One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayBaraka Kültür Merkezi

Baraka Kültür Merkezi’nden 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü Bildirisi

By Nazen Şansal

126428426_708205079821719_8849085543224914103_n

126428426_708205079821719_8849085543224914103_n

 Bundan 60 yıl önce dünyanın uzak bir ülkesinde bir ailenin üç kızı birden faşistlerce acımasızca tecavüz edilip, katledildi… Bu cümle sanki çok uzun yıllar önce yaşanmış ve tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir hikâye gibi duyulsa da aslında kadınların yaşıyor olduğu şiddet yüz yıllar önce başlamış ve ne yazık ki bugün de hâlâ devam etmekte. Şiddeti uygulayanlar aynı insanlar olmasa da şiddeti meşru gören zihniyet aynı. Kadına yönelik şiddet, kontrol edilemeyen öfke sonucu ortaya çıkan bir şiddet türü olmadığı gibi kişisel bir mesele olmanın da çok ötesindedir. Temelinde güç ve çıkar ilişkilerinin yattığı cinsiyet eşitsizliğinin yol açtığı, erkek egemen zihniyetten doğan toplumsal bir sorundur. Bugün ülkemizde de olduğu gibi bu durum sadece aile içindeki şiddetle sınırlı değil kamusal alanda da söz konusudur. Kadına yönelik şiddet sadece fiziksel değil aynı zamanda cinsel, psikolojik ve ekonomik şekillere bürünüp hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Günümüzde şiddet kapitalist sömürü, sosyal adaletsizlik, milliyetçilik, ırkçılık, homofobi, militarizm, yoksullaşma ve gericilikten beslenmekte. Dolayısıyla bizler bu geniş cepheden gelen saldırılara hep birlikte her alanda örgütlü bir şekilde karşı durarak mücadele etmeliyiz. Tabii ki tüm sorunlarımız, yılda bir kez 25 Kasım’da sokakta yürümekle çözülmeyecek ama şunu iyi biliyoruz ki; kararlılığımızı ve örgütlülüğümüzü pekiştirmek, şiddet görüp sindirilmiş tüm kız kardeşlerimize ilham olabilmek, bizi yok sayan, itaat ve biat etmeye zorlayan herkese dayanışmamızı ve gücümüzü göstermek adına 25 Kasım Çarşamba günü saat 18:00’da Kumsal Park’ta buluşacağız. 25 Kasım Organizasyon Komitesi’nin düzenlediği yürüyüş ile Meclis’e yürüyecek ve taleplerimizi bir kez daha haykıracağız. Sen de bize katıl! Her alanda bu mücadeleyi sürdürebilmek için sana ihtiyacımız var!  

Baraka Tiyatro Ekibi’nden Lefkoşa Çarşısında Kadına Şiddetle İlgili Sokak Tiyatrosu

By Nazen Şansal

xx

xx

Baraka Tiyatro Ekibi, 21 Kasım Cumartesi günü Lefkoşa çarşısında kadına şiddetle ilgili sokak tiyatrosu gerçekleştirecek. Saat 14.00’te Sarayönü’nde, 14.30’da ise Büyük Han’da yer alacak olan gösteri esnasında 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Yürüyüş için çağrı da yapılacak. Kadın Eğitimi Kolektifi’nin davetiyle biraraya gelen çeşitli örgütler, 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü’nde Dereboyu’nda bir yürüyüş gerçekleştirecekler. Eylemi desteklediğini açıklayan Baraka Tiyatro Ekibi, kadına yönelik farklı şiddet türlerinin resmedildiği kısa bir gösteriyle sokakta olacak.  

Cebimdeki Pirilliler- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

cebimdeki pirililer 3

Argasdi'nin "90'lar" temalı 59. sayısından; özlemimizdeki çocukluktan bugünün çocukluğuna uzanan bu duygu yüklü bir yazıyla biraz geçmişe uzanmaya ne dersiniz? cebimdeki pirililer 3Her insan özler mi çocukluğunu, bilmiyorum. Zira herkesin çocukluğu aynı yaşanmıyor. Maddi manevi hayata etki eden her etken, aynı mahalleyi paylaşan insanların hayatlarını birbirinden uç iki noktaya sürükleyebiliyor. Ben çocukluğu güzel geçmiş şanslılardanım. 90’lı yıllara denk gelen bir çocukluk… Kapıyorum gözlerimi Annemin mutfağından kaçırdığım kap kacaklar, bahçede üstüm başım bata çıka pasta yapıyorum. Üzerini bahçedeki en güzel çiçeklerle süslüyorum. Yanımda ta aşağıdaki mahalleden gelme bir arkadaşım. Bisikleti yerde yatıyor. İşimiz bitince onu da yıkarız mutlaka. Mutfaktan gerçek bir kek kokusu geliyor. Çağırıyor annem, “temizlenin de gelin” diye. Biz pastamızı gösteriyoruz. Gözleri eşyaların ve bizim kirliliğimize değil yaptığımız pastaya takılıyor. “Durun bir resmini çekeyim” diyor. İçerden filmli fotoğraf makinemizi alıyor ve resmimizi çekiyor. Şimdi heyecanla filmin dolmasını ve babamın onları temizletmesini bekleyeceğiz. Belki bu kez gözlerimizi kapatmamışızdır ya da annemin parmağı flaşı kapatmamıştır yine. Gözlerim kapalı hala. Bir gün annemle yürüyerek teyzeme gidiyoruz. Yaşça büyük oğlu en yakın arkadaşım. Alıyoruz elimize torbaları çıkıyoruz dağa. Hostez veya lale toplamaya. Kaç saat geçmiş, biri peşimize mi takılacakmış, yanında biri olmadan dağa çıkılmazmış… Öyle dertlerimiz yok. Sabah okula gidiyoruz. Tüm çocukların katıldığı bir oyun kurmuşuz kendimize. Yakantop oynarken top yüzümün tam ortasına geliyor, düşüyorum. Elimden tutup kaldırıyor birileri, elimin tersi ile siliyorum yüzümü ve devam. Zil çalıyor, kırmızı önlüklerimizle bir aradayız, yakalarımız ütülü mis gibi kokuyor. Sınıfa giriyoruz, birleştirilmiş sınıf, üç sınıf aynı odada. Öğlen oldu ve o önlükler dağılmış. Tüm çocuklar koşa koşa çıkıyoruz okuldan. Eve gidene kadar yarış başlıyor. Bakalım bugün yol üstündeki at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk kim oturacak? Yemeğimizi yiyoruz yine teyzemdeyim tabi. Cebimizdeki pirillilerin sesleri geliyor, çabucak bitiriyoruz yemeği. Açılıyor file torbalar, gururluyum çünkü en büyük enek bende. Dikkatle diziyoruz yan yana hepsini. Susam Sokağı başlayana kadar bahçeden içeri girmek yok. Açıyorum gözlerimi Şimdiki çocukların kaçı yaşayabiliyor bunları diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Çamurların yerini oyun hamurları almış. Eskiden gerçeği ile oynadığımız çekiçlerin, tornavidaların yerini aman çocuklarımızın bir yerine bir şey olmasın diye plastikleri almış. Mutfaktaki eşyalar o kadar süslü püslü ve pahalı olmuş ki ne demek çocuklarımız onlarla oynayacak. Biraz daha para verip oyuncağını alırız ama mümkünse dışarıda oynamasın ki topraktan alerji olmasın, üstü başı kirlenmesin. Güzel bir bilgisayar alalım ki derslerini en iyi şekilde yapabilsin hem arkadaşları ile oyun da oynar. Zaten bu yıl okula da başladı ve Pandemi’den dolayı eğitim online olacak, bu nedenle bir telefon ya da tablet alalım ki derslerinden geri kalmasın. Tabi gücümüz yeterse… Zaman değişiyor çocukluk değil Evet zaman eski zaman değil. Dünya değişiyor ve bu değişim bazı konularda bizi geriye götürürken özellikle teknoloji anlamında ileriye götürüyor. Bu değişime ayak uydurmak gerek. Elbette ki çocuklar, uygun yaşta ve ihtiyaç durumundaysa teknolojik aletlerle buluşacak. Merak ettiklerini araştırmayı öğrenecek. İnsanlarla iletişim kurmayı öğrenecek. Ama bir çocuğun; renkleri, sayıları, şekilleri öğrenmek için ekrandan göreceği bir görsele ihtiyacı yok. En güzel renkler doğanın kendisindedir zaten. Günümüzde mahallede oynayan çocuklar hala var. Çünkü hala, tam gün eğitim almayan veya her günü özel derslerle dolu olmayan, okuldan arta kalan zamanda “kendisinden sorumlu bir yetişkin” ile kalıp oyun oynamaya ve arkadaşları ile bir şeyler yapmaya fırsatı olabilen şanslı çocuklar var.  Ancak sayıları azalıyor. Çünkü ebeveynler tam gün çalışınca ve bakacak birisi de olmayınca çocuklar mecburen eğitimsel bir faaliyetin içine girip binalara kapanmak zorunda kalıyor. Çünkü biz inanıyoruz ki eğitim kurumlarında ne kadar zaman harcarlarsa aldıkları eğitim de o kadar iyi olacak. Sokaklardaki çocuk kahkalarının azalmasının bir diğer sebebi de biz yetişkinlerin “zamanın kötülüğü”nden korkuyor olmamızdır. Oysa sokak öğretir çocuklara hayatın hep güllük gülistanlık olmadığını. Neşe içinde oynarken bir anda tartışma çıkabileceğini ve kendini savunmak ve korumak zorunda kalabileceğini… 90’larda çocuk olmak neydi? Düştün mü kalkmayı, küstün mü barışmayı bilmekti. Ufacık şeylerle mutlu olabilmek, bir avuç topraktan oyun yaratabilmekti. Peki suçlu zamane çocukları mı? Asla değil. Suçlu, kendi çocukluklarının harikalığıyla övünüp şimdiki çocukların yaşam kaliteleri için hiçbir şey yapmayan yetişkinlerin. Çocuklara özgürlük ve kendini ifade edebilecek boş zaman gerek, kendilerini bulmaları için gereken serbest alanı onlara sunmak gerek. Değişen dünya düzenine ayak uydurmak için onları yaratıcılıktan uzaklaştırmaya gerek yok, onlar zaten ihtiyaçlarını gidermenin yollarını bulacaktır. Bırakalım da çakıl taşlarının dengede durması için hangi noktadan üst üste yerleşmesi gerektiğini deneyerek bulsunlar, hayatlarında denge kurmanın zorluğunu, yanılmadan başarıya ulaşmanın mümkün olmayacağını, elleri acıyarak, üstleri kirlenerek öğrensinler. O at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk binen olmak için her gün daha hızlı koşmayı denesinler ama bazen olamayacağını da bilip bununla başa çıkmayı başarsınlar.  

Baraka’dan Tayyip Erdoğan’a: “Tak Sepeti Koluna Haydi Herkes Yoluna!”

By Nazen Şansal

4

1

Baraka Kültür Merkezi bugün Cumhurbaşkanlığı önünde basın açıklaması yaparak bir piknik sepeti bıraktı. “Bizde, yurt dışından gelen misafire armağan vermek adettendir. Ersin Tatar’a bıraktığımız bu sepeti, hafta sonu misafir edeceği Tayyip Erdoğan’a vermesini rica ediyoruz” denilen açıklamada; “Çünkü onların piknik yapıp çekip gideceği yer bizim için memlekettir. Bu memleket bizim ve biz yönetmek istiyoruz. İrademize müdahale edilmesini değil kendi yolumuzda özgür irademizle yürümeyi istiyoruz. Bu sebeple onlara ‘tak sepeti koluna haydi herkes yoluna’ diyerek bu sepeti armağan ediyoruz.” ifadelerine yer verildi. 15 Kasım Pazar günü, Bağımsızlık Yolu’nun düzenlediği eyleme de çağrı yapılan basın açıklamasının tam metni şöyle: Adamızın kuzeyinde yakın zamanda gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, UBP, Ersin Tatar ve Ankara tarafından seçim malzemesi haline getirilerek açılan Maraş’ta bu pazar Tayyip Erdoğan, kurmayları ve yerli işbirlikçileri bir piknik yapacaklarını duyurdular. Ama bu piknik öyle bildiğimiz aileyle, dostlarla, haftanın yorgunluğunu atmak, doğayla iç içe olmak için yapılan pikniklerden değil. Bu piknik;
  • Spor ve gençlik dairelerini işlevsiz kılıp Ankara’ya bağlı Koordinasyon Ofisi’yle gençlerimizi ve geleceğimizi kendi istekleri doğrultusunda kontrol etmek isteyenlerin,
  • Din İşleri Dairesi (Değişiklik) Yasası’yla toplumumuzu muhafazakârlaştırmaya, laikliğimize el sürmeye çalışanların,
  • Milliyetçi duygular üzerinden kışkırttıkları kitleleri bir gazeteye saldırtarak, düşünce ve ifade özgürlüğümüzü elimizden almaya çalışanların,
  • Her adımımızı, yaptıklarımızı gözetlemek için neredeyse her sokağa MOBESE dikenlerin,
  • Yaklaşık 20 yıldır iktidarda kaldığı Türkiye’de yoksulluğu, kadın cinayetlerini, çocuk istismarını arttırıp ülkenin bütün zenginliklerini sermayenin önüne serenlerin,
  • Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarını adamız üzerinde çıkarları olan emperyalist güçlerle paylaşma yarışına girenlerin,
  • Kendi irademizle ülkemizin cumhurbaşkanını belirleyeceğimiz seçimlerde elçilik aracılığıyla seçim çalışması yürütüp, Ersin Tatar’ı cumhurbaşkanı yapmak için demokrasiyi ayaklar altına alanların pikniğidir.
Kıbrıslı Türk halkı olarak irademize, özgürlüğümüze, bağımsızlığımıza yıllardır müdahale eden, kardeş Türkiye halklarına yaptıkları zulmü bizlere de yapmaya çalışan AKP ve onun cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Maraş’ta yapmayı planladığı pikniğin güç gösterisi olduğunun, milliyetçi duyguları kabartıp ada halklarını birbirine düşürmek amacıyla yapıldığının farkındayız ve bu pikniğin bizim gözümüzde meşruluğu yoktur. Tayyip Erdoğan’a, piknik yapıp sonra da çekip gideceği yerin, bizim için yurt olduğunu hatırlatır, piknik yapmak için daha uygun yerler bulabileceği, mesela sömürüyle ve doğa katliamıyla inşa ettirdiği sarayının bahçesinde yapabileceği inancıyla, sepetini koluna takıp gitmesini tavsiye ederiz. Baraka Kültür Merkezi 2 3

Baraka “Piknik Sepetli” Basın Açıklaması Yapacak

By Mustafa Batak

123929243_386051816064805_592550779233928180_n

Baraka Kültür Merkezi 13 Kasım Cuma günü saat 13.00’te Cumhurbaşkanlığı önünde bir basın açıklaması yaparak Ersin Tatar’a, Erdoğan’a vermesi için bir piknik sepeti bırakacak. Tayyip Erdoğan’ın pazar günü adamızı ziyareti esnasında Maraş’ta piknik yapmak istediğini ve Tatar’ın da “inşallah” diye cevap verdiğini basından öğrenen Baraka aktivistleri, kültürümüzü yansıtan bir piknik sepeti ile Cumhurbaşkanlığı önüne giderek irademize müdahale edilmesini, demokrasinin ayaklar altına alınmasını, yıllardır süren asimilasyonu ve gittikçe artan muhafazakâr politikaları protesto edecek. İrademize saygı duymayanları, özgürlük ve demokrasi düşmanlarını ülkemizden “sepet”lemek için 13 Kasım Cuma günü saat 13.00’te Cumhurbaşkanlığı önünde gerçekleşecek olan basın açıklamasına, basın emekçilerinin ve halkımızın ilgisi özlenir.

İzle-Tartış’ta SEÇİLMİŞ / The Giver Filmi İzlenecek

By Pınar Piro

seçilmiş2

seçilmiş-the giver Her ayın ilk Cumartesi akşamı ücretsiz olarak gerçekleşen İzle-Tartış etkinliği kapsamında 7 Kasım Cumartesi akşamı The Giver filmi izlenecek. Savaşlar nedeniyle yok olup yeniden kurulmuş geleceğin dünyasında mükemmel bir sistem kurulması amaçlanmış ve savaşları, insanlara acı veren her olayı önleyici önlemler alınarak toplum yeniden şekillendirilmiştir. İnsanlar arasındaki farkların kaldırılarak aynılığın (sameness) sağlandığı, özel hayatın ve seçimlerin engellendiği bu sistem Yaşlılar adı verilen bir grup insan tarafından yönetilmektedir. Bu düzenin insanlık için en iyi sistem olduğuna inanan insanlar artık acı çekmeyecekler, savaşlar sonucunda yok olma tehlikesi yaşamayacaklardır. Bunun tabii ki büyük bir bedeli de vardır. Acının, öfkenin, kederin ve diğer duyguların olmadığı topluluk halinde yaşayan bir Dünya’nın nasıl olabileceğini birlikte izlemek ve farklılıkların renkliliğini ve gerekliliğini tartışmak isteyen herkesi 7 Kasım akşamı 19:00’da Baraka lokaline bekleriz.

90’ların Dünyası- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

the-90s-quiz

Argasdi'nin 59. sayısı  "90'lar" dosya konusuyla yolculuğuna devam ediyor. Modern zamanlardan postmodern zamanlara keyifli bir okuma yapacağınız "90’ların Dünyası" Nazen Şansal'ın kaleminden sizlerle buluşuyor. the-90s-quizBir kafede, benden 10-15 yaş genç bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. 90'lı yıllardaki üniversite hayatımda okula para ödemediğimi, eğitimin ücretsiz ve kamusal olduğunu söylediğimde çok şaşırmıştı. Para verilmeden gidilebilen bir üniversite olabileceğini, o ana kadar hiç düşünmediğini söylemişti. Aynı günlerde, emeklilik haklarıyla ilgili bir konuşmada da bulunmuş ve 90'lı yılların başında emekli olanların çok daha şanslı olduğunu duymuştum. Ülkemizde işçi olarak bulunan Türkmenistanlı bir kadının 90'lardan önce aldığı devlet okulu eğitimi ile piyano çalabildiğini gördüğümdeyse kulaklarıma inanamamıştım. İyi de, neydi 20. asrın son 10 yılının hikmeti? İleriye doğru gitmemiz gerekmez miydi? Neden kaybediyorduk elimizdekileri? Hatta kaybettiğimiz sadece elimizdekiler değil; bunların yakın bir geçmişte var olduğu, dolayısıyla tekrar sahip olabileceğimiz fikriydi. 90'lara başlarken Doğu Bloku çözülmüş, Sovyetler Birliği dağılmıştı. Sınıf güçlerinin özel bir dengesinin ürünü olan sosyal refah devleti, kapitalizmin büyümesinin önünde engel olmaktan artık kalkabilirdi. Çünkü sermayeyi bazı tavizler vermeye; kamusal eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik gibi hakları tanımaya iten temel neden, devrimci bir sosyalist alternatifin varlığıydı. İşte 90'lar (aslında çoktan değişime uğramış olan) iki kutuplu dünyanın resmi olarak çökmesiyle başladı. Artık tek bir kutup kaldığına göre “küreselleşme” kandırmacası ve neoliberal reçete dünya çapında daha kolay uygulamaya konabilirdi. Küreselleşen emperyalist güçler ve Üçüncü Dünya arasındaki, yanlış olarak Soğuk Savaş diye adlandırılmış çatışma, 1945-1992 yılları arasında, büyük çoğunluğu Üçüncü Dünya ülkelerinde meydana gelen 143 savaşta 23 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Çağdaş küreselleşme süreci, Zapatistaların Komutan Yardımcısı Marcos’un “Üçüncü Dünya Savaşı” dediği ve günümüze kadar uzanan bir sürecin sonucudur.(1) KüreselleşME 90'lı yıllarda dünyayı değiştireceği iddia edilen iki tema vardı: Sermayenin küreselleşmesi ve internet teknolojisi ile telekomünikasyon “devrimi”ne dayanan yeni ekonomi! O yıllarda teknolojik devrimin küreselleşme sürecinin itici gücü olduğu ileri sürülüyor; elle tutulur mal ve hizmetler üreten eski ekonominin yerine, bu sektöre yapılan muazzam yatırımların yaratacağı yeni ekonominin, sınırsız büyüme, yüksek üretkenlik, zenginlik ve gücün yaygınlaşması anlamına geleceği savunuluyordu. Ama yeni bin yılın başlamasıyla birlikte “küreselleşme”nin, güçlü Avrupa ve Amerika devletlerine bağlı dev şirketlerin bir ürünü olup imparatorluk inşasına hizmet ettiği; teknolojik devrim mitinin de ABD-Avrupa sermayesinin emperyal savaşlar temelinde yayılmasını gizleyen ideolojik bir kılıf olduğu su yüzüne çıktı. Şöyle ki; çokuluslu şirketler pek çok ülkede üretim yaparken araştırma-geliştirme faaliyetleri ve kârlar ulus devletlerde merkezileşir. Ne çokuluslu şirketlerin yayılması ve kontrolü, onların ulus devletlere adeta bir zincirle bağlı olma kalıcı karakterini değiştirmiş ne de onların uluslararası faaliyetleri, merkezileşmiş imparatorluk inşası karakterini ortadan kaldırmıştır.(2) Teknolojik devrimin ekonomik krizleri önleyemediği, üretkenlikte önemli bir artışa yol açmadığı da görülmüştür. Hatta enformasyon sektörüne yapılan milyarlarca dolarlık yatırım, daha üretken alanlara yapılacak yatırımları engelleyerek getirisi düşük, yan sektörlere etkisi az olan bir sektörde aşırı sermaye birikimine yol açmıştır. Dahası; bilgisayarlarda milenyum krizi diye hatırladığımız, varlığı kuşkulu dijital kıyamet sorunu için yüz milyarlarca dolar harcanmıştır. 90’larda ABD-Avrupa yayılmasına kapıları açan sürükleyici güç, teknolojik devrim değil, Orta Doğu’dan Balkanlara neredeyse tüm dünyada çıkarılan savaşlar ve çokuluslu şirketlerin küreselleşme adı altındaki emek ve doğa sömürüsüdür. Solcuların eli armut mu topluyordu? Sosyal refah devleti ve halkın haklarının buharlaşması, doğal olarak büyük çaplı bir toplumsal hoşnutsuzluğa yol açacaktı. O halde bu politikaların uygulayıcılarının, çatışma potansiyeli gösteren sınıflar arasına girip “toplumsal tampon” yaratacak devlet karşıtı ideolojiye sahip örgütleri finanse etmesi işe yarar bir formül olabilirdi. Oldu da… Hükümet dışı sivil toplum diye tarif edilen bu örgütlerin sayısı 90’lara gelindiğinde binlere ulaşmış ve dünyada 4 milyar dolayına yakın para yardımı alıyorlardı.(3) Neoliberalizme muhalefet büyüdükçe ABD ve Avrupa hükümetleri ve Dünya Bankası, STK’lara sağladıkları fonları artırdı. Aslında bu fonlarla, çokuluslu şirketlerle birlikte kendilerinin yarattığı yıkımın ve yoksullaşmanın kurbanlarını bir nebze de olsa tazmin ediyor hem de bunu o ülkenin muhalifleri eliyle yapıyorlardı. Yani solcuların eli armut değil Dolar topluyordu. Böylece, projelerini toplumsal hareketin önünde tutan, insanların hayatını mahveden yapısal sorunlara değil bunları palyatif olarak çözecek mali ve teknik imkânlara odaklanan bir sivil toplumculuk anlayışı aldı yürüdü. STK’ların apolitik tavırları ve yardıma odaklanmaları, halk kesimlerini depolitize edip dağıttı. Toplumsal hareketlerin eski önderleri, sendika ve emekçi kadın örgütlerinin liderleri ya da eski sol aydınlar, yüksek ücret, uluslararası prestij , “iyilik” yapma isteği gibi gerekçelerle STK’larda yuvalandılar. Onlara yukarılara tırmanma fırsatı sunan 90’lar, köylü, işçi ve özellikle kamu hizmetlerinde çalışanlar için aşağılara kayma anlamına geliyordu. Modern zamanlardan postmodern zamanlara 90’lı yıllarda toplumsal değerlerde yaşanan kültürel erozyonun bir sebebi de modern zamanların, akla ve bilime dayalı bütünlüklü ideolojilerin sonunun ilan edilip postmodern zamanlara geçişin yaşanmasıdır. Artık her konu esnek, her alan belirsiz, her etik değer değişebilirdir. Toplumun değil bireyin ihtiyaçları ön plandadır. Dinler gibi bilimin de egemenliği yıkılmalı, her ilişkide görülen (yani aslında görünmez olan) iktidar reddedilmelidir. Mutlak doğrunun olmayıp her şeyin göreceli olduğu, kuralsızlığın kural, ilkesizliğin ilke sayıldığı bu düşünme biçiminin kültürel etkileri 90’lı yıllarda siyasetle, televizyonla, edebiyatla, sanatla, yaşamımıza iliş(tiril)miş durumdadır. İyi olan şu ki; geçici ve bölünmüş kimlikler yerine tarihsel ve belirgin sınıfsal çelişkileri ön plana alarak direnenler ülkemizde de dünyada da var olmaya devam etmektedir.   (1)  James Petras, Küreselleşme ve Direniş, Cosmopolitik Kitaplığı, Küreselleşme: Sosyalist Bir Perspektif (2)  James Petras, a.g.e.,  Neomerkantilist İmparatorluklar Çağında 3.Teknolojik Devrim Miti (3)  James Petras, a.g.e.,  Latin Amerika’da Emperyalizm ve Sivil Toplum Kuruluşları  

90’larda Türkiye ve… – Celal Özkızan

By Şifa Alçıcıoğlu

2 (1)

90'lar dosya konusuyla sizlerle buluşan Argasdimiz, 90'lar Türkiye'sini ele alan yazısıyla sizleri geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Celal Özkızan'ın kaleme aldığı makalede, o yılların  ekonomisine, işçi sınıfının gidişatına, siyasete ve siyasi cinayatelere değin birçok farklı konu ele alınıyor.  (Argasdi'ye 10 TL karşılığında gazete bayiilerinden, Baraka Kültür Merkezi lokalinden ve bölgenizdeki Khora Kitap'tan ulaşabilirsiniz.) 2 (1)Bu yazıda, 90’lı yılların Türkiye’sinin çeşitli boyutları, ayrı başlıklar altında ele alınacaktır. Her bir başlığın birbiriyle ilişkili olduğunu ve 1990’lı yılların Türkiye’sinin hikayesinin, 1980 darbesini takiben yaşanan neoliberal toplumsal dönüşümün üzerinde yükseldiğini akıldan çıkarmadan bu yazıyı okumak, yazıyı daha anlamlı hale getirecektir. 90’larda Türkiye ve ekonomi 90’lı yıllar, Türkiye ekonomisi için çok sancılı bir dönemi temsil eder. Özel olarak 1988-1999 arası dönem, Ercan’ın(1) tanımlamasıyla “para-sermaye, özellikle uluslararası para sermaye hareketlerine dayalı birikim dönemi”ni temsil eder. Bu doğrultuda faiz oranları ve kamu borçlanması artırılmış, sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir. Bu yönelimin bir sonucu olarak önce 94 kamu borç krizi, sonrasında ise 2000-2001 bankacılık krizi yaşanmıştır. 90’lı yıllara makroekonomik açıdan bakıldığında; dış ticaret açığının modern Türkiye tarihinde ilk kez ciddi şekilde büyüdüğü, dış borç yükünün muazzam seviyelerde arttığı ve enflasyon oranlarının ülkenin tarihindeki en yüksek seviyelere çıktığı bir tablo ile karşılaşılmaktadır. 1988-2002 dönemi, ortalama %3,2 ile Cumhuriyet tarihinin en düşük büyüme hızının yakalandığı dönemdir. Bunda, sermaye birikim oranlarında yaşanan çok büyük düşüş ciddi bir etkendir. 90’larda Türkiye ve işçi sınıfı 90’lı yıllar, Türkiye’de “proleterleşme” dalgasının yaşandığı bir dönemdir. 1990 yılına gelindiğinde bir ücret veya maaş karşılığında çalışanların toplam istihdama oranı %39 iken, 2000’li yılların başında bu oran %51’e çıkmıştır.(2) Emekçi sayısındaki bu ciddi yükselişe karşın, toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısında sadece oransal anlamda değil mutlak anlamda da düşüşler gerçekleşti. Kamuda 1990-2000 döneminde toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı 909,787’den 648,119’a düşerken, özel sektörde toplu iş sözleşmesi kapsamında 1986 yılında 630,000 olan işçi sayısı 2000 yılında 388,934’e düşmüştür (a.g.e, 58). Yine de, emek hareketinin topyekün geri çekilmesine yol açan 80’lerin politik anlamda baskıcı ve ekonomik anlamda neoliberal saldırıları, meşhur 89 Bahar Eylemleri başta olmak üzere emek hareketinin üzerindeki ölü toprağı atmasıyla kısmen de olsa kesintiye uğradı. Neoliberal dönüşümün sermaye lehine yarattığı pazarlık gücünün sendikalaşma ve toplu sözleşme üzerindeki olumsuz baskısı bu toparlanmadan pek etkilenmemekle birlikte, reel ücretlerin toplam katma değer içindeki payı 1988’deki dip nokta olan 15,4’ten 99 yılında 20,9’a çıkmıştır.(3) 1 (2)90’larda Türkiye ve siyaset 90’lar Türkiye’sinin siyasal yaşamı, 80’lerdeki neoliberal toplumsal dönüşümün sancıları ile şekillenmiştir. 1990-2000 arası dönemde Türkiye’de 11 değişik hükümet kurulmuştur. ANAP’ın son birkaç yılı ile Ecevit’in 137 günlük kısa deneyimi haricinde bütün hükümetler, koalisyon olarak hayat bulmuştur. Ekonomi politikaları konusunda ciddi bir farklılık gösteren alternatiflerin yokluğuna tezat olarak, siyasal alanın yeniden düzenlenmesi bakımından “düzen içi siyasi rekabet”in kızıştığı bir dönemdir 90’lar. Bu kızışmanın sebeplerinden biri, egemenlerin halka karşı neoliberal dönüşümle birlikte mutlak zafer kazanmasına karşın, 90’ların sıkıntılı ekonomik ortamının egemenlerin kendi içinde bir siyasal istikrar yakalayamamasına sebep olması, yani kazanılmış düzeni yönetememe krizinin yaşanmış olmasıdır. Bu kızışmanın sebeplerinden diğeri ise, 80’lerin halkta yarattığı ekonomik yıkımın doğurduğu öfkenin ve sosyal kaynamanın, ekonomik bir alternatifin yokluğunda kendisini çeşitli kimlik politikaları aracılığıyla ifade etmesi ve bunun bir sonucu olarak da siyasal alanın, kimlik politikaları temelli bir rekabetçe şekillenmesidir. Bu çerçevede, bir yanda gerek silahlı gerek siyasi kanadıyla 90’larla birlikte artık tamamen kimlik temelli çizgide mücadele veren Kürt Hareketi’nin 90’lı yıllar boyunca en üst noktaya varan ve ancak 99’da Öcalan’ın yakalanmasıyla güç kaybeden isyan hareketleri (Serhildan); bir yanda Kürt Hareketi’ne karşı mutlak bir uzlaşmazlıkla, Türk kimliği temelinde ve düşük yoğunluklu savaş yöntemiyle saldırgan bir tutum izleyen egemen siyasi çizgi; bir yanda yoksullaşan ve güvencesizleşen kitleleri din temelli kimlik üzerinden ve özellikle de kazandığı belediyeleri bir araç olarak kullanıp örgütleyen, bu esnada da küçük burjuvalıktan büyük burjuvalığa terfi eden Siyasal İslamcı çizgi; bir yanda, halkçı bir içerikten tamamen yoksun, düzen içi siyasette kendine alan açmak dışında bir işlevi olmayan ve tepe ifadesini 28 Şubat Kararları’nda bulan askeriye destekli “laikçi” siyasi çizgi; bir yanda 96 Gümrük Birliği Antlaşması ve 99 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen onaylanması ile tepe ifadesini bulan, fikirsel öncülüğünü büyük finans ve ticaret sermayesinin çektiği siyasi çizgi… 2000’li yıllarla birlikte bu mücadeleden Siyasal İslamcı çizgi -diğer çizgileri de kendi içinde eriterek- zaferle ayrılmış olacaktı, fakat bu kavganın kazananı kim olursa olsun, alternatif ekonomi politikalarının yokluğunda, kaybeden her halükârda Türkiye halkları olacaktı. 3 (2)90’larda Türkiye ve siyasi cinayetler 90’lı yıllar Türkiye’si çok sayıda siyasi cinayete tanıklık etmiştir. Bu siyasi cinayetlerin kurbanları arasında Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Musa Anter, Uğur Mumcu, Metin Göktepe, Özdemir Sabancı ve Ahmet Taner Kışlalı vardır. Bugün akıllarda en çok kalan ise toplu siyasi cinayetlerin en acı örneklerinden biri olan ve 2 otel çalışanı ile 33 sanatçı ve aydının öldürüldüğü Sivas Katliamı’dır. Sivillerin hedef alındığı Sivas Katliamı’ndan kısa bir süre sonra, “misilleme” adı altında yine sivilleri hedef alarak 28 kişiyi öldüren PKK’nın öznesi olduğu Başbağlar Katliamı’nı da not etmek gerekir. Bu siyasi cinayetlere ek olarak, 90’lı yıllar, gözaltında “ölen” insanlara da acı bir biçimde tanıklık etmiştir. Bu insanlar arasında Hacettepe öğrencisi Birtan Altunbaş, Cumartesi Anneleri’nin ortaya çıkış sebebi olan Gazi Mahallesi’nden aktivist Hasan Ocak ve sendikacı Süleyman Yeter bulunmaktadır. Konu ile bağlantılı olarak, 90’lı yıllar Türkiye’si Zonguldak Kozlu’da 263 işçinin ölümüyle sonuçlanan maden patlamasına, 22 kişinin hayatını kaybettiği Gazi Mahallesi Olayları’na, kamuoyunda “Manisa Davası” olarak bilinen 16 liseli gencin işkenceden geçirilmesi olayına, 3 kişinin öldüğü 1 Mayıs 1996 Olayları’na, 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan 96 yılı cezaevi kitlesel açlık grevlerine ve öğrenci Kenan Mak’ın ülkücüler tarafından öldürülmesine de tanıklık etmiştir. 4 (2)90’larda Türkiye ve “doğal” cinayetler 90’lar Türkiye’si; deprem, sel ve heyelan facialarının çok acı bir biçimde deneyimlendiği bir on yıl olmuştur. Herkesin aklına kazınmış olan ve 19 bine yakın kişinin ölümüyle sonuçlanan 99 Gölcük Depremi’nin yanısıra 653 kişinin öldüğü Erzincan Depremi, 90 kişinin öldüğü Afyon Depremi, 74 kişinin öldüğü Isparta’da sel ve heyelan faciası, 61 kişinin öldüğü İzmir sel felaketi ve 1,000’e yakın kişinin öldüğü Düzce Depremi, 90’lı yılların en büyük kayıplı faciaları olarak kayıtlara geçmiştir. 5 (1)90’larda Türkiye ve siyasi skandallar Günümüz Türkiye’sinde siyasi skandalların siyasetin gayet olağan bir parçası olarak kanıksanmış olmasının ve “skandal” olarak bile görülmemesinin aksine, 90’lı yıllarda siyasi skandallar ciddi birer gündem, tartışma ve protesto konusuydular. 90’lı yılların en büyük siyasi skandalı, Susurluk idi. Bürokrasi-siyaset-mafya ilişkilerinin beklenmedik bir anda açığa çıkmasına sebep olan bir trafik kazasının ardından patlak veren skandal, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemleri” ile kitlesel olarak protesto edilmişti. Susurluk’un yanı sıra, İSKİ genel müdürünün İSKİ ihalelerini paravan olarak kurduğu şirketlere verdiği 93 İSKİ Skandalı, Civangate olarak bilinen ve Emlak Bankası etrafında gerçekleşen rüşvet ve cinayet skandalı ile Necmettin Erbakan’ın ve diğer bazı Refah Partisi yetkililerinin hapis cezasıyla sonuçlanan Kayıp Trilyon Davası, bu dönemde öne çıkan siyasi skandallardır.   Referanslar (1)Ercan, F. (2006). Türkiye’de Kapitalizmin Süreklilik İçinde Değişimi (1980-2004). Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi içinde (375-411). Dipnot. (2)Çelik, A. (2006). Yeni Sorun Alanları, Eğilimler ve Arayışlar: Sendikaların Yeni Dünyası. F. Sazak (Der.), Türkiye’de Sendikal Kriz ve Sendikal Arayışlar içinde (17-74). Ep    os (3)Boratav, K. (2005). Türkiye İktisat Tarihi (9. Baskı). İmge.   .    

Baraka Okuma-Tartışma Grubu Kral İsimli Romanı Okuyor

By Mustafa Batak

Zeki Erkut afiş 2

Baraka Okuma-Tartışma Grubu, bir süredir gerçekleştirdiği makale okumalarına ara verip Khora Yayınları’ndan çıkan Kral isimli romanı okuyor. Zeki Erkut’un kaleminde çıkan Kral, Leymosunlu bir müzisyenin mecburi göç sonrası Girne’de tutunmaya çalışmasının hikâyesini anlatıyor. Politik arka planı ile yakın tarihimize, bilhassa da 1974 sonrasına ayna tutuyor. Ganimet kültürünün kök saldığı, insani değerlerin yitirilerek yozlaşmanın yaşandığı bir dönemde sanatçı duyarlılığına sahip bir müzisyen, yeniden şöhreti yakalamak için mücadele etmektedir. Abisi, teşkilata sadık bir düzen adamı iken Kral anılarına sadık bir duygu insanıdır ve abisinin değil yüreğinin sesini dinler. İki aşk arasında, iki şehir arasında, iki yaşam arasında sıkışan Kral, ekmeğini denizden çıkaran balıkçılarla, kardeşlikten öte dostluklarla tanışır; köşeyi dönmeye çalışan düzenbazlarla, derin devletin karanlığıyla boğuşur. Okuru soluk soluğa bırakacak temposu ile sürekli içine çeken bu romanı gelin birlikte okuyup, tartışalım. Her çarşamba 18.30 ile 19.30 saatleri arasında Baraka lokalinde gerçekleşecek okumalara sizler de davetlisiniz.

Baraka’dan Tiyatroların Kapalı, Kerhanlerin ve Kumarhanelerin Açık Olmasına Protesto

By Nazen Şansal

görsel

görsel

Baraka Kültür Merkezi, hükümetin pandemi önlemleri çerçevesinde tiyatroları yasaklamasını ancak gece kulüpleri ve kumarhanelerin açık olmasını eleştirmek amaçlı bir dizi sosyal medya eylemi gerçekleştiriyor. Baraka Tiyatro Ekibi’nin yazıp oynadığı #SanatKulüpte adlı komedi skecinin sosyal medya aracılığıyla seyirciye ulaştırılmasının yanı sıra #TiyatrolarAçılsın başlığıyla bir takım eleştirel paylaşımlar yapılıyor. Baraka’dan yapılan açıklamada: “Dünyada olduğu gibi,  halk sağlığını koruyacak önlemlerle, sınırlı sayıda seyirci, yeterli havalandırma, temassız fuaye ve oturma düzeni, maske-mesafe-hijyen gibi tedbirlerle tiyatroların açılması mümkün. Sağlık, sadece beden değil ruh sağlığı ile de bir bütün ve sanattan uzak kaldıkça toplumsal sağlığımız olumsuz etkilenmekte. Yönetenleri, tiyatrolarla ilgili yasaklama kararını yeniden gözden geçirmeye çağırıyor ve tiyatro sever halkımızı sosyal medyada #TiyatrolarAçılsın şeklinde paylaşımlar yapmaya davet ediyoruz.” denildi. Ayrıca önümüzdeki günlerde yetkililerin randevu vermesi halinde görüşmeler de yapılarak tiyatroların açılması talebi ve ne gibi önlemler alınabileceği yetkililere aktarılacak. Derneğin Youtube sayfasından #SanatKulüpte skeci izlenebileceği gibi sosyal medya hesaplarından da #TiyatrolarAçılsın kampanyası takip edilebilir.  

İzle-Tartış’ta Rüzgarı Dizginleyen Çocuk İzlendi

By Pınar Piro

AF604BB9-7AC0-48AB-AC35-208C01467B2F

AF604BB9-7AC0-48AB-AC35-208C01467B2FHayat sürekli zorluklar sunar ve biz de çözüm yolları ararız. 3 Ekim Cumartesi akşamı Baraka’da Rüzgarı Dizginleyen Çocuk filmi izlendi. Afrika’nın Malavi bölgesinde geçen ve gerçek bir hikayete dayanan film, katılımcılara,  ülkelerinde yaşanan kıtlık nedeni ile hasat alamayan ve böylece de okula gidemeyen bir çocuğun hikayesini anlattı. Yılın her mevsimi hasat alabilmek için köy halkının suya ihtiyacı vardı. Su getirebilmek için de enerjiye. William, rüzgar gülünün buna çözüm olabileceğini anladığı zaman tüm zamanını buna ayırdı ve sonuç da başarılı oldu. 2002 yılını yansıtan film, izleme sonrası gerçekleşen tartışma kısmında, takvimde aynı yılı yaşayan insanların birbirinden uzakta farklı zamanları yaşadığı hakkında sohbet edildi. Ancak bunca farklılığa rağmen film, yöneticilerin seçilme uğruna ezilenleri görmezden gelmesinin, eğitimde ücret sisteminin en çok da çocuklara zarar vermesinin, geçimini tarımla sağlayan emekçilerin hükümet tarafından gereken ilgiyi görememesinin yıl, zaman ve coğrafya farketmeksizin heryerde aynı yaşandığı da üzerinde durulan bir konuşma zemini yarattı. Kasım ayından izlenmek üzerine önerilen filmler arasından da The Giver filminin izlenmesine karar verildi.  Bir ülkede yaşanan kaoslar sonucu ülke “yaşlılarının” herkesi eşitlediği ve neredeyse herşeyi yasakladığı bir düzeni izlemek isteyen herkesi 7 Kasım Cumartesi 19:00’da Baraka lokaline bekleriz.

Argasdi’nin 59. Sayısı “90’LAR” Dosya Konusu ile Çıktı

By Zekiye Şentürkler

Argasdi Sayı 59 kapak

Baraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 59. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, dizi/sinema, dergi/kitap, feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “90’LAR” teması ele alınıyor. 10 TL okur katkısı ile satılan 24 sayfalık renkli dergi, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitap Cafe’lerden ve Baraka Kültür Merkezi’nden temin edilebilir. “Karo, Cinayet, Tutulamayan Kalem” başlıklı gündem yazısı ile pandemi döneminde hükümetin ülkede yarattığı kaos, okulların açılamaması ama casinoların açık olması gibi konuların değerlendirildiği derginin “Memleketin Ahvali” bölümünde, son üç ay içerisinde gazetelere yansıyan önemli haberler mizahi ve eleştirel bir üslupla okura sunulmakta. FeministİZ sayfalarında, 90’larda Türkiye’deki feminist hareket konusunu işleyen makalemiz bulunuyor. Belleğin tozlu sayfasında ise Venezuela’ya gidiyor ve Hugo Chavez’in ardından gelişen olayları anlatıyoruz. Sanat sayfalarında ise bu sayı bir değişiklik yapıp film ve kitap köşelerini 90’lara damgasını vuran dergiler ve diziler ile değiştiriyoruz. Kıbrıs Kültürü sayfasında ise kaybolan kültürümüz inceleniyor. Şiirlerle bezenen Lyricus bu sayı 90’larda dilimize dolanan unutulmaz şarkıların aslında çok meşhur bir şairin şiirleri olduğunu söylüyor bize. Argasdi’nin 90’LAR olarak belirlediği dosya konusunda ise teknolojiden, çocukluğumuza, 90’ların dünyasından 90’ların Türkiye’sine pek çok makale sizlerle buluşuyor. Bunların yanı sıra “90’lar deyince akılınıza ne gelir” sorusuyla bazılarımızı çocukluğuna, bazılarımızı gençliğine ama hepimizi benzer anılara alıp götürecek röportajlar yer alıyor.

CEVABIMIZ NEDEN AKINCI?

By Mehmet Adaman

baraka

11 Ekim Pazar günü, Kıbrıs’ın kuzeyinde gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik bizler Baraka Kültür Merkezi olarak daha önce de seçimle ilgili tarafımızı ilan etmiş ve sayın Akıncı’nın yanında olduğumuzu belirtmiştik. Seçime sayılı günler kala, AKP iktidarının Kıbrıs sorunundan Doğu Akdeniz’deki gelişmelere, Kıbrıslı Türklerin yaşam biçimlerinden ifade özgürlüklerine müdahaleye kadar yön vermek istediği birçok konuda zıtlaştığı Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya karşı, ülkemizde tüm kaynaklarını ve işbirlikçilerini seferber ederek elçilik aracılığıyla seçim çalışması yürütmekte olduğunu görüyoruz. AKP’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde halkımızın iradesine yönelik bu müdahaleleri karşısında, sayın Akıncı etrafında daha güçlü bir şekilde kenetlendiğimizi herkesin bilmesini isteriz. Bundan 5 yıl önce gerçekleşen ve Akıncı’nın büyük bir farkla kazandığı seçimler öncesinde de söylediğimiz şeyi şimdi yeniden tekrar ediyoruz. 2015 yılında, kendisinin sosyal demokrat çizgisi ile bizden farklı yönlere sapan açıklamalarına koymuş olduğumuz çekince hâlen devam etmekle birlikte, Türkiye’ye karşı Kıbrıslı Türklerin onurunu, iradesini ve çıkarlarını koruyacağına, Türkiye halkları ile kardeşliğimizi bozmaya çalışan, Türkiyeli kardeşlerimize kan kusturan siyasi islam çetesi AKP’ye karşı dik duruşuna devam edeceğine olan inancımız tamdır. Aradan geçen beş yıl, bu inancımızı boşa çıkarmamıştır. Keza Cumhurbaşkanımız, şoven Kıbrıslı Elen liderliğine karşı da çatışmacı değil ama boyun da eğmeden onurlu bir duruş sergilenebileceğini göstermiştir. Baraka Kültür Merkezi olarak, mevcut adaylar içerisinde halkların kardeşliğini, özgürlüklerini ve barışı savunan, kendi halkından alacağı desteği, ne Ankara, ne Brüksel, ne de başka bir dış merkezden alacağı desteğe değişmeyen tek adayın Mustafa Akıncı olduğu görüşümüzü yineliyoruz. Barıştan, kültürden, sanattan, bilimden, aydınlıktan, kadın ve çocuk haklarından, iki devletlilik değil federasyondan, Kıbrıslı Türklerin iradesinin esas olduğundan yana olanları Akıncı’ya oy vermeye çağırıyoruz.

Baraka’dan Tiyatroların Kapalı Gece Kulüplerinin Açık Olmasına Oyunlu Protesto

By Nazen Şansal

safe_image

 

 safe_image

Baraka Tiyatro Ekibi, hükümetin pandemi sürecini doğru yönetemediğini ve bu sebeple pek çok kesimin ekonomik sorunlarla boğuştuğunu vurgulayarak sanatın da darbe aldığını belirtti. #SanatKulüpte adlı kısa bir oyun yazıp oynayarak hükümetin bu tutumunu protesto eden Baraka’dan yapılan açıklama ise şöyle: “Hükümet, uzun süreceği belli olan pandemi koşullarında sahne sanatlarının devam edebilmesi için açık hava sahneleri veya oyuncu ve seyirciler için tedbirlerin alınmasına uygun salonlar yaratacağı yerde çareyi tiyatroları, sinemaları kapatmakta, konserleri yasaklamakta buluyor. Çünkü sanat, hem eleştirel gücünden korktukları hem de ilk gözden çıkardıkları oluyor. Buna karşın yakın geçmişe kadar casinolar açıkken, kadınların seks kölesi gibi çalıştırıldıkları gece kulüpleri ise hâlâ faaliyettedir. Bu sebeple hazırladığımız #SanatKulüpte adlı bir skeçle hükümeti protesto ediyoruz.” Politik komedi türündeki #SanatKulüpte skeci, Baraka Kültür Merkezi Facebook ve Youtube hesaplarından izlenebilir.

İzle Tartış’ta Rüzgarı Dizginleyen Çocuk İzlenecek

By Pınar Piro

rüzgarıdizginleyençocuk

rüzgarı dizginleyen çocukBaraka Kültür Merkezi’nin ücretsiz İzle-Tartış etkinliğinde, 3 Ekim Cumartesi akşamı Rüzgarı Dizginleyen Çocuk filmi izleniyor. Gerçek bir hayat hikayesinin sinemaya uyarlanmasıyla ortaya çıkan Rüzgarı Dizginleyen Çocuk filminde William Kamkwamba’nın hayat hikayesi anlatılıyor. Film Kenya’da yaşayan bir kabilenin kuraklık ve açlıktan ölmek üzerelerken bir çocuk tarafından kurtulmasını anlatıyor. O çocuk William Kamkwamba’nın ta kendisi. William Kamkwamba lise çağlarındayken köylerine gelen bir tütün firması köydeki tüm ağaçları keser. Ağaçların kesilmesi köylünün mahsulüne büyük bir zarar verir. Zaten sıcak ve kurak bir memleket olan Kenya’da kesilen birkaç ağaç bile kuraklığa sebep oluyor.Bunca yokluk içerisinde okumayı hiçbir zaman terk etmeyen Kamkwamba fizik kitapları okuyarak kendini geliştiriyor ve kabilenin hayatını değiştirecek işler başarıyor. William ve ailesinin yaşadıklarını, kabiledeki ezen ve ezilen ilişkisini birlikte izleyip, günümüzle ilgili sohbet etmek isteyen herkesi 3 Ekim Cumartesi akşamı 20:00’de lokalimize bekleriz.

Bak Postacı Geliyor!

By Nazen Şansal

77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o

Lefkoşa'yı bir Panoptikon hapishanesine çeviren MOBESE'lere 11 Haziran 2020 tarihinde yaptığımız resmi itirazlara, yasal sürenin bitiminden iki buçuk ay sonra ve kapılarında eylem yapınca cevap geldi. Kent Güvenlik Yönetim Sistemi İtiraz Kurulu toplanarak itirazlarımızı değerlendirmiş ve bize mektuplar göndermişler, sağ olsunlar. Gerçi genel olarak; itiraz konumuzun kurulun yetki alanı dışında kalmasından, itiraz gerekçesini makul bulmadıklarından, kameraların yasa ve tüzüklere dayanmasından, trafik ve bakanlıkların güvenliği gözetildiğinden dolayı, tahmin ettiğimiz gibi itirazlarımızın çoğunu reddetmişler. Ancak derneğimizin yakınındaki, Kızılbaş Kilisesi - Kaymaklı yolundaki kameranın kaldırım işgali yaptığı ve özel gereksinimli kişilerin ve yayaların geçişine engel olduğu gerekçesiyle yaptığımız itirazımız kabul edilerek kaldırım genişletme çalışması yapılmıştır. Ayrıca Sarayönü, Girne Limanı gibi tarihi ve turistik bölgelerdeki direklerin dokuya uyumlulukları için boylarının kısaltılarak mat siyaha boyanması yönünde karar alındığı da tarafımıza bildirilmiştir. Gözetim toplumunun temelinde, otoritelerin bakışını her daim üzerimizde hissetmenin getireceği baskı ve otosansür vardır. Güvenliğin, özgürlüğün üstünde tutulması için de toplumun rızası yaratılır. Tüm kentlerimizi açık hava hapishanesine çeviren MOBESE'lerle 7/24 gözetlenmekten hoşlanmıyorsanız veya herhangi bir kameranın özel hayatınızı ihlal ettiğini, kaldırım işgali yarattığını, tarihi ve kültürel dokuya zarar verdiğini düşünüyorsanız, görüntülerin kimler tarafından ne kadar süreyle saklandığı ve ne için kullanıldığı konusunda kuşkularınız varsa, eylem yapmak, örgütlenmek gibi Anayasal haklarınızın baskı altına alındığı fikrindeyseniz, siz de kameranın kurulmasından itibaren 6 ay içinde itiraz dilekçesi verebilirsiniz. Başbakanlık sitesinden ulaşabileceğiniz itiraz dilekçesi linki: https://basbakanlik.gov.ct.tr/Portals/3/itiraz%20formu.pdf… #SenDeİtirazEt

EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ HÜKÜMETİN ÖDEVİ “OTUR, SIFIR!”

By Şifa Alçıcıoğlu

eğitim bak. eylem

eğitim bak. eylemBaraka Kültür Merkezi eğitimdeki sorunları ve derinleştirilen fırsat eşitsizliğini dile getirmek ve hükümete taleplerini iletmek amacıyla 17 Eylül Perşembe günü saat 13.00'te Eğitim Bakanlığı önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Eylemde, Bakanlığa bir de kara tahta hediye edilerek üzerine hükümetin ev ödevi ve notu yazıldı. Sınırlı sayıda kişi ile ve sosyal mesafeli olarak gerçekleştirilen açıklamada, hükümetin pandemi sürecini doğru yönetemediği yetersiz tedbirlerden dolayı okula başlayamayan çocukların öğretmenleriyle göz göze eğitim yapamadığı vurgulanırken bu durumun evlerinde bilgisayar, internet gibi araçları olmayan öğrenciler için de bir fırsat eşitsizliği doğurduğu belirtildi.  Salgının uzun süreceği düşünüldüğünde, ultra zenginlerden alınacak servet vergisiyle ve toplumsal dayanışmayla bu imkanların sağlanması bundan sonrası için hedeflenmelidir denildi. Bu süreçte Bakanlığın kamusal eğitime gereken alt yapıyı sağlayamadığı için toplumun en aydın kesimi olan öğretmenlerin atıl ve çaresiz bir duruma sürüklendiği ve toplumdaki itibarlarının zedelendiğine vurgu yapıldı. Ayrıca kamu okullarındaki öğretmenlerin sendikasız ve güvencesiz bir şekilde çalışan özel okullardaki meslektaşlarıyla sınıfsal dayanışmasının, eğitimcilerin ve eğitim hakkının layık olduğu yere ulaşması için hayati önemde olduğuna da değinildi.  Bildiride salgının önümüzdeki süreçte de sürme ihtimalinin olduğu ve ülkeyi yönetenlerin gerek eğitim gerekse sağlık alanlarında halka sundukları geçici ve niteliği yetersiz çözümleri bir an önce düzeltmeleri istendi. Karantinasız girişlerin durdurulması ve pandemi hastanesinin hayata geçirilip sağlık alt yapısının herkes için ulaşılabilir hale getirilmesiyle yaratılan fırsat eşitsizliğinin önüne geçilebileceği savunuldu.  

İZLE-TARTIŞ’TA TAVŞAN JOJO İZLENECEK

By Pınar Piro

tavşan jojo

tavşan jojoSerin bir Eylül akşamında bahçede sinema izlemeye ve ardından da film üzerine tartışmaya ne dersiniz? Her ay ücretsiz ve biletsiz olarak gerçekleştirilen, açık havada sosyal mesafe kuralları çerçevesinde film izlenen İzle-Tartış etkinliğinde 5 Eylül akşamı Tavşan Jojo filmi gösteriliyor. 2. Dünya Savaşı sonlarında Nazi öğretisiyle yetişmiş 10 yaşındaki kahramanımız Jojo, ari ırka layık bir Alman ve başarılı bir asker olmaya çalışmaktadır. Sorgulamayan, kendisine öğretilenleri olduğu gibi kabullenen Jojo’nun bu yolda eğitmeni, en büyük destekçisi ve kılavuzu hayali arkadaşı Adolf Hitler’dir. Yorulduğunda, yılgınlığa düştüğünde arkadaşı Adolf hemen yanında canlanmaktadır. Adolf’la arkadaşlıkları bu kadar iyi giderken günün birinde savaş karşıtı annesinin evlerinin çatı katında sakladığı Yahudi bir kız olan Elsa’yla karşılaşır. Elsa’yı ele verip vermemek arasında kalan Jojo için Yahudi düşmanlığını ve bu yaşına kadar öğrendiklerini sorgulamaya başlayacağı yeni bir arkadaşlık ilişkisi başlamıştır. Jojo’nun iç dünyası üzerinden savaşın yıkımlarını, vahşeti, Nazi öğretisinin çocuklar üzerindeki etkisini mizahi bir dille anlatan bu filmi birlikte izlemek isteyen herkesi 5 Eylül Cumartesi akşamı 20:00’de Baraka Kültür Merkezi lokaline bekleriz.  

Lokmacı Barikatında 1 Eylül Açıklaması: “İnsan Hayatını Dayanışma Kurtarır”

By Kamil İpçiler

1 eylül eylem

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu üyeleri, 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla Lokmacı Barikatı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklama esnasında “British Bases Out” ve “Sağlık için İşbirliği’’ şeklinde pankartlar açıldı. Bağımsızlık Yolu üyesi Mustafa Keleşzade’nin okuduğu açıklamada bir yandan Pandemi ve yarattığı kriz ile boğuşulduğuna, diğer yanda bölgemizin doğal kaynaklarının paylaşımı için akbabaların sıraya girdiğine dikkat çekerek, bu durumun 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne her zamankinden de öte bir anlam kazandırmakta olduğu ifade edildi. Açıklamada “Covid 19 bulaşırken Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Elen ayrımı yapmamaktadır. Bu nedenle elimizdeki başta ilaç ve sağlık ekipmanları olmak üzere var olan sınırlı kaynakları paylaşırsak ancak bu süreçten en az zararla çıkabiliriz” ifadelerine yer verilirken, seçimde ve her alanda dış müdahalelere karşı barıştan yana tavır koyma ve en önemlisi halkın iradesini daimi kılmak adına örgütlü mücadeleye katılma çağrısında bulunuldu. Açıklamanın tamamı şöyle:   İNSAN HAYATINI SAVAŞ TAMTAMLARI DEĞİL DAYANIŞMA KURTARIR Her sene dünya tarihinin en kanlı savaşı olan 2. Paylaşım Savaşı’nın başladığı gün olan bugün, yaşanan acıları hatırlamak ve bir daha aynılarını yaşamamak adına Dünya Barış Günü olmuş ve barış için mücadeleye adanmıştır. Zorlu bir dönemden geçmekteyiz. Dünyayı saran Pandemi, küresel olarak emekçileri etkilemektedir. Zenginler özel adalarında pandeminin geçmesini beklerken, emekçiler ise her zamankinden zor bir yaşam mücadelesi vermektedirler. İşsizlik Kapitalizm tarihinin en uç noktalarına ulaşmanın eşiğindedir. Dünya genelinde ekonomi 2. Paylaşım Savaşı’nın öncülü 1929 Büyük Buhranı’nı hatırlatan günlerden geçmektedir. Adamızın etrafını saran Doğu Akdeniz’in maviliği savaş gemileri ile kirlenmekte, parçası olduğumuz Ortadoğu’da yaşanan emperyal savaşlardan taşan füzeler ise adamızın topraklarına kadar ulaşmaktadır. Savaş tamtamları çevremizi sararken, Kıbrıs’ın kuzeyinde hükümet edenler çiçekli bahçelerinden savaş kışkırtıcılığı yapmakta, savaş üsleri dağıtmaktadır. Kıbrıs’ın güneyindeki yönetim ise bu sidik yarışında bir adım dahi geri kalmamak adına üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır. Bir kez daha kendilerini sırça köşklerinde güvende sananlar “abilerine güvenip” haklarının canlarını hiçe sayan söz ve pratik üretmektedirler. Bir yandan pandemi ve yarattığı kriz, diğer yanda ise bölgemizin doğal kaynaklarının paylaşımı için sıraya giren akbabalar ile Dünya Barış Günü’nü karşıladık. İşte tam da abluka 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne her zamankinden de öte bir anlam kazandırmaktadır. Pandemi dönemi bize göstermiştir ki bu adada yaşayanan halklar olarak insanca bir yaşamı ancak dayanışarak ve paylaşarak elde edebiliriz. Covid 19 bulaşırken Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Elen ayrımı yapmamaktadır. Bu nedenle elimizdeki başta ilaç ve sağlık ekipmanları olmak üzere var olan sınırlı kaynakları paylaşırsak ancak bu süreçten en az zararla çıkabiliriz. Coğrafyamız doğal kaynakların nasıl halkların lanetine dönüşebildiğinin örnekleri ile doludur. Suriye, Irak, Libya, Filistin ve Lübnan bu lanetin halen kanamaya devam eden örnekleri olarak önümüzde durmaktadırlar. Halkların kendi iradelerini dış müdahalelere karşı, paylaşım ve dayanışma ile egemen kılmadıkları durumlarda refah ve ekonomik kalkınma değil kan ve acı halkların kaderini şekillendirmektedir. Bir halkın kazanımı diğerinin kaybı bakış açısı  egemen olduğu sürece hem sağlığımızı, hem de refahımı kaybetmemiz kaçınılmazdır. Akdeniz’in ortasındaki bu küçük adada, yani evimiz Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Elen halkları olarak geleceğimizi kimsenin değil bizlerin şekillendirebileceğini gösterebilir, halkların ortak yönetimi federal bir çözüm ve barışı egemen kılabilir, bölgemizin şeklillenmesinde bir örnek teşkil edebiliriz. Barış için, dış güçlerin ve sermayedarların değil halkların iradesini egemen kılmak için halkımıza sokakta, seçimde ve her alanda dış müdahalelere karşı barıştan yana tavır koyma ve en önemlisi halkın iradesini daimi kılmak adına örgütlü mücadeleye katılma çağrısında bulunuyuruz. Barış Bizlerin Ellerindedir Yaşasın Halkların Kardeşliği Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu

Baraka Kültür Merkezi’nden “Direk Üstünde” Basın Açıklaması

By Nazen Şansal

1

1

Baraka Kültür Merkezi, Başbakanlık önünde ilginç bir basın açıklamasıyla MOBESE’leri ve bu konudaki Kent Güvenlik Yönetim Sistemleri Yasası’na uyulmamasını protesto etti. 11 Haziran tarihinde MOBESE’ler için yapılan resmi itirazların dikkate alınmadığını ve yasal zorunluluk olmasına karşın hiçbir cevap verilmediğini kamuoyuyla paylaşan Baraka aktivistleri, “Önce bu Yasaya oy verip sonra şov yapanlar gibi MOBESE direğine çıkmadığımız için sözümüzün dinlenmediği düşüncesiyle, bugün bu açıklamayı direk üstünde yapıyoruz.” ifadelerini kullandı. Bilişim Suçları Yasası’na da değinilen ve “MOBESE’de yasaya uymayan Bilişim’de uyacak mı?” diye sorulan açıklamada, Bilişim Suçları Yasası’nın da tıpkı MOBESE kameraları gibi toplum üzerinde baskı kurmak için kullanılacağı ve ifade özgürlüğünü sınırlayacağı vurgulandı. Basın açıklamasını tam metni şöyle: 2 MOBESE’de Yasaya Uymayan “Bilişim”de Uyacak mı? Baraka Kültür Merkezi olarak en başından beri çeşitli eylem ve sokak tiyatrolarıyla karşı çıktığımız, MOBESE kameralarına resmi ve yasal itirazlarımızı 11 Haziran tarihinde Başbakanlığa vermiştik. Önce bu Yasaya oy verip sonra şov yapanlar gibi MOBESE direğine çıkmadığımız için sözümüzün dinlenmediği düşüncesiyle, bugün bu açıklamayı direk üstünde yapıyoruz. Yasaya göre; “İtiraz Kurulu, gerekçeli kararını en geç otuz gün içerisinde vererek ilgili kişiye tebliğ eder.” İtiraz Kurulu’nda ise Başbakanlık, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlığı müsteşarları, Polis Genel Müdürü veya yardımcısı, Lefkoşa Belediye Başkanı, Barolar Birliği ve Mühendis ve Mimar Odaları Birliği bulunuyor. Gözetim toplumu, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle verdiğimiz itiraz dilekçelerine cevap verme süresi çoktan dolmasına rağmen herhangi bir yanıt alamadık. Böylece hükümetin, yasaları sadece işine geldiği zaman ve insanlar üzerinde baskı uygulamak amacıyla uyguladığını, vatandaşa hak ve özgürlük veren maddelerin pratikte uygulanmadığını bir kez daha görmüş olduk. Ancak hükümetten özde farkı olmayan sözde muhalefet bunu görmek istemiyor ve özgürlüğü kısıtlayıcı yasalara ortak olmaya, oy vermeye devam ediyor. MOBESE’lerde yaşadığımız rezaletin aynısı Bilişim Suçları Yasası için de geçerli olabilecektir. Güya sanal bahis, kredi kartı hırsızlığı, çocuk pornosu gibi konuları engellemek ve siber suçları önlemek için çıkarılan Bilişim Suçları Yasası da tıpkı MOBESE kameraları gibi toplum üzerinde baskı kurmak için kullanılacaktır. İfade özgürlüğünü sınırlayacak, sansüre ve daha kötüsü otosansüre sebep olacak bu yasa, erki elinde bulunduranlar tarafından işlerine geldiği gibi uygulanacak, hak ve özgürlükler aleyhine yorumlanacaktır. Güvenlik bahanesiyle özgürlüğümüzü yok eden bu gibi yasalar, gözetim toplumu yaratılmasına hizmet ediyor, baskı ve kontrol mekanizmasıyla halkı denetim altına alıp sindirmeyi amaçlıyor. Üstüne üstlük bizim ülkemizin yetkilileri mi Türkiye mi bizi gözetliyor bu da belli değil. Çünkü kameraları, TC ile imzalanan ve Meclisteki tüm partilerin oybirliği ile geçen bir protokole dayanarak TC askeri şirketi ASELSAN kuruyor. Bu halde bizlere tek bir yol kalıyor: sokakları terk etmemek ve özgürlük için direnmek! Baraka Kültür Merkezi 27 Ağustos 2020, Başbakanlık önü  

Baraka Müzik Topluluğu Sol Anahtarı Kitap İçin Çalıp Söyledi

By Onur Butuner

117704197_10157189556086927_8374870257676270942_o

Baraka Müzik Topluluğu Sol Anahtarı, geçtiğimiz cumartesi günü, kolektif ve gönüllü emekle 10 yıldır yazarak, çizerek, okuyarak, okutarak direnen Khora Kitap’ a dayanışma amacıyla konser gerçekleştirdi. Barfly’da gerçekleştirilen konsere yoğun bir ilgi ve katılım vardı. Grup kendi albümlerinden söylediği şarkılara ek olarak farklı ülkelerden sanatçılara ait şarkılar da seslendirdi. Gecede Khora Kitap’ın 10. yaşı kutlanırken, kitap ve müzik çerçevesinde bir araya gelen insanlar için de keyifli ve anlamlı bir gece oldu. Kitap için dayanışma amacıyla yapılan konserden 233 bilet ve 2 adet sol anahtarı albümü satışıyla birlikte 4700 TL gelir elde edildi. Kitap ve müzik severlerin destekleriyle elde edilen bu gelir Khora Kitap’a bağışlandı. 117665951_10157189555286927_8408763006629474242_o 117681553_10157189556036927_3085247650660949296_o 117704197_10157189556086927_8374870257676270942_o

Suffragette/Diren – Pınar Piro

By Zekiye Şentürkler

suffragette

Oy hakkı alma mücadelesi Üç dalga halinde gelişen ancak hala birçok insan tarafından tam anlamıyla anlaşılamamış olan Feminizm, yüzyıllardır sanatın birçok alanına yansımıştır. Birçok tiyatro oyunu, birçok film bu düşünceden beslenmiştir. Son olarak 2016 yılının Ocak ayında ‘Diren/Suffragette’ filmi feminizmin daha çok birinci dalgasının tarihsel sürecine değinmektedir. İngiltere’de 1910’lu yılların başlarında geçen film, sanayi devriminden sonra zor koşullarda büyük emek harcayan ancak maddi karşılığını çok da alamayan kadınların hikayesi etrafında, kadınların da erkeklerle eşit olduğunu ve kadınların da erkekler gibi oy kullanmaları gerektiğini savunan süfrajet hareketini anlatıyor. İşçi sınıfında yer alan kadınların ‘seçme ve seçilme haklarını’ elde etme mücadelelerini konu alan suffragette filminin ismindeki ‘get’, bir hakkın verileceği değil alınacağını ifade etmektedir. Filmde kadınlar başlangıçta oldukça barışçıl yöntemler denemiştir. Ancak iş yerlerinde uğradıkları tacizler, haklarının ödenmemesi, çalışma yaşamındaki sağlığı tehdit eden unsurlar onları verdikleri mücadeleyi farklı bir platforma taşımak zorunda bırakmıştır. Filmin ana karaketeri Maud (Carey Mulligan) olarak algılansa da aslında filmdeki bütün kadınlar başroldedir. Çünkü filmdeki her karede yer alan kadınlar o mücadelenin olmazsa olmaz esas karakteridirler. Nitekim Maud, başlangıçta fabrikada çocukluğundan bu yana uğradığı tacize rağmen uslu uslu çalışmakta, eşine ve çocuğuna karşı bütün görevlerini yerine getirmekte, bütün bunların doğal sonucu olarak da toplum içinde sorunsuz ama ‘kimliksiz’ olarak yaşamaktadır. Ancak bütün hayatı aynı çamaşırhanede çalıştığı Violet’i eylemciler arasında görmesiyle değişir. Maud, yavaş yavaş direnişin içinde yer almaya başlar. Tanıştığı kadınların güçlü kimliği onun bu oluşum içinde olmasını kolaylaştırmıştır. Filmin gözler önüne serdiği en acı gerçek ise kadınların özel hayatlarının mücadelede yer alabilmelerinin önündeki en büyük engel olduğudur. Nitekim Maud, sufrajetlere katıldığı andan itibaren hayatında büyük darbeler görmüştür. Eylemde tutuklanıp sonrasında da polis tarafından evinin kapısının önüne bırakılınca, kocası tarafından sokağa atılmıştır. Çocuğunu görmesini de engelleyen kocası, Maud’a ‘Beni utandırıyorsun’ diye bağırarak adeta toplumun bakış açısını haykırmıştır. Sonrasında da çocuğunun başka bir aileye evlatlık verilmesi Maud’u çok zor bir sınava soksa da o, hakları uğruna mücadele etmekten geri kalmaz. Filme konu olan sufrajet hareketinde, devlet erkiyle kolayca özdeşleşebilen erkeklerin sözlü ya da fiili her türlü şiddetine maruz kalan kadınlar, yılmadan mücadeleye devam ediyorlar. Yasaya saygı duymak yerine yasayı saygı duyulacak hale getirmeye çalışıyorlar. Sufrajet hareketinin yılmadan verdiği mücadele, pasif direniş, iş bırakma, açlık grevleri gibi eylemlerle devam ediyor ve seslerini duyurana kadar durmuyorlar. Kısa bir süre sonra da kadınlar oy verme hakkına kavuşuyorlar. Sufrajetlerin bu savaşını anlatan ve Türkçe’ye Diren filmi, merkezine tarihe adını yazdırmış öncüleri değil, harekete katıldığı için hayatından büyük fedakarlıklarda bulunan binlerce kadından herhangi birisini anlatıyor. Peki oy hakkı kazanmak kadınların kurtuluşunu sağladı mı? Evet diyebilmeyi çok isterdim. Oy kullanıyorlar ama tıpkı filmde gösterildiği gibi hala tecavüze uğruyorlar ve devlet bunun önüne geçmiyor. İş yerinde mobbinge maruz kalıyorlar. Kısacası ister şehirli, ister köylü; ister işçi, ister beyaz yakalı olsun kadınlar sistemli olarak sömürülmeye devam ediyorlar. Bu da demek oluyor ki kazanılacak daha çok hak var ve elden ne geliyorsa, feda edilecek çok kıymetli değerlere mal olacaksa dahi, mücadele etmek zorundayız. Maud, hepimiz gibi ‘herhangi biridir’ ve filmin sonunda da alışık olduğumuz klasik senaryo gereği olarak kahramanlaşmaz ama aslında en gerçek kahramandır; filmde gördüğümüz tüm kadınlar gibi... Bir hareket, onu başlatanlar olmadan hayata geçemez belki ama sonradan katılanlar olmazsa da varlığını sürdüremez. Bu filmin izleyicisine vermek istediği mesajlardan en kıymetlisini gözden kaçırmamak gerek; hep beraber güçlü olabileceğimizi, kadın olarak ve en önemlisi insan olarak haklarımızı hep birlikte aramaktan vazgeçmememiz gerektiğini…

Baraka’da Bilişim Suçları Yasası Bilgilendirme Toplantısı Gerçekleştirildi

By Kamil İpçiler

117083609_974391763010445_3335357103437732139_n

  Baraka Kültür Merkezi, 6 Ağustos Perşembe akşamı Bilişim Suçları Yasası'nın hak ve özgürlükler bağlamında ele alındığı bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirdi. Baraka Aktivisti ve hukukçu Nazen Şansal'ın görselli bir sunum yaptığı bilgilendirme toplantısı Kızılbaş’taki Baraka lokalinin bahçesinde gerçekleştirildi. Öncelikle neoliberal dönemde yasaların neye yaradığı konusuna değinilen sunumda, çağın bir ihtiyacı olan Bilişim Hukukuna iktidar, sermaye ve halk açısından farklı bakış açıları ele alındı. Halkın, yeni kamusal alan olan internete özgürce ulaşmasının ve bu alanda bilgi ve fikir paylaşımı ile örgütlenme ve protesto özgürlüğünün 3. kuşak insan hakkı olduğuna değinen Şansal, Yasanın bu insan hakkından ziyade, başta bankacılık ve finans sektörü olmak üzere sermayeyi koruduğunu, devletlerin de halkın üzerinde baskı uygulanması noktasında bilişim yasasına ihtiyaç duyduğunu belirtti. Bu nedenle de sokağı mobeseler ile gözetim altına almayı amaçlarken, internette de bilişim suçlarının devreye sokulduğu ifade edildi. Yasayı madde madde irdeleyen Şansal, siyasilerin yolsuzlukları dahil her türlü özel bilgilerinin kamuoyu yararına dahi paylaşılmasını ciddi cezalara bağlayan bu yasanın, halkın özel hayatını hiçe sayarak tüm internet hareketlerinin 2 yıl boyunca tüm ayrıntısına kadar kaydedileceğine dikkat çekti. Sunumda, polisin mahkeme kararı olmadan telefon ve bilgisayar gibi cihazlara el koyabilmesinin sakıncaları ve iade süresinin uzunluğunun yaratacağı hak ihlalleri de ele alındı. Ayrıca alternatif medyaya müdahale riski ve mahkeme kararı olmadan erişim engeli uygulanabilecek konuların da basın ve ifade özürlüğü bağlamında tehlikelerine dikkat çekildi. Bilgilendirme toplantısı katılımcıların soru, görüş ve katkılarının ardından sona ererken, bilişim suçlarının ifade özgürlüğümüze yönelik kısıtlamalarına karşı en iyi savunma mekanizmasının örgütlü olmak olacağı görüşü ön plana çıktı.

İZLE-TARTIŞ’TA WASP NETWORK İZLENECEK

By Pınar Piro

WASP NETWORK2

WASP NETWORK1Baraka Kültür Merkezinin her ayın ilk haftası ücretsiz olarak gerçekleştirdiği İzle-Tartış etkinliği yaz aylarının gelmesi ile bahçe sineması şeklinde devam ediyor. Ağustos ayı filmi olarak da 8 Ağustos akşamı Wasp Network filmi izleniyor. Sovyetler sonrası dünyada Küba ekonomisi zor durumdadır ve en önemli dayanağı turizmdir. ABD’nin de desteklediği Devrim karşıtı Kübalı göçmen örgütleri turizmi çeşitli sabotajlarla baltalamaya çalışmakta, bir anlamıyla devrimi ekonomik olarak çökertme peşindedir. ABD’de varolan bu örgütlere karşı kayıtsız kalan ve el altından destek veren Beyaz Saray’a rağmen bir şeyler yapılmalıdır. Devrimcilerin görevleri hakkında her zaman örnek olan Kübalı devrimciler, bu kez de ülkelerinin turizmini korumak için çalışmaya başlayacaklardır. Devrim karşıtı örgütlere sızan devrimcilerin hikayesini anlatan Wasp Network, 2020 yapımı bir Netflix filmidir. Bu güzel filmi birlikte izlemek ve turizmin ülke ekonomisine katkısı, ülkemizdeki turizmin durumu hakkında sohbet etmek isteyen herkesi 8 Ağustos Cumartesi akşamı 20:00de dernek lokalimize bekleriz.

Baraka’da Bu Akşam “Bilişim Suçları Yasası Bilgilendirme Toplantısı” Gerçekleştiriliyor

By Kamil İpçiler

bilişim 2

Baraka Kültür Merkezi, bu akşam saat 20.00’de Bilişim Suçları Yasası'nın hak ve özgürlüklerimiz bağlamında ele alınacağı bilgilendirme toplantısı gerçekleştiriyor.  Hukukçu Nazen Şansal'ın konuşmacı olduğu ve tüm halka açık olan bilgilendirme toplantısı Kızılbaş’taki Baraka lokalinin bahçesinde gerçekleştiriliyor. Baraka’dan yapılan davette etkinliğin tüm halkın katılımına açık olduğu ve yasa hakkında bilgi paylaşımının amaçlandığı belirtilerek “6 Ağustos Perşembe akşamı Kızıbaş'taki Baraka Kültür Merkezi bahçesinde gerçekleştirilecek toplantıya katılıp yasa hakkında bilgi edinebilir, görüşlerinizi paylaşabilirsiniz” ifadelerine yer verildi.

Antik Yunan’dan Günümüze Olimpiyatlar – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler

resim 1

Dünya’nın en kapsamlı spor etkinlikleri olarak kabul edilen ve sporla uğraşan herkesin bir gün orada yarışma hayâli kurduğu olimpiyat oyunları bu yıl Japonya’nın Tokyo şehrinde 24 Temmuz-9 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecekti. Tüm dünya çapında yaşanan salgın nedeniyle ertelenmiş olsa da gelin hep birlikte olimpiyat oyunları tarihçesini yakından inceleyelim. Antik Yunan’daki olimpiyat oyunları Günümüzde dört yılda bir düzenlenen olimpiyat oyunlarının kökeni Antik Yunan’a dayanmaktadır. Düzenlenen ilk oyunların, Yunan tanrısı Zeus adına düzenlendiği bilinmektedir. İlk yaz olimpiyatları Yunanistan’ın Olimpia bölgesinde MÖ 776 yılında yapıldı. Tabii ki  olimpiyat oyunları, günümüzdeki modern oyunlardan oldukça farklıydı. O dönemlerde olimpiyatlarda tek branş olarak maraton koşuları vardı ve oyunlar bir günde tamamlanıyordu. Yarışmalara sadece erkek sporcular katılabiliyor ve sporcular çıplak şekilde yarışıyorlardı. Ayrıca yarışmaları kadınların izlemesi ile yasaktı. Zamanla oyunlara disk atma, cirit, uzun atlama, boks, güreş, atlı araba gibi branşlar da eklenmiş ve branş sayısının artmasıyla yarışlar beş günde tamamlanmaya başlamıştır. Yunanistan’ın MÖ 146 yılında Romalılar tarafından işgal edilmesiyle oyunlar Atina’ya taşındı. MS 392 yılında kadar devam eden olimpiyat oyunları Bizans İmparatoru 2. Theodosius’un oyunların yapıldığı stadyumu yıkmasıyla sona erdi. Modern olimpiyat oyunları 1892'de Paris Sorbonne Üniversitesi’ndeki bir konuşması sırasında Fransız Baron Pierre de Coubertin uluslararası spor organizasyonu fikrini öne sürdü. Coubertin, 1870-71 yıllarındaki Fransa-Almanya savaşının ardından, spor eğitimini ve spor kurumlarını güçlendirerek ülkede sporu yaygınlaştırmanın savaşları önleyebileceğini savunuyordu. 23 Haziran 1894'te Coubertin önderliğinde “Uluslararası Olimpiyat Komitesi” 13 ülke ve 79 temsilci ile ilk kez toplandı ve olimpiyat oyunlarının yeniden düzenlenmesine ve ilk modern olimpiyatların 1896'da olimpiyatların doğduğu yer olan Atina'da gerçekleştirilmesine karar verdi.   (Resim 1)   Olimpiyat sembolleri En çok bilinen olimpiyat sembolü iç içe geçmiş farklı renklerdeki halkalardır. Beş iç içe halka beş kıtayı (AmerikaAfrikaAsyaAvustralyaAvrupa) temsil eder. Beş kıtadan ülkelerin katıldığı ilk olimpiyat ise 1912 Yaz Olimpiyatları'dır. Seçilen bu renklerden en az biri her ülkenin bayrağında bulunmaktadır. Dolayısıyla sanılanın aksine bayraktaki renkler, herhangi bir kıtayı değil aslında ülkeleri temsil etmektedir. Olimpiyat bayrağı 1914'te kabul edildi ve 1916'daki olimpiyatlarda kullanılması kararlaştırıldı. Ancak 1916 Olimpiyatları Birinci Paylaşım Savaşı nedeniyle iptal edilince, bayrak ilk olarak 1920 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı. (Resim 2) Olimpiyatların sloganı üç kelimelik Latince ifadedir: Citius, Altius, Fortius. "Daha hızlı, Daha yüksek, Daha güçlü." anlamına gelen ifade sporcunun birinci olmayı değil, elinden gelenin en iyisini yapmasını öğütler. Sloganın bir diğer anlamı da şudur: "En önemlisi kazanmak değil, katılmaktır". Slogan Pierre de Coubertin'in önerisiyle 1894'te Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin kuruluşuyla beraber kabul edildi. Her olimpiyat öncesinde törenle olimpiyat ateşi yakılır ve bu ateş oyunlar bitine kadar yanar. Olimpiyat meşalesi antik dönemde olduğu gibi günümüzde de Yunanistan’ın Olimpos Dağı’nda mercek yardımıyla güneş ışığı kullanılarak yakılır. Yakılan meşale olimpiyatların düzenleneceği yere kadar ülke ülke dolaştırılır ve olimpiyatların açılış törenindeki olimpiyat ateşi bu meşale ile yakılır. Olimpiyat Ateşi ilk olarak 1936 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı. (Resim 3) Olimpiyatlara savaş engeli Savaşları önlemesi fikriyle yeniden organize edilmeye başlanan olimpiyatlar, ne yazık ki iki kez savaş nedeniyle yapılamadı. 1916 yılındaki Berlin Olimpiyatları Birinci Paylaşım Savaşı nedeniyle, 1940 Tokyo ve 1944 Londra Olimpiyatları ise İkinci Paylaşım Savaşı nedeniyle yapılamadı. Kuşkusuz ki bu durum, olimpiyat tarihinin en büyük utançlarından biridir.   Boykotun damga vurduğu olimpiyatlar İlk olimpiyat boykotu 1956 yılında Hollandaİspanya ve İsviçre tarafından Macaristan'daki siyasal olayları protesto için yapıldı. Bunun yanında KamboçyaMısırIrak ve Lübnan, Arap-İsrail Savaşı'nı protesto için bu olimpiyatlara katılmadı. Boykotların olimpiyatlara en önemli etkisi ise Soğuk Savaş döneminde yaşandı. 1980 yılında Moskova’da düzenlenen olimpiyatlara Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali gerekçe gösterilerek başta ABD olmak üzere tam 64 ülke katılmama kararı aldı. Dört yıl sonra bu kez ABD’nin Los Angeles kentinde düzenlenen oyunları ise “Doğu Bloku” ülkeleri boykot etme kararı aldı. Sovyetler Birliği başta olmak üzere aralarında Doğu Almanya ve Küba’nın da bulunduğu 13 ülke olimpiyatlara katılmama kararı aldı.   Günümüzde olimpiyatlar Sporseverlerin iple çektiği olimpiyat oyunlarında dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın dünyanın her yanından binlerce sporcu bir araya gelir. Olimpiyatlar, sporun birleştirici gücünün en fazla hissedildiği organizasyonlardan biridir. Her ne kadar olimpiyatlar günümüzde artık korkunç paraların döndüğü, bazı sporcuların yarış kazanmak için doping kullanmak gibi bir yanlışa yöneldiği bir hâl da almış olsa, sporun bu çirkin yüzüne karşı barışçıl ve dayanışmacı tarafı bugün olduğu gibi gelecekte de ağır basmaya devam edecektir.     Kaynakça: (1)  www.gzt.com/zpor/antik-yunandan-rioya-uzanan-olimpiyat-oyunlarinin-tarihi-yolculugu (2)  www.tr.wikipedia.org  

Kıbrıslı Zeno* ve Stoacılık – Hasan Mert Şimşek

By Zekiye Şentürkler

cyprus-larnaca-administration-building-colonial-style

* Bazı kaynaklarda Zeno olarak da geçen Kıbrıslı Zenon, M.Ö dördüncü ve üçüncü yüzyıllarda yaşamış en önemli filozoflardan biridir.   Zeno, 22 yaşına kadar bir tüccar iken hayatının ileriki yıllarında; yeryüzündeki en güçlü krallardan, halkının özgürlüğü için mücadele eden, haksızlığa uğramış önderlere kadar birçok kişiye ilham verecek ve tarihin akışını değiştirecek bir felsefe okulu kurmuştur. Bu başarıyı ona getiren yegane şey ise sahip olduğu en önemli şeyi kaybetmesi, gemisinin batmasıdır. Gemisi battıktan sonra kendini Atina'da bulan Zeno, bir kitapçıda, Ksenophon'un Sokrates'ten Anılar kitabını okumaya koyulur. Okuduklarından etkilenen Zeno, kitapçıya Sokrates gibi insanları nerede bulabileceğini sorar. Saatlerdir dükkanında kitap okuyan Zeno'dan kurtulmak isteyen kitapçının onu o sırada sokaktan geçen Thebesli Krates'e yönlerdirmesiyle dönemin en önemli felsefe okullarından Kinizm ile tanışır. Krates'in yanındaki eğitimi bittikten sonra dönemin diğer önemli felsefe okullarında kendini geliştiren Zeno, M.Ö 300 civarlarında Stoacılık okulunu kurar. Atina'da bulunduğu kırk yıllık süre boyunca Atinalıların saygısını kazanır ve kendisine altından bir çelenk ile surların anahtarı dahi verilir. Kendisine vatandaşlık sunulsa da Zeno, öz vatanının vatandaşı olmayı tercih ettiğini söyler ve teklifi geri çevirir. Bir gün okuldan ayrılırken merdivenlerden düşen ve ayak parmaklarından birini kıran Zeno, bunu ölümünün yakın olduğunun bir işareti olarak görür ve "Geliyorum, geliyorum, neden sen hep beni çağırırsın?" diyerek o gün hayatına son verir. Bazı kaynaklara göre Zeno, düştüğü yerde nefesini tutarak kendini öldürmüştür ki buna inanıp inanmamayı size bırakıyorum. Zeno'nun eserlerinin büyük bir kısmı kaybedilmiş olsa da Stoacı felsefe, Zeno'nun ölümünden sonra da gelişmeye devam etmiştir. Stoacı felsefenin temel amacı, içsel barışı sağlamak ve dünya ile uyum içinde bir yaşam sürmektir. Öğretileri, mutlu ve tatmin edici bir hayat yaşamaya yöneliktir. Kişi mutluluk ve tatmini, zevklerde değil kendi içinde bulmalıdır. Ancak böylece kişi, her koşul altında iyi bir hayat sürebilir. Stoacılara göre bunun yolu da erdemli yaşamaktan geçer. Erdemler, Stoacılar için hayatın her alanında en önemli araçlardır. Bir Stoacı için hayatta karşısına çıkan her şey erdemli davranmak için bir fırsattır. Bu erdemler: Bilgelik, cesaret, adalet ve ölçülülüktür. Stoacılara göre bilgelik; iyi, kötü ve farksızı ayırt edebilme yeteneğidir. İyi; erdemli davranmak, değişime açık olmak, zevklere teslim olmamak, hiçbir duyguya tamamen kendini kaptırmamaktır. Kötü; sorumluluklardan kaçmak, açgözlü ve gururlu olmak, adaleti hiçe saymak, çıkar için başkalarına zarar vermektir. Bu iki terime hepimiz aşikar olsak da Stoacılara göre iyi ve kötünün yanında, "farksız" da vardır. Farksız; para, ün ve mal varlığı gibi toplumsal yapılarla ilgili her şeydir. Farksız şeyler önemsenmemeli ve fazla değer verilmemelidir. Cesaret; kişinin duygu ve düşüncelerine bakmaksızın doğru bildiği şekilde düşünmesi ve davranmasıdır. Stoacılar korku, anksiyete ve arzu gibi duyguların kaçınılmaz olduğunu söyler. Asıl önemli olan bu duyguları hissetmemek değil, bunlara teslim olmamaktır. Ölçülülük; zevklere ve alışkanlıklara gereğinden fazla bağlanmamak ve yeri geldiğinde bırakılabileceklerini bilmektir. Kaderin kişiye getirdiği "iyiliklerin" değeri bilinmeli, tadı çıkarılmalıdır fakat onların aslında birer ihtiyaç olmadıklarını ve kaybedilebilecek şeyler olduklarını unutmamak gerekir. Son olarak adalet; diğer tüm erdemlerin pusulası olarak görülmelidir. Kişinin, topluma zarar vermemeye yönelik bir içsel adaleti olmalıdır. Bu erdem, toplumu yüceltmekten çok ona saygı duymaya yöneliktir zira aktif olarak toplum yararını gözetmek bu erdemin zorunlu bir parçası olarak görülmez. Roma'nın son iyi imparatoru olarak bilinen, Filozof Kral Marcus Aurelius'un sözleriyle "... ve sen hiçbir şey yapmayarak da adil olabilirsin." Bunların yanında bir Stoacı, değişime her zaman açık olmalı ve hiçbir şeyi kaybetmekten korkmamalıdır. Hayatla ve varoluşla uyumlu bir şekilde yaşamak ancak sürekli değişim halinde olmakla mümkündür. Çözülmesi mümkün olmayan sorunların ve değiştirilemeyecek koşulların üstesinden gelmenin anahtarı, kişinin kendisini onlara uyacak şekilde değiştirmesidir. Stoacılık üstüne benim görüşüm ise bu öğretileri herkesin kendine göre yorumlayıp kullanması yönünde. Sonuçta günümüz dünyası bu düşüncelerin yazıldığı dönemin dünyasından çok daha farklı ve çok daha karmaşık. Yine de bu öğretiler kişinin dış dünyayla etkileşiminden ziyade iç dünyasında kontrol sağlamaya odaklı olduğu için zamansızdırlar. Çoğumuz, çalışmak zorunda olduğumuzu düşündüğümüz işlerde, gereksiz gördüğümüz ama baskılardan dolayı gitmeye devam ettiğimiz okullarda, inançlarına neyin daha doğru olduğundan daha fazla önem veren bir toplumun içinde, hayallerimizden gerçeklere yavaş ve acılı bir şekilde düştüğümüz, sonu gelmeyen döngüler içinde yaşıyoruz hayatlarımızı. Fakat bundan asırlar önce, gemisinin batışını dehşet içinde izleyen Zeno gibi yaşamaya devam etmeliyiz, erdemli ve kararlı bir şekilde.  

Bellekte Bugün: Baharı Müjdeleyen Şair, Pablo Neruda – Aziz Güven

By Şifa Alçıcıoğlu

pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5

Bellek:12 Temmuz 1904, Pablo Neruda doğdu. pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5Asıl adı Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto olan Şilili yazar ve şair Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904 tarihinde dünyaya geldi. Demiryolu işçisi baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olan Neruda, daha çocukluk yıllarında şiirler ve yazılar yazmaya başlamıştı. Çekingen bir öğrenci olarak okulda sürekli düşler kuran, durmadan kitaplar okuyan Neruda, ayrıca babasının görevli olduğu küçük taşra istasyonlarında geçirdiği çocukluk dönemi boyunca köylüleri, mevsimlik tarım işçilerini ve maden işçilerini yakından tanıma fırsatı bulmuş; kuşkusuz bu gözlemleri sonrasında onun şiirlerini ve yazılarını etkilemiştir. Mükemmel bir insan olarak tanımladığı babası genellikle şairlere, özellikle de oğlunun bu alanla ilgilenmesine karşıydı. Babasına göre, insanların ihtiyaç duyduğu kimseler; doktorlar, mimarlar, mühendislerdi. Bu görüşünden öte, işi oğlunun kitaplarını ve not defterlerini yakmaya kadar vadırması daha 14 yaşındayken Pablo’nun adını değiştirme kararı almasına sebep olacaktı. 10 yaşında şiir yazmaya başlayan Neruda, bu ismi Çek yazar Jan Neruda’nın “Küçük Mahallenin Dedikoduları” adlı öykü kitabından etkilenerek almış ve katılacağı bir şiir yarışmasına soyadını Neruda, adını ise Pablo olarak seçip katılmıştır. Sonrasında ise 1946 senesinde şu an bilindiği şekli ile adını ve soyadını resmiyete dökmüştür. Devrimci şair Pablo Neruda, yazdığı şiirler ve yazıların yanısıra aktif mücadeleden de uzak durmadı. İspanya İç Savaşı ve Garcia Lorca’nın ölümünden çok etkilenmiş olan Neruda; İspanya ve Fransa’daki Cumhuriyetçi hareket içerisinde yer aldı. Bu sırada şiirlerini topladığı “Kalbimdeki İspanya” (Espana en el Corazon) isimli eseri üzerine çalışmaya başlayan Neruda’nın bu kitabı iç savaş sırasında cephede basılmıştır. Neruda, daha sonraki eserlerinde de siyasi ve sosyal konuları işlemeye devam edecektir. Neruda, çeşitli ülkelerde konsolosluk görevleri de üstlenmiştir. İlk olarak 1939 yılında Paris’te İspanyol göçmenler için sonrasında ise Meksika’da konsolosluk görevine getirilmiştir. Güney Amerika kıtasının doğasını, insanlarını ve tarihi yazgısını epik şiir şeklinde anlattığı “Canto General de Chile” adlı eserini Meksika’daki konsolosluk görevi döneminde yazmıştır. Çeşitli ülkelerde yürüttüğü konsolosluk görevlerinin ardından 1943 senesinde ülkesi Şili’ye dönen Pablo Neruda, 1945’te senator seçilir ve Şili Komünist Partisi’ne katılır. 1947’de Başkan Gonzalez Videla’nın grev yapan madencilere yönelik baskıcı tutumunu protesto ettiği için iki yıl boyunca kendi ülkesinde kaçak yaşayan Neruda, 1949’da ülkesinden ayrılır ve 1952 yılına kadar çeşitli ülkelerde kalır. Yaşadığı sürgün hayatın etkisi ise bu dönemde yazdığı eserlerine sirayet etmiştir. Üstlendiği görevlerde ve bulunduğu ülkelerde deneyimlediklerini eserlerine yansıtabilen bir şair ve yazar olmuştur Pablo Neruda. Yaşamı boyunca güçlü siyasi duruşuyla da tanınmış, ülkesindeki ve İspanya’daki faşizme, karşı duruş sergilemiştir. 1970 yılında ise Şili başkanlığına aday gösterilmiş ancak daha sonra başkan seçilen Salvador Allende’yi desteklemiştir. Allende döneminde Şili’nin Fransa elçisi olarak görevlendirilen Neruda, 1971 senesinde edebiyat dalında Nobel Ödülü almıştır. Sonrasında yaşadığı sağlık sorunlarından dolayı Fransa’da yürüttüğü elçilik görevini bırakarak ülkesi Şili’ye dönen şair, 24 Eylül 1973 tarihinde hayatını kaybetmiştir.  Prostat kanserinden dolayı hayatını kaybettiği açıklanıp ölüm sebebi resmi kayıtlara böyle geçmiş olsa da Pablo Neruda’nın ölümünün faşist general Pinochet’in önderliğinde gerçekleşen faşist darbenin hemen sonrasında olması, bu ölümün sürekli sorgulanmasına sebep olmuştur. Tüm çiçekler koparılsa da baharın gelişinin engellenemeyeceğini haykıran Neruda, ölümünün üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen dizeleriyle halkların yüreğinde umut olmaya devam ediyor.  

Hayvan Severler Hükümeti Uyardı: “Orman Yangınları için Ne Yaptınız?”

By Nazen Şansal

0

0 

Baraka olarak bileşeni olduğumuz, doğaya ve hayvan haklarına duyarlı örgüt ve aktivistlerden oluşan Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, Başbakanlık önünde yaptığı basın açıklamasıyla orman yangınlarına dikkat çekti. Bir süre önce tüm halkı derinden üzen yangınların tekrar yaşanmaması ve yaşanırsa da en hızlı şekilde önlem alınması için hazır olunması taleplerini dile getiren hareket üyeleri, hükümetin helikopter alınmaması yönündeki kararını da eleştirdi. “Taşıma helikopterle yangın sönmez”, “Kumara verdiğiniz önemi ormanlarımıza da bekleriz”, “Orman Dairesi’ne bütçe ayır, yanmayalım cayır cayır” yazılı pankartların tutulduğu eylemde; “Çevre ve sağlık arasında doğrudan bir ilişki olup, tıpkı korona virüsün doğaya aşırı müdahale sonucu insanlara bulaşması gibi, bugün ormanlarımızın yanması yarın başka hastalıklara da vesile olacaktır” denildi. Basın açıklamasının tam metni ise şöyle: Geçtiğimiz aylarda hepimizin ciğerini yakan, “can kaybı yok” denmesine karşın onlarca hayvanın yanmasına sebep olan orman yangınları sonrasında ne gibi önlemler alındığını, tekrar yaşanması muhtemel yangınları önlemek ve anında söndürebilmek için neler yapıldığını merakla izliyoruz. Ancak elle tutulur, ciddi bir önlem alındığını görebilmiş değiliz. Bilakis, ormanlarımızda kurulmuş olan kamera sistemlerinin çalışamaz duruma getirildiğini; Orman Dairesi’nin nitelikli ve kadrolu personel eksikliğini; yangın çıkardığı şüphesiyle tutuklanan kişilerin halen daha yargılanmadığını ve suçluysa cezalandırılmadığını; ayrıca yangın helikopteri alınmaması yönünde karar verildiğini öğrenmiş bulunuyoruz! Evet, korona sebebiyle çok zor günlerden geçiyoruz ve hükümetin önceliği sağlıktır denebilir. Fakat halkın sağlığı konusunda da aynı basiretsizliği ve umursamazlığı gösteren hükümetin mazereti sağlığa öncelik vermek olmasa gerek. Keza, çevre ve sağlık arasında doğrudan bir ilişki olup, tıpkı korona virüsün doğaya aşırı müdahale sonucu insanlara bulaşması gibi, bugün ormanlarımızın yanması yarın başka hastalıklara da vesile olacaktır. Bu nedenle bugün ormanlarımızı korumak sadece doğa için değil, yarın yeni salgın hastalıkların önlenmesi için de gereklidir. Türkiye’ye ait bir yangın helikopterinin yılın belli dönemlerinde ülkemizde konuşlandırılması ise çözüm üretmekten uzak, yanlış ve eksik bir karardır. Söz konusu helikopterin personeli ülkemizde kaldığı sürece konaklama masrafları, iaşe ibate giderleri Orman Dairesi Müdürlüğü tarafından sağlanacak, yakıt temini ve tüm giderler de yine ülkemizce karşılanacaktır. Ama sonuçta yangın helikopteri, ülkemize ait olamayacaktır. Nitekim çevre örgütleri de bu gibi palyatif çözümlerin yeterli olmadığını vurgulamaktadır. Sıcakların, dolayısıyla da yangın tehlikesinin gittikçe arttığı yaz aylarında hükümeti ciddiyetle bu konuya eğilmeye ve orman yangınlarını önleyici, anında müdahaleye uygun, kalıcı çözümler üretmeye davet ediyoruz. Aksi halde ne yazık ki yine canımız yanacak ve bunun sorumlusu, bile bile tedbir almaktan kaçınan hükümet olacaktır. Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, 9 Temmuz Perşembe, Başbakanlık önü 1              2

Orman Yangınları ile İlgili Basın Açıklaması

By Nazen Şansal

xx

Baraka olarak bileşeni olduğumuz Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, 9 Temmuz Perşembe günü saat 13.00'te Başbakanlık önünde yapacağı bir basın açıklamasıyla "orman yangınları" konusunu gündeme getiriyor ve yeni bir yangın olmadan önlem alması için hükümete çağrıda bulunuyor.
xx

Ücretsiz Sinema “BAD EDUCATION”

By Pınar Piro

BE

bad educationYaz aylarının gelmesi ile bahçeye taşınan İzle-Tartış etkinliği 4 Temmuz akşamı sinema severleri Lefkoşa serininde film izlemeye ve sohbet etmeye davet ediyor. Film izlemeye gelen kişilerin önerileri arasından bir sonraki ayın izlenilecek filmine birlikte karar verilen etkinlikte Temmuz ayı için Bad Education filmi seçilmişti. Eğitimin sadece öğretmenlerin öğrencilere birşeyler öğretmesinden çok daha fazla etkenler barındırdığı artık herkes tarafından farkedilir bir durum. Öğretmenlerin özel hayatları, öğrencilerin günlük yaşantılarındaki her türlü etken, okulların gerek donanımsal gerekse eğitime verilen önem bağlamında barındırdıkları özellikler, ülke yönetiminin eğitime verdiği önem ve denetim gibi birçok unsur eğitimi çok farklı noktalara götürebiliyor. Bad Education filmi de eğitimdeki bir başka konuyı ele alıyor. Okullara ayrılan paralar ve o paraların kullanımının denetimi. Filmde kamu fonlarını kendine kullanan bir okul yöneticisi konu alınıyor. Bu okul yöneticisi ve ortağı o denli parayı kendilerine hibe ediyorlar ki ailelerini dahi ihya edecek miktarda meblağı öğrencilere daha iyi eğitim vermek adına oluşturulmuş hesaplara aktarıyorlar ve hayatlarının tadını çıkarıyorlar. Ta ki bir öğrenci herşeyi çok iyi yapan yöneticinin hayatında derinliklere inip beklenmedik sonuçlarla karşılaşana dek. Etik ve ahlak yargılarını tekrar değerlendirmek, pahalı hayatların göreceli rahatlığı ve güvenilirliği üzerine birlikte tartışmak, eğitimde öğrenci ve ailelerden para talep edilmesinin gerekliliği üzerine fikirlerimizi birbirimize aktarmak için 4 Temmuz Cumartesi akşamı 20:00de Baraka lokalinde buluşalım.

Argasdi’nin 58. Sayısı “Seçim ve İrade” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

Seçimveİrade

SeçimveİradeBaraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 58. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, sinema, felsefe, spor, feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “Seçim ve İrade” teması ele alınıyor. 10 TL okur katkısı ile satılan 24 sayfalık renkli dergi, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitap Cafe’lerden ve Baraka Kültür Merkezi’nden temin edilebilir. “Umut Halkın İradesinde” başlıklı gündem yazısı ile Pandemi ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin değerlendirildiği derginin “Memleketin Ahvali” bölümünde, son üç ay içerisinde gazetelere yansıyan önemli haberler mizahi ve eleştirel bir üslupla okura sunulmakta. FeministİZ sayfalarında, Pandemi’de artan erkek şiddetini eleştiren ve kadınların siyasi yaşamdaki rolü ve kadın özgürleşmesini işleyen makalemiz bulunuyor. Belleğin tozlu sayfasında ise “Baharı müjdeleyen şair” Pablo Neruda anlatılıyor.  Sanat sayfalarında  “Suffraget/Diren” filminin ve hangimiz daha eşitiz diye sorgulayan “Hayvan Çiftliği” kitabının incelendiği yazıların yanı sıra, ülkemizdeki sanat ve müziğe bakışı içeren makalemiz yer alıyor. Kıbrıs Kültürü sayfasında ise Kıbrıs’ın şifalı bitkileri araştırılıyor. Ayrıca Olimpiyat oyunlarını inceleyen spor sayfamız, “Kıbrıslı Zeno ve Stoacılık” başlıklı felsefi makalemiz de dergimizde. Şiirlerle bezenen Lyricus ve karikatürlerle ülke gündemini takip ettiğimiz “Parmak İzi” de bu sayıda yer alıyor. Argasdi’nin Seçim ve İrade olarak belirlediği dosya konusunda ise değerli görüşlerini bizlerle paylaşan kişilerle yaptığımız ropörtajlar,  “Sizi biz kurtardık”çılar ve Kıbrıslı Türk Halkı isimli bir makale, “Seçim ve Devrimciler”, “Beşer Seçer”, “Dünden Bugüne Kıbrıslı Türk Halkının İradesine Müdahaleler”, “Göçmenin Yeri ve Derdi” isimli makaleler sizlerle buluşuyor.    

İzle-Tartış’ta Entelköy Efeköy’e Karşı İzlendi

By Pınar Piro

entel

entelBarakanın yıllardır kesintisiz devam eden etkinliği İzle-Tartış 2 ay izleyici ile buluşamadı. Pandemi dönemi sokağa çıkma yasağı gereği lokalde ücretsiz film gösterimlerine verilen aranın ardından da Haziran ayı filmi sosyal mesafe kurallarına uyulacak şekilde bahçede sinema gecesi olarak gerçekleştirildi. 6 Haziran akşamı, 5 Haziran Dünya Çevre Günü ertesinde, Baraka'nın bahçesinde şeher serini eşliğinde Entelköy Efeköye Karşı filmi izlendi. Şehiin doğadan uzak yaşantısından uzaklaşan bir grup çevrecinin bir köyün kullanılmayan bir alanına yerleşip, köylü yaşamı sürmesi ve yerleşik köylülerle girdikleri karmaşayı komedi türünde anlatan film, izleyenlerin doğal yaşam üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirmesine fırsat sağladı. Gereğinden fazla makineleşmenin, doğal yaşamdan uzaklaşmanın, insanın kendini doğadan ayrı düşünüp kendini ona hükmedebilir varlık olarak görmesinin yaşamı aslında ne kadar zorlaştırdığı örneklerle tartışıldı. İnsanların doğadan elini ayağını çektiği salgın sürecinde doğanın tekrardan kendine gelmesi ile insanın doğaya ne kadar zarar verebileceği ve aslında bu zarardan en çok etkilenenin de yine insan olduğunun farkında olunmayışı üzerine de sohbet gerçekleştirildi. eğlenceli bir film izleyişi ve keyifli bir sohbetin ardında da bir sonraki film olarak Bad Education filminin izlenilmesine karar verildi. Eğitim nedir ne değildir? Eğitimin iyisi ile kötüsü arasındaki fark nasıl belirlenir? Bir eğitmeni iyi yapan özellik nedir? Gelin birlikte tartışalım. 4 Temmuz Cumartesi 20:00'de Baraka'da buluşalım.

Baraka Kültür Merkezi Mobeselere İtiraz Dilekçelerini Verdi

By Nazen Şansal

2

1

Baraka Kültür Merkezi, Başbakanlık önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasının ardından Mobeselerle ilgili itiraz dilekçelerini Başbakanlığa verdi. Kent Güvenlik Yönetim Sistemi Yasası uyarınca vatandaşlar tarafından yapılan itirazlar, İtiraz Kurulu tarafından 30 gün içerisinde yanıtlanmak durumunda. Baraka Kültür Merkezi aktivistleri, gözetim toplumu yaratması, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle Mobese kameralarına itiraz dilekçelerini sundular. Başbakanlık önünde yapılan basın açıklamasında “Gözeklen da gözetlenin”, “Zeki Müren de bizi görecek mi?”, “Big brother is watching you”, “Mobeseye NObese” yazılı pankartlarla mesaj verildi. Baraka’dan yapılan açıklamada, itiraz formlarının Başbakanlığın internet sitesinden alınabileceği ve herkesin bu gözetleme kameralarına kendi gerekçeleriyle itiraz edebileceği de vurgulandı.

2

Basın açıklamasının tam metni ise şöyle: Lefkoşa’da yaşayanlar gayet iyi bileceklerdir ki neredeyse her caddemiz, her sokağımız ucube kameralarla dolduruldu. Güvenlik bahanesiyle özgürlüğümüzü yok eden bu kameralar, gözetim toplumu yaratılmasına hizmet ediyor, baskı ve kontrol mekanizmasıyla halkı denetim altına alıp sindirmeyi amaçlıyor. Üstüne üstlük bizim ülkemizin yetkilileri mi Türkiye mi bizi gözetliyor bu da belli değil. Çünkü kameraları, TC ile imzalanan ve Meclisteki tüm partilerin oybirliği ile geçen bir protokole dayanarak TC askeri şirketi ASELSAN kuruyor. 2017’de bu konu ilk gündeme geldiğinden bu yana yazıp söylediğimiz gibi; Mobese kameralarının, suçları önlemede kullanıldığı iddia edilse de yapılan araştırmalar, suçu önlemede hiç bir fonksiyonunun olmadığını; tüm dünyada terör, cinayet, soygun gibi önemli suçların Mobeselere rağmen artış gösterdiğini ortaya koymaktadır. Yolsuzluk, rüşvet, yetkinin kötüye kullanılması gibi suçlar bizzat devlet yetkilileri tarafından işlenmeye devam edilmekte fakat makam odaları kameralarla izlenmemektedir. Öte yandan sokaklarımıza, parklarımıza, meydanlarımıza yerleştirilecek kamera görüntülerinin, kimin tarafından, ne kadar süreyle ve ne amaçla kaydedilip kullanılacağı da büyük bir soru işaretidir. Çünkü imzalanan protokolde, devletin tüm plaka bilgilerimizi TC’ye vereceği açıkça yazmakta ve TC’nin yetkili Bakanı; “ASELSAN bu çalışmaları Türkiye’de yürüttüğü gibi Kıbrıs’ta da yürütecektir. İnanıyorum ki bu protokol bağlarımızı daha da daha da kuvvetlendirecektir” demektedir. 52 milyon liralık bir proje olduğu söylenen Mobeseler yerine, halkın gerçek ihtiyaçları dikkate alınarak, yangın helikopteri alınabilir, sığınma evi ve kültür-sanat merkezi açılabilir, hastanelerimizin, okullarımızın, yollarımızın nice ihtiyaçları karşılanabilirdi! Kent Güvenlik Yönetim Sistemi Yasası, tüm halka kameralara itiraz etme hakkı vermektedir. Biz de bu hakkımızı kullanmak ve bizi gözetlemek isteyenlere biraz olsun rahatsızlık vermek amacıyla bugün çeşitli gerekçelerle itirazlarımızı dosyalayacağız. Gözetim toplumu inşası, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle itiraz dilekçelerimizi Başbakanlığa sunuyoruz. Ve 30 gün içerisinde İtiraz Kurulu’ndan bir yanıt bekliyoruz. Şehrin dört bir yanını saran Mobeselerden rahatsız olan tüm halkımızı da Başbakanlığın internet sitesinden edinecekleri formları, kendi gerekçeleriyle doldurarak itirazlarını yapmaya davet ediyoruz.

3

Baraka Kültür Merkezi’nden Mobeselere İtiraz İçin Açık Çağrı

By Nazen Şansal

xx

 

xx

  Baraka kültür Merkezi, 11 Haziran Perşembe günü saat 13.00’te Başbakanlık önünde gerçekleştireceği bir basın açıklamasının ardından Mobeselerle ilgili itiraz dilekçelerini Başbakanlığa sunacak. Kent Güvenlik Yönetim Sistemi Yasası uyarınca 6 ay içinde yapılması gereken itirazlar, İtiraz Kurulu tarafından 30 gün içerisinde yanıtlanmak durumunda. Baraka Kültür Merkezi aktivistleri, gözetim toplumu inşası, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle Mobese kameralarına itiraz dilekçelerini verecekler.   Baraka’dan yapılan açıklamada, itiraz formlarının Başbakanlığın internet sitesinden alınabileceği ve ayrıca Baraka aktivistlerinin yanında boş formlar bulunacağı belirtilerek, kameralara kendi gerekçeleriyle itiraz etmek isteyen herkesin katılımına açık bir eylem olduğu vurgulandı. Sosyal medyada söylenmek yerine 11 Haziran Perşembe günü saat 13.00’te Başbakanlık önünde buluşarak herkesin kendi gerekçesiyle itirazını yapması yönünde halka çağrı yapıldı.   İlgili Yasa maddeleri ise şöyle:   Kurulun icra edilmiş kararlarına karşı itiraz, herhangi bir şekilde etkilenen kişi tarafından, bilişim sisteminin kurulmasından itibaren altı ay içerisinde yazılı ve gerekçeli olarak Başbakanlığa yapılır. Yapılan itirazlar Başbakanlık tarafından en geç iki iş günü içerisinde İtiraz Kuruluna iletilir ve İtiraz Kurulu, gerekçeli kararını en geç otuz gün içerisinde vererek ilgili kişiye tebliğ eder.   İtiraz Kurulu, incelemesini ve değerlendirmesini yaparken Anayasanın 19’uncu maddesi kurallarına, bu Yasa kurallarına, Özel Hayatın ve Hayatın Gizli Alanının Korunması Yasası kurallarına, Kişisel Verilerin Korunması Yasası kurallarına uyulup uyulmadığını,  ayrıca şehrin dokusuna, doğal, tarihi, mimari veya kültürel özelliklerine zarar verilip verilmediğini ve insan hak ve özgürlüklerinin ihlal edilip edilmediğini de dikkate alır.  

BARAKA KÜLTÜR MERKEZİ’NDEN SOSYAL MESAFELİ AÇIK HAVA SİNEMASI

By Nazen Şansal

101315240_3434221276588224_5126208007973109760_n

101315240_3434221276588224_5126208007973109760_n

Baraka’nın “Sinemaya Seyirci Kalma” sloganı ile uzun yıllardır gerçekleştirdiği ücretsiz İzle-Tartış etkinliği, diğer birçok etkinlik gibi, pandemi sürecinde internet üzerinden sürdürülmüştü. Haziran ayı filmi olarak Dünya Çevre Günü dolayısıyla belirlenen “Entelköy Efeköye Karşı”, derneğin dezenfekte edilen lokalinin bahçesinde 6 Haziran Cumartesi akşamı 20.00’de halka açık olarak gösterilecek. Sosyal mesafenin gözetileceği açık hava etkinliği, Dünya Çevre Günü ile ilgili bir sunumla başlayacak ve ardından film izlenip katılımcılarla söyleşi gerçekleştirilecek. Filmin konusu ise kısaca şöyle: Metropolde yaşamanın yarattığı keşmekeşten kurtulup, hep hayalini kurdukları doğayla baş başa bir yaşam sürmek isteyen bir grup ekolojist, Ege’de bir komün köyü inşa ederler. Kentli ekolojistlerin köylerine yerleşmelerinden dolayı çok memnun olan köy halkı, artık hiçbir işe yaramayan tarlalarını, eşeklerini ve eski evlerini değerinden fazla fiyata aldıkları için aktivistleri büyük bir sevgiyle karşılar. Her şey yolundadır, ta ki bölgeye bir termik santral kurulması gündeme gelene kadar… Termik santral ile birlikte eski köylüler ile köyün yeni sakinleri olan ekoloji aktivistleri arasında ilginç bir süreç başlar ve olaylar karşılıklı protestolarla traji komik bir hal alır. Dernekten yapılan açıklamada; çevre-ekoloji konusunu mizahi bir üslupla işleyen, müzikleri ile izleyiciye keyifli anlar yaşatan bu filmi birlikte izlemek isteyen herkes, 6 Haziran Cumartesi akşamı 20.00’de Baraka lokaline davet edildi.

kktc’nin Korona İle İmtihanı- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto 3

Karantina günlerinde neler yaşadığımızı anlatan yazımız Argasdi'nin Pandemi Özel sayısında sizlerle buluşuyor... foto 32019 yılı sonunda ortaya çıkan yeni tip korona virüsü, kısa sürede tüm dünyaya yayılarak çok tehlikeli bir hâl aldı. Söz konusu bu virüs dışında hiçbir gündemimizin olmadığı bugünlerde, ülkemizde yaşananları hatırlamak; aynı zamanda süreci kendi açımızdan kısaca değerlendirmek amacıyla bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettik. Kıbrıs’ın kuzeyinde ilk pozitif vakanın ortaya çıkmasından birkaç hafta öncesine baktığımızda, virüs hızla tüm dünyada yayılıp adeta adım adım üzerimize geliyorken, kktc hükümetinin bu tehdide karşı hiçbir önlem almadığı görülüyordu. Önlem almamak bir yana dursun Başbakan Ersin Tatar bu virüsün büyütülecek bir şey olmadığını dile getiriyordu. Ülkemizde hastalık haberini aldığımız, 10 Mart gününü hatırlayacak olursak, neredeyse herkeste korkunç bir panik havası vardı. Elbette ki kriz anlarında yapılması gereken son şey paniktir. Kıbrıslı Türklerin gerek kktc devletinin sağlık sistemine güvensizliği gerekse de hükümetin bu krizi, halk sağlığını koruyucu anlamda iyi yönetemeyeceği düşüncesi bu panik havasının neden oluştuğuyla ilgili bizlere ipuçları sunuyordu. İlk pozitif vakanın çıktığı gün tüm okulların tatil edilmesi, belki de hükümetin bu süreç boyunca aldığı en doğru karardı. Okullar kapanırken, devlet dairelerinin ve özel sektördeki iş yerlerinin kapatılması içinse oldukça gecikildi. Bu gecikmenin arkasında yatan en önemli sebep, hükümetin ekonomik kaygılarıydı. Sürecin en başından beridir, ekonomik kaygılarını halk sağlığının önünde tutarken, tüm hatalı kararları da bu kaygıyla aldı. Özel sektördeki az sayıdaki iş yeri bu süreçte kendi inisiyatifleri ile işletmelerini kapatsa da aslında bu mesele kimsenin inisiyatifine bırakılamayacak kadar ciddiydi. Günler sonra, halkın yoğun baskısıyla alınan kapatma kararlarının geç alınmış bir karar olduğunu vurgulamak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Akıncı’nın tüm ısrarlarına rağmen sokağa çıkma yasağı kararının alınması için tam 12 gün beklendi. Halktan gelen yoğun baskı sonrasında, sürecin başında asla sokağa çıkma yasağı ilan edilmeyeceğini ifade eden hükümet geri adım atarak, geç ama doğru bir karara imza attı ve sokağa çıkmak yasaklandı. Bu süreçte Akıncı’nın tavırlarına da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Sürecin en başından beridir gerek güneyle istişare vurgusu yapması gerek sokağa çıkma yasağı konusundaki ısrarı, gerekse de sağlık kaygılarının ekonomik kaygıların ardında kalmaması konusundaki uyarıları çok yerindeydi. Tüm bunlar yaşanırken, Kıbrıs’ın kuzeyindeki vaka sayısı da günden güne artıyordu. Hükümet ise halk yararına derhâl alması gereken kararları, sermayeyi koruma adına almamakta ısrar ediyordu. Mevcut sağlık sistemimizin ve devlet hastanelerimizin bu salgınla baş edemeyeceği aşikârdı. Hükümet önce Mağusa Devlet Hastanesi’nin pandemi merkezi olmasını kararlaştırdı. Kısa sürede bu karardan vazgeçilerek Nalbantoğlu, doktorların tüm uyarılarına ve olumsuz görüşlerine rağmen pandemi merkezi ilân edildi. Oysa ki gerek donanım gerekse de altyapı olarak çok daha iyi durumda olan bazı özel hastaneler kamu yararına, en azından salgın tehlikesi geçene kadar kamulaştırılıp, pandemi merkezi hâline getirilebilirdi. Bu, çok yerinde bir karar olurdu ama ya hükümetin aklının ucuna bile gelmedi ya da sermayenin çıkarlarına aykırı olduğu için bu kararı almaktan geri duruldu. Alınan önlemler dolayısıyla ülkede neredeyse tüm ekonomik faaliyetler de durdu ve bu da bizleri bekleyen ciddi bir ekonomik kriz anlamına geliyor. Her ekonomik krizde olduğu gibi bunda da ilk göz dikilen tabii ki sermayedarların servetleri değil, emekçilerin kazandığı üç kuruş para oldu. Hükümet ekonomik tedbir olarak, kamu çalışanlarının maaşlarından ciddi bir kesinti yaparken; yıllarca bu ülkenin kaymağını yiyen ultra zengin kesimden sadece ricacı oldu. Oysa ki sermayenin değil halkının çıkarlarını düşünen bir hükümet olsaydı, yedi sülalesine ömür boyu yetecek kadar parası olan ultra zenginlerin servetleriyle ilgili çeşitli vergilendirme uygulamalarıyla hem sağlık sisteminin geliştirilmesi hem de halk için gerekli kaynak pekâlâ yaratılabilirdi. Bu şekilde ekonomik krizin esas tokadını yiyen başta özel sektör çalışanları ve küçük esnaf için ciddi bir kaynak yaratılabilirdi. Kısaca olan yine halka oldu. “Hayırsever iş insanlarımız” ise krizi fırsata çevirmekten geri durmayarak hem kirli isimlerini bir güzel parlattı hem de servetlerine en ufak bir zarar gelmedi. Öte yandan hükümetin emekçilerle ilgili hazırladığı “destek paketi” tam bir fiyaskoya dönüştü. Yapılacak 1500 TL destek kapsamına alınmayan meslek gruplarından mı bahsedelim, oldukça dar tutulan kapsama dahil olsa da alacağı destek için bile patronun insafına bırakılan özel sektör çalışanlarından mı, yıllardır bu ülkede iliklerine kadar sömürülen üçüncü ülke vatandaşlarının ırkçı bir tavırla tamamen görmezden gelinerek açlığa terk edilmelerinden mi? Özetle; bu süreçte hükümetin ve kktc devletinin hem sağlık hem de ekonomi politikasının sınıfta kaldığını net olarak söyleyebiliriz. Yapılan test sayısının azlığı, tam teşekküllü bir pandemi merkezinin oluşturulamaması, tutarsız açıklamalar, ihmâller, uzman görüşlerinin dikkate alınmaması, yapboz tahtası gibi yönetilen bir süreç, muğlaklıklar, halk yararına alınması gereken ekonomik önlemlerin sermaye yararına alınması… Tüm bunlar bir kez daha halkın çıkarlarını koruyan, güvenilir bir yönetim anlayışının ne kadar önemli olduğunu hepimize gösterdi.  

Sanata Bulaş- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

covidart

Argasdi pandemi sayısında yer alan "Sanata Bulaş" adlı makalemiz Tahsin Oygar'ın kaleminden sizlere ulaşıyor... covidartGünümüzden yaklaşık 17,000 yıl önce, mağara duvarlarına bizon ve at resimleri çizerek başlamış olabilir sanatın hikayesi… En azından şu ana dek bu kadarını biliyoruz. Sanat tarihi diye kabul edilen “tarih yazımı” aslında oldukça kısa bir geçmişe dayanır. Giorgio Vasari’nin  yazdığı ve ilkin 1550 yılında yayımlanan “Sanatçıların Yaşamlarına Göre Sanat, Kutsal Dahinin Eseri” ile başlıyor sanat tarihçiliği. Ama dokuma, resim, çömlek, ritim-müzik, heykel, ev ve tapınak inşaasını sanat olarak nitelendirirsek, ki öyledir, insanlık tarihi boyunca oldukça fazla sanat eseri olduğunu söyleyebiliriz. Bugün daha iyi anladığımız büyük salgınlar sanatın tarihinde de vardı. Tahmin edeceğiniz gibi bu salgınlar büyük toplumsal olaylara sebebiyet verdiği için de mutlak surette sanatı etkiledi ve etkileyecektir de… Örneğin 14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa’da başlayan veba salgını toplumsal alışkanlıkları önemli ölçüde değiştirdi. Bu değişikliklerin ise sınıfsal olarak imkanı olanların daha izole ortamlarda fikirsel ve sanatsal faaliyetlerini geliştirebilmelerine olanak sağladığı öne sürüldü. Hatta “Yeniden Doğuş” diye ifade edilen Rönesans’ı bile tetiklediği birçok araştırmacı tarafından iddia edilmekte. Tarihte salgınlar birçok toplumsal meseleyi direkt olarak etkiledi. Pandemik Covid-19 virüsünün de ekonomik, sosyal ve toplumsal bakımdan bugünün sanatını etkilediğini ve daha da etkileyeceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Şu andan baktığımızda bile, bazı sanat dallarının ve bunların sunuş formlarının hissedilir derecede değiştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Buraya geçmeden önce yaşamakta olduğumuz bu salgının sanata olan etkilerini daha iyi kavrayabilmek için aşamalara bölmek gerek diye düşünüyorum; çünkü süreç içerisinde sanatsal anlamda da değişiklikler oldu ve daha da olacağa benziyor. Panik ve dayanışma İlk aşamada insanların bu pandemi koşullarında izole bir halde yaşayabilmelerini sağlamak, yalnızlıklarını dindirebilmek, bu “geçici” süreci çeşitli aktivitelerle, eğer varsa tabii ki evlerinde, vakitlerini daha rahat geçirebilmelerini sağlamak için eli biraz sanat tutan her insan koyuldu iş başına. Tabii ki böylesine nevrotik bir süreci kitaplardan değil de bilakis canlı kanlı yaşayarak tecrübe ediyor olmak, insanlar üzerindeki panik ve korku halini olabildiğince azaltma isteğini artırdı; bu da, dayanışmayı doğurdu. Ölüm ile yüz yüze çalışanlara ve hastalığa yakalananlara moral vermek, sanatsal faaliyet icra eden herkesi dayanışma duyguları ile harekete geçiren en önemli motivasyon kaynağı oldu. Bu kaynak, dünyanın çeşitli coğrafyalarında ve ülkemizde sanat ile uğraşanları veya hali hazırda herhangi bir sanatsal faaliyet icra edebilenleri çeşit çeşit yaratıcı etkinliklere yöneltti. Sting’ten Antonio Hopkins’e, çeşitli senfoni orkestralarından Candan Erçetin’e, farklı farklı ülkelerden birçok müzisyenin katıldığı şarkılardan, Gülse Birsel’in salgın günlerinde çektiği dizi gibi çokça örnek yaşandı. Ülkemizde de durum aynen bu şekilde ilerledi. Sanatçılarımızdan Arda Gündüz, Umut Karaca, Çağıl İşgüzar, Eril Cambaz, Emre Pehlivan ve daha nicelerine Lefkoşa Belediye Orkestrası da eklendi. Aktivisti olduğum Baraka Kültür Merkezi de her gün “2’den 22’ye Kültür ve Sanat Kampanyası” kapsamında çeşitli etkinlikler düzenledi. Ama pandemi sürecinin “geçiciliği” ile ilgili şüpheler ve karantinanın uzaması, sanatsal etkinlikler ile farklı kaygıları birleştirip olayı başka bir aşamaya geçirdi. Geçim derdi ve varoluş paniği ile boş zamanın verimliliği Pandeminin geçiciliğinden anlaşılan şey, hızlıca bir aşının bulunup tüm bunların çocuklara ileride anlatılacak kötü bir hikaye olması idi. Ama yaşanan süreç bunun çok iyimser bir yaklaşım olduğunu ortaya çıkardı. Sanat ile geçimini sağlayan ve bu “geçici” süreçte dayanışma gösterenler, süreç uzadıkça tüm emekçiler gibi hayatlarını idame ettirebilme derdinin yakıcılığını hissetmeye başladı. Ülkemizde sanata ve sanatçıya verilen değer zaten çok sıkıntılı seviyelerde iken, bu pandemi durumu artık ülkem sanatçılarını varoluş sorunu ile yüz yüze getirdi. Yine başka bir varoluş sorunu ise bazı sanat dalları açısından da oldukça tehditkar bir hal alıyor gibi görünmekte. Örneğin tiyatro, tarihsel olarak biraraya gelinerek icra edilen bir sanat iken, televizyona ve internete ciddi bir direnç gösterdi. Peki ya şimdi ne olacak? Sunum formu mu değişecek? Bir yazar veya şairi ele alalım; bu durumda kitabın baskı, matbaa ve kitapçı ayakları ortadan kalkıp (zaten uzunca bir zamandır sanallaştırılmaya teşvik ediliyordu) zorunlu olarak sanal hale mi gelecek? Seramik, resim vb. sanat dallarının da farklı sunum formları bulabilmesi mümkün olabilecek mi? Bunlar süreç içerisinde belirginleşecek. Ama şunu söylemekte yarar var; pandeminin ilk aşamasında insanların panik hallerini azaltma motivasyonu ile hareket edenler şimdi geçim derdi ve varoluş krizi yüzünden paniğe kapılmaya başladılar bile… Öte yandan kapitalizmin piyasalaştırdığı, tüketim kültürü haline getirdiği, içeriğini boşaltıp daha çok biçimi ön plana çıkarttığı sanat, yalnız sırça köşklerde elit bir tabakanın tekelinden kurtulmaya mı başlıyor? Kapitalizmin zaman planlaması kar üzerine iken, geçici olarak duraksayan pek çok insan, sanatsal bir faaliyet icra etmek veya önemsediği, sevdiği bir sanat dalını denemek için zaman bulmaya başlıyor. İnsanlar daha önce denemediği bir müzik aletine veya bir sanat dalına zaman ayırıp derinleşme fırsatı buluyor. Burada şunu da söylemek gerek; boş zaman demek, dolu dolu olan bir hayatın içerisinde vakit ayırmak anlamına geliyor. Öz disiplin ile zaman ayarlamasını yapamazsak, ne yapacağını bilemez savruk hayatlara sürüklenme ihtimalimiz de var. Önemli olan bundan sonraki aşama... Her şey eskisi gibi olacak mı? Genelde insanlar bu kötü günlerin bitmesini, her şeyin eskisi gibi olması gerekliliği ile özdeşleştiriyor. Fakat güzel günlerin gelmesi, her şeyin ille de eskisi gibi olmasını gerektirmez. Bu, sanat için de geçerlidir. Covid-19’dan önceki sanat; milyon dolarlık ucube sanat eserlerini imaj için satan, halk için halkla birlikte sanat anlayışını hiçe sayan, toplumsal kaygıları alınmış, piyasalaştırılıp içi boşaltılmış elitist bir sanat silüeti. Yani eskisi bu! Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyorsanız emin olun ki kapitalizm en iyi bildiği şeyi yapıp bu durumu kendi lehine çevirecektir. Aniden reklam gelirleri düştüğü için sosyal medyayı paralı hale getirebilir veya daha niceleri… Önemli olan bu krizi, örgütlenerek veya örgütlülüğümüzü kullanarak, sanatın toplumsallaşması, yaygınlaşması, insana değer veren, belki de yüzünü halka çevirmiş başka icra formlarının yaratılması için fırsata çevirmektir. (Bu yazı daha önce ankaradegillefkosa.org sitesinde yayımlanmıştır.) Kaynaklar: https://www.ft.com/content/efe229b4-6936-11ea-a3c9-1fe6fedcca75 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/koronavirus-tarihin-degismesine-yol-acan-bes-salgin-hastalik-1728386 http://www.mimesis-dergi.org/unutulmus-bir-araya-gelme-sanati http://baraka.cc/?p=6531  

Salgınlarla Boğuşan Bir Ada-Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

old-cyprus-map

Adamız ve salgın hastalıklarla ilgili olan makalemiz Argasdi Pandemi özel sayısında... old-cyprus-mapKıbrıs adası, incecik burnu ve giderek genişleyen girintili çıkıntılı biçimiyle haritalarda toplu iğne başı kadar yer kaplayan, mütevazi bir adacık gibi görünse de şairane bir söylemle “Akdeniz’in incisi” olarak tasvir edilir. Onu bu denli güzel yapan şey ise Akdeniz’in orta yerinde Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarına yakın bir konumda olmasıdır. Bu yüzden yüzyıllar boyunca stratejik konumuna atıf yapılarak birçok medeniyetin hakimiyeti altında kalmıştır. Ortaçağ’da Kudüs Krallarının taç giydiği bu önemli ada, ticaret gemilerinin sığındığı bir liman, İpek Yolu’nu Suriye limanlarına bağlayan bir geçit, Ortadoğu’ya giden hacıların dinlenme yeri gibi bir öneme sahipti. Tek ulaşımın denizle yapılageldiği o yıllarda, bu denli konuğu kabul etmesi de onu dışarıdan gelen tehlikelere karşı savunmasız bırakıyordu. Bu tehlikelerin başında da salgın hastalıklar geliyordu. Salgınlar, insanlığı zora sokmuş, beraberinde ölümleri getirmiş hastalıklar olarak çıkıyor karşımıza. Günümüzdeyse domuz gribi, kuş gribi, ebola ve son günlerde ülkemiz de dahil tüm dünyanın başına bela olan korona (Covid-19)’yı sayabiliriz. Adamızın salgın hastalıklarla imtihanı ise hiç kolay olmamış. Kıbrıs’a Mısır’dan geldiği düşünülen cüzzam (lepra) 1960’lı yıllara değin adada var olduğuna inanılan bir cilt hastalığı olarak karşımıza çıkar. Osmanlı zamanında miskin olarak tabir edilen bu hastalık için Mağusa’da bir de “miskinhane” yapılmıştır. İngiliz zamanında binanın yapısı genişletilerek ve tıbbi önlemler arttırılarak hastalığın son bulması sağlanmıştır. Sağlıksız hava koşullarından ve bataklıklardan dolayı ortaya çıkan sıtma (malaria) ve göz enfeksiyonuna sebep olan trahom da adada var olan diğer salgın hastalıklar arasındadır. Cobham, Mağusa ile ilgili notlarında, 1559 yılında John Locke’un edindiği izlenimleri şöyle aktarır: “Mağusa’nın havası sağlıklı değildi ve iddia edildiğine göre ve bu yanındaki bataklık araziden kaynaklanıyordu.” Yazar ayrıca eylül ve ekim aylarında körlüğe neden olan bir göz hastalığından da bahsediyor. Adayı 1563’te ziyaret eden Pesarolu Elia da 2-3 gün süren ve dayanılmaz sızılar ve baş ağrısıyla başlayan bu kör edici hastalıktan bahsetmektedir. Adada büyük yıkımlara yol açan bir diğer hastalık ise vebadır. Veba uzun yıllar boyunca Kıbrıslı halkının üstüne çöken büyük bir kabustu. Bununla ilgili bir efsane de bulunmaktadır. Rivayete göre güneyde bulunan Spilia köyünde bir veba salgını çıkmış ve köylüler hastalıktan kırılmaktaymış. Bunu önlemek için komşu köye giden köylüler kendilerini kurtarması için Meryem Ana’ya dua etmişler. Meryem Ana bu zavallı insancıkların çağrısını duyup vebayı bulmak için Spilia’ya gitmiş. Veba kaçmak için bir kayaya tırmanmış Meryem Ana da yakındaki bir kayayı alıp onu ezmiş. Böylece hastalık yok olmuş ve insanlar iyileşmiş. Köyde bulunan ve üst üste duran iki kayanın hikayesi bu şekilde anlatılmaktadır.(1) Veba adlı bu kara belanın adada kaydedildiği ilk tarih 1348’tir. Daha sonra 1409’da büyük salgın olmuş ve 1470’te ise vebanın 3 yıl devam ederek nüfusun yüzde yetmiş beşinin yok olduğu görülmüştür.(2) Yıl 1563, Ekim 18. Pesarolu Elia Mağusa’dan İtalya’ya bir mektup gönderir, şu cümleler dikkat çeker: “Şehir sakinleri, Levand’da çok görülen bulaşıcı hastalıklardan ve özellikle vebadan, kendilerini korumak için özen gösterirler. Bulaşıcı hastalık olan bir yerden gelenlerin, limandaki karantinada kırk gün kalmadan şehre girmesi olası değildir.” (3) Bir diğer gezgin ise Giovanni Mariti, 3 Şubat 1760 yılında Kıbrıs’a vardığını ancak veba salgını nedeniyle birkaç gün sonra adadan ayrılmak zorunda kaldığını, bu sürede sokakta gördüğü insanların tedbirli davrandığını ve görüştüğü konsoloslarla kapı ardından ya da bir kafesin ardından konuştuğunu dile getirir. Mariti: “Kıbrıs 30 yıldır vebadan kurtulmuş durumda. Fakat şimdi, Alexandria’dan çıkıp Baf açıklarında batan bir Türk xebec’i enkazından kurtulan bazı denizciler hastalığı yeniden bulaştırdılar. Kazazedelerin sığındığı Lefkoşa, salgının ilk bulaştığı yerdi. Ben, daha sonra hastalığın bütün adaya bulaştığını ve o yıl 22.000 kişinin ölümüne yol açtıktan sonra ortadan kalktığını öğrendim.” (4) der. Mariti 1765 yılında da Constantinapoli’den gelen bir gemide salgın hastalık çıktığını ve sadece 3 mürettabatın sağ kaldığını ve gemiden inmelerinin yasaklandığını anlatır. Hastalardan 2’si ölür, diğerine ise 40 gün karantinada kaldıktan sonra sağlık çalışanları tarafından giriş-çıkış izni verilir. Böylece hastalık yayılamadan ortadan kalkar.(5) Osmanlı zamanında limanlarda kurulan karantina merkezleri hastalıkların bir nebze önünü almayı başarmıştır. İngiliz zamanında ise yapılan Karantina Yasası’yla ülkenin kontrol altına alınması başarılmıştır. “Yine de 1897 yılında, çiçek hastalığı salgını çıkar. Lefkoşa hastanesi, çiçek hastalarının hizmetine verilmesine rağmen ihtiyacı karşılayamaz. Bunun üzerine Lefkoşa’da bulunan eski Osmanlı kışlası tamir edilerek, doğrudan karantina idaresine bağlı bir bulaşıcı hastalıklar hastanesi kurulur” (6). Son günlerde yaşanan süreçte ülkemizde ne yazık ki benzer uygulamalar göremiyoruz. Başkentte var olan, gelmiş geçmiş hükümetlerce neredeyse atıl durumda bırakılan tek devlet hastanemiz karantina hastanesine dönüştürülmüştür. Devletin yeni bir karantina hastanesi yapmaması bir yana özel hastaneleri kamulaştırmama yoluna gidip sermayeye kıyak geçmesi de tarihe kara bir leke olarak geçecektir. Geçmişten edindiğimiz ders açıktır; karantina koşullarının ne denli önemli olduğunun bilinciyle hareket edilmelidir. Virüs ve bakteriler her dönem insanların hayatlarını söndürmüş ama her seferinde bir çare üretilmiştir. Günümüz dünyasında iletişimin, bilimin ilerlediği bu çağda daha da şanslıyız. Ülkemizde de yaşanan bu zor günlerde evde kalmanın kendimizi izole etmenin, virüsün yayılmasını önleyen en doğru yolu olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. (Bu yazı daha önce www.ankaradegillefkosa.org sitesinde yayınlanmıştır)     Kaynaklar: (1)   https://in-cyprus.philenews.com/the-tomb-of-panoukla-plague/ (2)   https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_medicine_in_Cyprus (3)   Mağusa Tarihi: Excerpta Cypria'dan Mağusa şehri alıntıları (MÖ.66-MS.1772) Doç. Dr. Ata Atun, syf.53. (4)   1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.87. (5)    1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.86. (6)   Kıbrıs’ta Hastaneler, Servet Sami Dedeçay, syf 25, 82.     https://www.havadiskibris.com/kibrista-cuzzam-miskinler-ciftligi/            Osmanlı’dan Günümüze Kıbrıs’ta Karantina Kurumu- Nazım Beratlı        

Hiçbir Şey “Normal”e Dönmekten Daha Kötü Olamaz-Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

bats-2

Yaşadığımız dünyayı ve ekosistemi yeniden tartışacağınız makalemiz, Argasdi’nin Pandemi özel sayısından okurlarla buluşuyor. bats-2Doğa üzerinde kazandığımızı zannettiğimiz her zafer için doğa bizden öcünü alır. Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız. Tersine; etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız. (F. Engels, Doğanın Diyalektiği)                                                               Tarihin çeşitli dönemlerinde insanlığın başına musallat olan salgın hastalıkları, doğanın verdiği sinyaller olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Ortaçağ’da yaşanan vebanın farelerden, geçtiğimiz yüzyılda milyonlarca insanın ölümüne neden olan grip türlerinin çiftlik hayvanlarından kaynaklandığı; AIDS’in, insanın maymun eti yemesi veya maymun tarafından ısırılmasıyla ilk kez ortaya çıktığı düşünülüyor. Kuş gribinin kanatlı hayvanlardan, SARS ve EBOLA virüslerinin de yarasalardan insana geçtiği biliniyor. “Hayvan Enfeksiyonları ve Yeni Pandemiler” kitabının yazarı David Quammen şunları söylüyor: “Tropik ormanları ve vahşi yaşam alanlarını istila ettik. Buralarda bulunan ve insan türünden uzak şekilde evrimleşen çok sayıda bitki ve hayvanda bilinmeyen virüsler var. Yaşadıkları ağaçları kesiyoruz, onları kafeslere koyuyoruz, öldürüyoruz. Hayvan pazarlarında etlerini satıyoruz. Virüslerin doğal ev sahiplerini öldürünce onlar da yeni ev sahipleri aramaya başlıyor. Biz bu bilinmeyen virüslerin yeni yaşam alanları haline geliyoruz.” Kabahat yarasada mı? İnsanın, ekosistemi paylaştığı diğer hayvanlarla gerek gıda gerekse üretim anlamındaki ilişkisi hep vardı ve olacaktır da… Ancak son yıllarda çevresel bozulma, iklim değişimi, yaban hayata neredeyse hiç alan bırakılmaması ve şehir yaşamının kalabalıklaşmasının yanı sıra artan yoksullukla birlikte bu ilişki, insanın aleyhine dönmeye başlıyor ve pandemi gibi sonuçlara yol açıyor. Yaşam alanları yok edilen pek çok hayvan -eğer hala soyları tükenmediyse-  hayatta kalmak için habitatlarını ve beslenme alışkanlıklarını değiştiriyor. Örneğin rakunlar, sincaplar, tilkiler, kuşlar, çakallar ve maymunlar şehir içindeki yeşil alanlarda, parklarda ya da insanların artıklarının bulunduğu çöplüklerde yaşıyor. Doğal kaynakları kar nesnesi olarak gören vahşi kapitalizmin acımasızlığı sadece doğaya karşı değil elbette; insan da eziliyor, yoksullaşıyor, yozlaşıyor bu süreçte. Kimisi karnını doyurmak, kimisi kesesini doldurmak için kültürel ve coğrafi özelliklerine göre kullanıyor, tüketiyor, yiyor çevresindeki hayvanları… Bu durumda kabahat yarasada mı, virüse aracılık eden bir başka hayvanda mı, yoksa genel olarak insanda mı? Aslında hiçbirinde. Kabahat, insanı doğadan yabancılaştıran ve ikisini de iliğine kadar sömüren bu sermaye düzeninde. Mekanın sahibi geri geldi İnsanın ekosisteme aşırı müdahalesi, bir yandan iklim krizi ve yeni tip öldürücü virüslerin ortaya çıkmasına sebep olurken öte yandan korona virüsünden korunmak için alınan önlemler doğayı iyileştiriyor. Araç kullanımının azalması, birçok işyerinin kapalı olması, fabrikaların üretim hızının düşmesiyle fosil yakıt kullanımı büyük oranda azaldı ve dünyanın pek çok büyük kentinde hava kalitesi artmış durumda. Turist yoğunluğundan kurtulan Venedik kanallarındaki su temiz akmaya, Hindistan‘ın İndu Nehri’nin kaynak olarak beslendiği buzullar tekrardan oluşmaya başladı. Endüstriyel kirliliğe biraz olsun ara verilmesiyle, kuşlar için önemli yaşam alanları olan göllerde nisbi bir temizlenme yaşandı. İnsanların evlere kapanmasıyla yaban hayvanları şehirlere indi. Otobanlarda pumalar, metrolarda geyikler, kıyılarda balina ve yunuslar görüldü. Avcılık faaliyetlerinin durmasıyla orman hayvanları rahat bir nefes aldı. Bizler baharı evlerde kapalı şekilde kaçırırken mekanın sahibi geri geldi. Peki, pistten almamız gereken bebeler kimler? Sürekli büyüme hırsıyla doğayı talan eden şirketler ve onların çıkarlarını kollayan hükümetler! Rekabetçi ve tüketimci yaşam tarzını bize tek seçenek gibi gösteren kapitalist değer(sizlik)ler. Koronanın ekolojiye olumlu etkisi kalıcı değil Öte yandan sağlık krizinin hemen ardından ciddi bir ekonomik ve sosyal kriz gelecek gibi görünüyor. Bu da ekoloji için kötü haber… Ekonomik bir krizle karşı karşıya olan toplumlarda tüm çabalar “iyileşme” üzerine yoğunlaşır. İyileşme ise şirketlerin büyümesi, daha fazla üretim ve tüketim olarak algılandığında, kamusal hizmetler azaltılıp kamu bütçeleri özele teşvik politikalarına yönlendirilebilir. Krizi önlemek için, bize pek tanıdık gelen ekonomik paketler devreye sokulabilir. Kamu kaynaklarının yanı sıra (halen peşkeş çekilmemiş) doğal kaynaklar da, daha fazla kar elde etmesi ve krizi atlatabilmesi için sermayenin hizmetine verilebilir. Hükümetlerin önceliği de oy kaygısı, istihdam ve ekonomik iyileşme olacağından çevre ve ekoloji ikinci plana atılabilecektir. Pandemi sürecinden önce başlayıp bu dönemde daha da artırılan korku, güvenlik paranoyası ve baskıyla insanlar haklarını savunmak için örgütlenmekten ve aktif olmaktan da çekinebilecektir. Zaten işsiz kalan ya da güvencesiz bir işte çok düşük ücretle çalışan ve ay sonunu getirmek için mücadele edenlerin, ekonomiden önce ekoloji fikrinden harekete geçmesi daha da zorlaşabilir. Distopya mı ütopya mı yaşayacağımız bize bağlı Hepimiz artık “normal”e dönmek istiyoruz. Ama bugüne kadar yaşadığımız “normal”in, bizi karanlık bir distopyaya sürüklediğini görmek zorundayız. Şayet doğanın verdiği mesajları doğru okur ve insan ile diğer türler arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemek için fırsata dönüştürebilirsek; sistemin dayattığı sürekli üretim ve tüketim çılgınlığından, bencil yaşam tarzından kurtulabilir, bu süreçte değerini bir kez daha anladığımız dayanışmacı bir topluma doğru evrilebilirsek, yarın bir ütopyaya da uyanabiliriz. Hintli yazar Arundhati Roy’un dediği gibi: Bu, bir dünya ile diğer bir dünya arasındaki geçit. Önyargılarımızın ve nefretimizin enkazlarını, bütün cimriliklerimizi, veri tabanlarımızı, ölü fikirlerimizi, ölü nehirlerimizi ve arkamızda beliren dumanlı gökyüzünü de peşimizden sürükleyerek bu geçide girmeyi seçebiliriz. Ya da hafif bagajlarımızla, başka bir dünyayı hayal etmeye ve onun için savaşmaya hazır olarak, onun içinde yavaş yavaş yürüyebiliriz.  
❌