş olmasıdır. Bakanlığı bu konuda verdiği sözü tutmaya ve tüm halkımızı da kültür-sanata sahip çıkmaya çağırıyoruz. Akademi Sanat Derneği Akdeniz Avrupa Sanat Derneği (EMAA) Akçay Kültür Sanat Derneği (AKDER) Alayköy Folklor Derneği Alpay Volkan Kültür Sanat Derneği Alzheimer Derneği AVSAD AYDER Baraka Kültür Merkezi Çatalköy’ü Geliştirme ve Kültür Derneği (ÇADER) Dikmen Gençlik Merkezi Derneği (DİGEM) Dördüncü Duvar Kültür ve Düşünce Derneği Envision Diversity Evrensel Hasta Hakları Derneği Genç Yetenekler Kültür Sanat Derneği Gençlik Merkezi Birliği Girne Gençlik Merkezi Göçmenköy Taşkınköy Kültür Derneği (GÖÇ-TAŞ) Güzelyurt Amatör Sanatçılar Derneği (GASAD) Güzelyurt Atılımcı Sanat Derneği (GASAD) Güzelyurt Geliştirme ve Kalkındırma Derneği (GÜKAD) Halk Sanatları Derneği (HASDER) Hayata Dokun Hareketi İnönü Gençlik Merkezi Kültür Sanat ve Spor Derneği (İGEM) İnsan Kaynakları Yönetimi Derneği (İKYD) İskele Kültür Sanat Derneği (İSDER) Kadından Yaşama Destek Derneği (KAYAD) Kalkanlı Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (KAYDER) Kıbrıs AB Derneği Kıbrıs Ada Tango Derneği Kıbrıs Edebiyat Derneği Kıbrıs Fotoğraf Sanatı Derneği (KIFSAD) Kıbrıs Havaları Derneği (KIBHAD) Kıbrıs Kâğıt Sanatçıları Derneği Kıbrıs Polifonik Korolar Derneği Kıbrıs Sanat Derneği Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği Kıbrıs Türk Fotoğraf Derneği Kıbrıs Türk Fransız Kültür Derneği Kıbrıs Türk Kütüphaneciler Derneği Kıbrıs Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği (KTÜKD) Kıbrıs Türk Yazarlar Birliği Kuir Kıbrıs Derneği Kuzey Kıbrıs Seramikçiler Derneği Lefkoşa Folklor Derneği (FOLKDER) Lefkoşa Folklor ve Gençlik Merkezi (FOGEM) Lirik Şiir Grubu Mehmetçik Kültür ve Dayanışma Derneği Mağusa Kadın Merkezi Derneği (MAKAMER) Mağusa Kültür Derneği Nicosia New Generation Lions Kulübü Özgür Adımlar Kültür ve Sanat Derneği Sevgi Çiçeği Kültür Sanat Derneği (SEÇDER) Sivil Toplum İnisiyatifi Sonare Çoksesli Korolar Derneği Tango Siempre Dans ve Sosyal Aktivite Derneği Turizm ve Folklor Araştırmaları Derneği (TUFAD) Üçüncü Toplum Forumu Üretim Merkezi Yeni Erenköy Kültür ve Sanat Derneği (YENDER) Yunan Dili Derneği (YUDER)   Ayrıca “Bu Memleket Bizim Platformu” da derneklere destek açıklamıştır.    

Kültür-Sanat Dernekleri “Yardım Tüzüğü” İle İlgili Basın Açıklaması Yapacak

By Nazen Şansal

151220181123581238071_2

 

 download (1)

50’den fazla dernek, 9 Nisan Cuma günü saat 13.00’de Bakanlar Kurulu toplantısının gerçekleşeceği Başbakanlık önünde bir basın açıklaması gerçekleştirecek. Dernekler, “Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü”nde Şubat ayında yapılmış olan antidemokratik değişikliğin, kültür-sanatın özgürce gelişimine vuracağı darbeyi anlatarak Hükümeti bu yanlıştan dönmeye çağırmak amacıyla böyle bir eylem düzenliyor. Derneklerden yapılan açıklamaya göre; “Kültür sanat projelerine maddi katkı yapılıp yapılmamasına karar veren Değerlendirme Komisyonu'nun zaten 8 üyesi devlet yetkililerinden ve/veya temsilcilerinden oluşurken, derneklerin seçimle belirlediği 5 üyenin de siyasete bağlanmasında hiçbir şekilde kamu yararı yoktur. Demokrasiyi ve katılımcılığı yok eden bu tüzük değişikliği geri alınmaz ise sonuçta kaybeden kültür-sanat alanındaki çeşitlilik, çoğulculuk, nitelikli üretimler ve dolayısıyla kültür-sanata duyarlı halkımız olacaktır.” Ne olmuştu? Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü, Şubat ayında, mevzuat gereği zorunlu olan Kültür Sanat Danışma Kurulu’nun görüşü alınmadan değiştirilmiş ve Değerlendirme Komisyonu’ndaki 5 dernek temsilcisi süreçten dışlanmıştı. Buna derhal tepki gösteren 50’den fazla dernek, gerek imza kampanyası gerekse de Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirerek bir uzlaşı yolu aramışlardı. Tüzükte bir takım düzeltmeler yapılması yönünde çalışmalar da başlatılmıştı. Ancak verilen bazı sözlere rağmen, gelinen aşamada Tüzük halen antidemokratik ve dernekleri dışlayıcı şekilde yürürlüktedir ve derneklere dayatılmış durumdadır. 9 Nisan Cuma günü saat 13.00’de Bakanlar Kurulu (Başbakanlık) önünde yapılacak basın açıklamasına tüm basın emekçilerinin ve kültür-sanata duyarlı halkımızın ilgisini rica ederiz.

Argasdi’nin 61. sayısı “TEMBELLİK” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

169458785_253836753132915_950487460902188517_n

169458785_253836753132915_950487460902188517_nÜç aylık kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 61. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Tembellik” olarak belirlendi. Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; kitap, film ve müzik yazılarının yer aldığı sanat sayfalarının yanı sıra “Tembellik” temasını farklı boyutlarıyla işleyen bir dosya içeriyor. Bu sayıda bellek sayfamız, bizleri Osmanlı’da kurulan ilk feminist örgütle tanıştırıyor. Tembel olmakla itham edilen Kıbrıslı Türkler araştırma konusu olarak karşımıza çıkıyor. Derginin ilerleyen sayfalarında, Pandemi koşullarında özel sektör emekçilerinin yaşadığı sorunlar malumken, Bağımsızlık Yolu partisinin öne çıkardığı Servet Vergisi hakkında detaylı bir yazı ile karşılaşacaksınız. Son zamanlarda ortaya atılan PCR testlerinin güvenirliğinin sorgulanmasını araştıran makalemiz de dergimizde yer alıyor. İnsanlar tarafından (kendisi yapmadığı zamanlarda) hoş karşılanmayan tembellik, özünde o denli kötü bir şey olmayabilir. Örneğin Eski Yunan’da zenginler çalışmaz, deyim yerindeyse tembellik ederlerdi ki kendilerine herkesin sahip olamayacağı bir zaman ayrıcalığı kazanabilsinler. Bu dönemde sanatta, sporda, düşüncede atılan temeller hâlâ güncelliğini koruyor. Çalışmanın ve boş zamanın, madeni bir paranın iki yüzü gibi birbirini tamamladığını düşünmemişizdir önceden belki de. Ya da yaratıcılık için boş zamana duyulan ihtiyacı... Belki de olmasaydı şimdi hayatımızı kolaylaştıran icatlar da olmayacaktı. Yine de okulda, iş yerinde hatta evimizde hep kötü gözle bakarız tembel olana, tembellik yapana. Bilmeyiz tembel diye damgalanan her çocuğun başka başka cevherlere sahip olduğunu. 1800’lü yıllarda başlayan çalışma hayatının yarattığı zorluk, zaman içerisinde değişse de günümüzde Pandemi’yle çakışan iş yaşamı hâlâ aynı derecede zor. Sürekli evden çalışmak durumunda kalan özel sektör emekçileri boş zaman özlemini daha da perçinlemişken, tembellik de bir hak olmalı diyoruz. Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    

John Steinbeck ve Kitaplarına Dair- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

27Subat2017_steinbeck

Dergimizin Sanat sayfasında yer alan "kü-tüp-ha!-ne? ben okudum pek hazettim" köşesinde yer alan makalemizi keyifle okumanız dileğiyle... 27Subat2017_steinbeckJohn Steinbeck’le ilk tanışmam Fareler ve İnsanlar kitabıyla olmuştu. “Fareler ve İnsanlar” insanı hüzne boğan bir hikaye olmasının yanında yazarın 1920’li yıllarda bizzat deneyimlediği evsiz ve gezici bir çiftlik çalışanı olduğu zamanlara da atıfta bulunuyor.  Ezilenle ezeni, ırklar arasındaki adaletsizliği ve öğrenilmiş çaresizliğe inat, insanı ayakta tutan tek şeyin aslında umut olduğunu daha da iyi anlamanızı sağlayan kitabın, film uyarlamaları da oldukça başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarılmış. Yazarın kitaba bu ismi vermesine Robert Burns'in “To A Mouse” şiirinde yer alan bir dize neden olmuş: “En iyi planları farelerin ve insanların, sıkça ters gider”. 1902 yılının 27 Şubatında dünyaya gelen Steinbeck, 1930’lu yıllarda Büyük Buhran’ın yarattığı yıkımdan payına düşeni alır ancak bu kriz yılları, ona ilk romanını yayımlama fırsatı da sunar. 1929 yılında ilk romanı, ünlü bir deniz korsanını konu aldığı “Altın Kupa” yayımlanır. İstediği ilgiyi göremeyen romanın ardından, denemelerine devam eder ve yazın hayatına 1935’te “Yukarı Mahalle”yle tekrardan dönüş yapar.  Tarım işçilerini örgütlemeye çalışan iki direnişçinin hikayesini anlattığı ve adeta adıyla özdeşleşen “Bitmeyen Kavga”  ise 1936’da yayımlanır. Steinbeck’in haksızlığa gelemeyen ve çoğu kişi tarafından “aykırı” bulunan ruhunu bu romanıyla daha da iyi anlıyorsunuz. Büyük Buhran’ın etkileriyle kendi yaşadığı yerden kovulup Kaliforniya’ya göç etmek durumunda bırakılan insanların maruz kaldığı zamanları ise 1936 yılında kaleme aldığı ödüllü romanı “Gazap Üzümleri”ni okurken iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Büyük çiftliklerden el çektirilen binlerce Amerikalının, ekonomik sıkıntılar yanında kendi yurdunda göçmen olmasına da tanık oluyorsunuz. İkinci Paylaşım Savaşı zamanlarını da yaşayan yazar, çok bilinmeyen ama oldukça çarpıcı bir esere daha imza atar: “Ay Batarken”. Romanda isimsiz bir ülke, isimsiz bir başka ülke tarafından işgal ediliyor. Ancak bu ülkelerin açıkça yazmasa da Norveç ve Almanya olduğunu görebiliyorsunuz. Romanda, kasaba halkının işgalciye karşı çıkarak bütünleşmesinin, işgalin ve işgalcinin soğuk suretiyle boğuşurken özgürlük uğruna direniş ateşini yeniden alevlemenin anlamını oldukça derinden hissediyorsunuz. Geçtiğimiz yıl tiyatro ekibimiz tarafından oyunu hazırlanan Ay Batarken,  Pandemi nedeniyle seyircilere ulaşamasa da youtube kanalımızdan izlenebilir. Eserlerini daktilonun statik sesi yerine kalemin ahengine bırakan John Steinbeck, 20 Aralık 1968 yılında hayatını kaybeder. Gerçekçiliği, işçi sorunları ile toplumsal sorunları kendine dert edinişi ve 20’ye yakın yayımlanan romanı ile bu dünyadan geçen Steinbeck’in bazı romanları hala güncelliğini koruyor. Ezilenin karşısında, işgale karşı bir ses duymak istiyorsanız, bu asi ruhla tanışmak için hala geç değil. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&ab_channel=BarakaK%C3%BClt%C3%BCrMerkezi

ORFF Eğitiminin Çocuklarımıza Kazandırdıkları-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

orff

Argasdi'nin Sanat sayfasındaki müzik köşesinde bu sayı Orff eğitim tekniğini konu aldık. Evde ve okulda eğlenceli ve öğretici yaratıcılığı amaçlayan bu eğitimle tanışmaya ne dersiniz? orff“Orff Yaklaşımı’’, “Orff Tekniği” isimleriyle de anılan bu eğitim, besteci Carl ORFF ve dansçı Gunild KEETMAN tarafından geliştirilmiştir. Orff eğitim tekniğinin en temel amacı çocuklarda yaratıcılığı güçlendirmektir; tabi bunu ders gibi değil de oyun içerisinde yaptırmaktır. Aynı zamanda da müzik, dans, drama, konuşma ve hareket öğelerinin birleşimini oluşturan bir tekniktir. Gelin Orff tekniğinde yaratıcılık alanına bir örnek ile değinelim: Öğretmen, öğrencileri için güzel bir hikaye kitabı seçer. Önce onu resimlerle de destekleyerek detaylı bir şekilde anlatır. Hikayeyi ses oyunları yaparak aktarır ki öğrencilerin dikkati hikayenin üzerinde olsun ve hayal güçlerini kullanabilsinler. Sonrasındaysa öğrencilerine çalgıları verir ve hikayedeki belli başlı karakterlerin seslerini ellerindeki çalgılar ile yaratmalarını ister. Daha sonra öğrenciler hikayeyi ayağa kalkarak dramatize eder ve oynar. Yeri gelir çalgı kendi bedenimiz olur ve beden perküsyonu dediğimiz en güçlü çalgımızı hikayede canlandırırız. Belki de iki dakikada okuyup bitirilebilecek bir hikayeyi iki ders saati oynarken bulursunuz kendinizi… Bu kadar anlattıktan sonra zihnimde canlanan kitabı paylaşmazsam olmaz tabi ki. Kitabımızın adı “Küçük Kara Balık”. İşte Orff tekniğinde bu ve buna benzer bir sürü yaratıcı oyun etkinlikleri vardır. Bu teknik öğrencilere anaokuldan başlayarak en fazla ilkokul sonuna kadar verilmesi hedeflenen bir eğitim türüdür. Özellikle anaokul, öğrencilerin ritim duygusunun en iyi geliştirilebildiği, çalgılar ve seslerine göre onları en iyi ayırt edebildiği yaş seviyesi olarak düşünülmektedir. Orff tekniğinde asla göremeyeceğiniz şey kalıplaşmış katı kurallardır; yani öğretmenin derste öğreteceği şeyi tamamen aynı, değiştirmeksizin ve katkı koymaksızın uygulaması söz konusu değildir. Kalıplaşmış katı kurallar belki başka derslerde bazen söz konusu olsa bile Orff eğitiminde buna asla rastlayamazsınız; çünkü öğretmenin istediği ve çocuğa kazandırmayı hedeflediği davranış tamamen yaratıcılıktır. Gelelim bu yaklaşımın çalgılarına: Yüksek oranda tahtadan oluşan Orff çalgılarımıza örnek olarak ritim çubuğu, çelik üçgen, kaşık, ksilofon, marakas, tef, kastanyet, guiro, zil, yer davulunu verebiliriz. Bu çalgıların her birinin kendine has özellikleri vardır. Ancak sahip oldukları belki de en önemli ortak özellik, bu aletlerin bazılarını çocuklarla birlikte yaparak, onları kendi çalgılarını üretmeye teşvik edebilecek, evlerindeyken devam eden bir müzik serüvenin başlamasına vesile olabilecek bir potansiyeli barındırmasıdır. Bu yönü ile çocukların hayatlarında gerçekten önemli yer tutan bir tekniktir kuşkusuz ki. Bu tekniğin müfredatta yer alan diğer derslere de katkısının olduğunu belirtmekte fayda var; örneğin müziğe uygun adımlamak, adım ile el koordinasyonu uyumunu yakalamak ve şarkıyı melodik söylemek sadece müzikte değil, türkçe ve matematik alanında da çocuklara fayda sağlamaktadır. Sözün özü; Orff tekniği bir yandan yeteneklerin keşfedilerek çocukların erken yaşta çalgı eğitimine geçişlerinde, el koordinasyonu ve küçük kaslarının gelişiminde katkı sağlarken diğer yandan da onlara oyun ile müziğin muhteşem uyumunu tattırmaktadır.      

Yarım Kalan Başkent Tiyatrosu Önünde Monologlar Oynanacak

By Nazen Şansal

barakasokakta_2803199

barakasokakta_2803199

Baraka Kültür Merkezi 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te Başkent Tiyatro binası önünde tiyatral bir etkinlikle Dünya Tiyatro Günü’nü kutlayacak. Lefkoşa Belediyesi ile işbirliği halinde gerçekleştirilecek olan etkinlikte Shakespeare’den Hamlet, Dinçer Sümer’den Sevtap, Samuel Becket’ten Godot’yu Beklerken tiradları sahnelenecek. Ayrıca Bertolt Brecht’in “Oyun Yazarının Türküsü” adlı şiiri seslendirilecek. Konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Lefkoşa Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da konuşma yapacağı etkinliğe tüm sanat severler davet edildi. Konukların, araçlarını Lefkoşa Belediyesinin otoparkına park edebileceği duyuruldu. Baraka Kültür Merkezi Dünya Tiyatro Günü mesajı ise şöyle: Ezberleri bozuyor ve bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! "Tüm dünya bir sahnedir. Ve bütün insanlar sadece birer oyuncu... Girerler ve çıkarlar. Bir kişi, bir çok rolü birden oynar." Shakespeare'in de dediği gibi pek çok rolümüz var şu koca sahnede. Ezberlememiz ve oynamamız istenen, sorgulamadan, itiraz etmeden, değiştirmeden kabullenmemiz beklenen... Önce kandırılan bir çocuk, ardından yenilikçi fikirleri önemsenmeyen bir genç, sonra emeği sömürülen bir emekçi, hakları ihlal edilen bir vatandaş, doğası bozulan bir insan, en sonda da tecrübeleri hiçe sayılıp yalnızlığa mahkûm edilen bir ihtiyar rolü biçiliyor bizlere. Oysa sanat ve sanatçı her şeyden önce sorgulayan ve toplumu ileriye götürmeye çalışandır. Otoriteye, baskıya, dayatmaya itirazı olan; özgürlükçü ve aydınlık fikirleri, barış ve kardeşlik istencini, toplumun çeşitli renkleriyle birlikte hayata bulaştırmaya çalışandır. "Ben" değil "biz" diyen, başkasının derdini de sahneye, melodiye, tuvale, kâğıda, ekrana taşıyandır. "Tüm sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşam sanatına katkıda bulunmalıdır" diyordu Bertolt Brecht. Bizler de tiyatroya gönül vermiş kişiler olarak ülkemizde ve dünyada daha eşit, daha adil, daha özgür ve bağımsız "başka bir hayat"ın mümkün olduğunu biliyor ve sanatımızı bu güzel günlerin hizmetine sunuyoruz. Pandeminin yarattığı olumsuzluklara ve hükümetlerin bu süreci yönetmekteki başarısızlığına rağmen tiyatroyu; insanlığın doğuşundan bu yana var olan bu sanatı, yaşatmanın yollarını arıyoruz. Hükümetler, yeni tiyatro binaları yapmak, sağlık koşullarına uygun açık hava sahneleri düzenlemek yerine Pandemide ilk olarak sanatı gözden çıkarıp tiyatroları kapatıyorlar. Özerk tiyatro yasası yapmak ve sanatı özgürleştirmek yerine sadece sanat severMİŞ gibi görünüp, üstüne bir de dernek tiyatrolarına yapılacak katkıları kesmenin tüzüklerini yapıyorlar. Çünkü boyun eğmeyen ve İNSANI İNSANA İNSANLA ANLATAN bu sanatın gücünden korkuyorlar. Sadece kendilerine tabi olacak, sahibinin sesini sahneye taşıyacak bir tiyatro istiyorlar. Bunun için bize bir ezber yaptırıp verdikleri rolleri oynamamızı bekliyorlar. Ama biz, seyirci kalmayan seyircilerimizle birlikte, ezberleri bozuyor bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! Barış içinde, özgür, eşit ve adil bir toplum için, doğanın ve insanın sömürülmediği bir dünya için "yaşasın tiyatro, yaşasın hayat" diyoruz! Tüm tiyatro emekçilerinin ve seyircilerinin 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. 55627831_627398437719749_508467356968681472_n-678x381    

Dünyayı Yerinden Oynatın!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

Screenshot_20210324-114345_Word

Argasdi yeni sayı hazırlıklarına devam ederken "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyalı 60. sayımızdan Pandemi döneminde çalışma hayatını içeren makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Screenshot_20210324-114345_WordYıllar boyunca hakları en çok gasp edilen kesim hiç kuşkusuz işçi sınıfı olmuştur. Tarihin tozlu sayfalarını araladığımız zaman en büyük kazanımları da yine işçilerin umudunu kaybetmeden, birleşerek, örgütlenerek ve mücadele ederek elde ettiğini görürüz. Günümüzde bunun örnekleri halen yaşanmaktadır ve tek çözüm umutla mücadele etmekten geçmektedir. Pandemi sürecinde çaktırmadan başımıza neler geldi? İçerisinden geçmekte olduğumuz Pandemi döneminde, özellikle alınan önlemler çerçevesinde yetkili mercilerce açıklanan kararlar sonucunda, bilhassa özel sektör çalışanlarının insanca çalışma koşulları neredeyse yok edilmiş, haklarından söz etmek imkansız hale gelmiştir. Peşi sıra resmi gazetelerde sayfalarca alınan, geri çekilen, kılıfına uydurularak açıklanan yaptırımlar sermaye ile birlikte değerlendirilmiş ve hükümet-patron işbirliği ile eller yine çalışanların cebine atılmıştır. Salgını yaşadığımız ilk aylardan günümüze kadar olan hak ihlallerini sıralayacak olursak; mart ayında hükümet tarafından alınan kararlar çerçevesinde çoğu işletme zorunlu olarak kapatılmıştır. Kapalı olunan bu süre zarfında işyerlerinin ilgili devlet dairelerine ara verme başvurusu yapmaları sonucunda çalışanları için herhangi bir sosyal güvenlik (sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı) yatırımı yapma zorunluluğu kalmamıştır. Ancak yapılan bu uygulamada çalışanların hakları iki kez gasp edilmeye çalışılmıştır. Birincisi, ilgili devlet dairesi ara verilen sürenin başlangıç tarihinde çalışanların hiç haberi olmadan onları işten durdurmuş ardından da yeniden açılma tarihinde işe geri almıştır. Bu da demek oluyordu ki, çalışanlar emekli olacağı zaman olağanüstü bir hal olan salgın dönemi için yatırımları devlet tarafından otomatik olarak yapılmış sayılmak yerine yapılmamış sayılacak ve bu farkı kendi ceplerinden ödeyeceklerdi. Velhasıl, hükümete yapılan baskılar sonucunda bu uygulama sonradan alınan bir karar doğrultusunda düzeltilmiştir. İkincisi ise, bazı işverenler kurnazlık yapıp zorunlu ara verme dönemini çalışanlarının yıllık izinlerinden kesmiş ve herhangi bir izin istemeleri durumunda çalışanlarını ödeneksiz izine çıkarıp izin süreleri boyunca yatırımlarını yapmamıştır. Bu sorun halen devam etmekte ve ilgili makamlar önlemini almamaktadır. Mevcut ekonomik krizden ötürü de çalışanlar bunun yasal olmadığını bile bile itiraz edememekte, işsiz kalmaktan korkmaktadırlar. Ardından, haziran ayında çalışma bakanı tarafından yapılan açıklamayla sosyal sigorta yatırım primlerinde değişikliğe gidilerek işçilerin net maaşlarının artırılacağı müjdelendi! Bunu da hayat pahalılığı, ekonomik kriz önlemi, yapıl(a)mayan asgari ücret artışı yerine sayılabileceği böbürlenerek anlatılmıştır. Ama gelin görün ki bu safsata sadece bir ay sürmüş, işveren payına bir indirim uygulanmadan işçilerin sosyal sigorta kesinti payının sıfırlanması sermayenin örgütlenmesiyle yapılan türlü itiraz ve baskılarla sona erdirilmiştir. Ve her zamanki gibi gözler işçilerin cebine dönmüş, işverenlerin yatırım payları kaldırılıp işçilerinki eski haline geri dönmüştür. Hükümet sadece çalışanların değil kendi nam ve hesabına çalışıp ayakta durmak içi debelenen küçük işletmeleri ve esnafı da mağdur etmekten geri kalmamış, vaat etmiş olduğu prim yatırım desteğini yarım yamalak ödemiş, kurultay ve hükümet kurma gibi dertlere düşüp bu konuyu tamamen unutmuştur (ya da unutturmaya çalışmıştır). Bütün işçi kardeşlerim rica ediyorum birleşin! Örgütlü kötülüğün gün be gün büyüdüğü ülkemizde artık işçilerin de örgütlenmesi ve hakları için daha fazla mücadele etmesi kaçınılmazdır. Tarih boyunca umudunu kaybetmeden mücadele eden işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar günümüze de ışık tutar niteliktedir. Sermaye karşısında işçilerin ezilmesine yol açan, yoksullaştırarak patronlara bel bağlamasına sebep olan, gelecek ve güvencelerini patronların iki dudağı arasına teslim eden, çalışma yaşamını zindana çeviren ve işçilere köle yaşantısını laik gören bu düzene ivedilikle dur demek hayat memat meselesi haline gelmiştir. Tüm bunlar göz önüne alındığında özel sektöre sendika zorunluluğu kaçınılmaz bir çözüm yoludur. Çünkü işçilerin iş sağlığı ve güvenliğini gözeten, eşit işe eşit ücret almalarını sağlayan, emeklerinin sömürülmediği, ödeneksiz ek mesai yaptırılmadığı, hamile kaldığı için işten atılmadığı, iş yerinde uğradığı mobbingi sineye çekmek zorunda bırakılmadığı, resmi tatil olsun yıllık izin olsun işverenleri tarafından izin haklarının keyfi harcanmadığı bir gelecek ancak örgütlenerek gelecek. Böyle bir gelecek için umut varsa mücadele devam etmelidir. Ülkemizde de bu umudu yüreğinde taşıyan sendikalardan oluşan Emek Platformu ve özel sektöre sendika için çeşitli çalışmalar yürüten Bağımsızlık Yolu öncülüğünde yeni bir mücadelenin taşları örülmektedir. Böyle bir gelecek örgütlenmekten geçiyorsa artık zaman kaybedilmemelidir. Hem boşuna dememişler “işçiler birlik olsa dünya yerinden oynar!” diye.

Baraka’dan Dünya Tiyatro Günü Etkinliği

By Nazen Şansal

event

afisyasarersoylu

Baraka Tiyatro Ekibi, Dünya Tiyatro gününde seyircisiyle buluşuyor. 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te başlayacak olan etkinlik bu sene farklı bir temada, yarım kalan Başkent Tiyatro binası önünde gerçekleştirilecek. Lefkoşa Belediyesi otoparkının yanında yer alan çıkmaz sokakta çeşitli tiyatral etkinlikler ve konuşmalar yer alacak. Lefkoşa Türk Belediyesi işbirliği ile açık havada ve Pandemi önlemlerine uygun olarak yapılacak etkinlikte çeşitli oyun yazarlarının eserlerinden seçilen monologlar (tiradlar) ve tiyatro ile ilgili şiirler sahnelenecek. Ayrıca konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Belediye Başkanı Mehmet Harmancı da etkinliğe katılarak konuşma yapacak. Dernekten yapılan açıklamada, sanata en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde tüm tiyatro severlerin davetli olduğu duyuruldu.  

event

 

Örgütler, Kültürel İşbirliği Protokolü’ne “TEPKİ” Gösterdi

By Nazen Şansal

160787753_284507736421941_8339364950369102546_n

Bugün Meclis Genel Kurulu’nun gündeminde olan Kültürel İşbirliği Protokolü, örgütler tarafından “TEPKİ”yle karşılandı. Türkiye ile imzalanan ve Meclis’in onayına sunulan anlaşma, Yunus Emre Enstitüsü’ne çocuklarla ilgili verilen yetkiler dolayısıyla protesto edildi. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Biat Değil Özgürlük İnisiyatifi, KTÖS, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği ve Kadın Eğitimi Kolektifi tarafından Meclis önünde gerçekleştirilen basın açıklamasında, “Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan dini ve milli şuura sahip gençler yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor” denildi. Örgütler, “Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor” ifadelerini kullanarak milletvekillerine seslendi. Bu protokole onay verilmesinin laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" demek anlamına geldiğinin vurgulandığı açıklamada “Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz” sözleri kullanıldı. Ayrıca protokolün 14. Maddesine değinilerek Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı, hatta ayrı bir devlet değil TC’nin egemenliği altında görüldüğü de belirtildi. Eylemciler, ellerinde tuttukları harflerle Hükümet’e “TEPKİ” gösterdiler ve en az 5 yıl yürürlükte kalacak olan protokolün, azınlık Hükümeti tarafından onaylanmasının doğru olmayacağını vurguladılar. Bugün Genel Kurul salonunda çıkan tartışma sonrası yeniden toplanamayan Meclis, söz konusu protokolü görüşemedi ve yarın (16 Mart Salı) gündemine aldı. 160787753_284507736421941_8339364950369102546_n Basın açıklamasını tam metni şöyle: Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!? Türkiye ile imzalanan paketlere, protokollere her gün bir yenisi ekleniyor. Bunlar, sadece ekonomik yönden değil kültürel açıdan da Kıbrıslı Türk kimliğini yok etmek, asimile etmek üzere açık veya gizli niyetler içeriyor. Halkımızın laik ve demokratik yapısına tahammülü olmayan ve bunu seçimlerde de irademize müdahale ederek gösteren gerici zihniyetler, çocuklarımızı kendilerine benzetmenin yollarını arıyorlar. Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan "dini ve milli şuura sahip gençler" yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor. Türkiye ile imzalanan ve bugün Meclis'in onayına sunulan Kültürel İşbirliği Protokolü, kültür-sanatla ilgili destek beyan eden bir sürü güzel lafın yanı sıra -ki bu protokol olmadan da sanatçılarımıza destek olunmasına hiçbir engel yoktur- Yunus Emre Enstitüsü'nün çocuklarımızla ilgili faaliyetler yapmasını öngörüyor. Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor. Kuruluş aşamasında Tanıtma Fonu'ndan 1 milyon TL aktarılan Vakfa, pek çok kamu malı ve bina da hibe ediliyor. Devlet destekli olsa da nihayetinde bir STÖ olan bu kurumun, devletler arası bir anlaşmada hukuken yerinin olmaması bir yana, cemaatinin yurt dışı okullarına karşılık kurulduğu daha sonra da bir süre cemaatin eline geçtiği iddia ediliyor. İyi niyetlerle Yunus Emre Enstitüsü'nde çalışan veya etkinliklere destek olan sanatçıları ve kurslara katılan kişileri tenzih ederek söylüyoruz ki bu zihniyete çocuklarımızı veya gençlerimizi emanet etmek, bu halka yapılacak en büyük kötülüktür. Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz. Meclis'teki milletvekillerine sesleniyoruz: Kültürümüzün yaşatılıp tanıtılması kılıfıyla önünüze konan bu protokole onay verirseniz, dini ve milli duyguları önce kabartılıp sonra istismar edilen, AKP zihniyetinde, muhafazakâr gençler yetişmesine, laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" diyeceksiniz. Zaten protokolü yazanların, Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı ve hatta bizi ayrı bir devlet değil kendi egemenlikleri altında gördükleri de 14. maddeden bellidir. Bu maddede adamızın tarihi; Osmanlı öncesi dönem, Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi şeklinde kategorize edilmiştir! Bu protokolün bir Eğitim ve Kültür Bakanı tarafından, en azından bu maddesi düzeltilmeden imzalanması hayret verici olup, ayrı devlet olduğunu iddia eden bir Meclis tarafından onaylanması da kendi kendini inkâr etmek anlamına gelecektir. Katılan Örgütler: Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Biat Değil Özgürlük İnisiyatifi, KTÖS, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Kadın Eğitimi Kolektifi  

Basın Açıklamasına Çağrı: Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!?

By Nazen Şansal

sanatcilar-girisimi-reddediyoruz-757624-5

Laiklik ve demokrasi ilkelerine bağlı tüm duyarlı örgütlere ve kişilere çağrımızdır.

Gelin pazartesi günü bu protokolü Meclis önünde protesto edelim!

unnamed

Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!? Türkiye ile imzalanan paketlere, protokollere her gün bir yenisi ekleniyor. Bunlar, sadece ekonomik yönden değil kültürel açıdan da Kıbrıslı Türk kimliğini yok etmek, asimile etmek üzere açık veya gizli niyetler içeriyor. Halkımızın laik ve demokratik yapısına tahammülü olmayan ve bunu seçimlerde de irademize müdahale ederek gösteren gerici zihniyetler, çocuklarımızı kendilerine benzetmenin yollarını arıyorlar. Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan  "dini ve milli şuura sahip gençler" yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor. Türkiye ile imzalanan ve 15 Mart Pazartesi günü Meclis'in onayına sunulacak olan Kültürel İşbirliği Protokolü, kültür-sanatla ilgili destek beyan eden bir sürü güzel lafın yanı sıra -ki bu protokol olmadan da sanatçılarımıza destek olunmasına hiçbir engel yoktur- Yunus Emre Enstitüsü'nün çocuklarımızla ilgili faaliyetler yapmasını öngörüyor. Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor. Kuruluş aşamasında Tanıtma Fonu'ndan 1 milyon TL aktarılan Vakfa, pek çok kamu malı ve bina da hibe ediliyor. Devlet destekli olsa da nihayetinde bir STÖ olan bu kurumun, devletler arası bir anlaşmada hukuken yerinin olmaması bir yana, cemaatinin yurt dışı okullarına karşılık kurulduğu daha sonra da bir süre cemaatin eline geçtiği iddia ediliyor. İyi niyetlerle Yunus Emre Enstitüsü'nde çalışan veya etkinliklere destek olan sanatçıları ve kurslara katılan kişileri tenzih ederek söylüyoruz ki bu zihniyete çocuklarımızı veya gençlerimizi emanet etmek, bu halka yapılacak en büyük kötülüktür. Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz. Meclis'teki milletvekillerine sesleniyoruz: Kültürümüzün yaşatılıp tanıtılması kılıfıyla önünüze konan bu protokole onay verirseniz, dini ve milli duyguları önce kabartılıp sonra istismar edilen, AKP zihniyetinde, muhafazakar gençler yetişmesine, laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" diyeceksiniz. Zaten protokolü yazanların, Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı ve hatta bizi ayrı bir devlet değil kendi egemenlikleri altında gördükleri de 14. maddeden bellidir. Bu maddede adamızın tarihi; Osmanlı öncesi dönem, Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi şeklinde kategorize edilmiştir! Bu protokolün bir Eğitim ve Kültür Bakanı tarafından, en azından bu maddesi düzeltilmeden imzalanması hayret verici olup, ayrı devlet olduğunu iddia eden bir Meclis tarafından onaylanması da kendi kendini ikâr etmek anlamına gelecektir. Laiklik ve demokrasi ilkelerine bağlı tüm duyarlı örgütlere ve kişilere açık çağrımızdır. Gelin pazartesi günü bu protokolü Meclis önünde protesto edelim! 15 Mart Pazartesi saat 13.13'te Meclis önünde, katılmak ve imza koymak isteyenlere açık olarak basın açıklamamızı yapıyoruz.   160090429_280329456834996_7976240067303865390_n    159871106_202528918321695_7131805150692208849_n

Baraka’dan Kulak Tiyatrosu (Podacto)

By Nazen Şansal

afiş 1

afiş 1    afiş 2 Baraka Tiyatro Ekibi, bir yandan 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde seyircisiyle buluşmak için hazırlıklarını sürdürürken bir yandan da Pandemi koşullarında tiyatro severlere ulaşmanın bir aracı olarak “arkası yarın” formatında radyo tiyatrosu yayınladı. Podacto olarak da tanımlanan kulak tiyatrosu, derneğin Youtube ve Facebook sosyal medya hesaplarından ayrıca Spotify ve Anchor gibi dijital ses platformlarından dinlenebilir. “Zaman Makinesi” ismli, 4 kısa bölümden oluşan ve Kıbrıs ağzı seslendirilen oyun, “Zeytinyağlı Saç Gatmeri”, “Vakitsiz Aşk”, “Bundo Bundo Bundo” ve “Sarfoşum Amman” adlı skeçlerden oluşuyor. Günümüzde başlayıp 1970’lere giden oyun, dinleyicileri, adamızın kültürü ve yakın tarihi ile dolu bir gezintiye çıkartıyor. Nazen Şansal’ın yazdığı “Zaman Makinesi”ni seslendirenler: Fatoş Muhtaroğlu, Feray Karahüseyin, İncilay Gök, Merin Olgun, Sezgin Keser, Sözalp Kahvaltıcı, Şifa Alçıcıoğlu ve Tahsin Oygar. Müziklerinin Sol Anahtarı’nın Kıbrıs şarkılarından seçildiği, afiş tasarımını Mustafa Batak’ın yaptığı oyunun kayıt ve ses montajı ise Ahmet Güvenler ve Tahsin Oygar tarafından gerçekleştirildi. afiş 3   afiş 4    

8 Mart’ta Kadınlar Sokaklarda Haykırdı: “Saray Değil Sığınmaevi”

By Zekiye Şentürkler
8 Mart Organizasyon Komitesinin (Kadın Eğitimi Kolektifi, Bağımsızlık Yolu, Baraka Kültür Merkezi, GÜÇ-SEN, HAK-SEN, KTOEÖS, TDP, TDP TOCEK, TDP GENÇLİK), pandemi koşullarına uygun bir şekilde düzenlediği 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü yürüyüşü, Lefkoşa’da maskeli ve mesafeli bir şekilde gerçekleştirildi. Pronto çemberinden başlayıp Meclis önünde biten yürüyüşün başında Ekmek ve Güller adlı şiir okunarak kadın […]

Biadına İsyan İnadına Özgürlük- İlke Olgun

By Şifa Alçıcıoğlu

01eylul2020 7

Argasdimizin son sayısında Feministiz sayfasında yer verdiğimiz makalemiz... 01eylul2020 7Biat, kelime anlamıyla taraflar arasında yönetilenin yönetene itaat edeceğini yazılı olmasa da kabul etmesidir. Bu itaat anlaşmasına uymayan tarafları bağlayıcı kanunlar olmasa da, yöneten yönetilenin üzerinde yaptırım uygulayabileceği ön kabulü ile davranır. Birisine veya bir şeye itaat ediyorsanız onun tebaası yani itaat edenleri arasına girersiniz. Erkek egemen toplumlarda biat etmesi beklenen güçsüz grup kadın olarak görüldüğünden kadınlara güçsüz oldukları ve emek yoğun çalışıp karar mekanizmaları gibi önemli konularda hep geri planda kalmaları çocuk yaşlardan itibaren öğretilmektedir. Toplumda erk sahibi olarak görülen erkek, kadının doğallığında biat etmesi gerektiğini bildiğini varsayar. Bu durum kadının biat etmesini kolaylaştırırken erkeğin de kadının üzerinde doğal olarak otorite sahibi olduğu hissini yaratır. Gücün kendisinde olduğunu hisseden erkek, iktidarını korumak ve resmileştirmek için bu tavrı sürdürmeye devam eder. Ortaçağdan beri insanların özgür birer birey olmaktan korktuğu ve özgür olma durumu bir gelişim olmasına rağmen bundan uzak durduğu gibi, bugün kadınlar da biattan kurtulmayı aynı şekilde korkutucu görüyor. Erich Fromm’a göre Ortaçağ toplumunu çağdaş toplumdan ayıran özellik, ortaçağ toplumunda bireysel özgürlüğün bulunmayışıdır. Bugünün çağdaş toplumuna geldiğimizde ise insanlar birçok alanda bireysel özgürlüklerini kazanmışken, ataerkil toplumlarda kadın hala daha hak ettiği özgürlük ve bağımsızlığa kavuşmuş değil. Ama bundan daha önemlisi ortaçağ insanının özgürlük korkusu gibi bugün kadının da biattan kurtulma korkusu kendine içkin bir şekilde var olmaya devam etmektedir. Bugün fikirsel olarak biattan kurtulup özgür bir birey olmak, her kadın için teoride anlaşılır ve kabul edilebilir bir şey olsa bile, biat etmek zorunda bırakıldığı; sevgili, baba, kardeş gibi feodal ve zorlayıcı bağlarının olduğu erkekler karşısında kendi özgürlüğünün önüne taşı-engeli kendisi mi koyuyor? Fikirsel anlamda özgürlükten ve biat etmemekten bahseden kadın bile, feodal bağlar ve tarihsel ezilmişliğin etkisi ve fikirsel özgürlüğünün pratiği ile neden çeliştiğini düşünürken buluyor kendini. Yine Fromm’un dediği gibi ırkçılık, dinsel gericilik, cinsiyetçilik veya benzeri bir düşünce ne kadar saçma ve aşağılayıcı olursa olsun kişinin yalnız kalıp özgürlüğü seçmesinin zorluğundan kurtulmak için sığınacağı bir liman haline geldiğini kabul etmeliyiz. Aynı şekilde kadın aşağılandığı, hor görüldüğü, itaat etmek zorunda kaldığı hatta şiddete maruz bırakıldığı bir durumda bile gerçekten yerinin kocasının yanı, babasının evi gibi düşüncelerin doğru olduğunu savunabilir. Bunun nedeni özgürlükle gelen sorumluluk ve toplumsal baskı ile itileceği yalnızlık ve dışlanmışlıktır. Burada yapılması gereken bu düşünceyi acımasızca yargılamak yerine örgütlülüğün getireceği güç ve güvenin yalnızlık korkusunu ortadan kaldıracağını hissettirmektir. Ama yalnızca bunun da yeterli olmayacağı yadsınamaz bir gerçektir. Sosyal devlet anlayışının oluşturulduğu, şiddet gördüğünde başvurabileceği etkin ve ciddi koruyucu önlemlerin alındığı, devlet tarafından açılan sığınma evlerinin olduğu, taciz, cinsel saldırı, tecavüz ve mobbing gibi durumlarla karşılaştığında korkmadan başvurabileceği bir adalet sisteminin oluşturulduğu durumda artık kadın için biat etmek tek seçenek olmayacaktır. Özgürleşirken yalnız olmayacağını da hissedecektir. Bir kimseye veya bir otoriteye biat etmeyi alışkanlık haline getirmiş toplumlarda tüm bireyler itaat etmesi gerektiği, kendi ayakları üzerinde duramayacağı algısıyla yetiştirilir. Bu tarz toplumlar hem ekonomik hem de kültürel olarak geri bırakılmış maddi ve manevi anlamda bağımlı konumda yaşamlarını sürdürür. Böyle bir ortamda kadın, toplumun geriye kalanından çok daha fazla ezilmektedir. Erkeğin ezdiği ve devletçe korunduğu bir ortamda, kadına biçilen roller gittikçe zorlaşıp ağırlaşacaktır. Hal böyle iken bizler için kurtuluş, ilk önce biat etmeyen, kendi ayakları üzerinde durabilen, sorgulayan bir toplum olmak için çabalamaktır. Toplumsal cinsiyet eşitliği algısını yaymak için hem kadınların hem de erkeklerin eğitilmesini sağlamak ayrıca arkamızda duracak adil bir devlet anlayışı yaratmak için uğraşmak, hem kendimiz hem de kız kardeşlerimiz için boynumuzun borcudur.      

“Ataerkil Kapitalizmin Maskesini Düşürüyoruz, Mesafe Koyuyoruz, Bu Sömürü Düzenini Yıkıyoruz!”

By Zekiye Şentürkler

resim

Yıllardır başımıza bela olan ataerkil kapitalizm, pandemi döneminde biz kadınların yaşamını daha da güçleştirdi. Kimimiz şiddet gördüğümüz eve kısıldık, kimimiz işsiz kaldık, kimimiz tüm ailenin hizmetçiliğini 7/24 üstlenmek durumunda bırakıldık, kimimiz patronun katmerlenen sömürüsüne mecburen boyun eğdik. Koronanın yükü bizim omuzumuzda ama mutfaktaki tencere ne hükümetin ne de patronların umurunda! Hayat gittikçe pahalılaşırken asgari ücret yerinde sayıyor. Hasta veya karantinada olup işe gidemeyenler, iş güvenceli olan şanslı bir kesimden değilse maaşını alamıyor, yoksulluğa mahkum ediliyor. Sağlık çalışanı kız kardeşlerimiz, "beyaz melekler" bir yandan hükümetin basiretsizliği bir yandan da hastanelerimizdeki imkansızlıklar içinde sürdürüyor kutsal görevini. Gece kulüpleri, hükümetin ve pezevenklerin, kadınların insan haklarını ihlal etmeleri yetmezmiş gibi, seks işçilerinin/kölelerinin sağlığını da tehlikeye atarak, bu dönemde dahi en son kapanan, ilk açılan ve hiç denetlenmeyen yerlerden biri oluyor. Bir yandan muhafazakarlaşma dayatılıp lüzumlu-lüzumsuz camiler yapılırken, artan şiddet vakalarına rağmen sosyal hizmetlere ve sığınma evine bütçe ayrılmıyor. İzolasyon ve yalnızlık yavaş yavaş tüm toplumu sarıp sarmalıyor ve bu da kolektivitenin ve dayanışmanın gücünden korkan sistemin işine geliyor. Kısacası maske-mesafe-hijyen diye bas bas bağıran pandemi dönemi aslında patriyarkal kapitalizmin maskesini düşürüyor. Kadınların, kendilerini iki kez ezen bu sisteme, daha bir mesafelenmesini sağlıyor. Ve eşitsiz cinsiyet rollerinin hijyen sağlama görevini verdiği biz kadınlar, maskesini düşürüp mesafe koyduğumuz ataerkil kapitalizmi yıkıyoruz! 8 Mart'ta sokağa çıkıyoruz! 17.30'da Pronto çemberinde buluşup "artık yeter!" diye haykırıyoruz. Çünkü koronanın aşısı var ama ataerkinin ve emek sömürüsünün mücadele dışında bir ilacı yok! Baraka Kültür Merkezi

Geçmişe Dönüş – Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_n

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_nArgasdimizin Kıbrıs Kültürü sayfasında eskiden kullanılan ev eşyalarını konu aldık. keyifli okumalar... İnsanlar alet kullanmaya başladıkları ilk zamanlardan bugüne hayatlarını kolaylaştırmak için çeşitli eşyalar ürettiler. Bu üretimlerde de doğa en büyük destekçileriydi. Çamuru kap kacağa dönüştürmekten, bir çalı veya dal parçasından süpürge yaratmaya değin modern aletlerin temelini hayatlarına sokmayı başardılar. Ülkemizde de doğada bulunan birçok bitki bu şekilde evin önemli eşyaları arasına girdi. Hurma dalından zembil, tülümbeden süpürge, kamıştan sepet, sazdan hasır olarak çıktılar karşımıza. Bazen de hayatımızı kolaylaştıran en önemli yardımcılarımız oldular. El makarnası yapımında makarnayı delikli açmaya yarayan dere yataklarında bulunan bitkinin saplarını “çöp” ya da “magarına çöpü” adını vererek kullandılar. Aynı bitkinin püsküllü cinsiyle ev süpürgesi yaptılar. Tarhana keserken kamış çubuklar yetişti imdada ya da bir taş parçası çekice dönüştü ellerde. Özellikle köy yaşamındaki mutfaklarla doğanın su götürmez bir ilişkisi vardı. Doğadan toplanılan çalı çırpıyla ocak yakılır, gonnara çaltısı ateşi harlardı. Gonnara daha çok ovalarda yetişen üstünde kahverengi meyveleri olan çok dikenli bir bitkidir. Meyveleri yaz bitimi sonbahar girişi vermeye başlar. Köy çocuklarının en tatlı yemişlerinden biridir. “Herkes gonnara yemez”mi* yer mi düşünedursun öksürüğe, yorgunluğa, kansızlığa hatta yaşlılığa iyi geldiği de söylenmektedir. 157443639_3682920461829407_8139400240145013131_nEskiden her ev, avlu, kapı önü hatta mahalle elle yapılan süpürgelerle süpürülürdü. O yüzden bu süpürgelere meydan süpürgesi de denirdi. Süpürge yapmak da zahmetli bir işti. Nenem dere yataklarında yetişen ve mis gibi tüten bir çalı cinsi olan maca bitkisini bir kazma yardımıyla kökünden söker, çatal uçlu bir değneğe(dayak) her iki kökü de yan yana gelecek şekilde ıspahoyla sıkıca bağlardı. (Şinyadan yapılan süpürgeler ise şinyadan yapılan iplerle bağlanırdı.) Süpürgenin ucunun yassı hale gelmesi için üstüne ağırlık oturtulurdu. Kötü ve dağınık görünen saçların maca süpürgesine benzetilmesi de buradan geliyor olabilir. Bir diğer süpürge ise tülümbe denilen çalıdan yapılırdı. Dağlarda ise şinyadan süpürge yapılırdı. Eskiden bol bol rastladığımız bu bitkiler gittikçe azaldı. Süpürgeler ise köylerde hala bazı mandıraları, bahçeleri temizlemeye devam etse de şehirlerde işlevsel olmaktan ziyade evlerin duvarlarını süsleyen eşyalara dönüştüler. foto kültürKalem adı verilen kara başağın saplarının boyanmasıyla yapılan sele, sepet ve siniler de duvarlarda süs olarak görmeye alıştığımız eşyalardan. Ama geçmişte şimdikinin aksine mutfaklarda oldukça fazla kullanılmaktaydılar. Özellikle yapılan hamur işleri daha pişirilmeden, geniş bir yüzeyi olan bu sinilerin üzerine konurdu.  Altına bir peşgir serilen malzemeler bu şekilde fırının ya da ocağın yolunu tutardı. Renk renk desenleriyle kadınların ellerinde şekillenen bu eşyalar Çatoz (Serdarlı), Görneç gibi köylerde hala üretilerek hem kültüre katkı sağlıyor hem de bir gelir kapısı yaratıyor. Köfün geçmişte özellikle üzüm bağı olanların kullandığı kamıştan örülen bir yük taşıma aleti olarak kullanılmaktaydı. Plastik kasaların kullanılmaya başlanmasıyla bu işi yapanların sayısı da gittikçe azalmış ve yok olmuştur. Zembil ise hurma dallarından örülen bir sepet biçimidir. O da naylon poşet kullanımının artmasıyla birlikte artık göremediklerimiz arasında yerini almıştır. Doğanın bize sunduğu bir diğer eşya ise dere kenarlarında yetişen süpürge otlarından yapılan yağ zembilidir. Özenle örülen bu zembil zamanla ipten zembillere dönüşmüştür. Bu süreçte gittikçe yok olan süpürge otlarını ve plastiğin insan üzerindeki etkisini söyleyebiliriz. Artık kullanılmayan bu malzemeler doğanın plastikle olan mücadelesinin başlangıç noktasıdır. Çünkü plastik, zamanla insanların en büyük “yardımcısı” olmuştur. Her ne kadar artık plastik kullanımı azaltılmaya, eskisi gibi file torbalar, kese kağıtları kullanmaya teşvikler başlansa da plastik malzemeleri kolay taşınır ve hafif olmaları yüzünden tercih eden insanlar, farkında olmadan doğanın desteğini de kaybettiler. Doğayla birlikte uyum içinde yaratılan bu malzemeler, insanların ihtiyaçlarının giderilmesinde önemli bir yer tutuyordu. Doğanın hakimi olmaya çalışmayı bırakıp onunla iç içe yaşamaya başladığımız an başka bir dünyanın kapılarını da aralamış olacağız. Günümüzde daha çok nostaljik bir öge haline getirilen ve her birinin yapımı çok büyük emek gerektiren bu eşyalar, bir zanaattı da aynı zamanda. Herkesin elinden bu işler gelmediği için bu konuda becerisi olanlara da bir gelir kapısı niteliğindeydi. Eskiden bin bir zahmetle yapılan bu eşyalar şimdikiler gibi kullanılıp atılmak yerine özenle temizlenip yıllarca kullanılarak her ihtiyaçlı anımızda elimizin altında bulundular. Artık onları bulamasak ya da yok olmaya yüz tutmuş olsalar da bir zamanlar bu küçücük adanın geçmişinde önemli bir yere sahiptiler.   *Herkes gonnara yemez: Bazı insanları dikkatsiz davrandıkları, iyi niyetli veya saf oldukları için kandırmak kolaydır. Ancak dikkatli davranan, şüpheci yaklaşan, araştıran, açıkgöz kişileri kandırmak mümkün değildir. Bu söz, yaptığın hilelerle ve oyunlarla herkesi aldatamazsın anlamında gelmektedir.  

“BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

unnamed

Argasdi'nin "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyasından geçmişten günümüze irademize yönelik müdahaleleri içeren, “BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele, isimli makalemiz aktivistimiz Nazen Şansal'ın tarafından yazıldı. Argasdi 18 yıldır, susuz güneşsiz de kalsa, bıkmadan usanmadan, başkalarını bıktırmak pahasına inatla büyüyüp filizlenmeye devam ediyor. unnamedSeçimlerde ayyuka çıkan Ankara’nın irademize yönelik müdahaleleri, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimine münhasır olmayıp yıllar (hatta 74) öncesine dayandığı gibi sadece seçim süreçleriyle de sınırlı değildir; günlük yaşamımızın içine giren ekonomik ve kültürel boyutları da vardır. Köy isimlerimizin değiştirilmesinden radyo ve televizyonlarımızda kullanacağımız dile, Özal’ın “Ekonomik Yıkım Paketi”nden sokaklarımıza kurulan MOBESE kameralarına kadar hayatımızın her alanında TC müdahalesi ile karşı karşıyayız.   Bu taraftan BEY’ler…   1967 yılından itibaren kantonlarda yaşayan Kıbrıslı Türkler, baskıcı ve askeri düzene BEY (Bayraktarlık, Elçilik, Yönetim) adını vermiş ve özellikle öğretmenler tarafından “BEY Faşizmine Hayır” sloganıyla direnişler örgütlenmiştir. Bu dönemdeki mücadeleler, Kıbrıslı Türklük bilincinin oluşması açısından önemlidir. 1974 sonrası oluşan Egemen Blok ise (Elçilik, TC Yardım heyeti, askeri-sivil bürokrasi, Ticaret Odası), 40 bin asker ve UBP iktidarları ile sağlama alınmıştır. Hatta 90’lı yıllardan sonra CTP hükümetlerinin varlığına rağmen hiçbir farklılık göstermemesi, gelip giden hükümetlerden bağımsız bir iktidara sahip olduğunun göstergesidir. 60’lı yılların sonunda filizlenmeye başlayan ve kendini Kıbrıslı Elenlerden de Türkiye’den de ayrıştıran Kıbrıslı Türklük bilinciyle, TC dayatmalarına ve yerli işbirlikçilerine karşı her dönem (cılız veya güçlü) mücadele edilmiştir.   60’lardan 90’lara “ana”dan “yavru”ya   1968 Cumhurbaşkanlığı Muavinliği seçimlerinde Dr. Fazıl Küçük’ün karşısında aday olan Hâkim Mehmet Zekâ Bey, seçimlerde ilk müdahaleye maruz kalmış; Elçiliğe çağrılarak adaylıktan çekilmesi “rica edilmiş”tir. Müdahalenin sadece seçimlerde değil siyasi yaşamın her alanında olmasının bir göstergesi olarak; 1970 yılında CTP kurulurken, kurucuları tarafından Elçi ziyaret edilerek parti program ve tüzüğünün verildiği ve müsaadenin Ankara’dan alındığı da bilinmektedir.   1973 seçimlerinde Arif Hasan Tahsin’in anlatımıyla: “Dr. Küçük karşısında Denktaş’ı buluverir. Dr. Küçük Ankara’ya gider ve dönüşünde ‘Beni yiyeceklermiş! Benim etim düdüklü tencerede bile kaynamaz’ der. Bu seçimlerde Muavinlik Denktaş’a geçer. Dr. Küçük ile Berberoğlu’nun adaylıktan çekilmeleri ve Denktaş’ın tek aday olabilmesi Türkiye’nin açık müdahalesiyle olabilmiştir.” O günlerde Mithat Berberoğlu, 48 saat polis ve asker gözetiminde ev hapsinde tutulmuştur.   Türkiye’de askeri cunta yönetiminin yaşandığı dönemdeki 1981 seçimlerinde ise müdahale sadece seçime değil seçim sonrasına da taşınmıştır. Askerin müdahalesiyle 4500 kişi oy kullanmayınca Denktaş 700 oy farkla seçimi kazanmıştır. Muhalefet, Meclis’te komisyonlarda çoğunluğu sağlamış, Meclis Başkan Yardımcılığı’nı almış ancak hükümeti kuramamıştır. Arif Hoca bu durumu, “Türkiye’nin izni o kadardı çünkü” sözleriyle ifade eder.   85 yılında 49 gün içinde üç seçim yapılmış (Anayasa oylaması, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri) ve Anayasa oylaması ile milletvekilliği seçimleri arasındaki 49 günde seçmen sayısında 3314 artış olmuştur. Bu da, nüfus aktarımı ile seçimlere müdahalenin bir örneği olarak tarihimizde yerini almıştır.   90 yılında, bugün hâlâ yaşadığımız gibi Elçilik mensupları köy köy gezip seçim çalışması yürütmüş, TRT’de taraflı açık oturum programları yapılmış, Ziraat Bankası, TC Yardım Heyeti, Köyişleri Komisyonu, MİT devreye sokulmuştur. Dönemin devrimcileri (Halk-Der), “Vilayete Vali mi Seçiyoruz? Ellerinizi Seçimlerden Çekin!” başlıklı bir bildiriyle halkı egemenlik mücadelesine omuz vermeye çağırmıştır. Seçim sonuçları ise soldaki üç partinin (YDP-TKP-CTP) birleşmesine rağmen hüsrandır; UBP tek başına %50’yi geçmiştir.   Hülasa, geçtiğimiz aylardaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan irademize aleni müdahale, ne ilktir ne de bu işgal rejimi devam ettikçe son olacaktır.   “Biat değil özgürlük” için “seçim değil sokak”   Öte yandan Ankara, sadece ülkemizin yönetimine kimi seçeceğimize karışmakla yetinmemektedir. Belki de bundan daha önemlisi; ekonomik ve kültürel alandaki dayatmalardır. Neoliberal dönemin kaçınılmaz sonucu olan ekonomik yıkım paketleri, yıllardır Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye, Türkiye’den de Kıbrıs’a ithal edilmekte, ilk yıllarda sendikaların ve halkın büyük tepkisiyle karşılansa da artık neredeyse kanıksanmış durumdadır.   Kültürel asimilasyon ise Kıbrıs ağzı konuşan tiyatrocuların devlet radyo-televizyonundan atılmasından tutun da, Çağlayan Çocuk Bahçesi’nin adının Ankara Parkı olarak değiştirilmek istenmesine değin çeşitli yöntemlerle yıllardır devam etmektedir. Bugün binlerce insanın hep bir ağızdan haykırdığı “Ankara Elini Yakamızdan Çek” sloganı, o günlerin direnişinin bir armağanıdır.   AKP döneminde, asimilasyon ve Türkleştirme çabalarına bir de Sünni İslamlaştırma ve muhafazakârlaştırma eklenmiş; ülkemizin laik yaşam biçimini zedeleyecek politikalar, gerek eğitim kurumları gerekse Vakıflar ve Din İşleri Dairesi vasıtasıyla adamıza yayılmıştır. Ayrıca yapılması aşamasında, teknik içeriği sebebiyle halkın pek dikkatini çekmeyen ancak uygulanması esnasında günlük yaşamımızın içine giren, TC-kktc arasındaki anlaşmaların hemen hepsi iç işlerimize karışma hakkı vermektedir. Haberleşme, MOBESE, tarım, su yönetimi gibi önemli konulardaki bu gibi anlaşmalar Meclis’te onaylanmakta ve müdahale, halkın vekilleri eliyle yasal hale getirilmektedir.   Tüm bunlara biat edilir, sokakta tepki verilmez ve dayatmalara karşı politik tavır sadece seçim zamanına sıkıştırılırsa özgürlüğe giden yolun açılamayacağı aşikârdır.   Yenilmedik, seçimi kaybettik   2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri bizlere göstermiştir ki, halkımızın %49’a yakın bir kesimi, federal bir Kıbrıs, laik bir yaşam ve kendi irademizi özgürce yaşama istencindedir. Unutulmamalıdır ki bu umut verici kalabalığın içerisinde Türkiye kökenli yurttaşlar da vardır ve seçimin faturasını Türkiyeli-Kıbrıslı ayırımı üzerinden kesmeye çalışmak mücadeleye büyük zarar verecektir. İnsanlarımızın oy satacak duruma gelmesi, Türkiye'de AKP'nin yıllardır ürettiği sadakaya dayalı siyasi yönlendirmelere ve göstermelik milliyetçi manipülasyonlara açık bir kitle yaratıldığının göstergesidir. Sürdürülebilir yoksulluğa mahkûm edilmiş insanların yaşadığı yerellerde sınıf temelli, yerel sorunlara yönelik kamusal hak mücadelelerine dayanan bir siyaset örgütlenmeli, yoksulluğun kader olmadığı, daha iyi bir yaşamın mümkün olduğu bu bölgeler için de gerçekçi bir hedef haline getirilmelidir.   Bugün asgari ücretin artması, her bölgeye kadın sığınma evleri yapılması, eğitim ve sağlığın bedava ve nitelikli olması gibi taleplerle, örgütlü bir şekilde mücadeleye katılmak, yarın seçimi de kazanacağımızın tek garantisidir.   Yol uzun, hedef uzaktadır ancak ünlü yazar John Steinbeck’in “Ay Batarken” romanında anlattığı gibi: “Zorbalığın olduğu yerde direniş ve özgürlük mücadelesi en doğal haktır.”       Kaynaklar:   1-    Kıbrıslı Türk Devrimci Hareketi (Halk-Der), Münür Rahvancıoğlu, Kalkedon Yayınları   2-    TC’den Kıbrıs’a Dış Müdahaleler, Mehmet Hasgüler, Birikim Dergisi Sayı: 75   3-    Geçmişi Bilmeden Geleceğe Bakmak, Arif Hasan Tahsin, Işık Kitabevi   4-    Bağımsızlık Yolu Partisi’nin “Seçimler Son Değil, Mücadele Sürüyor” başlıklı Ekim 2020’de yayımlanan bildirisi      

Pandora’dan Pandemiye- Serap Kedi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandorasbox

Argasdi’nin 60. Sayısından mitlerle Pandemi’yi ilişkilendiren yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. pandorasboxGerek gözünüzün önünde dursun, gerek dünyanın bir ucunda olsun gerekse tarihimizden önceki herhangi bir zaman diliminde yaşamış olsun insanları anlamak için hikâyelerini dinlemek, yazdıklarını okumak, dilden dile bizlere kadar ulaşmış mitlerine kulak kabartmak gerek. İşte bu yüzden bize Pandemi karanlığında en lazım olan şeyin; umudun Yunan mitolojisindeki hikâyesiyle başlamak istedim yazıma. Mite göre, Prometheus –ki kendisi birçok anlatıda ilk devrimci olarak anılır- tanrıların insanlar üzerinde hüküm sürmesinden çok rahatsız olur. Eşitlik ve adil bir yaşam için tanrılara başkaldırır. Tüm haklar onlar için, tüm kaynaklar onlarınmış gibi yaşayan tüm egemenler gibi Zeus da bu duruma öyle kızar ki insanlığı ve insanlığın koruyucusu Prometheus’u cezalandırmak için ateşi saklayıp onları sefalete sürükler. Bizim devrimci Prometheus durmaz tabii ateşi tanrılardan çalar ve insanlığa geri verir. Zeus daha da öfkelenir ve Prometheus’u Kafkas Dağlarına sürüp sonsuz cezaya çaptırır. Tabii Zeus insanlar için de bir ceza düşünmüştür. Antik Yunan’ın ilk kadını Pandora’yı yaratıp elinde bir kutu ile insanlara yollar. Pandora’nın kulağına kutuyu açması için fısıldar Zeus. Pandora kutuyu açar ve bir anda kutunun içinde saklı olan hastalık, sefalet, ölüm, felaket, açlık dışarıya çıkar. Pandora olanları görünce korkuyla kutuyu kapatır. Ancak kutuda bir şey saklı kalmıştır: Umut. Peki, nedir bu umut? Antik çağlardan beri anlatılan, bizi belki de hayatta tutan ve yarınlara götüren bu umut ne? En önemlisi gülmeyi, sevişmeyi, şarkı çalmayı hiç bu denli unutmamışken nerede bulacağız biz bu kadar umudu? Birçok psikoloji, felsefe kuramcısı umut üzerine sayfalarca makaleler, kitaplar yazmıştır. Kısaca bir tanımlama yapmak gerekirse umut istekleri gerçekleştirmek yolunda bize motivasyon veren bir duygudur. Erich Fromm’a göre: “Umut etmek, bir var olma durumudur. Yoğun, ancak henüz harcanmamış etkin olma durumunun içsel olarak hazır olmasıdır. Umut, yaşamaya ve büyümeye eşlik eden, onunla birlikte bulunan bir ruhsal öğedir. Umut yok olduğunda, yaşam olgusal ya da gizil (potansiyel) olarak sona ermiştir. Umut, yaşamın doğasında, insan ruhunun dinamiğinde var olan bir öğedir.” Yani aslında bizim göğe bakarken, düş kurarken, keşkeleri düşünürken kullandığımız bir temadan fazlası, bizimle birlikte yaşayan dinamik bir olgudur. Umut sadece bize düş kurduran değil, aynı zamanda düşteki eyleme hazır kılan bir olgudur. Bu kavram bizim ait olduğumuz sınıftan ya da toplumdan bağımsız olan bireysel bir kavram değildir. Örnek verecek olursak; Pandemide işsiz kalıp evine ekmek götüremeyen bir işçinin ya da o ekmeği satamayan esnafın içinde bulunduğu umutsuzluk durumu sahip olduğu kişisel potansiyelle doğrudan ilgili değildir. Yaşamın her döneminde ve her alanında hissettiğimiz bu sınıfsal fark, Pandemi döneminde de kendini sendikasız özel sektör çalışanlarının mağduriyeti olarak, Pandemi hastanesinin eksikliği olarak, hastalık ya da açlık seçenekleri arasında bırakılan halkın çilesi olarak, bu ekonomik kriz içinde dövizde ve zamlarda kendini hiç olmadığı kadar şiddetli göstermiştir.  Haliyle yalnızca bireysel potansiyele bağlı olmayan bu dinamik olgu da yaşamımızın birçok anlamda tehlike altında olmasıyla azalma hatta tükenme noktasına gelmiştir. Burada hatırlamamız gereken, sadece ülkemizde değil tüm dünyada Covid-19 gerçeğinin uzunca bir süre aramızda olacağıdır ama Covid-19’un varlığını kabul edip onunla yaşamaya alışmak, mağduriyetlere ve çaresiz bırakılmaya alışmakla çok farklı şeylerdir. Çünkü çaresizlikle ve bizi ona mahkûm edenlerle mücadele edilir ama çaresizliğe alışmak demek az önce Fromm’dan da alıntıladığım gibi insan ruhunun dinamiğinde hâlihazırda var olan umudun yok olması yani yaşamın potansiyel olarak son bulması demektir. İşte tam da bu noktada aslında Zeus’un insanlığa yaptığı gibi bizi sefalet ve hastalık içinde yaşamaya mahkûm eden bu düzene alışmak yerine umudu kuşanıp mücadele etmenin her zamankinden daha gerekli olduğunu hep birlikte deneyimledik. Mücadele derken Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş imgesinden bahsediyorum. O ateş bizim kamusal sağlık hizmetimiz, özel sektördeki sendikamız, Pandemi nedeniyle işe gidemezken güvencede olma hakkımız, Pandemi hastanemizdir. O ateş bizim kumarhanelerden daha kıymetli olan hayatımızdır. Ve o ateşi bizden çalanlardan geri almak hepimizin görevidir. Belki Arakhne gerçekten de Athena tarafından bir örümceğe dönüştürülmemiştir ama antik çağlardan beri sınıfsal fark yüzünden adil olmayan yarışlar hep vardı. Belki Medusa gerçekten yılan başlı bir gorgona dönüşmemişti ama eril zihniyet yıllar boyu hep kadını cezalandırmıştı. Belki Prometheus’un çaldığı gerçekten de ateş değildi ama o egemenlere karşı direnmişti. Yani diyeceğim o ki belki de Pandora’nın kutusu biziz ve etrafımızda kol gezen bunca kötülüğe rağmen umudu içimizde saklı tutmak yerine, kendi hırsları ve açgözlülüklerinden ötürü bize ceza gibi bir hayatı reva gören egemenlere karşı kullanıp mücadelemizi büyütmeliyiz.

Nazım, Umut ve Mücadele – Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n " İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder!" Argasdi'nin son sayısında yer alan ve aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu tarafından yazılan "Nazım, Umut ve Mücadele" makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Usta şair Nazım Hikmet Ran’ın, Kuvayi Milliye Destanı’nda geçen bir mısrası vardır. Destan’ın Büyük Taarruz bölümünde anlatılan İzmirli Ali Onbaşı’dan bahsederken şöyle der Nazım; “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.” İlk bakışta birçoğumuzun yadırgayacağı bir sözdür bu, çünkü günlük hayatta bize benimsetilen ve çok da üzerinde kafa yormadan kabul ettiğimiz şey; önce duygu/düşüncelerin geldiği, davranışlarımızın da bu duygu/düşüncelere göre şekillendiğidir. Descartes idealist felsefenin temel kabulü olan bu fikri 1637’de “Cogito ergo sum” yani “düşünüyorum öyleyse varım” diyerek ifade etmiştir. Nazım buna da itiraz eder; Rubailer isimli eserinde şöyle diyecektir: “Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız. Hep hısım akrabayız. Ey güneş gözlü sevgilim, ‘Cogito ergo sum’ değil. Bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz.” Nazım Hikmet idealist düşünce ile hesaplaştığı Berkley isimli şiirinde “fikri evvel gören her felsefenin, safsata iklimidir yelken açtığı yer” diyerek, bu konudaki görüşünü net olarak ifade etmiştir: Önce eylem sonra duygu gelir, önce madde sonra düşünce vardır!   Mücadele Bir Tercihin Sonucu Değildir “Boşuna uğraşıyorsunuz” ve “bu memlekette hiçbir şey olmaz” gibi cümleler, ülkemizde herhangi bir konuda en ufak bir itiraz veya çaba harcayan herkesin sık sık karşılaştığı sıradan ifadelerdir. Bu cümleleri kuranlar, değişime yönelik bir umut göremediklerini ifade etmeye çalışırlar. Eğer mücadelenin sonucunda değişim olmayacaksa, o zaman mücadele etmeye de gerek yoktur! Bu yaklaşımın gözden kaçırdığı birkaç nokta vardır: Öncelikle tarihteki gerçek mücadelelerin hiçbirisi bir tercihin ürünü olmamıştır! “Mücadele mi etsem yoksa boş mu versem” sorusunu kendine sorma lüksü olanlar, çoğunlukla mücadele etmemeyi tercih ederler. Bu soruyu kendine sorma lüksü olanların çok küçük bir azınlığı mücadeleye katılır. Bu da çok doğal bir şeydir, çünkü mücadele insanın varoluş amacı değildir! Mücadele bir “tercih”, hesap-kitap sonucu karar verilen bir “yatırım” değil; zorunluluktur. Batan bir gemiden kurtulan bir kişinin “yüzme biliyor muyum, bilmiyor muyum; karaya ulaşmak için kat etmem gereken mesafeye gücüm yeter mi” diye kendine soru sorma lüksü yoktur! Gemisi batan bir insan, her halükarda boğulmamaya çalışır! Boğulmama umudu olduğu için değil, boğulmamak için!   Mücadele Olmadan Başarı Olmaz Herhangi bir mücadelenin eninde sonunda kaybedileceği ön kabulü ile önceden değerlendirme yapma lüksü olanların, ortada bir umut olmadığını hatırlatma şansını kullananların gözden kaçırdığı bir diğer nokta; tarihte başarıyla sonuçlanmış her girişimin, öncesinde başarısızlıkla sonuçlanmış yüzlerce denemenin ardından geldiğidir. Uçak bir defada yapılmamıştır, ampul tek seferde icat edilmemiştir, Amerika kıtası bir defada keşfedilmemiştir, kölelik bir günde kaldırılmamıştır, halkın seçme seçilme hakkı, demokrasi ve insan hakları tek seferde elde edilmemiştir. Rahatlıkla uzatabileceğimiz bu listedeki her bir başarı, yüzlerce başarısız girişimin ardından kazanılmış; bazılarına başka hedeflere varmak için yürütülen mücadelelerin sonucunda istemsizce ulaşılmıştır. Resmi tarihte başarıya ulaşmış son girişimler anlatılır ancak bu girişimleri yürütenlere, önceki başarısızlıkları örnek göstererek “eylemsizlik” telkin eden “umutsuzluk kumkumalarından” pek söz edilmez. Oysa sosyal medyada dolaşan anonim bir sözde de ifade edildiği gibi; “mücadele edenler her zaman kazanamazlar ancak kazananlar her zaman mücadele edenlerdir.” Bana sorarsanız, yüzlerce kez mücadele edip kaybetmiş olanlar, son kazanımın da kazananlarıdırlar! Yani başarı ile sonuçlanmış her mücadele, tarihteki öncüllerinin de kazanımıdır!   İnsanlar Mücadele Ettikleri İçin Umut Eder Mücadele etmek için “umut” arayanların gözden kaçırdığı diğer nokta ise; mücadelenin umuttan değil, umudun mücadeleden doğduğudur! İnsanlar umut ettikleri için değil, başka bir seçenekleri olmadığı için mücadele ederler. Mücadele etmeme lüksü olanların çok küçük bir azınlığı da; onlara hak verdiği veya davalarını doğru bulduğu için bu mücadeleye katılır. Bu noktaya kadar, mücadelenin veya mücadeleye katılmanın “umut etmek” ile bir bağlantısı yoktur. Umut, mücadele içerisinden doğan ve mücadeleden beslenen bir duygudur: Mücadelenin kaynağı değil ürünüdür; nedeni değil sonucudur! İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder! Tıpkı Nazım’ın şiirindeki Ali Onbaşı gibi... Nazım Hikmet ile başladık, onunla bitirelim; Nazım belki en umutsuz şiirinde bile, umut arayışı için insanın ötesine bakmayı reddedecek ve şöyle diyecektir: “İşler atom reaktörleri işler, yapma aylar geçer güneş doğarken. Ve güneş doğarken hiç umut yok mu? Umut, umut, umut… Umut insanda.”      

Baraka Kültür Merkezi’nden, Değişen Kültür Dairesi Tüzüğü İle İlgili Basın Açıklaması: “Ne Sihirdir Ne Keramet, El Çabukluğu Marifet!”

By Nazen Şansal

18194914_1615945568415813_4190026662382637401_n

 

18194914_1615945568415813_4190026662382637401_n

Emekçi düşmanı, gerici ve sağlığa zararlı UBP-DP-YDP hükümetinden, kültür-sanata çağdaş bir yön vermesini beklemiyorduk elbette… Ancak toplum can derdinde, ekmek derdindeyken ve alınması gereken onca önemli karar varken, kültür-sanat alanında demokratik ve katılımcı bir anlayışla uygulanan bir tüzüğü, el çabukluğuyla değiştirebilme marifetini de ummazdık doğrusu!

“Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü”, Kültür Dairesi’nin özverili personelinin çabaları ve derneklerin de katkılarıyla, uzun yıllardır şeffaf ve demokratik bir şekilde uygulanmaktadır. Geçmişte de, yine UBP döneminde bazı derneklere karşı ayrımcılık ve yasa dışı uygulamalar yapılmış ancak Tüzük’teki demokratik ve katılımcı yapı bozulmamıştı. Bu Tüzük çerçevesinde dernekler, her yıl yapacakları kültür-sanat projelerine bir miktar maddi katkı alabilmekte ve böylece ülkemiz kültür-sanatının gelişmesine destek olunmaktadır. Kamusal bir fon olan Kültür Dairesi’nin bütçesinden, belli kriterler çerçevesinde başvuran derneklerin sanatsal projelerine bir miktar para verilmekte, kararlar kamuya açık yayımlanmakta ve projelerin gerçekleşip gerçekleşmediği de Daire tarafından takip edilmektedir. Kültür-sanat derneklerinin çoğu mevcut Tüzüğün işleyişinden memnundur, memnun olmayanların da sözlerini söyleyebilecekleri mekanizmalar (Kültür Sanat Danışma Kurulu ve Değerlendirme Komisyonu) mevcuttur. Derneklerin projelerine katkı yapılıp yapılmayacağını inceleyen komisyonda, Kültür Dairesi Müdürü zaten başkan olarak bulunmakta ve devletin kültür sanat kurumlarından da (Devlet Tiyatroları, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gibi) temsilciler yer almaktadır. Ayrıca çeşitli alanlarda (müzik, sahne sanatları, edebiyat, halkbilimi gibi) faaliyet gösteren derneklerin temsilcileri de kendi aralarında yaptıkları seçimle Komisyonda görev yapmaktaydı. Bu yönüyle Komisyon, ülkemizde nadir bulunan türden demokratik ve katılımcı bir oluşumdu. Emekçi düşmanı, gerici ve sağlığa zararlı UBP-DP-YDP hükümetinin, eğitimi e’sinden anlamayan Eğitim Bakanı Olgun Amcaoğlu, kaşla göz arasında yaptığı ve Bakanlar Kuruluna onaylattığı bir tüzük değişikliği ile kaş yaparken göz çıkarmıştır! Değerlendirme Komisyonu’nun demokratik ve katılımcı yapısını bozan tüzük değişikliği ile kültür-sanat derneklerinden seçimle gelen temsilciler tamamen Komisyondan çıkarılmış ve yerine Kültür Dairesi Müdürü’nün atayacağı kişiler konmuştur. Tüzüğün gerekçesi, Anayasa’ya ve mevzuat yapma kurallarına aykırı olarak belirtilmemiş olsa da, bizim öngörümüz odur ki sadece kendilerine yakın kesimlere destek sağlayıp, barıştan, demokrasiden, laiklikten, kültürel mozaikten, sanatsal özgürlükten yana olan derneklere katkı verilmemesi için bu değişiklik yapılmıştır. Böylesi bir otoriter uygulama, sanatın özgürlükçü yönü ve kültürün çoğulcu yapısıyla bağdaşmaz. Baraka Kültür Merkezi olarak bu Tüzük değişikliğini kabul etmemekle birlikte derneğimizin üretimlerini ve eylemliliğini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini; çünkü esas olarak maddi ve manevi gücümüzü halktan ve dostlarımızdan aldığımızı belirtmek isteriz. Ancak bugün hükümet koltuklarında oturanlar değiştiğinde ve terazinin dengesi bozulduğunda, demokratik katılımın bir gün herkese lazım olacağını anlayacaklar. Anayasa’nın 62. Maddesi “Devlet, sanatın özgürce gelişebileceği ortamı yaratır, sanatçıyı koruyucu, destekleyici, özendirici önlemleri alır” demektedir. Oysa bu Tüzük değişikliği, sanatın özgürlüğüne doğrudan bir devlet müdahalesidir. Anayasa ayrıca devlete, “herkesin kültür yaşamında yer almasını sağlamak” görevini de vermektedir. Böylesi ekonomik sıkıntıların olduğu bir dönemde derneklerin aidat toplama zorlukları da düşünüldüğünde, bu Tüzükle kültür derneklerinin bir kısmı faaliyetlerini yapamaz hale gelecek ve belki de kapanma noktasına kadar gidecektir. Korona önlemleri sebebiyle bir kenara itilen, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilen sanatçılar şimdi de bu Tüzüğün değiştirilmesiyle tamamen yok edilmek istenmektedir. Baraka olarak duyarlı pek çok dernek ve sanatçıyla birlikte, faşist kafalıların bu tüzüğünü geri aldırmak için gereken mücadeleyi vereceğimizi belirtir, sanatın özgürlüğüne ve kültürel alanın zenginliğine önem veren her örgütü ve bireyi bu konuda duyarlılığa davet ederiz.

baraka logo

 

Mücadeleyi Sokakla Ören Umut Bekçileri: Halkevleri- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

halkevleri logo

Bellek'te bugün-19 Şubat 1932: Türkiye’de Halkevleri kuruldu. Türkiye’deki devrimci mücadelenin önemli odaklarından biri olan yoldaş örgütümüz Halkevleri'nin tarihsel yolculuğunu   anlatan yazımız Argasdi'nin Bellek sayfasından sizlere ulaşıyor.“Halkevleri tarihtir; onurlu bir yürüyüşün aydınlık tarihi. Hiçbir baskıya boyun eğmeyen eşitlik, özgürlük, barış mücadelesinin tarihi. Kitaptır, kütüphanedir, tiyatrodur, sanattır Halkevleri.” halkevleri logoHalkın Muhalefet Evleri kısaca Halkevleri adlı kardeş örgütümüz bundan tam 89 yıl önce 19 Şubat 1932 tarihinde yola çıkmış ve günümüze kadar her zaman mücadelesini sokakta örgütlemiştir. Hiç yılmadan, umudunu kaybetmeden faşizme, gericiliğe, baskılara, emperyalizme karşı; eşitlik, özgürlük ve barış için direnmiş ve direnmeye de devam etmektedir. Halkevleri sokak eylemlerinin yanı sıra sanat ile direnişe de inanan örgütlerdendir. Eğitim, aydınlanma, sanat ve kültür örgütü Halkevleri, Türkiye geneline yüzlerce kütüphane ve tiyatro salonu kazandırmıştır. İlk kurulduğunda, dil, tarih ve edebiyattan güzel sanatlara, spordan müze koluna kadar birçok dalda faaliyet yürüten Halkevleri, 1951 yılında kapatılmasına değin kurmuş olduğu halk odaları ile de binlerce kişinin okuma yazma öğrenmesine vesile olmuştur. 1951 yılında dünya genelinde yeniden şekillenen ABD emperyalizminin egemenliği altına giren Türkiye ”de ise  gericilik gittikçe yükselmeye başlamıştır. Halkevleri kapatılmış, dernek binaları talan edilmiş, kitapları yakılmış, tiyatro salonları yıkılmıştır ancak bu durum Halkevler”inin yetiştirdiği devrimcileri yıldıramamıştır. Demokrat Parti iktidarıyla Halkevleri’nin birinci dönemi kapanırken, Halkevleri’nden yetişen emekçi halkın mücadeleci ruhu 1963’te ikinci diriliş dönemini başlatmıştır. Bu dönemde, Halkevleri örgütünün yeniden doğuşunu sağlayan esas etken, devlet desteğinin olmadığı koşullarda, emperyalizme, gericiliğe ve faşizme karşı yükselen halk mücadeleleri olmuştur. Bu aşamada artık Halkevleri bağımsız bir demokratik kitle örgütü olarak tekrardan büyümeye başlamıştır. 1960 ve 70’lere damgasını vuran bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Halkevleri, emekçi halkın önemli bir gücü olarak yer almıştır ve ne 1971 muhtırası ile yaşanan tutuklamalar ne kapatma kararları ne de 12 Eylül faşizmi Halkevleri’nin ikinci diriliş dönemini bitirebilmiştir. Ancak 12 Eylül 1980 darbesiyle toplumsal yaşamın ilerici bütün unsurlarını yok edip, yeni kuşakları gericileştirmek, apolitik bir toplum yaratmak hedeflenmekteydi. Bu bağlamda Halkevleri kapatılmış, yöneticileri tutuklanmış ve mal varlığına el konulmuştu. 1980 darbesinden 7 yıl sonra, Halkevciler yeniden yola koyulmuştur. Artık koşullar daha zor, imkânlar daha kısıtlıdır ancak mücadele içerisinde kazanmış oldukları birikimler onları bu yola yeniden çıkmak için cesaretlendirmiştir. İkinci diriliş döneminde pekişen bir halk örgütü olma özelliği, her türlü olanaksızlığı, zorluğu, baskıyı yenmek için yeterli inanç, kararlılık ve gücü beraberinde getirmiştir. Üçüncü  diriliş döneminde temelini yoksul mahallelere atan Halkevleri, 1980 karanlığını dağıtan emek ve demokrasi hareketi içerisinde özgün bir yeri temsil etmeye, “Halkın Muhalefet Evleri” olarak anılmaya başlanmıştır. 1990’larda Halkevleri bir taraftan ülkede yükselen kirli savaş ortamında ve Susurluk gerçeğinin ortaya serilmesi sürecinde demokrasi cephesinin önemli bir bileşeni olmuş diğer taraftan da yaşanan neoliberal dönüşüme karşı ilk tepkiyi vererek “Parasız Eğitim, Parasız Sağlık” kampanyalarıyla, yoksul emekçilerin hak mücadelelerini ve dayanışmasını örmeye başlamıştır. İşte bu süreç, özellikle 1996 sonrası atılan adımlar, bu köklü örgütü Türkiye’nin en genç ve özgücüne dayanan dinamik örgütlerinden biri haline getirmiştir. 2000’ler ortasında Halkın Hakları Mücadelesi olarak tarif edilecek mücadele çizgisi;  eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, doğanın gasp edilmesine karşı ve bu hakların kamusal bir biçimde sağlanmasını talep eden bir hareket olarak yaşanmıştır. Bugün uygulanan neoliberal politikalarla kamu ortadan kaldırılmakta, kamusal haklar yok edilmekte, halkın tüm yaşamsal hakları metalaştırılmaktadır. Eğitimden sağlığa, derelerden kentlere kadar tüm kamusal hizmetler AKP eliyle sermayeye peşkeş çekilmektedir. Halkevleri neoliberal saldırılara karşı direnişi halkla birlikte örgütlemekte; evde, işte ve yaşamın her alanında yeni toplumsal mücadele dinamiklerinin ana merkezi olmakta , yaşamları egemenlerin çıkarları tarafından tehdit edilen herkes için Halkevi çatısı adres olmaya devam etmektedir.   Kaynak: http://www.halkevleri.org.tr/

Çocuklarınıza Yaşanabilir Bir Ülke Bırakacak Mısınız?- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto (3)

foto (3)"UMUT bitmez MÜCADELE sürer" dosyasıyla 60. sayısındaki Argasdi'den; çocuklarımıza nasıl daha yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmalıyızı tartıştıran  makalemiz, aktivistimiz Mehmet Adaman'ın kaleminden sizlere ulaşıyor. Evde kalın, Argasdi'yle kalın... Kıbrıs’ın kuzeyinde, her yeni güne neredeyse yeni bir krizle uyanıyoruz. Bazen siyasi bir krize şahitlik ediyoruz. Bazen ekonomik kriz ön plana çıkıyor, ben de buradayım diyor. Aslında ülkemizde, neredeyse kendimizi bildik bileli ikisi de hep var. Daha doğrusu, ülkemizde krizden çok ne var da diyebiliriz. Hepsi de yaşamımızın bir parçası oldu. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamak demek, krizlerle yaşamak demek aslında. Peki bu krizlere karşı halk olarak bizim tepkimiz ne oluyor? Sadece bir sinema filmi izler gibi izliyor muyuz, yoksa yaşanan krizlere karşı taraf oluyor muyuz? “Ben tarafsızım” sözü, çoğu zaman bir iyi niyet göstergesi olarak sunuluyor. Oysa ki hayatın hiçbir anında, hiçbir olay karşısında tarafsız olmak mümkün değildir. Tarafsız olmak demek, dolaylı olarak güçlü olanın yanında yer almak demektir. Bizi ezenlere karşı sessiz kalmak, onların düzenine katkı sağlamak anlamına gelir. Bizler, daha yaşanabilir bir dünya ama öncesinde daha yaşanabilir bir ülke için mücadele etmeliyiz. Buna mecburuz. En başta da çocuklarımız için... Bir anne veya bir babanın en değerli varlığı çocuklarıdır. Herkes çocuğunun geleceği için uğraşır, kaygı duyar. Onlara bırakabileceğimiz en değerli miras ne para ne de puldur. Çocuklarımıza bırakacağımız daha yaşanabilir ülke, bizim onlara en büyük mirasımız olacak. Onuruyla yaşayabileceği, ezilmeyeceği, daha iyi bir yaşam için vatanından göç etmek zorunda kalmayacağı bir ülke bırakmak, evlatlarımıza verebileceğimiz en büyük hediyedir. İşte bu yüzdendir ki hiçbir krize karşı, hiçbir toplumsal soruna karşı “tarafsız” olmak gibi bir lüksümüz yoktur. Çocuklar, ülkemizin geleceğidir. Şu anda ülkemizde yaşayan her bir çocuğun ne durumda olduğunun kaygısını ensemizde hissetmeliyiz. Peki, ülkemizde yaşayan çocuklar ne durumda? Eğitimden başlayacak olursak, söylenecek çok söz var. Yoksul aile çocukları ile orta sınıf veya varlıklı aile çocukları arasında büyük bir fırsat eşitsizliği olduğu aşikârdır. Özellikle son dönemde yaşadığımız Pandemi sonucu oluşan yeni durumda, bu eşitsizlik bir o kadar daha artmıştır. Satın alması gereken okul üniformasından, derslerde okuyacağı kitaplara kadar her şeyin paralı olduğu, sadece parası olanın daha fazla fırsata sahip olabildiği eğitim sistemimizde yoksul aile çocukları büyük bir haksızlığa uğramakta, adeta geri plana atılarak görmezden gelinmektedir. İş yerinde patronu tarafından ezim ezim ezilen anne babaların evlatları da okullarda, eğitim sistemi içerisinde bizzat devlet tarafından ezilmektedir. Peki, bu çocuklar bizim çocuklarımız değil midir? Bu çocukların, her çocuk gibi eğitim alma hakkı yok mudur? Evinde ailesi veya yakınları tarafından sistematik olarak şiddete uğrayan, doğru şekilde gelişimine engel olunan, çocukluklarını yaşayamayan evlatlarımıza, Sosyal Hizmetler Dairesi ne kadar sahip çıkabiliyor? Ülkedeki neredeyse her devlet kurumu gibi Sosyal Hizmetler Dairesi’nde de ciddi bir organizasyon sorunu bulunmaktadır. Bizler bu çocukların bir kenara atılmasına, kaderine terk edilmesine seyirci kalmamalı, devlete sürekli olarak bu çocuklara bakmak, sıkıntılarına çare üretmek zorunda olduğunu hatırlatmalıyız. Çağlayan Çocuk Yuvası ve benzeri kimsesiz ve korunmaya alınmış çocuklara yuva olan kurumların durumu da maalesef hiç iyi değildir. Gerek maddi, gerekse de manevi olarak birçok sorunla boğuşan bu kuruluşlara, devletin katkısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Devletin yapması gereken, bu kuruluşların maddi açıklarını kapatmak için sağda solda adeta bağış dilenmelerini izlemek yerine, bu kuruluşlara destek olmaktır. Ülkemize gerek narenciye kesim ekiplerinde çalışmak, gerekse de başka işlerde çalıştırılmak üzere Türkiye ve diğer ülkelerden getirilen, karın tokluğuna çalıştırılarak, insan onurunu ayaklar altına alan yerlerde kalmak zorunda bırakılan işçi çocuklarının durumu ise tam anlamıyla içler acısıdır. Bazılarının okula gönderilmeyip çalışmak zorunda bırakılması bazılarının ise ailelerinin çalışma izni olmadan “kaçak” durumuna düşürülmesinden dolayı okula kayıt bile olamamaları da cabası. Bu çocukların, bizlerden uzak yerlerde yaşamaları onları görmeyeceğimiz, yokmuş gibi davranacağımız anlamına gelmez. Bu konuda ortada büyük bir insanlık ayıbı vardır ve buna karşı çıkmak vicdan sahibi her insanın yapması gereken bir şeydir. Devletin ilgili tüm kurumlarının bu konuyu ciddiyetle ele almalarını, gerekli denetimleri yapmalarını isteyip, bu konuda zorlayıcı olmalıyız. Çocuklarımızın bilimsel eğitimle yetiştirilmeleri de çok önemli bir konudur. Türkiye’den adamıza dayatılan gericilik politikaları nedeniyle çok yaygın bir şekilde her türlü maddi desteği de arkasına alarak yapılan kuran kursları mücadele edilmesi gereken çok önemli bir sorundur. “Ben çocuğumu göndermiyorum, göndermek isteyen göndersin, bana ne” demek oldukça bencilce ve sığ bir görüştür. Çünkü bilimsel eğitimle değil, gerici hurafelerle yetişen çocuklar, ülkemizin de gelecekte ne duruma geleceğinin habercisidir. Sadece kendi çocuğunuzu korumak, hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Tüm bunların yanında çocuklarımızı, gelişim psikolojisinden bihaber, gerekli pedagojik formasyonu olmayan Kuran kursu hocalarına emanet etmek bu çocukların, izleri hiçbir zaman silinmeyecek psikolojik yaralar almasına da davetiye çıkarmaktadır. Ülkesinin geleceğini düşünen her insanın bu noktayı da gözden kaçırmaması ve bu konuda mücadele etmesi gerekir. Çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmak için hiçbir konuya karşı tarafsız olmamalıyız. Taraf olup, doğrudan yana mücadele etmeliyiz. Bütün mesele budur. Gerisi lafügüzaf.  

Tiyatrodan Yaşama – Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

argasdi 60.sayı tiyatro görsel

"Tiyatrodan Yaşama" tiyatronun Pandemiyle mücadelesine güzel bir ışık tutuyor. Argasdi'nin 60. sayısında, Sanat sayfasında yer alan makaleyi aktivistimiz Sezgin Keser kaleme aldı. Evde kalın, Argasdi'yle kalınargasdi 60.sayı tiyatro görsel... Yaklaşık bir yıldır tüm dünyayı kasıp kavuran Pandemi içinde yaşamaya çalışıyoruz. Virüsün nereden, nasıl çıktığı tartışmaları artık pek konuşulmazken bugünkü yaşantımızda yarattığı etkiler ve geleceğimizi nasıl etkileceyeği daha çok dert edilmeye başlandı. Bir ülkeden başka bir ülkeye geçişte uygulanan karantinalar, sokağa çıkma yasakları, sosyal ve kültürel alanların tedbir amaçlı kapatılması gibi birçok önleme alışmaya çalışıyoruz ama bir yandan da bu önlemlerin bazılarını kabulleniyor, bazılarını da kabullenemiyoruz. Mesela kendi ülkemizi ele alırsak; adaya girişte uygulanan karantinayı onaylarken bu kadar zamandır Pandemi önlemleri alınarak açık tutulabilecek tiyatroların, gece kulüpleri ve casinoların açık olmasına rağmen, kapalı olmasını kabullenemiyoruz. Bu kabullenmeyiş de bir tepkiye evriliyor ve bu tepki de tiyatroların açık kalması için bir mücadeleye dönüşüyor. Kimileri için anlamlı kimileri için gereksiz bir mücadele…   “Koyun can derdinde, kasap et derdinde” mi? Ortalıkta virus kol gezinirken, birebir temastan kaçmak gerekliyken, hele ki kış döneminde kalabalık ve kapalı ortamlara girilmemeli derken tiyatroların açılmasını istemek deliliktir ya da saçmalıktır diye düşünülebilir. Millet canının derdindeyken, asgari ücrete zam yapılmamışken, kadınlar Pandemi sürecinde şiddete (ekonomik, fiziksel, psikolojik) daha fazla maruz kalmışken, ülkeyi yönetenler tarikatlarda fink atarken, çocuklar ve gençler eğitimde geri kalmışken, 40 günde yapılacak Pandemi hastanesi yılan hikayesine dönmüş ve seçim malzemesi haline getirilmişken, halkın iradesi yok sayılmışken kim ne yapsın tiyatroyu da denilebilir. Aslında tam da bu sebeplerden kim ne yapsın tiyatroyu demek yerine tiyatroyu yaşatmalı, daha güzel günler için umudumuzu yitirmemeliyiz. Bu kadar sorun ve sıkıntıya karşı sesimizi çıkarmak, çözümler üretmek ve çözümlerimizi hayata geçirmek için, bu çarpık düzenin savunucularını eleştirmek, korkutmak ve düzeni değiştirmek için tiyatroya ihtiyacımız var. Gece kulüpleri açıkken tiyatroların kapalı olmasını mizahi ve eleştirel bir şekilde tiyatrodan başka neyle anlatabiliriz? Kadınların, çocukların, mültecilerin yaşadıkları zorlukları sözsüz ve sessiz bir şekilde tiyatro dışında başka hangi yolla toplumun gözleri önüne serebiliriz? İrademizi hiçe sayıp bizi himayeleri altına almaya çalışanlara karşı en yaratıcı ve sert şekilde tiyatro dışında başka nasıl tepkimizi gösterebiliriz ki? Yani kısacası bu hikayedeki kasap et derdinde değil, onurlu ve insanca bir yaşam derdinde...   “Onlar Ümidin Düşmanıdır Sevgilim” Covid-19 insanlık tarihinin ne ilk virüsüdür ne de son virüsü olacaktır. Tarih boyunca çeşitli virüslerle mücadele edilmiş ve yaşamaya bir şekilde devam edilmiştir. Aniden bir bombanın patlamasıyla ölünebilecek savaş dönemlerinde bile tiyatro oyunları yazılmış ve oynanmıştır. Çünkü insanların yaşamaya devam edebilmeleri için akıl sağlıklarını koruyabilmeleri için üretmeye ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla tiyatro hem o günün mücadelesidir hem de daha güzel bir geleceğin umududur. Ülkemizde Pandemi koşulları bahane edilip tiyatroların uzun süre kapalı kalmasının tek açıklaması tiyatronun ülkedeki sermaye iktidarının cebini dolduracak bir alan olmaması ve tiyatronun eleştirici, dönüştürücü gücünden korkuluyor olmasıdır. Hem ideolojik olarak gelişimimiz hem de psikolojimiz için tiyatroların gerekli tedbirler alınarak açık kalması bugün bizlerin vereceği bir mücadeledir ve bu mücadele yarının başka umutlarını yeşertecektir.    

Barış Umutları Bitti mi? – Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

129873376_175785894266711_1892466403070386413_n

Argasdi'nin 60. sayısında yer alan makalemiz aktivistimiz Mustafa Keleşzade'nin kaleminden sizlere ulaşıyor. "Barış Umutları Bitti mi?" 129873376_175785894266711_1892466403070386413_nCumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mustafa Akıncı’nın kaybetmesi ile bir hayal kırıklığı ortamı oluştu. “Her şey bitti” sesleri yüksek perdeden seslendirilmeye başlandı. Peki, durum gerçekten de böyle mi? Adanın bölünmesinden bugüne 47 sene geçmiş durumda. Bu senelerin 37’sinde Cumhurbaşkanlığı koltuğunda “çözümsüzlük çözümdür” diyen kişiler oturdu. Sadece 10 senesinde ise Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı oturdu. Daha da ilginci ise Kıbrıs’ta çözüm ve barış için Kıbrıs’ın kuzeyinde on binlerce kişilik mitinglerin yapıldığı, tartışmasız en güçlü nabzın olduğu yıllarda, yani 2000’li yılların ilk yarısında Cumhurbaşkanlığı koltuğunda yine bir “çözümsüzlük çözümdür”cü oturmaktaydı. Hem de 2000 yılında gerçekleşen seçimin ilk turunda yarış, barış yanlıları ile barış karşıtları arasında da geçmemişti. İki çözümsüzlükçü aday Denktaş ve Eroğlu seçimlerin ilk turunda yüzde 80’e yakın oy almıştı. Bu seçimde barış yanlısı diyebileceğimiz iki aday olan Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı’nın toplam oyu ise yüzde 21’de kalmıştı. 2020 seçimlerine benzer şekilde dış müdahalelerin damga vurduğu ve Derviş Eroğlu’nun “Peşimde 42 tane MİT ajanı dolanıyor” diyerek ikinci turunda çekildiği seçimi hükmen statükonun “has adamı” Denktaş kazanmıştı.  Fakat ne olmuşsa olmuş daha beş yıl geçmeden gerçekleşen Annan Planı referandumunda Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i federal bir çözüme evet demiş, Denktaş ilk seçimlerde aday dahi olamamıştı. Gerçekten nasıl oluşmuştu bu durum?  2000’li yılları Kıbrıslı Türk halkı bugün olduğu gibi baskıların ve ekonomik zorlukların içerisinde karşılamıştı. Türkiye’de ise aynı dönem, emperyalizmin neoliberal dönüşüm politikalarına denk gelmiş ve bu yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılayamayan iktidar bloğu içerisinde bir dağılma yaşanmış ve başını neoliberal İslamcı AKP’nin çektiği yeni bir iktidar bloğunun oluşumunun adımları atılmıştı. Bu koşullar karşısında ise Kıbrıs’ın kuzeyinde sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve partiler seçimlerde alınan sonuçlarla pes etmek yerine, baskılar ve yaşanan başta mudi krizi gibi ekonomik sorunlara karşı oluşan tepkiyi sokakta örgütleme yolunu seçmişti. Türkiye’de yeni iktidar bloğu kurulurken yaşanan boşluk ve nispi demokratik ortam da Kıbrıs’ın kuzeyinde statükonun yıkılması için bir fırsata dönüşmüştü. Böylece yıkıcı bir seçim sonucunun ardından barış için umutların doruk noktasına çıktığı bir süreç yaratılmıştı. Peki, bugün ne durumdayız? Bugün ile 2000’li yılların başının benzer pek çok yönü var. Bu benzerliklere geçmeden önce bu görüşe karşılık “ama nüfus yapısı değişti” diyenlere istatistiki bir cevap vereyim. Ersin Tatar seçimlerin ikinci turunda 67 bin oy aldı, Annan Planı’nda çıkan “evet” oyu rakamsal olarak 77 bindi. Yani ortada istatistiki olarak böylesi bir durum yoktur. Ayrıca böylesi bir argüman siyasi ve sosyolojik bir karşılığa da sahip değildir; Annan Planı’nda kökeni fark etmeksizin Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i evet demişti. Belki de en çok göçmen insanlar federal bir Kıbrıs için o dönem umutlanmıştı. Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulu statüko halkın geneline zarar vermekle beraber, adanın güneyine dahi geçemeyen Türkiye kökenli emekçi insanımıza en büyük zararı vermekte ve izole durumu yaratmaktaydı. Bu durum halen sürmektedir. “Nüfus yapısı değişti” cümlesi umutsuzluğa zemin hazırlamak veya mücadeleden kaçmak için kullanılan sinik bir argümandan öte bilimsel bir zemine yaslanmamaktadır. Bugün 2000’li yılların ilk dönemlerine benzer bir ekonomik krizin içerisinden geçmekteyiz. O dönemin mudi krizinin yerini bu dönemde kredi borçlusu bir toplum ve döviz krizi almış durumdadır. Toplumsal sıkışmışlık ise pandemi döneminde geçiş noktalarının da kapanması ile üst noktaya ulaşmıştır. 2000 seçimlerinde Eroğlu’nun seçimlerden çekilmesi ile ortaya çıkan irade müdahalesinin daha da katmerlisi 2020 seçimlerinde Akıncı’ya karşı uygulanmış durumdadır. Türkiye’de iktidar bloğu ise 2015 yılından beri sallanmaktadır. Bugün MHP ve eski iktidar bloğu kirli bir ittifak yapmadan ayakta duramaz hale gelmiş ve kaybettiği halk desteğini milliyetçilikle saldırganlaşarak dengelemeye çalışmaktadır. Bu çabası ise hem ekonomik krizi derinleştirmekte, hem de dış politikada her geçen gün daha fazla düşman edinmesine sebebiyet vermektedir. Yani Türkiye’de iktidar bloğu sallanmaktadır. 2000’li yıllar ile bugün arasında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da vardır. Öncelikle 2000 seçimlerinde iki çözümsüzlükçü aday arasında seçim yapılması dahi engellenen Kıbrıslı Türk halkı bu sefer barış ve iradeyi seçimlerde tüm baskılara rağmen ikinci tura taşıyabilmiştir. Eroğlu gibi baskılara karşı çekilmeyi tercih eden bir aday yerine ilk kez sonuna kadar gidip onurlu bir mücadele deneyimini toplumun kazanımı olarak elde eden bir adayla seçimlere girilmiştir. 2000’li yıllarda siyasi egemenlik, renksiz, kokusuz bir çözüm söylemine mücadeleyi hapseden CTP’de iken, bugün halka yönelik tüm dayatmalara karşı mücadeleyi hedefine koyan, “biat değil özgürlük” diyen, “Ankara Elini Yakamızdan Çek” diyen bir siyasi öznenin oluşumu görülür şekilde gerçekleşmektedir. Yani 2000’le koşullar itibarı ile benzer bir mücadele zemini varken, daha gerçekçi ve korkusuz bir siyasi öznenin mücadele içerisinde oluşma olasılığı bu dönemin karakteristiği olarak şekillenmektedir. 10 Kasım’da neredeyse kendiliğinden gelişen “Demokrasi ve İrade Mitingi”, 15 Kasım’da Tayyip Erdoğan’ın adaya geldiği gün Bağımsızlık Yolu’nun çağrısı ardından ilerici örgütlerin ortak organizasyonuna dönüşen ve yasaklara rağmen yapılan “Emek, Demokrasi, İrade” eylemi göstermektedir ki sokak da yine mücadelenin merkezi haline dönüşecektir. Bu çerçevede “barış umutları bitti mi?” sorusuna cevap verecek olursak,  umutsuzluğu değil mücadeleyi seçerseniz bağımsız ve halkları kardeş bir Kıbrıs için yürünecek açık bir yolumuz var.  

Baraka Tiyatro Ekibi’nden “Zaman Makinesi” İsimli Podacto (Radyo Tiyatrosu)

By Nazen Şansal

hqdefault

görsel

Baraka Tiyatro Ekibi, salonlarda seyirci ile buluşmanın mümkün olmadığı Pandemi koşullarında, tiyatro severlere ulaşmanın bir aracı olarak radyo tiyatrosu hazırlıklarını tamamladı. Podacto olarak da tanımlanan kulak tiyatrosu, önümüzdeki günlerde çeşitli ses platformlarından ve Baraka Kültür Merkezi’nin sosyal medya hesaplarından dinleyicilerin beğenisine sunulacak. Ayrıca radyo kanallarına da dağıtımı yapılacak. Nazen Şansal’ın yazdığı “Zaman Makinesi”ni seslendirenler; Fatoş Muhtaroğlu, Feray Karahüseyin, İncilay Gök, Merin Olgun, Sezgin Keser, Sözalp Kahvaltıcı, Şifa Alçıcıoğlu ve Tahsin Oygar. Müziklerinin Sol Anahtarı’nın Kıbrıs şarkılarından seçildiği, afiş tasarımını Mustafa Batak’ın yaptığı oyunun kayıt ve ses montajı ise Ahmet Güvenler ve Tahsin Oygar tarafından gerçekleştirildi.

afiş 1

“Arkası Yarın” formatında hazırlanan radyo tiyatrosu, “Zeytinyağlı Sac Gatmeri”, “Vakitsiz Aşk”, “Bundo Bundo Bundo” ve “Sarfoşum Amman” adlı bölümlerden oluşuyor ve Kıbrıs tarihi ve kültürü ile ilgili öğeler içeriyor. Ülkemiz radyo tiyatrosunun ilklerinden “Alikko ile Caher”den de bir kesit içeren ve Kıbrıs ağzıyla seslendirilen oyunun konusu ise şöyle: Mucit Arif, yaşlı annesini korona riskinden kurtarmak ve geleceğe götürmek amacıyla zaman makinesini icat eder. Ancak komşuları İncilay yanlışlıkla 1970 yılına gider ve Kıbrıslı Türk halkının o dönemdeki sosyo-ekonomik yaşamına tanık olur. Dönemin günümüz ile benzerliklerini de fark eden İncilay, kendini bir aşk hikâyesinin içinde buluverir. Bakalım makinenin sırrını çözüp kendi zamanına geri dönmeyi başarabilecek midir?  

Bir Umut Sömürüsü olarak Yoksulluk ve Göçmenlik- Ali Şahin

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_4947

Argasdi'nin "UMUT bitmez MÜCADELE sürer" dosya konusunu ele aldığı 60. sayısından; yoksulluk ve göçmenlik üzerine yazılan makale Ali Şahin'in kaleminden sizlere ulaşıyor. 18. yılında da yine sizlerle olan Argasdi'ye 10 TL okur katkısı karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitaplardan ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. IMG_4947İçinde yaşadığımız çağ kitlesel nüfus hareketlerinin en yoğun yaşandığı dönem. Sermaye hareketlerinde ve teknolojide yaşanan gelişmeler ile hızlanmalar insanlığın hareket alanını ve hızını da geçmiş dönemlere oranla önemli ölçüde farklılaştırdı. Bu değişime paralel olarak her gün binlerce insan gerek legal gerekse de “illegal” yöntemlerle yollara düşüyor. Kimileri sadece yaşadığı kentten ayrılırken kimileri ise ülkelerini dahi terk ediyor. Şüphesiz ki insan yaşadığı topraklardan, kişiliğini oluşturan, karakterini şekillendiren yerlerden sebepsiz yere ayrılmaz. Kimi işsizlikten ve yoksulluktan, kimi savaştan, kimisi ise sayamayacağımız kadar çeşitli nedenlerden ötürü daha iyi bir yaşam umudunun peşinden gidiyor. Çıkılan bu yolculuklar varılan ülkedeki koşullardan bağımsız olarak bazen daha başında çok acı şekilde sonuçlanıyor. Binlerce mültecinin Akdeniz’de yaşamını yitirmesi yıllardır süren kanlı bir savaşın yanı başında bulunan bizlerin yakından gözlemleyebildiği acı bir gerçek. Ancak tüm bu risklere ya da hedeflenen ülkedeki şartlara rağmen insanlar yollara düşmekten vazgeçmiyor, vazgeçemiyor. Bu durum kimilerinin iddia ettiğinin aksine cahillikten kaynaklı değil, çaresizlikten… Umut sömürüsü tam da burada başlıyor zaten.  İnsanların çaresizliğinden faydalanan bir sistem üzerine kurulu mevcut yapı, sadece emeği ve bedeni değil yoksulların duygu ve umutlarını da sömürüyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca insan vaadedilenlerden farklı koşullarda ya da mesleklerde çalışmak için insanlık dışı yollarla ülke değiştirmeye çalışıyor. Yoğunlukla Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarına doğru yaşansa da dünyanın bir çok ülkesi üçüncü dünya ülkelerinden ve doğu Avrupa'dan milyonlarca insanın göç etmeye çalıştığı ülkeler arasında. Yasal statülerinde yaşadıkları sıkıntılar bir yana gerek dil sorunları gerekse de gittikleri ülkelerde yabancı oldukları için ucuz iş gücü ve seks kölesi olarak kullanılan sayısız kadın, erkek ve çocuk var. Her ne kadar AKP’nin çeşitli şekillerde müdahil olduğu bir savaştan ötürü farklı şekillerde konuşulsa da, Türkiye’de yaşayan milyonlarca Suriyeli bunun bariz bir örneği. Çeşitli imkanlara sahip sınırlı bir kesimi saymazsak Suriye’den Türkiye’ye gelen insanlar Türkiye’deki emek piyasasının en alt basamaklarında bulunuyorlar. Avrupa yolunda bir durak olarak algılandığı için Suriye’nin yanında Afganistan başta olmak üzere onlarca ülkeden kaçan yoksul ve savaş mağduru insan, soluğu Türkiye’de alıyor. Türkiye’deki benzer durumlar kısmi farklılıklarına rağmen Kıbrıs’ın kuzeyi için de geçerli. Geçtiğimiz dönemlerde ağırlıkla Türkiye’den gelen göçmenlerin çalıştığı ve çalışma yaşamında en ağır sayılabilecek işler, son yıllarda geçmişe kıyasla daha da ucuza çalıştırılan Afrika ve Asya’nın çeşitli ülkelerinden gelmiş insanlar tarafından yapılıyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan herkes, kısa bir gözlem sonucu özellikle de kol gücüne dayalı ağır işlerde çalışan işçi profillerini rahatça görebilir. Bunların yanında utanç kaynağı haline gelen seks köleliği de tüm dünyada her geçen gün artıyor. Gayrı yasal statüsü gereği sermayedarlar ve pezevenkler için ayrıca elverişli olan Kıbrıs’ın kuzeyi, seks köleliğiyle ün salmış durumda. Konsomatris olarak çalıştırılacağı vaadedilerek adaya gelen binlerce kadın cinsel ve sınıfsal bir sömürüye maruz kalıyor. Gerek göçmen veya mülteci olmanın kendi getirdiği zorluklar gerekse de emek hareketinin güncel sorunlar karşısında yerli veya göçmen ayırt etmeden emekçileri birleştirecek örgütlenmeleri henüz geliştiremeyişi sermayeden kaynaklı yaşanılan emek, beden ve umut sömürüsünü görünmez kılıyor. Örneğin, yürürlükte olan İş Yasası ülkede Türkçe bilmeyen binlerce işçi olmasına rağmen  İngilizce’ye bile çevrilmiş durumda değil. Hal böyle olunca göçmen işçiler mevcut haklarını öğrenme imkanından dahi yoksun bırakılmış oluyorlar. Devlet adıyla idarecilik edenler sorumluluklarını yerine getirmek bir yana açıkça bu sömürü çarkının devamı için çabalayanların tarafındalar. Birkaç örnekle tanımlamaya çalıştığımız bu acı tablo, maalesef  küresel çapta bir örgütlenme üstüne kurulu. Halihazırda her ülkedeki emekçi kesimlerin sömürüsü üzerinden zenginleşen sermaye, milyonlarca kadın ve erkek göçmenin çaresizliğinden faydalanarak daha da katmerleşen sömürü çarkını büyütüyor. Yoksul ülkelerin geri bırakılmışlığında da birinci derecede sorumlu olan emperyalizm, bir diğer deyişle yarattığı cehennemden kaçışta da kendini cennet gibi satıyor. Küresel çapta örgütlü bu sistemi ise ancak küresel çapta örgütlü bir karşı çıkışla durdurabiliriz. Çünkü mevzu sadece bulunduğumuz yeri veya ülkeyi düzeltebilmek değil, zaten bu kısmi ilerlemeler dışında mümkün de değil. Kapitalizm gücünü küresel çaptaki genişliğinden alırken onun alternatifi de enternasyonel bir mücadeleden başkası olamaz. Çok uzak ve güç bir hedef olarak görünse de emeği ve umutları sömüren bu sistem ancak böyle yıkılacaktır.  

Argasdi’nin 60. Sayısı Çıktı!

By Şifa Alçıcıoğlu

Kapak Size

Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, Memleketin Ahvali, FeministİZ, Kıbrıs kültürü, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı dergide bu sayı dosya olarak “UMUT bitmez MÜCADELE sürer” diyoruz. Umudun olduğu yerde mücadelenin, mücadelenin olduğu yerde de umudun olduğunu biliyoruz. Dosyamızda bu konuların işlendiği çeşitli makaleler yanında yeni yıla özel masa takvimi de sizlere hediye olarak derginiz Argasdi’de yer alıyor. 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, bölgenizdeki Khora Kitap’tan, marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle: Yaşamın vazgeçilmezidir umut. Hayat akışı içerisinde daha güzel günlerin geleceğine beslenen inançtır. Umut etmek insana güç verir, zorluklara dayanmak ve kurtuluş için çözüm yolları arayıp eyleme geçmek onun sayesinde gerçekleşir. Umudun karşısında korkmak durur her zaman. Gerçekleşmesini beklerken gerçekleşmeyeceğinden korkmak… Ve işte korkularına yenik düşmeyenler umut ettiğine ulaşmaya en yakın kişilerdir. Ve işte burada bir kelime parlıyor akıllarda, mücadele. Sabırla, kararlılıkla ve inançla mücadele… Kokuyu, tadı ve nefesi bedeninden alan virüs ile kıran kırana bir mücadele... Emeğin karşılığını vermeyen patron ile mücadele... Eli güçsüze karşı hep havada olan “güçlü” ile mücadele…  Bulaşı sözüm ona engellemeye çalışırken patrondan almayıp emekçiden çalan, ıspastıra kağıdından kule gibi bir anda yıkılıp bir türlü kurulamayan, asgari ücreti belirlemekten aciz, kriz süreçlerinde krizin boyutunu artıran, eğitimde fırsat eşitsizliği yaratıp çocukların umutları ile oyun oynayan hükümet ile kısacası ülkeyi yönettiğini sanırken yangın yerine döndüren hükümet ile bıkmadan usanmadan mücadele... Senin ülkende seni hiçe sayanlarla son nefesine kadar susmadan mücadele... Belki korkarak ama korktuğun oranda da başaracağına inanarak mücadele... Daha fazla güneş, toprak ve su için, toprak sahibinin tüm müdahalelerine rağmen umutla mücadele ederek yeşeren bir bitki olan Argasdi’den isim alan dergimizin 60. sayısında “Umut Bitmez Mücadele Sürer” dedik. Ülkemizde yeşeren ve kararan umutları yazdık satırlarımıza.  Kapak Size

“Bizimkiler”in Hikayelerinden “Kutsal Kahramanlar”ın Yalanlarına – Ali Şahin

By Zekiye Şentürkler

dizi

Bilgisayarın ve internetin neredeyse olmadığı 90’lı yıllarda ev içi vakit geçirmenin önemli bir aracı olan televizyon, Kıbrıs’ın kuzeyinde çoğunlukla Türkiye kanalları üzerinden izlenirdi. Büyük oranda halen böyle devam eden bu durum hem koşullar gereği hem de egemenlerce dayatılan bilinçli bir politikanın sonucudur. 90’lı yıllarla birlikte tüm dünyada olduğu gibi özel televizyon kanallarında yaşanan artış Türkiye’de de yaşanmış ve  bu artışla birlikte yayınlanan dizi sayısı da doğal olarak artmıştır. Benim gibi çocukluğunun önemli bir bölümü 90’larda geçen ve şimdi 30’lu yaşlarında olan bireylerle birlikte farklı yaşlardan binlerce insanın hayatında önemli bir yeri vardı bu dizilerin. Şimdiki gibi akıllı televizyonlar ve bilgisayarlar üzerinden takip edilebilen ve yayınlandığı anda bir sezonu bir anda görebileceğimiz küresel yayın portallarının ya da yeni veya eski fark etmeksizin istenilen filmin hemen bulunabildiği sitelerin olmadığı koşullar düşünülürse, televizyon kanallarında yayın yapan bu dizilerin hayatımızda tuttuğu yer daha rahat anlaşılabilir. Her yaştan insanın “bu gece şu dizinin yeni bölümü var” diyerek heyecanla televizyonun karşısına oturduğu bu dönemde her günün akşamı neredeyse bir diziyle özdeşleşirdi. Pazar geceleri Bizimkiler, Salı geceleri Bir Demet Tiyatro gibi. Bunların yanında Mahallenin Muhtarları, Süper Baba, Sıdıka, İkinci Bahar ve Çiçek Taksi gibi diziler de 90’lı yılların fenomenleri arasındaydı. Türkiye kanallarında yayınlanan dizilerin yanında, Kıbrıs’ta yayınlanan, Torba da 90’lı yıllarda Kıbrıs’ın en çok izlenen televizyon programlarından biriydi. Sinema filmleriyle birlikte televizyon dizileri, izleyenlerin hoş vakit geçirmesini sağlamakla beraber yayınlandığı dönemin siyasal atmosferini anlamak açısından da önemli ipuçları verir. Çünkü hayatın kendisinin bir parçası olan televizyon yayıncılığı da dönemin egemen politikalarıyla olumlu ya da eleştirel bir ilişkiye girer. Dolayısıyla dizilerde işlenen konulardan yaratılan karakterlere kadar dizilerin vermeyi amaçladığı mesaj dönemin politik ve sosyo-kültürel dinamiklerinin etkisiyle şekilleniyor. Her kanalda bir şekilde sürekli türeyen iç ve dış düşmanlara karşı savaşan özel timlerin olduğu, her türlü pis işlerine rağmen vatanseverliklerinden şüphe duyulmayan mafyaların olumlu bir karakter olarak canlandırıldığı, zengin aile çocuklarının yaz aşklarının anlatıldığı ya da Osmanlı İmparatorluğu’yla ilişkilendirilerek Sünni İslam anlayışının dayatıldığı dizilerin son 20 yılda bu kadar yaygınlaşması AKP’nin yaratmaya çalıştığı toplum anlayışından bağımsız düşünülemez. 90’lı yılların Türk dizilerinde, izleyenlerin yardımlaşma veya kıskançlık gibi olumlu ve olumsuz özellikleriyle hemen hemen her dizide karşılaştığı mahalle tiplemeleri içinden geçtiğimiz dönemde senaryo dışı kalmıştır. Bir dönem televizyonlarda yayınlanan Behzat Ç gibi istisnaları saymazsak bugünün dünyasında milliyetçi, dindar, kahraman ve delikanlı mafyalara ve en önemlisi iktidarın her koşulda yanında olan karakterlere yer vardır. Ülkesini tüm düşmanlardan koruyan kahraman mafya Polat Alemdarlar, pencereden sağa sola laf atan ve apartmanı dışında kimsenin gündemi olamayan sarhoş Cemillerin yerini böyle almıştır. Ancak aradaki tek fark, birinin “kutsal ve ulvi” uğraşlarına kıyasla diğerinin bira bulma çabası dışında işi olmaması değildir. Arada bir de olsa Cemil’in ya da apartmandakilerin ağzından toplumsal sorunlarla ilgili eleştirel sözler de çıkabilmesidir. İşte bugün yaşanan bu yokluk yüzünden Bizimkiler ve Bir Demet Tiyatro gibi diziler internet üzerinden halen yoğun bir şekilde izlenmektedir. Bu izlenme, sadece geçmişine nostaljik bir yolculuk yapmak isteyen kuşakların ötesinde bir arayışın da ürünü olarak okunmalıdır. İkinci Bahar’ın kebapçı ustası Ali Haydar ile yoksulluğuna rağmen hayata tutunmaya çalışan Hanım karakterinin aşkını bugünün zorlama senaryolu yaz aşkı dizilerinde, kapıcı Caferli, sarhoş Cemilli, Katil Yavuzlu, Almancı Davut Ustalı, gıcık apartman yöneticisi Sabri Beyli, Halil Pazarlamalı mahallesini mafyanın “Çukur”unda bulamayışımız da bundandır. Tüm bunları yazarken 90’lı yıllar dizilerinin sorunlu yanları olmadığı ya da bugünün ancak geçmiştekiler gibi olması gerektiği gibi bir fikri savunduğum düşünülmesin. Yazının amacı bahsi geçen dönem dizilerini tümden bir olumlama çabası değildir. Üstünde durmaya çalıştığım nokta hem 90’lı yıllar dizilerine kıyasla son on yıllarda yaşanan dönüşüme dikkat çekmek hem de o dönem dizilerinin sıkıntılı yanları bir yana olmakla birlikte toplumu daha gerçek bir şekilde yansıtabildiği için hakkını vermektir. Çünkü film ya da dizi, bu tarz çalışmalar, izleyenin kendisini bulabildiği, “bizimkiler” diyebildiği oranda gerçeği canlandırır ve değerlenir. Ne demişti Katil Yavuz: “ Vatandaşa cart, curt yok!”  

“Ay Batarken” Oyunu Youtube’dan Seyirciye Sunuldu

By Nazen Şansal

55475321_2481405055203189_3183348503308926976_n

131893875_4036613233015689_2392845584910386466_o

Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı “Ay Batarken” adlı oyun, geçen hafta AKM’de gerçekleşen prömiyerin ardından Youtube’dan da seyirciye sunuldu. Paylaşımda: “Steinbeck’in, halkların bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerine bir örnek, belki de bir ışık olabilecek Ay Batarken adlı eseri, umudumuzla, sevgimizle, dayanışmamızla, kavgamızla yaşadığımızı bize bir kere daha hatırlatıyor.” ifadelerine yer veriliyor. Baraka Kültür Merkezi Youtube kanalından paylaşılan oyun,  John Steinbeck’in aynı adlı romanından sahneye uyarlanmış ve korona koşullarında, küçük gruplar halinde çalışılarak film şeklinde montajlanmıştı. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&feature=youtu.be&fbclid=IwAR2vysuo-LTACVps_d8kRMG2TvGq5WbdYjtfQntizrZ_6W30cnhQqsJNSH8 Ekibin yeni oyunu Podacto (Radyo Tiyatrosu) şeklinde hazırlanıyor Tiyatronun ışığında yeniden buluşana kadar evlere konuk olan Baraka Tiyatro Ekibi’nin geçmiş sezonlardaki oyunları da derneğin Youtube kanalından izlenebilir. Ekibin yeni sezon oyunları ise sokak tiyatrolarının yanı sıra Podacto (Radyo Tiyatrosu) şeklinde hazırlanıyor. 3 55475321_2481405055203189_3183348503308926976_n  

“Ay Batarken” Oyununun Prömiyeri Yapıldı

By Nazen Şansal

1

1

Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı “Ay Batarken” adlı oyunun prömiyeri, video gösterimi şeklinde AKM’de gerçekleştirildi. John Steinbeck’in yazdığı romandan sahneye uyarlanan tek perdelik oyun, Baraka oyuncuları tarafından küçük gruplar halinde biraraya gelerek çalışılmış ve film şeklinde montajlanmıştı. Oyuncuların da katılımıyla, biletsiz ve ücretsiz olarak gerçekleşen etkinlikte dernek adına konuşma yapan Nazen Şansal, koronanın karanlığına rağmen sanatın aydınlığında, tiyatronun ışığında buluşan katılımcılara teşekkür etti. 2004 yılında kurulan Baraka Tiyatro Ekibi’nin çalışmaları ve oyunun hazırlık süreci hakkında bilgilerin paylaşıldığı konuşmada, Steinbeck’in Avrupa'nın pek çok ülkesinde illegal olarak basılıp milyonlara ulaşan işgal karşıtı bu önemli eserinin ülkemiz seyircisine de çok şey ifade edeceği kaydedildi.

3

Oyun Youtube’dan paylaşılacak Kültür Dairesi'nin katkılarıyla hazılranan “Ay Batarken” oyununun, derneğin Youtube kanalından da paylaşıma açılacağı belirtildi. Oyunun konusu ise şöyle: Geçimini madencilikle sağlayan ve uzun yıllardır savaş görmemiş huzurlu bir kasaba, askeri bir birlik tarafından apansız işgal edilir. Savaş nedir bilmeyen kasabalıların beklenmedik şekilde karşı karşıya kaldığı bu olay, dışarıdan gelen düşmanın yanı sıra içlerinden çıkan hainlerin de keşfi anlamına gelmiştir. Sakin, sıradan ama bağımsızlığına düşkün bu insanların zamanla hararetlenen sessiz mücadelesi, bardağı taşıran son damlayla, gözüpek bir meydan okumaya, öfkeli bir direnişe dönüşür. 2    4  

Baraka Tiyatro Ekibi’nden Video Şeklinde Tiyatro Gösterimi: “Ay Batarken”

By Nazen Şansal

128764800_2125185924283180_4580010774392254334_n

129365477_129685708753929_1864839998158285385_n

Baraka Tiyatro Ekibi, 15 Aralık Salı akşamı saat 20.00’de Lefkoşa AKM’de video şeklinde bir tiyatro gösterimi gerçekleştirecek. John Steinbeck’in yazdığı romandan sahneye uyarlanan “Ay Batarken” isimli tek perdelik oyun, Baraka oyuncuları tarafından küçük gruplar halinde biraraya gelerek çalışıldı ve video kayıt yapıldı. Film şeklinde montajlanan “Ay Batarken”, oyuncuların da katılımıyla AKM’de prömiyer yapıyor. Biletsiz ve ücretsiz olarak gerçekleştirilecek gösterime, pandemi önlemlerine uygun olarak maskeli ve sınırlı sayıda seyirci alınacak. Bu nedenle oyunu izlemek isteyen sanat severlerin 19.45’te AKM’de olması tavsiye edildi. Kültür Dairesi’nin maddi katkılarıyla hazırlanan ve yaklaşık 1 saat 15 dakika süren video-oyunun konusu ise şöyle: Geçimini madencilikle sağlayan ve uzun yıllardır savaş görmemiş huzurlu bir kasaba, askeri bir birlik tarafından apansız işgal edilir. Savaş nedir bilmeyen kasabalıların beklenmedik şekilde karşı karşıya kaldığı bu olay, dışarıdan gelen düşmanın yanı sıra içlerinden çıkan hainlerin de keşfi anlamına gelmiştir. Sakin, sıradan ama bağımsızlığına düşkün bu insanların zamanla hararetlenen sessiz mücadelesi, bardağı taşıran son damlayla, gözüpek bir meydan okumaya, öfkeli bir direnişe dönüşür. John Steinbeck'in en önemli eserlerinden biri sayılan ve Nazi Almanyası'nın çizmesi altında ezilen Avrupa'nın pek çok ülkesinde illegal olarak basılıp milyonlara ulaşan Ay Batarken, askeri bir işgalin hikâyesini anlatıyor. Steinbeck, bu eseriyle direnişçilere hem umut vermiş hem de ilham kaynağı olmuştur. Zorbalığın olduğu yerde direnişin ve özgürlük mücadelesinin en doğal hak haline gelişi Ay Batarken'de evrensel bir kurala, günümüze de ışık tutan bir gerçekliğe dönüşüyor.    

Baraka TV Yayında

By Kamil İpçiler

126261744_3962896440387369_4713561802451389535_o

Sosyal medyanın yaşamımızın büyük bir parçası olduğu günümüzde, Baraka Kültür Merkezi, sözünü fikrini söylemek, halkın sorunlarını dile getirmek, üretimlerini paylaşmak, keyiflenmek ve keyiflendirmek için “Baraka Tv” yayınlarına başladı. Her hafta Salı günleri farklı bir programın yayınlanacağı Baraka Tv’de gündemi ve toplumsal durumların konuşulacağı “Bahcada 10 Tayka”, farklı içeriklerdeki makalelerin okunacağı “Neçin da den”  ve neşeli, sorgulayıcı ve eğitici çocuk hikayelerinin paylaşılacağı “Baraka Çocuk” artık sizlerle. Baraka Tv yayınlarına Baraka Kültür Merkezi’nin Facebook ve Youtube sayfalarından ulaşılabilirsiniz.

Chavez’in Ardından- Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

119042580_311349390137438_7526250883182161764_n

Bellekte bugün 1998'in yılının 6 Aralık gününe gidiyor ve Hugo Chavez'in Venezuela’da seçimleri kazandığı bu günü ve seçim zaferine giden yolda yaşanılan bağımsızlık mücadelesine tanıklık ediyoruz... 119042580_311349390137438_7526250883182161764_n6 Aralık 1998’de Hugo Chavez Beşinci Cumhuriyet Hareketi adayı olarak girdiği başkanlık seçimlerini yüzde 56.2’lik oy oranıyla kazandı. Bu zafer Venezuela’daki devrimci hareketin ne iktidara ulaşmak için attığı ilk adımdı, ne de iktidar olduğu anlamına geliyordu. 1998 yılında gerçekleşen seçimlere Beşinci Cumhuriyet Hareketi ilk kez dahil oluyordu, fakat hareketin tabanını oluşturan devrimci dalga çok daha eskiye dayanmaktadır. Beşinci Cumhuriyet Hareketi seçimlere girmek için yasal partiye dönüşmeden önce adı Bolivarcı Devrimci Hareket 200 (MBR-200) olarak anılmaktaydı. Bu hareket de adını bölgenin “özgürleştiricisi” olarak anılan İspanyol emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesi lideri Simon Bolivar’dan (1783-1830)  almaktaydı. Yani hareket yüzyıllardır şekil değiştirse de sürmekte olan bir bağımsızlık mücadelesini sürdürme iddiası taşıyordu. Tarih Bolivar döneminde kazanılan siyasi bağımsızlığın, ekonomik bağımsızlık anlamına gelmeyeceğini tüm Latin Amerika ülkelerine gösterdiği gibi Venezuela’ya da göstermişti. Tıpkı 1998 seçim zaferinin iktidar olmak anlamına gelmeyeceğini göstereceği gibi... MBR 200, 1980’lerde illegal bir örgüt olarak kuruldu, adını 1992 senesinde Chavez önderliğinde gerçekleşen başarısız darbe girişimi ile duyurdu. Darbe başarısız olsa da, darbe girişimi sırasında Chavez’in halka seslendiği konuşması yoksulluğa mahkum edilmiş Venezuela halkında yankı bulmuştu. MBR 200, yoksul halkın ve geniş tabanlı halk örgütlerinin desteği ile giderek güçlenmeye başladı. 1994 senesinde oluşan halk hareketi, tutuklu bulunan Chavez’in serbest bırakılmasına sebep oldu ve 1998 seçim zaferine giden süreci yarattı. Hareket temel olarak yoksul halk kitlelerinin sesi oldu ve ekonomik bağımsızlığın kazanılması için 21. yüzyılın sosyalizmi tezlerine yoğunlaştı. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan Venezuela’da petrolün yabancı tekellerin elinden alınarak kamulaştırılmasına odaklandı. Seçimleri kazanmanın iktidar olmak demek olmadığının en net göstergesi 2002 darbesi ile görüldü. Sağ görüşlü askerler ABD destekli bir darbe girişiminde bulundu, Chavez tutuklandı, Başkanlık Sarayı ele geçirildi. Darbe iki gün sürdü. İkinci gün örgütlenen halk kitleleri Başkanlık Sarayı’nı ele geçirdi ve Chavez’i serbest bıraktı. Halkın iktidarı mücadelesinde önemli bir adım atılmıştı. Hugo Chavez devrimcilere karşı özel birlik askeri olarak başladığı hayatını, tarihe geçen devrimci bir lider olarak 2013 senesinde noktaladı. Emperyalizmin tüm saldırılarına göğüs geren Chavez kanserden vefat etti. Venezuela’da yaşanan devrim özelde Latin Amerika, genelde ise tüm dünyada sarsıcı etkiler yarattı; emperyalist kuşatma altındaki Küba’ya can suyu olurken, Latin Amerika ülkeleri arasında kurduğu dayanışmaya dayalı işbirliği ile bölgesel etki yarattı. Belki de en önemlisi sosyalizmin tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş bir ideoloji olduğunu yayan liberal şarlatanlara mücadelenin sürdüğü mesajını verdi. Chavez’in ardından Venezuela’daki devrimci iktidar mücadelesi halen sürmektedir. Devrimin liderliği Chavez’in ardından örgütlü halk hareketini geçmiş durumda... Tarihin gördüğü en büyük ekonomik ve siyasi ablukalardan birine sahne olan Venezuela’da halk, yaratılan insani kriz, darbe ve dış müdahale tehditleri ile devam eden emperyal saldırganlığa göğüs germeyi halen başarmaktadır. Venezuela devrim süreci bugün sol liberal kesimlerce yaşanan güncel krizlerin etkisi ile reddedilme noktasına gelmiştir. Sovyet deneyiminde olduğu gibi, Venezuela deneyimi de hatalarından öğrenip, olumluluklarından örnek alacağımız, kutsallaştırmamız ama ret de etmemiz gereken bir mirasın parçasıdır

SOL ANAHTARI GÖÇMENKÖY ve BADEMLİKÖY’DE KONSERLER VERDİ

By Mehmet Adaman

129159839_416000393089560_5259985278776663812_n

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, geçen haftalarda verdiği iki konserle dinleyicileriyle buluştu. 14 Kasım’da Göçmenköy’de “Göç-Taş Festivali”nde sahne alan grubumuz, 29 Kasım’da ise Fikret Demirağ adına düzenlenen festivalde Bademliköy’de sahne alarak konser verdi. Şarkılarıyla büyük beğeni toplayan Sol Anahtarı, önümüzdeki günlerde grubun son stüdyo çalışması “Sen Öldükten Sonra da” isimli şarkının yayınlanacağının da müjdesini verdi. 128440848_10156629708072395_1938817561124332461_n 129032816_180489363515319_253636678450478280_n 129097604_426777125005465_4760513627666653148_n 129140154_1007908979694844_589659701838195892_n 129159839_416000393089560_5259985278776663812_n

Kaybolan Tarihimiz- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

30

Argasdi'nin 59. sayısından, sanat tarihimize ve adanın hazinelerine dair bir makale kaybolan tarihimiz... 30Kıbrıs’a ilk yerleşimin MÖ 10,000-9,000 yılları arasında olduğu tahmin edilmektedir. (1) Ülkemizde yapılan çeşitli arkeolojik kazılar, ilk çağ insanlarının yaşamlarına dair ipuçlarını ortaya çıkarmış ve tarihin gizemini çözmede çok büyük bir yardımda bulunmuştur. Ne var ki bu tarihi güzelliklerin varlığı ve içinde barındırdığı “hazineler” her daim ada üzerinde bir çekim noktası yaratmıştır. Bilimsel çalışmaların yanı sıra mağara oyukları, tepe yamaçları, kutsal kabul edilen harup, zeytin ya da defne ağacının altı gibi en mahrem yerlere gömülen bu “hazineler”, yüzyıllar boyunca korsanlar dahil olmak üzere, davetsiz misafirlerce açılarak tahrip edildiler. Tarihe ve kültüre yapılan bu saygısızlık, bulunan tarihi eserlerin yağmalanıp satılmasına, dünyanın başka yerlerine kaçırılmasına neden oldu. Ortaya çıkarılan eserlerin pek az bir kısmı Kıbrıs müzelerinde bulunuyor. Bununla birlikte dünyanın birçok müzesinde tarihimizle karşılaşıyoruz. Mesela New York Metropolitan Müzesi’ne, Londra’da bulunan “British Museum”a ya da İsveç’te bulunan Medelhavsmuseet (Akdeniz Medeniyetleri Müzesi) Müzesi’ne yolunuz düşerse bu küçücük adanın tarihi eserlerinden yüzlercesini görebileceğinizi biliyor musunuz? Amatör arkeologlar Toprağın derinliklerinde saklanan birçok tarihi eser, ölümden sonraki yaşamda kullanmaları için eşyalarıyla birlikte ölen kişinin yanında gömülen parçalardı. Bazı zamanlarda zengin kesimlerin eş, köle ya da evcil hayvanları da onlara eşlik ederdi ebedi uykularında. Bu mezarlarda bulunan tarihi eserler; mücevherler, çanaklar, amforalar, kilden ya da gümüşten yapılmış adak figürleri gibi sayamayacağımız kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Adamızda bulunan tarihi eserler her dönem ilgi odağı olmuştur. Özellikle buraya gelen yabancı diplomatlar bu keşfedilmemiş hazineleri bulmanın heyecanına yenik düşmüş, yasanın da eksikliğinden faydalanarak eserleri yurt dışına kaçırmaktan geri durmamıştır. Osmanlı Dönemi’nde, 1865-1877 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri konsolosu olarak göreve getirilen Luigi Palma di Cesnola’nın Kıbrıs’ta yaptığı kazılardan çıkan eski eserleri kaçırması ve bunları Avrupa’ya satmaya çalışması ta ki New York’a dönüp (1879) Metropolitan Müzesi’nin başına yönetici olana dek sürmüştür. Müze, eserleri satın alarak sergilemeye açmıştır. Yapılan kazılarda bulunan yaklaşık 35,000 eserden, 5,000 tanesinin gemiyle taşınırken batması, kaçırılan tarihin bir daha su yüzüne çıkmamasına vesile olmuştur. Konsolosla ilgili ortaya atılan en önemli iddialardan biri yapılan kazılarla ilgili yetersiz ve eksik bilgiler vermesi ve eserleri kaçırırken hasar görenlerin restorasyonunda yanlışlıklar yaptığı yönündedir. New York’a uğrarsanız müzeyi de ziyaret etmeyi unutmayın.(2) İsveç Kıbrıs keşif gezisi 1922 yılının mart ayında Sırbistan sınırında tesadüfen karşılaşan iki İsveçli’nin tanışması “İsveç Kıbrıs Keşif Gezisi” ekibinin Kıbrıs’a gelmesine ve kazılar yapmasına zemin hazırlayan olaydı. İsveçli adamlardan biri, İngiliz Sömürge Yönetimi Dönemi’nde olan Kıbrıs’ın İsveç konsolosuydu adı Pierides’ti ve o da tıpkı Cesnola gibi kazılara bayılan amatör bir arkeologtu. Diğeri ise akademide ders veren Persson adında bir profesördü. Pierides tanışmalarının sonunda arkeolog olan profesörü Kıbrıs’a kazılar yapmak için davet etti. Sonuç olarak Persson’un öğrencilerinden oluşan bir heyet 1927 yılında adaya ayak bastı. Kazı teklifini ilginç bulan ve ekibin başında bulunan Einar Gjerstad 1980’de kaleme aldığı kitabında “Kıbrıs hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyordum ve bu yüzden çok fazla düşünmeden evet dedim. Bilinmeyenler çağırdı.” (3) diyerek düşüncelerini ifade edecekti. 1934 yılına kadar adada kalan Einar Gjerstad, Erik Sjöqvist, Alfred Westholm adlı üç arkeolog ve mimar John Lindrosekip gerçekleştirdikleri yirmi beş kazıyla neolitik döneme ait oldukça fazla bilgi ve obje buldular. Özellikle 1929 yılında köy papazı tarafından bahçede bulunan seramik parçasının ardından Aya İrini’de (Akdeniz köyü) yapılan kazıda ortaya çıkarılan açık hava kutsal alanları büyük bir buluş olarak kayıtlara geçmiştir. Burada bulunan eserlerden birçoğu insan boyutunda heykeller ve heykelciklerden oluşmaktaydı. Ekip adadan ayrılırken bulduğu bulguları ciltler halinde toparlasa da “Kıbrıs’ın sakallı tanrıçaları”nı (*) yanında götürmekten geri kalmamıştır. Var olan yasal eksiklikler o dönemde de devam etmiş heykeller ne yazık ki İsveç’le Kıbrıs arasında paylaşılmıştır. (4) Yine o yıllarda heykellerin bulunduğu yerin yakınına bir müze kurulmasına karar verilip çalışmalara başlansa da inşaat yarım kalmış ve 1974 yılında tamamen bir yıkıntıya dönüşmüştür. (5) vuniEkibin, Vuni Sarayı’nda arkeolojik kazı yaparken denizin ortasında duran kayalığı fark etmesiyle kazı başka bir boyut kazanmıştır. Bu kayalığın adı Limnidi’dir. Zorluklarla da olsa bu minik adacığa geldiklerinde, bir yerleşim yeri, neolitik döneme ait çok sayıda obsidyen taşı, taş balta gibi aletler buldular. Böylece adaya ait en eski yerleşim yerlerinden birini ortaya çıkardılar. (6) Adamızda bulunan tarihi eserler, yasal ya da yasal olmayan yollardan yurt dışına kaçırılmış olsa da o ülkelerin müzelerinde korunaklı bir şekilde sergilenmektedir. Tahmin ediyoruz ki adamızdaki arkeolojik zenginlik hala son bulmuş değil, yasadışı kazılar tarihi mirasımız için mücadele edilmesi gereken en önemli konulardan biridir. Yapılan arkeolojik kazılarda ise araştırma sonuçları titizlikle ortaya konmalı, bulunan her miras korunmalı ve Kıbrıs kültür, tarih ve turizmine uygun şekilde adamızda kalarak gerekli koşullarda sergilenmelidir. Bununla birlikte var olan eserlerin korunması, müzeciliğin geliştirilmesi, eserlere gereken önemin gösterilmesi ayrıca tarihi eserlerle ilgili atölye çalışmaları gibi etkinliklerin yapılması kendi kültür mirasımızı tanımamızda ve tanıtmamızda oldukça önemlidir. Bu ada, bu tarih, bu kültür bizim… Kaynaklar  (*) İsveçli arkeolog ve yazar Marie-Louise Winbladh'ın "Kıbrıs'ın Sakallı Tanrıçaları" kitabı Kıbrıs’tan çıkarılan eserleri konu almaktadır. (1)tr.wikipedia.org (Kıbrıs) (2) https://en.wikipedia.org/wiki/Luigi_Palma_di_Cesnola (3) http://www.astromeditions.com/books/book/?artno=PB12- “Ages and Days in Cyprus” (Kıbrıs'ta Çağlar ve Günler)  (4) http://cypernochkreta.dinstudio.se/empty_137.html (5) http://www.yeniduzen.com/akdeniz-koyunun-eski-eserleri-1-81784h.htm (6) http://www.yeniduzen.com/vuni-sarayi-ve-petra-tou-limnidi-adasi- 111514h.htmbit.ly/3lxhKBG (Aegean Lectures - Giorgos Bourogiannis - 11 April 2014) https://www.persee.fr/docAsPDF/cchyp_0761-8271_2012_num_42_1_1033.pdf    

Baraka Kültür Merkezi’nden 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü Bildirisi

By Nazen Şansal

126428426_708205079821719_8849085543224914103_n

126428426_708205079821719_8849085543224914103_n

 Bundan 60 yıl önce dünyanın uzak bir ülkesinde bir ailenin üç kızı birden faşistlerce acımasızca tecavüz edilip, katledildi… Bu cümle sanki çok uzun yıllar önce yaşanmış ve tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir hikâye gibi duyulsa da aslında kadınların yaşıyor olduğu şiddet yüz yıllar önce başlamış ve ne yazık ki bugün de hâlâ devam etmekte. Şiddeti uygulayanlar aynı insanlar olmasa da şiddeti meşru gören zihniyet aynı. Kadına yönelik şiddet, kontrol edilemeyen öfke sonucu ortaya çıkan bir şiddet türü olmadığı gibi kişisel bir mesele olmanın da çok ötesindedir. Temelinde güç ve çıkar ilişkilerinin yattığı cinsiyet eşitsizliğinin yol açtığı, erkek egemen zihniyetten doğan toplumsal bir sorundur. Bugün ülkemizde de olduğu gibi bu durum sadece aile içindeki şiddetle sınırlı değil kamusal alanda da söz konusudur. Kadına yönelik şiddet sadece fiziksel değil aynı zamanda cinsel, psikolojik ve ekonomik şekillere bürünüp hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Günümüzde şiddet kapitalist sömürü, sosyal adaletsizlik, milliyetçilik, ırkçılık, homofobi, militarizm, yoksullaşma ve gericilikten beslenmekte. Dolayısıyla bizler bu geniş cepheden gelen saldırılara hep birlikte her alanda örgütlü bir şekilde karşı durarak mücadele etmeliyiz. Tabii ki tüm sorunlarımız, yılda bir kez 25 Kasım’da sokakta yürümekle çözülmeyecek ama şunu iyi biliyoruz ki; kararlılığımızı ve örgütlülüğümüzü pekiştirmek, şiddet görüp sindirilmiş tüm kız kardeşlerimize ilham olabilmek, bizi yok sayan, itaat ve biat etmeye zorlayan herkese dayanışmamızı ve gücümüzü göstermek adına 25 Kasım Çarşamba günü saat 18:00’da Kumsal Park’ta buluşacağız. 25 Kasım Organizasyon Komitesi’nin düzenlediği yürüyüş ile Meclis’e yürüyecek ve taleplerimizi bir kez daha haykıracağız. Sen de bize katıl! Her alanda bu mücadeleyi sürdürebilmek için sana ihtiyacımız var!  

Baraka Tiyatro Ekibi’nden Lefkoşa Çarşısında Kadına Şiddetle İlgili Sokak Tiyatrosu

By Nazen Şansal

xx

xx

Baraka Tiyatro Ekibi, 21 Kasım Cumartesi günü Lefkoşa çarşısında kadına şiddetle ilgili sokak tiyatrosu gerçekleştirecek. Saat 14.00’te Sarayönü’nde, 14.30’da ise Büyük Han’da yer alacak olan gösteri esnasında 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Yürüyüş için çağrı da yapılacak. Kadın Eğitimi Kolektifi’nin davetiyle biraraya gelen çeşitli örgütler, 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü’nde Dereboyu’nda bir yürüyüş gerçekleştirecekler. Eylemi desteklediğini açıklayan Baraka Tiyatro Ekibi, kadına yönelik farklı şiddet türlerinin resmedildiği kısa bir gösteriyle sokakta olacak.  

Cebimdeki Pirilliler- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

cebimdeki pirililer 3

Argasdi'nin "90'lar" temalı 59. sayısından; özlemimizdeki çocukluktan bugünün çocukluğuna uzanan bu duygu yüklü bir yazıyla biraz geçmişe uzanmaya ne dersiniz? cebimdeki pirililer 3Her insan özler mi çocukluğunu, bilmiyorum. Zira herkesin çocukluğu aynı yaşanmıyor. Maddi manevi hayata etki eden her etken, aynı mahalleyi paylaşan insanların hayatlarını birbirinden uç iki noktaya sürükleyebiliyor. Ben çocukluğu güzel geçmiş şanslılardanım. 90’lı yıllara denk gelen bir çocukluk… Kapıyorum gözlerimi Annemin mutfağından kaçırdığım kap kacaklar, bahçede üstüm başım bata çıka pasta yapıyorum. Üzerini bahçedeki en güzel çiçeklerle süslüyorum. Yanımda ta aşağıdaki mahalleden gelme bir arkadaşım. Bisikleti yerde yatıyor. İşimiz bitince onu da yıkarız mutlaka. Mutfaktan gerçek bir kek kokusu geliyor. Çağırıyor annem, “temizlenin de gelin” diye. Biz pastamızı gösteriyoruz. Gözleri eşyaların ve bizim kirliliğimize değil yaptığımız pastaya takılıyor. “Durun bir resmini çekeyim” diyor. İçerden filmli fotoğraf makinemizi alıyor ve resmimizi çekiyor. Şimdi heyecanla filmin dolmasını ve babamın onları temizletmesini bekleyeceğiz. Belki bu kez gözlerimizi kapatmamışızdır ya da annemin parmağı flaşı kapatmamıştır yine. Gözlerim kapalı hala. Bir gün annemle yürüyerek teyzeme gidiyoruz. Yaşça büyük oğlu en yakın arkadaşım. Alıyoruz elimize torbaları çıkıyoruz dağa. Hostez veya lale toplamaya. Kaç saat geçmiş, biri peşimize mi takılacakmış, yanında biri olmadan dağa çıkılmazmış… Öyle dertlerimiz yok. Sabah okula gidiyoruz. Tüm çocukların katıldığı bir oyun kurmuşuz kendimize. Yakantop oynarken top yüzümün tam ortasına geliyor, düşüyorum. Elimden tutup kaldırıyor birileri, elimin tersi ile siliyorum yüzümü ve devam. Zil çalıyor, kırmızı önlüklerimizle bir aradayız, yakalarımız ütülü mis gibi kokuyor. Sınıfa giriyoruz, birleştirilmiş sınıf, üç sınıf aynı odada. Öğlen oldu ve o önlükler dağılmış. Tüm çocuklar koşa koşa çıkıyoruz okuldan. Eve gidene kadar yarış başlıyor. Bakalım bugün yol üstündeki at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk kim oturacak? Yemeğimizi yiyoruz yine teyzemdeyim tabi. Cebimizdeki pirillilerin sesleri geliyor, çabucak bitiriyoruz yemeği. Açılıyor file torbalar, gururluyum çünkü en büyük enek bende. Dikkatle diziyoruz yan yana hepsini. Susam Sokağı başlayana kadar bahçeden içeri girmek yok. Açıyorum gözlerimi Şimdiki çocukların kaçı yaşayabiliyor bunları diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Çamurların yerini oyun hamurları almış. Eskiden gerçeği ile oynadığımız çekiçlerin, tornavidaların yerini aman çocuklarımızın bir yerine bir şey olmasın diye plastikleri almış. Mutfaktaki eşyalar o kadar süslü püslü ve pahalı olmuş ki ne demek çocuklarımız onlarla oynayacak. Biraz daha para verip oyuncağını alırız ama mümkünse dışarıda oynamasın ki topraktan alerji olmasın, üstü başı kirlenmesin. Güzel bir bilgisayar alalım ki derslerini en iyi şekilde yapabilsin hem arkadaşları ile oyun da oynar. Zaten bu yıl okula da başladı ve Pandemi’den dolayı eğitim online olacak, bu nedenle bir telefon ya da tablet alalım ki derslerinden geri kalmasın. Tabi gücümüz yeterse… Zaman değişiyor çocukluk değil Evet zaman eski zaman değil. Dünya değişiyor ve bu değişim bazı konularda bizi geriye götürürken özellikle teknoloji anlamında ileriye götürüyor. Bu değişime ayak uydurmak gerek. Elbette ki çocuklar, uygun yaşta ve ihtiyaç durumundaysa teknolojik aletlerle buluşacak. Merak ettiklerini araştırmayı öğrenecek. İnsanlarla iletişim kurmayı öğrenecek. Ama bir çocuğun; renkleri, sayıları, şekilleri öğrenmek için ekrandan göreceği bir görsele ihtiyacı yok. En güzel renkler doğanın kendisindedir zaten. Günümüzde mahallede oynayan çocuklar hala var. Çünkü hala, tam gün eğitim almayan veya her günü özel derslerle dolu olmayan, okuldan arta kalan zamanda “kendisinden sorumlu bir yetişkin” ile kalıp oyun oynamaya ve arkadaşları ile bir şeyler yapmaya fırsatı olabilen şanslı çocuklar var.  Ancak sayıları azalıyor. Çünkü ebeveynler tam gün çalışınca ve bakacak birisi de olmayınca çocuklar mecburen eğitimsel bir faaliyetin içine girip binalara kapanmak zorunda kalıyor. Çünkü biz inanıyoruz ki eğitim kurumlarında ne kadar zaman harcarlarsa aldıkları eğitim de o kadar iyi olacak. Sokaklardaki çocuk kahkalarının azalmasının bir diğer sebebi de biz yetişkinlerin “zamanın kötülüğü”nden korkuyor olmamızdır. Oysa sokak öğretir çocuklara hayatın hep güllük gülistanlık olmadığını. Neşe içinde oynarken bir anda tartışma çıkabileceğini ve kendini savunmak ve korumak zorunda kalabileceğini… 90’larda çocuk olmak neydi? Düştün mü kalkmayı, küstün mü barışmayı bilmekti. Ufacık şeylerle mutlu olabilmek, bir avuç topraktan oyun yaratabilmekti. Peki suçlu zamane çocukları mı? Asla değil. Suçlu, kendi çocukluklarının harikalığıyla övünüp şimdiki çocukların yaşam kaliteleri için hiçbir şey yapmayan yetişkinlerin. Çocuklara özgürlük ve kendini ifade edebilecek boş zaman gerek, kendilerini bulmaları için gereken serbest alanı onlara sunmak gerek. Değişen dünya düzenine ayak uydurmak için onları yaratıcılıktan uzaklaştırmaya gerek yok, onlar zaten ihtiyaçlarını gidermenin yollarını bulacaktır. Bırakalım da çakıl taşlarının dengede durması için hangi noktadan üst üste yerleşmesi gerektiğini deneyerek bulsunlar, hayatlarında denge kurmanın zorluğunu, yanılmadan başarıya ulaşmanın mümkün olmayacağını, elleri acıyarak, üstleri kirlenerek öğrensinler. O at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk binen olmak için her gün daha hızlı koşmayı denesinler ama bazen olamayacağını da bilip bununla başa çıkmayı başarsınlar.  
❌