One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayBaraka Kültür Merkezi

Baraka Kültür Merkezi’nden, Serdar Denktaş’a Açılan Tazminat Davalarıyla İlgili Kamuoyunu Bilgilendirme

By Nazen Şansal

taz-678x381

Baraka Kültür Merkezi’nden, Serdar Denktaş’a Açılan Tazminat Davalarıyla İlgili Kamuoyunu Bilgilendirme Hatırlanacağı üzere, karanlıkta okula giderken yaşanan otobüs kazasında kaybettiğimiz iki gencimiz ve otobüs şoförü ile ilgili ülkede yaşanan infial üzerine geniş halk kitlesi tarafından eylemler yapılmıştı. Baraka Kültür Merkezi olarak bizim de katıldığımız protestolarda devletin sorumsuzluğu ve işbirlikçi hükümetin yanlış kararları yüzünden kaybedilen canların yarattığı acıların unutulmayacağını, hayatımıza mal olan bu düzenin eninde sonunda değişeceğini dile getirmiştik. Söz konusu eylemlerin ardından Serdar Denktaş, katıldığı bir televizyon programında derneğimiz ve aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu hakkında “gençleri provoke etmek ve insanların üzerinden vandalizm yapmak” gibi çirkin iftiralarda bulunmuş, bunun yanısıra da gerek derneğimizin Avrupa Birliği’nden para alarak halkı devletten soğutmak ve olası bir planda “evet”e hazırlamak için eylemleri provoke ettiğini, gerekse de aktvistimiz Münür Rahvancıoğlu’nun iş ahlakı ve maaşı hakkında da yalan ifadelerde bulunmuştu. Serdar Denktaş’ın televizyon programında sarfettiği çirkin ve asılsız iftiralara karşı gerek aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu gerekse de derneğimiz Baraka Kültür Merkezi dava açarak konuyu Mahkeme gündemine taşımıştık. Aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu’nun açmış olduğu dava, yine hatırlanacağı üzere, Mahkeme tarafından haklı bulunmuş ve Serdar Denktaş davayı kaybederek aleyhine 8,000 Türk Lirası tazminat, ara karar ve dava masraflarına hükmedilmişti. Derneğimizin açmış olduğu dava ise gerek ilk davanın neticesinin beklenmesi gerekse de halen yaşanmakta olan Pandemi dolayısı ile ertelenerek nihayetinde bu adli yılda görüşülmek üzere Mahkemenin gündemindedir. İlk davada aktivistimizden özür dilemek yerine, duruşma yapmayı tercih eden Denktaş, duruşma neticesinde haksız çıkmasına rağmen, derneğimiz ile ilgili davada da özür dilememeyi tercih ediyor. “İlk davanın neticesine göre ikinci dava ile ilgili tavrımız netleşecektir” şeklindeki beyanı Mahkeme tarafından Avukatı vasıtası ile kendisine hatırlatılan Denktaş, davanın günlü olduğu 8 Ekim tarihinde ne davada hazır bulunmuş ne de herhangi bir özür teklifinde bulunmuştur. Avukatların yaptığı görüşmeler neticesinde Mahkeme davayı 25 Ekim tarihine ertelemiştir. Burada belirtmekte fayda vardır ki; Serdar Denktaş, Baraka aktivisti Münür Rahvancıoğlu’nun kazandığı davada, Mahkeme tarafından hükmedilen tazminat ve masraf miktarlarını bugüne kadar hâlâ ödememiştir. Söz konusu davaların açılmasına sebep olan asılsız iftiralar, karanlıkta okula giderken yaşanan kazada kaybettiğimiz gençler için yapılan protestolar üzerineydi; tam da bu sebeple gerek aktivistimiz gerekse de derneğimiz açısından söz konusu davalardaki tavrımızın maddi/parasal değil, politik olduğunun altını çizer, ta en başından beri söylediğimiz gibi Mahkeme tarafından hükmolunan ve hükmolunacak parasal miktarların da trafik alanında faaliyet yürütmekte olan bir kuruma bağışlayacağımzı da tekrardan hatırlatırız. Baraka Kültür Merkezi

Kiminin derdi geçim, kiminin seçim! – Zekiye Şentürkler

By Zekiye Şentürkler

AD236E55-E0E6-4A3C-957F-474CBF4C380F

Toplanmak için helak olan! asgari ücreti belirleme komisyonu hepimizin bildiği üzere en nihayetinde bir karara varmış ve asgari ücreti artırmıştır. “Aferin artırdı” şeklindeki ironik hayıflanmayı buraya bırakıp hemen devam edeyim. Eskilerden gelen bir laf vardır “sıfıra sıfır elde var sıfır” diye, işte bu yapılan artışla o lafa şükreder olduk. Emekçinin elinde artık eksi var. Yine asgari ücret açlık sınırı dersinden sınıfta kaldı. Döviz karşısında eriyen türk lirası ile hem geçimini sağlamak hem de sterlin ev kirası ödemek ülkemizde yapılan en çetrefilli şeyler listesindeki yerini yani zirveyi bu artışla da kimselere bırakamadı. Başlı başına bu durum elde avuçta bırakmıyorken; tüp gaz, elektrik, kahve, gıda peşi sıra zamlar birbirini kovaladı. Et yemek zaten günden güne zorlaşıyordu da, bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı vardı hani. Bütün hafta tabir-i caizse canı sökülene kadar çalışan insanların hafta sonu hem fiziksel hem psikolojik olarak yeniden üretime hazırlanma ihtiyacını karşılamak için en doğal hakkı olan sosyalleşmek uzun bir süredir lüks. Hade bir mekana oturamadık bari arabada bir turlayalım bile yok, çünkü benzine de zam. Ekmeğe süte zam, benzine tüpe zam, ay sonu gelmez oldu… Anlattığım tüm bu geçim dertleri karşısında bir de seçim derdi olanlara bakalım. Hükümet edenlerimizin kurultay, muhalefet edenlerimizin yerel/genel seçim dertleri büyük efendim. Döviz cinsi kiraları türk lirasına sabitlemek için çalışıp oy kaybedeceğine, vatandaşlık dağıtıp oy toplamak gibi zorlu bir süreç içerisindeler şu sıralar. Tabii ki tek dertleri bu değil! Sermayeye hibe, teşvik, yeni parselleyecekleri yerler, deniz aşırıya yaranmak için emirlerini yerine getirme çabası… zor çok zor! Ve önemli; emekçinin bir sokum yemek yemek için, başını sokacak yerin kirasını ödeyebilmek için, çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamak için, sofrasına bir sokum ekmek koyup, bir yudum kahve içebilmek için uyumadan çalışmak zorunda bırakılmasından çok daha önemli! Bir de muhalefette olanlar var ki, ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Hepsinin bir koltuk görmüşlüğü olduğuna göre, e şimdi saydırdıkları şeyler o zamanlar da olduğuna göre… bu şeyler nasıl halen var demekten alıkoyamıyor insan kendini vesselam. Yalnız yazımı sonlandırmadan kimsenin hakkını yemeyeyim; muhalefet hiç bir zaman “uçan araba, ayşeaba, fatma teyze” seviyelerinde saçmalamamış, yüksek makamlardayken sosyal medyadan insanlara “sen şaşırdın” şeklinde yorumlar yazmamıştır. Tüm bu yazdıklarımdan seçim karşıtı olduğum gibi bir sonuca varılmaması için derdimi anlatacak olursam; seçimlerin birilerinin çıkarları için kullanmasına değil, halkın iradesiyle, halkın menfaatine yapılması elzemdir. Eğer demokratik hak ve özgürlükler yoksa ya da engelleniyorsa, hak ve özgürlükler için mücadele şarttır! Gel gelelim iş yine başa düştü. Hal böyleyken emekçinin güçlenip direnmekten, birleşip mücadele etmekten başka çıkar yolu yok. Örgütlenin! Zekiye Şentürkler

Baraka Aktivistleri Gündemi Yazıyor…

By Şifa Alçıcıoğlu

Adsız

AdsızBaraka Kültür Merkezi aktivistleri, her hafta ülke gündemini, toplumsal olayları, Kıbrıs’la ilgili gelişmeleri kaleme alıp, çeşitli makalelerle değerlendiriyor. Derneğin, internet sitesi olan www.baraka.cc adresinde cuma günleri yayınlanacak olan yazıları takip edebilirsiniz. Bu cuma aktivistimiz Zekiye Şentürkler’in kaleme aldığı “Kiminin derdi geçim, kiminin seçim!” isimli makale sizlerle buluşacak.
Devrimci mücadele içinde hayatı deneyimleyerek ve toplumun içinde bulunduğu somut koşulları iyice tahlil ederek ilerlemenin, teoriyle pratiği bu deneyim içinde buluşturmanın önemine inanıyoruz. Bizler; trafiğin gittikçe içinden çıkılmaz bir hal aldığı, cinayet gibi kazaların birbirine ulandığı bu ülkede toplu taşımanın yaygınlaşması gerektiğine inanıyor, ücretsiz bir şekilde eğitim ve sağlık hakkı istiyoruz. Halkın geçim derdinin günden güne artan zamlarla zorlaştığı, üretimden koparılıp bağımlı hale getirildiği bir ülkede yaşamak istemiyoruz. Dağların delinmesini, kamu arazilerinin özel sermayeye devredilmesini, denizlerin kirletilmesini protesto ederken, kadın haklarının önemine vurgu yapıyor hala bir sığınma evi yapılmamasına seyirci kalmak istemiyoruz. Teori pratikle anlamlı kılınabilir diyor, bunu hem kalemimizle hem de eylemlerimizle besliyoruz.
Kavgamız; ekolojiden, emekçiden, kadın haklarından, hayvan haklarından, burayı vatan bilmiş Türkiyeli- Kıbrıslı ayrımı yapmadan örgütlü bir mücadeleden yana… Sevdamız; eşitlikten, özgürlükten, dayanışmadan ve barıştan yana…

Dünya Yalnız Bizim Değil

By Zekiye Şentürkler

hayvanlari-koruma-gunu

1822 yılında İngiltere’de, hayvan dostları tarafından hayvanları korumak, insanların hayvanlara iyi davranmalarını, onların daha iyi koşullarda beslenme ve korunmalarını, kısacası yaşamalarını sağlamak amacıyla “Hayvanları Koruma Birliği” kurulmuştur. Sonrasında birçok ülkede de kurulan bu tarz birlikler birleşerek Hollanda’nın başkenti Lahey’de “Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu”nu oluşturdu. Dünya üzerinde yok olma tehdidi altında olan hayvan türlerine dikkat çekmek üzere 1931 yılında Floransa’da toplanan bu federasyon tarafından; evrende insanlardan başka canlıların da olduğunun farkındalığının yaratılması, onların yaşam alanlarına müdahale edilmemesi ve yaşama haklarına saygı duyulması amacı ile 4 Ekim tarihi, “Hayvanları Koruma Günü” olarak ilan edilmiştir. 15 Ekim 1978’de ise Paris Unesco Evi’nde ilan edilen “Hayvan Hakları Evrensel Bildirisi” ile hayvanlara yönelik birçok hak düzenlenmiştir. Bunlardan bazıları özetle; bütün hayvanların var olma hakkına sahip olmaları; insanca gözetilmeleri, bakılma ve korunmaları; kötü, acımasız ve zalimane davranışlara maruz bırakılmamaları; öldürülmesi zorunlu dahi olsa bunun bir anda, acı çektirmeden ve hayvanı korkutmadan yapılması; insanların yanlarına aldıkları hayvanları terk etmelerinin acımasız ve aşağılık bir davranış sayılması; bütün çalışan hayvanların iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahip olması; fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren, tıbbi, bilimsel, ticari ve başka biçimlerdeki deneylere tabi tutulmamaları; insanların eğlencesi olarak yararlanılmamaları vs. şeklindedir. Evrensel olarak belirlenmiş tüm bu haklar, ülkelerin hükümetleri düzeyinde de temsil olunmalı ve keza insan hakları gibi yasayla da korunmalıdır. Peki dünyada, özelde de ülkemizde hayvanlar 4 Ekim’in amacına ve evrensel olarak düzenlenmiş bu haklara ne kadar sahip; ya da sahip mi? Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bizim ülkemizde de hayvan dostlarımızın durumu maalesef hiç iç açıcı değil. Korunması, beslenmesi, iyi bakılması, merhametli ve duyarlı yaklaşılması gerekirken gerek sokakta gerekse de yaşadıkları diğer yerlerde şiddete maruz kalan, kötü bakılan ve hatta kimi sahipleri tarafından terk edilen hayvan dostlarımızın hak ettikleri refahı yakalayamadıkları aşikardır. Ülkemizde “Hayvan Refahı Yasası” adı altında yasal bir düzenleme mevcut olmakla birlikte söz konusu yasada yapılan değişiklik, hayvan dostlarımıza refah değil zulüm getirecek niteliktedir. Söz konusu yasa değişikliğine karşı Baraka Kültür Merkezi olarak bileşeni olduğumuz “Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi” tarafından protestolar gerçekleştirilmiş, hayvan dostlarımıza daha yaşanılır bir çevre ve hayvan özgürlüğünü esas alan bir yasanın hayata geçirilmesi adına değişiklik önerileri de yapılmıştır. Her ne kadar da hayvanların korunmasına yönelik duyarlı kişiler, hayvan hakları savunucuları olsa da maalesef içinde yaşadığımız dünya sisteminin birçok şey yanında hayvanların da aleyhine kurulu olması, onlar için harcanan tüm çabaların da heba olmasına sebep olmaktadır. Kapitalist üretim ilişkilerinde değişim değerine sahip metalar haline getirilen hayvan dostlarımız bugün; “çiftlik hayvanları” olarak tüketilmek üzere üretilmekte, cesetleri gıda maddesi olarak değerlendirilmekte, “evcil hayvanlar” olarak pazarlanmaktadır. Yine bugün, iş gücü olarak kullanılan birçok hayvan; yük taşımak, sirklerde insanları eğlendirmek, hayvanat bahçelerinde (hapishanelerinde) sergilenmekten tutun da daha birçok yerde ve şekilde kullanılmakta, sömürülmektedir. Kapitalist sistem içerisinde ancak meta ve iş gücü olarak var olabilen hayvanlara yönelik bu hak ihlallerini ortadan kaldırmak, yaşadığımız çevreyi onlar için daha yaşanılır, onları ise daha özgür bir hale getirmek için vermemiz gereken mücadele de kuşkusuz ki hayvanlar üzerine kurulu bu sistemi yani kapitalizmi de hedef almak zorundadır.    

Argasdi’nin 63. Sayısı Çıktı!

By Zekiye Şentürkler

01E91DFA-FF42-45B4-BEC1-8C4ED5F05470

Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, 63. sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, ‘Memleketin Ahvali’, ‘FeministİZ’, ‘Kıbrıs kültürü’, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı derginin bu sayısındadosya olarak ilhamımızı Bertolt Brecht’ten alıyor ve “İnsan Neyle Yaşar” diyoruz. 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, bölgenizdeki Khora Kitap’tan, marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle:   “İnsan Neyle Yaşar” konulu bu sayımızda siz okurlarımız ile birlikte bizler de yaşama dair şeyleri irdelemeyi ve bulmayıamaçladık. İnsan nasıl yaşar? Yaşam insanın kendini merkeze aldığı bir süreç midir yoksa doğa ile birlikte içinde var olduğubir süreç mi? Neyle yaşar insan? Nefes almak yeterli midir yaşamak için, yoksa bazen sadece nefes alabiliyor olabilmek bizi yaşayan bir ölüden farklı mı kılar? Nasıl yaşar çocuklar ve yetişkinler? Nasıl etkileriz çocuklarımızın yaşamını ve neye evriltiriz onları körükleyen o uçsuz bucaksız merak larını? Kaygılarımız, hem bizi hem çocuklarımızı boğarken nasıl alabiliriz hayatımızın dümenini elimize?   İşte bu ve bunun gibi onlarca soru sorduk birbirimize bu sayıyı hazırlarken. Bir insanın ne ile yaşadığı, yaşaması için neyeihtiyaç duyduğunu tartıştık saatlerce. Doğa ile insan ilişkisinin hayati öneminden, kadınların yaşam içindeki yerinden çocukların hayata bakış açısından ve daha birçok şeyden bahsettik ve sonunda elinizde tutup satırlarını okuduğunuz dergimizi hazırladık.   Büyük usta Nazım Hikmet’in de dediği gibi yaşadım diyebilmek için yarınların gailesini bugünden çekmeliyiz. Yaşadım diyebilmek için yarınlar, belki de bizim göremeyeceğimiz yarınlar için çabalamalıyız. Bunu yaparken de Argasdi gibi yayı- larak ve çoğalarak büyümeliyiz. Yaşadım, yaşadık diyebilmek için...  

İZLE-TARTIŞ’TA KAYKAYCI KIZ İZLENECEK

By Pınar Piro

kaykaycıkız2

İZLE-TARTIŞ’TA KAYKAYCI KIZ İZLENECEK kaykaycıkız1Baraka Kültür Merkezi ücretsiz İzle-Tartış etkinliğinde Ekim ayı filmi olarak KAYKAYCI KIZ filmi izlenecek. Film, az gelişmiş ülke coğrafyalarındaki kadının durumunu Hindistan örneği üzerinden çok net olarak anlatmaktadır. Eğitim için para gerekmesi, kadınlara iş hayatında yer verilmediği için hane geçiminin sağlanmasında da güçlük yaşanması, kadının söz hakkının olmaması, kız çocukları için eğitime değil ev işleri ve evlenmeye öncelik tanınması, filmi izlerken rahatsızlık uyandıracak öğelerden sadece birkaçı. Peki bir kaykay bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir? Cesaret ve kararlılıkla çıkılan yolda, size kim ya da ne engelleyebilir? 2 Ekim Cumartesi 20:00’de Kızılbaş’taki dernek lokalimize gelin, birlikte izleyip tartışalım.

İklimi Değil Sistemi Değiştir – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

türkiye

gretaBugün 24 Eylül… Tüm dünyada, özellikle gençlerin iklim grevleri ve eylemleri düzenlendiği bir gün. Kıvılcımı yakan, 2018 yılında 15 yaşındayken, iklim grevlerine başlayan Greta Thunberg’di. İsveç hükümeti, Paris Anlaşmasına uysun ve karbon emisyonunu azaltsın diye, elinde bir döviz (karton pankart) ile günlerce eylem yapmıştı. Bir süre sonra sesi dünya çapında duyuldu ve diğer çevre-ekoloji aktivistleri ile birlikte, iklim adaleti için protestolara katıldı. Dünya zirvelerinde konuştu, liderlere “Eviniz yanıyormuş gibi davranmanızı istiyoruz, çünkü öyle” dedi. Sosyal medyadan “Değişim için oy vermek yetmez. Aynı zamanda aktif yurttaşlar olmalıyız ve sokaklara çıkıp eylem talep etmeliyiz” şeklinde seslendi. Zaten yıllardır çevre ve ekoloji sorunlarıyla ilgili mücadele eden örgütlerin de desteği ile iklim grevleri büyüdü, yayıldı. mağusaHatta ülkemizdeki gençler de (kuzeyiyle, güneyiyle) geçmiş yıllarda bu tür eylemler yapmışlardı. Taleplerini netleştirerek ve yerelleştirerek yenilerini yapmaları, kendi geleceklerine sahip çıkmak adına anlamlı olacaktır. Ülkemizde ağır sanayi veya büyük bir endüstrimiz olmasa da başta zehir saçan termik santrallerimiz olmak üzere taş ocaklarımız, ormansızlaşma sorunumuz, özel araçların ve yeni yolların teşvik edilip toplu taşımaya geçilmemesi, Başbakan’ın gururla söylediği “ülkeyi şantiyeye çevirmeleri” yani inşaat patlaması gibi küresel ısınmayla doğrudan bağlantılı meselelerimiz var. güney lefkoşagirne Tabii popüler olan ve sistemin kontrol altına almak isteği her hareket gibi iklim grevcilerinin bazıları da büyük kuruluşların ve Amerikan şirketlerin “desteğinden”, hayırsever! vakıfların fonlarından nasibini aldı ve mücadeleyi sistem içi bir yerde tutmaya başladı. Ama konumuz bu değil. Konumuz, küresel ısınmayı durdurmak için neden kapitalistlerin kârına dayalı bu sistemi değiştirmek zorunda olduğumuz... Orman yangınlarında çaresizlikten gözlerimiz doluyorsa; nesli tükenen hayvanları çocuklarımız göremeyecek diye üzülüyorsak; her gün yeni bir hastalık duyuyor ve kaygılanıyorsak; soluduğumuz hava egzoz kokuyor, yediğimiz domates ise eskisi gibi tütmüyorsa; binbir emekle sahip olduğumuz evimizin, işimizin, tarlamızın pek de “doğal” olmayan bir afetle yok olması an meselesiyse, artık bir zahmet örgütlü mücadele etmemiz gerektiği… Son raporun söyledikleri Birleşmiş Milletlere bağlı İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Ağustos 2021’de bir rapor yayımladı. Gezegeni en çok kirleten, sera gazı salınımında ilk sıraları kimselere bırakmayan, ekolojik yıkımdan sorumlu olan devletlerin birliğinden çıkacak olan rapordan kime ne hayır gelir demeyin. Rapor, 14 bin bilimsel makale ve 3 bin 949 raporun, 66 ülkeden 234 bilim insanının inceleme ve değerlendirilmesiyle hazırlandı ve IPCC içerisindeki 195 ülkenin onayı alındı. Her ne kadar BM, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması ile güya küresel ısınmayı durdurmak adına, niyet beyanından öteye gitmeyen ve üstüne üstlük karbon ticareti piyasası kuran bir birlik de olsa, bilim insanlarının ortaya koyduğu veriler oldukça dikkat çekici ve insanlığın geleceği için uyarıcı. Dünyada son 40 yılın her bir 10 yılının bir öncekinden daha sıcak geçtiği ve 2010-2019 yılları arasında buzul miktarında ciddi miktarda düşüş yaşandığı raporda yer alıyor. 1981-2018 yılları arasında deniz seviyesinde toplam 20 santimetre artış gerçekleşti. Maldivler'in de aralarında olduğu 50'ye yakın ülke, önlem alınmadığı takdirde yeryüzünden silinecek. Eğer ciddi adımlar atılmazsa 2040 yılına geldiğimizde dünyanın ortalama sıcaklığı en az 1,5 derece artmış olacak. Şu anda 1,1 derece artışla neler yaşadığımızı görüyoruz. Kuraklık, sel felaketleri, yangınlar, sıcak hava dalgaları, fırtınalar, deniz suyu seviyesinde hızlı yükseliş… Özetle birçok felaketin artarak devam edeceği öngörülüyor. ClimateCrisisİnsanlığın karanlık, fosil yakıtların altın çağı 21. yüzyılın başında, sera gazı kaynaklı emisyonlarda büyük bir artış yaşandı. Bu artışta en önemli pay, özellikle elektrik üretiminde kullanılan kömürde. Ayrıca petrol ve doğal gaz üretimi, sürekli daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulduğu yalanı ile yükseliyor. Bu kadar çok üretim ve tüketimin kimin ihtiyacı olduğu ve ne pahasına yapıldığı ise asla sorgulanmıyor. Artık tek bir fosil yakıt yeryüzüne çıkarılmamalıyken adamızın çevresinde de, paylaşılması ayrı bir politik kriz olan petrol ve gaz sondaj çalışmaları devam ediyor. Ekolojik yıkımın geri dönülemez bir noktaya gelmesini engellemek için en kısa zamanda fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminin yerini güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerjiye bırakması zorunlu. Fakat halkların baskısıyla doğru politik kararlar verilse dahi, bu dönüşüm bir çırpıda olamaz. Yeni bir enerji altyapısı inşa etmek için fosil yakıt kaynaklarına dayanan bir üretim süreci yaşanması kaçınılmaz. Dolayısıyla bu “tuzak”tan kurtulmak için büyümeye değil üretim ve tüketimin ekolojik planlamasına dayanan bir ekonomik sistem gerekir. Oysa sermayenin ve beslendiği sistemin hayatta kalabilmesinin tek koşulu (kısa dönemli istisnalar hariç) daha fazla üret(tir)mek, tüket(tir)mek ve büyümektir. Hele ki içinde bulunduğumuz neoliberal dönemin doğasında, doğa dahil her şeyi piyasaya açarak metalaştırmak vardır. Bunun en yıkıcı etkisini ise küresel ısınmadan birinci derecede sorumlu olan gelişmiş ülkelerin halkları değil onların çöplüğü durumundaki yoksul ülkeler yaşıyor. Dolayısıyla bu karanlık çağı aydınlığa çıkarmak istiyorsak; küresel iklim adaleti için, daha temiz bir hava solumak için, bir zeytin ağacı daha kaybetmemek için, canım Akdeniz’i petrole bulamamak için, Asil Köylü ucubesi yerine ormanları savunmak için, Pandemiyi atlattık derken “doğal” afetlere yenik düşmemek için “iklimi değil sistemi değiştir” talebiyle, çevremizdeki irili ufaklı her türlü ekolojik soruna karşı örgütlü mücadele etmeliyiz. Özelde kendi hükümetimize genelde ise sisteme yapılacak her baskı ve elde edilecek en küçük kazanım bile, bu değişime hizmet edecektir. Nazen Şansal

Baraka’dan 15-25 Yaş Arası Gençlere Ücretsiz Tiyatro Eğitim Çalışmaları

By Nazen Şansal

21eylül

 

 21

Baraka Kültür Merkezi, kendini geliştirmek ve oyunlarda rol almak isteyen tiyatro sever gençler için ücretsiz olarak, eğitim ve ardından oyun sezonunu açıyor. 15-25 yaş arası gençlerin başvuru ve kayıt için 21 Eylül Salı günü saat 17.30’da Kızılbaş’taki Baraka lokalinde olması gerekiyor. İki ay sürecek olan eğitim çalışmalarının ardından açık hava oyunları için provalara geçilecek. Eğitim çalışmalarında, nefes, ses ve beden kullanımı, yaratıcı doğaçlamalar, kısa skeç yazımı, ezilenlerin tiyatrosu cephaneliğinden oyunlar, şiir, müzik ve dans gibi temalar yer alacak. Mümkün olduğunca açık havada yapılacak olan eğitim çalışmalarına, Pandemi önlemleri gereği sınırlı sayıda katılımcı kabul edilebilecek. Bu nedenle ilgilenen gençlerin Baraka Kültür Merkezi’ne ulaşmaları ve 21 Eylül Salı günü saat 17.30’da Kızılbaş’taki Baraka lokalinde olması gerekiyor.  

Geçmişten Bugüne Kıbrıs Evleri- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

12039092_10207355852679813_8093694094864473602_o

12039092_10207355852679813_8093694094864473602_oArgasdi'nin Kıbrıs kültürü sayfasında yer alan "Geçmişten Bugüne Kıbrıs Evleri" yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. Argasdi 10 TL okur katkısıyla Baraka Kültür Merkezi'nde, Khora kitabevinde ve gazete bayiilerinde... Ülkemizde yer alan kalelerin taş duvarlarında, her sarı taşın üzerinde yer alan bazı şekiller vardır. Çoğumuz onlara dikkat bile etmemişizdir ama onlar bu kaleleri inşa eden, böylece kaç taş oydukları ve ne kadar para alacaklarını hesaplayan taş ustalarının imzalarıdır. Mimari yapılar, kültürel yaşamın en önemli göstergelerindendir. Onları, kerpici birlikte yapan köylülerin ellerinde yoğrulan çamurda, Koca Sinan gibi mimarların eserlerinde, kimisini de sarı taştan inşa edilen bir kalede görürüz. Neolitik çağlardan bugüne değin yaşamın var olduğu bilinen adamızda da birçok kültürden çeşitli yapılar inşa edilmiş ve bir kısmı günümüze değin ulaşmıştır. Asırlardır haşmetle dikilen bu tarihsel mirasa sahip çıkmak en önemli görev kabul edilmeliyken, üzerine değil bayrak asmak tek çivi çakılmasına izin vermemek gerekir. Dokunduğunuzda hissettiğiniz sadece soğuk taş bir duvardır. Oysa her bir binanın sakladığı sıcacık bir hikâyesi vardır mutlaka. İçinde geniş aileler barındıran kerpiç evlerin, şimdi birer açık hava müzesi olan mermer sütunlarla bezenmiş harabelerin, yüksek duvarlarıyla, kapılarının çeşitli motiflerle bezendiği dönemin zenginliğini yansıtan, bir zamanın kilisesi şimdinin camisi olan inanç evlerinin… Barınma, ilk çağlardan bu yana insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Mağaralarda, kovuklarda başlayan yaşam, insanlığın yerleşik düzene geçmesiyle daha da gelişmeye ve genişlemeye başlar. İlk insanlar, doğanın sunmuş olduğu toprak, taş, ağaç gibi malzemeleri kullanarak yapmaya başladığı evlerle daha korunaklı bir yaşam hayal ederler. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte evlerin işlevselliği de artar. Günümüzde doğa koşullarıyla uyumlu, o toplumun kültürünü yansıtan; ahşaptan, betondan, buzdan, tekerlek üstünde çok çeşitli evler yuva olmakta milyonlarca insana. Kıbrıs’ta bulunan evlerin tarihsel gelişimine bakacak olursak, Lüzinyan döneminde var olan evler, genellikle kesme taş malzemeden oluşan bahçeli konutlardı. Eğer zenginseniz eviniz, iki katlı olup döneme estetik katan gotik kemerli kapı ve pencerelerle süslü olurdu. Venedik döneminde ise depremlerle ve savaşlarla harap hale gelen adanın evlerinin duvarları da surları tamir için kullanıldı. Günümüze kadar gelebilen pek az ev örneği bulunmaktadır. Dönemin kraliçesi Caterina Cornaro’nun evi buna bir örnektir. Osmanlı dönemine geçtiğimizde ise geçmişten günümüze miras kalan evlerde en çok konakları görürüz. Şehirlere yapılan bu yapılar, kemerli sundurmaları (sündürme), iç avluları ve mertekli tavanlarıyla tamamen Türk mimarisine uygun olarak inşa edilmiştir. Daha fazla Lüzinyanlardan kalan taş yapı üzerine inşa edilen evler, günümüze değin gelebilmiştir. Osmanlı döneminde, Türk mimarisine uygun olmayan evlere kafesli cumbalar eklenmiş, toprak damlar kerpiç ve dolgu duvarlarla desteklenmiştir. Kafesli cumbaların amacı sokağa çıkamayan kadınların bu şekilde sokağı izleyebilmesi ve sokaktan geçenlerin evi görmesini engellemekti. Lüzinyan ve Venedik döneminden kalma geniş sokaklar İslami yapıya uygun evler inşa edilmesiyle daralmış ve daha kıvrımlı bir hale gelmiştir. Geleneksel Türk evlerinde, göz hizasından yukarıda bulunan pencereler, yüksek duvarlı avlularla dışarıdan içerisinin görünmeyecek biçimde mahremiyeti koruması amaçlanmaktaydı. O dönem, özellikle Mesarya köylerinde kerpiç yapıların bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu yapılarda genellikle eve giren uzun bir sundurma, sundurmadan odalara açılan kapılar ve avlu bölümleri bulunurdu. Avlu kısmında ise yemeklerin yapıldığı, çamaşırın yıkandığı bir oda da aşevi olurdu. Bazı evlerde ise dışarıdan merdivenlerle üst katta bulunan yatak odasına çıkılır, buna da hanay denirdi. Avlunun epey uzağınaysa tuvalet yapılırdı. Kerpicin tercih edilmesinin sebebi yazları evlerin içini nispeten daha serin yapması, kışın ise daha sıcak tutmasıdır. Sıcak ve kurak Akdeniz iklimi ve kerpicin saman ve çamurdan oluşan bileşimle maliyeti düşünüldüğünde kerpiç kullanmak mantıklıdır ama kerpiç dayanıklı bir malzeme değildir. Her yıl tekrardan sıvanması gerekir. Alçı ise evin cilası durumundadır. Kerpiç uzun yıllar boyunca yaygın olarak kullanıldıktan sonra, modern dönemde modern malzeme olarak beton kullanılmaya başlandı. Çünkü beton, hem daha dayanıklı hem inşası kolay hem de hızla işlenebilen bir malzemeydi. O yüzden kerpiç yapılar zamanla terk edildi ve yerini betona bıraktı. Taşın bol olduğu yerlerde ise taş evler, yarı kerpiç yarı taştan oluşan evler vardır ki bu evler çoğunlukla dağ köylerinde karşımıza çıkar. İngiliz dönemine geçildiğinde ise evler açısından “ilk”ler yaşanır. Örneğin, ilk kez betonarme yapılar bu dönemde kullanılır. İlk sosyal konutlar olan Samanbahçe evleri bu dönemde inşa edilir. Ardından aynı mantıkla Belediye Evleri ve Standart Evleri yapılmıştır. Günümüzün evleri ise modern ve estetik anlayışla bizlere istediğimiz konforu birçok açıdan sunsa da evleri anlamlı kılan bizleriz. Çünkü evler, duygusal bağ kurduğumuz yapılardandır. Bahçesinde koşup oynadığımız çocukluğumuzdur, anılarımızın yeşerdiği ya da karardığı anlarda gözümüzün önüne ilk gelendir, bazılarımız için göç etmek zorunda bıraktığı bir daha dönemeyeceği yerdir.     Kaynaklar: Lefkoşa’da Osmanlı Dönemi Konut Mimarisi- Ceyda Alçıcıoğlu. http://docs.neu.edu.tr/library/6538370750.pdf Fotoğraf: Mehmet Altuner

“Baraka’yı Kurmak, Bıçağa Yumruk Atmakla Eşdeğer Bir İşti”- Münür Rahvancıoğlu ile röportaj

By Şifa Alçıcıoğlu

16864057_1542192785791092_7092112546193560964_n

16864057_1542192785791092_7092112546193560964_nArgasdi'nin 62. sayısında yer alan röportajımızı keyifle okumanızı dileriz. Baraka’nın 20. yaşına özel olarak yapılan röportajda Baraka'nın kurucularından Münür Rahvancıoğlu’yla dernekçilik, aktivizm ve Baraka'yı konuştuk. 1- Dernekçiliğe nasıl bakılmalı? Toplumsal yaşamın şekillenmesinde derneklerin çok büyük bir önemi vardır. Parti, sendika ve dernek tipi örgütlenmeler içinden en etkisizi, en önemsizi derneklermiş gibi algılanır. Oysa derneklerin tarihi, partilerden ve sendikalardan öncelere uzanır. Sendikalar 19. yüzyılda işçi sınıfının gelişmesinin ürünüdürler. Partiler ise 20. yüzyılda bildiğimiz şekline gelmiş nispeten yeni oluşumlardır. Dernekleri ise 18. yüzyıldan itibaren görebiliyoruz. Özellikle 1789 Fransız Devrimi’nde dernekler çok büyük rol oynamışlardır. Kısacası demokrasi, kitle örgütlenmesi, hak mücadelesi ve fikir üretiminde dernekler tarih sahnesine partilerden de sendikalardan da önce çıkmışlardır. Özü itibariyle derneklerin, sendikaların ve partilerin ortak noktası kitlesel bir insan grubunun, demokratik prensipler çerçevesinde bir araya gelerek bir hedef doğrultusunda birlikte hareket ettikleri örgütler olmalarıdır.   2- Ülkemizdeki mevcut derneklerin ve aktivizmin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 20. yüzyıl sonu ile içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl başında derneklerden başlayarak sendikalara sirayet eden post-modern siyasal kültür, hem ülkemizde hem de dünyada biraz önce bahsettiğim demokratik temelin altını oymuş bulunuyor. Tüm demokratik kitle örgütlenmeleri finansmanını üyesinden sağlamak, yönetimini demokratik yollarla seçmek ve yönetimin üyelere hesap vereceği bir mekanizmaya dayalı olmak gibi ortak noktalara sahiptir. Şimdilerde ise özellikle dernek ve sendikalar bu kavram yerine Sivil Toplum Kuruluşu ismi ile anılıyorlar. Derneklerle sendikaların yaşadığı dönüşüm salt bir isim değişiminden ibaret değil, DKÖ tanımından “demokrasi” ve “kitle” kelimelerinin çıkmış olması da tesadüf değil. Kitleler artık finansmanı sağlayan, yönetimi seçen ve hesap soran merkezi unsur değiller; aksine “cahil”, “aptal”, “bilgisiz” bir sürü olarak kabul ediliyorlar. Bilgili ve “duyarlı” azınlık artık DKÖ’lerde kitlelerle “vakit yitirmek” yerine, STK’larda proje yazarak finansman buluyor. Böylece yönetim seçmek veya üyelere hesap vermek gibi “gereksiz” şeylerle oyalanmadan, doğrudan “projelerine” odaklanabiliyorlar! Ülkemizdeki yaygın dernekçilik anlayışı da bu şekildedir. Proje yazıp fon bulmak için bir araya gelmiş kişilerin, şirket gibi yönettiği yapılara dönüşmüştür dernekler. Ne kitlelerin bir fikir etrafında örgütlenmesi, ne demokratik prensiplerle yönetimin seçilmesi ne de yöneticilerin üyelerine hesap vermesi gibi bir olgu kalmamıştır. Tabii içerisinde Baraka’nın da olduğu bir avuç dernek hala demokratik prensipleri ayakta tutmaya çalışıyor. 66243383_2655900641086962_7397672999437991936_n3- Bundan 20 yıl önce Baraka Kültür Merkezi fikriyatı nasıl oluştu? Dernek kurulurken nasıl bir bakış açısı hakimdi? Şimdi geriye dönüp baktığımda 2001 yılında Baraka’yı kurmak, bıçağa yumruk atmakla eşdeğer bir işmiş. Yukarıda sözünü ettiğim dönüşümün en şiddetli döneminde, kendi öz kaynakları ile kendi finansmanını sağlayan, üyelerine hesap veren ve demokratik prensipleri vurgulayan bir örgütlenme yaratma çabasına girdik. Ne yaptığımızın farkındaydık elbette, ama dünyanın gittiği yönün ve yapmaya çalıştığımız şeyin rüzgârın tersine yürümek demek olduğunun ne kadar farkındaydık emin değilim. Bunun farkında olsak bile, rüzgârın şiddetinin ve bu kadar uzun süreceğinin farkında olmadığımız kesin! Ben 2001 yılında 24 yaşındaydım. 1980lerin mücadeleci günlerinin anısı ile ayakta duran, kendi eski örgütlülüğünün gölgesi haline gelmiş ve dünya kafasına yıkılmış bir ilişki ağının parçasıydım. Yaklaşık yedi yıllık bir mücadele deneyimim vardı. Adı konmamış çalışma tarzımız; birbiri ile tanımlanmış bir hukuğu olmayan yoldaşlar çevresi olarak, kendi dışımızdaki geniş kesimlerle çeşitli ortak pratikler örgütlemek şeklindeydi. Bu da sürekli yeni hedefler belirleyen, her defasında yeni bir şeylere başlayan ama kendi içinde de bütünlüğü olmadığı için sürekli azalan bir ilişki ağının dağınık çalışması olmak demekti. Gençlik çalışması yapmış, anti-faşist çalışma yapmış, insan hakları çalışması yapmış, gazete çalışması yapmış, azalmıştık ve bu hep böyle devam edeceğe benziyordu. Buna bir yerde dur demek gerekiyordu. Bunun üzerine benim de dâhil olduğum bir grup genç; kendi içimizde hukuğun belirlenmesi, kimin kime karşı neden sorumlu olduğunun tanımlanması, iç örgütlülüğün “dostça” değil yoldaşça tanımlandığı bir düzenlemenin yapılması, dağınık bir şekilde oradan oraya savrulmaya bir son verilmesi talebi ile harekete geçtik.  Baraka 2001 yılında böyle kuruldu. Bu sancılı bir süreç oldu. Eski tarza devam etmek isteyen arkadaşlar, bizimkinin gelip geçici bir heves olduğunu düşünerek bir müddet suyumuza gittiler ama bildikleri gibi davranmaya da devam ettiler. Bu da 2003 yılında bir ayrışma ile sonuçlandı. Eski yoldaşlarımız aynı tarzı devam ettirerek erimeye devam ettiler. Bugün örgütlü veya kurumsal bir mirasları yok. Her biri farklı yerlerde, birçoğu ise örgütlü siyasal çalışma yapmıyor. Geriye bir şey kalmış değil. Biz Baraka çatısı altında devam ettik. Kendi iç örgütlenmemizi düzenledikten sonra, Argasdi’nin yayınlanması, Sol Anahtarı’nın oluşması, Baraka Tiyatro Ekibi’nin şekillenmesi, Khora’nın kuruluşu ve Bağımsızlık Yolu’nun ilan edilmesi gibi ileri adımlarla yavaş da olsa sürekli büyüyen ve ideolojik olarak netleşip ayrışan bir çizgi tutturduk. Baraka kurulurken amaç, 1980’li yılların devrimci mirasını bugüne taşıyacak bir örgütlenme yaratmaktı. Bunun fazlasıyla başarıldığını ve günümüze uygun daha ileri hedeflerle de zenginleştirilerek devam ettirilmekte olduğunu düşünüyorum.   4- Baraka neden kültür sanat alanında bir dernek olarak kuruldu? Kıbrıslı Türkler 1980’li yıllardan itibaren sistematik politikalarla üretimden koparılmış bir halktır. Bu nedenle de maruz bırakıldığımız asimilasyon, entegrasyon sürecine direniş esas olarak; tiyatro, müzik, resim, şiir ve halk dansları gibi kültür-sanat faaliyetleri üzerinden şekillenmiştir. Baraka’nın kültür sanat alanında bir dernek olarak kurulması, bu stratejik alana yaslanarak hareket etme kararıyla ilgiliydi. Özellikle gençlerin devrimci fikirlere örgütlenmesi için kitlesel bir işçi sınıfı mücadelesinin yokluğunda ve sermaye ideolojisinin küresel saldırısı karşısında kültür-sanat hem sığınılacak bir mecra hem de önemli bir kaldıraç oldu. Hala da öyledir. Bir insanı en umutsuz anında devrimci bir parçadan daha fazla ne motive edebilir? Kolektif çalışmayı hangi faaliyet tiyatrodan daha fazla benimsetebilir? Geçmişi öğrenmek, geleceği planlamak için sinemadan daha uygun bir sanat var mıdır? Bunları uzatmak mümkün ama kısaca şu şekilde söyleyebilirim; devrimci sanat bir topluma ruhunu veren şeydir. Giderek eriyen bir toplumun mevzisini kültür-sanat alanına kurması da en mantıklı adımdır. Baraka işte o mevzidir.   5- Son olarak Baraka’nın 20. yaşını kutlamasıyla ilgili neler söylemek istersiniz? Baraka’nın 2001’de yola çıkması, kültür-sanat alanına yaslanarak devrimci bilince sahip kadroların yetişmesi için bir okul gibi hareket etmesi, demokratik kültürün muhafaza edilmesi için çok önemliydi. Biz bunu çok da bilerek yapmadık; en güvenli yere, kültür-sanat alanına sığındık. Bugün geriye dönüp baktığımda “ne iyi yapmışız” diyorum. Ancak 2010’lardan sonra sermaye birikiminin artmasıyla ülkemizde hatırı sayılır bir özel sektör çalışanları sınıfı oluştu. Kamudaki haklar geriletilerek, kamu emekçileri içerisinde sosyalist çalışma yapmanın koşulları gelişti. Bu da sendikal çalışma ile siyasal parti çalışması için zemin yarattı. Bu koşullarda Baraka da kültür-sanat çalışmasının yeni boyutlarını keşfedecek diye düşünüyorum. İşçi sınıfının gerilediği ve savunmada olduğu yaklaşık 30 yıllık bir dönem kapanıyor, şimdi küresel ölçekte sınıf mücadelesinin yükselişe geçeceği yeni bir döneme giriyoruz. Devrimci sanatın da Baraka’nın da bu dönemde çok önemli bir rolü olacak diye düşünüyorum. Ve iyi ki Baraka var diyorum…

Sağlık Hakkı Platformu: ”Asya bebek büyük bir sağlık krizinin bedelini ödemektedir”

By Nazen Şansal

241844796_114663067612825_5668107243871349833_n

Baraka olarak bileşeni olduğumuz "Asya Bebek İçin Sağlık Hakkı Platformu"nda biraraya gelen ve kamusal sağlık hakkını savunan gönüllüler ve örgütler olarak, yetkililerce yapılan yalan beyanatların doğrusunu kamuoyu ile paylaşmak amacıyla bir basın açıklaması yayımladık.

241844796_114663067612825_5668107243871349833_n

Halkın sağlığından Sağlık Bakanlığının sorumlu olduğunu fakat en temel görevini yapmaktan aciz olduğunu vurguladığımız açıklamada, Asya bebeğin Türkiye'ye götürülmesine aracı olan TC kurumlarının da çocuğun tedavisi için gerekeni yapmadıklarını belirttik. İlaç endüstrisi tekellerinin ilaca değil insan hayatına fiyat biçtiğini söylediğimiz açıklamada, başka ülkelerde de fahiş fiyatlara itiraz edildiğini, ayrıca sosyal sigortanın karşılaması için mücadele verildiğini anlattık. Duyarlı halkımızn katkı koyduğu kampanyalar yürütüldüğünü ancak kimsenin hayatının ve sağlığının toplumun vicdanına veya zenginlerin yardımseverliğine bırakılamayacağının da altını çizdik. Asya bebek büyük bir sağlık krizinin bedelini ödemektedir Asya Polatlı isimli SMA Tip-1 hastalığıyla boğuşan 10 aylık Asya Bebek sağlık sisteminin içine düşürüldüğü krizin mağdurlarından biridir. Asya Bebek ikinci kez Ankara’ya kas erimesini durdurmak için gerekli olan ilacı almaya gitmiştir. İlk olarak Ankara’ya gittiğinde TC vatandaşlığı olmadığı için hastane Asya Bebeğin tedavisini YAPMAMIŞTIR. Bu hastalık için çok önemli olan bu ilacı o tarihlerde alamaması Asya Bebeğin sağlığı için çok büyük bir mağduriyet yaratmıştır. Aylar sonra TC Elçiliği aracılığıyla Ankara’ya gönderilen Asya Bebek zamana karşı yarışırken 4 haftadır ilacının reçetesi yazılmasına rağmen tedavisi YAPILMAMIŞTIR. Asya Bebek, TC vatandaşı olmadığından dolayı Sosyal Güvenlik Kurumuna kaydı yapılamamaktadır. Bu nedenle bu ilacı ALAMAMAKTADIR. Asya Bebeğin vatandaşlık işlemleri gitmeden verilen tüm sözlere rağmen yine Türkiye’de bürokrasiye takılmış, Asya Bebeğin vatandaşlık işlemleri HIZLANDIRILMAMIŞTIR. KKTC Sağlık Bakanlığı ve hükümeti konuyla ilgili duyarsız kalmakla birlikte Sağlık Bakanı Ünal Üstel ve Sağlık Bakanlığından bazı kişiler kamuya yalan beyanatlar vermektedir. Asya Bebeğin tedavisi BAŞLAMAMIŞTIR. Asya Bebeğin yaşaması için gerekli olan ‘Zolgensma’ ilacına, ilaç endüstrisi tekellerinin biçtiği fiyat 2.4 milyon dolardır. Başka ülkelerde, insan hayatına biçilen bu fiyata itiraz edilmekte ve sosyal sigortanın karşılaması için mücadele verilmektedir. Sağlık Bakanlığı, halkın sağlık hakkından sorumlu olmasına rağmen çözüm üretmek için hiçbir adım ATMAMIŞTIR. Asya Bebek 2.4 milyon dolar değerindeki ilacı almazsa ölecektir. Kimsenin hayatı ve sağlığı toplumun vicdanına veya zenginlerin yardımseverliğine bırakılamaz. Buna rağmen duyarlı halkımızın katkı koyduğu kampanyalar yapılmış ancak artık durma noktasına gelmiştir. KKTC Başbakanı Ersan Saner devlet bütçesinden sadece 10 bin TL Asya Bebeğe bağışta bulunmuştur. Şu ana kadar paranın sadece % 15.1’i toplanmıştır. Devletin bu parayı hemen karşılaması elzemdir. Sağlık bütün insanların en temel hakkıdır. Bilimsel, kamusal, ücretsiz sağlık hizmetinden mahrum bırakılan insanlar sırf parası olmadığı için tedavi olamıyorlarsa ve ölüyorlarsa bu cinayetten başta sağlık bakanlığı ve o ülkeyi yönetenler sorumludur. Asya Bebek Sağlık Bakanı Ünal Üstel’in, Başbakan Ersan Saner’in, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın çocuğu olsaydı bu para 5 dakikada bulunacaktı. Asya Bebek halkın çocuğu olduğu için ölüme terkedilmiştir. Bu ülkede bu para varken, bu ülkede milyonlarca lira zengin kesimlere peşkeş çekilirken, hükümet edenler kamu kaynaklarını kendi çıkarları için harcarken göz göre göre bir bebeğin ölüme terkedilmesine seyirci kalmayacağız. Asya Bebeğin sağlık hakkını söke söke alacağız!

Ziller Kimin İçin Çalıyor? – Emel Karagözlü Cicibaba

By Pınar Piro

3C3056FB-30EF-4553-A063-A9623A1A2422

Ziller Kimin İçin Çalıyor? 3C3056FB-30EF-4553-A063-A9623A1A2422Okulların açılmasına sayılı günler kalmışken birçok farklı kesimden birçok farklı görüşü okuduk, dinledik. Çocukların okullarına dönmesini hepimiz istiyor ama bunun sağlıklı ve tüm önlemlerin alındığı bir çerçevede gerçekleşmesi gerektiğini savunuyoruz. İki yıldır tüm olumsuzlukların, beceriksiz yönetimin, yolsuzlukların, alınan göstermelik kararların tümünün faturası eğitim alanına kesildi. Yaz dönemi turizm sezonu açılabilsin diye kuralları esneten, turiste ve kumarcılara yönelik kararlar üreten hükümet söz konusu okullara ve eğitime geldiğinde tek bir karar, tek bir pratik üretmeyip çareyi her eğitim dönemi okulları kapatmakta buldu. İki yıldır okulların pandemi koşullarında eğitim verilebilmesi için kayda değer hiçbir altyapı çalışması yapmayan eğitim bakanlığı, ders sürelerini azaltmak, tenefüsleri artırmak, sınıf sayılarını azaltmak, sınıflarda ve okullardaki hijyenik altyapıyı geliştirmek adına hiçbir şey yapmadı! Eğitim<Turizm Kreş seviyesinden üniversite seviyesine kadar birçok öğrenci mağdur olmaya devam ederken Eğitim Bakanı Amcaoğlu ayakları yere basan ve halka güven veren tek bir açıklama dahi yapamıyor. Okula gitmek isteyen öğretmenleri sürekli topun ağzında bırakan muğlaklıta alınan kararlar ve pratikler ile tüm stressi okul idarelerinin ve öğretmenlerin omzuna yükleyen bakanlık ders saatleri kadar basit bir düzenlemeyi dahi yapmaktan aciz durumda. Tüm yaz boyunca yapılan partiler, kurultaylar, köy gezmeleri hız kesmeden devam ederken ve ülkeye turist girebilsin diye tüm önlemler gevşetilirken tek bir siyasi, tek bir yönetici dahi uzun vaadeli düşünmemiş, bu yapılanların, bu gevşekliğin okulların açılmasını nasıl etkileyeceğini hesaba katmamıştır. Evinde teknolojik altyapısı bulunmayan, bunu karşılayacak maddi gücü olmayan birçok öğrenci iki yıl mağdur edilmiş, yüzyüze eğitime ihtiyaç duyan küçük yaştaki çocuklar okuma yazmayı öğrenememiştir. Okul ortamında arkadaşları ile sosyalleşemeyen, evlerine kapanan birçok çocuk obezite ve asosyalliğin pençelerinde çırpınırken onlara maddi manevi destek olacak tek bir adım atılmamıştır. Özel eğitime gereksinim duyan birçok çocuk resmen unutulmuş ve kendi kaderine mahkum edilmiştir! Tüm bunları dile getirirken atlamamamız gereken bir nokta da turizm emekçilerinin, ki bunların içinde çocuğunu okutmaya çalışan veliler de vardır, ciddi anlamda mağdur edildiğidir. Turizm emekçilerinin kapanmalardan dolayı çekdikleri ciddi sıkıntıları göz ardı etmek doğru olmaz. Küçük işletmelere, esnaflara veya büyük işletmeler yanında çalışan emekçilere bu dönem boyunca ele avuca sığar bir destek yapılmaması toplumun ciddi bir kesimini oluşturan bu insanları fazlasıyla mağdur etmiş ve zor durumda bırakmıştır. İç turizmi canlandıracak adımların atılması küçük işletme ve esnafın belini doğrultması için önemli bir gereklilikti. Otel ve casino gibi yerlerde çalışıp pandemi döneminde işten atılan birçok insan hayatını idame ettirecek parası olmadığı için açlığa ve borç batağına mahkum edilmiştir. Fakat pandemi dönemi boyunca koltuklarda oturan hükümetler bahsi geçen kesime değil, patronlara destek çıkmayı seçmiş ve bu yönde kararlar üretmiştir. Ziller kimin için çalıyor! Kulaklarımda duyduğum ziller Pazartesi okullarda çalacak olan okul zili değil, halkını satan, çocuklarını eğitimden mahrum eden siyasilerin miyadlarının dolduğunu müjdeleyen zildir. Çocukların eğitiminden, toplumu geleceğinden eden eğitim bakanı Olgun Amcaoğlu için çalan zildir. Ülkeye kilit vurulmuşken özel jetle ülkeye kaçak turist getiren, ücretli ve 21 günde bir pcr ve antijen testi kararı alan, doktorlara ve sağlıkçılara kulaklarını tıkayan sağlık bakanı Ünal Üstel için çalan zildir. Zam üstüne zam kararı alınırken, tek derdi tatil ve yandaş ziyareti olan, cebinde tek kuruş kalmayan vatandaş yiyecek tek bir ekmek bulamazken, petrol sızıntıları ülke sınırlarına gelmiş deniz canlılarını yok edip bizi kanser ederken deniz kenarında uyuyan Cumhurbaşkanı Ersin Tatar için çalan zildir. Bu çalan, bu kokuşmuş, pençesini vatandaşın sırtına geçirmiş, eğitimden sağlığa her alanda yüzünü sermayeye çevirip sırtını paraya yaslamış çarpık düzenin tükendiğini müjdeleyen zildir. Fakat unutmamamız gereken nokta şudur ki bu ancak örgütlenip, yaşadığımız tüm haksızlıkların öfkesini bunu gerçekleştirecek mücadeleyi ördüğümüz takdirde mümkün olacaktır. Baraka Aktivisti Emel Karagözlü Cicibaba

Taşı Delmeye Başlayan İlk Su Damlalarından Biri: Sun-İzle-Tartış – Ali Şahin

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_5646

Baraka Kültür Merkezi'nin kurulduğu zamandan bugüne kesintisiz devam eden etkinliği "Sun- İzle-Tartış" ve izlenilen bazı filmler hakkında bilgi sahibi olmak  isterseniz yazımıza bir göz atınız. Bahçede gerçekleştireceğimiz ücretsiz ve biletsiz olan etkinliğimizde  sinema keyfi için yaşamak istiyorsanız 4 Eylül Cumartesi akşamı Baraka Lokalinde bize katılınız. Argasdi'ye  Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevi'nden ve gazete bayiilerinden 10 TL okur katkısıyla ulaşabilirsiniz. IMG_5646Üyeleri arasında 50 yaşına yaklaşanlar olsa da, halkın geniş bir bölümünün hala daha Barakacı gençler ya da sol cenahın bizim çocuklar diye andığı Baraka 20  yaşına geldi. Yaygın söyleme uygun olarak şöyle de söyleyebiliriz ki Baraka, 20 yaşında bir genç artık. Derneğimiz bu 20 yılda Kıbrıslı Türk siyaset, sanat ve kültürüne inkar edilemez katkı ve farklılıklar kattı ki, aktivistlerinin ve dostlarının çok iyi bildiği gibi Baraka’nın namı gerçek gücünün ve etki alanının hep ötesinde oldu. Bu durum bile belki de başlı başına üstünde düşünülmesi gereken bir durum.  Sol bir siyaset açısından yaygın bir  umutsuzluğun yaşandığı koşullarda doğan, doğumundan kısa bir süre sonra ise her şeyin  Annan Planı sürecine göre belirlendiği bir süreçle sıkışan, 2004 referandumu sonrasında ise öncekinden de büyük bir hayal kırıklığı ve yılgınlık koşullarıyla boğuşan bir süreçten bugün gelen bir çabadır Barakacılık. “Yüksek siyaset” dışında bir şey düşünemeyen solcuların ve bu solun içinde halka ve siyasete küsen tiplemelerin “büyük” fikirlerine rağmen “küçük” işlerden başlama ve sürdürebilme cesaretidir. Doğrusu ve yanlışlarıyla taşın içine sızabilmiş bir su damlasıdır. İşte bu sürecin en eski faaliyetlerinden biri olan Sun-İzle-Tartış etkinliği, “Sinemaya seyirci kalmayın sloganıyla” ilk olarak 2003 yılında başladı. Ücretsiz olarak gerçekleştiren bir film gösterimi olan etkinlikte her film öncesinde filmi öneren kişiye belirlediği şekilde bir sunum, filmin ardından ise gösterime katılanlarla izlenilen film üstüne  bir tartışma gerçekleştirilir. Bir sonraki film ise yine o gösterime katılan izleyicilerin önerisi ve kararı üstünden belirlenir. İlk iki yıl 15 günde bir şeklinde gerçekleştirilen İzle-Tartış etkinliği, Baraka’nın faaliyetlerinin artması sonucu daha sonra her ayın ilk cumartesi yapılmaya başladı. Baraka’nın en eski düzenli etkinliği olan Sun-İzle-Tartış’ta bugüne kadar çok çeşitli konu ve tarzlarda 100’den fazla film izlendi. Yazının devamında bahsedeceğim filmler, bugüne kadar izlenen yüzlerce film arasından en beğendiklerimdir.   1- 3 idiots Hint filmi deyince aklınıza hemen filmlerin her anında şarkı söyleyen ve dans eden oyuncular geliyor değil mi? Evet haklısınız. Hemen hemen her Hint filminde böyle sahneler var. Ancak bunun yanında, Hint sinemasında önemli bir devrimci damar da var. Özellikle Aamir Khan’ın rol aldığı filmlerde. Ünlü Hint oyuncunun rol aldığı 2009 yapımı filmde, 3 aylak öğrencinin Hindistan’ın en iyi mühendislik okuluna başlamaları ile başlarından geçen olaylar anlatılmaktadır. Yarışmaya dayalı eğitim sistemlerini eleştiren ve bir komedi filmidir.   2- Hayat Treni II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin soykırımından kurtulmaya çalışan bir Doğu Avrupa Yahudi köyünün öyküsünü son derece eğlenceli bir şekilde anlatan 1998 yapımı kurgu film, müzikleriyle de izleyicilerini etkiliyor. Film sonrasında tartışırken yaşı benden büyük ve filmi gösterime girdiği dönem izleyen bir arkadaşın söyledikleri filmin ayırt edici yanını anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır; “90’lı yılların siyasal ortamı da düşünülünce,  Yahudi soykırımına dair filmlerin içinde Hayat Treni çölde bir vaha gibiydi.”   3- Burn/Queimada Hepimiz Marlon Brando’yu daha çok en meşhur olduğu Godfather filmi üzerinden biliriz. Ancak Brando bir röportajında, rol aldığı filmler arasında kendisini en çok etkileyen filmin Queimada olduğunu söyler. Özgün adı Queimada olan fakat Amerika’da Burn adıyla gösterime giren 1969 yapımı film, adeta yeni sömürgeciliği anlatan siyasal bir metin derinliğindedir. Portekiz sömürgeciliğine karşı bir Karayip adası yerlilerinin ayaklanmasında rol alan bir İngiliz ajanı, önce adanın bağımsızlığını kazanmasını ve ardından da Büyük Britanya’nın yeni sömürgesi haline gelmesi için çabalar. Filmde siyah yerlilerin liderini canlandıran ve Brando ile diğer başrol oyuncusu olan Evaristo Marquez, gerçek hayatta da tıpkı filmde canlandırdığı karakter gibi bir şeker kamışı işçisidir.  

Bağımsız Kıbrıs için Sokaktaydık!

By Mustafa Batak

WhatsApp Image 2021-08-16 at 09.57.22

Bağımsızlık Yolu ve Baraka Kültür Merkezi’nin çağrısıyla 14 Ağustos Bağımsız Kıbrıs eylemi gerçekleşti. Lefkoşa’da Pronto Çemberi olarak bilinen çemberde toplanan eylemciler, sırasısyla İngiliz Elçiliği, Amerikan Temsilciliği ve TC Lefkoşa Büyükelçiliğine yürüyerek Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünü ve emperyalist kuşatmayı protesto ettiler. Eylem sırasında, “Bağımsız Kıbrıs, Bütün Halklar Kardeştir!”, “Son Son Son! İşgallere Son!”, “One Solution, Revolutin”, “Out Out Out! British Bases Out!”, “Ankara Elini Yakamızdan Çek!” gibi sloganlar atıldı. Keleşzade: Devrimciler olarak, bağımsızlığını savunanlar olarak sokakta olmaya devam edeceğiz! 16 İngiliz Elçiliği önünde örgütler adına konuşma gerçekleştiren Mustafa Keleşzade “Adanınn bölünmesinin başlangıç adımının atıldığı, Kıbrıslı Türklerin paramiliter güç olarak İngilizler tarafından göreve alındığı ve Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Elenler arasında düşmanlığın tohumlarını eken, kendi egemenliğini, kendi ada üzerindeki denetimini sağlamak için, adanın halklarını bir birine düşüren İngiliz Elçiliği önündeyiz. Egemenler uzun bir süredir halkların bölünmesi üzerinden kendi çıkarlarını egemen kılmaya devam etmektedir. Adamızda halen varlığını sürdüren iki egemen İngiliz üssü de bunun kanıtıdır. Şu anda dünyadaki egemenler tarafından halen kullanılmaktadır.” dedi. Kıbrıs’ın kuzeyinde Kıbrıslı-Türkiyeli çatışması yaratarak egemenlerin çıkarlarını devam ettirmeye çalıştığını vurgulayan Keleşzade, “Bunlara karşı devrimciler olarak, bağımsızlığını savunanlar olarak sokakta olmaya devam edeceğiz!” dedi. Oygar: ABD Kıbrıs’tan Defol! 38 Amerikan Temsilciliği önünde örgütler adına konuşma gerçekleştiren Tahsin Oygar, “Yeni mafya patronu olan ABD, ülkemizide bölmek için elinden geleni yapmıştır.” dedi. Oygar, “Biz ABD’nin, CIA Ajanı olarak Grivası adamıza gönderdiğini biliyoruz. Biz ABD’nin bütün doğal kaynaklarımızı şirketleriyle alıp buradan götürdüğünü biliyoruz. İsrail ile birlikte doğal gaz çalışmaları için yine ülkemizin çevresinde koşuşturmaktadırlar. Ortadoğu’yu kana Bulayan ABD’nin Acheson Planını biliyoruz!” dedi. Oygar, konuşmasının devamında “ABD’nin 15 Temmuzda buraya darbe yaptırdığını biliyoruz. 20 Temmuzu organize ettirdiğini ve bunu desteklediğini de biliyoruz. ABD Kıbrıs’tan defol. Kıbrıs halklarını rahat bırak. Bağımsız Kıbrıs için halklar birlikte mücadele vermelidir. Bağımsız Kıbrıs, yaşasın halkların kardeşliği!” diyerek sözlerini tamamladı. Rahvancıoğlu: Federal, birleşik Kıbrıs dışında herhangi bir çözüm yoktur! 55 TC Lefkoşa Elçiliği önünde örgütler adına açıklama yapan Münür Rahvancıoğlu, “Türkiye Cumhuriyeti devletinden 1974’te ortak hareket ettiği Yunanistan devletine de burada vereceğimiz mesajı iletmesini rica ediyoruz.” diyerek sözlerine başladı. Rahvancıoğlu, Kıbrıs sorunu söz, yetki, karar sorunu olduğunu vurgularken, “Kıbrıs’ta yaşayan insanların, kendi geleceğini belirleme, kendi kaderine hükmetme sorunudur!” dedi. Rahvancıoğlu konuşmasının devamında, “Bugün bizim, günlük yaşamımızdaki her olguyla ilgili olarak, halkımızın, halklarımızın, Kıbrıs’ta yaşayan insanların değil, kökü dışarda olan unsurların sözü geçiyor. Bizim sözümüz geçmiyor. Böyle bir kurtarılmayı istemiyoruz!” dedi. Federal, Birleşik Kıbrıs dışında herhangi bir çözümün olmadığını vurgulayan Rahvancıoğlu, “Bugün kurtarıcı gibi görünenlere diyoruz ki, biz kendimiz kurtarmasını da, yaşatmasını da biliriz. Dünyanın tüm halklarıyla kardeş olduğumuz gibi, Türkiye halklarıyla da kardeşiz. Her üç elçilik önünde verdiğimiz mesaj halklara yönelik değil. Onların devletlerinin, kendi halklarını da ezen politikalarına karşıdır. Ve bu politikalara karşı, geçmişte direndik, bugün direniyoruz ve gelecekte de direnmeye devam edeceğiz!” diyerek sözlerini sonlandırdı. Rahvancıoğlu’nun konuşmasından sonra, Mustafa Batak örgütler adına ortak basın açıklamasını okudu. Örgütler adına yapılan ortak açıklamanın tam metni şöyle: 47 yıl önce Kıbrıs adasının bölünmesi adına son fiziki müdahalenin yapıldığı tarih olan 14 Ağustos’ta bir kez daha sokaktayız. Bir kez daha İngiliz Elçiliği’nden ABD konsolosluğuna yürüyüp, eylemimizi TC elçiliği önünde tamamlıyoruz. Çünkü 14 Ağustos, TC devletinin gerçekleştirdiği ikinci harekatın yıl dönümü olsa da, TC devleti ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda kendine düşen rolü oynamış bir taşerondur. Onların yanı sıra, sömürgesini kaybetmek üzere olan İngiltere ve yine emperyalizmin kuklası faşist Yunan cuntası, çatışma halinde gibi görünüp, adanın bölünmesi için birlikte hareket etmiş devletlerdir. 47 yıl sonra bugün Kıbrıs adasının bölünmüşlüğünün bu devletlere hizmet ediyor olması, o dönemki işbirliğinin ve planın en önemli göstergesidir. ABD ve İngiltere Ortadoğu’yu Kıbrıs’tan havalanan uçaklarıyla bombalamakta, Yunanistan devleti ekonomik ve ideolojik varlığını adanın güneyinde sürdürmekte, Kıbrıs’ın kuzeyi ise TC devletini yöneten mafya iktidarının kalın bağırsağı haline gelmiş bulunmaktadır. Yine bu devletler ülkemizin kaynakları üzerinde sınırsız hak iddia etmektedir. Biz bu adayı evimiz ve yurdumuz olarak görürken, onların şirketleri sözde yatırım adı altında kıyı şeridimizi talan etmektedir. Amerikan madencilik şirketi CMC on yıllardır zehir saçmaktadır. Adamız etrafında çok uluslu şirketler doğal gaz çıkarma çalışmaları yürütmektedir. Onlar, bizim evimiz olarak gördüğümüz bu adanın ne doğasını ne de insanını zerre önemsememekte, “daha ne kadar sömürebilirim” derdinden başka dert gütmemektedir. Kıbrıs’ın kuzeyinde Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçlarından, parti kurultaylarına kadar her türlü siyasi sürece TC devletini yöneten derin-mafya iktidarı tarafından yapılan müdahaleler artık farklı boyutlara ulaşmıştır. Bu kirli iktidar bazen gazetelerimizi, bazen bağımsız yargımızı, bazen bizzat seçilmiş Cumhurbaşkanlarını alenen tehdit etmekte, ülkemizdeki diğer tüm sesleri kısarak kontrolü tamamen ele almayı amaçlamaktadır. Maraş’ın açılmasından, yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayına kadar her konuda başka bir devletin kararlar alarak bunları uygulamaya geçirmesi ve halkımızın iradesinin yok sayılması, halklarımızın üzerinde kurulmak istenen baskı ortamının en güncel ve basit örnekleridir. Mafya, sermaye kesimleri ve varlığını düşmanlık, kin ve nefret üzerinden sürdürenler, Kıbrıs adasının bölünmüşlüğü üzerinden ciddi kazanç elde etmektedir. Bölünmüşlüğün zararını yaşayan ise her zaman olduğu gibi emekçi halklardır. On binlerce kişi federal çözüm için alanlarda bir araya gelirken, TC’deki faşist iktidarla güneydeki faşist ELAM’ın Kıbrıs’ta federal çözüme karşı aynı noktada buluşması bundandır. Bugün ‘Bağımsız Kıbrıs’ talebini yükseltmediğimiz takdirde, Kıbrıs adasının kaynaklarının sömürülüceği, halkların geleceğinin çalınacağı çok daha karanlık ve antidemokratik günler bizleri beklemektedir. Oysa ‘Bağımsız Kıbrıs’ talebi, yalnızca Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Elenleri değil, ada üzerinde yaşayan tüm halkları daha iyi bir yarına taşıyacak olan taleptir. Emeğimiz karşılığını, doğamız hakettiği saygıyı, halklarımız özlediği huzuru ancak Bağımsız bir Kıbrıs’ta yaşayabilir. İşte bu yüzden 14 Ağustos’ta sokaktayız, “Bağımsız Kıbrıs, Bütün Halklar Kardeştir” diye haykırmaktayız! Baraka Kültür Merkezi Bağımsızlık Yolu

Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir- Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

13900368_1044400372334465_4255195168987956967_n

Argasdi'nin Bellek sayfasında bu sayıda  14 Ağustos'u anlatıyoruz. Adanın bölünmüşlüğünü yaratan emperyalist müdahalelere karşı isyan ediyor, halkların kardeş olduğu bir Kıbrıs için mücadeleye devam diyoruz. Bugün saat 18.00'de Pronto Çemberi önünde buluşuyor ve  hep birlikte İngiltere Konsolosluğu, Amerikan Temsilciliği ve TC Elçiliği önüne giderek yapacağımız basın açıklamamıza bekliyoruz. 13900368_1044400372334465_4255195168987956967_n14 Ağustos 2012: Çağlayan Çocuk Parkı’nda “Bağımsız Kıbrıs” etkinliği coşkuyla gerçekleşti. 14 Ağustos Türkiye’nin adaya gerçekleştirdiği 2. müdahalenin yıldönümüdür. Fakat son 10 yılda 14 Ağustos’lar farklı da bir anlam kazanmıştır. 14 Ağustos Kıbrıslı Türk halkının iradesine sahip çıkmak için sokaklarda olduğu, Bağımsız ve halkları kardeş bir Kıbrıs için mücadele edenlerin günü haline gelmiştir. 14 Ağustos 2012’de Çağlayan Çocuk Parkı’nda gerçekleştirdiğimiz eylem, “Bağımsız Kıbrıs” şiarını yükselttiğimiz ilk eylemdir. İlk kez Baraka ve YKP öncülüğünde ve pek çok örgütün katılımı ile 14 Ağustos 2009’da Anti-Militarist Barış Harekâtı ismiyle gerçekleşmiş olsa da bugün taşıdığı politik sözü, yaşanılan ayrışmanın ardından 2012 senesinde kazanmıştır. 2012’den günümüze Bağımsız Kıbrıs eylemlerinde Kıbrıs’ın kuzeyinden, güneyinden ve Türkiye’den onlarca sanatçı, aydın dayanışma göstererek, şiirleri, şarkıları ve mesajları ile Bağımsız Kıbrıs mücadelesinin var olmasına katkı sağlamıştır. 14 Ağustos’lar Çağlayan Parkı’ndan Göçmenköy Parkı’na pek çok alanda konserler ve etkinlikler ve yürüyüşler şeklinde gerçekleşmiştir. Eylemlerin yeri ve şekli değişse de adamızın bölünmüşlüğünü yaratan emperyalist müdahalelere karşı isyanını, halkların kardeş bir Kıbrıs mücadelesine olan bağlılığını hiçbir zaman değiştirmemiştir. Bağımsız bir Kıbrıs hedefine etnik temelden ayrışarak ve göçmen düşmanlığı yaparak değil, emek ekseninde birleşip birlikte özneleşerek ulaşılabileceği vurgusunu yapmakla kalmamış ve bu çerçevede faal olduğu döneminde bir göçmen örgütü olan Pir Sultan Abdal’ın da ortak organizatörlüğü ile pratikte bunu göstermiştir. Konserli gerçekleşen etkinliklerde elde edilen gelir de eylemin bir parçası olarak düşünülmüş ve etkinliklerden kalan maddi gelir Mülteci Hakları Derneği gibi eylemin sözünü tamamlayacak şekilde bağışlanmıştır. 2016 senesinde Türkiye’de 15 Temmuz Darbe süreci ile yaratılan faşizm ortamında, 14 Ağustos, Türkiye’de var olan baskıcı ortamın buraya da taşınmasının reddiyesi niteliğinde olmuş, sokaklarımızın bizim olduğu mesajının taşıyıcılığını yapmıştır.  2020 senesinde pek çok kritik eylemin Pandemi nedeni ile yapılamadığı bir dönemde, 14 Ağustos Pandemi kurallarına uyularak, üç yerde; İngiltere Konsolosluğu, Amerikan Temsilciliği ve TC Elçiliği önünde eş zamanlı olarak yapılmıştır. Bağımsız Kıbrıs eylemleri adanın bölünmüşlüğü ve tamamında süren emperyalist işgallere bir isyan olarak ortaya çıkmış, bazen umudun, bazen inancın, bazen ise iradenin sembolü olmuş ama her zaman örgütlü, kararlı ve devrimci bir mücadelenin  taşıyıcısı olmuştur.  

Sahnede ve Sokakta, Devrimin Provasında- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

1 (3)

1 (3)Onları sahnede, sokakta, eylemde görebilirsiniz. Zamlara karşı Sarayönü'nde bir protestoda mesela ya da bir eylemde kadınların görünmeyen emeğini sergilerken, Başbakanlık, Meclis veya TC Elçiliği önünde protest bir şiir okurken hatta güneyde bulunan ABD Elçiliği önünde haksızlığa dayanamayan bir seyirciden dayak yerken... Baraka Kültür Merkezi'nin tiyatro ekibi BTE, gençlik ve yetişkin ekipleriyle, oynadığı oyunlarla, amatör çabanın en değerli emeğini buluşturdu hep seyircisiyle...Nazen Şansal'ın dilinden Baraka Tiyatro Ekibi... “Belki tiyatro kendi içinde devrimci değildir; ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır.”  Augusto Boal - Ezilenlerin Tiyatrosu  Sahnemiz, oyuncumuz, kostümümüz ve bir tiyatro kurmak için tecrübemiz yoktu. Ama bir şeyler söylemek ve bunu oynayarak yapmak istiyorduk, içimizdeki homo ludens bizi rahat bırakmıyordu. 2000’lerin başıydı ve ABD Ortadoğu’ya “demokrasi” götürüyordu, tabii bombalarıyla… Yanı başımızdaki savaşa karşı sessiz kalamadığımızdan Nazım’dan şiirler okuyor, tiyatral biçimlere sokuyorduk. Karamsar bir buluta dönüşen Annan Planı referandumu ertesinde, tekrardan umutlanmak, barıştan vazgeçmemek adına Aziz Nesin’in mizahına sığınıyor, öykülerini oyunlaştırıyorduk. “Başka bir dünya mümkün” diyen Dünya Sosyal Formu’nu takip ediyor, güneyde ve kuzeyde yaptığımız sokak performanslarıyla küresel direnişe minicik de olsa katkımızı koyuyorduk. Ve ilk dayağımızı o zaman yemiş, sokağın etki-tepki sıcaklığını yakından görmüştük. Güneydeki ABD elçiliği önünde oynadığımız bir oyunda, emperyalist-kapitalistleri sembolize eden ve dünya halklarına kök söktüren bir oyuncumuz, buna tahammül edemeyen bir seyirciden dayak yemişti! Bizler, tiyatroyu bir hükmetme veya uyutma aracı olarak değil, bir sorgulama ve özgürleşme aracı olarak görüyoruz. Tiyatronun, insanın bütün faaliyetleri gibi zorunlu olarak politik olduğunu ve yaşamın kendisinden ayrılamayacağını düşünüyoruz. Bu nedenle gerek oyunlarımızda gerekse çalışma yöntemimizde, sanatsal-estetik kaygıların yanı sıra politik bir bakış açısıyla hareket ediyoruz. Yöneten-yönetilen ilişkileri yerine deneyim aktarmayı, bildiklerimizi paylaşmayı ve dayanışarak birlikte üretmeyi tercih ediyoruz. Eğitim çalışmalarımız gibi oyun provalarımızı da, yükü sırtlanmaya gönüllü olan bir veya birkaç “kolaylaştırıcı”nın eşliğinde yürütüyoruz. Derneğimizin dükkândan bozma küçük lokâlinde ve sokaklarda başlayan tiyatro serüvenimiz, zamanla sahneye de taşındı. Daha sonra özelleştirilmesine büyük bir direniş gösterdiğimiz, Belediye’ye ait olan Arabahmet Kültür Evi sahnesi Baraka oyuncularının ikinci yuvası oldu. Ekibimizde her zaman çoğunlukta olan kadınlar, sosyalist feminist bilincini geliştirdikçe bunu sahneye de taşıyor, kadın oyunları ile toplumla paylaşıyorduk. Çevre aktivisti Greta’dan çok önce “Küresel IsınMA Sabrımızı Taşırma” diyor, Karpaz’a elektrik giderken “Elektrik Değil Eşek Tepsin” performansını Mahkeme bahçesinde, polislerin şaşkın bakışları karşısında sokaklıyorduk. Tecrübemiz arttıkça Bertolt Breht, Sermet Çağan, Yakavos Kambanellis, Dario Fo, Moliere gibi yazarların önemli oyunlarını “yazan-bozan” esprisiyle Kıbrıs’a ve günümüze uyarlıyor, toplumcu gerçekçi tiyatro anlayışıyla seyirciye sunuyorduk. Göç Yasası’nın gençleri etkilediği, neoliberal dalganın halkı vurmaya başladığı yıllarda krizin faturası emekçilere kesilemez diyerek “Ödenmeyecek Ödemiyoruz”u, sınıflı topluma bakışımızı, ezen-ezilen çelişkisini ortaya koyan “Cimrinin Uşakları”nı sahneliyorduk. Akkuyu’daki nükleer santrale tepkisiz kalamıyor, sokak performanslarımızla “Radyoaktif Olma Aktif Ol” çağrısı yapıyorduk. Türkiye’deki yoldaşlarımızdan da davetler alıyor, TAKSAV Uluslararası Tiyatro Festivali’nde defalarca sahne alıyorduk. Ekibimiz kalabalıklaşıp gençlerimiz bağımsızlığını ilan etmek isteyince, liseliler için ayrı bir ekip kurarak onların yaşına ve gündemlerine uygun oyunlar yazmaya başladık. Ekoloji, eğitim, aile, özgürlük gibi konuları liseli gençlerin gözüyle sahneye taşıdık. Hep birlikte gözetim toplumuna karşı sokaklara çıkıp, Türkiye’den gelen mobeseler daha yeni kurulurken NObese dedik. Bizi ilk oyunumuzdan bu yana destekleyen Yaşar Ersoy hocamızın Devlet Tiyatrosu’nda yaşadığı sansüre karşı “özerk tiyatro - özgür sanat” talebiyle sokaklamamızı yaptık. John Steinbeck’in “Ay Batarken”iyle işgale karşı direnişi örgütlerken, hayatımızı ve tiyatroyu derinden etkileyen korona, kısa bir süre ne yapacağımızı şaşırtsa da üretmemizi durduramadı. Çünkü insan var olduğundan beri, içine homo ludens kaçanlar rahat duramaz. Tiyatro değil tiyatromsu da olsa video vb. farklı formlarda derdimizi anlatmaya çalıştık. Pandeminin sebeplerini ve sonuçlarını unutturmak değil hatırlatmak ve sorgulamak sorumluluğuyla yazdık, oynadık. Göz göze gelmenin imkânsızlığı, birbirimizi duymamıza engel değildi; geçmişin radyo tiyatrosu, “Zaman Makinesi”ne binip imdadımıza yetişti. Belki bir süre daha buluşamayız aynı salonda ama 20. yaş kutlamalarımızda parklar, sokaklar, meydanlar bizi bekliyor yaz boyunca…      

“Bir barakacık olsa bize yeter!”- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

599703_10151397550457762_615854243_n

“Bir barakacık olsa bize yeter!” dediğimiz o günün üzerinden 20 yıl geçmiş bile. Aktivistimiz Tahsin Oygar'ın kaleminden Baraka'nın kuruluş hikayesini anlattığı makalemizi keyifle okumanızı dileriz. Argasdi'nin 62. sayısı, Baraka dosyasıyla tüm gazete bayiileri, Khorakitap ve Baraka Kültür Merkezi lokalinde 10 TL okur katkısıyla sizlerle buluşmayı bekliyor. 599703_10151397550457762_615854243_nYıllar önce Baraka ile yola koyulmaya karar verirken heyecanlı bir grup gençtik. O dönemlerde Halk-Der geleneğinden gelen “abilerimiz” vardı. Biz gençlerin de politize olma süreci o zamanlarda başlamıştı.  Baraka’nın kurulmasından önce siyasi bir dizi etkinliğimiz olmuştu tabii ki. “Abilerimizin” gündemlerinin peşinde süreçlere ve alınan kararlara hakim olma şansını pek yakalayamıyorduk. Kendimizi o gündemlerin içinde sürüklenirken buluyorduk. Bu “abilerimiz” dediğimiz grubun, dağınık liderliği, örgüt anlayışını geliştirip katılımcı bir demokratik ortam sağlayamamaları, gündelik ve hızlı geliştirilen politikalar tarafından sürüklenmeleri bizi gerçekten yormuştu. Ülkenin içinde bulunduğu durum ve bizim gibi rahatsızlık çekenlere de sol bir anlayışla kültür ve sanat üretimleri üretme, hayatı sol değerler üzerinden paylaşma ve dayanışma fırsatı vermek amacı ile kuruldu Baraka. Kültür merkezimizi kurma çalışmaları için bile toplantı yapacak yer, mekân bulmak oldukça zordu. Yine bu kuruluş toplantılarından birinde, bu mekân bulamama sorunu üzerinden hayıflanırken bir arkadaşımız, yanılmıyorsam Cengiz Erdem’di, “derme çatma baraka bile olsa bize yeter” demiş ve herkes “evet bir barakacık olsa bize yeter” diyerek iç çekmişti. İşte kültür merkezimizin ismi böyle ortaya çıkmıştı. Sonra tüm ilişkiler kullanılarak ilk mekânımız olan Şht. Tuncer İlkokulu yanındaki binamızı kiraladık. İmece usulü ile harabe halde olan dükkanı büyük özveri ve emek ile içine girilebilecek hale getirmek oldukça güç olmuştu. Tabii kaynak sağlamak için dayanışma konseri düzenlemiştik. Ayrıca herkes elinden geldiğince katkı koyunca kendi gücümüzle, zor da olsa bir şeyler başarmak bize özgüven sağlamıştı. Kuruluştan sonraki ilk yedi aylık süreç oldukça zorlayıcı ve bir o kadar da öğretici oldu. Hayal ettiğimiz katılımcı, düzenli ve sistemli bir toplantı düzeni oluşturamıyorduk. “Abilerimizin” dağınık ve gündelik kararlarını Baraka’ya dayatması ve ikili sohbetlerde Baraka’ya ilişkin kararlar ürettiklerini duymak bizi oldukça rahatsız ediyordu. “Kervan yolda da düzülebilir” görüşümüz bizi bir süre sakin tutuyor; ta ki mekânımızın açık olabilmesi için “abilerimizin” önerisi ve bizim onayımızla barakanın büfesini işletmesi için bir arkadaşa görev verene kadar... Bu arkadaşın yönettiği büfe bir süre sonra Baraka’yı bir bar ortamına çevirmeye başlıyor. Gerek mahalle sakinlerinden gerekse de etkinliklerimize katılan gençlerden aldığımız şikayetler üzerine olaya müdahale etmek için harekete geçiyoruz. Fakat tüm çabalarımız sonuçsuz kalıyor. Olayı tartışmayı bile kabul ettiremiyoruz, bir de üstüne üstlük “özel mülkiyetçilik” ve “mekân sahipliği” yapmak ile suçlanıyoruz. Tüm emeklerimizi gerimizde bırakarak birkaç sandalye ve Baraka tabelası ile ilk mekânımızdan ayrılırken “Sorun, mekân sorunu değildir; kültürel duruş tercihidir” isimli tarihi bildirimizi yayınlıyoruz. Kalan arkadaşlar Kırlangıç Kültür olarak kısa bir süre devam ettikten sonra dağılıyorlar. İşte bu olaydan sonra (1 Ocak 2003)  yeni bir mekâna geçiyoruz ve yirmi yıl sonra bugün halâ devam ettirdiğimiz cuma toplantılarımıza ilk kez başlıyoruz. Film gösterimleri, tiyatro ve koro çalışmaları ile örgütlülüğümüz artarken, değerler, çalışma tarzı ve etkinliklerimizi kaleme almaya başlıyoruz. Baraka’nın organizasyon yapısı cuma toplantılarında ele alınıp ilmik ilmik örülmeye başlıyor. “Hemen Şimdi” isimli yayınımız böylece oluşuyor. Cumartesi sohbetleri ile gündeme ilişkin sohbetler düzenlerken, ücretsiz satranç ve bilgisayar kursu vermeye başlıyoruz. 1 Mayıs, 1 Eylül, 8 Mart gibi bizim için önemli günlerde sokakta olmaya çalışıyor ve gündemi takip edip emeğin yanında bir politik hattı kültür sanat etkinliklerimiz ile harmanlamaya çalışıyorduk. Kıbrıslı Elenler ile iletişimimizi geliştirmeye çalışıp birlikte düzenlenen birçok eyleme katılıyorduk. Bu eylemlerden bazıları Savaş Karşıtı, Filistin ile dayanışma için ve adamızdaki İngiliz üslerine karşı yapılan eylemlerdi. Kıbrıslı Türk halkına uygulanmaya çalışılan asimilasyon politikalarına karşı çıkarken, Kıbrıslı milliyetçiliği yapıp neredeyse ırkçı tutumlar sergileyen göçmen düşmanlığı ile de mücadeleyi bir görev edindik, çeşitli üretimlerde bulunduk. Ülkemizin tamamında ekolojik talanın başladığı her yerde ses vermeye çalıştık. Adamızın birleşmesi ve barışın sağlanması için de “Barış Bizlerin Ellerindedir” şiarı ile irademizi teslim eden değil özne olma çabasını ön plana çıkaran bir anlayış ile mücadele verdik. Elinizde tuttuğunuz Argasdi’miz bir duvar gazetesi olarak başladı ve dergi olup çıktığı ilk günden bu güne kesintisiz sizlere ulaşmaya devam ediyor. Müzik grubumuzun albümleri, tiyatro gruplarımızın oyunları, film atölyemiz ve sonrasında BarakaTV olarak faaliyet gösteren etkinlik grubumuzun sayısız üretimi oldu. Okuma grubumuzla birlikte tartışarak kitaplar okuduk. Dinsel gericiliğe karşı çocuklarımız için yaz kursları hazırladık. Siyasi yönümüzün güçlenmesi ile Lefkoşa Belediye seçimlerinde meclis üyesi adayı göstermeden tutun, genel seçimlere kadar bir dizi seçime de girmek durumunda kaldık.  Geziler, yeme içmeler, yaz kampları, paneller, festivaller derken 20 yıl olmuş.  “Her şey herkese kendimize hiçbir şey” şiarı bize kişisel çıkar ve kariyer çabasını değil tüm değer ve zenginliklerin herkese adil ve eşit dağıtılmasından yana olmayı öğretti. Hatası ve sevabı ile geçen 20 yıl. Baraka üretmek isteyen, sanata kültüre ilgi duyan, sol değerlere inanan herkese açık. Gelin bir el atın. Birlikte nice 20 yıllarımız olsun!  

Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz’da

By Nazen Şansal

221567510_547653962947625_3374903743135113810_n

196542983_10159602328512445_2882002770526569367_n

Baraka Kültür Merkezi 20. Yıl Etkinliklerine Devam Ediyor 2001 yılında kurulan bir kültür derneği olan Baraka, 20. yılını çeşitli üretimler ve etkinliklerle kutluyor. Temmuz ayının ilk haftası film gösterimi, Argasdi dergisinin özel sayısı ve Bahcada 10 Tayka özel programı ile başlayan faaliyetler, "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı oyunun parklarda halka açık gösterimleri ile devam ediyor. Barış Manço Parkı ve Göçmenköy Parkı'ndaki gösterimleri tamamlanan oyun son olarak 29 Temmuz Perşembe 19.00'da Büyük Han arkasındaki meydanda, biletsiz ve ücretsiz olarak seyirciye sunulacak.

221567510_547653962947625_3374903743135113810_n

Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz'da 31 Temmuz Cumartesi akşamı saat 19.00'da ise Sol Anahtarı, halka açık bir konser verecek. Grubun albümlerinde yer alan besteleri ile yorumladığı parçalardan oluşan konserde Kıbrıs ezgileri ve dünyadan devrimci şarkılar da seslendirilecek. K.Kaymaklı'daki HAS-DER lokalinde gerçekleşecek olan konser öncesi, Baraka'nın 20. yaş günü kutlamaları çerçevesinde çeşitli videolar ve sunuşlar da yer alacak ve doğum günü pastası kesilecek. Dernekten yapılan açıklamada, tüm Baraka dostlarının davetli olduğu ve etkinliğin Pandemi önlemlerine uyularak açık havada gerçekleşeceği bildirildi.  

Baraka Kültür Merkezi 20. Yıl Etkinliklerine Devam Ediyor

By Nazen Şansal

198096142_10159602330747445_362566168876927998_n

196542983_10159602328512445_2882002770526569367_n

2001 yılında kurulan bir kültür derneği olan Baraka, 20. yılını çeşitli üretimler ve etkinliklerle kutluyor. Temmuz ayının ilk haftası film gösterimi, Argasdi dergisinin özel sayısı ve Bahcada 10 Tayka özel programı ile başlayan faaliyetler, "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı oyunun parklarda halka açık gösterimleri ile devam ediyor. Barış Manço Parkı'ndaki gösterimleri tamamlanan oyun, 27 Temmuz Salı saat 19.00'da Göçmenköy Parkı'nda ve son olarak 29 Temmuz Perşembe Büyük Han arkasındaki meydanda, biletsiz ve ücretsiz olarak seyirciye sunulacak. 224160468_1163683094113387_3343123096354327476_n 221952563_561098915060091_3238578098951713328_n 221635330_343600127479133_2622831560211048623_n 221689566_799080674134185_2048939727252379090_n 222987631_254395279530266_271832780383582443_n 219555517_349026350067728_2962939233613673113_n Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz'da 31 Temmuz Cumartesi akşamı saat 19.00'da ise Sol Anahtarı, halka açık bir konser verecek. Grubun albümlerinde yer alan besteleri ile yorumladığı parçalardan oluşan konserde Kıbrıs ezgileri ve dünyadan devrimci şarkılar da seslendirilecek. K.Kaymaklı'daki HAS-DER lokalinde gerçekleşecek olan konser öncesi, Baraka'nın 20. yaş günü kutlamaları çerçevesinde çeşitli videolar ve sunuşlar da yer alacak ve doğum günü pastası kesilecek. Dernekten yapılan açıklamada, tüm Baraka dostlarının davetli olduğu ve etkinliğin Pandemi önlemlerine uyularak açık havada gerçekleşeceği bildirildi.  

Baraka Tiyatro Ekibi Parkta Seyircisiyle Buluştu

By Nazen Şansal

217888590_880485159532818_1247949457093964555_n

218604526_4126258297429855_5960053618165935127_n        215045568_173534021504538_2669805380968523514_n 

Baraka Kültür Merkezi, toplumun ruh sağlığının da beden sağlığı kadar önemli olduğunu vurgulayarak, Pandemi'ye rağmen ve gereken önlemleri alarak faaliyetlerine devam ediyor. Biletsiz ve ücretsiz, açık hava etkinlikleri ile biraraya gelen sanat severler, yaratılan sosyal dayanışma ortamı ile içinde bulunduğumuz sıkıntılı dönemi bir nebze olsun hafifletebiliyorlar. Baraka Tiyatro Ekibi "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı kara mizah oyunu ile dün akşam Barış Manço Parkı'ndaydı. Oyun, üniversite mezunu sıradan bir gencin iş arama serüvenine ve bir gün sınıf atlayıp yükselme hayaline «zoom in» yaparken aslında «zoom out»ta kapitalizmin neoliberal döneminde çekilen toplumsal acılara geniş açılı bir ayna tutuyor. Tıpkı lunaparklardaki kahkaha aynaları gibi, pek çok gencin yaşadığı trajik gerçekliği komik bir biçime sokuyor. 219219486_4095712900513436_7284792351727922723_n Gösterimler devam edecek İlk temsli kaçıranlar için bir sonraki gösterim, 24 Temmuz Cumartesi saat 19.00'da Barış Manço Parkı'nda yer alacak. Ardından 27 Temmuz Salı Göçmenköy Parkı'nda sokaklanacak olan oyun 29 Temmuz Perşembe ise son temsilini Suriçi Büyük Han arkasındaki meydanda gerçekleştirecek. Tümü saat 19.00'da başlayacak olan gösterimlerde sınırlı sayıda sandalye bulunduruluyor ve Pandemi önlemleri bakımından seyircilerin oyun vaktinden 10 dakika önce gelmeleri rica ediliyor. 215045568_173534021504538_2669805380968523514_n 215901221_140465544796957_759508658275121298_n 216721675_241426140939783_2448340208502035265_n 216785842_340742980836964_3401235997869252945_n 216904298_423844022081936_1694246418637673353_n 216936963_884754168797283_3161200839290698078_n 216953588_3147721862127724_7355349941771903280_n 216963920_324484572671144_170726037880090192_n 216970905_560120905331362_7007236677166818764_n 216991465_533268424580381_6085393272663978383_n 217015760_792900194708780_8469380795434846119_n 217130251_965664134228366_5469163382293680226_n 217192879_535711290959719_5759445369879466039_n 217200238_385327916269248_5416526692737578449_n 217345122_299650358342116_7047557180953001538_n 217399655_187019623311404_268677957177388918_n 217406722_802745513718553_3299902790333646753_n 217448067_1698936970292272_4087360626850665846_n 217448072_919982878732394_5071745357046430404_n 217495086_859445738089801_803985194875511993_n 217600361_525687932212101_3574397347484205267_n 217605275_961306414413430_6607476832927822903_n 217628969_2331955846937351_2072422222873880209_n 217680191_543119096717856_8453052052039620949_n 217797771_656282385334421_2526743778744952665_n 217828140_1025706204839884_2607904401514173149_n 217888594_847289242661206_2814778358486040283_n 218065420_1863510053826389_8890391307560433413_n 218083049_4180475572044773_4984510706611651367_n 218106414_344670770559540_7612779051798482618_n 218128763_564707744537929_390307172498426725_n 218198369_1077044242823783_3073563997386270481_n 218223729_404728790958889_8334650070958872458_n 218304525_953131648807620_7680021332460989731_n 218355474_662411925156835_5381869231898753325_n 218378996_524380488881768_6813424061970942593_n 218384640_4160532664035013_8742836967078576789_n 218400603_1021943485241574_3746350292290571999_n 218405006_1422247601486791_4803294547360534669_n 218434664_254814979740255_689836172315798275_n 218449403_2377242415739073_8906058821198618174_n 218604434_239470121352686_44384148046517645_n 218604526_4126258297429855_5960053618165935127_n 218604597_1193976384437193_5018592207128488483_n 218604603_829469614436383_1748641935218269479_n 218634112_492376538728964_4151981832723411061_n 218807824_806015113610987_4428782758658645727_n 218884866_807401266808033_1441429976161697891_n 218907854_858793531387269_7662228291952612364_n 218917510_622178388743277_3755169654280034771_n 219219486_4095712900513436_7284792351727922723_n 219754099_584944216248549_8930395794648218738_n 217888590_880485159532818_1247949457093964555_n

Baraka’dan Parklarda Tiyatro Gösterimleri

By Nazen Şansal

211360219_490410378906631_2720349254564699043_n

afiş

Baraka Tiyatro Ekibi parklarda ve meydanlarda seyircisiyle buluşuyor. “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” adlı oyun, 17 ve 24 Temmuz Cumartesi günleri saat 19.00’da Barış Manço Parkı’nda oynanacak. Halka açık ve biletsiz olarak gösterilecek olan yaklaşık bir saatlik oyun, işsiz bir gencin iş arama serüvenini ve bu esnada başına gelen trajikomik olayları konu alıyor. Kolaylaştırıcılığını Nazen Şansal’ın yaptığı oyunda Emel Karagözlü Cicibaba, İncilay Gök, Merin Olgun ve Şifa Alçıcıoğlu rol alıyor. “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” adlı kara komedi, kapitalizmin neoliberal döneminde çekilen toplumsal acılara geniş açılı bir ayna tutuyor. Tıpkı lunaparklardaki kahkaha aynaları gibi, pek çok gencin yaşadığı trajik gerçekliği komik bir biçime sokuyor. Karakterin, iş arama hikâyesinin bir bölümünde Kıbrıs’a da yolunun düşmesiyle oyun ülkemiz gerçeklerine de değiniyor. Baraka’nın 20. yıl etkinlikleri kapsamında yer alacak olan etkinliğin afişini Mustafa Batak, fragman ve video çekimlerini ise Kamil İpçiler gerçekleştirdi. Oyunun kostüm-aksesuar tasarım ve uygulaması ise Merin Olgun’a ait. Biletsiz ve ücretsiz olan oyun, saat 19.00’da başlayacak ve Pandemi önlemlerine uygun olarak açık havada seyirciye sunulacak. Lefkoşa’daki gösterim yerleri şöyle: 17-24 Temmuz Cumartesi Barış Manço Parkı 27 Temmuz Salı Göçmenköy Parkı 29 Temmuz Perşembe Büyük Han arkasındaki meydancık 211360219_490410378906631_2720349254564699043_n  

Doğayı Yok Edecek Olan ve Size Tepeden Bakan ‘‘Asil Köylü’’ İster miydiniz?

By Nazen Şansal

202125562_1244294232683347_3977998037442313035_n

202125562_1244294232683347_3977998037442313035_n

Binlerce üyeyi temsil eden onlarca örgüt ile birlikte bileşeni olduğumuz "Heykele Hayır Platformu"nun ortak açıklaması:

Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi kurucusu Erbil Arkın’ın ‘‘hayalim’’ diyerek ortaya attığı ve Girne Dağları’nın eteklerindeki doğal olarak kalmış en önemli tepelerden birisine ‘‘Asil Köylü’’ adı verilen devasa bir heykel inşaatı yapılması için çalışmalar yürütülmektedir. Henüz, resmi olarak gerekli adımlar atılmamış olsa da gayrı resmi olarak birçok çalışmanın yürütüldüğü, hatta Girne Belediyesi ile bu konuda işbirliği yapıldığı da bilinmektedir.

Toplumumuzun daha ileriye taşınması, doğamızın korunması, kültür-sanatımızın gelişmesi gibi farklı alanlarda çalışmalar yapan ve bir insan hakkı olan çevre hakkına sahip çıkan örgütler olarak, başta bizzat projenin yaratıcılarından olmak üzere çeşitli kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler ışığında söz konusu proje hakkında değerlendirmelerde bulunduk. Bu değerlendirmeler ışığında, aşağıda sıraladığımız gerekçelere dayanarak ‘‘Asil Köylü’’ heykelinin yapımına, toplumun genelinde hâkim olduğuna inandığımız şekilde açıkça karşı olduğumuzu belirtiriz. 1-      Söz konusu projenin, Girne Dağları’nın eteklerinde yer alan ve tamamen ağaçlarla kaplı olan 174 dönümlük ORMAN ARAZİSİ içerisinde yapılması planlanmaktadır. Bu alan yasal olarak bir orman arazisidir ve doğal bir park yapılmak üzere Girne Belediyesi’ne devredilmiştir. Başta Anayasa ve Fasıl 60 Orman Yasası uyarınca buraya, en iyi amaçlarla bile olsa herhangi bir inşaat yapılması söz konusu olamaz, olmamalıdır. Hele ki son yıllarda iklim krizinin de etkisiyle kuraklaşan, yangınlarla ormanları yok olan adamızda, artık tek bir ağaç bile kesilmemelidir. 2-      Betondan fazlasıyla nasibini alan Girne’de, insanların en azından yüzünü dağa döndüğünde 40x40 metre boyutlarında bronzdan yapılmış devasa bir heykeli değil yeşil dağları görebilmesine imkan sağlanmalı ve Girne Dağları’nın görsel ve ekolojik BÜTÜNSELLİĞİ bozulmamalıdır. Yapılması planlanan devasa heykelin, ülkemizin dokusuna, ölçeğine olan aykırılığı ortadadır. Kıbrıs adasına, toplumun geleceğine ve tüm dünyaya karşı doğaya yapılacak her türlü tahribatın sorumluluğunu hissederek hareket etmek, hiç bir surette ödün verilmemesi gereken bir unsurdur. 3-      Bölgenin orman alanı olması dışında, sahip olduğu çeşitlilik ve arazi yapısı dikkate alındığında heykel yapımı için gerçekleştirilecek inşaat faaliyetleri, projeyi hazırlayanların da ‘‘bir miktar zarar verilecek’’ diyerek önemsizleştirdiği ama kabul ettiği şekilde ciddi bir inşaat faaliyeti yaratacak ve doğaya büyük zararlar verilerek geri dönüşümü mümkün olmayan büyük TAHRİBAT yaşanmasına yol açacaktır. Ayrıca, heykelin çok güçlü aydınlatma sistemleri olacağı, bölgede neredeyse gece yaşanmayacak kadar müthiş bir ışık kirliliği ortaya çıkacağı tahmin edilmektedir. Bu da, doğal yaşam ve çevrede yaşayanlar için ciddi bir fiziki ve ruhsal çöküntü/tahribat yaratacaktır. 4-      Her ne kadar da proje tanıtımlarında ‘‘doğayı korumak için heykelin yapılacağı’’ söylemi yer alsa da ülke gerçeklerimiz, heykelin söz konusu bölge ve civarında İMAR BASKISINI artıracağı ve şehrin büyümesini imar planlarında görülenin aksi bir şekilde artıracağına yönelik endişe yaratmaktadır. Bu da sadece heykelin yapılacağı yeri değil tüm kentin dokusunu ve çevre yollarının trafiğini olumsuz yönde etkileyecektir. 5-      Heykelin yapılması planlanan tepe, AB NATURA 2000 çalışmaları kapsamında Kıbrıs’ın kuzeyinde belirlen 6 ekolojik alandan birisi olan Beşparmak Dağları Potansiyel Koruma Alanı sınırları içerisinde yer almaktadır. Diğer 5 bölge (Akdeniz sahili, Alagadi sahili, kuzey ve güney Karpaz, Tatlısu sahili, Mağusa Sulak Alanları), Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edildiği halde taş ocaklarının bulunması nedeniyle Beşparmak Sıra Dağları’nın koruma statüsü resmileştirilmemiştir. Ancak bu durum bölgenin uluslararası anlamda da korunması gerekliliğini ortaya koymaktadır. 6-      ‘‘Asil Köylü’’ heykelinin 40x40 metre boyutlarında ülkenin dört bir yanından görünecek şekilde devasa bir boyutta yapılması planlanmaktadır. Bu ÖLÇEKTE bir yapının hayata geçirilmek istenmesi, gerek malzeme temini ve tahribatın büyüklüğü gerekse inşaatı sırasındaki işçi güvenliği bakımından öngörülemeyen pek çok sıkıntıya da yol açma potansiyeli taşımaktadır. 7-      Söz konusu heykel, Kıbrıs Türk toplumun ürettiği veya kültürel olarak yakın hissedebileceği bir sanat unsuru değildir. Eserin, bir “köylü”nün var oluşundaki gibi doğayla bütünleşik olmadığı tam aksine doğa üzerinde hegemonik bir kurguya sahip olduğu, konu, içerik ve figüratif açıdan yerel değerlerle ve Kıbrıs köylüsü ile bağdaşmadığı da yadsınamaz bir gerçekliktir. 8-      Elbette ki kentlerimizin sanat eserlerine ihtiyacı vardır. Ancak bunlar, zenginliği ve gücü sembolize eden dev yapılar yerine, doğayla ve çevreyle barışık olan, insanlarla iç içe yaşayabilen örnekler olmalıdır.  Kütlesel olarak ezici bir büyüklüğe sahip olmak yerine yaratıcı ve özgün örneklerle toplumun kültürel yapısı zenginleştirilmelidir.  Kent, sokak, cadde, meydan veya park alanları yaratılırken heykel veya diğer kamusal sanat örnekleri için de gerekli mekanlar oluşturmalı ve estetik bir bütünlük içinde heykeller yaşamalıdır. 9-      Heykelin adının, yan yana anılamayacak iki kelime olan, ‘‘asil’’ ve ‘‘köylü’’ kelimelerinden oluşması bile bu projedeki tutarsızlığı itiraf etmektedir. Özellikle monarşi düzeninde kullanılan ve halkı, işçileri, kadınları, köleleri ezen ve üstün kabul edilen soyluları ifade eden ‘‘asil’’ kelimesinin, emekçi, çalışkan, mütevazı Kıbrıs’ın köylüsü ile bir arada kullanılması hayret vericidir. Sadece bu bile, ‘Asil Köylü’ heykelinin bu topraklardan ve halktan kopuk olduğunu diğer taraftan erk sahibinin her şeyi yapabilme istencinin göstergesidir. 10-   Her toplumun yarattığı sanatsal değerlerle var olduğu gerçektir.  “Asil Köylü” heykeli ise ne içerik ne de biçim açısından bu toplumun yarattığı bir değer değildir. Bu nedenle Kıbrıs kültürünü yansıttığı söylenen heykelin, hangi açıdan Kıbrıs halkını yansıttığı belirsizdir. Kıbrıs kültürünün en büyük özelliği olan mütevazılık unsurunu darmadağın eden böylesi bir heykel projesi kültürel perspektiften de yoksundur. 11-   Söz konusu heykelin, Fransa’daki Eiffel kulesini veya Brezilya’daki İsa heykeli örneklerine dayandırılarak ülkemize gelen turist sayısını artıracağı ve ülkemizin ekonomik olarak kalkınmasına katkı sağlayacağı yönündeki ifadeler de gerçek dışı bir söylemdir. Böyle bir iddia, heykelin hangi turizm modelimize uygun bir akıl olduğu ve hangi turizm politikamızın bir yansıması olduğu sorularını cevapsız bırakırken, heykelin turizm potansiyeli taşıması için ünik ve sanatsal açıdan ilerici ve yaratıcı bir dil taşıması gerekliliği da göz ardı edilmektedir. 12-   Böylesi bir heykele Devlet tarafından izin verilmesi, sermayedarlar arasındaki rekabeti artırarak başka zenginlerin de kendi fantezilerini ormanlarımıza, dağlarımıza denizlerimize yapmasına vesile olabilecektir. Sermayenin, kamusal alana ve sanata bu kadar pervasızca girmesi ve kamusal alanları canının istediği gibi bir sanatla donatması, sanatın özgür, yaratıcı ve halkla bütünleşik gelişimini de olumsuz etkileyecektir. Sonuç olarak; doğaya hançer gibi saplanacak, devasa boyutlarıyla her yerden görünecek, güç, ego ve paranın sembolü haline dönüşecek ve toplumun kendi değerleri yerine bir zenginin ölümsüz olma çabası olarak görünen böyle bir heykel projesi, Kıbrıs Türk halkına karşı büyük bir KÜSTAHLIK göstergesidir. “Asil Köylü” heykeli, yukarıda sıraladığımız gibi EKOLOJİK, EKONOMİK, KÜLTÜREL ve SANATSAL açılardan sakıncalarla doludur. Bu nedenle, başta ARUCAD ve Erbil Arkın olmak üzere projenin yaratıcılarını toplumu ikna etmeye çalışmak yerine projedeki ısrarlarından vazgeçmeye çağırırız. Bilinmelidir ki, biz aşağıda imza sahibi örgütler bu yönde gerekli adımlar atılmadığı takdirde çeşitli eylemler ve yargı süreci dahil olmak üzere böyle bir TOPLUMSAL YIKIM PROJESİNE karşı gereken her türlü mücadeleyi ortaya koyacağız. Kamuoyuna önemle duyurulur.  

HEYKELE HAYIR PLATFORMU

Akdeniz Avrupa Sanat Derneği, Avcılık Federasyonu, Bağımsızlık Yolu Partisi, Baraka Kültür Derneği, Barış Derneği, Basın Emekçileri Sendikası, Birleşik Kıbrıs Partisi, Biyologlar Derneği, Çatalköy’ü Geliştirme ve Kültür Derneği, Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu, Dipkarpaz Çevre Koruma ve Sosyal Aktivite Derneği, Doğu Akdeniz Üniversitesi Akademik Personel Sendikası, Esentepe Cennet Vadisi İnisiyatifi, Eşit Hak ve Adalet Sendikası, Federal Kıbrıs Hareketi, Gençlik Merkezi Birliği, Girne Düşünce Derneği, Gümrük Çalışanları Sendikası, Güzelyurt Geliştirme ve Kalkındırma Derneği, Halk Sanatları Derneği, Karpaz Dostları Derneği, Kıbrıs Erozyonla Mücadele ve Ağaçlandırma Vakfı, Kıbrıs Hayvan Hakları Derneği, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Kıbrıs Sulak Alan Topluluğu, Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası, Kıbrıs Türk Devlet Çalışanları Sendikası, Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası, Kooperatif Görevlilileri Sendikası, Kuzey Kıbrıs’ın Dostları Derneği, Lefke Çevre ve Tanıtma Derneği, Lefke Doğa Sporları Derneği, Lefkoşa Gençlik Derneği, Mağusa İnisiyatifi, Mimarlar Odası, Orman Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Sessiz Kullar Hayvanları Yaşatma ve Sahiplendirme Derneği, Sol Hareket, Şehir Plancıları Odası, Şehit Aileleri ve Malül Gaziler Derneği, Taşkent Doğa Parkı, Toplumcu Kurtuluş Partisi, Yerbilimleri Mühendisleri Odası, Yeni Kıbrıs Partisi, Yeryüzü Tohumları İnisiyatifi, Yeşil Barış Hareketi

Argasdi’nin 62. Sayısı Çıktı: Baraka 20 Yaşında!

By Şifa Alçıcıoğlu

ön kapak 62.

ön kapak 62. arka kapak 62.

Üç aylık periyodlarla yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 62. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Baraka 20 Yaşında” olarak belirlendi.   Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; Kıbrıs kültürü, Baraka’dan Haberler sayfasının yanı sıra Baraka Kültür Merkezi’nin 20.yılı nedeniyle Baraka’nın dünü, bugünü, kültürel ve sanatsal üretimleri, eylemlilikleri kısacası yirmi yıllık mücadele pratiği hakkında bir dosya ile sesleniyor okurlarına…   Argasdi’nin Hammaliye Kurulu’ndan yapılan açıklama ise şöyle: “Dergimizin dosya konusuna ayırdığımız sayfalarında sizleri Baraka’nın nasıl bir dernek anlayışı ile hayat bulduğu dernekçilik ve aktivizm konulu bir yazı ile karşılıyor, devamında ise derneğimizin kuruluş hikayesini genel bir bakış ile ele aldığımız yazıyla sizleri zaman tünelimizde yirmi yıllık bir geziye çıkarıyoruz. Kültür-sanat alanında bugüne değin biriktirdiğimiz üretimlerimize hayat veren mücadele araçlarımızdan Baraka Tiyatro Ekibi ve Sol Anahtarı Müzik Topluluğu sizleri konuk ediyor sayfalarına. Medya ve video aktivizm konulu bir başka yazımızla Baraka’nın bu alana bakışı, geçmişten bugüne olan üretimleri ve BarakaTV’nin oluşumu ile ilgili bilgiler aktarmaya çalıştık. Bu sayıya özel bilim konusunu da eklediğimiz sanat sayfamızda, derneğimizin en uzun süreli etkinlik grupları arasında yer alan Okuma-Tartışma grubumuz ile Sun-İzle-Tartış’tan kısaca bahsederken, ‘Okuyan insan, halkının yanındadır” şiarıyla yedi yılı aşkın süredir gönüllü olarak gerçekleştirdiğimiz yaz kurslarımız da geçmişinden bugününe sizlerle... Ayrıca yirmi yılını derlemeye çalıştığımız Baraka belleğimizi paylaşıyor, sokakta gerçekleştirdiğimiz röportajlarla mikrofonumuzu size uzatıp Baraka’yı sizden dinliyoruz. Bizler, argasdi otu gibi inatla mücadele ederek var olmaya devam edeceğiz nice yirmi senelerce. Dünün deneyimlileri, yarının ise hala acemileri olarak yıllardır maruz bırakıldığımız asimilasyon ve entegrasyon politikalarına karşı sözümüzle, notamızla, tiyatromuzla,  şiirlerimizle, kısacası kültür-sanatın her rengi ile direnmekten başka çaremiz yok. Başka bir dünya özlemiyle nice yirmi senelere…”   Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    

BARAKA 20. YIL ETKİNLİKLERİ BAŞLADI

By Pınar Piro

şikago4

şikago22001 yılında kurulan Baraka Kültür Merkezi, 20 yıldır, hem kültürel, hem sanatsal hem de siyasal alanda mücadele etmeye ve etkinlikler düzenlemeye devam ediyor. 1 şikago31 ay boyunca sürecek kutlama etkinlikleri kapsamında ilk olarak Sun-İzle-Tartış etkinliği gerçekleştirildi. Derneğin kuruluşunu anlatan kısa bir sunumun ardından, en eski etkinlik olan İzle-Tartış etkinliğini anlatan bir video gösterildi. Birlikte film izleyip tartışmanın yıllardır devam ediyor olmasının verdiği hazla,  Şikago Yedilisi'nin Yargılanması filmi izlendi. Şikago'daki 1968 Demokratik Ulusal Konferansı'nı, Vietnam Savaşı'na karşı protesto gösterileri düzenlenmesi sırasında suçlanan yedi sanığın duruşma sürecini anlatan film, katılımcılar tarafından büyük ilgi gördü. Filmin ardından da, yargının bağımsızlığının önemi, hala daha adalet arayışının ağır bedellere mal olabileceği, ırkçılığın hayatın her anında hiç beklenmedik zamanlarda ve yerlerde karşılaşılabilecek bir tehlike olduğu hakkında sohbet edildi. Ülkemizde yaşanan eylemler sonrası tutuklanmalar da göz önüne alınarak, farklı grupları temsilen birkaç kişinin gözaltına alınmasının dikkate değer bir konu olduğuna değinildi. Geçmiş yılların anıldığı, etkileyici bir filmin izlendiği ve 20. yaş için mumların üflendiği güzel gecede, bir sonraki gösterimde The Collini Case filminin izlenmesine karar verildi. Genç bir avukatın, zalimce işlenen bir cinayet davasının soruşturma sürecinde yaşadıklarını anlatan filmi birlikte izlemek isteyen herkesi, 7 Ağustos akşamı 20:00de dernek lokalimizde bahçe sinemasına bekleriz.  

Bahcada 10 Tayka ”20. Yıl Özel” Programının Konuğu Yaşar Ersoy

By Kamil İpçiler

baraka tv yaşar ersoy son

Baraka TV'nin sevilen programlarından Bahcada 10 Tayka, 20. yıl özel programında, tiyatrocu, yazar ve mücadele insanı Yaşar Ersoy'u konuk ediyor.   Baraka Kültür Merkezi'nin 20. yaş gününe özel 'Seyircili Canlı Yayın' formatında gerçekleştirecek ve ''Devrimci mücadelede kültür sanatın önemi ve Baraka'nın rolü konuşulacak.   8 Temmuz Perşembe saat 19.00'da Kızılbaş'taki Baraka lokalinin bahçesinde gerçekleştirilecek 'Bahcada 10 Tayka', halka açık bir söyleşi olup dernek lokalinde ve Baraka Kültür Merkezi Facebook hesabında canlı izlenebilecek.

Tembellik Hakkı- Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_5711

Tembellik Hakkı, Argasdi'nin 61. sayısının Sanat sayfasından sizlere sesleniyor. "Ben okudum pek haz ettim" diyerek okuyucuya seslendiğimiz kütüphane bölümünde yer alan yazımız, Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmış Tembellik Hakkıyla ilgili bilgiler sunuyor... IMG_5711Tembellik Hakkı altmış sayfalık incecik bir kitap. Ancak kısalığına bakılarak küçümsenmemeli, bazı kaynaklara göre Komünist Manifesto’dan sonra tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmiş kitap olma onurunu taşıyor. Marx’ın damadı Paul Lafargue’nin bu eserinin bir sosyalist klasik olduğundan ise kimsenin şüphesi yok. İlk bakışta kitabın isminin çağrıştırdığı şey, sanki Marksizm ile bir çelişki içerisindeymiş izlenimi bırakabilir. Tembelliği savunmak, bunu bir hak olarak yüceltmek sanki çalışmayı reddeden bir tutumu onaylamak, üretmeye karşı olmakmış gibi algılanabilir. Özellikle de Marksizm’in çalışan sınıfları, proletaryayı mücadelesinin merkezine koyan bir dünya görüşü olması ile “tembelliği savunmanın” birbirine ters şeyler olduğu düşünülebilir. Oysa gerçek bunların tam tersi! Lafargue Marksizm’i Fransa’da ilk kez gündeme getiren düşünür ve eylemcidir. Paris Komünü günlerinde Fransa’dadır, Komün yenilince sığındığı İspanya’da Kapital’in İspanyolca’ya çevrilmesinde görev almıştır, Fransa işçi sınıfını bilinçlendirmeyi hedefleyen Egalite gazetesinin yazar kadrosundadır ve Fransız Sosyalist Partisi kurucularındandır. Kısacası Lafargue bir Marksist’tir ve “Tembellik Hakkı” da bu ideolojik temel üzerinde yükselen bir kitaptır. Marksizm insanın evriminde emeğin rolüne işaret edip, alet kullanımından kültüre kadar her noktada topluma şekil verdiğini vurgularken sözü edilen emek, “kapitalist çalışma” değildir. Tam aksine Marx, bu tür çalışmanın işçileri nasıl insanlıktan çıkardığını eserlerinde en çok vurgulayan düşünürlerden biridir. Marksizm insan emeğinin hem insanı hem de toplumu şekillendiren ana unsur olduğunu, insanın emeği aracılığı ile çevresini şekillendirirken kendi kendisini de şekillendirdiğini açıklar. Ancak üretim araçlarının özel mülkiyeti ile birlikte, sadece emek aracılığı ile üretilen artık ürün değil “zaman” da sınıf mücadelesinin konusu olmuştur. Kapitalistler işçileri daha uzun süre çalıştırmak isterken, işçiler de kendilerine ait bir boş zaman talep etmektedirler. Çalışma saatleri uzadıkça işçiler insanlık dışı koşullara maruz kalmakta, insanlıktan çıkmaktadırlar! Lafargue da zaten “çalışma”ya değil, “kapitalist çalışma”ya karşı çıkmakta; “tembellik” derken “aylaklık”tan değil “boş zamandan” bahsetmektedir. İşte Tembellik Hakkı bu Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmıştır. Günde 12-14 saat çalışan işçilerin sekiz saatlik iş günü mücadelesinin yükseldiği, bu talebin işçi sınıfına kazandırdığı 1 Mayıs mücadelelerinin henüz doğmak üzere olduğu koşullarda Lafargue; tembelliğin kapitalistler kadar işçi sınıfının da hakkı olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Lafargue kitabında kendileri tembellikle meşgul olan sınıflarca çalışmanın kutsanmasının ikiyüzlü yapısını teşhir ettikten sonra aşırı saatlerde çalışılması sonucunda ortaya çıkan ürün fazlasının toplumlarda nasıl bir bozulmaya yol açtığına dikkat çekti. (Yeri gelmişken, kitapta aşırı üretim ve tüketimden kaynaklı ekolojik sorunların da eleştirildiğini söyleyerek, Marksizm’in ekolojik duyarlılığı olmadığını iddia eden günümüz “aydınlarına” bir selam gönderelim!) Kitabın son bölümünde ise her insanın günde en fazla üç saat çalışmasını öneren Lafargue, bu durumun teknolojik gelişmeyi teşvik edeceğini ve birçok işin makineler tarafından yapılması ile yaratıcı faaliyetlere, sanata, kültüre çok daha büyük bir alan açılacağını da vurguladı. Aşırı üretim yüzünden ekolojik bir felakete doğru yaklaşırken milyonlarca insanın açlık çektiği, yasalarda var olan sekiz saatlik iş gününün neoliberal saldırılarla küresel çapta fiilen geriletildiği, geçmişin kazanılmış haklarının teker teker kaybedildiği, bizim ülkemizde ise özel sektörde tamamen ortadan kalktığı koşullarda; Marksizm de “Tembellik Hakkı” da hala güncel.      

İzle-Tartış’ta Ödüllü Bir Ercan Kesal Filmi: “NASİPSE ADAYIZ”

By Kamil İpçiler

199768224_780203972863961_2148587465189298443_n

Baraka Kültür Merkezinin kuruluşundan beri kesintisiz devam eden en uzun etkinliği olan Sun-İzle-Tartış etkinliği, pandemi tedbirleri nedeni ile verilen kısa bir aranın ardından film severlerle buluşuyor. Açık havada gerçekleşecek etkinlikte ,katılımcılar bol ödüllü bir ERCAN KESAL filmi izleyecek; NASİPSE ADAYIZ. Nasipse Adayız, 2000’li yıllarda İstanbul Beyeoğlu Belediye Başkanlığına CHP’den aday olmak isteyen bir adamın yaşadıklarına odaklanıyor. Doktor Kemal Güner, belediye başkanlığına aday olmaya karar verir. Bunun için vakit kaybetmeden çalışmalara başlayan Güner, delice bir koşuşturmanın içine girer. Adayı seçecek kurulda Bir Numara'nın gözüne girip aday olmayı başarabilmek için her yolu deneyen Güner, heyecanla adaylığının açıklanacağı geceyi beklemeye başlar. Ancak büyük gün gelip çattığında beklenmedik olaylarla karşı karşıya kalır. Doktor kimliğinin yanı sıra, dizilerde veya uzun metraj filmlerde kısa rollerle gördüğümüz Ercan Kesal aynı zamanda senaryo ve kitap yazarlığı da yapıyor. Hem yönetmen koltuğuna oturduğu hem de oyunculuğunu üstlendiği bu ilk filminde de kendi deneyimlerini yansıttığı kitabından uyarlama yapmış. Bir adayın gözünden siyasetin farklı yüzünü, yapılan pazarlıkları, politik stratejileri ve insanın karanlık yüzünü gerçekçi olarak görmek isteyen herkesi, bu ödüllü filmi izlemek üzere, 12 Haziran Cumartesi akşamı 20:00’de Baraka lokaline, bahçede sinema keyfine bekleriz. Filmin aldığı ödüller: 39. İstanbul Film Festivali:  "En İyi Yönetmen", "En İyi Kurgu" ve "Fipresci” ödülleri. 27. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali: "En İyi Film", "En İyi Senaryo”, "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu", "En İyi Yönetmen" ve "En İyi Kurgu" ödülleri. Belgrad Uluslararası Film Festivali: En İyi İlk Film Ödülü.

Ah Şu “Tembelliğimiz”- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920

Argasdi'nin Tembellik dosyasını  incelediği 61. sayısında Kıbrıslı Türkler ve tembellik konusu "Ah şu Tembelliğimiz" isimli makaleyle tartışmaya açıldı. Derginiz Argasdi Baraka Kültür Merkezi lokalinde, bölgenizdeki Khora Kitap'ta ve gazete bayiilerinde... On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920Kıbrıslı Türkler üzerine en çok yapılan yorumlardan biri “tembelsiniz” argümanıdır. Peki, tembel miyiz? Öyleysek neden tembeliz? Ya tam tersiysek?  İstediğimiz gibi üretebiliyor muyuz, üretimlerimizi pazarlama gücümüz var mı? Kendi ekonomimizi elimizde bulundurabiliyor muyuz? Yoksa konformizmin rahat kollarında mışıl mışıl bir uykuda mıyız? Geçmişimiz; savaşlar, acılar ve yokluk hikayelerini içinde barındıran bir tarihe sahip. Güneş doğmadan uyanan köylülerin, bütün gün didinip durması ve bunu Sisyphos’un bir kayayı itmesi gibi sonsuz bir döngüde her gün tekrar etmesi… Bir yanda kuraklık, bir yanda yoksullukla geçen yıllar. Diğer taraftan ise yönetenlerin ve emperyalistlerin müdahalesi karşısında var olabilme mücadelesi için direnen bir halk… Kendi ayaklarımızın üstünde durma hayallerimiz hep bastırılmış, ağzımıza çalınan bir parmak balla “Aman siz uğraşmayın biz sizin yerinize yaparız” masallarıyla bir şekilde susturulmuşuz. Bugün gelinen nokta ise “şımarık, tembel, besleme” olarak itham edilen Kıbrıslı Türkler olmuş. Tarihe kısa bir bakış 1571 yılında adanın Osmanlıların eline geçmesiyle ilk kez Türk nüfus varlığından söz etmeye başlayabiliriz. Anadolu’dan buraya getirilen daha fazla tarım ve zanaat yaparak geçimini sağlayan Türkler, 1878 yılında İngiliz Sömürge Yönetimi altına geçtiği zaman Kıbrıslı Türk kimliğiyle anılmaya başladı. Kıbrıs, İngiliz sömürgesi olarak iki paylaşım savaşına da tanıklık etti. 1. Paylaşım Savaşı yıllarında Kıbrıslı Türklerin adadan çıkışı yasaklandı, ticaret yapmasına izin verilmedi. Büyük çoğunluğu köylerde yaşayan halk, çalışıp didinse de kuraklık amansız, yoksulluk başa belaydı. İşsizlik nedeniyle gençler bilmedikleri diyarlarda İngiliz askeri olarak savaşa katıldı, kızlar bilmedikleri diyarlara Araplara satıldı... Derken bir Amerikan şirketi boy göstermeye başladı Lefke kıyılarında. Cyprus Mines Corporation (CMC)  maden işletmesi 1914 yılında faaliyete başladı. İşsizlikten kırılan halk böylece kendine bir “kurtarıcı” buldu ve adanın dört bir yanından toplanan büyük bir çoğunluğu erkeklerden oluşan işçiler, CMC maden şirketinde çalışmaya başladı. 1950’li yıllarda bakırın en parlak rengi gibi zirvede ışıldamaktaydı şirket.  2. Paylaşım Savaşı sırasında faaliyetine ara verdiğinde ise tarlasını bırakıp birkaç kuruşa madende çalışan erkekler de işsiz kalır. Yıllarca ekilemeyen tarlalar verimsiz, kuraklık ve işsizlik acımasızdır. 1975 yılına değin maden arayan şirketin, arkasında tek bir iz bırakmadan dev bir çevre felaketi bırakıp gitmesi kadar da acı… Emperyalist güçlerin ada halkı üzerinde yarattığı travma bununla da sınırlı değildi.1960 yılında İngilizler adayı terk etti. Ardından ortak bir cumhuriyet kuruldu: Kıbrıs Cumhuriyeti. Ancak bu, uzun süren bir yönetim olamadı.1963 yılında birbirine kırdırılan halklar, 1974’te yeşil bir çizgiyle ortadan tamamen ikiye bölündü. Üretmeyen bir toplum tükenmeye mahkumdur 193941906_484824112806690_1423892627796488995_nSavaşın ardından yeni bir toparlanma sürecine geçiş yaşanır. Bu esnada Kıbrıslı Elenlerden kalan fabrikalar, 1975 yılında Sanayi Holding ismiyle yeniden üretime geçer. Bundan sonraki on yıl boyunca binlerce çalışanıyla üretime geçen Sanayi Holding altın dönemini yaşar. Öyle ki Japonya’ya bile ihraç edilen mallar vardır. İnsanlar üretmeye, ülke ekonomisi kendini kalkındırmaya başlamışken, 1986 yılında Türkiye Başbakanı Turgut Özal Kıbrıs’a bir ziyaret gerçekleştirir. Cennet gibi bir vatanımız olduğunu söyleyerek turizmin gelişeceğini, tarıma ve üretime gerek olmadığını açıklar. Böylece özelleştirmenin ilk sinyallerinin verildiği o dönemde fabrikaların sayısı yarıya inerken, insanlar işsizlikle ve yönetenlerin zorbalığıyla mücadele etmeye başlar. Sanayi Holdingle kendine yeten, özgür, örgütlü, sınıf çıkarlarını düşünen bir halkın varlığına tahammül edemezler. “Memur cenneti” haline gelmemiz de bu yaşananlardan sonraya rastlar. (Şimdilerdeyse genç memurlar, adaletsiz bir şekilde Göç Yasası cehenneminin mağduru durumundadır.) Bizden olmayana ekmek de yok politikası güden işbirlikçi yönetenler, şükran politikasının temellerini de atarak halka en büyük kötülüğü yapar. Ülkeden göçler yaşanır. TC egemenleri ise üretimden koparılmış, yaratılan nispi refahla rahatlamış bir Kıbrıslı Türk halkını istedikleri şekle sokabileceklerini düşünürler. Yıllar içinde üretim durmaya, halk fakirleşmeye, kurumlarımız teker teker batırılmaya, kimliğimiz sorgulanmaya, adımız tembel diye anılmaya başlar. Siesta bitti. Şimdi uyanma zamanı! Tüm bu arka planla, gelelim yapılan eleştirilere… Yıllarca işsizlikle ve savaşlarla boğuşan Kıbrıslı Türkler özünde üretken insanlar olmakla birlikte yıllardır yaratılan bu yapay refah dönemi nedeniyle biraz daha “rahatına düşkün” olarak tasvir edilebilir. Zamanında yapılan bu yanlış uygulamalarla birçok insan bu yaratılan konforun lüksünü fazlasıyla yaşamıştır. Erken emeklilikler, müşavirlikler, yaratılan bu ganimet düzeninden beslenenler… Artık bu refah döneminin de sonuna gelindiği aşikardır. Üzerimizde kurulan baskılar gün geçtikçe artmakta,  yaşam daha zor bir hale gelmektedir. İşsiz üniversite mezunları, hâlâ ailelerine bağımlı evli çiftler, bitik hale getirilen esnaf,  asgari ücret dahi alamayan özel sektör çalışanları, borçlar, borçlar, borçlar… Kıbrıslı Türkler olarak, geleceğini bu adada gören göçmen kesimlerle kader birliği yapıp var olma mücadelesini asla yitirmeden üzerimizde oynanan çirkin oyunlara, bağımlı hale getirilmemize, maddi çıkar ve menfaatlere, bu çarpık düzenin yarattıklarına karşı gerekirse sıfırdan başlamalı, yerli işbirlikçilere, yaratılan ambargolara ve üstümüzde kurulmak istenen “besleme” edebiyatına inat üretmeye devam etmeliyiz. Gençleri meslek liselerine, zanaata, üretime dayalı işler kurmaya da yönlendirmeli, tembellik argümanının altında ezenlere inat, çalışarak çoğalmalıyız. Fotoğraf: Michalis Georgiou, "On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910-1920.

Aynı Denizdeyiz, Aynı Gemide Değiliz

By Kamil İpçiler

191795922_919610635252073_4034825240889913112_n

Bu yıl da, Eşcinselliğin, Dünya Sağlık Örgütü tarafından hastalıktan çıkarılmasının 31. yıldönümü dolayısı ile ülkemizde bir hafta boyunca süren etkinlikler gerçekleştirildi. Pandemi koşullarının LGBTİ+’ları farklı etkilediğini isteyen komite bileşenleri; AYNI DENİZDEYİZ, AYNI GEMİDE DEĞİLİZ teması etkinlikler düzenlediler. Derneğimizin de her yıl yer aldığı 17 Mayıs organizasyon komitesi tarafından düzenlenen Onur Yürüyüşü ise 17 Mayıs günü Dereboyu Çemberinden başlayan Gökkuşağı Zinciri ile Meclise ulaştı. Sokakların gökkuşağı renklerine büründüğü eylem, Meclis önünde okunan basın açıklaması ile son buldu. 192547910_840638719867364_1851074947441002670_n189627231_498329391312311_5359945036343866490_n Komitenin ortak basın açıklaması Onur Haftası etkinliklerinin başlangıcı olan Gökkuşağı Zinciri’ne hoş geldiniz! Bugün Dünya Sağlık Örgütü tarafından eşcinselliğin hastalık olmaktan çıkarılmasının 31. yılı. 17 Mayıs her yıl Uluslararası Homofobi, Bifobi, Transfobi ve İnterfobi Karşıtlığı Gün olarak tüm dünyada anılmaktadır. Kıbrıs’ın kuzey kesiminde ise onur yürüyüşleri eşcinselliğin Ceza Yasası’nda suç olmaktan çıkarıldığı 2014 yılından beridir her yıl düzenlenmektedir. Bu yürüyüşler lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks ve artıların ayrımcılığa uğramaması ve insan haklarına eşit erişiminin sağlanması için yapılmaktadır. Son yıllarda ise onur yürüyüşleri ve bu kapsamda birçok etkinliği bizler 17 Mayıs Organizasyon Komitesi olarak düzenlemekteyiz. Her yıl çeşitli örgütün bir araya gelerek Kuir Kıbrıs Derneği ile dayanışma içinde düzenlediği bu etkinliklerde hem görünürlük hem de farkındalığı artırmayı amaçlamaktayız. Geçtiğimiz yıl tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 Pandemisinedeniyle etkinliklerimizi online olarak gerçekleştirdik ve Pandemi’nin bizler üzerindeki etkisini tartıştık. Bu bir yıl bizlere göstermiştir ki tüm dünyada Pandemi’den özellikle biz LGBTİ+’lar başta olmak üzere mülteciler, kadınlar, çocuklar, işçi sınıfı, sağlık çalışanları, yaşlılar ve daha birçok dezavantajlı grup olumsuz olarak etkilenmekte ve yöneticiler bu durumu kontrol altına almakta başarısız kalmaktadır. Özellikle Pandemi sürecinde birçok politikacının “Hepimiz aynı gemideyiz” söylemine karşı bizler “Aynı denizdeyiz, aynı gemide değiliz” sloganı ile tepki gösteriyoruz. Özellikle Kuir Kıbrıs Derneği’nin son yıllarda yürütmüş olduğu çalışmalarda da LGBTİ+’ların istihdam, sağlık, barınma, eğitim vb. alanlarda ayrımcılığa uğradığı ve en temel insan haklarının bile ihlal edildiği saptanmıştır. Ülkemizde; - İnterseksler küçük yaşlarda gerekli olmayan tıbbi müdahalelere maruz bırakılmakta, - Birçok trans cinsiyet uyum sürecine ve cinsiyetin hukuken tanınması hakkına erişememektedir, - Eşcinseller ve biseksüeller okullarda, iş yerlerinde, sosyalleşme ortamlarında gizlenmek zorunda bırakılmakta ve açılmalarıdurumunda da büyük risklerle karşı karşıya kalmaktadırlar, - Özellikle okullarda ve iş yerlerinde LGBTİ+’lar çevresindekiler tarafından zorbalığa, ayrımcılığa maruz bırakılmakta, - Yani özetle bugün heteroseksüel ve natranslara tanınan yasal ve sosyal haklar LGBTİ+’lara tanınmamaktadır. Bu nedenle ayrımcılık son bulana kadar bizler mücadelemize devam edecek ve renklerimizle güçlenerek var olacağız. Gökkuşağı Zinciri ile başlayan Onur Haftası etkinliklerimiz bugünden itibaren 25 Mayıs’a kadar her gün farklı farklı etkinliklerle gerçekleşecektir. Dileyen herkes Kıbrıs’ta 17 Mayıs adlı sosyal medya hesaplarımızdan etkinliklerin detaylarına ulaşabilir. 17 Mayıs Organizasyon Komitesi Bileşenleri: Kuir Kıbrıs Derneği, Mülteci Hakları Derneği, Kadın Eğitimi Kolektifi, VOIS Kıbrıs Uluslararası Öğrenciler, Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Akdeniz Avrupa Sanat Merkezi (EMAA), Üçüncü Toplum Örgütü, Kıbrıs Kadın Sağlığı Araştırma Derneği (KISAD), Sol Hareket – Sol Gençlik, Halkın Partisi – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi, Cumhuriyetçi Türk Partisi – Gençlik Örgütü ve Kadın Örgütü, Toplumcu Demokrasi Partisi – Gençlik Örgütü ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi.

Sol Anahtarı “Bestelerimiz” Etkinliğine Katıldı

By Mehmet Adaman

191199894_295920502204432_5867150628113194273_n

Müzik grubumuz Sol Anahtarı, Güzelyurt Portakal Festivali kapsamında düzenlenen “Bestelerimiz” gecesine BRT’nin konuğu olarak katıldı. Sol Anahtarı tarafından Fikret Demirağ’ın “Sen Öldükten Sonra da” şiirinden bestelenen son stüdyo çalışmamızın, etkinlikte ülkemizin ünlü gruplarından SOS tarafından icra edildiği konsere, solistimiz Tahsin Oygar Sol Anahtarı’nı temsilen katılarak “Sen Öldükten Sonra da” şarkısını seslendirdi ve dinleyenlerin beğenisini aldı. 191199894_295920502204432_5867150628113194273_n

Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

photo

Argasdi'nin 61. Sayısı "Tembellik" dosya konusuyla bayiilerdeki yerini aldı. Bugün dosyadan bir yazımızı sizlerle buluşturuyoruz: "Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!".  Pandemide evden çalışma durumunda bırakılan emekçileri inceleyen makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Aktivistimiz Zekiye Şentürkler tarafından kaleme alınan yazıda kendinizden çok şey bulacaksınız... photo “Evden bağlanalım”, “zoom açalım”, “online meeting atıyorum”, “çevirim içi olalım”, “aman Pandemi var evden çıkmayın ama işleri de aksatmayın” diyerek hayatımıza sokulan yeni terminolojilerin sanırım uğramadığı ender kapı kaldı. Koronavirüsün uzun süre bizlerle olacağını idrak ederek yaşamımızı sürdürdüğümüz günümüzde, koronavirüsten daha da bela bir evden çalışma furyası aldı başını gidiyor ve ne yazık ki bazı kesimler için koronavirüs gitse bile evden çalışma durumu hiç gideceğe benzemiyor. Devletten yine hayır gelmedi “Koyun can derdinde, kasap et” sözü herhalde durumu en iyi özetleyendir. Geçen yıl Mart ayında salgının ülkemize gelmesiyle birlikte ilk kapanma koşullarını yaşadık. İlk aşamada herkes can derdinde olduğundan dolayı evde kalmayı her şeyin önüne koyabilmiş ve kapanmıştı. Zorunlu açık olması gereken sektörler hariç herkes evindeydi ve devletten medet umuyordu. Ancak ilerleyen zaman içerisinde, komik bile denilemeyecek destekler açıklayan devlet, her zamanki gibi elini işçilerin cebine atsa da işverenleri de yeterince memnun edemedi. Böylece patronlar hemen harekete geçti. Hem çalışanlarına boşuna para vermeyeceklerdi hem de kendileri daha fazla para kaybetmeyecekti. Sonuç olarak, işçileri evden çıkarmadan çalıştırabilmenin yollarını aramaya başladılar ki bunu bulmak günümüzde pek çok ülkede kullanılan bir çalışma yöntemi olduğundan dolayı pek de zor olmadı. Evlerden yapılabilecek işler için gerekli altyapı harcamalarını da işçilerin üzerine yıkan pek çok patron internet, telefon, laptop gibi araç gereçleri de sağlamadan, çalışanlara iş başı yaptırmaya başladı. Bu durumun patronlara kat be kat fayda sağlayacağının ve işçiler için ciddi bir sömürü olacağının herkes farkındaydı. Ama ilerleyen günlerde yaşanılacak ekonomik kriz, ödenmesi gereken faturalar, krediler, çocukların masrafları, ev geçindirme derdi derken çalışanlar da mecburen bu duruma boyun eğmek zorunda bırakıldı. Her daim krizi fırsata çevirenler Öncelikle gasp edilen elbette ki çalışanların zamanı olmuştur. Mesai saati mevhumu ortadan kalkmış; öğle arası, akşamüstü, iş bitiş saati dinlemeyen patronlar, dur durak bilmeden mailler, mesajlar, telefonlar yağdırmaktadır. “Zaten evdesin başka işin ne!” bakış açısıyla, çalışanların emeklerini sömürebildikçe sömüren patronlar, özellikle aynı zamanda evi çekip çevirme, yaşlı/hasta/çocuk bakımı gibi pek çok görev üzerine yıkılan, ev içi emeği yok sayılan kadınları iki kat daha fazla ezmiştir. Her an işteymiş gibi “hazır ol”da patrondan emir beklemenin yarattığı psikolojik baskıya, geçimini sağlamak için buna katlanmak zorunda olmanın yarattığı baskı da eklenince insanlar içinden çıkılmaz bir bunalıma sürüklenmiştir. Sabah, patronların istediği saatte başlayıp akşam geç saatlere kadar süren mesailerin karşılığının ödenmesi söz konusu olmazken, patronlar insanların özel hayatının içerisinde olmayı normalleştirme yolunda hızla ilerlemektedir. Patronlar, davetsiz bir misafir gibi eve gelip salonun ortasına oturmuş ve kesinlikle kalkmayı da düşünmemektedir. Zorunlu kapalı olunan dönemde ödeneksiz izin gibi pek çok seçeneği kullanarak çalışanlarının yatırımlarından kırpan, maaşlarını ödemeyen ya da ciddi kesintilere uğratan, tabiri caizse çalışanlarına bu zor dönemde hiçbir destek göstermeyen patronlar şimdi çalışanlarından onların kölesi olmasını talep etmektedir. Her durumda krizi fırsata çevirip kendi menfaatlerine öncelik veren patronlar açıkça çalışan haklarını hiçe sayıyor, İş Yasası’na göre ek mesailerini ödemeyerek, zorunlu izine çıkarıp yıllık izin haklarını tüketerek suç işliyor ancak buna dur diyebilecek yetkili organlar üç maymunu oynuyor. İşsizliğin gün geçtikçe katlanarak arttığı bu zamanlarda ise çalışanlar da bu duruma katlanmak zorunda bırakılıyor. Beterin beteri var dedikleri Bir de Pandemi kuralları gevşetilip artık ofislerine dönme imkanı olsa da dönemeyen bir kesim var ki onlar için beterin beteri tabirini kullanmak tam yerinde olur. Özellikle çağrı merkezi gibi vardiyalı görevlerde çalışan kişiler evlere hapsedilmeye devam ediyor. Bunun gerekçesi ise tam bir rezalet! Gecelerini gündüzlerini patronların cebini doldurmak için iş yerinde harcayan bu kesimin ısınma/soğuma,  içecek ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlarını evde çalışma durumunda kendi ceplerinden karşılamaları, patronların cebini biraz daha fazla şişiriyor. Fırsatçı patronlar bu gibi çalışanları evlerine hapsetmeye devam edip, bu giderleri de onların üzerine yıkıyor. Özetle bu çalışanlar için hem 8 saatlik mesai kavramı ortadan kaldırılıp, ek mesai ödemeleri yapılmıyor hem de bu kişilere ek gider yaratılıyor. Ülkemizde, sermaye-hükümet el ele çalışanları köleleştiriyor. Oysa emekçilerin örgütlü bir yapısı olabilse, bu kâr düzeni içinde bile bir takım iyileştirici önlemler alınabilir. Örneğin bazı Avrupa ülkelerindeki şirketler, evden çalışan emekçilerin kirasının ve ısınma/soğuma masrafının yarısını ödemeye başladı bile. Acilen yasal düzenleme! Bu insanca çalışma hakkını hiçe sayan uygulamaların derhal sona ermesi için evde çalışan işçilere ek yasal düzenlemelerin, cezai yaptırımların ve denetimlerin bir an önce yapılması hayati önem taşımaktadır. Devletin, evde çalışma koşullarını ve bu kesimdeki işçilerin haklarını yasalar nezdinde ivedilikle düzenlemesi ve çalışanları patronların kölesi olmaktan kurtarması gerekmektedir. Çalışanların uğradığı haksızlıkları hızlıca çözme kabiliyetine sahip İş Mahkemelerinin kurulması da bu süreci destekleyecek önemli bir adım olacaktır.

1 MAYIS 2021: “Ultra Zenginler de Bedel Ödesin”

By Zekiye Şentürkler

1

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu’nun organize ettiği, Kadın Eğitimi Kolektifi’nin de destek belirttiği 1 Mayıs yürüyüş ve etkinliği “Ultra Zenginler de Bedel Ödesin” çağrısıyla gerçekleştirildi. Saat 17.00’de Hastane çemberinde toplanan eylemciler buradan Göçmenköy Çocuk Parkı’na yürüyüş düzenledi. Yürüyüş ve etkinlikte zenginlerden Servet Vergisi alınması, asgari ücretin en düşük kamu maaşına endekslenmesi, sendikasız çalıştırılmanın yasaklanması talepleri dile getirilerek çeşitli sloganlar atıldı. Yürüyüşün ardından Göçmenköy Çocuk Parkı’nda düzenlenen etkinlikle şiirler okunup Sol Anahtarı konseri gerçekleştirildi. Baraka Kültür Merkezi, yine 1 mayıs günü sabahı bazı sendika, dernek ve partilerin organize ettiği, Sarayönü’nde gerçekleştirilen 1 Mayıs mitingine de katılım gösterdi. 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15

Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu Partisi ve Lefkoşa Belediyesi İşbirliğiyle Umut Bahçesi’ne Yeni Fidanlar Dikildi

By Nazen Şansal

179427755_162087052497716_7368317151746684812_n

179427755_162087052497716_7368317151746684812_n

2017 yılından bu yana ağaç dikimi ve bakımı yapılarak yeşillendirilen Umut Bahçesi’ne yeni fidanlar ekildi. Belediye Meclisi tarafından 2018 yılında alınan kararla “Umut Bahçesi” adı verilen, Haydar Paşa Ticaret Lisesi yanında bulunan yeşil alanda, Baraka aktivistleri, Bağımsızlık Yolu üyeleri ve Lefkoşa Belediyesi personelinin katılımıyla 29 Nisan Perşembe günü bir etkinlik gerçekleştirildi. Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da katıldığı etkinlikte yeni zeytin ve narenciye fidanları dikilerek sulaması yapıldı. Belediye ekipleri, Baraka ve Bağımsızlık Yolu işbirliğiyle temizliği ve düzenlemesi yapılan yeşil alana, banklar ve çöp bidonları da yerleştirildi. Etkinliğe bölge halkından da katılım oldu ve parkın ileride daha da geliştirilmesi planlandı. 179525505_471179367287981_7845135902431215653_n   179573608_462294831761053_7993247981903412656_n 179748231_1156820021433133_8698670775163967451_n   179847426_3823445747704072_3675773373422243317_n 180083210_168298535193182_6603631223082575303_n   180178233_504704650714953_1915286333254824497_n 180403643_479327743274966_2979647930814274659_n bDSC_0209-min bDSC_0216-min bDSC_0232-min bDSC_0240-min bDSC_0257-min b-min

Teali-i Nisvan- Cansu Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6

Tarihte bugün; 28 Nisan 1913'e  giderek, Osmanlı’da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan'ın kurulmasına tanık olacağız. Argasdi'nin tarihe ışık tutan sayfası Bellek'te yer alan makaleyi Cansu Nazlı yazdı. Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. 2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6Lisedeki tarih dersleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleme ve gerilemeleriyle empati kurduran, devlet aklıyla bize tarih öğreten müfredatını bir hatırlayın. Osmanlı’nın dağılma döneminin olumsuzluklarını genç zihinlere boca eden resmi tarih anlatımında işçi ve kadın hareketlerinin yükseldiğinden ve emekçilerle kadınlar için kaydedilen ilerlemelerden hiç bahsedilmez. Bir düşünün, 2. Meşrutiyet döneminde işçilerin daha adil bir ücret ve çalışma koşulları için İstanbul’dan Beyrut’a, İzmir’den Selanik’e, Üsküp’ten Ereğli’ye, Kavala’dan Samsun’a grevlere çıktığı 1908 grevlerinden bahsedilseydi Osmanlı Devleti’nin dağılmasına mı empati kurardık yoksa işçi hareketinin o döneme dek görülmedik derecede canlanmasına mı? Peki ya,  aynı dönem ilk feminist örgüt olan Teali-i Nisvan’ın  kurulduğu, bunu onlarca daha kadın örgütü, gazete ve dergi takip ettiği ve kadınların özerk örgütlenmesinin bir siyasi parti kurma girişimine kadar ilerletildiği ancak başvurularının reddedildiği öğretilse, bugün kadınlar Atatürk büstüne Mustafa Kemal kadına seçme ve seçilme hakkı ‘verdiği’ için karanfil koyar mıydı? Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bugün daha çok Teali-i Nisvan Cemiyeti’nden bahsedelim. Nam-ı diğer "Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği”, bazı kaynaklara göre 1908’de bazılarına göre 1913’te, Halide Edip’in girişimiyle kuruluyor; üyeleri arasında Nakiye Hanım, Nezihe Muhiddin, Rana Sani Yaver de bulunuyor. Kadınların kültürel olarak gelişmesini ve ekonomik özgürlüklerini kazanmasını hedefleyen derneğin dil kursu açmak, konferanslar vermek, çeviriler yapmak, kadınlar için okuma yazma kursu açmak gibi faaliyetleri bulunuyordu. Kültürel bir örgütlenme olan bu cemiyete üye olabilmek için iyi derecede Türkçe bilmek ve verilmekte olan İngilizce derslerine katılım sağlamak gibi belirli şartlara sahip olmak gerekliydi. İngiltere’de kurulmuş olan Türk Kadınları Muhibbi Cemiyeti’ne paralel olarak çalışmak istendiğinden İngilizce’ye bu kadar önem verildiği tahmin ediliyor. Dernek, kadınların ayda 5 kuruş karşılığında haftanın iki günü giderek ‘Mektebi İbtidaiye’ eğitimi aldıkları bir dershane de açmış. Kadınlara ayrıca Türk işi, beyaz iş, hesap işi ve çamaşır imalatı gösterilen kurslar da düzenlenmiş. Kadınlarla ilgili yazılar, tarihi, edebi, sosyal eserler dernek bünyesinde Türkçe’ye çevrilmiş. Cemiyet-i İmdadiye, Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan, Kırmızı Beyaz Kulübü, Çerkez İttihat ve Teavün Cemiyeti ve daha onlarca kültürel kadın örgütü, yine aynı dönem faaliyet göstermeye başlamış. Yine aynı yıllar Hanımlara Mahsus Gazete, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi birçok gazete ve dergi de yayımlanmaya başladı. Kadınların toplumsal yaşama daha fazla karışmasının ve örgütlenmesinin de tesiriyle bu dönemde kadın erkek beraber alışverişe çıkma, evlilikte belediye nikâhı şart olması, Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılarak kocanın ikinci bir kadın ile evlenebilmesinin ilk kadının onayına bırakılması minvalinde gelişmeler de yaşanmıştır. Araştırmacı gazeteci bir yazar olan Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu isimli kitabının bakış açışı bölümlerinden birinde şöyle der: “Yakın bir zamana kadar, Atina demokrasisini inceleyen tarihçiler laf arasında değinmenin dışında kadınlardan ve kölelerden hiç bahsetmezlerdi. Köleler Yunan nüfusunun çoğunluğunu, kadınlarsa yarısını oluşturuyordu. Atina demokrasisi kadınların ve kölelerin bakış açısından nasıl görünüyordu acaba? ABD Bağımsızlık Beyannamesi 1776’da “bütün insanların eşit doğduğunu” ilan etti. Siyah kölelerin, köleliklerini sürdüren bu beyanname yarım milyon kölenin bakış açısına göre ne anlama geliyordu? Ya hiçbir hakları olmadan yaşamaya devam eden kadınlar, kimle eşit doğuyorlardı?” Resmi tarihten okunduğunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminin başlangıcı kabul edilen 2. Meşrutiyet dönemi oldukça olumsuz olarak lanse edilirken aynı döneme emekçiler ve kadınlar açısından baktığımızda da başka bir şey görürüz: Dünyanın birçok ülkesinin resmi tarihinin gizlediği gerçeğiyle emeğin ve kadının özgürleşme mücadelesinin hikayesini... İşte buralarda gizlenen bizim hikayemizdir.

Kültür Derneklerinden Başbakanlık Önünde Eylem: “Tüzük değişikliği yapılmazsa kaybeden kültür ve sanatımız olacaktır”

By Nazen Şansal

2

1

Çeşitli alanlarda faaliyet gösteren 66 dernek adına temsilciler, bugün Bakanlar Kurulu toplantısının yapılacağı Başbakanlık önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasını öncesi yapılan konuşmada, ülkemizin doğusundan batısına, halk dansları, fotoğraf, seramik, edebiyat, müzik, tiyatro, kadın çalışmaları ve benzeri alanlarda üretimler yapan ve yüzlerce üyesi bulunan derneklerin ortak bir sıkıntısının dile getirileceği vurgulandı. Pandemi koşulları gereği, toplum sağlığını korumak adına sınırlı sayıda temsilci ile gerçekleştirilen eyleme destek veren turizm emekçilerine ve Bu Memleket Bizim Platformu’na da teşekkür edildi. Serkan Soyalan’ın okuduğu ortak açıklamada; Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde, derneklere hiç danışılmadan değişiklik yapıldığı ve derneklerin Değerlendirme Komisyonu’na seçtiği 5 üyenin iptal edildiği anlatıldı. Komisyonda, Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile derneklerin demokratik seçimle belirlediği 5 üyenin yıllardır uzlaşı içerisinde çalıştığı vurgulanarak “Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini ve derneklerin dışlanmasını protesto ediyoruz” denildi. Ayrıca bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirildiği ve bu toplantılardan çıkan sonuçların da takipçisi olunacağı belirtildi. 2 3 Açıklamanın tam metni ise şöyle: Değerli basın emekçileri kültür-sanata duyarlı halkımız, Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde bir değişiklik yapılarak Değerlendirme Komisyonu'na, Kültür-Sanat Danışma Kurulunca seçilmekte olan 5 üyenin iptal edildiğini ve yerine Kültür Dairesi Müdürü tarafından 5 üyenin atanacağını öğrendik. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, yıllardır bu alanda aktif olarak çalışan; müzikten halk danslarına, tiyatrodan fotoğrafçılığa, tangodan edebiyata kadar pek çok konudaki üretimlere imza atarak kültür ve sanatın gelişimine katkı yapan onlarca dernek varken hiçbirinin fikri alınmadan böyle bir değişikliğe gidilmesi kabul edilemezdir. Üstelik yasal dayanakla kurulmuş olan ve derneklerin seçilmiş temsilcilerinin de yer aldığı Kültür Sanat Danışma Kurulu, yasa ve tüzük gereği Bakan'a danışmanlık yapmakla görevli ve yetkilidir. Tüzük değişikliğine gidilmeden bu Kurulun görüşünün alınması çok daha doğru ve sağlıklı olurdu. Oysa Bakanlık, bunu yapmadan Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nü değiştirmiştir. Dolayısıyla bu Tüzük değişikliği sadece antidemokratik değil, teamüllere de aykırı olmuştur. Değerlendirme Komisyonu’nda, mevcut tüzüğe göre Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile Kültür Sanat Danışma Kurulu tarafından demokratik seçimle belirlenen 5 üye, yıllardır uyumlu ve uzlaşı içerisinde çalışmaktaydı. Şimdi bunca zorluğun yaşandığı Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için derneklere daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini şiddetle kınıyoruz ve protesto ediyoruz. Mevcut tüzük, devlet olanaklarının, atanmış kişilerin iki dudağı arasından çıkacak keyfi ve partizan kararlarla yürütülmesine alternatif, demokratik, katılımcı ve devlet ile derneklerin işbirliğini hayata geçiren bir tüzük olarak kurgulanmıştı. Ancak yıllar içinde uygulamada ortaya çıkan eksiklikleri gidermenin yolu, kesinlikle dernek temsilcilerinin karar alma süreci dışına atılması olamaz. Hep aynı kişilerin görev yapması bir sorun olarak görülürse, Komisyon üyeliğine belli bir süre sınırı konması gayet uygun, demokratik ve katılımcı bir çözüm olacaktır. Bu amaçla bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirdik ve bir uzlaşı noktası bulmak üzere çeşitli önerilerde bulunduk. Önerilerimiz tümüyle kabul görmedi ancak dün yaptığımız toplantıda Bakan’dan bir söz aldık. Şöyle ki; derneklerin seçeceği sadece 2 kişi arasından Bakanın veya Kültür Dairesi Müdürünün atama yapması şeklinde Tüzüğün değiştirileceği bize açıklandı. Bu yöndeki bir uygulamanın yaratacağı sakıncaları veya sağlayacağı faydayı henüz enine boyuna değerlendirme imkanımız olmasa da ve bu hususta çeşitli dernekler farklı görüşlerde olmakla birlikte, tüm dernekler olarak Bakanın en azından verdiği bu sözü tutmasının takipçisi olacağız. Bu Tüzük değişikliği Nisan ayı sonuna kadar yapılmaz ise sonuçta kaybeden kültür-sanat alanındaki çeşitlilik, çoğulculuk, nitelikli üretimler ve dolayısıyla kültür-sanata duyarlı halkımız olacaktır. Şunu da kaydetmek gerekir ki; kültür ve sanatın gelişmesi için devletin desteği önemli ve gereklidir hatta bu, devletin Anayasal ödevidir. Ancak kültür-sanat, devletin ve resmi ideolojinin uhdesinde olmamalı, farklı ve renkli alternatif seslere ve yaratıcı düşüncelere yer açılmalıdır. Bu açıklamayı yapan kültür-sanat dernekleri olarak, tek derdimiz devletten katkı almak değildir. Elbette parasal destekle üretimlerimiz daha kaliteli olabilmekte, halkımıza daha fazla ulaşabilmekte, gençlerimize, çocuklarımıza ücretsiz etkinliklere dönüşebilmektedir. Ancak bizler, ülkesine, kültürüne ve sanata gönül vermiş kişiler olarak kendi dayanışma ağlarımızla da üretimlerimizi her şekilde sürdüreceğiz. Derdimiz, yıllar içinde mücadele ile kazandığımız demokratik ve katılımcı bir anlayışın, topluma da zarar verecek şekilde otoriter bir zihniyetle değiştirilmiş olmasıdır. Bakanlığı bu konuda verdiği sözü tutmaya ve tüm halkımızı da kültür-sanata sahip çıkmaya çağırıyoruz. Akademi Sanat Derneği Akdeniz Avrupa Sanat Derneği (EMAA) Akçay Kültür Sanat Derneği (AKDER) Alayköy Folklor Derneği Alpay Volkan Kültür Sanat Derneği Alzheimer Derneği AVSAD AYDER Baraka Kültür Merkezi Çatalköy’ü Geliştirme ve Kültür Derneği (ÇADER) Dikmen Gençlik Merkezi Derneği (DİGEM) Dördüncü Duvar Kültür ve Düşünce Derneği Envision Diversity Evrensel Hasta Hakları Derneği Genç Yetenekler Kültür Sanat Derneği Gençlik Merkezi Birliği Girne Gençlik Merkezi Göçmenköy Taşkınköy Kültür Derneği (GÖÇ-TAŞ) Güzelyurt Amatör Sanatçılar Derneği (GASAD) Güzelyurt Atılımcı Sanat Derneği (GASAD) Güzelyurt Geliştirme ve Kalkındırma Derneği (GÜKAD) Halk Sanatları Derneği (HASDER) Hayata Dokun Hareketi İnönü Gençlik Merkezi Kültür Sanat ve Spor Derneği (İGEM) İnsan Kaynakları Yönetimi Derneği (İKYD) İskele Kültür Sanat Derneği (İSDER) Kadından Yaşama Destek Derneği (KAYAD) Kalkanlı Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (KAYDER) Kıbrıs AB Derneği Kıbrıs Ada Tango Derneği Kıbrıs Edebiyat Derneği Kıbrıs Fotoğraf Sanatı Derneği (KIFSAD) Kıbrıs Havaları Derneği (KIBHAD) Kıbrıs Kâğıt Sanatçıları Derneği Kıbrıs Polifonik Korolar Derneği Kıbrıs Sanat Derneği Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği Kıbrıs Türk Fotoğraf Derneği Kıbrıs Türk Fransız Kültür Derneği Kıbrıs Türk Kütüphaneciler Derneği Kıbrıs Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği (KTÜKD) Kıbrıs Türk Yazarlar Birliği Kuir Kıbrıs Derneği Kuzey Kıbrıs Seramikçiler Derneği Lefkoşa Folklor Derneği (FOLKDER) Lefkoşa Folklor ve Gençlik Merkezi (FOGEM) Lirik Şiir Grubu Mehmetçik Kültür ve Dayanışma Derneği Mağusa Kadın Merkezi Derneği (MAKAMER) Mağusa Kültür Derneği Nicosia New Generation Lions Kulübü Özgür Adımlar Kültür ve Sanat Derneği Sevgi Çiçeği Kültür Sanat Derneği (SEÇDER) Sivil Toplum İnisiyatifi Sonare Çoksesli Korolar Derneği Tango Siempre Dans ve Sosyal Aktivite Derneği Turizm ve Folklor Araştırmaları Derneği (TUFAD) Üçüncü Toplum Forumu Üretim Merkezi Yeni Erenköy Kültür ve Sanat Derneği (YENDER) Yunan Dili Derneği (YUDER)   Ayrıca “Bu Memleket Bizim Platformu” da derneklere destek açıklamıştır.    

Kültür-Sanat Dernekleri “Yardım Tüzüğü” İle İlgili Basın Açıklaması Yapacak

By Nazen Şansal

151220181123581238071_2

 

 download (1)

50’den fazla dernek, 9 Nisan Cuma günü saat 13.00’de Bakanlar Kurulu toplantısının gerçekleşeceği Başbakanlık önünde bir basın açıklaması gerçekleştirecek. Dernekler, “Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü”nde Şubat ayında yapılmış olan antidemokratik değişikliğin, kültür-sanatın özgürce gelişimine vuracağı darbeyi anlatarak Hükümeti bu yanlıştan dönmeye çağırmak amacıyla böyle bir eylem düzenliyor. Derneklerden yapılan açıklamaya göre; “Kültür sanat projelerine maddi katkı yapılıp yapılmamasına karar veren Değerlendirme Komisyonu'nun zaten 8 üyesi devlet yetkililerinden ve/veya temsilcilerinden oluşurken, derneklerin seçimle belirlediği 5 üyenin de siyasete bağlanmasında hiçbir şekilde kamu yararı yoktur. Demokrasiyi ve katılımcılığı yok eden bu tüzük değişikliği geri alınmaz ise sonuçta kaybeden kültür-sanat alanındaki çeşitlilik, çoğulculuk, nitelikli üretimler ve dolayısıyla kültür-sanata duyarlı halkımız olacaktır.” Ne olmuştu? Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü, Şubat ayında, mevzuat gereği zorunlu olan Kültür Sanat Danışma Kurulu’nun görüşü alınmadan değiştirilmiş ve Değerlendirme Komisyonu’ndaki 5 dernek temsilcisi süreçten dışlanmıştı. Buna derhal tepki gösteren 50’den fazla dernek, gerek imza kampanyası gerekse de Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirerek bir uzlaşı yolu aramışlardı. Tüzükte bir takım düzeltmeler yapılması yönünde çalışmalar da başlatılmıştı. Ancak verilen bazı sözlere rağmen, gelinen aşamada Tüzük halen antidemokratik ve dernekleri dışlayıcı şekilde yürürlüktedir ve derneklere dayatılmış durumdadır. 9 Nisan Cuma günü saat 13.00’de Bakanlar Kurulu (Başbakanlık) önünde yapılacak basın açıklamasına tüm basın emekçilerinin ve kültür-sanata duyarlı halkımızın ilgisini rica ederiz.

Argasdi’nin 61. sayısı “TEMBELLİK” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

169458785_253836753132915_950487460902188517_n

169458785_253836753132915_950487460902188517_nÜç aylık kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 61. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Tembellik” olarak belirlendi. Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; kitap, film ve müzik yazılarının yer aldığı sanat sayfalarının yanı sıra “Tembellik” temasını farklı boyutlarıyla işleyen bir dosya içeriyor. Bu sayıda bellek sayfamız, bizleri Osmanlı’da kurulan ilk feminist örgütle tanıştırıyor. Tembel olmakla itham edilen Kıbrıslı Türkler araştırma konusu olarak karşımıza çıkıyor. Derginin ilerleyen sayfalarında, Pandemi koşullarında özel sektör emekçilerinin yaşadığı sorunlar malumken, Bağımsızlık Yolu partisinin öne çıkardığı Servet Vergisi hakkında detaylı bir yazı ile karşılaşacaksınız. Son zamanlarda ortaya atılan PCR testlerinin güvenirliğinin sorgulanmasını araştıran makalemiz de dergimizde yer alıyor. İnsanlar tarafından (kendisi yapmadığı zamanlarda) hoş karşılanmayan tembellik, özünde o denli kötü bir şey olmayabilir. Örneğin Eski Yunan’da zenginler çalışmaz, deyim yerindeyse tembellik ederlerdi ki kendilerine herkesin sahip olamayacağı bir zaman ayrıcalığı kazanabilsinler. Bu dönemde sanatta, sporda, düşüncede atılan temeller hâlâ güncelliğini koruyor. Çalışmanın ve boş zamanın, madeni bir paranın iki yüzü gibi birbirini tamamladığını düşünmemişizdir önceden belki de. Ya da yaratıcılık için boş zamana duyulan ihtiyacı... Belki de olmasaydı şimdi hayatımızı kolaylaştıran icatlar da olmayacaktı. Yine de okulda, iş yerinde hatta evimizde hep kötü gözle bakarız tembel olana, tembellik yapana. Bilmeyiz tembel diye damgalanan her çocuğun başka başka cevherlere sahip olduğunu. 1800’lü yıllarda başlayan çalışma hayatının yarattığı zorluk, zaman içerisinde değişse de günümüzde Pandemi’yle çakışan iş yaşamı hâlâ aynı derecede zor. Sürekli evden çalışmak durumunda kalan özel sektör emekçileri boş zaman özlemini daha da perçinlemişken, tembellik de bir hak olmalı diyoruz. Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    

John Steinbeck ve Kitaplarına Dair- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

27Subat2017_steinbeck

Dergimizin Sanat sayfasında yer alan "kü-tüp-ha!-ne? ben okudum pek hazettim" köşesinde yer alan makalemizi keyifle okumanız dileğiyle... 27Subat2017_steinbeckJohn Steinbeck’le ilk tanışmam Fareler ve İnsanlar kitabıyla olmuştu. “Fareler ve İnsanlar” insanı hüzne boğan bir hikaye olmasının yanında yazarın 1920’li yıllarda bizzat deneyimlediği evsiz ve gezici bir çiftlik çalışanı olduğu zamanlara da atıfta bulunuyor.  Ezilenle ezeni, ırklar arasındaki adaletsizliği ve öğrenilmiş çaresizliğe inat, insanı ayakta tutan tek şeyin aslında umut olduğunu daha da iyi anlamanızı sağlayan kitabın, film uyarlamaları da oldukça başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarılmış. Yazarın kitaba bu ismi vermesine Robert Burns'in “To A Mouse” şiirinde yer alan bir dize neden olmuş: “En iyi planları farelerin ve insanların, sıkça ters gider”. 1902 yılının 27 Şubatında dünyaya gelen Steinbeck, 1930’lu yıllarda Büyük Buhran’ın yarattığı yıkımdan payına düşeni alır ancak bu kriz yılları, ona ilk romanını yayımlama fırsatı da sunar. 1929 yılında ilk romanı, ünlü bir deniz korsanını konu aldığı “Altın Kupa” yayımlanır. İstediği ilgiyi göremeyen romanın ardından, denemelerine devam eder ve yazın hayatına 1935’te “Yukarı Mahalle”yle tekrardan dönüş yapar.  Tarım işçilerini örgütlemeye çalışan iki direnişçinin hikayesini anlattığı ve adeta adıyla özdeşleşen “Bitmeyen Kavga”  ise 1936’da yayımlanır. Steinbeck’in haksızlığa gelemeyen ve çoğu kişi tarafından “aykırı” bulunan ruhunu bu romanıyla daha da iyi anlıyorsunuz. Büyük Buhran’ın etkileriyle kendi yaşadığı yerden kovulup Kaliforniya’ya göç etmek durumunda bırakılan insanların maruz kaldığı zamanları ise 1936 yılında kaleme aldığı ödüllü romanı “Gazap Üzümleri”ni okurken iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Büyük çiftliklerden el çektirilen binlerce Amerikalının, ekonomik sıkıntılar yanında kendi yurdunda göçmen olmasına da tanık oluyorsunuz. İkinci Paylaşım Savaşı zamanlarını da yaşayan yazar, çok bilinmeyen ama oldukça çarpıcı bir esere daha imza atar: “Ay Batarken”. Romanda isimsiz bir ülke, isimsiz bir başka ülke tarafından işgal ediliyor. Ancak bu ülkelerin açıkça yazmasa da Norveç ve Almanya olduğunu görebiliyorsunuz. Romanda, kasaba halkının işgalciye karşı çıkarak bütünleşmesinin, işgalin ve işgalcinin soğuk suretiyle boğuşurken özgürlük uğruna direniş ateşini yeniden alevlemenin anlamını oldukça derinden hissediyorsunuz. Geçtiğimiz yıl tiyatro ekibimiz tarafından oyunu hazırlanan Ay Batarken,  Pandemi nedeniyle seyircilere ulaşamasa da youtube kanalımızdan izlenebilir. Eserlerini daktilonun statik sesi yerine kalemin ahengine bırakan John Steinbeck, 20 Aralık 1968 yılında hayatını kaybeder. Gerçekçiliği, işçi sorunları ile toplumsal sorunları kendine dert edinişi ve 20’ye yakın yayımlanan romanı ile bu dünyadan geçen Steinbeck’in bazı romanları hala güncelliğini koruyor. Ezilenin karşısında, işgale karşı bir ses duymak istiyorsanız, bu asi ruhla tanışmak için hala geç değil. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&ab_channel=BarakaK%C3%BClt%C3%BCrMerkezi

ORFF Eğitiminin Çocuklarımıza Kazandırdıkları-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

orff

Argasdi'nin Sanat sayfasındaki müzik köşesinde bu sayı Orff eğitim tekniğini konu aldık. Evde ve okulda eğlenceli ve öğretici yaratıcılığı amaçlayan bu eğitimle tanışmaya ne dersiniz? orff“Orff Yaklaşımı’’, “Orff Tekniği” isimleriyle de anılan bu eğitim, besteci Carl ORFF ve dansçı Gunild KEETMAN tarafından geliştirilmiştir. Orff eğitim tekniğinin en temel amacı çocuklarda yaratıcılığı güçlendirmektir; tabi bunu ders gibi değil de oyun içerisinde yaptırmaktır. Aynı zamanda da müzik, dans, drama, konuşma ve hareket öğelerinin birleşimini oluşturan bir tekniktir. Gelin Orff tekniğinde yaratıcılık alanına bir örnek ile değinelim: Öğretmen, öğrencileri için güzel bir hikaye kitabı seçer. Önce onu resimlerle de destekleyerek detaylı bir şekilde anlatır. Hikayeyi ses oyunları yaparak aktarır ki öğrencilerin dikkati hikayenin üzerinde olsun ve hayal güçlerini kullanabilsinler. Sonrasındaysa öğrencilerine çalgıları verir ve hikayedeki belli başlı karakterlerin seslerini ellerindeki çalgılar ile yaratmalarını ister. Daha sonra öğrenciler hikayeyi ayağa kalkarak dramatize eder ve oynar. Yeri gelir çalgı kendi bedenimiz olur ve beden perküsyonu dediğimiz en güçlü çalgımızı hikayede canlandırırız. Belki de iki dakikada okuyup bitirilebilecek bir hikayeyi iki ders saati oynarken bulursunuz kendinizi… Bu kadar anlattıktan sonra zihnimde canlanan kitabı paylaşmazsam olmaz tabi ki. Kitabımızın adı “Küçük Kara Balık”. İşte Orff tekniğinde bu ve buna benzer bir sürü yaratıcı oyun etkinlikleri vardır. Bu teknik öğrencilere anaokuldan başlayarak en fazla ilkokul sonuna kadar verilmesi hedeflenen bir eğitim türüdür. Özellikle anaokul, öğrencilerin ritim duygusunun en iyi geliştirilebildiği, çalgılar ve seslerine göre onları en iyi ayırt edebildiği yaş seviyesi olarak düşünülmektedir. Orff tekniğinde asla göremeyeceğiniz şey kalıplaşmış katı kurallardır; yani öğretmenin derste öğreteceği şeyi tamamen aynı, değiştirmeksizin ve katkı koymaksızın uygulaması söz konusu değildir. Kalıplaşmış katı kurallar belki başka derslerde bazen söz konusu olsa bile Orff eğitiminde buna asla rastlayamazsınız; çünkü öğretmenin istediği ve çocuğa kazandırmayı hedeflediği davranış tamamen yaratıcılıktır. Gelelim bu yaklaşımın çalgılarına: Yüksek oranda tahtadan oluşan Orff çalgılarımıza örnek olarak ritim çubuğu, çelik üçgen, kaşık, ksilofon, marakas, tef, kastanyet, guiro, zil, yer davulunu verebiliriz. Bu çalgıların her birinin kendine has özellikleri vardır. Ancak sahip oldukları belki de en önemli ortak özellik, bu aletlerin bazılarını çocuklarla birlikte yaparak, onları kendi çalgılarını üretmeye teşvik edebilecek, evlerindeyken devam eden bir müzik serüvenin başlamasına vesile olabilecek bir potansiyeli barındırmasıdır. Bu yönü ile çocukların hayatlarında gerçekten önemli yer tutan bir tekniktir kuşkusuz ki. Bu tekniğin müfredatta yer alan diğer derslere de katkısının olduğunu belirtmekte fayda var; örneğin müziğe uygun adımlamak, adım ile el koordinasyonu uyumunu yakalamak ve şarkıyı melodik söylemek sadece müzikte değil, türkçe ve matematik alanında da çocuklara fayda sağlamaktadır. Sözün özü; Orff tekniği bir yandan yeteneklerin keşfedilerek çocukların erken yaşta çalgı eğitimine geçişlerinde, el koordinasyonu ve küçük kaslarının gelişiminde katkı sağlarken diğer yandan da onlara oyun ile müziğin muhteşem uyumunu tattırmaktadır.      

Yarım Kalan Başkent Tiyatrosu Önünde Monologlar Oynanacak

By Nazen Şansal

barakasokakta_2803199

barakasokakta_2803199

Baraka Kültür Merkezi 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te Başkent Tiyatro binası önünde tiyatral bir etkinlikle Dünya Tiyatro Günü’nü kutlayacak. Lefkoşa Belediyesi ile işbirliği halinde gerçekleştirilecek olan etkinlikte Shakespeare’den Hamlet, Dinçer Sümer’den Sevtap, Samuel Becket’ten Godot’yu Beklerken tiradları sahnelenecek. Ayrıca Bertolt Brecht’in “Oyun Yazarının Türküsü” adlı şiiri seslendirilecek. Konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Lefkoşa Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da konuşma yapacağı etkinliğe tüm sanat severler davet edildi. Konukların, araçlarını Lefkoşa Belediyesinin otoparkına park edebileceği duyuruldu. Baraka Kültür Merkezi Dünya Tiyatro Günü mesajı ise şöyle: Ezberleri bozuyor ve bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! "Tüm dünya bir sahnedir. Ve bütün insanlar sadece birer oyuncu... Girerler ve çıkarlar. Bir kişi, bir çok rolü birden oynar." Shakespeare'in de dediği gibi pek çok rolümüz var şu koca sahnede. Ezberlememiz ve oynamamız istenen, sorgulamadan, itiraz etmeden, değiştirmeden kabullenmemiz beklenen... Önce kandırılan bir çocuk, ardından yenilikçi fikirleri önemsenmeyen bir genç, sonra emeği sömürülen bir emekçi, hakları ihlal edilen bir vatandaş, doğası bozulan bir insan, en sonda da tecrübeleri hiçe sayılıp yalnızlığa mahkûm edilen bir ihtiyar rolü biçiliyor bizlere. Oysa sanat ve sanatçı her şeyden önce sorgulayan ve toplumu ileriye götürmeye çalışandır. Otoriteye, baskıya, dayatmaya itirazı olan; özgürlükçü ve aydınlık fikirleri, barış ve kardeşlik istencini, toplumun çeşitli renkleriyle birlikte hayata bulaştırmaya çalışandır. "Ben" değil "biz" diyen, başkasının derdini de sahneye, melodiye, tuvale, kâğıda, ekrana taşıyandır. "Tüm sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşam sanatına katkıda bulunmalıdır" diyordu Bertolt Brecht. Bizler de tiyatroya gönül vermiş kişiler olarak ülkemizde ve dünyada daha eşit, daha adil, daha özgür ve bağımsız "başka bir hayat"ın mümkün olduğunu biliyor ve sanatımızı bu güzel günlerin hizmetine sunuyoruz. Pandeminin yarattığı olumsuzluklara ve hükümetlerin bu süreci yönetmekteki başarısızlığına rağmen tiyatroyu; insanlığın doğuşundan bu yana var olan bu sanatı, yaşatmanın yollarını arıyoruz. Hükümetler, yeni tiyatro binaları yapmak, sağlık koşullarına uygun açık hava sahneleri düzenlemek yerine Pandemide ilk olarak sanatı gözden çıkarıp tiyatroları kapatıyorlar. Özerk tiyatro yasası yapmak ve sanatı özgürleştirmek yerine sadece sanat severMİŞ gibi görünüp, üstüne bir de dernek tiyatrolarına yapılacak katkıları kesmenin tüzüklerini yapıyorlar. Çünkü boyun eğmeyen ve İNSANI İNSANA İNSANLA ANLATAN bu sanatın gücünden korkuyorlar. Sadece kendilerine tabi olacak, sahibinin sesini sahneye taşıyacak bir tiyatro istiyorlar. Bunun için bize bir ezber yaptırıp verdikleri rolleri oynamamızı bekliyorlar. Ama biz, seyirci kalmayan seyircilerimizle birlikte, ezberleri bozuyor bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! Barış içinde, özgür, eşit ve adil bir toplum için, doğanın ve insanın sömürülmediği bir dünya için "yaşasın tiyatro, yaşasın hayat" diyoruz! Tüm tiyatro emekçilerinin ve seyircilerinin 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. 55627831_627398437719749_508467356968681472_n-678x381    
❌