One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayBaraka Kültür Merkezi

İzle-Tartış’ta Karanlık Zihinler İzlenilecek

By Mustafa Batak

haber görseli

Her ayın ilk cumartesi akşamı düzenlenen ücretsiz İzle-Tartış etkinliği kapsamında Şubat ayı filmi olarak gençler ve yetişkinlerin birlikte katılımı ile Karanlık Zihinler filmi izlenilecek. Karanlık Zihinler, milyonlarca insanın ölümüne neden olan salgından kurtulmayı başaran bir grup gencin hikayesini konu ediyor. Amerika'daki bütün gençleri öldüren korkunç vebada hayatta kalmayı başaran Ruby Dale, özel güçlere sahiptir. Kendisi gibi diğer hayatta kalanlar da değişik güçlere sahiplerdir ve sadece renklerle tanımlanırlar; yeşiller (ileri zekâ), maviler (telekinezi), sarılar (elektriği kontrol edebilme), turuncular (zihin kontrol) ve kırmızılar (ateşi kontrol edebilme). Ruby ise "turuncu" türünün çok güçlü bir üyesidir. Ruby ve arkadaşları, gönderildikleri korkutucu devlet tesisi Thurmond'dan kaçtıklarında hayat bambaşka bir hal alır. East River'daki güvenli bölgeye ulaşmaya çalışan grup, yetişkinlerin gençlere savaş açtığı bu dünyada yalnızca kaçmanın yeterli olmadığını fark etmeye başlarlar... Alexandra Bracken'ın gençlik roman serisinden beyaz perdeye uyarlanan "Karanlık Zihinler"in başrolünü Açlık Oyunları serisinin genç Rue'su olarak ünlenen Amandla Stenberg üstlenirken, kadroda geçtiğimiz sene “This Is Us” ile Altın Küre adaylığı elde eden Mandy Moore, “Trust” dizisinde izlediğimiz Harris Dickinson, “The West Wing” ile 3 kez Altın Küre’ye aday gösterilen Bradley Whitford, Wallace Langham, Golden Brooks, Mark O'Brien, Patrick Gibson ve “Game of Thrones”un Brienne’i Gwendoline Christie yer alıyor. Bir ülkenin geleceği için şimdiki gençliğe verilmesi gereken önemi birlikte tartışmak isteyen herkesi 1 Şubat Cumartesi akşamı 19:00’da Baraka Kültür Merkezine bekleriz.

Baraka Zamları Sokak Gösterisiyle Protesto

By Mustafa Batak

zam eylem görsel 1

Baraka Kültür Merkezi, günden güne yoksullaşan halkımızın sırtına bir yük daha yükleyen zamları protesto etti. zam eylem görsel 2 Büyükhan’da gerçekleşen sokak gösterisinde, sermayenin çıkarlarını savunmayı görev bilen gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin krizlerin faturasını halka kestiğine dikkat çekildi. Ayrıca yapılmayan yollarda gerçekleşen kazalara karşı da ses yükseltildi. Baraka Tiyatro Ekibi’nin dansı ve Sol Anahtarı'nın müzikleri eşliğindeki “Zamazingo Kantosu” büyük ilgi gördü ve alkış topladı. zam eylem görsel 3 “Zamazingo Kantosu”nun sözlerini ve gerçekleşen sokak protestosunu linkini aşağıda bulabilirsiniz. Ülkelerin birinde, belki de bizimkinde ekonomik kriz çalışanı vurmuş. Her şeye hep zam, zam üstüne zam zam, maaşlar yetmez olmuş. Ekmeğe, süte zam, benzine, tüpe zam ay sonu gelmez olmuş. Kemerleri sıkalım, dayanıyoruz! Zamanın yenisinde, belki de tam bugünde neoliberalizm bir halkı soymuş. Elektrik, telefon, okulda, sağlıkta fon cüzdanlar bomboş kalmış. Nasıl ödeyelim tükeniyoruz! Yapılmayan yollarda kazalar da olunca, seyrüsefer harçları kabul edilemezmiş. Halkın haklı öfkesi, ezilenlerin sesi birleşip de çığlık olmuş. SOKAKLARA ÇIKALIM, DİRENİYORUZ! https://bit.ly/2QMke23

Argasdi’nin Yeni Sayısı “Frida” Dosya Konusu ile Çıktı

By Nazen Şansal

81833587_803968106695860_8429967749081464832_n

81833587_803968106695860_8429967749081464832_n

Baraka Kültür Merkezi’nin 17 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, Memleketin Ahvali, FeministİZ, Kıbrıs kültürü, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı dergide bu sayı “Belleğimizden İzlerle 2020 Takvimi” de okurlara hediye ediliyor. Takvimde ülkemizden ve dünyadan toplumsal bellekte iz bırakan önemli olaylar ve kişiler kısaca açıklanıyor. Dosya konusu olarak Frida Kahlo’nun sanatı, yaşamı ve mücadelesinin incelendiği 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, Khora Kitapçıladan,  tüm marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle: Yeni bir yılı daha karşıladık. Goncolozları kovalayıp, bereketli olsun diye golifaları yapıp dama da attıktan sonra gece yarısına 10 saniye kala başlayan heyecanımızla 2019’a veda edip, büyük bir coşkuyla karşıladık 2020’yi. Yeni yıl güzel geçer mi, beklentiler karşılanır mı bilinmez ama bizler; kaybettiklerimizi, kazançlarımızı, sevinçlerimizi, acılarımızı cebimize koyup yeni bir bilinmezliğe doğru yol almaya başladık bile… Geçtiğimiz yıl  “Bertolt Brecht”, “Adalet”, “Çocukluk” ve “Bilim-Teknoloji ve Ütopya” dosya konularını okurla buluşturduğumuz Argasdimizde bu sayı yine çok özel bir konuğu ağırladık: “Frida Kahlo” 57. sayımızda, aşk ile acının harmanından çıkıp gelen bu güzel ruhlu kadının, resimleriyle kendini ve hayatını anlatmasına tanıklık ederken, engelli olmasına rağmen asla pes etmeyen mücadelesini, Komünist Partiyle olan ilişkisini, devrimci kişiliğini, çalkantılı aşk hayatını paylaşmaya çalıştık sizlerle. Duvar resimlerinde, tişörtlerde, çantaların ve çeşitli eşyaların üzerinde; başında çiçekler olan kaşları bitişik bir kadın figürü dikkatimizi çekmeye başladı. Kültürünün bir parçası olan çiçekleri, takıları ve kıyafetleri neden giydiğini bilmeden ona Frida dediler…  Adını biliyorlardı fakat Frida’nın kim olduğunu biliyorlar mıydı? Hayatını, fikirlerini, sanatını ya da mücadelesini duymuşlar mıydı? Bilinmelidir ki sadece popüler bir figür olarak piyasalaştırılıp içi boşaltılan bir simge değildir Frida!  O, fiziksel engellerine rağmen, sadece erkeklerin ressam olduğu bir dönemde resimleriyle kendini ifade eden, halktan, köylüden, yoksuldan, emekçiden yana duruşu ve sorgulayıcı tavrı ile ölümsüz bir devrimcidir.

76931648_2714424505314927_5715945672419573760_n

Baraka’dan “Zamazingo” Sokak Gösterisi

By Mustafa Batak

Zam zamazingo

Yeni yılın ilk günleriyle birlikte açıklanan zamlar, günden güne yoksullaşan halkın sırtına bir yük daha yükledi! Halkın refahı adına orada bulunan ancak sermaye kesimlerini teşviklerle “doyurmanın” peşinde koşan gelmiş geçmiş tüm hükümetler gibi UBP-HP hükümeti de bu zamlarla halkın belini büktü.   Ne iyi ki halkımız “Yol yoksa seyrüsefer da yok” inisiyatifinin öncülüğünde, yol ve trafik sorunlarına ve seyrüsefer zammına güçlü bir tepki göstermeye hazırlanıyor. Bu eylemliliği destekliyor ve biz de sokak sanatıyla sesimizi yükseltiyoruz.   Zamların geri alınması için sözümüz, müziğimiz ve dansımızla zamları protesto ediyoruz. Baraka Tiyatro Ekibi ve Sol Anahtarı'nın “Zamazingo Kantosu” eşliğinde, müzikli, danslı, sokak gösterisi gerçekleştireceği bu protesto, 11 Ocak Cumartesi günü saat 13.30’da Büyük Han’da gerçekleşecektir.   Tüm halkımız davetlidir.   Zamlar geri alınsın!

İzle Tartış’ta Robin Hood Filmi İzlendi

By Mustafa Batak

İzle Tartış Görsel 1

2020 yılının ilk İzle-Tartış etkinliğinde 2018 yapımı Robin Hood filmi izlendi. Bilindik Robin Hood filmlerinden farklılıkları bulunan filmde, halktan insanların kendilerine verilen görev ile yine halkın geleceği için sorgusuzca savaşırken, aslında savaş sebebinin halkla hiç ilgisi olmadığı anlatılmaktadır. Etkileyici sahneleriyle keyifli bir izlenim sağlayan filmin ardından film ile günümüz arasında çok fazla benzerlik olduğu, geçmişi anlatan filmde günümüze göndermeler olduğu hakkında geniş bir sohbet gerçekleştirildi. Filmin en güzel yanlarından birinin de siyasi yelpazeyi geniş tutmuş olması ve her tür farklı görüşü belirgin bir şekilde anlatabilmesi olduğuna değinildi. Günümüzle en iyi ortaklaşan konunun da filmde direkt olarak halkın varlığına el koyuluyorken günümüzde zam vs gibi yöntemlerle elde avuçta ne varsa zaten devlete dönüyor oluşunun bağdaşması ve bu yöntemlerle yaşatılan yoksullaştırmanın da insanların direncini kırıyor olmasıydı. Ancak son noktada insanların canından başka verecek birşeyi kalmayınca karşı duruş ve halk mücadelesi başlıyor. Doğu batı sentezinin dengeli bir şekilde işlendiği, insanların özgürlüğe ulaşmak için birlik olabileceğini ve başarabileceğini çok iyi işlenmiş olan filmi birlikte izlemenin keyfi ile şu söz akıllarda yer etti:  İzle Tartış Görsel 2 “Güçsüz olduğuna inanırsan güçsüzleşirsin.“   Keyifli sohbetin ardından Şubat ayı filmi de gençlerin ve yetişkinlerin birlikte izleyebileceği bir film olan Karanlık Zihinler filmi olarak belirlendi. Bu filmde ise Amerikadaki salgın hastalıkta çocuk ve gençlerin çoğu ölüyor, kalanlar da evrim geçirip güçler kazanıyorlar. Devlet de onları alı koyuyor. Ancak genç ruh her zaman özgürleşmeye yol arar. Peki , Sistem gençlerden niçin korkar? 1 Şubat akşamı keyifli bir sinema gecesi için 19:00’da Baraka Kültür Merkezi lokalinde buluşalım…

İzle Tartış’ta Robin Hood İzlenilecek

By Mustafa Batak

İzle Tartış görsel

İzle Tartış ’ta yeni yılın ilk filmi efsanevi kahraman Robin Hood. Kahramanımız “zenginden alıp yoksular vermeye” devam ediyor. Filmde, Robin Hood'un Haçlı Seferleri'nden dönüşünün sonrası ele alınıyor. Robin Hood, dönüşüyle birlikte yolsuzluk ve kötülük dolu bir Sherwood Ormanı ile karşı karşıya kalır. Robin Hood bir yandan yerel halkın ekonomik sıkıntılarına yardım ederken, bir yandan da Nottingham Şerifi'nin yolsuzluklarıyla savaşır. “Kingsman” serisi ile tanınan genç yıldız Taron Egerton’ın başrolünü üstlendiği filmin yönetmen koltuğunda “Black Mirror” ve “Peaky Blinders” gibi önemli dizilerde yönetmenlik yapmış olan Otto Bathurst oturuyor. Filmde başrol isme Little John rolünde Oscar ödüllü Jamie Foxx, Friar Tuck rolünde Tim Minchin, Marian rolünde Eve Hewson, Nottingham Şerifi rolünde Altın Küre adayı Ben Mendelsohn ve Will Scarlet rolünde “Fifty Shades” serisinin yıldızı Jamie Dornan eşlik ediyor. Sinemaya Seyirci Kalma” sloganı ile 15 yıldan fazla süredir devam eden etkinliğimiz 4 Ocak Cumartesi akşamı (yarın) saat 19.00'da Baraka lokalinde gerçekleşecektir. Gelin, birlikte izleyip, tartışalım…

Lefkara İşi – Şifa Alçıcıoğlu

By Nazen Şansal

indir

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

Keten, hurmalı kare, goftili işleme ya da gaco çekme size ne anımsatır? Birçoğumuzun yabancı bulduğu bu sözcükler,Lefkara işini yaparken kullanılan terimlerden başka bir şey değildir aslında. Kültürümüzün en güzel el sanatlarından biri olan Lefkara işi, diğer bir adıyla Lefkaratika Ortaçağ’dan bugüne, bin bir emekle Kıbrıslı kadınların ellerinde şekillenmiş çok zahmetli bir nakıştır. Keten kumaş üzerine iğneyle işlenen motifler yanında, iğne işi olarak tabir edilen bir nakış daha vardır ki bilindiği kadarıyla günümüzde yapan pek kimse kalmamıştır.

Trodos Dağları’nın eteklerinde bulunan Lefkara adındaki köyle başlar, Lefkara işinin hikayesi…Köy, yüksek konumu ve temiz havasıyla hala daha oldukça popüler bir yerdir. Birçok medeniyetle tanışan adamız, 1489 yılından 1571 yılına dek Venedik hükümdarlığının boyunduruğu altında kaldı. İşte o zamanlarda Lefkara, Venedikli soyluların tatil beldesi olarak tercih ettikleri bir köy olmuş. Yaz aylarında buraya gelen kadınlar yanlarında getirdikleri keten ve iplikle nakış işlemekteymiş. Daha fazla haç gibi dini motifleri nakşeden Venedikli kadınlardan etkilenen Kıbrıslı kadınlar da doğayı taklit ederek ve kendi yaratıcılıklarını katarak bugünkü Lefkara işinin gelişmesine vesile olmuşlar. Kıbrıslı Türk’ü, Kıbrıslı Elen’i hep birlikte toplanan kadınlar, bir yandan sohbet ederken, öbür yandan alın teriyle emeği kavuşturur, biten işler ise sergilenir, en güzel parçalar da ödüllendirilirmiş vaktiyle Lefkara’da… Lefkara işi o denli ünlü olmuş ki bazı kaynaklara göre 1481 yılında adaya gelen Leonardo Da Vinci kenarlarında dere motifi bulunan bir masa örtüsü satın alarak, MilanKatedrali’ne sunak örtüsü olarak hediye etmiştir. Leonardo Da Vinci’nin ünlü “Son Akşam Yemeği” tablosunda bulunan masa örtüsünün her iki kenarında dere motifi olanbir Lefkara işi olduğu açıkça görülmektedir. Bu motife “Vinci deseni” adı verilmesi de tabloyla ilişkilendirilir. indir Lefkara işi,  köyde bulunan kadınlarca yıllarca işlenmiş, genç kızlar, kız çocukları okuldan alınıp bu nakışla tanıştırılmış, hatta dışarıya gelin vermeyip köye damat alınmış ki bu değerli iş köyün dışına taşmasın.Lefkara işi, önceleri çeyiz ve süsleme gibi ihtiyaçları karşılamak için yapılırken daha sonraları bu iş bir kazanç kapısı olma ümidi taşımış bölgeli kadınlara. Ancak tıpkı adanın kaderi gibi kadınları da bölerek yöneten aracılar, parça başı ödedikleri ve işin bütününü göstermekten kaçındıkları kadınların emeği üzerinden ciddi kazançlar elde etmiştir. Savaştan sonra kuzeye yerleşen ve Lefkara işi bilen Kıbrıslı Türk kadınların, emeklerini işleten tüccarlar da bu işten epey para kazanmayı başarmış.Gözleri kör edecek kadar zor bu nakış, yurt dışına satılırken alınan birkaç kuruş da görünmeyen emeği daha da görünmez kılmış yıllarca. *** Günümüzde de Lefkara işi hem Lefkara’da hem de o dönem Lefkara’da yaşayan şimdi ise Aytotoro’ya (Çayırova) göç etmek zorunda kalan Kıbrıslı Türk Lefkaralı kadınların kurduğu Lefkara Evi’yle, bazı köylerde kadınların emeğiyle, çeşitli derneklerin ve belediyelerin verdiği kurslarla, bu işe gönlünü, yıllarını vermiş esnaf kadınların emeğiyle yaşatılmaya çalışılmaktadır.Peki dünya mirası listesine girmiş ve yaklaşık 500 yaşında olan bu sanat, gelecek nesillere nasıl aktarılmalıdır? Teknolojinin, günden güne ilerlediği çağımızda kültür de bir şekilde bundan etkilenmektedir. Bir zamanlar insanların gündelik yaşamlarına anlam katan eşyalar,bugün ya turist bir metaya dönüştürülmüş ya da sadecenostaljik bir değer olarak görülmektedir. Kadınların yıllarca uğraşıp uğrunda gözlerini bozduğu Lefkara işi de makineleşmeyle tanışmıştır. Bu durum belki de Lefkara işiyle hiç tanışmayacak olan neslin onu tanıması için bir avantaj niteliğindedir. Elbette ki makinelerin yaptığı işle, saatlerce uğraşarak ortaya çıkan üretim yarıştırılamaz. Ancak, kültürel mirasın yaşaması için belki de makineleşmeye karşı çıkmamak gerekir. Bilmeliyiz ki hiç kimse varlığından haberdar olmadığı bir şeyin kaybından dolayı üzülmez. Zaten hayatında hiç nakış işlememiş, onu tanımamış bir çocuk için Lefkara işinin var olup olmadığı bir önem taşımaz. Dolayısıyla eksikliği ona bir şey ifade etmez.Ailelere, öğretmenlere düşen en büyük görev kültürü de çocuklara aşılamak olmalıdır. Eğitim programlarına kültürümüzle ilgili daha fazla ders eklenmeli, çocukların kültürü sahiplenmesi sağlanmalıdır. Hatta bu gibi nakışlar için atölyeler kurulmalı ve yaparak yaşayarak prensibinden faydalanılmalıdır ki bilgi ve kültür akışı bu şekilde devam edebilsin. Aksi takdirde bu tarz şeyleri deneyimlememiş çocukların ve yetişkinlerin yapılan işi takdir etmesini, yaymasını ve korumasını beklemek ve bunun için çaba sarf etmesini istemek hayalden öteye geçmeyecek bir dilek olarak kalacaktır. Şifa Alçıcıoğlu sifalcicioglu@gmail.com Kaynak: Muharrem Faiz, Kültür ve Yabancılaşma-Lefkara işi Üzerine Bir Araştırma, Galeri Kültür Yayınları.  

İzle Tartış’ta ROBİN HOOD İzlenilecek

By Mustafa Batak

Robin Hood İzle Tartış Haber

Çocukluğumuz efsanevi kahramanı Robin Hood “zenginden alıp yoksular vermeye” devam ediyor. Filmde, Robin Hood'un Haçlı Seferleri'nden dönüşünün sonrası ele alınıyor. Robin Hood, dönüşüyle birlikte yolsuzluk ve kötülük dolu bir Sherwood Ormanı ile karşı karşıya kalır. Robin Hood bir yandan yerel halkın ekonomik sıkıntılarına yardım ederken, bir yandan da Nottingham Şerifi'nin yolsuzluklarıyla savaşır. “Kingsman” serisi ile tanınan genç yıldız Taron Egerton’ın başrolünü üstlendiği filmin yönetmen koltuğunda “Black Mirror” ve “Peaky Blinders” gibi önemli dizilerde yönetmenlik yapmış olan Otto Bathurst oturuyor. Filmde başrol isme Little John rolünde Oscar ödüllü Jamie Foxx, Friar Tuck rolünde Tim Minchin, Marian rolünde Eve Hewson, Nottingham Şerifi rolünde Altın Küre adayı Ben Mendelsohn ve Will Scarlet rolünde “Fifty Shades” serisinin yıldızı Jamie Dornan eşlik ediyor. Sinemaya Seyirci Kalma” sloganı ile 15 yıldan fazla süredir devam eden etkinliğimiz 4 Ocak Cumartesi akşamı saat 19.00’da Baraka lokalinde gerçekleşecektir. Gelin, birlikte izleyip, tartışalım…

İzle Tartış’ta Yeşil Rehber Filmi İzlendi

By Mustafa Batak

fot o 2

Baraka’nın 15 yıldan fazla süredir kesintisiz devam eden ücretsiz sinema etkinliği “Sun-İzle-Tartış”, Aralık ayında izlenen Yeşil Rehber filmi ile devam etti. Foto 1 Irkçılıktan muzdarip, birbirinden oldukça farklı karakterlere sahip siyahi piyano virtüözü ve geçim sıkıntısından görevi kabul etmek zorunda kalan İtalyan şoförün birbirini dönüştürme yolculuğunu konu alan film katılımcılar üzerinde derin izler bıraktı. Foto 3 Filmin ardından gerçekleştirilen sohbette birçok insanın aslında ırkçı duygular beslemediği ancak toplum baskısından günlük yaşamlarında ayrımcılık yaptıkları konuşuldu. Bir toplumda ezilen olmanın insan üzerinde nasıl etkiler yarattığına değinilen tartışmada, filmin en güzel yanının farklı ezilme biçimlerini işleyip bunu yaparken de her karakteri aslında aynı ayrımcılığa uğrama özelliğinde ortaklaştırması olduğunda hemfikir olundu. Filmin adını alan Yeşil Rehber’in aslında bir kitap değil de iki karakterin ilk fikir ayrışması yaşadığı ve film sonunda da ikisini aynı duyguda birleştiren yeşil taş olabileceği fikri de ortaya koyuldu. Sohbetin ardından önerilen filmler arasından Robin Hood filmi seçildi ve yeni yılın ilk filmine böylelikle karar vermis olundu.

SOL ANAHTARI “GURTULAMAN ELİMDEN” ŞARKISINA KLİP ÇEKTİ

By Mehmet Adaman

final.00_00_08_17.Still001

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, geçen aylarda çıkardığı 3. albümünde yer alan “Gurtulaman Elimden” adlı şarkıya klip çekti. Sözleri Kıbrıs manilerinden oluşan şarkının müziği Sol Anahtarı tarafından bestelenmişti. Lefkoşa'nın tarihi mekanları Büyük Han, Bandabuliya ve Samanbahça’da çekilen klip, sosyal medyada yayınlanmasının ardından büyük beğeni topladı. Gözü yükseklerde olan bir kıza aşık olan kemanecinin hikâyesinin anlatıldığı ve buram buram Kıbrıs kültürü kokan klibin sonunda ise izleyicileri bir sürpriz bekliyor. Klip, Youtube ve Baraka Kültür Merkezi Facebook sayfasından izlenebilir. Klibi izlemek için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz:   https://www.youtube.com/watch?v=yIuVKWTkDDI&fbclid=IwAR3pelB4L4lwzCGnNhkGNkdeM2T9uOg4moLIkBMpz_ftEi5q6SAHWw0RrzA https://www.facebook.com/barakakulturmerkezi/ final.00_00_21_13.Still007 final.00_00_13_14.Still005 final.00_00_08_17.Still001 final.00_00_28_07.Still010 final.00_01_28_07.Still014 final.00_01_41_03.Still004 final.00_02_52_22.Still022 final.00_03_16_23.Still024

Yapay Zekadan Ütopyaya – Sezgin Keser

By Nazen Şansal

yapay zeka foto

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

yapay zeka foto

 

Yıl 2154. Güneşin doğuşuyla gökyüzü aydınlanıyor ve sokaklarda hareketlilik başlıyor. Bir yandan parklarda koşan, yürüyen insanlar bir yandan sürücüsüz toplu ulaşım araçları, öte yandan da mesaisine erken başlayan çalışanlar... Günümüz dünyasında bilimin ve teknolojinin geldiği noktanın az çok farkındayız. Cep telefonlarımız ve bilgisayarlarımızdaki akıllı uygulamalar ve oyunlar, fabrikalarda, atölyelerde, ofislerde, kafelerde kullanılan, üretim ve hizmetin bir parçası haline gelen akıllı sistemler , insan zekasıyla kıyaslanmaya başlanan yapay zekanın neler yapabildiğinin günlük hayattaki yansımalarıdır. Bu yansımalara baktığımızda yapay zekanın verilen komutlara bağlı olarak belirlenen görevi çerçevesinde işlediğini anlarız. Buna en iyi örnek 1996 yılında dünya satranç şampiyonu Kasparov’u yenen Deep Blue adlı bilgisayardır. Deep Blue kendisine yüklenen veriler doğrultusunda satrançta yapılacak her bir hamlenin oluşturacağı sonucu önceden bilmekte ve ona göre en rasyonel hamlesini yapmaktaydı. Yani Deep Blue yapılan hamlelere göre tepki veren dar bir yapay zekaydı.Tabi ki 1996 yılından bu yana bilimsel çalışmalar yapay zekayı farklı noktalara taşımaya başladı. Telefonlarımızdaki dijital asistanlar aldıkları yeni verilerle ve görevlerini yerine getirirken elde ettikleri tecrübelerle sadece sınırlı bir görevi yerine getirmiyor, aksine gelişen yeni durumlara göre kararlar verebiliyorlar. Yani dijital asistanımızla yaptığımız sohbetler, ona sorduğumuz sorular daha sonraki sorularımızın ve sohbetimizin yapay zeka açısından altyapısını oluşturmaktadır.Yapay zekanın dış dünyadan öğrendiği her şey kendisi için belirlenen görevini aşmasını ve geliştirmesini sağlamaktadır. Yapay zeka üzerinde yapılan çalışmalar bitmiyor ve sürekli yeni ilerlemeler sağlanıyor. Artık müzik yapan, resim çizen yapay zekalara sahip robotlar var. Nasıl ki biz insanlar yazı yazarken, müzik yaparken, resim çizerken, farklı kültürel ve sanatsal eylemlerde bulunurken insan ve dünya tarihinin teorik ve pratik birikiminden, duygularımızdan faydalanıyorsak yapay zekalar da insanlardan aldıkları ve dışarıdan öğrendikleri datalarla yaratıcı eylemler yapabiliyorlar. Buna örnek olarak, farklı akorların, müzik türlerinin, ritimlerin veri olarak yüklendiği  ve hangi duyguyla ve sözlerle bir şarkı oluşturması komutunun verildiği ve belleğindeki bilgilerle yeni şarkılar yaratan yapay zeka müzik yazılımlarını gösterebiliriz. (1) Bu kadar gelişmekulağımıza hoş gelirken yapay zekanın insanların davranışlarını, tavırlarını anlayabilecek ve tahmin edebilecek bir seviyeye hatta kendi öz varlığına yani tamamıyla kendi bilincine sahip olabileceği bir noktaya geleceği beklentisi insanlarda korku yaratmaya ya da yarattırılmaya başladı. Kendi bilincine sahip olacak yapay zekaların insanların yerine geçebilecekleri, insanların işlerini ellerinden alacakları, hatta dünyayı ele geçireceklerine dair senaryolar özellikle bilim insanları tarafından dillendirilmektedir. Peki bu endişe verici senaryolar olası mı? Büyük kapitalist ülkelerde iş alanında aktif bir şekilde kullanılan yapay zeka sayesinde daha az insana ihtiyaç duyulan, daha çok robotun olduğu, sistem üzerinden üretimin, dağıtımın her anının görülebileceği akıllı fabrikalar oluşturulmaya başlandı.Daha az insana ihtiyaç duyulan otomasyon sistemlere bankaların mobil uygulamalarını örnek gösterebiliriz.Banka işlemlerinin birçoğunu bu mobil uygulamalar sayesinde yaparken, bankanın bu işleri yapacak yeni eleman istihdam etmesine gerek kalmayacaktır.Bu gelişmelere rağmen iş hayatındaki bu değişim, ne düşünüldüğü gibi hızlı bir şekilde gerçekleşecek ne de dünyanın her ülkesinde aynı değişim yaşanacaktır.Çünkü teknoloji, her ülkede ve toplumda aynı gelişmişlik düzeyinde değildir.Şunu da belirtmek gerekir ki “kapitalizmin eğilimi sadece en ileri teknolojiyi üretim alanında uygulamak değil, en ucuz iş gücünü kullanmak ve en yoğun sömürüyü gerçekleştirmektir. Dolayısıyla robotların tüm üretim alanlarına hızla girmesi ve işçilerin yerini robotların alması söz konusu olmayacaktır.” (2) Rekabetin, bencilliğin dayatıldığı bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin kapitalist güçler tarafından başka ülkeleri işgal etmek, doğal kaynaklarını sömürmek için savaş sanayisinde kullanıldığı bir düzende, kendi bilincine sahip olacak yapay zekaların bu düzenin oyununu kendi kurallarına göre oynayacağı yani ezen tarafında olacağı bir apokaliptik gelecek korkusunun oluşması normaldir. Bu korkuya inat teknolojik ilerlemelerin egemenlerin çıkarları doğrultusunda kullanılması yerine bu gelişmelerin halkların çıkarları doğrultusunda kullanaılacağı başka bir dünyanın olabileceği gerçeğini kabul etmeliyiz.Yapay zekanın insanların işlerini ellerinden alması gibi bir durum yerine ihtiyaç temelinde bir üretimin olduğu, yapay zekalar sayesinde iş yükümüzün ve saatlerimizin azaldığı dolayısıyla kültürel, sosyal, sanatsal yaşamımıza daha fazla vakit ayırabileceğimiz sömürüsüz bir gelecek kurulabilir.Nasıl ki bir insanı şekillendiren, içinde yaşadığı düzen ve çevresi ise kendi bilincine sahip olacak yapay zekalı insanımsı robotları da aynı düzen ve çevre şekillendirecektir. Yıl 2154. Güneşin doğuşuyla gökyüzü aydınlanıyor ve sokaklarda hareketlilik başlıyor. Bir yandan parklarda koşan, yürüyen insanlar bir yandan sürücüsüz toplu ulaşım araçları, öte yandan da mesaisine erken başlayan çalışanlar ve mesai arkadaşları yapay zekalı insanımsı robotlar. Şehrin sokakları ağaçlarla, renkli teknolojik evlerle, tiyatro salonlarıyla, kafelerle, spor salonlarıyla dolu. İnsanların emeğinin sömürülmediği aksine geliştirdikleri bilim ve teknoloji sayesinde sosyal yaşamlarına daha fazla zaman ayırdıkları bir dönem…   Sezgin Keser sezginkeser92@gmail.com   (1)  https://musiconline.com.tr/muzik-ve-yapay-zeka/ (2)  https://journo.com.tr/arif-kosar-robotlarin-isleri-devralmasi-mumkun-degil

Kapitalizm ve Sosyalizmde Teknoloji – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

teknoloji

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

teknoloji

Teknolojiye bakışın, anlayışın nasıl olması gerektiği ile ilgili çok fazla tartışma yapıl(a)mıyor günümüzde. En fazla sonuçları üzerinden hayıflanmak, modern zamanları lanetleyip, “kaçınılmaz!” son ile ilgili yapacak hiçbir şeyin olmadığı konusunda hemfikir olmak, o kadar! Karl Marx ne demişti? “Bana teknolojini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” şaka, şaka! Yani tam olarak böyle dememişti ama buraya varıyor söyledikleri… Esas olarak söylediği şuydu: “Teknoloji; insanın doğayı ele alış biçimini, yaşamını sürdürmek için başvurduğu üretim sürecini açıklayarak, toplumsal ilişkilerinin oluşum biçimini ve bu ilişkilerden doğan kavramları ve düşünce biçimlerini ortaya koyar.”  Yani bir toplumu, içinde yaşadığı doğa ile olan ilişkilerini, hatta bireylerin ilişkilerini bile belirleyen, anlaşılmasını sağlayandır teknoloji. En son çıkan cep telefonunun özelliklerini bilmemiz isteniyor yalnızca. Üretim ve ihtiyaçların belirlenmesine ne kadar dahilsiniz? Kapitalist sistem teknolojiyi mistik, zaten olması beklenen, kendiliğinden bir şekilde gelişen bir şeymiş gibi sunuyor. Hâlbuki egemenler kendi iktidar ve kar amaçları doğrultusunda bilinçli olarak teknolojik gelişimi planlıyorlar. Hatta o kadar planlılar ki kendi aralarındaki çıkar çatışmaları uğruna, sabotaj, itibarsızlaştırma ve türlü entrikalarla bu işi savaşa dönüştürmüş durumdalar. “Yüksek” teknoloji dedikleri aslında yüksek değil de saklanan, gizlenen, nasıl yapıldığı insanlıkla paylaşılmayan anlamına geliyor. “Know how” veya patent diye uydurulup, paketlenip tekrar tekrar kendi aralarında alınıp satılan bir metaya dönüşmüş durumda bilgi. Ateş yakmayı bulan ilk insan: “Bu ateşi yakmayı ben buldum bundan sonra her yakan bana patent parası verecek” deseydi ne olurdu acaba? İşte bu kadar saçma kapitalizmin yaptıkları… Bilim, kolektif bir insan etkinliğidir. Bugüne kadar yüz yıllardır on binlerce buluş gerçekleştirmiştir insanlık, tüm bu mirastan yararlanmadan bugünün teknoloji devleri kibrit dahi üretemezdi. Teknoloji en basit tanımı ile bir ihtiyacın karşılanabilme koşullarının kolaylaştırılmasıdır. Peki, eğer bunda hemfikir isek, kimin ihtiyacı? Bu ihtiyaç, kimin tarafından neye göre belirleniyor? Ve neye rağmen kolaylaştırılıyor? Bugünün kapitalist dünyasında, teknolojiyi üreten araçlar genelde kapitalistlerin elinde, kar ve iktidar ihtiyaçları için doğanın ve insanlığın talanına rağmen bir şeyleri kolaylaştırıyorlar! Teknolojinin gelişim bilgisini de tekellerine alan egemenlerin bu bilginin paylaşılmasına da tahammülleri yok. Kısacası, kapitalizmin toplumsal ihtiyaçlara göre bir teknoloji planlaması beklenemez. Reel sosyalizimdeki (SSCB) teknoloji anlayışı Bu konu bir makalede tüm yönleriyle değerlendirilemeyecek kadar geniştir fakat elimizden geldiğince değinmek gerek. 1917 devriminden sonra ülkede ciddi bir açlık söz konusu idi. Sosyalist bir devlet inşa etmek hedefi ile bilim ve teknoloji alanının Çarlık döneminden kalan çarpık ve dağınık durumu hemen merkezileştirildi. Gençlerin bilim ve teknoloji alanına ilgilerinin artırılması için üniversitelerin kapıları tümüyle halka açıldı. Laboratuvar ve enstitüler geliştirilip halkın hizmetine verildi. Toplamda yaklaşık 800 bilim kurumu kuruldu, kısa bir süre içinde 40 yeni üniversite açıldı. İlk işlerden biri SSCB Bilimler Akademisi’nin(SBA) kurulması ve Ulusal Ekonomi Komisyonu ile birlikte çalışmasının sağlanması oldu. Ülkede elektrik sıkıntısı ve açlık en önemli sorunlar olarak tespit edildi. Tüm ülkeye beş yıl içinde elektrik götürebilmek için Goelro Planı geliştirildi. Bu plan çerçevesinde tüm akademi ve enstitüler birlikte çalışmaya başladı. Tarımda verimliliği artırmak için Tarım Bilimleri Akademisi kuruldu. Kapitalizmin aksine küçük bir azınlığın kar amacı için değil, sosyalist bir ülkenin toplumsal ihtiyaçları için planlı hareket eden bir mekanizma kurulmaya çalışıldığı çok net bir şekilde anlaşılıyor. Teknoloji ve bilime bu şekilde yaklaşım, sonuçlarını çok kısa bir sürede verdi. Örneğin fizikte, kristal deformasyonunun mekaniğindeki buluşları ile bugün “elastik”, “plastik”, “anelastik”ten bahsedebiliyoruz. Kömürün yeraltında gaza dönüştürülmesini sağlayarak, maden işçilerinin tehlikeli ve zor koşullardaki çalışmalarını ortadan büyük ölçüde kaldırdılar. Tüm bunların yanı sıra dönemin iki kutuplu gerilimli dünyasında, kapitalizm karşısında sosyalizmin “gücünü” kanıtlamak amacıyla silah, nükleer ve roket teknolojilerine de büyük önem gösterildi. 1930’larda uzay programı devreye alınarak geriye kalan kapitalist dünya ile bu alanlarda rekabete girildi. İlk kez uzaya insan gönderme, aya insansız ilk iniş gibi “başarılar” elde edildi. Gizli nükleer silah araştırmaları, gizli uzay programlarına gereğinden fazla önem verildi. Her dönem kendi koşulları ile değerlendirilmeli fakat bugünden bakıldığında ABD ile girilen bu rekabet büyük ölçüde sosyalist teknoloji ve bilim anlayışı ile çelişmektedir. Sosyalist bir toplum dayanışmacıdır, sosyalizmde teknoloji ise rekabet uğruna değil insanlığın yararına geliştirilmelidir. Kapitalizm ile rekabet edemez, doğasına terstir. Bir yandan sistemin demokratik bir sosyalizmden uzaklaşıp otoriter bir rejime yaklaşması, diğer yandan o dönem dünyadaki ekolojik talanın, bugünkü kadar kötü durumda olmadığı için teknolojik gelişim planlamasının ekolojik sonuçlarının hesaplanamaması, reel sosyalizmin teknoloji anlayışını tersine çevirdi. Bu yaşananlardan ders çıkarmalıyız. Başka bir bilim ve teknoloji anlayışı mümkündür. İnsanın doğanın bir parçası ve de toplumsal bir varlık olduğunu bilerek, planlı, dayanışarak, bilgiyi paylaşarak ve doğa dostu olarak geliştirilecek teknoloji, sadece mevcut toplumsal ihtiyaçların karşılanması ve üretici güçlerin gelişmesini sağlamayacak, birey olarak insanın niteliğini ve mutluluğunu da artıracaktır.   Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynaklar: https://en.wikipedia.org/wiki/GOELRO_plan https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/337-sayi-095/1248-sovyetler-birliginde-gunumuz-bilim-ve-teknolojisi https://sarkac.org/2019/05/sovyetler-birliginde-teknoloji/ http://bilimveaydinlanma.org/sovyet-sosyalist-cumhuriyetler-birliginde-bilim-kulturu/ https://tr.wikipedia.org/wiki/Sovyet_uzay_program%C4%B1

Baraka’dan Sokak Tiyatrosu: Mobese’ye NObese!

By Nazen Şansal

77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o

Baraka Tiyatro Ekibi, şehrimize yerleştirilmeye başlanan Mobese kameralarına NObese demek, gözetim toplumunun yaratacağı baskı ve sakıncalara dikkat çekmek ve gözetleme kameralarını toplumda tartıştırmak amacıyla 16 Kasım Cumartesi günü saat 14:14'te Sarayönü'ndeki Mobese direği altında sokak tiyatrosu oynayacak. "Gözeklen da gözetlenin" adlı oyun Sarayönü'nden sonra 15.00'te Lokmacı'da ve Selimiye Meydanı'nda da sokaklanacak. Özgürlükten yana olan tüm tiyatro severler davetlidir... 77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o Başlıyooor! Başlıyooor! Baraka Tiyatro Ekibi’nin “Gözeklen da gözetlenin” oyunu başlıyooor! Gözlerinizin önünde, Göz göre göre dikilen Mobese direklerine Demek için NObese, Elemtere fiiiş, kem gözlere şiiiş niyetine Başlıyooor! Emir geldi büyük yerden Kameralarsa askerden Protokoller imzalandı Bütün meclis onayladı Güya sağlamak için güvenliği Sağcısı solcusu kaldırdılar ellerini: “Kabul!” Büyük hırsızlar otururken rahat koltuklarında Küçük hırsızlar kaçarken memleketten ellerini kollarını sallaya sallaya Kol gezinirken sokaklarda taciz, şiddet, istismar Suçları önliyecekMİŞ  bu kameralar! Diktiler bu direkleri Gözetlemek için hepinizi Şşşşş! İzleniyorsunuz Çıkarmayın sesinizi  

Heyecanımı Besle – Halide Erkıvanç

By Nazen Şansal

foto (1)

Argasdi derginizin 56. sayısından bir tiyatro yazısı...

foto (1)

Asırlardır toplumların hayatına dokunan, yaşamlarından izler taşıyan ve insanların ruhuna hitap eden bir sanat faaliyeti, tiyatro... Gelişmişliğin sembolleri arasında yer alan, ortak bir emeğin insanda toplanıp vücut bulduğu sanatsal bir üretim... İnsanların sanata olan açlığı, her çağda kendisini göstermekle kalmayıp sanatsal üretime de yol açıyor. Yine de ilerlemenin ve üretimin önündeki o her dönem kendisini gösteren karşıt güçler, otoriteler veya insanlar hâlâ var. Ortaçağ’da tiyatro gösterileri yasaklanmış olduğundan, tiyatro ile ilgili düşünce de üretilememiştir. Yalnızca okullarda Latince öğrenimine bağlı olarak okutulan Latin ozanlarının oyunları bilinmekte, yazınla ilgili incelemelerde bu oyunların özelliklerinden söz edilmektedir. Öte yandan din adamları, halkın tiyatro sevgisinin içten içe yaşadığını gözlemledikleri için, her fırsatta bu sanatı suçlamış, tiyatronun zararlı etkilerine karşı uyarılarda bulunmuşlardır. Ortaçağ’da tiyatro düşüncesi, tiyatroyu suçlama biçiminde gelişir. Bunlar insanı hayrete düşürse ve sadece geçmişte kalmış yasakçı zihniyetler olarak görülse de, aslında öyle değil. Tamam bugün belki tiyatro yasak değil ama ne kadar özgür? Sözümüz, sahnemiz ne kadar bizim? Saint Augustine, trajik sahne oyunlarının ayartıcı olduğunu, ruhu tuzağa düşürüp yozlaştırdığını söylemiş, bazı heyecanları kurutacak yerde beslediğini söyleyerek tiyatronun sakıncalarını belirtmiştir. Ve ben söylediği bu sözle tiyatroyu neden bu kadar çok sevdiğimi ve herkesin neden özgür tiyatroyu savunması gerektiğini keşfettim. Heyecanımı beslemesi; bu bitmek bilmeyen coşkumu, heyecanımı, bir şeyler anlatmak, öğrenmek arzumu tiyatroya borçluyum. Sonra düşündüm benim bu kadar heyecan duyduğum, beni bu kadar mutlu eden bir şey nasıl olur da geçmişten günümüze kadar bütün otoriteleri rahatsız eder? Bence sebeplerimiz aynı; tiyatro, dayanışmayı öğretir, düşünceyi eyleme sokma yeteneğini geliştirir, düşünerek, yorumlayarak okumayı öğretir, toplumun kişiliği ezmesini önler. Özetle otoriteler, özgür tiyatroları ve izlediğini anlayabilen tiyatro severleri istemezler. Peki biz ne istiyoruz? Seyirci içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluluğu vardır. Bundan on yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: "Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısında bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının yarattığı harikalar ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin dilemektedirler."  Shakespeare'in Hamlet'te dediği gibi, sahne "çağının aynası ve kısaltılmış tarihi"dir. Bunun için de sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yorumlayıp yansıtabildiği anda önemli bir araçtır. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan, kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve doğruyu yadsımadan görevini yapmalıdır. Bırakın tiyatro görevini yapsın, özgürce sözünü söylesin, bizi uyandırsın, ayağa kaldırsın, önce sesimiz olsun sonra hep beraber ses olalım. Bir de şu gerçeği hiç unutmayalım: Devlet ödenekli tiyatrolar, hükümetlerin değil, devletin tiyatrosudur. Devlet ise halkındır, hükümetlerin değil.   Halide Erkıvanç halideerkivanc0@gmail.com   Kaynaklar: Ülkenin Kalkınmasında Tiyatronun Rolü - Özdemir Nutku Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi- Sevda Şener Uygulamalı Tiyatro Eğitimi- Yılmaz Arıkan  

SOL ANAHTARI PAZAR GÜNÜ LEFKE’DE ÇALACAK

By Mehmet Adaman

FB_IMG_1573305309304

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, 10 Kasım Pazar günü Lefke Hurma Festivali kapsamında saat 15.00'te konser verecek.

Dijital Dünyada Cinsiyet Eşitsizliği – Pınar Piro

By Nazen Şansal

dijital cinsiyet eşitsizliği

Argasdi dergimizin 56. saısından FeministİZ  makalemiz... dijital cinsiyet eşitsizliği Teknolojinin bu kadar geliştiği çağımızda, merak ettiğimiz her şeye ulaşmak artık saniyelik bir kolaylıkta. Elimizin altındaki küçük dikdörtgen kutular, ilgi duyduğumuz/duymadığımız herşeyi bize sunacak şekilde tasarlanmış. Öyle ki, çocuklarımızın çoğu kitapların da değerli olduğunu idrak edebilmiş değil. Ailemizde pişen yemekleri artık büyüklerimizden aldığımız tariflerle değil, internetten araştırdığımız şekliyle hazırlıyoruz. Yol tarifi aldığımız haritaların ömrü neredeyse bitmek üzere. Günümüzde isteyip de ulaşamayacağımız bir bilgi kalmadı. Yaşadığımız yüzyılın bizlere artıları olan bu gelişmeler, gelecekte çok yetersiz kalacak, bunun da farkındayız ve belki de bundan ürküyoruz hatta. Çünkü bu hızlı gelişim, teknolojiyle bu kadar haşır neşir olan büyük bir kesimin sadece uzaktan izlediği bir süreç. Dijital dünyanın insanlığa sunduğu imkanları tamamen olumsuzlayamayacağımız gibi top yekün doğru kabul etmek de doğru değildir. Örneğin insanlığın yerine makinelerin geçtiğini düşünebilir miyiz? Dijital öğretmenler, mahkemede dert anlatmaya çalıştığımız dijital hakimler, iş başvurumuzu değerlendiren dijital sistemler nasıl olurdu mesela? Birçok sebep olsa da en etkili sebeplerden biri, teknolojik nimetlerden tüm dünya halklarının aynı şekilde faydalanamaması gerçeğidir. Tüm ülkelerin aynı teknolojik altyapıya sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da aynı ülkede yaşasalar da tüm çocukların teknolojiden eşit bir şekilde faydalanabildiğini? Dijital hayatta kadınlar Yapılan araştırmalar, ataerkil düzenin kız çocukların dijital becerilerini de engellediğini gösteriyor. Çünkü teknolojik konular erkek ilgi alanı olarak algılanıyor ve bu da kızların ilgi duyma eğilimini düşürüyor. 1990’larda yapılan araştırmalar, odasına bilgisayar konulan erkek çocuk sayısının kız çocuklarının iki katı olduğunu gösteriyor. Bu durum da, gelecekte teknolojiyle ilgilenme anlamında, daha en baştan bir avantaj/dezavantaj konumuna dönüşüyor. Yine bazı araştırmalar gösteriyor ki, eğitimin ilk yıllarında kızlar bilgisayar derslerinde erkeklerden daha başarılı, ancak üniversiteye gelindiğinde bilişim teknolojileri ile ilgili bölümlerde okuyan kızların sayısı erkeklere oranla çok azalıyor. Dijital yazılımların yaratıldığı ortamlarda da kadınların varlığı hiç de tatmin edici sayıda değil. Teknolojide de daha çok kadın Evet, gerçekten de teknolojide daha fazla kadın istiyoruz, ama uzaktan kumandalı bir kutuya hapsedilmemiş halde. Bizim olması gerektiğini düşündüğümüz kadınların adı Siri, Alexa veya Cortana değil. Kadınların sesini telefona verdiğimiz komutları yapan ya da sorularımızı cevaplayan, bize gideceğimiz yolu tarif eden sesler değil, teknik ve bilimsel araştırmalarda açıklamalar yapan, yazılımların geliştirilmesinde politika yürüten sesler olmasını istiyoruz. Ses asistanlarının kadın sesi ile konuşuyor olması da tesadüf değildir. Şirketler bunu yaratmadan önce testler yaptıklarını ve müşterilerin etkili bir kısmının kadın sesi duymayı tercih ettiklerini açıklıyorlar. Ancak bir çok araştırma da insanların yetkili açıklama dinlerken erkek sesi, yardım alırken kadın sesi duymak istediklerini açıkça gösteriyor. Ve tabii ki de amacı kar elde etmek olan şirketler, tercihini karşı cinsten yana yapan kesimi ciddiye alma yönünde kullanıyor. Ses asistanlarındaki sesin kadın sesi olarak tercih edilmesinin sebebi kimi zaman kadının “çocuk yetiştiren” sevgi dolu bir ses olmasına atıfta bulunurken, kimi zaman da kadınların “yardımcı kişiler” olmasına atıfta bulunuyor. Hatta bazı erkekler, bir kadından yol tarifi almak istemedikleri için, navigasyon cihazında seçim şansı varsa eğer, erkek sesini tercih ediyorlar. 1990’lı yıllarda kadın sesinden talimat almak istemeyen sürücülerin şikayetleri nedeniyle BMW 5’ler Amanya’da geri çağrılmış. Japonya’daki borsa sistemlerinde hisse fiyatları kadın sesiyle bildirilirken, işlem onayını veren ses erkek. Sesin cinsiyeti olur mu? Kadına, erkeğe ya da farklı cinsel eğilimlere sahip insanlara atfedilen kimlikler, cinsiyet ayrımcılığının ya da eşitsizliğinin en büyük nedenleri arasında. Kültürden kültüre değişse de kadınların ya da erkeklerin toplum ve aile içerisindeki görevleri daha doğmadan veriliyor. Yeryüzünde cinsiyete dayalı ayrımcılığın yaşanmadığı bir kültür neredeyse yok. Tüm bu söylediklerimize, günümüzün en gelişmiş yapay zekâ yazılımlarına sahip olan sesli asistanlar da dahil. Asistanların hepsi kadın sesinde duyuluyor. Bir grup dilbilimci, mühendis ve ses uzmanı tarafından geliştirilen Q, cinsiyete dayalı ayrımcılığın sonunu getirme, hatta bunun teknolojik olarak önüne geçme amacı taşıyor. Q’nun yapımcıları, eşit oranda kadın, erkek ve eşcinsel 4600 insanın sesini kaydederek Q’nun sesini oluşturdular. Yapay zekânın ilk sürümü test için bir grup katılımcıya dinletildi. Katılımcıların %80’i asistanın bir kadın sesine sahip olduğunu söylediler. Her ne kadar her cinsiyetten eşit oranda ses bulunsa da Q’nun %80 oranında kadın sesi olarak karşılanmasının bir nedeni vardı. Sesli asistanlar, insanların aklında kadın sesine sahip olan yapay zekâlar olarak kodlanmışlardı. Peki neden? Cevap basit; ses asistanı yaratan şirketlerin bilişim teknolojileri birimlerindeki ekip elemanları neredeyse hep erkek. Erkek ağırlıklı ekipler tarafından geliştirilen ses asistanlarının sesinin hatta espiri anlayışının dahi itaatkar kadın hizmetkarlar olması gayet doğal. Ancak bu değişmeli. Neden mi? En basitinden, erkeklerin eğer kadınlara sözlü tacizde bulunurlarsa kibar bir şekilde alttan alınmayacakları gerçeğini yeniden hayata geçirebilmek için. Kadınların yardımcı kişiliklerinden sıyrılabilmeleri için. Kadınların da yönetebileceği, hayata yön verebileceğinin tam kabulü için. Peki bunu kim yapacak?...   Pınar Piro pınarpiro@gmail.com *Bu yazıda Bilim ve Gelecek dergisi Temmuz 2019 sayısında yer alan, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Ses Asistanları makalesinden faydalanılmıştır.  

“12 Yıllık Esaret” ve Devam Eden Kölelik – Serap Kızıl

By Nazen Şansal

IMG_2918

Argasdi dergimizin 56. sayısından bir film değerlendirmesi...

IMG_2918 “12 Yıllık Esaret”, 1800’lerin sonunda, New York’ta yaşayan Solomon Northup’ın kaçırılıp, köle olarak satılması ve 12 yıl süren kölelik yaşamı üzerine çekilmiş biyografik bir film. Hayatını müzisyen olarak, iki çocuğu ve eşiyle özgür bir şekilde sürdüren Solomon Northup, iki kişi tarafından kandırılmış ve bir günde hayatı alt üst olmuştur. Başından sonuna kadar kendinizi başrolün yerine koyacağınız bu filmde, ırkçılık, şiddet, işkence, çaresizlik, kabullenme ve hayata tutunmak için gösterilen tüm mücadeleyi derinden hissediyorsunuz. Ayrıca gerçekçi ve sert yaklaşımıyla, seyri zor ve duygusal açıdan yıpratıcı bir film... Yalnızca “özgürlükler ülkesi” Amerika’nın değil, dünya tarihinin kara lekesi ve utanç kaynağı olan köleliği anlatan bu filmde; köle sahibi beyazların sapkın zihinlerine odaklandığınızda, bir insanın mal gibi görülüp ona sahip olma düşüncesinin akli dengeleri nasıl bozduğunu görüyorsunuz. Kölelerine iyi davranmakla övünenler veya vicdan azabı duyduğunu itiraf edenler dahi, var olan sisteme uyum sağlayarak bu sapkınlığın bir parçası olduklarının farkında değiller ne yazık ki. Köle olarak doğup büyüyenler özgürlüğün ne demek olduğunu bilmedikleri için büyüdükleri çember içerisinde öğrenilmiş çaresizlik örneği göstermektedirler. Solomon Northup’ı diğer kölelerden ayıran en büyük özelliği ise yaşamının ilk yıllarında köleliği bilmemesi... Özgür yaşantısında sadece müziği ve ailesiyle ilgilenen Solomon’un, halkının köle olarak yaşam sürmesi her ne kadar onu rahatsız etmese de, ardından köle olması ironik ve hikayeye mücadele anlamında katkısını gösteriyor. Beyaz perdede gördüklerimizi ve hissettiklerimizi birebir yaşarken; aynı anda bizden çok uzakmış gibi gelse de, aslında hepimiz kapitalist sistemin modern köleleriyiz. Filmde, sahibinden korktuğu için ağzını açamayan, hakkını arayamayan, her söylenileni yapmak zorunda olan kişiler, şiddetle ve belki de ölümle yüz yüze gelmemek için sahiplerinin istediği şekilde, karın tokluğuna, insani olmayan şartlarda kölelik yaşamını sürdürüyorlar. Film bittiğinde; “Tüm bunlara ne gerek vardı!” “İnsanlar birbirlerine nasıl bu kadar acımasız olabildiler?” diye sorduruyor insana. Özellikle Northup’ın şu sözü her şeyi özetleyecek bir biçimde: “Ben hayatta kalmak değil, yaşamak istiyorum.” Solomon Northup’ın 1853 yılında yazdığı ve kendi hikayesini anlattığı romanından uyarlanan film, 2014 Oscar ödüllerinde En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazanmıştır. Senaryosu sağlam, müziklerin, yönetmenliğin ve oyunculukların tek tek iyi olduğu bu film, aldığı ödülleri sonuna kadar hak etse de bu ödüllerin verilme nedenlerinden birinin de “günah çıkarma” olduğu düşünülebilir.

Serap Kızıl srpkzl90@gmail.com

Baraka Tiyatro Kampı Gerçekleştirildi

By Nazen Şansal

3

 

 2

Baraka Kültü Merkezi, Lapta Gençlik Kampı tesislerinde, 2 gün süren bir tiyatro kampı gerçekleştirdi. Derneğin bünyesinde faaliyet yürüten hem yetişkin hem de liseli gençlik ekiplerinin katıldığı kampta eğitici ve eğlenceli bir program yer aldı. 25 tiyatroseverin bir araya geldiği kamp, oyunculuk atölyeleri, drama ve doğaçlama çalışmaları, dans, tirat ve oyun okuma, film izleme ve tartışma gibi etkinliklerle dolu dolu geçti. Sol Anahtarı müzik grubu elemanları da kampa katılarak ses, kulak eğitimi ve şarkı söyleme konusunda bir atölye gerçekleştirdiler. Baraka Tiyatro Ekibi, toplumsal meselelerle ilgili sokak tiyatroları ve sahne oyunları ile seyircisiyle buluşmak üzere çalışmalarına devam ediyor. 5 4 9 19 17 14 11 20 6    

İzle-Tartış’ta Hayat Treni İzlendi

By Pınar Piro

ht1

ht1Baraka’nın kesintisiz devam eden İzle-Tartış etkinliği kapsamında, 2019 bahçede sinema gecelerinin sonuncusu Hayat Treni filmi ile gerçekleştirildi. Ekim ayının ilk cumartesi akşam seyrettiğimiz Hayat Treni filmi bizlere, ikinci paylaşım savası sırasında yerlerinden edilen insanları, onların hayatta kalmak için vermiş oldukları haklı ve trajik/komik hikayesini anlattı. Film sonrası gerçekleştirdiğimiz sohbette savaşın görünen yüzüyle yaşattıklarının yanında görünmeyen yüzünün de olduğu buna ilaveten aslında var olan ancak “görünmeyen” insanlara yani; azınlıklara yaşattıkları da ele alındı. ht2Yapılan keyifli sohbetin ardından Kasım ayı filmi için öneriler bölümüne geçilerek öneriler arasından Der Verdingbub filmine karar verildi.   Bu filmde, Max bir çiftçi ailesinin çiftlik işlerinde çalıştırmak üzere evlatlık aldığı bir yetimdir. Üvey ailesi Max'a adeta bir köle gibi davranırken, evin öz oğlu ise onu aşağılamak ve yetim olduğunu başına kakmak için hiçbir fırsatı kaçırmamaktadır. Akordeon çalmak Max'ın kendine has bir özelliğidir. Kasabanın yeni öğretmeninin Max ile ilgilenmeye başlaması zaten kötü olan durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir. Max'ın çiftlikte çalışan Berteli ile kurduğu dostluk, tüm bu sıkıntılara dayanabilmesini sağlayan tek şeydir. Max onunla, çiftlik aletlerinin bile saf gümüşten olduğu bir dünya hayal etmektedir...   Bu hayal ile birlikte, Max’ın hikayesini konu alan bu filmi gelin birlikte izleyelim. 2 Kasım Cumartesi akşamı 19.00’da başlayacağımız etkinliğimize herkesi bekliyoruz…    

Ersin Tatar Eski Barakacıdır!

By Baraka Kültür Merkezi

BarakaErsin

  BarakaErsin                             Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın özünde “Bütün savaşlar ölüm getirir.” gibi temel bir mesajı olan ve oldukça yerinde bulduğumuz açıklaması sonrası, Türkiye basınına demeç veren Ersin Tatar’ın “Maalesef yaptığı açıklama marjinal grupların etkisinde yapılmış biraçıklamadır… Biz o tarafın kalabalığına Barakacılar diyoruz. Adı Türk, kendileri farklı bir ırk. Bazı Emperyalist güçler de bunları destekliyor” ifadelerini kullandığını öğrenmiş bulunuyoruz.   Öncelikle işbirlikçi siyasetin yıllardır birilerini Ankara’ya hedef göstermek ya da ilgili kişinin sağ cenahtan tepki görmesini sağlamak amacıyla “Bu Barakacıdır.” demesi artık bütün halkımızın aşina olduğu bir durumdur. Bu bağlamda derneğimizle aynı mücadele alanlarında bulunmak dışında hiçbir ilgisi olmayan gazeteciler, sanatçılar ve sendika yönetimleri yıllardır “Barakacı” diye hedef gösterilmektedir. Ancak son dönemde iş iyice çığırından çıkmıştır. Geçtiğimiz günlerde Bertan Zaroğlu isimli halk düşmanı şahıs, İçişleri Bakanı Ayşegül Baybars’ı ‘’Barakacı olmakla’’ suçlamıştır. Bugün ise Cumhurbaşkanı Akıncı için Ersin Tatar tarafından ‘’Barakacıların etkisi altındadır.’’ ifadeleri kullanılarak aslında aynı imada bulunulmaktadır.   Derneğimizin yıllardır verdiği mücadeleden kaynaklı olarak, gailesi halkımızın haklarına sahip çıkmak olan herkes için “Bu Barakacıdır”denilmesi bir bakıma doğru olabilir. Tabii eğer halkın hakları için mücadele ederken Baraka ile aynı çizgiye denk gelmiş olmak birini ‘Barakacı’ yapmak için yeterli bir kriter ise, en eski Barakacılardan birinin Ersin Tatar olduğunu açıklamak durumundayız. 2005 yılında CTP’nin Lefkoşa Belediye Başkanı Kutlay Erk’in Kumsal Park’ı halkın elinden almaya kalkışması üzerine konuya muhalif olanlar bir araya gelmiş, Ersin Tatar da Barakacılar ile komite kurarak, aynı masada toplantılar yapmış, sokakta yan yana bildiri dağıtmıştır. Yani olur da bir gün “Barakacılıkla” suçlanma sırası Ersin Tatar’a gelirse bilinsin ki, kendisi eski Barakacıdır.   Öte yandan Tatar’ın ırkımızla ilgili kullandığı ifadeleri ise halkımıza havale etmeyi uygun görüyoruz. Zira çabalarıyla, mücadelesiyle, sözüyle ve özüyle kim bu halktandır, kimin ise kökü dışardadır insanlarımız her şeyin farkındadır. Kimin Kıbrıslı Türk halkına, kim başka devletlere güvenerek hareket etmekte olduğu da ortadadır. Tüm hesapları ve gelir giderleri şeffaf şekilde kamuoyu ile paylaşılan Baraka’ya yönelik “Emperyalist güçler tarafından desteklendiği” ifadeleriyle ilgili ise, benzer bir iftirada bulunma gafletine düşen Serdar Denktaş’la ilgili hukuki sürecin devam ettiğini Tatar’a hatırlatır, sert gelen toplara kafa vurmaması konusunda uyarırız.       Baraka Kültür Merkezi (a) Kamil İpçiler

Baraka Okuma Grubu: En Uzun Koşuda Adalılar Kitabını Okuyor

By Mustafa Batak

Okuma Grubu 2

Baraka Okuma Grubu: En Uzun Koşuda Adalılar Kitabını Okuyor "Baraka Okuma-Tartışma Grubu, bir süreden beridir okumakta olduğu Eduardo Galeano’nun Sel Yayıncılıktan çıkan ve kısa kısa hikayerlerden oluşan Aynalar” isimli kitabının ardınan, Khora Yayınlarından çıkan “En Uzun Koşuda Adalılar Türkiye Devrimci Mücadelesinde Kıbrıslı Türkler” isimli söyleşi kitabını okumaya başlıyor. Ali Şahin tarafından hazırlanan  ve Turgut Afşaroğlu’nun önsözünü yazdığı kitapta; Ali Fegan, Ahmet Ömer, Özkan Yıkıcı, Ferdi Sabit Soyer, Özkan Varoğlu, Pembe Afşaroğlu, Ayşe İpçiler ve Enver Bıldır gibi isimlerin öğrencilik yıllarında Türkiye’de ve Kıbrıs’ta yaşadıkları mücadele anıları kendi ağızlarından okuyucularla buluşuyor. 1967-1981 yılları arasında Türkiye’de öğrenci olarak bulunan ve çeşitli sol hareketlerde aktif olan Kıbrıslı Türkler ile röportajlardan oluşan bu kitabı gelin birlikte okuyup, tartışalım. Her çarşamba saat 18.00'da Baraka’da buluşarak gerçekleşecek okumalara sizler de davetlisiniz. Okuyan insan halkının yanındadır.

Baraka, ‘Anti-kapitalizm’ Değerini, Cuma Toplantılarında Tartışarak Güncelledi

By Kamil İpçiler

baraka hemen şimdi

Baraka Kültür Merkezi, yaklaşık 10 yıl önce belirlediği ve kitaplaştırdığı değerlerini yeniden tartışmaya ve geliştirmeye devam ediyor. Baraka’da son olarak ‘Anti-kapitalizm’ değeri, ‘Cuma Toplantıları’nda yapılan tartışmalar doğrultusunda güncellendi. Süreç, Baraka’nın tüm değerlerin yeniden ele alınması ve tartışılmasıyla devam edecek. Baraka’nın değerleri, Baraka Kültür Merkezi’nin her Cuma saat 19.00’da, Kızılbaş’taki Baraka lokalinde gerçekleştirdiği ve herkese açık olan ‘Cuma Toplantıları’nda tartışılıyor. Anti-kapitalizm değerinin son hali ise şöyle: Baraka anti kapitalisttir. Kapitalist emperyalizm, çağımızda sadece insanlığın değil bir bütün olarak eko-sistemin karşı karşıya olduğu temel beladır. Kültürel çeşitliliğin ve insanlığın entelektüel mirasının kapitalizmin tehdidi ile karşı karşıya olduğunun farkında olan Baraka, kapitalizme karşı mücadeleyi sınıfsal zeminde kurgular ve kendisini doğrudan kapitalizmin karşısında konumlandırır. Kapitalist sistem içerisinde tüm üretim ilişkilerinin ve toplumsal yaşamın örgütlenişi kar döngüsü-sermaye birikimi üzerinde şekillenmektedir. Kapitalizmin özünde bulunan daha fazla kar elde etme mekanizması, insanlığın toplumsal ihtiyaçlarını hiçe sayarak, kültürel değerleri ve ekolojik dengeyi yok etmek pahasına çalışır. Sermaye için tek bir anlam vardır, o da tüm anlamları anlamsızlaştıran kardır. Kapitalizm bir yandan sürekli krizlere girerken, öte taraftan bu krizlerden kaçınmak veya krizden çıkmak için “olağanüstü haller” yaratır. Öyle ki kapitalizmin kendisi tam da bu “olağanüstü halin” kural haline dönüşmesidir. Kriz halinde iken çıplak bir “olağan üstü hal”, değilken üstü kapalı bir “olağanüstü hal”! İşçi sınıfı ve emekçi halk kesimlerinin acımasız bir sömürüye tabi tutulabilmek için; cinsel yönelim, azınlık kimliği, göçmenlik  ve yerlilik temelinde yalnızlaştırılması; toplumsal yaşamın tüm bu kesimlerin birbirinden korkacak şekilde organize edilerek kontrol edilmesi; gezegen üzerinde yayılmacılık, savaş ve ekolojik talan! Öte yandan kapitalizm, kendisini tek seçenek olarak dayatır. Rekabet, bencillik ve kıskançlık gibi tasarımları insan doğası ve değişmez bir unsuru olarak sunan kapitalizm, bunun sonucunda dayanışmayan, bireysel kurtuluşçu ve tüketimci tek boyutlu bir insan profilinin evrensel insan doğası olduğu iddiasını ortaya koyar. Kapitalist sistemin devamı için egemenlerin kullandığı düşünsel hegemonya araçlarının başında ‘iyi yüzlü kapitalizm’ veya ‘yeşil kapitalizm’ gibi tasarımlar gelir. Özellikle sivil toplumcu anlayışın ürünü olan bu yaklaşımları savunanlar sadece sistem içi reformlara gidilmesini yeterli görürler. Eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin kaynağını sorgulamaktan uzak olan bu anlayışlar bizzat kapitalizm tarafından üretilen fikirler olup “iyi yüzlü barbarlık” veya “yeşil barbarlık” diye de okunabilir. Baraka, kapitalist sistem içerisinde kapitalizme ve onun ilişki biçimlerine karşı örgütlenen bir kurumdur. Bundan dolayı kendisini “kurtarılmış alan” olarak tanımlayıp kapitalist ilişki biçimlerinden etkilenmediğini iddia etmez. Fakat sadece büyük mücadeleler içerisinde değil hayatın her alanında ve en küçük biriminde dahi -rekabete karşı dayanışmayı vb. savunarak- kapitalist ilişki biçimlerine ve dayatmalara karşı mücadele eder. Bu anlamda “yarını bugünden kuralım” şiarı, Baraka’nın varoluşunun karakterize olduğu zeminin yapı taşlarındandır. Baraka kapitalizmin dayattığı biçimiyle sabit ve değişmez bir insan doğasının kabul edilemez olduğunu savunur. İnsan doğası var olduğu toplumsal yapıdan etkilenmeden oluşmaz. Kapitalizmin dayattığı biçimi ile insan; rekabetten, bireyselcilikten ve egoizmden etkilenmiştir. Fakat bu insanın doğası değildir. Bu bağlamda Baraka kolektif kurtuluş ile bireysel özgürlüğü bir birinden bağımsız olarak düşünmez. Bu özgürleşme de ancak içerisinde dayanışma, eşitlik, bir arada yaşam, enternasyonalizm, adalet ve özyönetimcilik ilkelerinin bulunacağı bir anti kapitalist  mücadele sürecinin içerisinde gelişip yayılabilecektir. Baraka ekoloji, gençlik, kadın özgürleşmesi ve LGBT+ gibi toplumsal hareketlerin bağımsızlıklarından ödün vermeksizin anti kapitalist zeminlerde birlikteliğini savunur. Sistem içi iyileştirmeleri reddetmemekle birlikte, aslolanın sistemi reformlarla dönüştürmek değil, tamamen ortadan kaldırmak  ve  yerine “birimizin özgürce gelişmesinin hepimizin özgürce gelişmesinin koşulu olduğu” sosyalist bir sistem  kurmak olduğunu savunur.

Asılan Bedenler Yaşayan Fikirler – Aziz Güven

By Nazen Şansal

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

Argasdi dergimizin "Bellek" sayfasında, 48 yıl önce bugünü; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararının verildiği gün olan 9 Ekim 1971'i ele aldık...

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

9 Ekim 1971... Üç fidanı darağacına gönderen idam kararının verildiği gün... Son dönemlerde idam cezası tekrardan tartışılır olmaya başlandı. En temel insan haklarından biri olan “yaşama hakkı”na aykırı olması nedeni ile Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkenin ceza yasalarından çıkarılmış olan idam cezası; taciz, tecavüz gibi suçları işleyen kişilere karşı duyulan ve büyüyen haklı öfkenin adı olarak sıkça dillendirilir oldu. Yaşama hakkına aykırılığı ve çağ dışılığı bir yana dursun, böylesi bir cezanın hukuk sistemlerinde yer alması halinde kimlere uygulanacağı da göz ardı edilemeyecek kadar önem arz etmektedir. Demokrasinin ve özgürlüklerin her geçen gün gerilediği günümüz Türkiye’sinde, idam cezalarının olsa olsa devrimcilere uygulanacağından endişe duymak hiç de yersiz olmayacaktır. İdam cezası ile taciz ve tecavüz suçlularına duyulan öfkenin dineceği, yüreklerde hissedilen acılara bir nebze de olsa su serpileceği zannedilse de, aslında böylesi suçların yaşanmayacağı daha güzel bir dünya için mücadele edenlerin aleyhine rahatlıkla uygulanabilecek bir yaptırıma da dönüşebilecektir.

*** Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu üyelerinden olan Deniz Gezmiş, yaşasaydı bugün 70 yaşındaydı. 27 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde, öğretmen anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Deniz, henüz daha lise yıllarındayken tanışmıştı sol fikirlerle. Gencecik yaşında kendisini eylemlerin içerisinde buluveren Deniz Gezmiş’in ilk tutuklanması 31 Ağustos 1966 tarihinde Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin, Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında, Türk-İş yöneticilerini protesto eden bir grupla beraber yaptığı eylem sonucunda olacaktı. 1966 Kasımında girdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dahil olduğu çok sayıda eylemliliklerle geçen üniversite yıllarında birçok kez gözaltına alınan ve tutuklanan Gezmiş’in 1967 senesinde öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağının yakılması nedeniyle yaşadığı bir gözaltı da mevcuttur. Anti emperyalist tam bağımsız bir Türkiye uğruna yoldaşları ile birlikte cesurca verdiği mücadeleye sığdırdıkları sayısız protestonun içinde kuşkusuz ki en önemlilerinden biri de 6. Filo eylemleriydi. Üniversite yıllarında Devrimci Hukukçular Örgütü’nün de kurucularından olan Gezmiş’in beraatla sonuçlanan yargılanmaları da oldu. 68 Kuşağı’nın ideolojik atmosferinde “Sosyalist Devrim”, “Milli Demokratik Devrim” gibi politik tezlerden Milli Demokratik Devrim görüşünün öğrenciler arasında yayılmasına çok büyük bir etkisi olan Deniz, 1968 yılında yapılan öğrenci eylemlerinde Cihan Alptekin, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Mustafa İlker Gürkan, Cevat Ercişli, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Erim Süerkan ile birlikte Devrimci Öğrenci Birliği’ni kurar. Yürüttükleri Milli Demokratik Devrim mücadelesi içerisinde silahlı eylemlerde de bulunan Deniz Gezmiş ve arkadaşları başta Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Cihan Alptekin olmak üzere diğer genç sosyalistlerle birlikte 4 Mart 1971 tarihinde yayımladıkları bir bildiri ile THKO’yu kurduklarını kamuoyuna açıklarlar. İlk silahlı eylemini 29 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirecek olan THKO; içinde Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in de bulunduğu idam kararının iptali için çalışmalar yürütecektir. Silahlı faaliyetlerine bu dönemde de devam edecek olan örgüt, Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi’nin, 9 Ekim 1971 tarihinde verdiği idam kararı ve ardından 1972 yılının 6 Mayıs’ında üç fidanın idam edilmeleri neticesinde dağılacaktır. Bugün, üç fidanın haklarında verilen idam kararının 48. yılında Türkiye’deki genel siyasal tablonun hemen hemen hiç değişmediğini söyleyebiliriz. Türkiye’de idam cezası kaldırılmış olsa da, Denizlerin idamına ortak olan zihniyetlerin mirasçıları hala daha iktidardadır; ve yargısız infazlarla idam müessesesini farklı biçimlerde sürdürmeye, her geçen gün idam cezasına geri dönüşün yollarını açmak adına ajitasyon yapmaya devam etmektedir. Kurulu düzenin hukuken, siyaseten ve ahlaken daha da geriye gittiği Türkiye’de, tüm bu olumsuzluklara karşı ilerici, aydın ve devrimci halk kitleleri tarafından sahiplenilen simgenin adıdır Denizler; ve mücadeleleri bugünün devrimcilerine hala ışık tutmaya devam etmektedir. Aziz Güven Kaynak: Vikipedi.com

We should say a clear NO to the extraction of petrol and natural gas that will not help to the nature and the people of the island at all!

By Nazen Şansal

1

Baraka Cultural Center and Independence Path, that organized in the north of Cyprus, had made a statement about oil and gas:

3

We should say a clear NO to the extraction of petrol and natural gas that will not help to the nature and the people of the island at all! The steps of a new ecological crisis are being taken in our country and throughout the Mediterranean for the continuity of the ongoing system of lies and plunder.The petrol and natural gas drilling activities which are the most important issue of the imperialists' political finances and the commercial incomes of the giant energy companies, continue to endanger the peace from time to time.While all around of us is getting dirty with petrol by the clash of interest, no one thinks of the real interest of the people of the island, the future of the Mediterranean and our planet.Regardless of right-leftist, environmentalist-developmentalist, ecologist-capitalist, everyone seems convinced that petrol and gas are ‘wealth’ and ‘need’.The fact that energy companies do not prefer a tense atmosphere in the geography they will invest in and that the states fund the capital, create the belief that ‘peace’ will be risked while taking the petrol to surface.In fact, with that ‘wealth’ (which will come from petrol), plans are being made to cover the cost of the solution (especially the cost of property) which the majority of our people are longing.We; nature lovers, want to live in peace and tranquility of an island where all peoples are brothers and sisters. While we are not standing up against them, both the Republic of Cyprus and Turkey's government is continuing their drilling by a mutual challenge. However, we know very well from the Middle East that there is no human prosperity and the peace of the peoples when it comes to petrol, but wars and ethnic/religious conflicts escalate and terror and armament increase.The natural resources in the hands of capital have brought oppression to the peoples while providing wealth to only a very small class.Peace and brotherhood and sisterhood of the people in Cyprus cannot be built with petrol, but with an ecology-oriented order that is compatible with nature. Apart from the risk of ‘accidents’ that affect the lives of thousands of people that have turned the Gulf of Mexico into a dead sea for years, deep-sea drillings have been damaging the sensitive Mediterranean ecosystem.The catastrophe, which recently resulted in the death of 11 people in the US-owned drilling rig owned by a world-class petrol company, did not only affect the lives of people, but also infiltrated the sea for 3 months, the ecosystem of the Gulf of Mexico and negatively affected lives of the animals such as whales, sea turtles and migratory birds.There is no guarantee that such a disaster will not occur in the Mediterranean and that the lives of the islanders and our ecosystem will not be adversely affected. The filth left by the American company CMC in Lefke region between 1912 and 1974 has been causing environmental problems, pollution of sea and ground waters, cancer and various diseases for 45 years. When petrol is discovered and operated, the result will unfortunately be similar. Above all, if mankind wants to exist on this planet and is thinking of future generations, fossil fuels that arethe most important cause of climate change, air and water pollution and ecological destruction must now be completely abandoned.New wells and resources should not be opened at all. Renewable energy sources should be used as a continuous choice.Almost all of the capitalist states had to accept this scientific truth, and international law was created in this respect by the Paris Agreement.However, states that do not obey their own rules are only maximizing the profits of companies.Because the existing system of exploitation has no choice but to grow.Saying a clear no to petrol extraction in our island - no matter which company or state it is in - also includes an anticapitalist attitude and opens the door to a new way of life for us. The defense that energy is an inevitable ‘need’ also comes up with the question of ‘who needs’ it.Unless the people / producers decide what to produce for how long and for what, we're not talking about real needs but a consumption frenzy inflated by the advertising market.In an era of cultural degeneration and alienation at the peaks and worship of commodities, everything is produced in excess to satisfy the hungry eyes of the market and impudence is imposed as a way of life. We urge our environmentally sensitive people, who shouted that they did not want apetrol filling facility on the shores of our island a few years ago, who organized actions from the east to the west, who asked the account of the pollution created by AKSA, and who made meaningful contributions by planting trees and collecting garbage to say ‘stop’ to the petroleum and gas exploration works. We invite all officials, particularly the President and the Ministries of Foreign Affairs and Environment, to think ecologically, people-oriented, and not to allow petrol and natural gas to be searched in our seas. We invite environmental friends and nature lovers living in the south of our island to raise their voices against their governmentsand to fight together to end the search for petrol and natural gas. Baraka Cultural Center, Independence Path 28 September 2019

İzle Tartış’ta Hayat Treni İzlenilecek

By Mustafa Batak

izle tartış - hayat treni

Baraka’nın kesintisiz devam eden İzle-Tartış etkinliği, Eylül ayında Bulut Atlası (Claud Atlas) filmi ile devam etti. Geçmiş, Şimdi, Gelecek, her şey birbiriyle bağlantılıydı bu filmde... Geçmişten bugüne dek bizleri hem etkileyen hem de gelecek adına tetikleyen birçok olgunun var olduğunun açıkça görüldüğü bu filmde, geniş bir ufka yelken açtık… Sistemleri kuran ve bir döneminde sürükleyen insanların da isyan etme noktasına gelebileceğinin de tartışıldığı film sonrası sohbette bir sonraki ayın filmi de belirlendi. Hayat Treni Yahudilerle dolu bir köy, aniden Naziler’in gelmekte olduğu haberi ile sarsılır. Haberi veren köyün delisi Shlomo’dur. Yıl 1941’dir. O sırada diğer civardaki tüm köylerde Yahudiler çoktan öldürülmüşlerdir bile. Sıra kendilerine gelmiştir ve kimsenin ne olacağı belli değildir. Bir şekilde hayatta kalmak zorundadırlar. Tüm köy halkı Rabbi’nin önderliğinde birlikte bir karar vermeye çalışırlar. Shlomo ortaya enteresan bir fikir atar. Söz konusu Naziler’i bir trenle kandıracaklardır. Trendeki insanların bir kısmı Nazi subayları rolüne girecek, diğer kısmı da sürülen Yahudileri oynayacaktır. Trenin makinisti köylülerden olacaktır. İşte bu hayali hayat trenidir onların tek kurtuluş yoludur. Bakalım o yol kurtuluş olabilecek mi? Gelin hep birlikte bu soruya yanıt bulalım. “Sinemaya Seyirci Kalma” sloganı ile 15 yıldan fazla süredir devam eden etkinliğimizde 5 Ekim Cumartesi akşamı birlikte izleyip, tartışalım…

Baraka ve Bağımsızlık Yolu’ndan “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Çağrısı Yapldı

By Nazen Şansal

3

1

  Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, bugün bir basın açıklaması yaparak ülkemiz çevresinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına "hayır" denmesi gerektiği mesajını verdi. Baraka lokalinde gerçekleşen açıklamada ilk olarak Bağımsızlık Yolu Genel Sekreteri Münür Rahvancıoğlu bir konuşma yaparak, "Petrol ve doğalgaz konusu, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye hükümeti üzerinden yükselen bir gerilim gibi görünse de bunun geri planında Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği hatta İsraille bağlantılı şirketlerin ülkemizin doğal varlıkları üzerinden elde etmeye çalıştıkları kar ve zenginlik gerilmi vardır." dedi. Petrolün, yıllardan beridir devam eden Kıbrıs sorununun çözümüne hizmet edeceği iddia edilse de aslında çözümü daha da zorlaştıracağını vurgulayan Rahvancıoğlu, dünyadaki örneklere ve ülkemizde Lefke CMC örneğine baktığımızda, maden aranmasının halklara sadece zehir yığını bıraktığını, ekosisteme de ciddi zararlar verdiğini vuguladı. Ardından Baraka aktivisti Pınar Piro'nun okuduğu basın açıklamasında ise petrol ve doğalgaza hayır denmesi çağrısının detayları yer aldı. "Yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir." ifadelerinin yer aldığı açıklamada, "insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır." denildi.

2

Kuzey ve güneyde yaşayan ada halklarına birlikte mücadele çağrısı yapılan açıklamanın tam metni şöyle:   Doğaya ve ada halklarına hiçbir hayrı dokunmayacak petrol ve doğalgazın çıkarılmasına net bir HAYIR demeliyiz! Süregiden yalan ve talan sisteminin devamlılığı için, ülkemizde ve tüm Akdeniz’de yeni bir ekolojik krizin adımları atılıyor. Emperyalistlerin siyasi hesaplarının ve dev enerji şirketlerinin ticari rantlarının en önemli konusu olan petrol ve doğalgaz çıkarma çalışmaları, zaman zaman barışı da tehlikeye atacak şekilde sürüyor. Dört bir yanımız, çıkar çatışmalarıyla petrol karasına bulanmak istenirken kimse ada halklarının gerçek menfaatini, Akdeniz’in ve gezegenimizin geleceğini düşünmüyor. Sağcı-solcu, çevreci-kalkınmacı, ekolojist-kapitalist fark etmeksizin herkes petrol ve doğalgazın “zenginlik” ve “ihtiyaç” olduğuna ikna görünüyor. Enerji şirketlerinin, yatırım yapacakları coğrafyada gergin bir atmosferi tercih etmemesi ve devletlerin de sermayenin dümen suyuna gitmesi, petrolle birlikte “barış”ın da su yüzüne çıkacağı inancını pompalıyor. Hatta halkımızın büyük çoğunluğunun özlemle beklediği çözümün bilhassa mülkiyet ile ilgili maliyetinin bu “zenginlik”le karşılanması planları yapılıyor. Bizler; doğa severler, halkları kardeş bir adada barış ve huzur içinde yaşamak isteyenler, meydanı boş bıraktıkça, bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti bir yandan Türkiye hükümeti, karşılıklı meydan okumalarla sondajlarını sürdürüyor. Oysa yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir. Meksika Körfezi’ni yıllarca ölü bir denize çeviren, binlerce insanın yaşamını etkileyen türde "kaza"ların olma riski bir yana, derin deniz sondajları hassas Akdeniz ekosistemine önemli zararlar vermektedir. Yakın zamanda ABD’de dünya devi bir petrol şirketine ait sondaj alanında 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan felaket, sadece insanların yaşamına etki etmemiş, 3 ay boyunca denize sızan petrol, Meksika Körfezi'nin ekosistemini ve bu ekosistemde yaşayan balinalar, deniz kaplumbağaları ve göçmen kuşlar gibi hayvanların yaşamını olumsuz etkilemiştir. Buna benzer bir felaketin Akdeniz’de yaşanmayacağının, ada halklarının hayatının ve ekosistemimizin olumsuz etkilenmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmamaktadır. 1912-1974 yılları arasında Lefke bölgesinde maden çıkaran ve sömüreceği maden bitince de çekip giden Amerikan şirketi CMC’nin bıraktığı pislik, 45 yıldır ada çapında çevre sorunlarına, deniz ve yer altı sularının kirlenmesine, kanser ve çeşitli hastalıklara yol açmaktadır. Petrol bulunup işletildiğinde varılacak sonuç, ne yazık ki benzer olacaktır. Hepsinden önemlisi, insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır. Bu bilimsel gerçeği, kapitalist devletlerin de neredeyse tümü kabul etmek zorunda kalmış ve Paris Anlaşmasıyla bu konuda uluslararası hukuk yaratılmıştır. Ancak kendi koydukları kurallara dahi uymayan devletlerin tek yaptığı, şirketlerin karını maksimize etmektir. Çünkü mevcut sömürü sisteminin, ne pahasına olursa olsun büyümekten başka çaresi yoktur. Adamızda petrol çıkarılmasına -hangi şirket veya devlet olursa olsun- net bir hayır demek, bu anlamda antikapitalist bir tavır da içerir ve bizlere yeni bir yaşam biçiminin kapılarını aralar. Enerjinin kaçınılmaz bir "ihtiyaç" olduğu savunusu da "neyin ve kimin ihtiyacı?" sorusuyla karşılaşır. Neyin, ne kadar ve ne için üretileceğinin kararını halklar/üretenler vermediği sürece, gerçek ihtiyaçlardan değil reklam piyasasının şişirdiği bir tüketim çılgınlığından bahsediyoruz demektir. Kültürel yozlaşma ve yabancılaşmanın doruklarda yaşandığı, metalara tapılan bir dönemde, piyasanın aç gözünü doyurmak için her şey fazlasıyla üretilmekte ve arsızlık bir yaşam biçimi olarak dayatılmaktadır. Daha birkaç yıl önce adamızın kıyılarında petrol dolum tesisi istemediğini haykıran, en doğudan en batıya eylemler düzenleyen, AKSA'nın yarattığı kirliliğin hesabını soran, ağaç dikmeye ve çöp toplamaya anlamlı katkılar koyan çevreye duyarlı halkımızı, petrol ve doğal gaz arama çalışmalarına da "dur" demeye çağırıyoruz. Başta Cumhurbaşkanı, Dışişleri ve Çevre Bakanları olmak üzere tüm yetkilileri, ekonomi değil ekoloji öncelikli, kar değil insan odaklı düşünmeye ve her kim olursa olsun denizlerimizde petrol ve doğal gaz aranmasına izin vermemeye davet ediyoruz. Adamızın güneyinde yaşayan çevre dostlarını, doğa severleri de kendi hükümetlerine karşı seslerini yükseltmeye, petrol ve doğalgaz aranmasına son vermek için birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu 28 Eylül 2019

 3

Baraka Tiyatro Ekibi Liseli Gençlere Kapılarını Açıyor

By Nazen Şansal

DSC_3750

DSC_3750

Baraka Kültür Merkezi çatısı altında faaliyet gösteren ve pek çok sahne ve sokak oyununa imza atan Baraka Tiyatro Ekibi, yeni katılmak isteyenler için kapılarını açıyor. 18 yaş üzeri yetişkin ekibinin çalışmaları 24 Eylül Salı günü başlarken, 15-18 yaş arası liseli gençlik ekibine katılmak içinse 28 Eylül Cumartesi 16.30’da başvuru ve kayıt yapılabileceği belirtildi. Ücretsiz olarak yapılacak eğitimlere Lefkoşa Belediye Tiyatrosu oyuncularından Döndü Özata ve Özgür Oktay Refikoğlu ile Devlet Tiyatrosu oyuncusu Özlem Özkaram da çeşitli atölyelerle katkı koyacak. Bir ay sürecek eğitimlerde, nefes, ses ve konuşma egzersizleri, beden ve mimik kullanımı, yaratıcı doğaçlama, müzik ve ritim atölyeleri yer alacak. Ayrıca Ekim ayı sonunda da 2 günlük tiyatro kampı gerçekleştirilecek. Eğitim sürecinin ardından çeşitli protest sokak tiyatroları hazırlanması ve mart ayında da sezon oyununun sahnelenmesi planlanıyor. Başvurular ve çalışmalar Baraka lokalinde yapılacak. Adres: Ayvalı Sokak No:3, Kızılbaş, Lefkoşa. (Kermeoğlu karşısı, Ay Mobilya yanı)    

Baraka ve Bağımsızlık Yolu Petrol ve Doğalgaz Konusunda Basın Açıklaması Yapacak

By Nazen Şansal

petrol foto

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, 28 Eylül Cumartesi günü saat 11.00'de Baraka Kültür Merkezi'nin Kızılbaş'taki lokalinde "Doğaya ve ada halklarına hiçbir hayrı dokunmayacak petrol ve doğalgazın çıkarılmasına net bir HAYIR demeliyiz!" başlıklı bir basın açıklaması gerçekleştirerek, ülkemiz kıyılarında petrol aranması konusundaki detaylı görüşlerini basın ve kamuoyu ile paylaşacaktır. Basın emekçilerinin ve konuya duyarlı kişi ve örgütlerin ilgisi ve katılımı özlenir.
Tarih: 28 Eylül Cumartesi
Saat: 11.00
Yer: Baraka Kültür merkezi lokali, Ayvalı Sokak No:3 Kızılbaş-Lefkoşa (Kermeoğlu karşısı, Ay Mobilya yanı)
petrol foto

İzle Tartış’ta Bulut Atlası İzlenilecek

By Mustafa Batak

Baraka izle tartış görsel bulut atlası film

Geçmiş, Şimdi, Gelecek, Her Şey Birbiriyle Bağlantılı... Baraka’nın kesintisiz devam eden İzle-Tartış etkinliği, Eylül ayında Bulut Atlası (Claud Atlas) filmi ile devam ediyor. Adam Ewing, 1850 yılında Pasifik Okyanusu'nda Yeni Zelanda'daki takım adalardan zorlu bir deniz yolculuğu yaparak Californiya’daki evine dönmektedir. 1930'lu yıllarda Belçika'da yaşayan beş parasız ama yetenekli bir bestekâr olan Robert Frobisher'ın elinde Adam Ewing'in günlüğü vardır. Luisa Rey ise Reagan yönetimindeki Amerika'da yaşayan isyankâr ruhlu bir gazetecidir. Yayın evi sahibi Timothy Cavendish ise alacaklılarından canını kurtarmaya çalışır. Kendisini var eden sisteme isyan eden android garson Sonmi~451 ise yakın gelecekte Güney Kore'dedir. Zachry ise medeniyetin çöküşüne ve ilkel kabilelerin insanlığa hükmetmesine şahit olmak üzeredir... Üst başlığının da dediği gibi Bulut Atlası'nda Geçmiş, Şimdi, Gelecek, her şey birbiriyle bağlantılı... Lana ve Andy Wachowski kardeşlerin Alman yönetmen Tom Tykwer ile ortaklaşa senaryosunu yazıp yönettikleri filmde Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Ben Whishaw, James D'Arcy, Doona Bae ve Susan Sarandon gibi her biri ayrı yıldız olan isimlerin de yer aldığı bu filmi; 7 Eylül Cumartesi (bu cumartesi) akşamı saat 20.00’de Baraka Kültür Merkezi lokalinde izliyoruz... Gelin birlikte izleyip birlikte tartışalım bahçede sinema keyfini birlikte yaşayalım...

Devrimciler 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne Sahip Çıkmaya Devam Ediyor

By Kamil İpçiler

img1

Başta sendikalar olmak üzere belirli bir kesimin barış mücadelesini masa başı müzakerelere endekslemesi, müzakere süreçlerinin durduğu dönemlerde verdikleri barış mücadelesinin(!) de durmasıyla sonuçlanıyor. Bazı kesimler ise halkların barış talebini, Ankara'nın o dönemki duruşuna göre geri plana atma eğilimi gösterebiliyor. Geçtiğimiz yıllarda 1 Eylül Dünya Barış Günü ''bayrama denk geliyor'' gerekçeleriyle geçiştirilmeye çalışılmış, ancak Baraka ve Bağımsızlık Yolu sokağı boş bırakmamıştı. Bu yıl bir kez daha -üstelik oldukça kritik bir dönemde- 1 Eylül Dünya Barış Günü'nün organizasyonuyla ilgili söz konusu çevrelerden ses çıkmazken, Bağımsızlık Yolu ve Baraka Kültür Merkezi 1 Eylül'de yine sokaktaydı.

İki örgüt 1 Eylül Dünya Barış Gününde Dışişleri Bakanlığı önünde ortak basın açıklaması gerçekleştirdi. Örgütler ayrıca; 1 Eylül'e yönelik bu umursuz tavrın sürmesi durumunda, yanlarına kalbi barış için atan başka kesimleri de alarak 1 Eylül'ün bir kez daha şarkılarla türkülerle kutlanmasını organize edeceklerini duyurdu.

Ortak basın açıklamasını okuyan Bağımsızlık Yolu Örgütlenme Sekreteri Mustafa Keleşzade mevcut bölünmüşlüğün sadece egemenlerin çıkarına olduğunu, adada yaşayan halkların ortak çıkarının federal bir çözümde olduğunu belirtti. Barışı Yaratacak Olan, Halkların Sokaktan Yükselen İradesidir Barışı yaratacak olan iradenin yalnızca müzakere masasında olmadığını belirten Keleşzade, "barış her gün eylemde atılacak ortak bir sloganla, adamızın geleceği için ortak kaygıların eyleme dönüşmesi ile, emekten yana, federal bir düzen için örgütlenenlerin sesinin gürleşmesi ile sokakta kurulacaktır" dedi. Basın açıklamasının ardından "Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir" ve "Yaşasın Halkların Kardeşliği" sloganlarının atılmasıyla eylem sona erdi.   Açıklamanın tam metni şöyle: "Bugün günlerden Pazar, yani dışişleri bakanlığı bugün kapalı, ama zaten son dönemlerde Kıbrıslı Türkler için açık olduğu anlar da zaten bir anlam ifade etmemektedir. Bugün 1 Eylül, yani Dünya Barış Günü. Bugün Kıbrıs Cumhuriyet liderliği koltuğunda federasyon istemeyen, federal bir çözümden kaçmak için ne yapabiliyorsa yapan bir başkan oturmaktadır. Tıpkı kktc dışişleri bakanlığında da olduğu gibi. Fakat bunların hiçbirisi bu adada yaşayan halkların ortak çıkarının federal bir çözümden yana olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Elenlerin birlikte özneleşebileceği ve eşitler olarak adamızın geleceğini birlikte şekillendirebileceği federal bir çözüm oluşmadığı her durum halkların değil, bölünmüşlük üzerinden ultra zenginler haline gelenlerin ve erk sahibi olanların çıkarınadır. Ada sahillerimizi lağıma çeviren otelli kumarhanelerin bölünmüşlükten çıkarı vardır. Tahsis arsalar üzerine kurulup eğitimle bağını koparıp ticarethaneye dönüşen, çalışanlarının yatırımlarını yapmayan, hatta maaşlarını dahi ödemeyen üniversitelerin bölünmüşlükten çıkarı vardır. ‘Şükran sana anavatan’ nidaları atarken göçmen emekçileri inşaatlarda öldüren inşaat patronlarının bölünmüşlükten çıkarı vardır. İnsanların dini inançlarını onları birbirine düşürmek için kullanıp, bu yolla maddi çıkar ve statü için statükonun devamını sağlayan Kıbrıs’ın güneyinde kilisenin, kuzeyinde ise Tarikatlar ve mevcut Evkaf yönetiminin başındakilerin bölünmüşlükten çıkarı vardır. Bölünmüşlükten çıkarı olan bunca güruhun oluşması, bunların kendilerine sözcüler tutmuş olmaları federasyondan vazgeçmeyi değil, federasyondan yana net bir tavır göstermeyi zaruri kılar. Müzakereler sürdükçe, sokakta halkların barış iradesi oldukça iki toplumda da Kıbrıs Cumhuriyetçilerinin ve iki devletçilerin maskeleri düşmektedir ve düşmeye devam edecektir. Bugün adamızın içinden ve dışından şöven odaklar kendi çıkarları doğrultusunda doğalgaz gibi, Maraş gibi konular üzerinden gerilimler yaratmaya çalışmaktadır. Kıbrıs’ın kuzeyinde halkın ezici desteği ile seçilmiş müzakereci olan Mustafa Akıncı, Kıbrıs’ın kuzeyinden, güneyinden ve Ankara’dan çeşitli odalar tarafından bypass edilmeye çalışılmaktadır. Böylesi çabalar halkın iradesine yönelik darbe girişimleridir. Bilinmelidir ki ne müzakere masasının çökertilmesi, ne de şöven unsurların halklar arasında gerilim yaratmak için çabaları başarılı olamayacaktır. Federal bir barışı yaratacak olan halkların sokaktan yükselen iradesidir. Bu irade sadece müzakere masasında değildir, yeni açılan sınır kapıları, telefon şebekelerinin karşılıklı açılması gibi adımlar bu iradenin somutta yansımalarıdır, halkların barışını müzakere masası ile birlikte ortadan kaldırmaya çalışanlar bilmelidir ki barış sadece bir masada oturan iki kişinin atacağı imzalara bağlı değildir. Barış her gün eylemde atılacak ortak bir sloganla, adamızın geleceği için ortak kaygıların eyleme dönüşmesi ile, emekten yana, federal bir düzen için örgütlenenlerin sesinin gürleşmesi ile sokakta kurulacaktır. Sokaklar egemenlerin ve işbirlikçilerin değil, bizlerindir.   Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir" img1 img2

Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi’nden Av Konusunda Basın Bildirisi: Av Tamamen Yasaklanmalıdır

By Nazen Şansal

2 (1)

2 (1)

Geçtiğimiz yıllarda, Hayvan Refahı (Değiliklik) Yasası çalışmaları, hayvan deneylerine karşı girişimler, yangın helikopteri eylemi, sahillerde çöp temizliği, barınaklarla ilgili eylem ve etkinlikler yapan, Baraka olarak da bileşeni olduğumuz Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, avcıların son eylemi ve siyasilerin tutumu ile ilgili bir açıklama yaptı. “Hükümet, hayvanları yaşatmaya çalışanların taleplerini yıllardır görmezden gelirken, hayvanları öldürenlerin taleplerini kolayca kabul edebilmektedir. Muhalefet ise Hayvan Refahı Yasası’nda olduğu gibi sözde hayvan sever görünmekte ancak avın hiç açılmaması, tamamen yasaklanması için gereken politikaları üretmemektedir.”  Av Tamamen Yasaklanmalıdır Milli parkları talan edilen, ormanları kül olan, dağları oyulan, gölleri kurutulan, denizleri petrolle dolan ülkemizde doğal yaşam zaten büyük bir tehdit altında, pek çok hayvan türü yok olmakta. Avcılık kültürü ise bencilliği, güçlünün zayıf üzerindeki egemenliğini, ataerkil sistemin cinsiyetçi ve türcü kalıplarını beslemekte ve kendi zevki uğruna doğayı feda etmeye yol açmakta. Hal böyleyken her türlü av, doğaya ve ülkemizin geleceğine büyük zararlar verecektir. Ülkesini ve doğayı seven, çocuklarının geleceğini düşünen herkesin ava karşı çıkması ve gerek hükümeti gerekse avcıları ve örgütlerini bu konuda uyarması, duyarlılığa davet etmesi gerekmektedir. Dünya yalnız bizim değil ve doğal ortamında yaşayan hayvanların “spor” veya “hobi” adı altında öldürülmesi katliamdan başka bir şey değildir. Oy hesapları dışında başka bir şey düşünmeyen hükümet ve muhalefet partileri, doğa ve hayvan sevgisinden her fırsatta dem vurmakta ancak şovdan öteye gidemeyerek ortaya ciddi bir icraat veya muhalif bir tavır koyamamaktadır. Hareketimizce hazırlanan ve ülkemizi hayvan haklarında bir nebze olsun ileriye taşıyacak olan Hayvan Refahı Değişiklik Yasası, aradan 2 hükümet geçmesine rağmen halen daha Mecliste bekletilmektedir. Hükümet, hayvanları yaşatmaya çalışanların taleplerini yıllardır görmezden gelirken, hayvanları öldürenlerin taleplerini kolayca kabul edebilmektedir. Muhalefet ise Hayvan Refahı Yasası’nda olduğu gibi sözde hayvan sever görünmekte, avın hiç açılmaması, tamamen yasaklanması için gereken politikaları üretmemektedir. Bizler, tüm hayvan severleri avın yasaklanması konusunda siyasilere baskı yapmaya çağırır, oy değil can düşünen siyasileri ise bu talebimizle yüzleşmeye davet ederiz.  Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi 28/8/2019 2 (2)

Hayır, Beni Terk Edemezsin!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

argasdi foto

Çocukluğumuz bize ne anımsatır? Peki içimizdeki çocuktan kaçış yolu var mı? Yoksa büyüdük diye içimizdeki çocuğa sahip çıkmayacak mıyız? Argasdi'nin 55. sayısında Zekiye Şentürklerin kaleminden çıkan makalemizi okuduktan sonra  içinizdeki çocuğa seslenmeyi unutmayın! Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayiilerine, bölgenizdeki Khora Kitabevlerine ve Baraka Kültür Merkezi Lokali'ne uğrayabilirsiniz... argasdi fotoÇoğumuz bir sabah uyandık ve onun bizi terk ettiğini fark ettik. Çok mu ihmal ettik onu? Çok mu ihmal ettirdiler? Öldürdük mü onu? Öldürmelerine izin mi verdik? Yoksa o mu bizi terk etti? Hiç mi geri dönmeyecek? İzin mi vereceğiz onu bir daha yaşatmamaya? İçimizdeki çocuğa sahip çıkmayacak mıyız! Çek ellerini hain! Geçim sıkıntısı, hayat gailesi, yokluk, yoksulluk gün geçtikçe sınırları zorlarken, insanların tek derdi de haliyle yaşam mücadelesi oldu. Sistem bizlerden sürekli almaya ve karşılığında aldığının iki katını istemeye, hatta kat sayısını gün be gün artırmaya devam ederken bir durup düşünmenin zamanı çoktan geçti. Bize bu oyunu oynayanların bizlerden neler aldığının farkında mıyız? Peki, bizlerden alınanların onların zenginliğine zenginlik kattığının? Onların para hırslarını bizlere enjekte etmişler gibi hiç durmadan çalışan, sosyal yaşamından, aile ilişkilerinden ödün veren, insanlıktan çıkmaya yüz tutan birer robot olmamızı seyrediyorlar. Mesailer uzuyor, evimize gelemiyor, çocuğumuzu göremiyoruz. Kazandığımız, ihtiyaçlarımıza yetmiyor, yoruluyoruz, sinirlerimiz yıpranıyor, eşimize dostumuza çatıyoruz. İhtiyaçlarımızı bile karşılayamazken işten arta kalan vakitlerde evlerimize hapsoluyor arkadaşlarımızla iki tek atamıyoruz artık. Sistem ruhumuzu çürütüyor, maddi-manevi bizi sömürüyor, yaşama istencimizi, heyecanımızı emiyor. Bizim neşemizin, heyecanımızın, saflığımızın, öğrenme isteğimizin, küçük mutluluklarımızın, gereksiz alınmalarımızın, zamansız ağlamalarımızın, sonu gelmez inatlarımızın ve kocaman kahkahalarımızın yapı taşı olan içimizdeki çocuğun boynuna ellerini dolamış her an biraz daha sıkıyorlar. O zaman onu öldürmeden “çek ellerini hain” demek için harekete geçme zamanı. Sermayenin içimizdeki çocuğu bastırıp sesini kısmasına engel olalım. İçimizdeki çocuğun boğazındaki elleri gevşetmek, onun çıkarmak istediği değişik sesleri özgür bırakmak, sistemin ona söyletmek istediklerini değil de kendi haykırmak istediklerini ona söyletmek bizim elimizdedir. Bırakalım da içimizdeki çocuk kendi hayallerini gerçekleştirmek için yaşasın. Onu başkalarının beklentileri için öldürmeyelim. Güzel saklayalım, güzel büyütelim içimizdeki çocukluğumuzu. Dünün çocukları belki bugünün ana babaları olarak da önemlidir içimizdeki çocukla olan bağlarımızı koparmamak. Zira Doğan Cüceloğlu’nun İçimizdeki Çocuk adlı kitabında da söylediği gibi; "Her normal, sağlıklı insanın içinde değişik sesler vardır. Bu sesler içimizdeki çocuğun dünyasını dile getirdikleri kadar içimizdeki ana babanın da dileklerini dile getirirler. Eğer birey sağlıksız bir aile ortamında büyümüş ve bu nedenle doğal gelişimini tamamlayamamışsa, İç Çocuğun sesi zayıf olacaktır. Bazı durumlarda İç Çocuk o kadar utanca boğulmuştur ki, sesi artık duyulmaz hale gelmiştir. Duyulan tek ses içteki ana-babanın otoriter sesidir." Hey sen! Elma dersem çık armut dersem çıkma İçimizdeki çocuğu yeniden yaşatmak için çabalayalım. Çünkü o olmadan yeni kazanımlar için mücadeleyi sürdüremeyiz. Asla vazgeçmemek gerektiğini içimizdeki çocuk söyler bize mesela. Yeni yürümeye başlayan bir çocuğu düşünelim. Tüm zorluklara rağmen zafere ulaşana kadar asla vazgeçmez. İlk başlarda yapamasa da kolayca yılmaz, ne kadar sert düşerse düşsün tekrar dener ve başarana kadar mücadeleyi hiç bırakmaz. Ve sonunda yürüyebildiğinde elde etmiş olduğu zafer, hayatındaki en büyük değişimlerden biri olur. Örgütlenmeyi de içimizdeki çocuk hatırlatır bize. Örneğin bir çocuk yalnız olmayı sevmez çünkü o kadar güzel değildir oynamak tek başına. Oyuncağını paylaşıp arkadaşıyla konuşturmak daha zevklidir, birlikte resim çizmek daha öğretici ya da beraber çığlık atmak daha yüksek ses çıkarmaktır. Yani örgütlü kötülüğün karşısında iyiliği örgütleyerek başka bir dünya için mücadeleden asla vazgeçmememizi sağlayacak yegâne aracımız içimizdeki çocuğun elinde. İşte tam da bu yüzden gelin artık armut demekten vazgeçelim içimizdeki çocuğa. Özgür bırakalım onu. Sistemin zindanından çıkaralım ki bizler de sistemin çarkını döndüren bir aparat olmaktan kurtulalım. Kıralım zincirlerimizi. Yeniden merak edelim, soralım, sorgulayalım; neden bu düzen böyle, bunu değiştirmek için ne yapmalıyım? Kendi doğrularımız için mücadele edelim, yanlışlarımızdan öğrenelim, eleştirilelim ki başka bir dünyayı mümkün kılalım. Yeniden ilk denemelerimizi yapalım, olmasın, tekrar yapalım, üretelim, ürettikçe var olalım. Biri yap dedi ya da yapma dedi diye değil, biz doğru olduğuna inandığımız için yapalım, kendimiz için değil herkes için yapalım. Saf ve temiz düşünelim, bizleri sömürdükleri, ezdikleri ve yordukları için biz de etrafımızdakilere aynısını yapmak yerine birlik olalım ve mücadele edelim onların kötülüklerine karşı. Hadi ne duruyoruz bağıralım o zaman hep birlikte; elma! İşte orada! Kocaman lunapark ve rengârenk ışıklar! İçerisinde bulunduğumuz karanlık dünyayı hem kendimiz hem de geleceğimiz olan çocuklarımız için rengârenk ışıkları olan kocaman bir lunaparka çevirmek bizlerin elinde. Kötülüğün karşısına kocaman bir iyilik örgütlemek birlikte olunca, heyecanına, isteğine ve merakına sahip çıkınca hiç de zor değil aslında. Tutalım elinden içimizdeki çocuğun ve görelim neler yapabileceğimizi. Unutmayalım; çıkamaz çocukluğundan kimse!   “Çıkamaz çocukluğundan dışarı Kimse. Kardeşliğimiz bundandır Mavi sularla binlerce yıl.   Çıkamaz çocukluğundan dışarı Kimse Bundandır inanmamamız Kocaman bombalara.”   Fazıl Hüsnü Dağlarca – Dört Yapraklı Çiçek      

Baraka Kültür Merkezi’nden Özerk Tiyatro Talebi ve Yaşar Ersoy’a Destek

By Nazen Şansal

2

2

Baraka Tiyatro Ekibi, Devlet Tiyatroları önünde sokakladığı bir oyun ile özerk ve özgür tiyatro talebini dile getirdi. Sol Anahtarı elemanlarının da yer aldığı müzikli oyunda, özgürce şarkı söyleyen gençler, siyasi atama olan yasakçı bir müdürün sansürüne ve baskısına maruz kalarak sanatlarını diledikleri gibi yapamaz hale geldiler. Ardından, oyuncular Ataol Behramoğlu’nun “Bu Yangın Yerinde” isimli şiirini okudu. Tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a destek Oyun sonrası, Baraka aktivisti Nazen Şansal tarafından yapılan açıklamada, Devlet Tiyatroları’nın hükümetlerin değil halkın değerli bir kurumu olduğu vurgulanarak, siyasi atama ile yönetilmesine, yasakçı ve baskıcı zihniyetlere,  özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş-geçmiş hükümetlere ve tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a hadsizce dil uzatanlara “TEPKİ” gösterildi.

1

Basın açıklamasının tam metni şöyle: Burada bir yangın yerinin yanı başındayız şimdi… 20 yıl önce kül olan Devlet Tiyatrosu’nun yanındayız! 20 yıldır sahnesizliğe mahkum edilen, siyasi hesaplarla, kişisel çıkarlarla istisnasız her hükümet döneminde müdahale edilen, her şeye rağmen inatla üreten tiyatro sanatçılarının ve emekçilerinin yanındayız. Çünkü Devlet Tiyatrosu, kendi politik görüşüne göre müdür atayıp burayı yönetmeye soyunan, kendini “patron” ilan eden başbakanların, kültür bakanlarının değil, halkın bir kurumudur.  Nereli olduğu veya nereden geldiği fark etmeksizin, halkların kardeşliğine kucak açmalı ve hizmet etmelidir. Biz tiyatro severler olarak tiyatromuzun, küllerinden yeniden doğmasını arzuluyoruz. Ama nasıl? Özerk olarak, özgür olarak… Atanmış siyasilerin değil, sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin kolektif kararlarıyla yönetilmesini istiyoruz. Tüm sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin geleceği garanti altında, güvenceli çalışabilmesini ve böylece kimsenin baskısına maruz kalmadan özgürce üretebilmesini istiyoruz. İşte bu nedenle; Yıllardır Özerk Tiyatro Yasası yapmayan tüm hükümetlere tepkimizi gösteriyoruz! Halkın yanında görünüp, sanatın özgürlüğünden bahsedip Devlet Tiyatrolarını aynı yapısal sorunlarla baş başa bırakan CTP-TDP-HP-DP dörtlüsüne tepkimizi gösteriyoruz! Evrensel olan ve ifade özgürlüğünü de içeren sanatı sadece kendi dar çerçevesinden gören milliyetçi, gerici, baskıcı, yasakçı, sansürcü Ulusal Birlik Partisi’ne ve ırkçı, bölücü Yeniden Doğuş Partisi’ne tepkimizi gösteriyoruz! Sanatın özgürlüğüne, yani özüne, varlık sebebine el uzatanlara; bu halkın yetiştirdiği en değerli sanatçılarımızdan Yaşar Ersoy ustaya hadsizce dil uzatanlara tepkimizi gösteriyoruz! 3 4 5 6  

Eski Sokak Eski Çocukluk- Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

yakantop

Argasdi'nin 55. sayısıyla çocukluğunuza uzanmaya ne dersiniz? Syakantopezgin Keser'in kaleminden "Eski Sokak Eski Çocukluk"... Hayat her canlının yaşadığı bir süreçtir. Başlar, ilerler ve biter. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde, iyi ya da kötü koşullarda, bazılarımızın sadece kendi için, bazılarımızınsa kendinden çok başkaları için yaşadığı, durmayan ve değişen bir süreçtir. Yedisinde neysek yetmişinde o olmayız. Çünkü yedisinde içinde bulunduğumuz koşullarla yetmişinde içinde bulunduğumuz koşullar bir değildir. Yedisinde neoliberal politikaların kıskacında varlığını sürdürmeye çalışan bir ada ülkesindeyken yetmişinde sosyalizmin yaşandığı bir ada ülkesinde olabiliriz. Bugün toplu ulaşımın sağlanması kavgasını verirken, elli yıl sonra uzay ve zaman yolculuklarına tanık olabiliriz. Değişim kaçınılmazdır. Nerede o eski bayramlar, bizim zamanımızda çocuk olmak başkaydı gibi hasret ve sitem içeren sözlerimiz, bir yandan değişimin kaçınılmazlığını bir yandan da geçmiş ve bugünün karşılaştırmasını yaptığımızı gösterir. Geçmişle bugün arasında yaptığımız karşılaştırmada, belki eskiden sahip olduklarımıza, yaşadıklarımıza duyduğumuz özlemden, belki de bugünkü değişime ayak uyduramayışımızdan geçmişin daha iyi olduğunu düşünürüz. Mesela eskiden çocuk olmakla bugün çocuk olmayı ele alabiliriz. Özellikle 90’lar çocukluğunun ardından 2000’li yıllarla çocukların yaşantısında büyük farklılıklar olmuştur. Son 20 yıl içinde artan dijitalleşme ve sanal yaşam çocukların bilgisayar, telefon, tablet gibi araçlarla sayısız sanal oyunlara ve sınırsız bilgiye ulaşmasını kolaylaştırmıştır. Evinde otururken istemediği kadar oyuna sanal ortamdan ulaşan bir çocuk için sokakta oyun oynamak uzak bir seçenek haline geldi. 80’li, 90’lı yıllarda okul sonrasında sokağa çıkılır ve akşam hava kararana kadar saklambaç, seksek, körebe, yakar top gibi oyunlar oynanırdı. Günümüz çocuklarının sahip olduğu sanal oyun araçlarının yerine bilye, yo-yo, topaç, sevdiğimiz çizgi karakterlerin figürlerinin üzerinde olduğu taso gibi eşyalar eski yılların oyun araçlarındandı. Sokak sadece çocukların yaşamında değil yetişkinlerin yaşamlarında da büyük etkiye sahiptir. Yaşadığımız mahallede sokaktaki yaşamı ne kadar canlı tutarsak o mahallede birlikte yaşadığımız insanlarla komşuluk ilişkilerimiz o kadar gelişir, dayanışma ruhumuz güçlenir ve kolektif olarak bir şeyler yaratmanın keyfini yaşarız. Sokakta oynayan çocukların varlığı sadece o çocukları yalnızlaşmaktan kurtarıp arkadaş edinmelerini sağlamaz, o mahalle sakinleri için de samimi bir yaşam ortamı yaratır. Dolayısıyla eski çocuklukları bugünün çocukluğundan daha çok sevmemiz 90’ların sonuyla sokaktaki hayatın azalıp, evlerde ve kapalı mekanlarda kendimize dönük bir yaşam şeklinin etkin olmaya başlamasındandır. Çalışma saatlerinin uzadıkça uzadığı, evlerimizi sadece geceleri yatmak ve dinlenmek için kullandığımız bir dönemdeyiz. Küçük yaştan çocukları akademik kariyere hazırladığımız, sadece anne babaların değil çocukların da günlük sekiz saat mesai yaptığı bir düzen içerisinde kendine dönük bir yaşama yöneldiğimiz koşullarda, çocukların sokaklarda edinilen arkadaşlık, kardeşlik bağlarının oluştuğu, düşe kalka yaralar bereler içinde öğrendiği ve eğlendiği günlerin bizler için nostalji olarak hatırlarımızda kalması kaçınılmazdır. Çocukların sokaktan uzaklaşmalarındaki tek etken teknolojik gelişmeler değildir, mahallelerde oyun alanlarının kalmaması da bir etkendir. Eskiden top oynadığımız boş arsalar artık sermayenin kar hırsının kurbanı durumunda. Her yer asfalt yollar, evler, apartmanlarla doldurulmuşken, yeşil alanlar yaratılmazken çocukların güvenli bir şekilde oynayabilecekleri parklar yok derecede azdır. Hatta insanların bir araya gelebileceği, çocukların birlikte eğlenebileceği parklar bile bütün günün koşuşturmasının yarattığı bıkkınlığı yaşayan yetişkinler tarafından mahallelerde istenmez olmuştur. Hal böyleyken, sabahtan akşama çalışan bireylerin, çocuklarını, güvende hissetmedikleri sokaklara bırakmamaları, aile büyüklerine emanet etmeleri, özel kreşlere göndermeleri daha akılcı görünebilir. Teknolojik gelişmeler, çocukların sokaktan uzaklaşmasının, bireyselleşmesinin, yalnızlaşmasının sebeplerinden biriyken bir yandan da bu gelişmelerin doğru oranda ve şekilde kullanıldığında çocukların gelişimine büyük faydalar sağlayabileceğini de gözden kaçırmamak gerekir. Sanal ortamın yarattığı bilgiye kolay erişim, daha hızlı öğrenebilen çocukların yetişmesini sağlıyor. Tabletlerle, telefonlarla, bilgisayarlarla daha fazla uyaranla karşılaşan çocukların algısı daha açık oluyor ve birden fazla şeyle ilgilenen çocuğun zekası ve becerisi de artıyor. Çocukluğunu 2000’lerden önce yaşayanların her oyun için farklı materyalleri vardı; bugün ise çocukların sahip oldukları teknolojik cihazlarda becerilerini geliştirebilecekleri, yeteneklerini keşfedebilecekleri sayısız oyun ve program bulunmakta. Her dönemin koşullarının farklılığı dönemsel olarak çocuklukların da birbirlerinden farklı olmasına yol açmaktadır. Günümüzün 80’lere, 90’lara göre değişen ekonomik, politik ve kültürel koşulları eski zamanlardaki sokak hayatını yok etse de çocukların ileri teknolojinin esiri olmadığı, tam gün akademik eğitimle boğulmadıkları, sosyal varlıklar olan biz insanların ihtiyaç duyduğu başka insanlarla etkileşimini, dayanışmayı deneyimleyerek öğrenebilecekleri alanların oluşturulması günümüz çocukluğunu da keyifli, değerli ve hatırlanır kılacaktır.  

Baraka’dan Devlet Tiyatroları Önünde TEPKİ Oyunu

By Nazen Şansal

görsel

Baraka Kültür Merkezi olarak, Özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş geçmiş hükümetlere, sanata yasak koyan Devlet Tiyatroları müdürüne ve onu atayan baskıcı zihniyete TEPKİmizi gösteriyoruz! Bu amaçla 22 Ağustos Perşembe saat 18.00’de Devlet Tiyatroları önünde (Okullar Yolu) kısa bir oyun ve şiir sokaklayacağız. Tiyatroya gönül veren tüm sanatçılar, sanatın özgürlüğüne inanan tüm halkımız ve duyarlı örgütler davetlidir.

görsel

   

13. Baraka Yaz Kampı Gerçekleştirildi

By Kamil İpçiler

67840485_2711948248815534_482600632960679936_n

Baraka Kültür Merkezi tarafından bu yıl 13.sü düzenlenen yaz kampı Tatlısu’da (Akatu) gerçekleştirildi. 2-4 Ağustos tarihleri arasında, Tatlısu Belediyesi tarafından işletilen Zambak Tatil Köyü’nde Baraka aktivistlerine ve dostlarına açık olarak düzenlenen çadır kapmında, tüm yıl boyunca yaşanan yoğunluk ve yorgunlukların ardından katılımcılar bir yandan hep birlikte dinlenip eğlenirken diğer yandan da yeni bir üretim ve mücadele sürecine hazırlanmak için enerji depoladılar.
Baraka Tiyatro Ekibi tarafından yapılan tiyatro atölyesinden Sol Anahtarı Müzik grubunun konserine; satranç ve tavla turnuvalarından spor oyunlarına değin bir dizi etkinliğin yeraldığı 2 günlük çadır kampında ayrıca “Kültürel alan araçlarının politik mücadeleye katkısı ve aralarındaki diyalektik ilişki” konulu bir de forum (söyleşi) gerçekleştirildi. 67428810_2709048875772138_4744532771391668224_n 67523906_2709048785772147_2251227827120635904_n 67697339_2709048665772159_6512989210536837120_n 67840485_2711948248815534_482600632960679936_n 67931796_2709048605772165_935731987769982976_n

Baraka Tiyatro Ekibi: Baskılar Bizi Yıldıramaz!

By Şifa Alçıcıoğlu

_DSC0321

_DSC0321Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’nun yeni sezonunda, yazar ve yönetmenliğini tiyatro sanatçısı Yaşar Ersoy tarafından yapılması planlanan “Yangın Yerinde Kabere” isimli oyunun, yeni atanan devlet tiyatrosu müdürü tarafından yasaklanması bizlere bir kez daha göstermiştir ki siyasi atamalarla yapılan bu görevlendirmeler olduğu sürece baskıcı ve sansürcü sorunlar yaşanmaya devam edecektir. Esas yapılması gereken, devletin tiyatrosunun özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.
Baraka Tiyatro ekibi olarak, ihtiyaç duyduğumuz her anda desteğini yanında hissettiğimiz, gerek atölye çalışmalarımızda gerekse oyun zamanlarında engin tecrübesini ve kıymetli zamanını bizlere ayıran usta oyuncu Yaşar Ersoy’un yanında olduğumuzu bir kez daha yinelemek isteriz. Ekibimizin kapıları sanata, sanatçıya ve Yaşar Ersoy gibi yıllarını bu mücadeleye ayırmış bir üstada her zaman açıktır.
Yıllardır yaşanan politikalar göstermiştir ki baskı ve sansür korkunun ürünüdür. Ülkemizde son yıllarda yaşanmaya başlanan kitap yasaklama, tiyatroya sansür gibi konular muhafazakar ve yasakçı zihniyetin şekil bulmuş halidir. Korkuyorlar, toplumsal olayları mizahi dille anlatan oyundan korkuyorlar, sanatın değiştirme gücünden korkuyorlar! Yaşar Hocamızın da dediği gibi “ sanatın evrensel gücü, onu sınırlamaya çalışan her türlü politikadan daha güçlüdür”
Devlet Tiyatrolarının özerk bir yapıya bürünmesi gerektiğinin, siyasi atamalar yerine sanatçılar tarafından yönetilmesi gerektiğinin altını bir kez daha çizerken, sanatın ve tiyatronun bir özgürleşme aracı olduğunu da hatırlatırız. Baskılar bizi yıldıramaz!
Baraka Tiyatro Ekibi (a)
Şifa Alçıcıoğlu

Bağımsız Kıbrıs Yürüyüşü Gerçekleşti

By Mustafa Batak

Yürüyüş 6

Adamızın bölünmüşlüğünün 45. yılında; halkları kardeş başka bir Kıbrıs yaratma mücadelesi  devam ediyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde yer alan devrimci yapılar Bağımsız Kıbrıs için dün akşam Lefkoşa sokaklarındaydı. Yürüyüş 1   Yürüyüş 3 Bağımsız Kıbrıs eylemlilikleri çerçevesinde ilk olarak, Baraka ve Bağımsızlık Yolu tarafından 10 Ağustos Cumartesi günü saat 19:00’da Baraka Kültür Merkezi lokalinde “Dünden Bugüne Kıbrıs Sorunu: Beklemekten Öte Bir Barış Mücadelesi İçin Neler Yapılabilir?” konulu panel gerçekleştirildi; daha sonra ise halkları kardeş Bağımsız ve Birleşik Kıbrıs için, ülkemizde son dönemde artarak yayılan gericiliği, ayrılıkçı politikaları ve adamız üzerindeki tüm işgalleri protesto etmek amacıyla sokağa çıkıldı. Yürüyüş 4 Yürüyüş 5 14 Ağustos Çarşamba akşamı (dün akşam) saat 19:00’da yıllardır “Bağımsız Kıbrıs” yürüyüşü olarak anılan eylem İngiliz Elçiliği önünde Baraka Müzik Topluluğu Sol Anahtarı’nın özgürlük temalı şarkılarıyla başladı. Müziğin yanısıra okunan şiirlerin ve yapılan konuşmaların ardından İngiliz Elçiliği’ne siyah çelenk bırakan kitle, ikinci durak olarak Amerikan Temsilciliği’ne yürüyerek oraya da bir siyah çelenk bıraktı. Kalabalık ve coşkulu gerçekleşen yürüyüşün son durağı ise TC Elçiliği’ydi. Amerikan Temsilciği İngiliz Elçiliği Toplumsal muhalefetimiz açısından “halkları kardeş başka bir Kıbrıs yaratma mücadelesi” olarak kabul edilen bu günde; faşizme, gericiliğe ve ülkemizde tüm işgallere karşı coşkulu kitlenin hep birlikte attığı sloganların ardından son olarak organizasyon komitesi tarafından hazırlanan ortak basın açıklaması okunarak eylem sona erdi. Eliçilik Önü 1 Eliçilik Önü 2 Yürüyüş 8 Organizasyon komitesinin ortak basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi: Yurdumuzun bölünmesin 45. yılında, bir 14 Ağustos’ta yine sokaktayız. Ayrılıkçı seslerin yeniden yükseldiği, liberal aklın ise barış adına beklemek ve ummak dışında bir şey yapmadığı bir ortamda yıllardır olduğu gibi Bağımsız Kıbrıs demeye devam ediyoruz. Kıbrıs sorununun çözümü için yegane yöntem olan iki halkın eşitliğine dayalı bir federasyon anlayışının gündem dışı bırakılmaya çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu saldırı dalgasına rağmen barış ve federasyonu savunduğunu ifade eden çok sayıda kesim ise “barış dilenciliğinden” öteye gidemeyen bir anlayışı halklara seçenek olarak sunuyorlar. Etnik çatışmalarla geçen dönem ve bölünmüş bir Kıbrıs’ta geçirdiğimiz onlarca yıl göstermiştir ki, ada halklarına dayanmayan bir mücadele Kıbrıs’ta barışa hizmet edemez. Her iki halk içindeki milliyetçi ve faşist çevrelerin karşı tarafı suçlayarak tanımladığı, kimilerinin ise sadece hukuki bir sorun olarak gördüğü Kıbrıs sorunu, bizler için Kıbrıs halklarının yeniden kardeşleşmesi ve yurtlarıyla ilgili söz, yetki, karar yani iktidar hakkını kazanmaları sorunudur. Dolayısıyla bizler Kıbrıs sorununu sadece 1974 yılında yaşananlarla ilgili görmüyoruz. İç ve dış etkenlerin yıllar içinde farklı farklı roller üstlendiği bir süreç yaşanmış ve bu süreçle beraber 1974 yılında bölünmüş bir Kıbrıs yaratılmıştır. Ülkemiz Kıbrıs, bir bütün olarak emperyalizmin işgali altındandır. Her ne kadar bu işgal ağırlıkla emperyalizmin taşeronları olarak adada bulunan Türkiye ve Yunanistan üzerinden sürse de Amerikan ve İngiliz emperyalizmi Kıbrıs’ta söz sahibi olmaya devam ediyor. Dolayısıyla yurdumuzun bağımsızlığını kazanması emperyalizmin ada üzerindeki tahakkümü silinmeden mümkün olamayacaktır. İşte bu yüzden, Bağımsız Kıbrıs demek sadece hukuki anlamda bir birleşme çağrısı değil, emperyalizme ve onların yerli işbirlikçilerine karşı da bir mücadele çağrısıdır. Yurdumuzu bir kara para aklama yeri olarak kullananlara, emekçileri köle gibi çalıştıracak bir bölge gibi görenlere, Ortadoğuda bir savaş üssü yaratanlara karşı mücadele etmeden barış içinde bir Kıbrıs kuramayız. Bu yüzden kerhanelere ve kumarhanelere hayır derken, sendikasız çalıştırılmak yasaklansın diye slogan atarken, Türkiyeli-Kıbrıslı ayrımına karşı mücadele ederken, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Elenler kardeştir derken, dağlarımız oyulmasına karşı çıkarken aslında Bağımsız Kıbrıs diyoruz. Çünkü Bağımsız Kıbrıs mücadelesi bunların olmadığı bir ülke yaratma çabasıdır. Bu çabamızı bugün olduğu gibi yarında da sürdürmeye devam edeceğiz. Birileri bölünmüşlüğün kalıcılaşmasını hayal etse de bizler bambaşka bir Kıbrıs düşlüyoruz. Başka bir Kıbrıs da bizlerin ellerindedir. Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir

Çocuk Edebiyatı Üzerine Düşünceler ve Tavsiyeler- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

dragon-kitap-kiz-cizim

Argasdi'nin 55. sayısından "Çocuk Edebiyatı Üzerine Düşünceler ve Tavsiyeler" isimli makaleyi Nazen Şansal'ın kaleminden sizlerle buluşturuyoruz. Yazı; çocukların tablet, kitap döngüsünde yaşadıklarını sorgularken, acaba ne okutsak ne okutmasak diyen ebeveynlere de güzel tavsiyelerde bulunuyor. Argasdi'ye Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden, gazete bayiilerinden ve argasdi2006@gmail.com adresinden de ulaşabilirsiniz. 14-Kedisine-kitap-okuyan-çocuk Çocukluk çağı, yaşam boyu sürecek olan pek çok alışkanlığın başladığı bir süreç... Bu dönemde her ebeveynin çocuğuna aşılamayı arzuladığı, bu amaçla çeşitli yöntemler denediği, kah başardığı kah başaramadığı bir alışkanlık var ki küçük yaşta edinilmesi insanı, yaygınlaşması ise toplumu değiştirebilir; kitap okumak...Bu satırların yazarının bir edebiyat sever olmakla birlikte, pedagog veya eğitimci olmadığını ancak çocuk yetiştirirken ona sunacağı neredeyse her şeyi -ateşi çıkınca içireceği Calpol'a kadar- önce kendi deneyimleyen bir kişi olarak, öznel değerlendirmesini okurla paylaştığını baştan belirtelim. Bırak o tableti de biraz kitap oku! İçinde yaşadığımız ileri teknoloji çağında, sadece çocukların ve gençlerin değil, her yaştan kişinin vaktinin önemli bir kısmını telefon, tablet, bilgisayar gibi araçlarla geçirdiği hepimizin malumu ve kanımca bu çağın gerekliliğidir. Çocukların, oyun ve iletişim amaçlı kullandıkları telefon ya da tabletleri ellerinden bırakıp kitap okumalarını söylemek ise biz yetişkinlerin acizliğidir. Zaten hiçbir sonuç vermediği de aşikardır. Homo ludens (*), gerçek veya sanal alemde oynayacaktır, oynamalıdır da... Unutmayalım ki bugün kitap dediğimiz, bilgi, anlatı ya da edebiyat aracı, bir zamanlar kil bir tabletten ibaretti. Bazılarımız hatırlayacak ki televizyon yaygınlaştığında radyonun ve kitabın biteceği sıklıkla yazılır, söylenirdi. Oysa öyle olmadı... Kitaplar, kendilerinden başka herhangi bir şeyle mukayese edilmeye ihtiyaç duymadan hala hayatımızdalar. Belki gelecekte şekil değiştirip yine bir tür tablete dönüşecekler ama ne iyi ki hayatımızdan kolay kolay çıkmayacaklar.Doğaları gereği merak ve keşif duygusuyla dolup taşan çocukların, nitelikli çocuk edebiyatı eserleriyle buluşmasının koşulları yaratıldığında ise tarihe karışan kitap değil, oyun tableti olacaktır. Calpol'un tadına bakmak Çocuklarımıza kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın, örnek olmaktan, onu kitap edinebileceği kitabevlerine ve kütüphanelere götürmek veya kitaplar alıp evde görebileceği yerlere bırakmak gibi pek çok yolu vardır elbet. Her ebeveynin ve çocuğun yöntemleri, ilgi alanları, kitap beğenisi, dolayısıyla okuma serüveni birbirinden farklıdır. Bu serüvende en önemli noktalardan biri çocuğu iyi bir edebiyatla buluşturabilmektir. İyi bir çocuk edebiyatı, ona yaşam boyu sürecek derin bir dostluğun kapılarını aralarken, kötü kitaplar bu arkadaşlığı daha başlamadan hazin bir sonla bitirebilir. Yetişkinlere düşen çok önemli bir sorumluluk; çocuklarımızın yaşlarına, ilgi alanlarına, dil gelişimlerine, sosyal ve kültürel çevrelerine uygun kitapları seçmelerine yardımcı olmaktır. Bu sebeple bir nebze olsun çocuk edebiyatından anlamalı ve Calpol'u çocuğa içirmeden önce tadına bakmalıyız. Çocuk edebiyatından beklentimiz Çocuk edebiyatı; çocuğun gelişim özelliklerini dikkate alan, onların hayal dünyalarına hitap eden, anlama, kavrama ve yorumlama yeteneklerine katkıda bulunan, onları eğlendiren yazılı ve sözlü eserlerin bütünüdür. Kullanılacak edebi metinler çocuğu biçimlendiren, onu nesne olarak görmeyen, insan yerine koyan ve yaşadıklarını, kaygılarını anlatan, kendini anlatabilmesine köprü oluşturabilecek nitelikte olmalıdır. Çocuğa verilecek metinlerdeki dilin, ana dilin zenginliklerini, imkanlarını yansıtacak yeterlilikte olması gerekir. İyi bir çocuk edebiyatının yalnızca eğitici ve öğretici olması yeterli değildir; aynı zamanda onun edebi değer taşımasına, estetik zevk ve düşünce içerisinde kaleme alınmasına ihtiyaç vardır. (**)

dragon-kitap-kiz-cizim

Öğreten adam ve oğlu Leman dergisi okurlarının hatırlayacağı gibi Kaan Ertem'in "Öğreten adam ve oğlu" başlıklı bir köşesi vardı. Baba, oğluna "Bak evladım" diye başlayan çeşitli hayat dersleri verir, uzun uzun anlatır, oğlu ise sessizce dinler, bir şey diyemezdi. Ama kafasının üzerindeki baloncuktan anlardık ki, bundan çok sıkılıyor, babasını gerçekte dinlemiyor hatta dalga geçiyordu. Çocukların kendilerine doğrudan öğretilemeye çalışılan şeylere tepki gösterdiklerini herkes gözlemlemiştir. Bu sebeple çocuk kitaplarında eğitici ve öğretici olma kriterini aramamak hatta didaktik kitaplardan özellikle kaçınmak gerekir. Bir kitabın sayfalarının arasında kaybolmak, başka dünyalara yelken açmak inanılmaz bir özgürlüktür ve eğitim ya da öğüt verme kaygısı bu çocuksu özgürlüğün önüne geçmemelidir. Ne okutsak, ne okutmasak? Masalların genelde yetişkinlere hitap ettiği, kadın-erkek ilişkilerini ön plana aldığı ve şiddet içerdiği; kısaltılmış klasik romanların ise orijinalinin ana fikrini ve sanatsal derinliğini her zaman yansıtamadığı dikkate alınarak onlarca çocuk edebiyatı türü içinden seçimler yapılabilir. Son yıllarda sevilen fantastik veya bilim kurgu türleri, çocuğun gerçeklikten kopacağı gibi bir endişe duymadan tercih edilebilir. Çünkü çocuklar gerçekle oyunu kolayca ayırabildikleri gibi kitabın kurgu dünyasıyla kendi gerçekleri arasında çok hızlı bir geçiş yapabilme becerisine sahiptir. Çizgi romanlarda özellikle dikkat edilmesi gereken ise yaşa uygunluk ve şiddetin dozajıdır. Çocuğun kitabını sevdiği bir yazar, tarzını ya da çizimlerini beğendiği bir yayınevi varsa mutlaka takip edilmeli, diğer kitapları da edinilmelidir. Bütün bunlardan ayrı olarak bilhassa bazı çocuk kitaplarının çocuğu bir tüketim unsuru olarak kullandığı ve çocuklar üzerinden ticari kaygılar taşıdığı görülmektedir. Popüler filmlerin veya bilgisayar oyunlarının konu edildiği bu gibi kitaplar zaten çocuk edebiyatı anlamında bir nitelik de taşımamaktadır. Çocuğu eğlendiren, ona hayal kurabileceği alanlar yaratan, onu yaratıcı düşünmeye sevk eden amaçlar dışında, edebiyatla verilen ideolojik hedefler çocuğun özne olmasından ziyade onu nesneleştiren bir anlayıştır. Ülkemizde de Hala Sultan, Vakıflar gibi kurumlar aracılığıyla çocuk ve genç yaşta kişilerin, bilimsel olmayan hatta muhafazakarlığa yol açabilecek kitaplarla buluşturulduğu da görülmektedir.   Bu yazının sonuna kadar okuma sabrı gösteren çocuk edebiyatı severlere, binlerce harika kitap arasından birkaç önerim ise şöyle:   - Notabene Yayınları'ndan anti prensesler ve anti kahramanlar serisi, uyanış öyküleri serisi ve genç okurlar için, Sınıfta İsyan Var   - Günışığı Kitapları'ndan Çıtır Çıtır Felsefe serisi   - Ülkemiz yazarlarından Sonay Yakup Yakupsoy'un hayvan özgürleşmesini aşılayan, Sultan ve Uzunayak   - Bu Senin Bildiğin Peri Masallarından Değil, Sheri Radford, Güldünya Yayınları   - Yıldırım Türker çevirisinin keyfiyle Tostoraman, Süpürgede Yer Var mı? ve Nohut Oda bakla Sofa   - Roald Dahl'dan Charlie'nin Çikolata Fabrikası ve Matilda   - Vladimir Tumanov'dan Kraliçeyi Kurtarmak ve Haritada Kaybolmak   - Mıstık Seni Anlamıyoruz (Noktalama İşaretlerinin Öyküsü), Tülin Kozikoğlu   - Rengarenk fil Elmer'in farklılıklar üzerine öyküleri       (*) Akıllı telefonunuza sorunuz!   (**) Türkiye Eğitim Dergisi 2016, Günümüz Çocuk Edebiyatı Yazarları ve Eserleri Üzerine Bir İnceleme, Suat UNGAN, Elif DEMİR  

Çocukluk: Dün, Bugün, Yarın- Fatih Bayraktar

By Şifa Alçıcıoğlu

62203618_370170110300061_8622636554596122624_n

Çocukluğun dünü, bugünü ve yarınını inceleyen makalemiz Fatih Bayraktar'ın kaleminden satırlara dökülürken, Roma döneminden itibaren dünyanın farklı coğrafyalarında çocukların yaşadığı zulümleri de gözler önüne seriyor. Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayiilerini, bölgenizdeki Khorakitabevlerini ve baraka Kültür Merkezi lokalini ziyaret edebilirsiniz. 62203618_370170110300061_8622636554596122624_nÇocukluk deyince zihnimizde ilk beliren genellikle küçüklük, kırılganlık, masumiyet gibi kavramlardır. Bu bize çocuklukların korunması/gözetilmesi gereken bireyler olması gerektiğini hatırlatır. Oysa çocukluk tarihi bu durumun oldukça yeni olduğunu gösterir bize. Roma İmparatorluğu çocuk istismarının zirvesiydi; Orta Çağ Avrupası çocuk ihmalinin… Kapitalizmin yükselmeye başladığı 1800’lü yıllarda çocuk işçiliği son derece doğal karşılanıyordu. Madenler, plantasyonlar çocuklarla doluydu. Paylaşım savaşları en çok çocukları öldürdü. Sonrasında gelenler de… Oysa kabile toplulukları bugün kendine modern(!) diyen birçok toplumdan daha fazla koruyordu çocuklarını. Kızılderililerde bir çocuk doğduğunda kabiledeki tüm erkekler onun babası, kabiledeki tüm kadınlar onun annesi olurdu. Çocuk hakları beyannamesi neden ortaya çıkmıştı? Modern dünya, çocuklarını kendiliğinden ve doğallığında koruyamadığı için… Bu noktada kimdi ilkel? Kimdi ileri? Üstelik iki paylaşım savaşı arasında imzalanan bu beyannameye rağmen bugüne kadar milyonlarca çocuk öldürüldü savaşlarda. UNICEF’in raporuna göre 9 yıldır süren Suriye savaşında yalnızca 2018 yılında ölen çocuk sayısı 1106. Son on yıldaki savaşlarda ise 10 milyonu aşkın çocuğun öldüğü bildirilmekte. Açıktır ki kapitalist dünya çocukları koruyamamakta. Kar hırsı, şirket çıkarları, devletlerin ve hükümetlerin güvenlikleri çocuklardan çok çok daha önemli… Bakın çocuk işçiliğine; Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre dünyada yaşları 5 ile 17 arasında değişen 218 milyon çocuk çalışıyor. Bunun 73 milyonu ölüm riski yüksek işlerde çalıştırılıyor. 1800’lü yıllardan 2000’li yıllara ne değişti? Kapitalizmin motivasyonu değişmediğine göre hiçbir şey. Kıbrıs’ın kuzeyinde yalnızca 2018 yılında 18 yaş altı iki çocuk inşaatlarda çalışırken düşerek iş cinayetine kurban gitti. Bakın çocuklara silah verip insan öldürtenlere; Afganistan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kolombiya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Irak, Mali, Myanmar, Nijerya, Filipinler, Somali, Sudan, Suriye ve Yemen, ordularına 18 yaş altı çocukları alan ülkeler. Hindistan, Pakistan, İsrail, Filistin, Libya ve Tayland paramiliter silahlı güçlerde çocukları kullanan ülkeler. Hani demiştik ya Roma İmparatorluğu çocuk istismarının zirvesiydi… Bugün çocuğun doğrudan cinsel istismarı anlamına gelen çocuk pornografisinin yasal olduğu onlarca ülke var dünya üzerinde. Üstelik bu endüstri(!) 1980’lerden beridir gittikçe gelişmekte. Yani dünyanın neoliberal politikalarla yönetilmeye başlandığı ve muhafazakarlaşmanın arttığı bir dönemde! Açıktır ki kapitalist dünya, çocukları yasalarla koruyamamanın ötesinde onları öldürmekte, onları katil yapmakta, onları emek anlamında da cinsel anlamda da sömürmekte… Var mıdır bundan daha büyük bir iki yüzlülük?  Çocuk haklarını hukuksal anlamda tanıyan Türkiye’de 2017 Mayıs ayında çocuk istismarının önlenmesi için hazırlanan araştırma önergesi, neoliberal ve muhafazakar AKP milletvekillerinin oy çokluğuyla reddedildi. Aynı milletvekilleri 15 yaşındaki çocukların evlenmesinin önünü açan, tecavüzcüleri tecavüz ettikleri kişiyle evlendirerek affeden yasalara imza attılar. Var mıdır bundan daha büyük bir yasal (!) istismar? Sözün özü ne geçmiş aydınlıktı ne de bugün aydınlık çocuklar için. Ama hayat direnmektir… O yüzden geçmişi bilerek, bugünü analiz ederek yarına odaklanmalı insan. Sinikliği, bizden bir şey olmazcılığı elimizin tersiyle itip değişimi kendi hayatımızdan başlatmalıyız. Boğuştuğumuz sorunları kendi kabuğumuza çekilmek için değil mücadelemizi bilemek için kullanmalıyız. Bireysel olanın değil örgütsel olanın etki yaratabileceğini unutmamalıyız. Çocuklar da dahil tüm canlılar için daha adil bir düzenin sağlanması için talepkar olmalıyız. Kadınların, LGBTI bireylerin, hayvanların, göçmenlerin, azınlıkların maruz bırakıldığı şiddetle; çocukların maruz kaldığı şiddet dinamiklerinin ne kadar benzeştiğini, bunların aynı kaynaktan beslendiğini fark etmeli ve mücadelemizi bu kaynağa karşı örgütlemeliyiz. Parasız ve kaliteli eğitim talep ederken korkutmayan, güçlendirici, toplumsal cinsiyet rollerinden arınmış ve hak odaklı bir eğitim de talep etmeliyiz. Ne güzel anlatmıştı büyük usta o güzel şiirinde; Güzel günler göreceğiz çocuklar Motorları maviliklere süreceğiz Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz, güneşli günler Motorları maviliklere süreceğiz Hani şimdi bize Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, Yalnız cumaları, yalnız pazarları Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz Işıklı caddelerde mağazaları, Hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: Açılır kara kaplı kitap: Zindan Kayış kapar kolumuzu Kırılan kemik, kan Hani şimdi bizim soframıza Haftada bir et gelir Ve, çocuklarımız işten eve Sapsarı iskelet gelir Hani şimdi biz İnanın, güzel günler göreceğiz çocuklar Güneşli günler göreceğiz Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar Işıklı maviliklere süreceğiz Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz güneşli günler Motorları maviliklere süreceğiz      
❌