One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayBaraka Kültür Merkezi

Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz’da

By Nazen Şansal

221567510_547653962947625_3374903743135113810_n

196542983_10159602328512445_2882002770526569367_n

Baraka Kültür Merkezi 20. Yıl Etkinliklerine Devam Ediyor 2001 yılında kurulan bir kültür derneği olan Baraka, 20. yılını çeşitli üretimler ve etkinliklerle kutluyor. Temmuz ayının ilk haftası film gösterimi, Argasdi dergisinin özel sayısı ve Bahcada 10 Tayka özel programı ile başlayan faaliyetler, "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı oyunun parklarda halka açık gösterimleri ile devam ediyor. Barış Manço Parkı ve Göçmenköy Parkı'ndaki gösterimleri tamamlanan oyun son olarak 29 Temmuz Perşembe 19.00'da Büyük Han arkasındaki meydanda, biletsiz ve ücretsiz olarak seyirciye sunulacak.

221567510_547653962947625_3374903743135113810_n

Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz'da 31 Temmuz Cumartesi akşamı saat 19.00'da ise Sol Anahtarı, halka açık bir konser verecek. Grubun albümlerinde yer alan besteleri ile yorumladığı parçalardan oluşan konserde Kıbrıs ezgileri ve dünyadan devrimci şarkılar da seslendirilecek. K.Kaymaklı'daki HAS-DER lokalinde gerçekleşecek olan konser öncesi, Baraka'nın 20. yaş günü kutlamaları çerçevesinde çeşitli videolar ve sunuşlar da yer alacak ve doğum günü pastası kesilecek. Dernekten yapılan açıklamada, tüm Baraka dostlarının davetli olduğu ve etkinliğin Pandemi önlemlerine uyularak açık havada gerçekleşeceği bildirildi.  

Baraka Kültür Merkezi 20. Yıl Etkinliklerine Devam Ediyor

By Nazen Şansal

198096142_10159602330747445_362566168876927998_n

196542983_10159602328512445_2882002770526569367_n

2001 yılında kurulan bir kültür derneği olan Baraka, 20. yılını çeşitli üretimler ve etkinliklerle kutluyor. Temmuz ayının ilk haftası film gösterimi, Argasdi dergisinin özel sayısı ve Bahcada 10 Tayka özel programı ile başlayan faaliyetler, "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı oyunun parklarda halka açık gösterimleri ile devam ediyor. Barış Manço Parkı'ndaki gösterimleri tamamlanan oyun, 27 Temmuz Salı saat 19.00'da Göçmenköy Parkı'nda ve son olarak 29 Temmuz Perşembe Büyük Han arkasındaki meydanda, biletsiz ve ücretsiz olarak seyirciye sunulacak. 224160468_1163683094113387_3343123096354327476_n 221952563_561098915060091_3238578098951713328_n 221635330_343600127479133_2622831560211048623_n 221689566_799080674134185_2048939727252379090_n 222987631_254395279530266_271832780383582443_n 219555517_349026350067728_2962939233613673113_n Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz'da 31 Temmuz Cumartesi akşamı saat 19.00'da ise Sol Anahtarı, halka açık bir konser verecek. Grubun albümlerinde yer alan besteleri ile yorumladığı parçalardan oluşan konserde Kıbrıs ezgileri ve dünyadan devrimci şarkılar da seslendirilecek. K.Kaymaklı'daki HAS-DER lokalinde gerçekleşecek olan konser öncesi, Baraka'nın 20. yaş günü kutlamaları çerçevesinde çeşitli videolar ve sunuşlar da yer alacak ve doğum günü pastası kesilecek. Dernekten yapılan açıklamada, tüm Baraka dostlarının davetli olduğu ve etkinliğin Pandemi önlemlerine uyularak açık havada gerçekleşeceği bildirildi.  

Baraka Tiyatro Ekibi Parkta Seyircisiyle Buluştu

By Nazen Şansal

217888590_880485159532818_1247949457093964555_n

218604526_4126258297429855_5960053618165935127_n        215045568_173534021504538_2669805380968523514_n 

Baraka Kültür Merkezi, toplumun ruh sağlığının da beden sağlığı kadar önemli olduğunu vurgulayarak, Pandemi'ye rağmen ve gereken önlemleri alarak faaliyetlerine devam ediyor. Biletsiz ve ücretsiz, açık hava etkinlikleri ile biraraya gelen sanat severler, yaratılan sosyal dayanışma ortamı ile içinde bulunduğumuz sıkıntılı dönemi bir nebze olsun hafifletebiliyorlar. Baraka Tiyatro Ekibi "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı kara mizah oyunu ile dün akşam Barış Manço Parkı'ndaydı. Oyun, üniversite mezunu sıradan bir gencin iş arama serüvenine ve bir gün sınıf atlayıp yükselme hayaline «zoom in» yaparken aslında «zoom out»ta kapitalizmin neoliberal döneminde çekilen toplumsal acılara geniş açılı bir ayna tutuyor. Tıpkı lunaparklardaki kahkaha aynaları gibi, pek çok gencin yaşadığı trajik gerçekliği komik bir biçime sokuyor. 219219486_4095712900513436_7284792351727922723_n Gösterimler devam edecek İlk temsli kaçıranlar için bir sonraki gösterim, 24 Temmuz Cumartesi saat 19.00'da Barış Manço Parkı'nda yer alacak. Ardından 27 Temmuz Salı Göçmenköy Parkı'nda sokaklanacak olan oyun 29 Temmuz Perşembe ise son temsilini Suriçi Büyük Han arkasındaki meydanda gerçekleştirecek. Tümü saat 19.00'da başlayacak olan gösterimlerde sınırlı sayıda sandalye bulunduruluyor ve Pandemi önlemleri bakımından seyircilerin oyun vaktinden 10 dakika önce gelmeleri rica ediliyor. 215045568_173534021504538_2669805380968523514_n 215901221_140465544796957_759508658275121298_n 216721675_241426140939783_2448340208502035265_n 216785842_340742980836964_3401235997869252945_n 216904298_423844022081936_1694246418637673353_n 216936963_884754168797283_3161200839290698078_n 216953588_3147721862127724_7355349941771903280_n 216963920_324484572671144_170726037880090192_n 216970905_560120905331362_7007236677166818764_n 216991465_533268424580381_6085393272663978383_n 217015760_792900194708780_8469380795434846119_n 217130251_965664134228366_5469163382293680226_n 217192879_535711290959719_5759445369879466039_n 217200238_385327916269248_5416526692737578449_n 217345122_299650358342116_7047557180953001538_n 217399655_187019623311404_268677957177388918_n 217406722_802745513718553_3299902790333646753_n 217448067_1698936970292272_4087360626850665846_n 217448072_919982878732394_5071745357046430404_n 217495086_859445738089801_803985194875511993_n 217600361_525687932212101_3574397347484205267_n 217605275_961306414413430_6607476832927822903_n 217628969_2331955846937351_2072422222873880209_n 217680191_543119096717856_8453052052039620949_n 217797771_656282385334421_2526743778744952665_n 217828140_1025706204839884_2607904401514173149_n 217888594_847289242661206_2814778358486040283_n 218065420_1863510053826389_8890391307560433413_n 218083049_4180475572044773_4984510706611651367_n 218106414_344670770559540_7612779051798482618_n 218128763_564707744537929_390307172498426725_n 218198369_1077044242823783_3073563997386270481_n 218223729_404728790958889_8334650070958872458_n 218304525_953131648807620_7680021332460989731_n 218355474_662411925156835_5381869231898753325_n 218378996_524380488881768_6813424061970942593_n 218384640_4160532664035013_8742836967078576789_n 218400603_1021943485241574_3746350292290571999_n 218405006_1422247601486791_4803294547360534669_n 218434664_254814979740255_689836172315798275_n 218449403_2377242415739073_8906058821198618174_n 218604434_239470121352686_44384148046517645_n 218604526_4126258297429855_5960053618165935127_n 218604597_1193976384437193_5018592207128488483_n 218604603_829469614436383_1748641935218269479_n 218634112_492376538728964_4151981832723411061_n 218807824_806015113610987_4428782758658645727_n 218884866_807401266808033_1441429976161697891_n 218907854_858793531387269_7662228291952612364_n 218917510_622178388743277_3755169654280034771_n 219219486_4095712900513436_7284792351727922723_n 219754099_584944216248549_8930395794648218738_n 217888590_880485159532818_1247949457093964555_n

Baraka’dan Parklarda Tiyatro Gösterimleri

By Nazen Şansal

211360219_490410378906631_2720349254564699043_n

afiş

Baraka Tiyatro Ekibi parklarda ve meydanlarda seyircisiyle buluşuyor. “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” adlı oyun, 17 ve 24 Temmuz Cumartesi günleri saat 19.00’da Barış Manço Parkı’nda oynanacak. Halka açık ve biletsiz olarak gösterilecek olan yaklaşık bir saatlik oyun, işsiz bir gencin iş arama serüvenini ve bu esnada başına gelen trajikomik olayları konu alıyor. Kolaylaştırıcılığını Nazen Şansal’ın yaptığı oyunda Emel Karagözlü Cicibaba, İncilay Gök, Merin Olgun ve Şifa Alçıcıoğlu rol alıyor. “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” adlı kara komedi, kapitalizmin neoliberal döneminde çekilen toplumsal acılara geniş açılı bir ayna tutuyor. Tıpkı lunaparklardaki kahkaha aynaları gibi, pek çok gencin yaşadığı trajik gerçekliği komik bir biçime sokuyor. Karakterin, iş arama hikâyesinin bir bölümünde Kıbrıs’a da yolunun düşmesiyle oyun ülkemiz gerçeklerine de değiniyor. Baraka’nın 20. yıl etkinlikleri kapsamında yer alacak olan etkinliğin afişini Mustafa Batak, fragman ve video çekimlerini ise Kamil İpçiler gerçekleştirdi. Oyunun kostüm-aksesuar tasarım ve uygulaması ise Merin Olgun’a ait. Biletsiz ve ücretsiz olan oyun, saat 19.00’da başlayacak ve Pandemi önlemlerine uygun olarak açık havada seyirciye sunulacak. Lefkoşa’daki gösterim yerleri şöyle: 17-24 Temmuz Cumartesi Barış Manço Parkı 27 Temmuz Salı Göçmenköy Parkı 29 Temmuz Perşembe Büyük Han arkasındaki meydancık 211360219_490410378906631_2720349254564699043_n  

Doğayı Yok Edecek Olan ve Size Tepeden Bakan ‘‘Asil Köylü’’ İster miydiniz?

By Nazen Şansal

202125562_1244294232683347_3977998037442313035_n

202125562_1244294232683347_3977998037442313035_n

Binlerce üyeyi temsil eden onlarca örgüt ile birlikte bileşeni olduğumuz "Heykele Hayır Platformu"nun ortak açıklaması:

Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi kurucusu Erbil Arkın’ın ‘‘hayalim’’ diyerek ortaya attığı ve Girne Dağları’nın eteklerindeki doğal olarak kalmış en önemli tepelerden birisine ‘‘Asil Köylü’’ adı verilen devasa bir heykel inşaatı yapılması için çalışmalar yürütülmektedir. Henüz, resmi olarak gerekli adımlar atılmamış olsa da gayrı resmi olarak birçok çalışmanın yürütüldüğü, hatta Girne Belediyesi ile bu konuda işbirliği yapıldığı da bilinmektedir.

Toplumumuzun daha ileriye taşınması, doğamızın korunması, kültür-sanatımızın gelişmesi gibi farklı alanlarda çalışmalar yapan ve bir insan hakkı olan çevre hakkına sahip çıkan örgütler olarak, başta bizzat projenin yaratıcılarından olmak üzere çeşitli kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler ışığında söz konusu proje hakkında değerlendirmelerde bulunduk. Bu değerlendirmeler ışığında, aşağıda sıraladığımız gerekçelere dayanarak ‘‘Asil Köylü’’ heykelinin yapımına, toplumun genelinde hâkim olduğuna inandığımız şekilde açıkça karşı olduğumuzu belirtiriz. 1-      Söz konusu projenin, Girne Dağları’nın eteklerinde yer alan ve tamamen ağaçlarla kaplı olan 174 dönümlük ORMAN ARAZİSİ içerisinde yapılması planlanmaktadır. Bu alan yasal olarak bir orman arazisidir ve doğal bir park yapılmak üzere Girne Belediyesi’ne devredilmiştir. Başta Anayasa ve Fasıl 60 Orman Yasası uyarınca buraya, en iyi amaçlarla bile olsa herhangi bir inşaat yapılması söz konusu olamaz, olmamalıdır. Hele ki son yıllarda iklim krizinin de etkisiyle kuraklaşan, yangınlarla ormanları yok olan adamızda, artık tek bir ağaç bile kesilmemelidir. 2-      Betondan fazlasıyla nasibini alan Girne’de, insanların en azından yüzünü dağa döndüğünde 40x40 metre boyutlarında bronzdan yapılmış devasa bir heykeli değil yeşil dağları görebilmesine imkan sağlanmalı ve Girne Dağları’nın görsel ve ekolojik BÜTÜNSELLİĞİ bozulmamalıdır. Yapılması planlanan devasa heykelin, ülkemizin dokusuna, ölçeğine olan aykırılığı ortadadır. Kıbrıs adasına, toplumun geleceğine ve tüm dünyaya karşı doğaya yapılacak her türlü tahribatın sorumluluğunu hissederek hareket etmek, hiç bir surette ödün verilmemesi gereken bir unsurdur. 3-      Bölgenin orman alanı olması dışında, sahip olduğu çeşitlilik ve arazi yapısı dikkate alındığında heykel yapımı için gerçekleştirilecek inşaat faaliyetleri, projeyi hazırlayanların da ‘‘bir miktar zarar verilecek’’ diyerek önemsizleştirdiği ama kabul ettiği şekilde ciddi bir inşaat faaliyeti yaratacak ve doğaya büyük zararlar verilerek geri dönüşümü mümkün olmayan büyük TAHRİBAT yaşanmasına yol açacaktır. Ayrıca, heykelin çok güçlü aydınlatma sistemleri olacağı, bölgede neredeyse gece yaşanmayacak kadar müthiş bir ışık kirliliği ortaya çıkacağı tahmin edilmektedir. Bu da, doğal yaşam ve çevrede yaşayanlar için ciddi bir fiziki ve ruhsal çöküntü/tahribat yaratacaktır. 4-      Her ne kadar da proje tanıtımlarında ‘‘doğayı korumak için heykelin yapılacağı’’ söylemi yer alsa da ülke gerçeklerimiz, heykelin söz konusu bölge ve civarında İMAR BASKISINI artıracağı ve şehrin büyümesini imar planlarında görülenin aksi bir şekilde artıracağına yönelik endişe yaratmaktadır. Bu da sadece heykelin yapılacağı yeri değil tüm kentin dokusunu ve çevre yollarının trafiğini olumsuz yönde etkileyecektir. 5-      Heykelin yapılması planlanan tepe, AB NATURA 2000 çalışmaları kapsamında Kıbrıs’ın kuzeyinde belirlen 6 ekolojik alandan birisi olan Beşparmak Dağları Potansiyel Koruma Alanı sınırları içerisinde yer almaktadır. Diğer 5 bölge (Akdeniz sahili, Alagadi sahili, kuzey ve güney Karpaz, Tatlısu sahili, Mağusa Sulak Alanları), Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edildiği halde taş ocaklarının bulunması nedeniyle Beşparmak Sıra Dağları’nın koruma statüsü resmileştirilmemiştir. Ancak bu durum bölgenin uluslararası anlamda da korunması gerekliliğini ortaya koymaktadır. 6-      ‘‘Asil Köylü’’ heykelinin 40x40 metre boyutlarında ülkenin dört bir yanından görünecek şekilde devasa bir boyutta yapılması planlanmaktadır. Bu ÖLÇEKTE bir yapının hayata geçirilmek istenmesi, gerek malzeme temini ve tahribatın büyüklüğü gerekse inşaatı sırasındaki işçi güvenliği bakımından öngörülemeyen pek çok sıkıntıya da yol açma potansiyeli taşımaktadır. 7-      Söz konusu heykel, Kıbrıs Türk toplumun ürettiği veya kültürel olarak yakın hissedebileceği bir sanat unsuru değildir. Eserin, bir “köylü”nün var oluşundaki gibi doğayla bütünleşik olmadığı tam aksine doğa üzerinde hegemonik bir kurguya sahip olduğu, konu, içerik ve figüratif açıdan yerel değerlerle ve Kıbrıs köylüsü ile bağdaşmadığı da yadsınamaz bir gerçekliktir. 8-      Elbette ki kentlerimizin sanat eserlerine ihtiyacı vardır. Ancak bunlar, zenginliği ve gücü sembolize eden dev yapılar yerine, doğayla ve çevreyle barışık olan, insanlarla iç içe yaşayabilen örnekler olmalıdır.  Kütlesel olarak ezici bir büyüklüğe sahip olmak yerine yaratıcı ve özgün örneklerle toplumun kültürel yapısı zenginleştirilmelidir.  Kent, sokak, cadde, meydan veya park alanları yaratılırken heykel veya diğer kamusal sanat örnekleri için de gerekli mekanlar oluşturmalı ve estetik bir bütünlük içinde heykeller yaşamalıdır. 9-      Heykelin adının, yan yana anılamayacak iki kelime olan, ‘‘asil’’ ve ‘‘köylü’’ kelimelerinden oluşması bile bu projedeki tutarsızlığı itiraf etmektedir. Özellikle monarşi düzeninde kullanılan ve halkı, işçileri, kadınları, köleleri ezen ve üstün kabul edilen soyluları ifade eden ‘‘asil’’ kelimesinin, emekçi, çalışkan, mütevazı Kıbrıs’ın köylüsü ile bir arada kullanılması hayret vericidir. Sadece bu bile, ‘Asil Köylü’ heykelinin bu topraklardan ve halktan kopuk olduğunu diğer taraftan erk sahibinin her şeyi yapabilme istencinin göstergesidir. 10-   Her toplumun yarattığı sanatsal değerlerle var olduğu gerçektir.  “Asil Köylü” heykeli ise ne içerik ne de biçim açısından bu toplumun yarattığı bir değer değildir. Bu nedenle Kıbrıs kültürünü yansıttığı söylenen heykelin, hangi açıdan Kıbrıs halkını yansıttığı belirsizdir. Kıbrıs kültürünün en büyük özelliği olan mütevazılık unsurunu darmadağın eden böylesi bir heykel projesi kültürel perspektiften de yoksundur. 11-   Söz konusu heykelin, Fransa’daki Eiffel kulesini veya Brezilya’daki İsa heykeli örneklerine dayandırılarak ülkemize gelen turist sayısını artıracağı ve ülkemizin ekonomik olarak kalkınmasına katkı sağlayacağı yönündeki ifadeler de gerçek dışı bir söylemdir. Böyle bir iddia, heykelin hangi turizm modelimize uygun bir akıl olduğu ve hangi turizm politikamızın bir yansıması olduğu sorularını cevapsız bırakırken, heykelin turizm potansiyeli taşıması için ünik ve sanatsal açıdan ilerici ve yaratıcı bir dil taşıması gerekliliği da göz ardı edilmektedir. 12-   Böylesi bir heykele Devlet tarafından izin verilmesi, sermayedarlar arasındaki rekabeti artırarak başka zenginlerin de kendi fantezilerini ormanlarımıza, dağlarımıza denizlerimize yapmasına vesile olabilecektir. Sermayenin, kamusal alana ve sanata bu kadar pervasızca girmesi ve kamusal alanları canının istediği gibi bir sanatla donatması, sanatın özgür, yaratıcı ve halkla bütünleşik gelişimini de olumsuz etkileyecektir. Sonuç olarak; doğaya hançer gibi saplanacak, devasa boyutlarıyla her yerden görünecek, güç, ego ve paranın sembolü haline dönüşecek ve toplumun kendi değerleri yerine bir zenginin ölümsüz olma çabası olarak görünen böyle bir heykel projesi, Kıbrıs Türk halkına karşı büyük bir KÜSTAHLIK göstergesidir. “Asil Köylü” heykeli, yukarıda sıraladığımız gibi EKOLOJİK, EKONOMİK, KÜLTÜREL ve SANATSAL açılardan sakıncalarla doludur. Bu nedenle, başta ARUCAD ve Erbil Arkın olmak üzere projenin yaratıcılarını toplumu ikna etmeye çalışmak yerine projedeki ısrarlarından vazgeçmeye çağırırız. Bilinmelidir ki, biz aşağıda imza sahibi örgütler bu yönde gerekli adımlar atılmadığı takdirde çeşitli eylemler ve yargı süreci dahil olmak üzere böyle bir TOPLUMSAL YIKIM PROJESİNE karşı gereken her türlü mücadeleyi ortaya koyacağız. Kamuoyuna önemle duyurulur.  

HEYKELE HAYIR PLATFORMU

Akdeniz Avrupa Sanat Derneği, Avcılık Federasyonu, Bağımsızlık Yolu Partisi, Baraka Kültür Derneği, Barış Derneği, Basın Emekçileri Sendikası, Birleşik Kıbrıs Partisi, Biyologlar Derneği, Çatalköy’ü Geliştirme ve Kültür Derneği, Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu, Dipkarpaz Çevre Koruma ve Sosyal Aktivite Derneği, Doğu Akdeniz Üniversitesi Akademik Personel Sendikası, Esentepe Cennet Vadisi İnisiyatifi, Eşit Hak ve Adalet Sendikası, Federal Kıbrıs Hareketi, Gençlik Merkezi Birliği, Girne Düşünce Derneği, Gümrük Çalışanları Sendikası, Güzelyurt Geliştirme ve Kalkındırma Derneği, Halk Sanatları Derneği, Karpaz Dostları Derneği, Kıbrıs Erozyonla Mücadele ve Ağaçlandırma Vakfı, Kıbrıs Hayvan Hakları Derneği, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Kıbrıs Sulak Alan Topluluğu, Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası, Kıbrıs Türk Devlet Çalışanları Sendikası, Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası, Kooperatif Görevlilileri Sendikası, Kuzey Kıbrıs’ın Dostları Derneği, Lefke Çevre ve Tanıtma Derneği, Lefke Doğa Sporları Derneği, Lefkoşa Gençlik Derneği, Mağusa İnisiyatifi, Mimarlar Odası, Orman Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Sessiz Kullar Hayvanları Yaşatma ve Sahiplendirme Derneği, Sol Hareket, Şehir Plancıları Odası, Şehit Aileleri ve Malül Gaziler Derneği, Taşkent Doğa Parkı, Toplumcu Kurtuluş Partisi, Yerbilimleri Mühendisleri Odası, Yeni Kıbrıs Partisi, Yeryüzü Tohumları İnisiyatifi, Yeşil Barış Hareketi

Argasdi’nin 62. Sayısı Çıktı: Baraka 20 Yaşında!

By Şifa Alçıcıoğlu

ön kapak 62.

ön kapak 62. arka kapak 62.

Üç aylık periyodlarla yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 62. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Baraka 20 Yaşında” olarak belirlendi.   Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; Kıbrıs kültürü, Baraka’dan Haberler sayfasının yanı sıra Baraka Kültür Merkezi’nin 20.yılı nedeniyle Baraka’nın dünü, bugünü, kültürel ve sanatsal üretimleri, eylemlilikleri kısacası yirmi yıllık mücadele pratiği hakkında bir dosya ile sesleniyor okurlarına…   Argasdi’nin Hammaliye Kurulu’ndan yapılan açıklama ise şöyle: “Dergimizin dosya konusuna ayırdığımız sayfalarında sizleri Baraka’nın nasıl bir dernek anlayışı ile hayat bulduğu dernekçilik ve aktivizm konulu bir yazı ile karşılıyor, devamında ise derneğimizin kuruluş hikayesini genel bir bakış ile ele aldığımız yazıyla sizleri zaman tünelimizde yirmi yıllık bir geziye çıkarıyoruz. Kültür-sanat alanında bugüne değin biriktirdiğimiz üretimlerimize hayat veren mücadele araçlarımızdan Baraka Tiyatro Ekibi ve Sol Anahtarı Müzik Topluluğu sizleri konuk ediyor sayfalarına. Medya ve video aktivizm konulu bir başka yazımızla Baraka’nın bu alana bakışı, geçmişten bugüne olan üretimleri ve BarakaTV’nin oluşumu ile ilgili bilgiler aktarmaya çalıştık. Bu sayıya özel bilim konusunu da eklediğimiz sanat sayfamızda, derneğimizin en uzun süreli etkinlik grupları arasında yer alan Okuma-Tartışma grubumuz ile Sun-İzle-Tartış’tan kısaca bahsederken, ‘Okuyan insan, halkının yanındadır” şiarıyla yedi yılı aşkın süredir gönüllü olarak gerçekleştirdiğimiz yaz kurslarımız da geçmişinden bugününe sizlerle... Ayrıca yirmi yılını derlemeye çalıştığımız Baraka belleğimizi paylaşıyor, sokakta gerçekleştirdiğimiz röportajlarla mikrofonumuzu size uzatıp Baraka’yı sizden dinliyoruz. Bizler, argasdi otu gibi inatla mücadele ederek var olmaya devam edeceğiz nice yirmi senelerce. Dünün deneyimlileri, yarının ise hala acemileri olarak yıllardır maruz bırakıldığımız asimilasyon ve entegrasyon politikalarına karşı sözümüzle, notamızla, tiyatromuzla,  şiirlerimizle, kısacası kültür-sanatın her rengi ile direnmekten başka çaremiz yok. Başka bir dünya özlemiyle nice yirmi senelere…”   Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    

BARAKA 20. YIL ETKİNLİKLERİ BAŞLADI

By Pınar Piro

şikago4

şikago22001 yılında kurulan Baraka Kültür Merkezi, 20 yıldır, hem kültürel, hem sanatsal hem de siyasal alanda mücadele etmeye ve etkinlikler düzenlemeye devam ediyor. 1 şikago31 ay boyunca sürecek kutlama etkinlikleri kapsamında ilk olarak Sun-İzle-Tartış etkinliği gerçekleştirildi. Derneğin kuruluşunu anlatan kısa bir sunumun ardından, en eski etkinlik olan İzle-Tartış etkinliğini anlatan bir video gösterildi. Birlikte film izleyip tartışmanın yıllardır devam ediyor olmasının verdiği hazla,  Şikago Yedilisi'nin Yargılanması filmi izlendi. Şikago'daki 1968 Demokratik Ulusal Konferansı'nı, Vietnam Savaşı'na karşı protesto gösterileri düzenlenmesi sırasında suçlanan yedi sanığın duruşma sürecini anlatan film, katılımcılar tarafından büyük ilgi gördü. Filmin ardından da, yargının bağımsızlığının önemi, hala daha adalet arayışının ağır bedellere mal olabileceği, ırkçılığın hayatın her anında hiç beklenmedik zamanlarda ve yerlerde karşılaşılabilecek bir tehlike olduğu hakkında sohbet edildi. Ülkemizde yaşanan eylemler sonrası tutuklanmalar da göz önüne alınarak, farklı grupları temsilen birkaç kişinin gözaltına alınmasının dikkate değer bir konu olduğuna değinildi. Geçmiş yılların anıldığı, etkileyici bir filmin izlendiği ve 20. yaş için mumların üflendiği güzel gecede, bir sonraki gösterimde The Collini Case filminin izlenmesine karar verildi. Genç bir avukatın, zalimce işlenen bir cinayet davasının soruşturma sürecinde yaşadıklarını anlatan filmi birlikte izlemek isteyen herkesi, 7 Ağustos akşamı 20:00de dernek lokalimizde bahçe sinemasına bekleriz.  

Bahcada 10 Tayka ”20. Yıl Özel” Programının Konuğu Yaşar Ersoy

By Kamil İpçiler

baraka tv yaşar ersoy son

Baraka TV'nin sevilen programlarından Bahcada 10 Tayka, 20. yıl özel programında, tiyatrocu, yazar ve mücadele insanı Yaşar Ersoy'u konuk ediyor.   Baraka Kültür Merkezi'nin 20. yaş gününe özel 'Seyircili Canlı Yayın' formatında gerçekleştirecek ve ''Devrimci mücadelede kültür sanatın önemi ve Baraka'nın rolü konuşulacak.   8 Temmuz Perşembe saat 19.00'da Kızılbaş'taki Baraka lokalinin bahçesinde gerçekleştirilecek 'Bahcada 10 Tayka', halka açık bir söyleşi olup dernek lokalinde ve Baraka Kültür Merkezi Facebook hesabında canlı izlenebilecek.

Tembellik Hakkı- Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_5711

Tembellik Hakkı, Argasdi'nin 61. sayısının Sanat sayfasından sizlere sesleniyor. "Ben okudum pek haz ettim" diyerek okuyucuya seslendiğimiz kütüphane bölümünde yer alan yazımız, Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmış Tembellik Hakkıyla ilgili bilgiler sunuyor... IMG_5711Tembellik Hakkı altmış sayfalık incecik bir kitap. Ancak kısalığına bakılarak küçümsenmemeli, bazı kaynaklara göre Komünist Manifesto’dan sonra tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmiş kitap olma onurunu taşıyor. Marx’ın damadı Paul Lafargue’nin bu eserinin bir sosyalist klasik olduğundan ise kimsenin şüphesi yok. İlk bakışta kitabın isminin çağrıştırdığı şey, sanki Marksizm ile bir çelişki içerisindeymiş izlenimi bırakabilir. Tembelliği savunmak, bunu bir hak olarak yüceltmek sanki çalışmayı reddeden bir tutumu onaylamak, üretmeye karşı olmakmış gibi algılanabilir. Özellikle de Marksizm’in çalışan sınıfları, proletaryayı mücadelesinin merkezine koyan bir dünya görüşü olması ile “tembelliği savunmanın” birbirine ters şeyler olduğu düşünülebilir. Oysa gerçek bunların tam tersi! Lafargue Marksizm’i Fransa’da ilk kez gündeme getiren düşünür ve eylemcidir. Paris Komünü günlerinde Fransa’dadır, Komün yenilince sığındığı İspanya’da Kapital’in İspanyolca’ya çevrilmesinde görev almıştır, Fransa işçi sınıfını bilinçlendirmeyi hedefleyen Egalite gazetesinin yazar kadrosundadır ve Fransız Sosyalist Partisi kurucularındandır. Kısacası Lafargue bir Marksist’tir ve “Tembellik Hakkı” da bu ideolojik temel üzerinde yükselen bir kitaptır. Marksizm insanın evriminde emeğin rolüne işaret edip, alet kullanımından kültüre kadar her noktada topluma şekil verdiğini vurgularken sözü edilen emek, “kapitalist çalışma” değildir. Tam aksine Marx, bu tür çalışmanın işçileri nasıl insanlıktan çıkardığını eserlerinde en çok vurgulayan düşünürlerden biridir. Marksizm insan emeğinin hem insanı hem de toplumu şekillendiren ana unsur olduğunu, insanın emeği aracılığı ile çevresini şekillendirirken kendi kendisini de şekillendirdiğini açıklar. Ancak üretim araçlarının özel mülkiyeti ile birlikte, sadece emek aracılığı ile üretilen artık ürün değil “zaman” da sınıf mücadelesinin konusu olmuştur. Kapitalistler işçileri daha uzun süre çalıştırmak isterken, işçiler de kendilerine ait bir boş zaman talep etmektedirler. Çalışma saatleri uzadıkça işçiler insanlık dışı koşullara maruz kalmakta, insanlıktan çıkmaktadırlar! Lafargue da zaten “çalışma”ya değil, “kapitalist çalışma”ya karşı çıkmakta; “tembellik” derken “aylaklık”tan değil “boş zamandan” bahsetmektedir. İşte Tembellik Hakkı bu Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmıştır. Günde 12-14 saat çalışan işçilerin sekiz saatlik iş günü mücadelesinin yükseldiği, bu talebin işçi sınıfına kazandırdığı 1 Mayıs mücadelelerinin henüz doğmak üzere olduğu koşullarda Lafargue; tembelliğin kapitalistler kadar işçi sınıfının da hakkı olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Lafargue kitabında kendileri tembellikle meşgul olan sınıflarca çalışmanın kutsanmasının ikiyüzlü yapısını teşhir ettikten sonra aşırı saatlerde çalışılması sonucunda ortaya çıkan ürün fazlasının toplumlarda nasıl bir bozulmaya yol açtığına dikkat çekti. (Yeri gelmişken, kitapta aşırı üretim ve tüketimden kaynaklı ekolojik sorunların da eleştirildiğini söyleyerek, Marksizm’in ekolojik duyarlılığı olmadığını iddia eden günümüz “aydınlarına” bir selam gönderelim!) Kitabın son bölümünde ise her insanın günde en fazla üç saat çalışmasını öneren Lafargue, bu durumun teknolojik gelişmeyi teşvik edeceğini ve birçok işin makineler tarafından yapılması ile yaratıcı faaliyetlere, sanata, kültüre çok daha büyük bir alan açılacağını da vurguladı. Aşırı üretim yüzünden ekolojik bir felakete doğru yaklaşırken milyonlarca insanın açlık çektiği, yasalarda var olan sekiz saatlik iş gününün neoliberal saldırılarla küresel çapta fiilen geriletildiği, geçmişin kazanılmış haklarının teker teker kaybedildiği, bizim ülkemizde ise özel sektörde tamamen ortadan kalktığı koşullarda; Marksizm de “Tembellik Hakkı” da hala güncel.      

İzle-Tartış’ta Ödüllü Bir Ercan Kesal Filmi: “NASİPSE ADAYIZ”

By Kamil İpçiler

199768224_780203972863961_2148587465189298443_n

Baraka Kültür Merkezinin kuruluşundan beri kesintisiz devam eden en uzun etkinliği olan Sun-İzle-Tartış etkinliği, pandemi tedbirleri nedeni ile verilen kısa bir aranın ardından film severlerle buluşuyor. Açık havada gerçekleşecek etkinlikte ,katılımcılar bol ödüllü bir ERCAN KESAL filmi izleyecek; NASİPSE ADAYIZ. Nasipse Adayız, 2000’li yıllarda İstanbul Beyeoğlu Belediye Başkanlığına CHP’den aday olmak isteyen bir adamın yaşadıklarına odaklanıyor. Doktor Kemal Güner, belediye başkanlığına aday olmaya karar verir. Bunun için vakit kaybetmeden çalışmalara başlayan Güner, delice bir koşuşturmanın içine girer. Adayı seçecek kurulda Bir Numara'nın gözüne girip aday olmayı başarabilmek için her yolu deneyen Güner, heyecanla adaylığının açıklanacağı geceyi beklemeye başlar. Ancak büyük gün gelip çattığında beklenmedik olaylarla karşı karşıya kalır. Doktor kimliğinin yanı sıra, dizilerde veya uzun metraj filmlerde kısa rollerle gördüğümüz Ercan Kesal aynı zamanda senaryo ve kitap yazarlığı da yapıyor. Hem yönetmen koltuğuna oturduğu hem de oyunculuğunu üstlendiği bu ilk filminde de kendi deneyimlerini yansıttığı kitabından uyarlama yapmış. Bir adayın gözünden siyasetin farklı yüzünü, yapılan pazarlıkları, politik stratejileri ve insanın karanlık yüzünü gerçekçi olarak görmek isteyen herkesi, bu ödüllü filmi izlemek üzere, 12 Haziran Cumartesi akşamı 20:00’de Baraka lokaline, bahçede sinema keyfine bekleriz. Filmin aldığı ödüller: 39. İstanbul Film Festivali:  "En İyi Yönetmen", "En İyi Kurgu" ve "Fipresci” ödülleri. 27. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali: "En İyi Film", "En İyi Senaryo”, "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu", "En İyi Yönetmen" ve "En İyi Kurgu" ödülleri. Belgrad Uluslararası Film Festivali: En İyi İlk Film Ödülü.

Ah Şu “Tembelliğimiz”- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920

Argasdi'nin Tembellik dosyasını  incelediği 61. sayısında Kıbrıslı Türkler ve tembellik konusu "Ah şu Tembelliğimiz" isimli makaleyle tartışmaya açıldı. Derginiz Argasdi Baraka Kültür Merkezi lokalinde, bölgenizdeki Khora Kitap'ta ve gazete bayiilerinde... On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920Kıbrıslı Türkler üzerine en çok yapılan yorumlardan biri “tembelsiniz” argümanıdır. Peki, tembel miyiz? Öyleysek neden tembeliz? Ya tam tersiysek?  İstediğimiz gibi üretebiliyor muyuz, üretimlerimizi pazarlama gücümüz var mı? Kendi ekonomimizi elimizde bulundurabiliyor muyuz? Yoksa konformizmin rahat kollarında mışıl mışıl bir uykuda mıyız? Geçmişimiz; savaşlar, acılar ve yokluk hikayelerini içinde barındıran bir tarihe sahip. Güneş doğmadan uyanan köylülerin, bütün gün didinip durması ve bunu Sisyphos’un bir kayayı itmesi gibi sonsuz bir döngüde her gün tekrar etmesi… Bir yanda kuraklık, bir yanda yoksullukla geçen yıllar. Diğer taraftan ise yönetenlerin ve emperyalistlerin müdahalesi karşısında var olabilme mücadelesi için direnen bir halk… Kendi ayaklarımızın üstünde durma hayallerimiz hep bastırılmış, ağzımıza çalınan bir parmak balla “Aman siz uğraşmayın biz sizin yerinize yaparız” masallarıyla bir şekilde susturulmuşuz. Bugün gelinen nokta ise “şımarık, tembel, besleme” olarak itham edilen Kıbrıslı Türkler olmuş. Tarihe kısa bir bakış 1571 yılında adanın Osmanlıların eline geçmesiyle ilk kez Türk nüfus varlığından söz etmeye başlayabiliriz. Anadolu’dan buraya getirilen daha fazla tarım ve zanaat yaparak geçimini sağlayan Türkler, 1878 yılında İngiliz Sömürge Yönetimi altına geçtiği zaman Kıbrıslı Türk kimliğiyle anılmaya başladı. Kıbrıs, İngiliz sömürgesi olarak iki paylaşım savaşına da tanıklık etti. 1. Paylaşım Savaşı yıllarında Kıbrıslı Türklerin adadan çıkışı yasaklandı, ticaret yapmasına izin verilmedi. Büyük çoğunluğu köylerde yaşayan halk, çalışıp didinse de kuraklık amansız, yoksulluk başa belaydı. İşsizlik nedeniyle gençler bilmedikleri diyarlarda İngiliz askeri olarak savaşa katıldı, kızlar bilmedikleri diyarlara Araplara satıldı... Derken bir Amerikan şirketi boy göstermeye başladı Lefke kıyılarında. Cyprus Mines Corporation (CMC)  maden işletmesi 1914 yılında faaliyete başladı. İşsizlikten kırılan halk böylece kendine bir “kurtarıcı” buldu ve adanın dört bir yanından toplanan büyük bir çoğunluğu erkeklerden oluşan işçiler, CMC maden şirketinde çalışmaya başladı. 1950’li yıllarda bakırın en parlak rengi gibi zirvede ışıldamaktaydı şirket.  2. Paylaşım Savaşı sırasında faaliyetine ara verdiğinde ise tarlasını bırakıp birkaç kuruşa madende çalışan erkekler de işsiz kalır. Yıllarca ekilemeyen tarlalar verimsiz, kuraklık ve işsizlik acımasızdır. 1975 yılına değin maden arayan şirketin, arkasında tek bir iz bırakmadan dev bir çevre felaketi bırakıp gitmesi kadar da acı… Emperyalist güçlerin ada halkı üzerinde yarattığı travma bununla da sınırlı değildi.1960 yılında İngilizler adayı terk etti. Ardından ortak bir cumhuriyet kuruldu: Kıbrıs Cumhuriyeti. Ancak bu, uzun süren bir yönetim olamadı.1963 yılında birbirine kırdırılan halklar, 1974’te yeşil bir çizgiyle ortadan tamamen ikiye bölündü. Üretmeyen bir toplum tükenmeye mahkumdur 193941906_484824112806690_1423892627796488995_nSavaşın ardından yeni bir toparlanma sürecine geçiş yaşanır. Bu esnada Kıbrıslı Elenlerden kalan fabrikalar, 1975 yılında Sanayi Holding ismiyle yeniden üretime geçer. Bundan sonraki on yıl boyunca binlerce çalışanıyla üretime geçen Sanayi Holding altın dönemini yaşar. Öyle ki Japonya’ya bile ihraç edilen mallar vardır. İnsanlar üretmeye, ülke ekonomisi kendini kalkındırmaya başlamışken, 1986 yılında Türkiye Başbakanı Turgut Özal Kıbrıs’a bir ziyaret gerçekleştirir. Cennet gibi bir vatanımız olduğunu söyleyerek turizmin gelişeceğini, tarıma ve üretime gerek olmadığını açıklar. Böylece özelleştirmenin ilk sinyallerinin verildiği o dönemde fabrikaların sayısı yarıya inerken, insanlar işsizlikle ve yönetenlerin zorbalığıyla mücadele etmeye başlar. Sanayi Holdingle kendine yeten, özgür, örgütlü, sınıf çıkarlarını düşünen bir halkın varlığına tahammül edemezler. “Memur cenneti” haline gelmemiz de bu yaşananlardan sonraya rastlar. (Şimdilerdeyse genç memurlar, adaletsiz bir şekilde Göç Yasası cehenneminin mağduru durumundadır.) Bizden olmayana ekmek de yok politikası güden işbirlikçi yönetenler, şükran politikasının temellerini de atarak halka en büyük kötülüğü yapar. Ülkeden göçler yaşanır. TC egemenleri ise üretimden koparılmış, yaratılan nispi refahla rahatlamış bir Kıbrıslı Türk halkını istedikleri şekle sokabileceklerini düşünürler. Yıllar içinde üretim durmaya, halk fakirleşmeye, kurumlarımız teker teker batırılmaya, kimliğimiz sorgulanmaya, adımız tembel diye anılmaya başlar. Siesta bitti. Şimdi uyanma zamanı! Tüm bu arka planla, gelelim yapılan eleştirilere… Yıllarca işsizlikle ve savaşlarla boğuşan Kıbrıslı Türkler özünde üretken insanlar olmakla birlikte yıllardır yaratılan bu yapay refah dönemi nedeniyle biraz daha “rahatına düşkün” olarak tasvir edilebilir. Zamanında yapılan bu yanlış uygulamalarla birçok insan bu yaratılan konforun lüksünü fazlasıyla yaşamıştır. Erken emeklilikler, müşavirlikler, yaratılan bu ganimet düzeninden beslenenler… Artık bu refah döneminin de sonuna gelindiği aşikardır. Üzerimizde kurulan baskılar gün geçtikçe artmakta,  yaşam daha zor bir hale gelmektedir. İşsiz üniversite mezunları, hâlâ ailelerine bağımlı evli çiftler, bitik hale getirilen esnaf,  asgari ücret dahi alamayan özel sektör çalışanları, borçlar, borçlar, borçlar… Kıbrıslı Türkler olarak, geleceğini bu adada gören göçmen kesimlerle kader birliği yapıp var olma mücadelesini asla yitirmeden üzerimizde oynanan çirkin oyunlara, bağımlı hale getirilmemize, maddi çıkar ve menfaatlere, bu çarpık düzenin yarattıklarına karşı gerekirse sıfırdan başlamalı, yerli işbirlikçilere, yaratılan ambargolara ve üstümüzde kurulmak istenen “besleme” edebiyatına inat üretmeye devam etmeliyiz. Gençleri meslek liselerine, zanaata, üretime dayalı işler kurmaya da yönlendirmeli, tembellik argümanının altında ezenlere inat, çalışarak çoğalmalıyız. Fotoğraf: Michalis Georgiou, "On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910-1920.

Aynı Denizdeyiz, Aynı Gemide Değiliz

By Kamil İpçiler

191795922_919610635252073_4034825240889913112_n

Bu yıl da, Eşcinselliğin, Dünya Sağlık Örgütü tarafından hastalıktan çıkarılmasının 31. yıldönümü dolayısı ile ülkemizde bir hafta boyunca süren etkinlikler gerçekleştirildi. Pandemi koşullarının LGBTİ+’ları farklı etkilediğini isteyen komite bileşenleri; AYNI DENİZDEYİZ, AYNI GEMİDE DEĞİLİZ teması etkinlikler düzenlediler. Derneğimizin de her yıl yer aldığı 17 Mayıs organizasyon komitesi tarafından düzenlenen Onur Yürüyüşü ise 17 Mayıs günü Dereboyu Çemberinden başlayan Gökkuşağı Zinciri ile Meclise ulaştı. Sokakların gökkuşağı renklerine büründüğü eylem, Meclis önünde okunan basın açıklaması ile son buldu. 192547910_840638719867364_1851074947441002670_n189627231_498329391312311_5359945036343866490_n Komitenin ortak basın açıklaması Onur Haftası etkinliklerinin başlangıcı olan Gökkuşağı Zinciri’ne hoş geldiniz! Bugün Dünya Sağlık Örgütü tarafından eşcinselliğin hastalık olmaktan çıkarılmasının 31. yılı. 17 Mayıs her yıl Uluslararası Homofobi, Bifobi, Transfobi ve İnterfobi Karşıtlığı Gün olarak tüm dünyada anılmaktadır. Kıbrıs’ın kuzey kesiminde ise onur yürüyüşleri eşcinselliğin Ceza Yasası’nda suç olmaktan çıkarıldığı 2014 yılından beridir her yıl düzenlenmektedir. Bu yürüyüşler lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks ve artıların ayrımcılığa uğramaması ve insan haklarına eşit erişiminin sağlanması için yapılmaktadır. Son yıllarda ise onur yürüyüşleri ve bu kapsamda birçok etkinliği bizler 17 Mayıs Organizasyon Komitesi olarak düzenlemekteyiz. Her yıl çeşitli örgütün bir araya gelerek Kuir Kıbrıs Derneği ile dayanışma içinde düzenlediği bu etkinliklerde hem görünürlük hem de farkındalığı artırmayı amaçlamaktayız. Geçtiğimiz yıl tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 Pandemisinedeniyle etkinliklerimizi online olarak gerçekleştirdik ve Pandemi’nin bizler üzerindeki etkisini tartıştık. Bu bir yıl bizlere göstermiştir ki tüm dünyada Pandemi’den özellikle biz LGBTİ+’lar başta olmak üzere mülteciler, kadınlar, çocuklar, işçi sınıfı, sağlık çalışanları, yaşlılar ve daha birçok dezavantajlı grup olumsuz olarak etkilenmekte ve yöneticiler bu durumu kontrol altına almakta başarısız kalmaktadır. Özellikle Pandemi sürecinde birçok politikacının “Hepimiz aynı gemideyiz” söylemine karşı bizler “Aynı denizdeyiz, aynı gemide değiliz” sloganı ile tepki gösteriyoruz. Özellikle Kuir Kıbrıs Derneği’nin son yıllarda yürütmüş olduğu çalışmalarda da LGBTİ+’ların istihdam, sağlık, barınma, eğitim vb. alanlarda ayrımcılığa uğradığı ve en temel insan haklarının bile ihlal edildiği saptanmıştır. Ülkemizde; - İnterseksler küçük yaşlarda gerekli olmayan tıbbi müdahalelere maruz bırakılmakta, - Birçok trans cinsiyet uyum sürecine ve cinsiyetin hukuken tanınması hakkına erişememektedir, - Eşcinseller ve biseksüeller okullarda, iş yerlerinde, sosyalleşme ortamlarında gizlenmek zorunda bırakılmakta ve açılmalarıdurumunda da büyük risklerle karşı karşıya kalmaktadırlar, - Özellikle okullarda ve iş yerlerinde LGBTİ+’lar çevresindekiler tarafından zorbalığa, ayrımcılığa maruz bırakılmakta, - Yani özetle bugün heteroseksüel ve natranslara tanınan yasal ve sosyal haklar LGBTİ+’lara tanınmamaktadır. Bu nedenle ayrımcılık son bulana kadar bizler mücadelemize devam edecek ve renklerimizle güçlenerek var olacağız. Gökkuşağı Zinciri ile başlayan Onur Haftası etkinliklerimiz bugünden itibaren 25 Mayıs’a kadar her gün farklı farklı etkinliklerle gerçekleşecektir. Dileyen herkes Kıbrıs’ta 17 Mayıs adlı sosyal medya hesaplarımızdan etkinliklerin detaylarına ulaşabilir. 17 Mayıs Organizasyon Komitesi Bileşenleri: Kuir Kıbrıs Derneği, Mülteci Hakları Derneği, Kadın Eğitimi Kolektifi, VOIS Kıbrıs Uluslararası Öğrenciler, Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Akdeniz Avrupa Sanat Merkezi (EMAA), Üçüncü Toplum Örgütü, Kıbrıs Kadın Sağlığı Araştırma Derneği (KISAD), Sol Hareket – Sol Gençlik, Halkın Partisi – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi, Cumhuriyetçi Türk Partisi – Gençlik Örgütü ve Kadın Örgütü, Toplumcu Demokrasi Partisi – Gençlik Örgütü ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi.

Sol Anahtarı “Bestelerimiz” Etkinliğine Katıldı

By Mehmet Adaman

191199894_295920502204432_5867150628113194273_n

Müzik grubumuz Sol Anahtarı, Güzelyurt Portakal Festivali kapsamında düzenlenen “Bestelerimiz” gecesine BRT’nin konuğu olarak katıldı. Sol Anahtarı tarafından Fikret Demirağ’ın “Sen Öldükten Sonra da” şiirinden bestelenen son stüdyo çalışmamızın, etkinlikte ülkemizin ünlü gruplarından SOS tarafından icra edildiği konsere, solistimiz Tahsin Oygar Sol Anahtarı’nı temsilen katılarak “Sen Öldükten Sonra da” şarkısını seslendirdi ve dinleyenlerin beğenisini aldı. 191199894_295920502204432_5867150628113194273_n

Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

photo

Argasdi'nin 61. Sayısı "Tembellik" dosya konusuyla bayiilerdeki yerini aldı. Bugün dosyadan bir yazımızı sizlerle buluşturuyoruz: "Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!".  Pandemide evden çalışma durumunda bırakılan emekçileri inceleyen makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Aktivistimiz Zekiye Şentürkler tarafından kaleme alınan yazıda kendinizden çok şey bulacaksınız... photo “Evden bağlanalım”, “zoom açalım”, “online meeting atıyorum”, “çevirim içi olalım”, “aman Pandemi var evden çıkmayın ama işleri de aksatmayın” diyerek hayatımıza sokulan yeni terminolojilerin sanırım uğramadığı ender kapı kaldı. Koronavirüsün uzun süre bizlerle olacağını idrak ederek yaşamımızı sürdürdüğümüz günümüzde, koronavirüsten daha da bela bir evden çalışma furyası aldı başını gidiyor ve ne yazık ki bazı kesimler için koronavirüs gitse bile evden çalışma durumu hiç gideceğe benzemiyor. Devletten yine hayır gelmedi “Koyun can derdinde, kasap et” sözü herhalde durumu en iyi özetleyendir. Geçen yıl Mart ayında salgının ülkemize gelmesiyle birlikte ilk kapanma koşullarını yaşadık. İlk aşamada herkes can derdinde olduğundan dolayı evde kalmayı her şeyin önüne koyabilmiş ve kapanmıştı. Zorunlu açık olması gereken sektörler hariç herkes evindeydi ve devletten medet umuyordu. Ancak ilerleyen zaman içerisinde, komik bile denilemeyecek destekler açıklayan devlet, her zamanki gibi elini işçilerin cebine atsa da işverenleri de yeterince memnun edemedi. Böylece patronlar hemen harekete geçti. Hem çalışanlarına boşuna para vermeyeceklerdi hem de kendileri daha fazla para kaybetmeyecekti. Sonuç olarak, işçileri evden çıkarmadan çalıştırabilmenin yollarını aramaya başladılar ki bunu bulmak günümüzde pek çok ülkede kullanılan bir çalışma yöntemi olduğundan dolayı pek de zor olmadı. Evlerden yapılabilecek işler için gerekli altyapı harcamalarını da işçilerin üzerine yıkan pek çok patron internet, telefon, laptop gibi araç gereçleri de sağlamadan, çalışanlara iş başı yaptırmaya başladı. Bu durumun patronlara kat be kat fayda sağlayacağının ve işçiler için ciddi bir sömürü olacağının herkes farkındaydı. Ama ilerleyen günlerde yaşanılacak ekonomik kriz, ödenmesi gereken faturalar, krediler, çocukların masrafları, ev geçindirme derdi derken çalışanlar da mecburen bu duruma boyun eğmek zorunda bırakıldı. Her daim krizi fırsata çevirenler Öncelikle gasp edilen elbette ki çalışanların zamanı olmuştur. Mesai saati mevhumu ortadan kalkmış; öğle arası, akşamüstü, iş bitiş saati dinlemeyen patronlar, dur durak bilmeden mailler, mesajlar, telefonlar yağdırmaktadır. “Zaten evdesin başka işin ne!” bakış açısıyla, çalışanların emeklerini sömürebildikçe sömüren patronlar, özellikle aynı zamanda evi çekip çevirme, yaşlı/hasta/çocuk bakımı gibi pek çok görev üzerine yıkılan, ev içi emeği yok sayılan kadınları iki kat daha fazla ezmiştir. Her an işteymiş gibi “hazır ol”da patrondan emir beklemenin yarattığı psikolojik baskıya, geçimini sağlamak için buna katlanmak zorunda olmanın yarattığı baskı da eklenince insanlar içinden çıkılmaz bir bunalıma sürüklenmiştir. Sabah, patronların istediği saatte başlayıp akşam geç saatlere kadar süren mesailerin karşılığının ödenmesi söz konusu olmazken, patronlar insanların özel hayatının içerisinde olmayı normalleştirme yolunda hızla ilerlemektedir. Patronlar, davetsiz bir misafir gibi eve gelip salonun ortasına oturmuş ve kesinlikle kalkmayı da düşünmemektedir. Zorunlu kapalı olunan dönemde ödeneksiz izin gibi pek çok seçeneği kullanarak çalışanlarının yatırımlarından kırpan, maaşlarını ödemeyen ya da ciddi kesintilere uğratan, tabiri caizse çalışanlarına bu zor dönemde hiçbir destek göstermeyen patronlar şimdi çalışanlarından onların kölesi olmasını talep etmektedir. Her durumda krizi fırsata çevirip kendi menfaatlerine öncelik veren patronlar açıkça çalışan haklarını hiçe sayıyor, İş Yasası’na göre ek mesailerini ödemeyerek, zorunlu izine çıkarıp yıllık izin haklarını tüketerek suç işliyor ancak buna dur diyebilecek yetkili organlar üç maymunu oynuyor. İşsizliğin gün geçtikçe katlanarak arttığı bu zamanlarda ise çalışanlar da bu duruma katlanmak zorunda bırakılıyor. Beterin beteri var dedikleri Bir de Pandemi kuralları gevşetilip artık ofislerine dönme imkanı olsa da dönemeyen bir kesim var ki onlar için beterin beteri tabirini kullanmak tam yerinde olur. Özellikle çağrı merkezi gibi vardiyalı görevlerde çalışan kişiler evlere hapsedilmeye devam ediyor. Bunun gerekçesi ise tam bir rezalet! Gecelerini gündüzlerini patronların cebini doldurmak için iş yerinde harcayan bu kesimin ısınma/soğuma,  içecek ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlarını evde çalışma durumunda kendi ceplerinden karşılamaları, patronların cebini biraz daha fazla şişiriyor. Fırsatçı patronlar bu gibi çalışanları evlerine hapsetmeye devam edip, bu giderleri de onların üzerine yıkıyor. Özetle bu çalışanlar için hem 8 saatlik mesai kavramı ortadan kaldırılıp, ek mesai ödemeleri yapılmıyor hem de bu kişilere ek gider yaratılıyor. Ülkemizde, sermaye-hükümet el ele çalışanları köleleştiriyor. Oysa emekçilerin örgütlü bir yapısı olabilse, bu kâr düzeni içinde bile bir takım iyileştirici önlemler alınabilir. Örneğin bazı Avrupa ülkelerindeki şirketler, evden çalışan emekçilerin kirasının ve ısınma/soğuma masrafının yarısını ödemeye başladı bile. Acilen yasal düzenleme! Bu insanca çalışma hakkını hiçe sayan uygulamaların derhal sona ermesi için evde çalışan işçilere ek yasal düzenlemelerin, cezai yaptırımların ve denetimlerin bir an önce yapılması hayati önem taşımaktadır. Devletin, evde çalışma koşullarını ve bu kesimdeki işçilerin haklarını yasalar nezdinde ivedilikle düzenlemesi ve çalışanları patronların kölesi olmaktan kurtarması gerekmektedir. Çalışanların uğradığı haksızlıkları hızlıca çözme kabiliyetine sahip İş Mahkemelerinin kurulması da bu süreci destekleyecek önemli bir adım olacaktır.

1 MAYIS 2021: “Ultra Zenginler de Bedel Ödesin”

By Zekiye Şentürkler

1

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu’nun organize ettiği, Kadın Eğitimi Kolektifi’nin de destek belirttiği 1 Mayıs yürüyüş ve etkinliği “Ultra Zenginler de Bedel Ödesin” çağrısıyla gerçekleştirildi. Saat 17.00’de Hastane çemberinde toplanan eylemciler buradan Göçmenköy Çocuk Parkı’na yürüyüş düzenledi. Yürüyüş ve etkinlikte zenginlerden Servet Vergisi alınması, asgari ücretin en düşük kamu maaşına endekslenmesi, sendikasız çalıştırılmanın yasaklanması talepleri dile getirilerek çeşitli sloganlar atıldı. Yürüyüşün ardından Göçmenköy Çocuk Parkı’nda düzenlenen etkinlikle şiirler okunup Sol Anahtarı konseri gerçekleştirildi. Baraka Kültür Merkezi, yine 1 mayıs günü sabahı bazı sendika, dernek ve partilerin organize ettiği, Sarayönü’nde gerçekleştirilen 1 Mayıs mitingine de katılım gösterdi. 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15

Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu Partisi ve Lefkoşa Belediyesi İşbirliğiyle Umut Bahçesi’ne Yeni Fidanlar Dikildi

By Nazen Şansal

179427755_162087052497716_7368317151746684812_n

179427755_162087052497716_7368317151746684812_n

2017 yılından bu yana ağaç dikimi ve bakımı yapılarak yeşillendirilen Umut Bahçesi’ne yeni fidanlar ekildi. Belediye Meclisi tarafından 2018 yılında alınan kararla “Umut Bahçesi” adı verilen, Haydar Paşa Ticaret Lisesi yanında bulunan yeşil alanda, Baraka aktivistleri, Bağımsızlık Yolu üyeleri ve Lefkoşa Belediyesi personelinin katılımıyla 29 Nisan Perşembe günü bir etkinlik gerçekleştirildi. Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da katıldığı etkinlikte yeni zeytin ve narenciye fidanları dikilerek sulaması yapıldı. Belediye ekipleri, Baraka ve Bağımsızlık Yolu işbirliğiyle temizliği ve düzenlemesi yapılan yeşil alana, banklar ve çöp bidonları da yerleştirildi. Etkinliğe bölge halkından da katılım oldu ve parkın ileride daha da geliştirilmesi planlandı. 179525505_471179367287981_7845135902431215653_n   179573608_462294831761053_7993247981903412656_n 179748231_1156820021433133_8698670775163967451_n   179847426_3823445747704072_3675773373422243317_n 180083210_168298535193182_6603631223082575303_n   180178233_504704650714953_1915286333254824497_n 180403643_479327743274966_2979647930814274659_n bDSC_0209-min bDSC_0216-min bDSC_0232-min bDSC_0240-min bDSC_0257-min b-min

Teali-i Nisvan- Cansu Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6

Tarihte bugün; 28 Nisan 1913'e  giderek, Osmanlı’da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan'ın kurulmasına tanık olacağız. Argasdi'nin tarihe ışık tutan sayfası Bellek'te yer alan makaleyi Cansu Nazlı yazdı. Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. 2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6Lisedeki tarih dersleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleme ve gerilemeleriyle empati kurduran, devlet aklıyla bize tarih öğreten müfredatını bir hatırlayın. Osmanlı’nın dağılma döneminin olumsuzluklarını genç zihinlere boca eden resmi tarih anlatımında işçi ve kadın hareketlerinin yükseldiğinden ve emekçilerle kadınlar için kaydedilen ilerlemelerden hiç bahsedilmez. Bir düşünün, 2. Meşrutiyet döneminde işçilerin daha adil bir ücret ve çalışma koşulları için İstanbul’dan Beyrut’a, İzmir’den Selanik’e, Üsküp’ten Ereğli’ye, Kavala’dan Samsun’a grevlere çıktığı 1908 grevlerinden bahsedilseydi Osmanlı Devleti’nin dağılmasına mı empati kurardık yoksa işçi hareketinin o döneme dek görülmedik derecede canlanmasına mı? Peki ya,  aynı dönem ilk feminist örgüt olan Teali-i Nisvan’ın  kurulduğu, bunu onlarca daha kadın örgütü, gazete ve dergi takip ettiği ve kadınların özerk örgütlenmesinin bir siyasi parti kurma girişimine kadar ilerletildiği ancak başvurularının reddedildiği öğretilse, bugün kadınlar Atatürk büstüne Mustafa Kemal kadına seçme ve seçilme hakkı ‘verdiği’ için karanfil koyar mıydı? Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bugün daha çok Teali-i Nisvan Cemiyeti’nden bahsedelim. Nam-ı diğer "Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği”, bazı kaynaklara göre 1908’de bazılarına göre 1913’te, Halide Edip’in girişimiyle kuruluyor; üyeleri arasında Nakiye Hanım, Nezihe Muhiddin, Rana Sani Yaver de bulunuyor. Kadınların kültürel olarak gelişmesini ve ekonomik özgürlüklerini kazanmasını hedefleyen derneğin dil kursu açmak, konferanslar vermek, çeviriler yapmak, kadınlar için okuma yazma kursu açmak gibi faaliyetleri bulunuyordu. Kültürel bir örgütlenme olan bu cemiyete üye olabilmek için iyi derecede Türkçe bilmek ve verilmekte olan İngilizce derslerine katılım sağlamak gibi belirli şartlara sahip olmak gerekliydi. İngiltere’de kurulmuş olan Türk Kadınları Muhibbi Cemiyeti’ne paralel olarak çalışmak istendiğinden İngilizce’ye bu kadar önem verildiği tahmin ediliyor. Dernek, kadınların ayda 5 kuruş karşılığında haftanın iki günü giderek ‘Mektebi İbtidaiye’ eğitimi aldıkları bir dershane de açmış. Kadınlara ayrıca Türk işi, beyaz iş, hesap işi ve çamaşır imalatı gösterilen kurslar da düzenlenmiş. Kadınlarla ilgili yazılar, tarihi, edebi, sosyal eserler dernek bünyesinde Türkçe’ye çevrilmiş. Cemiyet-i İmdadiye, Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan, Kırmızı Beyaz Kulübü, Çerkez İttihat ve Teavün Cemiyeti ve daha onlarca kültürel kadın örgütü, yine aynı dönem faaliyet göstermeye başlamış. Yine aynı yıllar Hanımlara Mahsus Gazete, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi birçok gazete ve dergi de yayımlanmaya başladı. Kadınların toplumsal yaşama daha fazla karışmasının ve örgütlenmesinin de tesiriyle bu dönemde kadın erkek beraber alışverişe çıkma, evlilikte belediye nikâhı şart olması, Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılarak kocanın ikinci bir kadın ile evlenebilmesinin ilk kadının onayına bırakılması minvalinde gelişmeler de yaşanmıştır. Araştırmacı gazeteci bir yazar olan Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu isimli kitabının bakış açışı bölümlerinden birinde şöyle der: “Yakın bir zamana kadar, Atina demokrasisini inceleyen tarihçiler laf arasında değinmenin dışında kadınlardan ve kölelerden hiç bahsetmezlerdi. Köleler Yunan nüfusunun çoğunluğunu, kadınlarsa yarısını oluşturuyordu. Atina demokrasisi kadınların ve kölelerin bakış açısından nasıl görünüyordu acaba? ABD Bağımsızlık Beyannamesi 1776’da “bütün insanların eşit doğduğunu” ilan etti. Siyah kölelerin, köleliklerini sürdüren bu beyanname yarım milyon kölenin bakış açısına göre ne anlama geliyordu? Ya hiçbir hakları olmadan yaşamaya devam eden kadınlar, kimle eşit doğuyorlardı?” Resmi tarihten okunduğunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminin başlangıcı kabul edilen 2. Meşrutiyet dönemi oldukça olumsuz olarak lanse edilirken aynı döneme emekçiler ve kadınlar açısından baktığımızda da başka bir şey görürüz: Dünyanın birçok ülkesinin resmi tarihinin gizlediği gerçeğiyle emeğin ve kadının özgürleşme mücadelesinin hikayesini... İşte buralarda gizlenen bizim hikayemizdir.

Kültür Derneklerinden Başbakanlık Önünde Eylem: “Tüzük değişikliği yapılmazsa kaybeden kültür ve sanatımız olacaktır”

By Nazen Şansal

2

1

Çeşitli alanlarda faaliyet gösteren 66 dernek adına temsilciler, bugün Bakanlar Kurulu toplantısının yapılacağı Başbakanlık önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasını öncesi yapılan konuşmada, ülkemizin doğusundan batısına, halk dansları, fotoğraf, seramik, edebiyat, müzik, tiyatro, kadın çalışmaları ve benzeri alanlarda üretimler yapan ve yüzlerce üyesi bulunan derneklerin ortak bir sıkıntısının dile getirileceği vurgulandı. Pandemi koşulları gereği, toplum sağlığını korumak adına sınırlı sayıda temsilci ile gerçekleştirilen eyleme destek veren turizm emekçilerine ve Bu Memleket Bizim Platformu’na da teşekkür edildi. Serkan Soyalan’ın okuduğu ortak açıklamada; Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde, derneklere hiç danışılmadan değişiklik yapıldığı ve derneklerin Değerlendirme Komisyonu’na seçtiği 5 üyenin iptal edildiği anlatıldı. Komisyonda, Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile derneklerin demokratik seçimle belirlediği 5 üyenin yıllardır uzlaşı içerisinde çalıştığı vurgulanarak “Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini ve derneklerin dışlanmasını protesto ediyoruz” denildi. Ayrıca bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirildiği ve bu toplantılardan çıkan sonuçların da takipçisi olunacağı belirtildi. 2 3 Açıklamanın tam metni ise şöyle: Değerli basın emekçileri kültür-sanata duyarlı halkımız, Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde bir değişiklik yapılarak Değerlendirme Komisyonu'na, Kültür-Sanat Danışma Kurulunca seçilmekte olan 5 üyenin iptal edildiğini ve yerine Kültür Dairesi Müdürü tarafından 5 üyenin atanacağını öğrendik. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, yıllardır bu alanda aktif olarak çalışan; müzikten halk danslarına, tiyatrodan fotoğrafçılığa, tangodan edebiyata kadar pek çok konudaki üretimlere imza atarak kültür ve sanatın gelişimine katkı yapan onlarca dernek varken hiçbirinin fikri alınmadan böyle bir değişikliğe gidilmesi kabul edilemezdir. Üstelik yasal dayanakla kurulmuş olan ve derneklerin seçilmiş temsilcilerinin de yer aldığı Kültür Sanat Danışma Kurulu, yasa ve tüzük gereği Bakan'a danışmanlık yapmakla görevli ve yetkilidir. Tüzük değişikliğine gidilmeden bu Kurulun görüşünün alınması çok daha doğru ve sağlıklı olurdu. Oysa Bakanlık, bunu yapmadan Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nü değiştirmiştir. Dolayısıyla bu Tüzük değişikliği sadece antidemokratik değil, teamüllere de aykırı olmuştur. Değerlendirme Komisyonu’nda, mevcut tüzüğe göre Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile Kültür Sanat Danışma Kurulu tarafından demokratik seçimle belirlenen 5 üye, yıllardır uyumlu ve uzlaşı içerisinde çalışmaktaydı. Şimdi bunca zorluğun yaşandığı Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için derneklere daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini şiddetle kınıyoruz ve protesto ediyoruz. Mevcut tüzük, devlet olanaklarının, atanmış kişilerin iki dudağı arasından çıkacak keyfi ve partizan kararlarla yürütülmesine alternatif, demokratik, katılımcı ve devlet ile derneklerin işbirliğini hayata geçiren bir tüzük olarak kurgulanmıştı. Ancak yıllar içinde uygulamada ortaya çıkan eksiklikleri gidermenin yolu, kesinlikle dernek temsilcilerinin karar alma süreci dışına atılması olamaz. Hep aynı kişilerin görev yapması bir sorun olarak görülürse, Komisyon üyeliğine belli bir süre sınırı konması gayet uygun, demokratik ve katılımcı bir çözüm olacaktır. Bu amaçla bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirdik ve bir uzlaşı noktası bulmak üzere çeşitli önerilerde bulunduk. Önerilerimiz tümüyle kabul görmedi ancak dün yaptığımız toplantıda Bakan’dan bir söz aldık. Şöyle ki; derneklerin seçeceği sadece 2 kişi arasından Bakanın veya Kültür Dairesi Müdürünün atama yapması şeklinde Tüzüğün değiştirileceği bize açıklandı. Bu yöndeki bir uygulamanın yaratacağı sakıncaları veya sağlayacağı faydayı henüz enine boyuna değerlendirme imkanımız olmasa da ve bu hususta çeşitli dernekler farklı görüşlerde olmakla birlikte, tüm dernekler olarak Bakanın en azından verdiği bu sözü tutmasının takipçisi olacağız. Bu Tüzük değişikliği Nisan ayı sonuna kadar yapılmaz ise sonuçta kaybeden kültür-sanat alanındaki çeşitlilik, çoğulculuk, nitelikli üretimler ve dolayısıyla kültür-sanata duyarlı halkımız olacaktır. Şunu da kaydetmek gerekir ki; kültür ve sanatın gelişmesi için devletin desteği önemli ve gereklidir hatta bu, devletin Anayasal ödevidir. Ancak kültür-sanat, devletin ve resmi ideolojinin uhdesinde olmamalı, farklı ve renkli alternatif seslere ve yaratıcı düşüncelere yer açılmalıdır. Bu açıklamayı yapan kültür-sanat dernekleri olarak, tek derdimiz devletten katkı almak değildir. Elbette parasal destekle üretimlerimiz daha kaliteli olabilmekte, halkımıza daha fazla ulaşabilmekte, gençlerimize, çocuklarımıza ücretsiz etkinliklere dönüşebilmektedir. Ancak bizler, ülkesine, kültürüne ve sanata gönül vermiş kişiler olarak kendi dayanışma ağlarımızla da üretimlerimizi her şekilde sürdüreceğiz. Derdimiz, yıllar içinde mücadele ile kazandığımız demokratik ve katılımcı bir anlayışın, topluma da zarar verecek şekilde otoriter bir zihniyetle değiştirilmiş olmasıdır. Bakanlığı bu konuda verdiği sözü tutmaya ve tüm halkımızı da kültür-sanata sahip çıkmaya çağırıyoruz. Akademi Sanat Derneği Akdeniz Avrupa Sanat Derneği (EMAA) Akçay Kültür Sanat Derneği (AKDER) Alayköy Folklor Derneği Alpay Volkan Kültür Sanat Derneği Alzheimer Derneği AVSAD AYDER Baraka Kültür Merkezi Çatalköy’ü Geliştirme ve Kültür Derneği (ÇADER) Dikmen Gençlik Merkezi Derneği (DİGEM) Dördüncü Duvar Kültür ve Düşünce Derneği Envision Diversity Evrensel Hasta Hakları Derneği Genç Yetenekler Kültür Sanat Derneği Gençlik Merkezi Birliği Girne Gençlik Merkezi Göçmenköy Taşkınköy Kültür Derneği (GÖÇ-TAŞ) Güzelyurt Amatör Sanatçılar Derneği (GASAD) Güzelyurt Atılımcı Sanat Derneği (GASAD) Güzelyurt Geliştirme ve Kalkındırma Derneği (GÜKAD) Halk Sanatları Derneği (HASDER) Hayata Dokun Hareketi İnönü Gençlik Merkezi Kültür Sanat ve Spor Derneği (İGEM) İnsan Kaynakları Yönetimi Derneği (İKYD) İskele Kültür Sanat Derneği (İSDER) Kadından Yaşama Destek Derneği (KAYAD) Kalkanlı Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (KAYDER) Kıbrıs AB Derneği Kıbrıs Ada Tango Derneği Kıbrıs Edebiyat Derneği Kıbrıs Fotoğraf Sanatı Derneği (KIFSAD) Kıbrıs Havaları Derneği (KIBHAD) Kıbrıs Kâğıt Sanatçıları Derneği Kıbrıs Polifonik Korolar Derneği Kıbrıs Sanat Derneği Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği Kıbrıs Türk Fotoğraf Derneği Kıbrıs Türk Fransız Kültür Derneği Kıbrıs Türk Kütüphaneciler Derneği Kıbrıs Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği (KTÜKD) Kıbrıs Türk Yazarlar Birliği Kuir Kıbrıs Derneği Kuzey Kıbrıs Seramikçiler Derneği Lefkoşa Folklor Derneği (FOLKDER) Lefkoşa Folklor ve Gençlik Merkezi (FOGEM) Lirik Şiir Grubu Mehmetçik Kültür ve Dayanışma Derneği Mağusa Kadın Merkezi Derneği (MAKAMER) Mağusa Kültür Derneği Nicosia New Generation Lions Kulübü Özgür Adımlar Kültür ve Sanat Derneği Sevgi Çiçeği Kültür Sanat Derneği (SEÇDER) Sivil Toplum İnisiyatifi Sonare Çoksesli Korolar Derneği Tango Siempre Dans ve Sosyal Aktivite Derneği Turizm ve Folklor Araştırmaları Derneği (TUFAD) Üçüncü Toplum Forumu Üretim Merkezi Yeni Erenköy Kültür ve Sanat Derneği (YENDER) Yunan Dili Derneği (YUDER)   Ayrıca “Bu Memleket Bizim Platformu” da derneklere destek açıklamıştır.    

Kültür-Sanat Dernekleri “Yardım Tüzüğü” İle İlgili Basın Açıklaması Yapacak

By Nazen Şansal

151220181123581238071_2

 

 download (1)

50’den fazla dernek, 9 Nisan Cuma günü saat 13.00’de Bakanlar Kurulu toplantısının gerçekleşeceği Başbakanlık önünde bir basın açıklaması gerçekleştirecek. Dernekler, “Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü”nde Şubat ayında yapılmış olan antidemokratik değişikliğin, kültür-sanatın özgürce gelişimine vuracağı darbeyi anlatarak Hükümeti bu yanlıştan dönmeye çağırmak amacıyla böyle bir eylem düzenliyor. Derneklerden yapılan açıklamaya göre; “Kültür sanat projelerine maddi katkı yapılıp yapılmamasına karar veren Değerlendirme Komisyonu'nun zaten 8 üyesi devlet yetkililerinden ve/veya temsilcilerinden oluşurken, derneklerin seçimle belirlediği 5 üyenin de siyasete bağlanmasında hiçbir şekilde kamu yararı yoktur. Demokrasiyi ve katılımcılığı yok eden bu tüzük değişikliği geri alınmaz ise sonuçta kaybeden kültür-sanat alanındaki çeşitlilik, çoğulculuk, nitelikli üretimler ve dolayısıyla kültür-sanata duyarlı halkımız olacaktır.” Ne olmuştu? Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü, Şubat ayında, mevzuat gereği zorunlu olan Kültür Sanat Danışma Kurulu’nun görüşü alınmadan değiştirilmiş ve Değerlendirme Komisyonu’ndaki 5 dernek temsilcisi süreçten dışlanmıştı. Buna derhal tepki gösteren 50’den fazla dernek, gerek imza kampanyası gerekse de Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirerek bir uzlaşı yolu aramışlardı. Tüzükte bir takım düzeltmeler yapılması yönünde çalışmalar da başlatılmıştı. Ancak verilen bazı sözlere rağmen, gelinen aşamada Tüzük halen antidemokratik ve dernekleri dışlayıcı şekilde yürürlüktedir ve derneklere dayatılmış durumdadır. 9 Nisan Cuma günü saat 13.00’de Bakanlar Kurulu (Başbakanlık) önünde yapılacak basın açıklamasına tüm basın emekçilerinin ve kültür-sanata duyarlı halkımızın ilgisini rica ederiz.

Argasdi’nin 61. sayısı “TEMBELLİK” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

169458785_253836753132915_950487460902188517_n

169458785_253836753132915_950487460902188517_nÜç aylık kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 61. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Tembellik” olarak belirlendi. Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; kitap, film ve müzik yazılarının yer aldığı sanat sayfalarının yanı sıra “Tembellik” temasını farklı boyutlarıyla işleyen bir dosya içeriyor. Bu sayıda bellek sayfamız, bizleri Osmanlı’da kurulan ilk feminist örgütle tanıştırıyor. Tembel olmakla itham edilen Kıbrıslı Türkler araştırma konusu olarak karşımıza çıkıyor. Derginin ilerleyen sayfalarında, Pandemi koşullarında özel sektör emekçilerinin yaşadığı sorunlar malumken, Bağımsızlık Yolu partisinin öne çıkardığı Servet Vergisi hakkında detaylı bir yazı ile karşılaşacaksınız. Son zamanlarda ortaya atılan PCR testlerinin güvenirliğinin sorgulanmasını araştıran makalemiz de dergimizde yer alıyor. İnsanlar tarafından (kendisi yapmadığı zamanlarda) hoş karşılanmayan tembellik, özünde o denli kötü bir şey olmayabilir. Örneğin Eski Yunan’da zenginler çalışmaz, deyim yerindeyse tembellik ederlerdi ki kendilerine herkesin sahip olamayacağı bir zaman ayrıcalığı kazanabilsinler. Bu dönemde sanatta, sporda, düşüncede atılan temeller hâlâ güncelliğini koruyor. Çalışmanın ve boş zamanın, madeni bir paranın iki yüzü gibi birbirini tamamladığını düşünmemişizdir önceden belki de. Ya da yaratıcılık için boş zamana duyulan ihtiyacı... Belki de olmasaydı şimdi hayatımızı kolaylaştıran icatlar da olmayacaktı. Yine de okulda, iş yerinde hatta evimizde hep kötü gözle bakarız tembel olana, tembellik yapana. Bilmeyiz tembel diye damgalanan her çocuğun başka başka cevherlere sahip olduğunu. 1800’lü yıllarda başlayan çalışma hayatının yarattığı zorluk, zaman içerisinde değişse de günümüzde Pandemi’yle çakışan iş yaşamı hâlâ aynı derecede zor. Sürekli evden çalışmak durumunda kalan özel sektör emekçileri boş zaman özlemini daha da perçinlemişken, tembellik de bir hak olmalı diyoruz. Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    

John Steinbeck ve Kitaplarına Dair- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

27Subat2017_steinbeck

Dergimizin Sanat sayfasında yer alan "kü-tüp-ha!-ne? ben okudum pek hazettim" köşesinde yer alan makalemizi keyifle okumanız dileğiyle... 27Subat2017_steinbeckJohn Steinbeck’le ilk tanışmam Fareler ve İnsanlar kitabıyla olmuştu. “Fareler ve İnsanlar” insanı hüzne boğan bir hikaye olmasının yanında yazarın 1920’li yıllarda bizzat deneyimlediği evsiz ve gezici bir çiftlik çalışanı olduğu zamanlara da atıfta bulunuyor.  Ezilenle ezeni, ırklar arasındaki adaletsizliği ve öğrenilmiş çaresizliğe inat, insanı ayakta tutan tek şeyin aslında umut olduğunu daha da iyi anlamanızı sağlayan kitabın, film uyarlamaları da oldukça başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarılmış. Yazarın kitaba bu ismi vermesine Robert Burns'in “To A Mouse” şiirinde yer alan bir dize neden olmuş: “En iyi planları farelerin ve insanların, sıkça ters gider”. 1902 yılının 27 Şubatında dünyaya gelen Steinbeck, 1930’lu yıllarda Büyük Buhran’ın yarattığı yıkımdan payına düşeni alır ancak bu kriz yılları, ona ilk romanını yayımlama fırsatı da sunar. 1929 yılında ilk romanı, ünlü bir deniz korsanını konu aldığı “Altın Kupa” yayımlanır. İstediği ilgiyi göremeyen romanın ardından, denemelerine devam eder ve yazın hayatına 1935’te “Yukarı Mahalle”yle tekrardan dönüş yapar.  Tarım işçilerini örgütlemeye çalışan iki direnişçinin hikayesini anlattığı ve adeta adıyla özdeşleşen “Bitmeyen Kavga”  ise 1936’da yayımlanır. Steinbeck’in haksızlığa gelemeyen ve çoğu kişi tarafından “aykırı” bulunan ruhunu bu romanıyla daha da iyi anlıyorsunuz. Büyük Buhran’ın etkileriyle kendi yaşadığı yerden kovulup Kaliforniya’ya göç etmek durumunda bırakılan insanların maruz kaldığı zamanları ise 1936 yılında kaleme aldığı ödüllü romanı “Gazap Üzümleri”ni okurken iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Büyük çiftliklerden el çektirilen binlerce Amerikalının, ekonomik sıkıntılar yanında kendi yurdunda göçmen olmasına da tanık oluyorsunuz. İkinci Paylaşım Savaşı zamanlarını da yaşayan yazar, çok bilinmeyen ama oldukça çarpıcı bir esere daha imza atar: “Ay Batarken”. Romanda isimsiz bir ülke, isimsiz bir başka ülke tarafından işgal ediliyor. Ancak bu ülkelerin açıkça yazmasa da Norveç ve Almanya olduğunu görebiliyorsunuz. Romanda, kasaba halkının işgalciye karşı çıkarak bütünleşmesinin, işgalin ve işgalcinin soğuk suretiyle boğuşurken özgürlük uğruna direniş ateşini yeniden alevlemenin anlamını oldukça derinden hissediyorsunuz. Geçtiğimiz yıl tiyatro ekibimiz tarafından oyunu hazırlanan Ay Batarken,  Pandemi nedeniyle seyircilere ulaşamasa da youtube kanalımızdan izlenebilir. Eserlerini daktilonun statik sesi yerine kalemin ahengine bırakan John Steinbeck, 20 Aralık 1968 yılında hayatını kaybeder. Gerçekçiliği, işçi sorunları ile toplumsal sorunları kendine dert edinişi ve 20’ye yakın yayımlanan romanı ile bu dünyadan geçen Steinbeck’in bazı romanları hala güncelliğini koruyor. Ezilenin karşısında, işgale karşı bir ses duymak istiyorsanız, bu asi ruhla tanışmak için hala geç değil. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&ab_channel=BarakaK%C3%BClt%C3%BCrMerkezi

ORFF Eğitiminin Çocuklarımıza Kazandırdıkları-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

orff

Argasdi'nin Sanat sayfasındaki müzik köşesinde bu sayı Orff eğitim tekniğini konu aldık. Evde ve okulda eğlenceli ve öğretici yaratıcılığı amaçlayan bu eğitimle tanışmaya ne dersiniz? orff“Orff Yaklaşımı’’, “Orff Tekniği” isimleriyle de anılan bu eğitim, besteci Carl ORFF ve dansçı Gunild KEETMAN tarafından geliştirilmiştir. Orff eğitim tekniğinin en temel amacı çocuklarda yaratıcılığı güçlendirmektir; tabi bunu ders gibi değil de oyun içerisinde yaptırmaktır. Aynı zamanda da müzik, dans, drama, konuşma ve hareket öğelerinin birleşimini oluşturan bir tekniktir. Gelin Orff tekniğinde yaratıcılık alanına bir örnek ile değinelim: Öğretmen, öğrencileri için güzel bir hikaye kitabı seçer. Önce onu resimlerle de destekleyerek detaylı bir şekilde anlatır. Hikayeyi ses oyunları yaparak aktarır ki öğrencilerin dikkati hikayenin üzerinde olsun ve hayal güçlerini kullanabilsinler. Sonrasındaysa öğrencilerine çalgıları verir ve hikayedeki belli başlı karakterlerin seslerini ellerindeki çalgılar ile yaratmalarını ister. Daha sonra öğrenciler hikayeyi ayağa kalkarak dramatize eder ve oynar. Yeri gelir çalgı kendi bedenimiz olur ve beden perküsyonu dediğimiz en güçlü çalgımızı hikayede canlandırırız. Belki de iki dakikada okuyup bitirilebilecek bir hikayeyi iki ders saati oynarken bulursunuz kendinizi… Bu kadar anlattıktan sonra zihnimde canlanan kitabı paylaşmazsam olmaz tabi ki. Kitabımızın adı “Küçük Kara Balık”. İşte Orff tekniğinde bu ve buna benzer bir sürü yaratıcı oyun etkinlikleri vardır. Bu teknik öğrencilere anaokuldan başlayarak en fazla ilkokul sonuna kadar verilmesi hedeflenen bir eğitim türüdür. Özellikle anaokul, öğrencilerin ritim duygusunun en iyi geliştirilebildiği, çalgılar ve seslerine göre onları en iyi ayırt edebildiği yaş seviyesi olarak düşünülmektedir. Orff tekniğinde asla göremeyeceğiniz şey kalıplaşmış katı kurallardır; yani öğretmenin derste öğreteceği şeyi tamamen aynı, değiştirmeksizin ve katkı koymaksızın uygulaması söz konusu değildir. Kalıplaşmış katı kurallar belki başka derslerde bazen söz konusu olsa bile Orff eğitiminde buna asla rastlayamazsınız; çünkü öğretmenin istediği ve çocuğa kazandırmayı hedeflediği davranış tamamen yaratıcılıktır. Gelelim bu yaklaşımın çalgılarına: Yüksek oranda tahtadan oluşan Orff çalgılarımıza örnek olarak ritim çubuğu, çelik üçgen, kaşık, ksilofon, marakas, tef, kastanyet, guiro, zil, yer davulunu verebiliriz. Bu çalgıların her birinin kendine has özellikleri vardır. Ancak sahip oldukları belki de en önemli ortak özellik, bu aletlerin bazılarını çocuklarla birlikte yaparak, onları kendi çalgılarını üretmeye teşvik edebilecek, evlerindeyken devam eden bir müzik serüvenin başlamasına vesile olabilecek bir potansiyeli barındırmasıdır. Bu yönü ile çocukların hayatlarında gerçekten önemli yer tutan bir tekniktir kuşkusuz ki. Bu tekniğin müfredatta yer alan diğer derslere de katkısının olduğunu belirtmekte fayda var; örneğin müziğe uygun adımlamak, adım ile el koordinasyonu uyumunu yakalamak ve şarkıyı melodik söylemek sadece müzikte değil, türkçe ve matematik alanında da çocuklara fayda sağlamaktadır. Sözün özü; Orff tekniği bir yandan yeteneklerin keşfedilerek çocukların erken yaşta çalgı eğitimine geçişlerinde, el koordinasyonu ve küçük kaslarının gelişiminde katkı sağlarken diğer yandan da onlara oyun ile müziğin muhteşem uyumunu tattırmaktadır.      

Yarım Kalan Başkent Tiyatrosu Önünde Monologlar Oynanacak

By Nazen Şansal

barakasokakta_2803199

barakasokakta_2803199

Baraka Kültür Merkezi 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te Başkent Tiyatro binası önünde tiyatral bir etkinlikle Dünya Tiyatro Günü’nü kutlayacak. Lefkoşa Belediyesi ile işbirliği halinde gerçekleştirilecek olan etkinlikte Shakespeare’den Hamlet, Dinçer Sümer’den Sevtap, Samuel Becket’ten Godot’yu Beklerken tiradları sahnelenecek. Ayrıca Bertolt Brecht’in “Oyun Yazarının Türküsü” adlı şiiri seslendirilecek. Konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Lefkoşa Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da konuşma yapacağı etkinliğe tüm sanat severler davet edildi. Konukların, araçlarını Lefkoşa Belediyesinin otoparkına park edebileceği duyuruldu. Baraka Kültür Merkezi Dünya Tiyatro Günü mesajı ise şöyle: Ezberleri bozuyor ve bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! "Tüm dünya bir sahnedir. Ve bütün insanlar sadece birer oyuncu... Girerler ve çıkarlar. Bir kişi, bir çok rolü birden oynar." Shakespeare'in de dediği gibi pek çok rolümüz var şu koca sahnede. Ezberlememiz ve oynamamız istenen, sorgulamadan, itiraz etmeden, değiştirmeden kabullenmemiz beklenen... Önce kandırılan bir çocuk, ardından yenilikçi fikirleri önemsenmeyen bir genç, sonra emeği sömürülen bir emekçi, hakları ihlal edilen bir vatandaş, doğası bozulan bir insan, en sonda da tecrübeleri hiçe sayılıp yalnızlığa mahkûm edilen bir ihtiyar rolü biçiliyor bizlere. Oysa sanat ve sanatçı her şeyden önce sorgulayan ve toplumu ileriye götürmeye çalışandır. Otoriteye, baskıya, dayatmaya itirazı olan; özgürlükçü ve aydınlık fikirleri, barış ve kardeşlik istencini, toplumun çeşitli renkleriyle birlikte hayata bulaştırmaya çalışandır. "Ben" değil "biz" diyen, başkasının derdini de sahneye, melodiye, tuvale, kâğıda, ekrana taşıyandır. "Tüm sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşam sanatına katkıda bulunmalıdır" diyordu Bertolt Brecht. Bizler de tiyatroya gönül vermiş kişiler olarak ülkemizde ve dünyada daha eşit, daha adil, daha özgür ve bağımsız "başka bir hayat"ın mümkün olduğunu biliyor ve sanatımızı bu güzel günlerin hizmetine sunuyoruz. Pandeminin yarattığı olumsuzluklara ve hükümetlerin bu süreci yönetmekteki başarısızlığına rağmen tiyatroyu; insanlığın doğuşundan bu yana var olan bu sanatı, yaşatmanın yollarını arıyoruz. Hükümetler, yeni tiyatro binaları yapmak, sağlık koşullarına uygun açık hava sahneleri düzenlemek yerine Pandemide ilk olarak sanatı gözden çıkarıp tiyatroları kapatıyorlar. Özerk tiyatro yasası yapmak ve sanatı özgürleştirmek yerine sadece sanat severMİŞ gibi görünüp, üstüne bir de dernek tiyatrolarına yapılacak katkıları kesmenin tüzüklerini yapıyorlar. Çünkü boyun eğmeyen ve İNSANI İNSANA İNSANLA ANLATAN bu sanatın gücünden korkuyorlar. Sadece kendilerine tabi olacak, sahibinin sesini sahneye taşıyacak bir tiyatro istiyorlar. Bunun için bize bir ezber yaptırıp verdikleri rolleri oynamamızı bekliyorlar. Ama biz, seyirci kalmayan seyircilerimizle birlikte, ezberleri bozuyor bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! Barış içinde, özgür, eşit ve adil bir toplum için, doğanın ve insanın sömürülmediği bir dünya için "yaşasın tiyatro, yaşasın hayat" diyoruz! Tüm tiyatro emekçilerinin ve seyircilerinin 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. 55627831_627398437719749_508467356968681472_n-678x381    

Dünyayı Yerinden Oynatın!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

Screenshot_20210324-114345_Word

Argasdi yeni sayı hazırlıklarına devam ederken "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyalı 60. sayımızdan Pandemi döneminde çalışma hayatını içeren makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Screenshot_20210324-114345_WordYıllar boyunca hakları en çok gasp edilen kesim hiç kuşkusuz işçi sınıfı olmuştur. Tarihin tozlu sayfalarını araladığımız zaman en büyük kazanımları da yine işçilerin umudunu kaybetmeden, birleşerek, örgütlenerek ve mücadele ederek elde ettiğini görürüz. Günümüzde bunun örnekleri halen yaşanmaktadır ve tek çözüm umutla mücadele etmekten geçmektedir. Pandemi sürecinde çaktırmadan başımıza neler geldi? İçerisinden geçmekte olduğumuz Pandemi döneminde, özellikle alınan önlemler çerçevesinde yetkili mercilerce açıklanan kararlar sonucunda, bilhassa özel sektör çalışanlarının insanca çalışma koşulları neredeyse yok edilmiş, haklarından söz etmek imkansız hale gelmiştir. Peşi sıra resmi gazetelerde sayfalarca alınan, geri çekilen, kılıfına uydurularak açıklanan yaptırımlar sermaye ile birlikte değerlendirilmiş ve hükümet-patron işbirliği ile eller yine çalışanların cebine atılmıştır. Salgını yaşadığımız ilk aylardan günümüze kadar olan hak ihlallerini sıralayacak olursak; mart ayında hükümet tarafından alınan kararlar çerçevesinde çoğu işletme zorunlu olarak kapatılmıştır. Kapalı olunan bu süre zarfında işyerlerinin ilgili devlet dairelerine ara verme başvurusu yapmaları sonucunda çalışanları için herhangi bir sosyal güvenlik (sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı) yatırımı yapma zorunluluğu kalmamıştır. Ancak yapılan bu uygulamada çalışanların hakları iki kez gasp edilmeye çalışılmıştır. Birincisi, ilgili devlet dairesi ara verilen sürenin başlangıç tarihinde çalışanların hiç haberi olmadan onları işten durdurmuş ardından da yeniden açılma tarihinde işe geri almıştır. Bu da demek oluyordu ki, çalışanlar emekli olacağı zaman olağanüstü bir hal olan salgın dönemi için yatırımları devlet tarafından otomatik olarak yapılmış sayılmak yerine yapılmamış sayılacak ve bu farkı kendi ceplerinden ödeyeceklerdi. Velhasıl, hükümete yapılan baskılar sonucunda bu uygulama sonradan alınan bir karar doğrultusunda düzeltilmiştir. İkincisi ise, bazı işverenler kurnazlık yapıp zorunlu ara verme dönemini çalışanlarının yıllık izinlerinden kesmiş ve herhangi bir izin istemeleri durumunda çalışanlarını ödeneksiz izine çıkarıp izin süreleri boyunca yatırımlarını yapmamıştır. Bu sorun halen devam etmekte ve ilgili makamlar önlemini almamaktadır. Mevcut ekonomik krizden ötürü de çalışanlar bunun yasal olmadığını bile bile itiraz edememekte, işsiz kalmaktan korkmaktadırlar. Ardından, haziran ayında çalışma bakanı tarafından yapılan açıklamayla sosyal sigorta yatırım primlerinde değişikliğe gidilerek işçilerin net maaşlarının artırılacağı müjdelendi! Bunu da hayat pahalılığı, ekonomik kriz önlemi, yapıl(a)mayan asgari ücret artışı yerine sayılabileceği böbürlenerek anlatılmıştır. Ama gelin görün ki bu safsata sadece bir ay sürmüş, işveren payına bir indirim uygulanmadan işçilerin sosyal sigorta kesinti payının sıfırlanması sermayenin örgütlenmesiyle yapılan türlü itiraz ve baskılarla sona erdirilmiştir. Ve her zamanki gibi gözler işçilerin cebine dönmüş, işverenlerin yatırım payları kaldırılıp işçilerinki eski haline geri dönmüştür. Hükümet sadece çalışanların değil kendi nam ve hesabına çalışıp ayakta durmak içi debelenen küçük işletmeleri ve esnafı da mağdur etmekten geri kalmamış, vaat etmiş olduğu prim yatırım desteğini yarım yamalak ödemiş, kurultay ve hükümet kurma gibi dertlere düşüp bu konuyu tamamen unutmuştur (ya da unutturmaya çalışmıştır). Bütün işçi kardeşlerim rica ediyorum birleşin! Örgütlü kötülüğün gün be gün büyüdüğü ülkemizde artık işçilerin de örgütlenmesi ve hakları için daha fazla mücadele etmesi kaçınılmazdır. Tarih boyunca umudunu kaybetmeden mücadele eden işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar günümüze de ışık tutar niteliktedir. Sermaye karşısında işçilerin ezilmesine yol açan, yoksullaştırarak patronlara bel bağlamasına sebep olan, gelecek ve güvencelerini patronların iki dudağı arasına teslim eden, çalışma yaşamını zindana çeviren ve işçilere köle yaşantısını laik gören bu düzene ivedilikle dur demek hayat memat meselesi haline gelmiştir. Tüm bunlar göz önüne alındığında özel sektöre sendika zorunluluğu kaçınılmaz bir çözüm yoludur. Çünkü işçilerin iş sağlığı ve güvenliğini gözeten, eşit işe eşit ücret almalarını sağlayan, emeklerinin sömürülmediği, ödeneksiz ek mesai yaptırılmadığı, hamile kaldığı için işten atılmadığı, iş yerinde uğradığı mobbingi sineye çekmek zorunda bırakılmadığı, resmi tatil olsun yıllık izin olsun işverenleri tarafından izin haklarının keyfi harcanmadığı bir gelecek ancak örgütlenerek gelecek. Böyle bir gelecek için umut varsa mücadele devam etmelidir. Ülkemizde de bu umudu yüreğinde taşıyan sendikalardan oluşan Emek Platformu ve özel sektöre sendika için çeşitli çalışmalar yürüten Bağımsızlık Yolu öncülüğünde yeni bir mücadelenin taşları örülmektedir. Böyle bir gelecek örgütlenmekten geçiyorsa artık zaman kaybedilmemelidir. Hem boşuna dememişler “işçiler birlik olsa dünya yerinden oynar!” diye.

Baraka’dan Dünya Tiyatro Günü Etkinliği

By Nazen Şansal

event

afisyasarersoylu

Baraka Tiyatro Ekibi, Dünya Tiyatro gününde seyircisiyle buluşuyor. 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te başlayacak olan etkinlik bu sene farklı bir temada, yarım kalan Başkent Tiyatro binası önünde gerçekleştirilecek. Lefkoşa Belediyesi otoparkının yanında yer alan çıkmaz sokakta çeşitli tiyatral etkinlikler ve konuşmalar yer alacak. Lefkoşa Türk Belediyesi işbirliği ile açık havada ve Pandemi önlemlerine uygun olarak yapılacak etkinlikte çeşitli oyun yazarlarının eserlerinden seçilen monologlar (tiradlar) ve tiyatro ile ilgili şiirler sahnelenecek. Ayrıca konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Belediye Başkanı Mehmet Harmancı da etkinliğe katılarak konuşma yapacak. Dernekten yapılan açıklamada, sanata en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde tüm tiyatro severlerin davetli olduğu duyuruldu.  

event

 

Örgütler, Kültürel İşbirliği Protokolü’ne “TEPKİ” Gösterdi

By Nazen Şansal

160787753_284507736421941_8339364950369102546_n

Bugün Meclis Genel Kurulu’nun gündeminde olan Kültürel İşbirliği Protokolü, örgütler tarafından “TEPKİ”yle karşılandı. Türkiye ile imzalanan ve Meclis’in onayına sunulan anlaşma, Yunus Emre Enstitüsü’ne çocuklarla ilgili verilen yetkiler dolayısıyla protesto edildi. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Biat Değil Özgürlük İnisiyatifi, KTÖS, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği ve Kadın Eğitimi Kolektifi tarafından Meclis önünde gerçekleştirilen basın açıklamasında, “Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan dini ve milli şuura sahip gençler yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor” denildi. Örgütler, “Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor” ifadelerini kullanarak milletvekillerine seslendi. Bu protokole onay verilmesinin laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" demek anlamına geldiğinin vurgulandığı açıklamada “Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz” sözleri kullanıldı. Ayrıca protokolün 14. Maddesine değinilerek Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı, hatta ayrı bir devlet değil TC’nin egemenliği altında görüldüğü de belirtildi. Eylemciler, ellerinde tuttukları harflerle Hükümet’e “TEPKİ” gösterdiler ve en az 5 yıl yürürlükte kalacak olan protokolün, azınlık Hükümeti tarafından onaylanmasının doğru olmayacağını vurguladılar. Bugün Genel Kurul salonunda çıkan tartışma sonrası yeniden toplanamayan Meclis, söz konusu protokolü görüşemedi ve yarın (16 Mart Salı) gündemine aldı. 160787753_284507736421941_8339364950369102546_n Basın açıklamasını tam metni şöyle: Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!? Türkiye ile imzalanan paketlere, protokollere her gün bir yenisi ekleniyor. Bunlar, sadece ekonomik yönden değil kültürel açıdan da Kıbrıslı Türk kimliğini yok etmek, asimile etmek üzere açık veya gizli niyetler içeriyor. Halkımızın laik ve demokratik yapısına tahammülü olmayan ve bunu seçimlerde de irademize müdahale ederek gösteren gerici zihniyetler, çocuklarımızı kendilerine benzetmenin yollarını arıyorlar. Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan "dini ve milli şuura sahip gençler" yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor. Türkiye ile imzalanan ve bugün Meclis'in onayına sunulan Kültürel İşbirliği Protokolü, kültür-sanatla ilgili destek beyan eden bir sürü güzel lafın yanı sıra -ki bu protokol olmadan da sanatçılarımıza destek olunmasına hiçbir engel yoktur- Yunus Emre Enstitüsü'nün çocuklarımızla ilgili faaliyetler yapmasını öngörüyor. Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor. Kuruluş aşamasında Tanıtma Fonu'ndan 1 milyon TL aktarılan Vakfa, pek çok kamu malı ve bina da hibe ediliyor. Devlet destekli olsa da nihayetinde bir STÖ olan bu kurumun, devletler arası bir anlaşmada hukuken yerinin olmaması bir yana, cemaatinin yurt dışı okullarına karşılık kurulduğu daha sonra da bir süre cemaatin eline geçtiği iddia ediliyor. İyi niyetlerle Yunus Emre Enstitüsü'nde çalışan veya etkinliklere destek olan sanatçıları ve kurslara katılan kişileri tenzih ederek söylüyoruz ki bu zihniyete çocuklarımızı veya gençlerimizi emanet etmek, bu halka yapılacak en büyük kötülüktür. Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz. Meclis'teki milletvekillerine sesleniyoruz: Kültürümüzün yaşatılıp tanıtılması kılıfıyla önünüze konan bu protokole onay verirseniz, dini ve milli duyguları önce kabartılıp sonra istismar edilen, AKP zihniyetinde, muhafazakâr gençler yetişmesine, laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" diyeceksiniz. Zaten protokolü yazanların, Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı ve hatta bizi ayrı bir devlet değil kendi egemenlikleri altında gördükleri de 14. maddeden bellidir. Bu maddede adamızın tarihi; Osmanlı öncesi dönem, Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi şeklinde kategorize edilmiştir! Bu protokolün bir Eğitim ve Kültür Bakanı tarafından, en azından bu maddesi düzeltilmeden imzalanması hayret verici olup, ayrı devlet olduğunu iddia eden bir Meclis tarafından onaylanması da kendi kendini inkâr etmek anlamına gelecektir. Katılan Örgütler: Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Biat Değil Özgürlük İnisiyatifi, KTÖS, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Kadın Eğitimi Kolektifi  

Basın Açıklamasına Çağrı: Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!?

By Nazen Şansal

sanatcilar-girisimi-reddediyoruz-757624-5

Laiklik ve demokrasi ilkelerine bağlı tüm duyarlı örgütlere ve kişilere çağrımızdır.

Gelin pazartesi günü bu protokolü Meclis önünde protesto edelim!

unnamed

Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!? Türkiye ile imzalanan paketlere, protokollere her gün bir yenisi ekleniyor. Bunlar, sadece ekonomik yönden değil kültürel açıdan da Kıbrıslı Türk kimliğini yok etmek, asimile etmek üzere açık veya gizli niyetler içeriyor. Halkımızın laik ve demokratik yapısına tahammülü olmayan ve bunu seçimlerde de irademize müdahale ederek gösteren gerici zihniyetler, çocuklarımızı kendilerine benzetmenin yollarını arıyorlar. Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan  "dini ve milli şuura sahip gençler" yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor. Türkiye ile imzalanan ve 15 Mart Pazartesi günü Meclis'in onayına sunulacak olan Kültürel İşbirliği Protokolü, kültür-sanatla ilgili destek beyan eden bir sürü güzel lafın yanı sıra -ki bu protokol olmadan da sanatçılarımıza destek olunmasına hiçbir engel yoktur- Yunus Emre Enstitüsü'nün çocuklarımızla ilgili faaliyetler yapmasını öngörüyor. Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor. Kuruluş aşamasında Tanıtma Fonu'ndan 1 milyon TL aktarılan Vakfa, pek çok kamu malı ve bina da hibe ediliyor. Devlet destekli olsa da nihayetinde bir STÖ olan bu kurumun, devletler arası bir anlaşmada hukuken yerinin olmaması bir yana, cemaatinin yurt dışı okullarına karşılık kurulduğu daha sonra da bir süre cemaatin eline geçtiği iddia ediliyor. İyi niyetlerle Yunus Emre Enstitüsü'nde çalışan veya etkinliklere destek olan sanatçıları ve kurslara katılan kişileri tenzih ederek söylüyoruz ki bu zihniyete çocuklarımızı veya gençlerimizi emanet etmek, bu halka yapılacak en büyük kötülüktür. Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz. Meclis'teki milletvekillerine sesleniyoruz: Kültürümüzün yaşatılıp tanıtılması kılıfıyla önünüze konan bu protokole onay verirseniz, dini ve milli duyguları önce kabartılıp sonra istismar edilen, AKP zihniyetinde, muhafazakar gençler yetişmesine, laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" diyeceksiniz. Zaten protokolü yazanların, Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı ve hatta bizi ayrı bir devlet değil kendi egemenlikleri altında gördükleri de 14. maddeden bellidir. Bu maddede adamızın tarihi; Osmanlı öncesi dönem, Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi şeklinde kategorize edilmiştir! Bu protokolün bir Eğitim ve Kültür Bakanı tarafından, en azından bu maddesi düzeltilmeden imzalanması hayret verici olup, ayrı devlet olduğunu iddia eden bir Meclis tarafından onaylanması da kendi kendini ikâr etmek anlamına gelecektir. Laiklik ve demokrasi ilkelerine bağlı tüm duyarlı örgütlere ve kişilere açık çağrımızdır. Gelin pazartesi günü bu protokolü Meclis önünde protesto edelim! 15 Mart Pazartesi saat 13.13'te Meclis önünde, katılmak ve imza koymak isteyenlere açık olarak basın açıklamamızı yapıyoruz.   160090429_280329456834996_7976240067303865390_n    159871106_202528918321695_7131805150692208849_n

Baraka’dan Kulak Tiyatrosu (Podacto)

By Nazen Şansal

afiş 1

afiş 1    afiş 2 Baraka Tiyatro Ekibi, bir yandan 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde seyircisiyle buluşmak için hazırlıklarını sürdürürken bir yandan da Pandemi koşullarında tiyatro severlere ulaşmanın bir aracı olarak “arkası yarın” formatında radyo tiyatrosu yayınladı. Podacto olarak da tanımlanan kulak tiyatrosu, derneğin Youtube ve Facebook sosyal medya hesaplarından ayrıca Spotify ve Anchor gibi dijital ses platformlarından dinlenebilir. “Zaman Makinesi” ismli, 4 kısa bölümden oluşan ve Kıbrıs ağzı seslendirilen oyun, “Zeytinyağlı Saç Gatmeri”, “Vakitsiz Aşk”, “Bundo Bundo Bundo” ve “Sarfoşum Amman” adlı skeçlerden oluşuyor. Günümüzde başlayıp 1970’lere giden oyun, dinleyicileri, adamızın kültürü ve yakın tarihi ile dolu bir gezintiye çıkartıyor. Nazen Şansal’ın yazdığı “Zaman Makinesi”ni seslendirenler: Fatoş Muhtaroğlu, Feray Karahüseyin, İncilay Gök, Merin Olgun, Sezgin Keser, Sözalp Kahvaltıcı, Şifa Alçıcıoğlu ve Tahsin Oygar. Müziklerinin Sol Anahtarı’nın Kıbrıs şarkılarından seçildiği, afiş tasarımını Mustafa Batak’ın yaptığı oyunun kayıt ve ses montajı ise Ahmet Güvenler ve Tahsin Oygar tarafından gerçekleştirildi. afiş 3   afiş 4    

8 Mart’ta Kadınlar Sokaklarda Haykırdı: “Saray Değil Sığınmaevi”

By Zekiye Şentürkler
8 Mart Organizasyon Komitesinin (Kadın Eğitimi Kolektifi, Bağımsızlık Yolu, Baraka Kültür Merkezi, GÜÇ-SEN, HAK-SEN, KTOEÖS, TDP, TDP TOCEK, TDP GENÇLİK), pandemi koşullarına uygun bir şekilde düzenlediği 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü yürüyüşü, Lefkoşa’da maskeli ve mesafeli bir şekilde gerçekleştirildi. Pronto çemberinden başlayıp Meclis önünde biten yürüyüşün başında Ekmek ve Güller adlı şiir okunarak kadın […]

Biadına İsyan İnadına Özgürlük- İlke Olgun

By Şifa Alçıcıoğlu

01eylul2020 7

Argasdimizin son sayısında Feministiz sayfasında yer verdiğimiz makalemiz... 01eylul2020 7Biat, kelime anlamıyla taraflar arasında yönetilenin yönetene itaat edeceğini yazılı olmasa da kabul etmesidir. Bu itaat anlaşmasına uymayan tarafları bağlayıcı kanunlar olmasa da, yöneten yönetilenin üzerinde yaptırım uygulayabileceği ön kabulü ile davranır. Birisine veya bir şeye itaat ediyorsanız onun tebaası yani itaat edenleri arasına girersiniz. Erkek egemen toplumlarda biat etmesi beklenen güçsüz grup kadın olarak görüldüğünden kadınlara güçsüz oldukları ve emek yoğun çalışıp karar mekanizmaları gibi önemli konularda hep geri planda kalmaları çocuk yaşlardan itibaren öğretilmektedir. Toplumda erk sahibi olarak görülen erkek, kadının doğallığında biat etmesi gerektiğini bildiğini varsayar. Bu durum kadının biat etmesini kolaylaştırırken erkeğin de kadının üzerinde doğal olarak otorite sahibi olduğu hissini yaratır. Gücün kendisinde olduğunu hisseden erkek, iktidarını korumak ve resmileştirmek için bu tavrı sürdürmeye devam eder. Ortaçağdan beri insanların özgür birer birey olmaktan korktuğu ve özgür olma durumu bir gelişim olmasına rağmen bundan uzak durduğu gibi, bugün kadınlar da biattan kurtulmayı aynı şekilde korkutucu görüyor. Erich Fromm’a göre Ortaçağ toplumunu çağdaş toplumdan ayıran özellik, ortaçağ toplumunda bireysel özgürlüğün bulunmayışıdır. Bugünün çağdaş toplumuna geldiğimizde ise insanlar birçok alanda bireysel özgürlüklerini kazanmışken, ataerkil toplumlarda kadın hala daha hak ettiği özgürlük ve bağımsızlığa kavuşmuş değil. Ama bundan daha önemlisi ortaçağ insanının özgürlük korkusu gibi bugün kadının da biattan kurtulma korkusu kendine içkin bir şekilde var olmaya devam etmektedir. Bugün fikirsel olarak biattan kurtulup özgür bir birey olmak, her kadın için teoride anlaşılır ve kabul edilebilir bir şey olsa bile, biat etmek zorunda bırakıldığı; sevgili, baba, kardeş gibi feodal ve zorlayıcı bağlarının olduğu erkekler karşısında kendi özgürlüğünün önüne taşı-engeli kendisi mi koyuyor? Fikirsel anlamda özgürlükten ve biat etmemekten bahseden kadın bile, feodal bağlar ve tarihsel ezilmişliğin etkisi ve fikirsel özgürlüğünün pratiği ile neden çeliştiğini düşünürken buluyor kendini. Yine Fromm’un dediği gibi ırkçılık, dinsel gericilik, cinsiyetçilik veya benzeri bir düşünce ne kadar saçma ve aşağılayıcı olursa olsun kişinin yalnız kalıp özgürlüğü seçmesinin zorluğundan kurtulmak için sığınacağı bir liman haline geldiğini kabul etmeliyiz. Aynı şekilde kadın aşağılandığı, hor görüldüğü, itaat etmek zorunda kaldığı hatta şiddete maruz bırakıldığı bir durumda bile gerçekten yerinin kocasının yanı, babasının evi gibi düşüncelerin doğru olduğunu savunabilir. Bunun nedeni özgürlükle gelen sorumluluk ve toplumsal baskı ile itileceği yalnızlık ve dışlanmışlıktır. Burada yapılması gereken bu düşünceyi acımasızca yargılamak yerine örgütlülüğün getireceği güç ve güvenin yalnızlık korkusunu ortadan kaldıracağını hissettirmektir. Ama yalnızca bunun da yeterli olmayacağı yadsınamaz bir gerçektir. Sosyal devlet anlayışının oluşturulduğu, şiddet gördüğünde başvurabileceği etkin ve ciddi koruyucu önlemlerin alındığı, devlet tarafından açılan sığınma evlerinin olduğu, taciz, cinsel saldırı, tecavüz ve mobbing gibi durumlarla karşılaştığında korkmadan başvurabileceği bir adalet sisteminin oluşturulduğu durumda artık kadın için biat etmek tek seçenek olmayacaktır. Özgürleşirken yalnız olmayacağını da hissedecektir. Bir kimseye veya bir otoriteye biat etmeyi alışkanlık haline getirmiş toplumlarda tüm bireyler itaat etmesi gerektiği, kendi ayakları üzerinde duramayacağı algısıyla yetiştirilir. Bu tarz toplumlar hem ekonomik hem de kültürel olarak geri bırakılmış maddi ve manevi anlamda bağımlı konumda yaşamlarını sürdürür. Böyle bir ortamda kadın, toplumun geriye kalanından çok daha fazla ezilmektedir. Erkeğin ezdiği ve devletçe korunduğu bir ortamda, kadına biçilen roller gittikçe zorlaşıp ağırlaşacaktır. Hal böyle iken bizler için kurtuluş, ilk önce biat etmeyen, kendi ayakları üzerinde durabilen, sorgulayan bir toplum olmak için çabalamaktır. Toplumsal cinsiyet eşitliği algısını yaymak için hem kadınların hem de erkeklerin eğitilmesini sağlamak ayrıca arkamızda duracak adil bir devlet anlayışı yaratmak için uğraşmak, hem kendimiz hem de kız kardeşlerimiz için boynumuzun borcudur.      

“Ataerkil Kapitalizmin Maskesini Düşürüyoruz, Mesafe Koyuyoruz, Bu Sömürü Düzenini Yıkıyoruz!”

By Zekiye Şentürkler

resim

Yıllardır başımıza bela olan ataerkil kapitalizm, pandemi döneminde biz kadınların yaşamını daha da güçleştirdi. Kimimiz şiddet gördüğümüz eve kısıldık, kimimiz işsiz kaldık, kimimiz tüm ailenin hizmetçiliğini 7/24 üstlenmek durumunda bırakıldık, kimimiz patronun katmerlenen sömürüsüne mecburen boyun eğdik. Koronanın yükü bizim omuzumuzda ama mutfaktaki tencere ne hükümetin ne de patronların umurunda! Hayat gittikçe pahalılaşırken asgari ücret yerinde sayıyor. Hasta veya karantinada olup işe gidemeyenler, iş güvenceli olan şanslı bir kesimden değilse maaşını alamıyor, yoksulluğa mahkum ediliyor. Sağlık çalışanı kız kardeşlerimiz, "beyaz melekler" bir yandan hükümetin basiretsizliği bir yandan da hastanelerimizdeki imkansızlıklar içinde sürdürüyor kutsal görevini. Gece kulüpleri, hükümetin ve pezevenklerin, kadınların insan haklarını ihlal etmeleri yetmezmiş gibi, seks işçilerinin/kölelerinin sağlığını da tehlikeye atarak, bu dönemde dahi en son kapanan, ilk açılan ve hiç denetlenmeyen yerlerden biri oluyor. Bir yandan muhafazakarlaşma dayatılıp lüzumlu-lüzumsuz camiler yapılırken, artan şiddet vakalarına rağmen sosyal hizmetlere ve sığınma evine bütçe ayrılmıyor. İzolasyon ve yalnızlık yavaş yavaş tüm toplumu sarıp sarmalıyor ve bu da kolektivitenin ve dayanışmanın gücünden korkan sistemin işine geliyor. Kısacası maske-mesafe-hijyen diye bas bas bağıran pandemi dönemi aslında patriyarkal kapitalizmin maskesini düşürüyor. Kadınların, kendilerini iki kez ezen bu sisteme, daha bir mesafelenmesini sağlıyor. Ve eşitsiz cinsiyet rollerinin hijyen sağlama görevini verdiği biz kadınlar, maskesini düşürüp mesafe koyduğumuz ataerkil kapitalizmi yıkıyoruz! 8 Mart'ta sokağa çıkıyoruz! 17.30'da Pronto çemberinde buluşup "artık yeter!" diye haykırıyoruz. Çünkü koronanın aşısı var ama ataerkinin ve emek sömürüsünün mücadele dışında bir ilacı yok! Baraka Kültür Merkezi

Geçmişe Dönüş – Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_n

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_nArgasdimizin Kıbrıs Kültürü sayfasında eskiden kullanılan ev eşyalarını konu aldık. keyifli okumalar... İnsanlar alet kullanmaya başladıkları ilk zamanlardan bugüne hayatlarını kolaylaştırmak için çeşitli eşyalar ürettiler. Bu üretimlerde de doğa en büyük destekçileriydi. Çamuru kap kacağa dönüştürmekten, bir çalı veya dal parçasından süpürge yaratmaya değin modern aletlerin temelini hayatlarına sokmayı başardılar. Ülkemizde de doğada bulunan birçok bitki bu şekilde evin önemli eşyaları arasına girdi. Hurma dalından zembil, tülümbeden süpürge, kamıştan sepet, sazdan hasır olarak çıktılar karşımıza. Bazen de hayatımızı kolaylaştıran en önemli yardımcılarımız oldular. El makarnası yapımında makarnayı delikli açmaya yarayan dere yataklarında bulunan bitkinin saplarını “çöp” ya da “magarına çöpü” adını vererek kullandılar. Aynı bitkinin püsküllü cinsiyle ev süpürgesi yaptılar. Tarhana keserken kamış çubuklar yetişti imdada ya da bir taş parçası çekice dönüştü ellerde. Özellikle köy yaşamındaki mutfaklarla doğanın su götürmez bir ilişkisi vardı. Doğadan toplanılan çalı çırpıyla ocak yakılır, gonnara çaltısı ateşi harlardı. Gonnara daha çok ovalarda yetişen üstünde kahverengi meyveleri olan çok dikenli bir bitkidir. Meyveleri yaz bitimi sonbahar girişi vermeye başlar. Köy çocuklarının en tatlı yemişlerinden biridir. “Herkes gonnara yemez”mi* yer mi düşünedursun öksürüğe, yorgunluğa, kansızlığa hatta yaşlılığa iyi geldiği de söylenmektedir. 157443639_3682920461829407_8139400240145013131_nEskiden her ev, avlu, kapı önü hatta mahalle elle yapılan süpürgelerle süpürülürdü. O yüzden bu süpürgelere meydan süpürgesi de denirdi. Süpürge yapmak da zahmetli bir işti. Nenem dere yataklarında yetişen ve mis gibi tüten bir çalı cinsi olan maca bitkisini bir kazma yardımıyla kökünden söker, çatal uçlu bir değneğe(dayak) her iki kökü de yan yana gelecek şekilde ıspahoyla sıkıca bağlardı. (Şinyadan yapılan süpürgeler ise şinyadan yapılan iplerle bağlanırdı.) Süpürgenin ucunun yassı hale gelmesi için üstüne ağırlık oturtulurdu. Kötü ve dağınık görünen saçların maca süpürgesine benzetilmesi de buradan geliyor olabilir. Bir diğer süpürge ise tülümbe denilen çalıdan yapılırdı. Dağlarda ise şinyadan süpürge yapılırdı. Eskiden bol bol rastladığımız bu bitkiler gittikçe azaldı. Süpürgeler ise köylerde hala bazı mandıraları, bahçeleri temizlemeye devam etse de şehirlerde işlevsel olmaktan ziyade evlerin duvarlarını süsleyen eşyalara dönüştüler. foto kültürKalem adı verilen kara başağın saplarının boyanmasıyla yapılan sele, sepet ve siniler de duvarlarda süs olarak görmeye alıştığımız eşyalardan. Ama geçmişte şimdikinin aksine mutfaklarda oldukça fazla kullanılmaktaydılar. Özellikle yapılan hamur işleri daha pişirilmeden, geniş bir yüzeyi olan bu sinilerin üzerine konurdu.  Altına bir peşgir serilen malzemeler bu şekilde fırının ya da ocağın yolunu tutardı. Renk renk desenleriyle kadınların ellerinde şekillenen bu eşyalar Çatoz (Serdarlı), Görneç gibi köylerde hala üretilerek hem kültüre katkı sağlıyor hem de bir gelir kapısı yaratıyor. Köfün geçmişte özellikle üzüm bağı olanların kullandığı kamıştan örülen bir yük taşıma aleti olarak kullanılmaktaydı. Plastik kasaların kullanılmaya başlanmasıyla bu işi yapanların sayısı da gittikçe azalmış ve yok olmuştur. Zembil ise hurma dallarından örülen bir sepet biçimidir. O da naylon poşet kullanımının artmasıyla birlikte artık göremediklerimiz arasında yerini almıştır. Doğanın bize sunduğu bir diğer eşya ise dere kenarlarında yetişen süpürge otlarından yapılan yağ zembilidir. Özenle örülen bu zembil zamanla ipten zembillere dönüşmüştür. Bu süreçte gittikçe yok olan süpürge otlarını ve plastiğin insan üzerindeki etkisini söyleyebiliriz. Artık kullanılmayan bu malzemeler doğanın plastikle olan mücadelesinin başlangıç noktasıdır. Çünkü plastik, zamanla insanların en büyük “yardımcısı” olmuştur. Her ne kadar artık plastik kullanımı azaltılmaya, eskisi gibi file torbalar, kese kağıtları kullanmaya teşvikler başlansa da plastik malzemeleri kolay taşınır ve hafif olmaları yüzünden tercih eden insanlar, farkında olmadan doğanın desteğini de kaybettiler. Doğayla birlikte uyum içinde yaratılan bu malzemeler, insanların ihtiyaçlarının giderilmesinde önemli bir yer tutuyordu. Doğanın hakimi olmaya çalışmayı bırakıp onunla iç içe yaşamaya başladığımız an başka bir dünyanın kapılarını da aralamış olacağız. Günümüzde daha çok nostaljik bir öge haline getirilen ve her birinin yapımı çok büyük emek gerektiren bu eşyalar, bir zanaattı da aynı zamanda. Herkesin elinden bu işler gelmediği için bu konuda becerisi olanlara da bir gelir kapısı niteliğindeydi. Eskiden bin bir zahmetle yapılan bu eşyalar şimdikiler gibi kullanılıp atılmak yerine özenle temizlenip yıllarca kullanılarak her ihtiyaçlı anımızda elimizin altında bulundular. Artık onları bulamasak ya da yok olmaya yüz tutmuş olsalar da bir zamanlar bu küçücük adanın geçmişinde önemli bir yere sahiptiler.   *Herkes gonnara yemez: Bazı insanları dikkatsiz davrandıkları, iyi niyetli veya saf oldukları için kandırmak kolaydır. Ancak dikkatli davranan, şüpheci yaklaşan, araştıran, açıkgöz kişileri kandırmak mümkün değildir. Bu söz, yaptığın hilelerle ve oyunlarla herkesi aldatamazsın anlamında gelmektedir.  

“BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

unnamed

Argasdi'nin "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyasından geçmişten günümüze irademize yönelik müdahaleleri içeren, “BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele, isimli makalemiz aktivistimiz Nazen Şansal'ın tarafından yazıldı. Argasdi 18 yıldır, susuz güneşsiz de kalsa, bıkmadan usanmadan, başkalarını bıktırmak pahasına inatla büyüyüp filizlenmeye devam ediyor. unnamedSeçimlerde ayyuka çıkan Ankara’nın irademize yönelik müdahaleleri, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimine münhasır olmayıp yıllar (hatta 74) öncesine dayandığı gibi sadece seçim süreçleriyle de sınırlı değildir; günlük yaşamımızın içine giren ekonomik ve kültürel boyutları da vardır. Köy isimlerimizin değiştirilmesinden radyo ve televizyonlarımızda kullanacağımız dile, Özal’ın “Ekonomik Yıkım Paketi”nden sokaklarımıza kurulan MOBESE kameralarına kadar hayatımızın her alanında TC müdahalesi ile karşı karşıyayız.   Bu taraftan BEY’ler…   1967 yılından itibaren kantonlarda yaşayan Kıbrıslı Türkler, baskıcı ve askeri düzene BEY (Bayraktarlık, Elçilik, Yönetim) adını vermiş ve özellikle öğretmenler tarafından “BEY Faşizmine Hayır” sloganıyla direnişler örgütlenmiştir. Bu dönemdeki mücadeleler, Kıbrıslı Türklük bilincinin oluşması açısından önemlidir. 1974 sonrası oluşan Egemen Blok ise (Elçilik, TC Yardım heyeti, askeri-sivil bürokrasi, Ticaret Odası), 40 bin asker ve UBP iktidarları ile sağlama alınmıştır. Hatta 90’lı yıllardan sonra CTP hükümetlerinin varlığına rağmen hiçbir farklılık göstermemesi, gelip giden hükümetlerden bağımsız bir iktidara sahip olduğunun göstergesidir. 60’lı yılların sonunda filizlenmeye başlayan ve kendini Kıbrıslı Elenlerden de Türkiye’den de ayrıştıran Kıbrıslı Türklük bilinciyle, TC dayatmalarına ve yerli işbirlikçilerine karşı her dönem (cılız veya güçlü) mücadele edilmiştir.   60’lardan 90’lara “ana”dan “yavru”ya   1968 Cumhurbaşkanlığı Muavinliği seçimlerinde Dr. Fazıl Küçük’ün karşısında aday olan Hâkim Mehmet Zekâ Bey, seçimlerde ilk müdahaleye maruz kalmış; Elçiliğe çağrılarak adaylıktan çekilmesi “rica edilmiş”tir. Müdahalenin sadece seçimlerde değil siyasi yaşamın her alanında olmasının bir göstergesi olarak; 1970 yılında CTP kurulurken, kurucuları tarafından Elçi ziyaret edilerek parti program ve tüzüğünün verildiği ve müsaadenin Ankara’dan alındığı da bilinmektedir.   1973 seçimlerinde Arif Hasan Tahsin’in anlatımıyla: “Dr. Küçük karşısında Denktaş’ı buluverir. Dr. Küçük Ankara’ya gider ve dönüşünde ‘Beni yiyeceklermiş! Benim etim düdüklü tencerede bile kaynamaz’ der. Bu seçimlerde Muavinlik Denktaş’a geçer. Dr. Küçük ile Berberoğlu’nun adaylıktan çekilmeleri ve Denktaş’ın tek aday olabilmesi Türkiye’nin açık müdahalesiyle olabilmiştir.” O günlerde Mithat Berberoğlu, 48 saat polis ve asker gözetiminde ev hapsinde tutulmuştur.   Türkiye’de askeri cunta yönetiminin yaşandığı dönemdeki 1981 seçimlerinde ise müdahale sadece seçime değil seçim sonrasına da taşınmıştır. Askerin müdahalesiyle 4500 kişi oy kullanmayınca Denktaş 700 oy farkla seçimi kazanmıştır. Muhalefet, Meclis’te komisyonlarda çoğunluğu sağlamış, Meclis Başkan Yardımcılığı’nı almış ancak hükümeti kuramamıştır. Arif Hoca bu durumu, “Türkiye’nin izni o kadardı çünkü” sözleriyle ifade eder.   85 yılında 49 gün içinde üç seçim yapılmış (Anayasa oylaması, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri) ve Anayasa oylaması ile milletvekilliği seçimleri arasındaki 49 günde seçmen sayısında 3314 artış olmuştur. Bu da, nüfus aktarımı ile seçimlere müdahalenin bir örneği olarak tarihimizde yerini almıştır.   90 yılında, bugün hâlâ yaşadığımız gibi Elçilik mensupları köy köy gezip seçim çalışması yürütmüş, TRT’de taraflı açık oturum programları yapılmış, Ziraat Bankası, TC Yardım Heyeti, Köyişleri Komisyonu, MİT devreye sokulmuştur. Dönemin devrimcileri (Halk-Der), “Vilayete Vali mi Seçiyoruz? Ellerinizi Seçimlerden Çekin!” başlıklı bir bildiriyle halkı egemenlik mücadelesine omuz vermeye çağırmıştır. Seçim sonuçları ise soldaki üç partinin (YDP-TKP-CTP) birleşmesine rağmen hüsrandır; UBP tek başına %50’yi geçmiştir.   Hülasa, geçtiğimiz aylardaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan irademize aleni müdahale, ne ilktir ne de bu işgal rejimi devam ettikçe son olacaktır.   “Biat değil özgürlük” için “seçim değil sokak”   Öte yandan Ankara, sadece ülkemizin yönetimine kimi seçeceğimize karışmakla yetinmemektedir. Belki de bundan daha önemlisi; ekonomik ve kültürel alandaki dayatmalardır. Neoliberal dönemin kaçınılmaz sonucu olan ekonomik yıkım paketleri, yıllardır Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye, Türkiye’den de Kıbrıs’a ithal edilmekte, ilk yıllarda sendikaların ve halkın büyük tepkisiyle karşılansa da artık neredeyse kanıksanmış durumdadır.   Kültürel asimilasyon ise Kıbrıs ağzı konuşan tiyatrocuların devlet radyo-televizyonundan atılmasından tutun da, Çağlayan Çocuk Bahçesi’nin adının Ankara Parkı olarak değiştirilmek istenmesine değin çeşitli yöntemlerle yıllardır devam etmektedir. Bugün binlerce insanın hep bir ağızdan haykırdığı “Ankara Elini Yakamızdan Çek” sloganı, o günlerin direnişinin bir armağanıdır.   AKP döneminde, asimilasyon ve Türkleştirme çabalarına bir de Sünni İslamlaştırma ve muhafazakârlaştırma eklenmiş; ülkemizin laik yaşam biçimini zedeleyecek politikalar, gerek eğitim kurumları gerekse Vakıflar ve Din İşleri Dairesi vasıtasıyla adamıza yayılmıştır. Ayrıca yapılması aşamasında, teknik içeriği sebebiyle halkın pek dikkatini çekmeyen ancak uygulanması esnasında günlük yaşamımızın içine giren, TC-kktc arasındaki anlaşmaların hemen hepsi iç işlerimize karışma hakkı vermektedir. Haberleşme, MOBESE, tarım, su yönetimi gibi önemli konulardaki bu gibi anlaşmalar Meclis’te onaylanmakta ve müdahale, halkın vekilleri eliyle yasal hale getirilmektedir.   Tüm bunlara biat edilir, sokakta tepki verilmez ve dayatmalara karşı politik tavır sadece seçim zamanına sıkıştırılırsa özgürlüğe giden yolun açılamayacağı aşikârdır.   Yenilmedik, seçimi kaybettik   2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri bizlere göstermiştir ki, halkımızın %49’a yakın bir kesimi, federal bir Kıbrıs, laik bir yaşam ve kendi irademizi özgürce yaşama istencindedir. Unutulmamalıdır ki bu umut verici kalabalığın içerisinde Türkiye kökenli yurttaşlar da vardır ve seçimin faturasını Türkiyeli-Kıbrıslı ayırımı üzerinden kesmeye çalışmak mücadeleye büyük zarar verecektir. İnsanlarımızın oy satacak duruma gelmesi, Türkiye'de AKP'nin yıllardır ürettiği sadakaya dayalı siyasi yönlendirmelere ve göstermelik milliyetçi manipülasyonlara açık bir kitle yaratıldığının göstergesidir. Sürdürülebilir yoksulluğa mahkûm edilmiş insanların yaşadığı yerellerde sınıf temelli, yerel sorunlara yönelik kamusal hak mücadelelerine dayanan bir siyaset örgütlenmeli, yoksulluğun kader olmadığı, daha iyi bir yaşamın mümkün olduğu bu bölgeler için de gerçekçi bir hedef haline getirilmelidir.   Bugün asgari ücretin artması, her bölgeye kadın sığınma evleri yapılması, eğitim ve sağlığın bedava ve nitelikli olması gibi taleplerle, örgütlü bir şekilde mücadeleye katılmak, yarın seçimi de kazanacağımızın tek garantisidir.   Yol uzun, hedef uzaktadır ancak ünlü yazar John Steinbeck’in “Ay Batarken” romanında anlattığı gibi: “Zorbalığın olduğu yerde direniş ve özgürlük mücadelesi en doğal haktır.”       Kaynaklar:   1-    Kıbrıslı Türk Devrimci Hareketi (Halk-Der), Münür Rahvancıoğlu, Kalkedon Yayınları   2-    TC’den Kıbrıs’a Dış Müdahaleler, Mehmet Hasgüler, Birikim Dergisi Sayı: 75   3-    Geçmişi Bilmeden Geleceğe Bakmak, Arif Hasan Tahsin, Işık Kitabevi   4-    Bağımsızlık Yolu Partisi’nin “Seçimler Son Değil, Mücadele Sürüyor” başlıklı Ekim 2020’de yayımlanan bildirisi      

Pandora’dan Pandemiye- Serap Kedi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandorasbox

Argasdi’nin 60. Sayısından mitlerle Pandemi’yi ilişkilendiren yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. pandorasboxGerek gözünüzün önünde dursun, gerek dünyanın bir ucunda olsun gerekse tarihimizden önceki herhangi bir zaman diliminde yaşamış olsun insanları anlamak için hikâyelerini dinlemek, yazdıklarını okumak, dilden dile bizlere kadar ulaşmış mitlerine kulak kabartmak gerek. İşte bu yüzden bize Pandemi karanlığında en lazım olan şeyin; umudun Yunan mitolojisindeki hikâyesiyle başlamak istedim yazıma. Mite göre, Prometheus –ki kendisi birçok anlatıda ilk devrimci olarak anılır- tanrıların insanlar üzerinde hüküm sürmesinden çok rahatsız olur. Eşitlik ve adil bir yaşam için tanrılara başkaldırır. Tüm haklar onlar için, tüm kaynaklar onlarınmış gibi yaşayan tüm egemenler gibi Zeus da bu duruma öyle kızar ki insanlığı ve insanlığın koruyucusu Prometheus’u cezalandırmak için ateşi saklayıp onları sefalete sürükler. Bizim devrimci Prometheus durmaz tabii ateşi tanrılardan çalar ve insanlığa geri verir. Zeus daha da öfkelenir ve Prometheus’u Kafkas Dağlarına sürüp sonsuz cezaya çaptırır. Tabii Zeus insanlar için de bir ceza düşünmüştür. Antik Yunan’ın ilk kadını Pandora’yı yaratıp elinde bir kutu ile insanlara yollar. Pandora’nın kulağına kutuyu açması için fısıldar Zeus. Pandora kutuyu açar ve bir anda kutunun içinde saklı olan hastalık, sefalet, ölüm, felaket, açlık dışarıya çıkar. Pandora olanları görünce korkuyla kutuyu kapatır. Ancak kutuda bir şey saklı kalmıştır: Umut. Peki, nedir bu umut? Antik çağlardan beri anlatılan, bizi belki de hayatta tutan ve yarınlara götüren bu umut ne? En önemlisi gülmeyi, sevişmeyi, şarkı çalmayı hiç bu denli unutmamışken nerede bulacağız biz bu kadar umudu? Birçok psikoloji, felsefe kuramcısı umut üzerine sayfalarca makaleler, kitaplar yazmıştır. Kısaca bir tanımlama yapmak gerekirse umut istekleri gerçekleştirmek yolunda bize motivasyon veren bir duygudur. Erich Fromm’a göre: “Umut etmek, bir var olma durumudur. Yoğun, ancak henüz harcanmamış etkin olma durumunun içsel olarak hazır olmasıdır. Umut, yaşamaya ve büyümeye eşlik eden, onunla birlikte bulunan bir ruhsal öğedir. Umut yok olduğunda, yaşam olgusal ya da gizil (potansiyel) olarak sona ermiştir. Umut, yaşamın doğasında, insan ruhunun dinamiğinde var olan bir öğedir.” Yani aslında bizim göğe bakarken, düş kurarken, keşkeleri düşünürken kullandığımız bir temadan fazlası, bizimle birlikte yaşayan dinamik bir olgudur. Umut sadece bize düş kurduran değil, aynı zamanda düşteki eyleme hazır kılan bir olgudur. Bu kavram bizim ait olduğumuz sınıftan ya da toplumdan bağımsız olan bireysel bir kavram değildir. Örnek verecek olursak; Pandemide işsiz kalıp evine ekmek götüremeyen bir işçinin ya da o ekmeği satamayan esnafın içinde bulunduğu umutsuzluk durumu sahip olduğu kişisel potansiyelle doğrudan ilgili değildir. Yaşamın her döneminde ve her alanında hissettiğimiz bu sınıfsal fark, Pandemi döneminde de kendini sendikasız özel sektör çalışanlarının mağduriyeti olarak, Pandemi hastanesinin eksikliği olarak, hastalık ya da açlık seçenekleri arasında bırakılan halkın çilesi olarak, bu ekonomik kriz içinde dövizde ve zamlarda kendini hiç olmadığı kadar şiddetli göstermiştir.  Haliyle yalnızca bireysel potansiyele bağlı olmayan bu dinamik olgu da yaşamımızın birçok anlamda tehlike altında olmasıyla azalma hatta tükenme noktasına gelmiştir. Burada hatırlamamız gereken, sadece ülkemizde değil tüm dünyada Covid-19 gerçeğinin uzunca bir süre aramızda olacağıdır ama Covid-19’un varlığını kabul edip onunla yaşamaya alışmak, mağduriyetlere ve çaresiz bırakılmaya alışmakla çok farklı şeylerdir. Çünkü çaresizlikle ve bizi ona mahkûm edenlerle mücadele edilir ama çaresizliğe alışmak demek az önce Fromm’dan da alıntıladığım gibi insan ruhunun dinamiğinde hâlihazırda var olan umudun yok olması yani yaşamın potansiyel olarak son bulması demektir. İşte tam da bu noktada aslında Zeus’un insanlığa yaptığı gibi bizi sefalet ve hastalık içinde yaşamaya mahkûm eden bu düzene alışmak yerine umudu kuşanıp mücadele etmenin her zamankinden daha gerekli olduğunu hep birlikte deneyimledik. Mücadele derken Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş imgesinden bahsediyorum. O ateş bizim kamusal sağlık hizmetimiz, özel sektördeki sendikamız, Pandemi nedeniyle işe gidemezken güvencede olma hakkımız, Pandemi hastanemizdir. O ateş bizim kumarhanelerden daha kıymetli olan hayatımızdır. Ve o ateşi bizden çalanlardan geri almak hepimizin görevidir. Belki Arakhne gerçekten de Athena tarafından bir örümceğe dönüştürülmemiştir ama antik çağlardan beri sınıfsal fark yüzünden adil olmayan yarışlar hep vardı. Belki Medusa gerçekten yılan başlı bir gorgona dönüşmemişti ama eril zihniyet yıllar boyu hep kadını cezalandırmıştı. Belki Prometheus’un çaldığı gerçekten de ateş değildi ama o egemenlere karşı direnmişti. Yani diyeceğim o ki belki de Pandora’nın kutusu biziz ve etrafımızda kol gezen bunca kötülüğe rağmen umudu içimizde saklı tutmak yerine, kendi hırsları ve açgözlülüklerinden ötürü bize ceza gibi bir hayatı reva gören egemenlere karşı kullanıp mücadelemizi büyütmeliyiz.

Nazım, Umut ve Mücadele – Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n " İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder!" Argasdi'nin son sayısında yer alan ve aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu tarafından yazılan "Nazım, Umut ve Mücadele" makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Usta şair Nazım Hikmet Ran’ın, Kuvayi Milliye Destanı’nda geçen bir mısrası vardır. Destan’ın Büyük Taarruz bölümünde anlatılan İzmirli Ali Onbaşı’dan bahsederken şöyle der Nazım; “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.” İlk bakışta birçoğumuzun yadırgayacağı bir sözdür bu, çünkü günlük hayatta bize benimsetilen ve çok da üzerinde kafa yormadan kabul ettiğimiz şey; önce duygu/düşüncelerin geldiği, davranışlarımızın da bu duygu/düşüncelere göre şekillendiğidir. Descartes idealist felsefenin temel kabulü olan bu fikri 1637’de “Cogito ergo sum” yani “düşünüyorum öyleyse varım” diyerek ifade etmiştir. Nazım buna da itiraz eder; Rubailer isimli eserinde şöyle diyecektir: “Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız. Hep hısım akrabayız. Ey güneş gözlü sevgilim, ‘Cogito ergo sum’ değil. Bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz.” Nazım Hikmet idealist düşünce ile hesaplaştığı Berkley isimli şiirinde “fikri evvel gören her felsefenin, safsata iklimidir yelken açtığı yer” diyerek, bu konudaki görüşünü net olarak ifade etmiştir: Önce eylem sonra duygu gelir, önce madde sonra düşünce vardır!   Mücadele Bir Tercihin Sonucu Değildir “Boşuna uğraşıyorsunuz” ve “bu memlekette hiçbir şey olmaz” gibi cümleler, ülkemizde herhangi bir konuda en ufak bir itiraz veya çaba harcayan herkesin sık sık karşılaştığı sıradan ifadelerdir. Bu cümleleri kuranlar, değişime yönelik bir umut göremediklerini ifade etmeye çalışırlar. Eğer mücadelenin sonucunda değişim olmayacaksa, o zaman mücadele etmeye de gerek yoktur! Bu yaklaşımın gözden kaçırdığı birkaç nokta vardır: Öncelikle tarihteki gerçek mücadelelerin hiçbirisi bir tercihin ürünü olmamıştır! “Mücadele mi etsem yoksa boş mu versem” sorusunu kendine sorma lüksü olanlar, çoğunlukla mücadele etmemeyi tercih ederler. Bu soruyu kendine sorma lüksü olanların çok küçük bir azınlığı mücadeleye katılır. Bu da çok doğal bir şeydir, çünkü mücadele insanın varoluş amacı değildir! Mücadele bir “tercih”, hesap-kitap sonucu karar verilen bir “yatırım” değil; zorunluluktur. Batan bir gemiden kurtulan bir kişinin “yüzme biliyor muyum, bilmiyor muyum; karaya ulaşmak için kat etmem gereken mesafeye gücüm yeter mi” diye kendine soru sorma lüksü yoktur! Gemisi batan bir insan, her halükarda boğulmamaya çalışır! Boğulmama umudu olduğu için değil, boğulmamak için!   Mücadele Olmadan Başarı Olmaz Herhangi bir mücadelenin eninde sonunda kaybedileceği ön kabulü ile önceden değerlendirme yapma lüksü olanların, ortada bir umut olmadığını hatırlatma şansını kullananların gözden kaçırdığı bir diğer nokta; tarihte başarıyla sonuçlanmış her girişimin, öncesinde başarısızlıkla sonuçlanmış yüzlerce denemenin ardından geldiğidir. Uçak bir defada yapılmamıştır, ampul tek seferde icat edilmemiştir, Amerika kıtası bir defada keşfedilmemiştir, kölelik bir günde kaldırılmamıştır, halkın seçme seçilme hakkı, demokrasi ve insan hakları tek seferde elde edilmemiştir. Rahatlıkla uzatabileceğimiz bu listedeki her bir başarı, yüzlerce başarısız girişimin ardından kazanılmış; bazılarına başka hedeflere varmak için yürütülen mücadelelerin sonucunda istemsizce ulaşılmıştır. Resmi tarihte başarıya ulaşmış son girişimler anlatılır ancak bu girişimleri yürütenlere, önceki başarısızlıkları örnek göstererek “eylemsizlik” telkin eden “umutsuzluk kumkumalarından” pek söz edilmez. Oysa sosyal medyada dolaşan anonim bir sözde de ifade edildiği gibi; “mücadele edenler her zaman kazanamazlar ancak kazananlar her zaman mücadele edenlerdir.” Bana sorarsanız, yüzlerce kez mücadele edip kaybetmiş olanlar, son kazanımın da kazananlarıdırlar! Yani başarı ile sonuçlanmış her mücadele, tarihteki öncüllerinin de kazanımıdır!   İnsanlar Mücadele Ettikleri İçin Umut Eder Mücadele etmek için “umut” arayanların gözden kaçırdığı diğer nokta ise; mücadelenin umuttan değil, umudun mücadeleden doğduğudur! İnsanlar umut ettikleri için değil, başka bir seçenekleri olmadığı için mücadele ederler. Mücadele etmeme lüksü olanların çok küçük bir azınlığı da; onlara hak verdiği veya davalarını doğru bulduğu için bu mücadeleye katılır. Bu noktaya kadar, mücadelenin veya mücadeleye katılmanın “umut etmek” ile bir bağlantısı yoktur. Umut, mücadele içerisinden doğan ve mücadeleden beslenen bir duygudur: Mücadelenin kaynağı değil ürünüdür; nedeni değil sonucudur! İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder! Tıpkı Nazım’ın şiirindeki Ali Onbaşı gibi... Nazım Hikmet ile başladık, onunla bitirelim; Nazım belki en umutsuz şiirinde bile, umut arayışı için insanın ötesine bakmayı reddedecek ve şöyle diyecektir: “İşler atom reaktörleri işler, yapma aylar geçer güneş doğarken. Ve güneş doğarken hiç umut yok mu? Umut, umut, umut… Umut insanda.”      

Baraka Kültür Merkezi’nden, Değişen Kültür Dairesi Tüzüğü İle İlgili Basın Açıklaması: “Ne Sihirdir Ne Keramet, El Çabukluğu Marifet!”

By Nazen Şansal

18194914_1615945568415813_4190026662382637401_n

 

18194914_1615945568415813_4190026662382637401_n

Emekçi düşmanı, gerici ve sağlığa zararlı UBP-DP-YDP hükümetinden, kültür-sanata çağdaş bir yön vermesini beklemiyorduk elbette… Ancak toplum can derdinde, ekmek derdindeyken ve alınması gereken onca önemli karar varken, kültür-sanat alanında demokratik ve katılımcı bir anlayışla uygulanan bir tüzüğü, el çabukluğuyla değiştirebilme marifetini de ummazdık doğrusu!

“Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü”, Kültür Dairesi’nin özverili personelinin çabaları ve derneklerin de katkılarıyla, uzun yıllardır şeffaf ve demokratik bir şekilde uygulanmaktadır. Geçmişte de, yine UBP döneminde bazı derneklere karşı ayrımcılık ve yasa dışı uygulamalar yapılmış ancak Tüzük’teki demokratik ve katılımcı yapı bozulmamıştı. Bu Tüzük çerçevesinde dernekler, her yıl yapacakları kültür-sanat projelerine bir miktar maddi katkı alabilmekte ve böylece ülkemiz kültür-sanatının gelişmesine destek olunmaktadır. Kamusal bir fon olan Kültür Dairesi’nin bütçesinden, belli kriterler çerçevesinde başvuran derneklerin sanatsal projelerine bir miktar para verilmekte, kararlar kamuya açık yayımlanmakta ve projelerin gerçekleşip gerçekleşmediği de Daire tarafından takip edilmektedir. Kültür-sanat derneklerinin çoğu mevcut Tüzüğün işleyişinden memnundur, memnun olmayanların da sözlerini söyleyebilecekleri mekanizmalar (Kültür Sanat Danışma Kurulu ve Değerlendirme Komisyonu) mevcuttur. Derneklerin projelerine katkı yapılıp yapılmayacağını inceleyen komisyonda, Kültür Dairesi Müdürü zaten başkan olarak bulunmakta ve devletin kültür sanat kurumlarından da (Devlet Tiyatroları, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gibi) temsilciler yer almaktadır. Ayrıca çeşitli alanlarda (müzik, sahne sanatları, edebiyat, halkbilimi gibi) faaliyet gösteren derneklerin temsilcileri de kendi aralarında yaptıkları seçimle Komisyonda görev yapmaktaydı. Bu yönüyle Komisyon, ülkemizde nadir bulunan türden demokratik ve katılımcı bir oluşumdu. Emekçi düşmanı, gerici ve sağlığa zararlı UBP-DP-YDP hükümetinin, eğitimi e’sinden anlamayan Eğitim Bakanı Olgun Amcaoğlu, kaşla göz arasında yaptığı ve Bakanlar Kuruluna onaylattığı bir tüzük değişikliği ile kaş yaparken göz çıkarmıştır! Değerlendirme Komisyonu’nun demokratik ve katılımcı yapısını bozan tüzük değişikliği ile kültür-sanat derneklerinden seçimle gelen temsilciler tamamen Komisyondan çıkarılmış ve yerine Kültür Dairesi Müdürü’nün atayacağı kişiler konmuştur. Tüzüğün gerekçesi, Anayasa’ya ve mevzuat yapma kurallarına aykırı olarak belirtilmemiş olsa da, bizim öngörümüz odur ki sadece kendilerine yakın kesimlere destek sağlayıp, barıştan, demokrasiden, laiklikten, kültürel mozaikten, sanatsal özgürlükten yana olan derneklere katkı verilmemesi için bu değişiklik yapılmıştır. Böylesi bir otoriter uygulama, sanatın özgürlükçü yönü ve kültürün çoğulcu yapısıyla bağdaşmaz. Baraka Kültür Merkezi olarak bu Tüzük değişikliğini kabul etmemekle birlikte derneğimizin üretimlerini ve eylemliliğini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini; çünkü esas olarak maddi ve manevi gücümüzü halktan ve dostlarımızdan aldığımızı belirtmek isteriz. Ancak bugün hükümet koltuklarında oturanlar değiştiğinde ve terazinin dengesi bozulduğunda, demokratik katılımın bir gün herkese lazım olacağını anlayacaklar. Anayasa’nın 62. Maddesi “Devlet, sanatın özgürce gelişebileceği ortamı yaratır, sanatçıyı koruyucu, destekleyici, özendirici önlemleri alır” demektedir. Oysa bu Tüzük değişikliği, sanatın özgürlüğüne doğrudan bir devlet müdahalesidir. Anayasa ayrıca devlete, “herkesin kültür yaşamında yer almasını sağlamak” görevini de vermektedir. Böylesi ekonomik sıkıntıların olduğu bir dönemde derneklerin aidat toplama zorlukları da düşünüldüğünde, bu Tüzükle kültür derneklerinin bir kısmı faaliyetlerini yapamaz hale gelecek ve belki de kapanma noktasına kadar gidecektir. Korona önlemleri sebebiyle bir kenara itilen, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilen sanatçılar şimdi de bu Tüzüğün değiştirilmesiyle tamamen yok edilmek istenmektedir. Baraka olarak duyarlı pek çok dernek ve sanatçıyla birlikte, faşist kafalıların bu tüzüğünü geri aldırmak için gereken mücadeleyi vereceğimizi belirtir, sanatın özgürlüğüne ve kültürel alanın zenginliğine önem veren her örgütü ve bireyi bu konuda duyarlılığa davet ederiz.

baraka logo

 

Mücadeleyi Sokakla Ören Umut Bekçileri: Halkevleri- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

halkevleri logo

Bellek'te bugün-19 Şubat 1932: Türkiye’de Halkevleri kuruldu. Türkiye’deki devrimci mücadelenin önemli odaklarından biri olan yoldaş örgütümüz Halkevleri'nin tarihsel yolculuğunu   anlatan yazımız Argasdi'nin Bellek sayfasından sizlere ulaşıyor.“Halkevleri tarihtir; onurlu bir yürüyüşün aydınlık tarihi. Hiçbir baskıya boyun eğmeyen eşitlik, özgürlük, barış mücadelesinin tarihi. Kitaptır, kütüphanedir, tiyatrodur, sanattır Halkevleri.” halkevleri logoHalkın Muhalefet Evleri kısaca Halkevleri adlı kardeş örgütümüz bundan tam 89 yıl önce 19 Şubat 1932 tarihinde yola çıkmış ve günümüze kadar her zaman mücadelesini sokakta örgütlemiştir. Hiç yılmadan, umudunu kaybetmeden faşizme, gericiliğe, baskılara, emperyalizme karşı; eşitlik, özgürlük ve barış için direnmiş ve direnmeye de devam etmektedir. Halkevleri sokak eylemlerinin yanı sıra sanat ile direnişe de inanan örgütlerdendir. Eğitim, aydınlanma, sanat ve kültür örgütü Halkevleri, Türkiye geneline yüzlerce kütüphane ve tiyatro salonu kazandırmıştır. İlk kurulduğunda, dil, tarih ve edebiyattan güzel sanatlara, spordan müze koluna kadar birçok dalda faaliyet yürüten Halkevleri, 1951 yılında kapatılmasına değin kurmuş olduğu halk odaları ile de binlerce kişinin okuma yazma öğrenmesine vesile olmuştur. 1951 yılında dünya genelinde yeniden şekillenen ABD emperyalizminin egemenliği altına giren Türkiye ”de ise  gericilik gittikçe yükselmeye başlamıştır. Halkevleri kapatılmış, dernek binaları talan edilmiş, kitapları yakılmış, tiyatro salonları yıkılmıştır ancak bu durum Halkevler”inin yetiştirdiği devrimcileri yıldıramamıştır. Demokrat Parti iktidarıyla Halkevleri’nin birinci dönemi kapanırken, Halkevleri’nden yetişen emekçi halkın mücadeleci ruhu 1963’te ikinci diriliş dönemini başlatmıştır. Bu dönemde, Halkevleri örgütünün yeniden doğuşunu sağlayan esas etken, devlet desteğinin olmadığı koşullarda, emperyalizme, gericiliğe ve faşizme karşı yükselen halk mücadeleleri olmuştur. Bu aşamada artık Halkevleri bağımsız bir demokratik kitle örgütü olarak tekrardan büyümeye başlamıştır. 1960 ve 70’lere damgasını vuran bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Halkevleri, emekçi halkın önemli bir gücü olarak yer almıştır ve ne 1971 muhtırası ile yaşanan tutuklamalar ne kapatma kararları ne de 12 Eylül faşizmi Halkevleri’nin ikinci diriliş dönemini bitirebilmiştir. Ancak 12 Eylül 1980 darbesiyle toplumsal yaşamın ilerici bütün unsurlarını yok edip, yeni kuşakları gericileştirmek, apolitik bir toplum yaratmak hedeflenmekteydi. Bu bağlamda Halkevleri kapatılmış, yöneticileri tutuklanmış ve mal varlığına el konulmuştu. 1980 darbesinden 7 yıl sonra, Halkevciler yeniden yola koyulmuştur. Artık koşullar daha zor, imkânlar daha kısıtlıdır ancak mücadele içerisinde kazanmış oldukları birikimler onları bu yola yeniden çıkmak için cesaretlendirmiştir. İkinci diriliş döneminde pekişen bir halk örgütü olma özelliği, her türlü olanaksızlığı, zorluğu, baskıyı yenmek için yeterli inanç, kararlılık ve gücü beraberinde getirmiştir. Üçüncü  diriliş döneminde temelini yoksul mahallelere atan Halkevleri, 1980 karanlığını dağıtan emek ve demokrasi hareketi içerisinde özgün bir yeri temsil etmeye, “Halkın Muhalefet Evleri” olarak anılmaya başlanmıştır. 1990’larda Halkevleri bir taraftan ülkede yükselen kirli savaş ortamında ve Susurluk gerçeğinin ortaya serilmesi sürecinde demokrasi cephesinin önemli bir bileşeni olmuş diğer taraftan da yaşanan neoliberal dönüşüme karşı ilk tepkiyi vererek “Parasız Eğitim, Parasız Sağlık” kampanyalarıyla, yoksul emekçilerin hak mücadelelerini ve dayanışmasını örmeye başlamıştır. İşte bu süreç, özellikle 1996 sonrası atılan adımlar, bu köklü örgütü Türkiye’nin en genç ve özgücüne dayanan dinamik örgütlerinden biri haline getirmiştir. 2000’ler ortasında Halkın Hakları Mücadelesi olarak tarif edilecek mücadele çizgisi;  eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, doğanın gasp edilmesine karşı ve bu hakların kamusal bir biçimde sağlanmasını talep eden bir hareket olarak yaşanmıştır. Bugün uygulanan neoliberal politikalarla kamu ortadan kaldırılmakta, kamusal haklar yok edilmekte, halkın tüm yaşamsal hakları metalaştırılmaktadır. Eğitimden sağlığa, derelerden kentlere kadar tüm kamusal hizmetler AKP eliyle sermayeye peşkeş çekilmektedir. Halkevleri neoliberal saldırılara karşı direnişi halkla birlikte örgütlemekte; evde, işte ve yaşamın her alanında yeni toplumsal mücadele dinamiklerinin ana merkezi olmakta , yaşamları egemenlerin çıkarları tarafından tehdit edilen herkes için Halkevi çatısı adres olmaya devam etmektedir.   Kaynak: http://www.halkevleri.org.tr/

Çocuklarınıza Yaşanabilir Bir Ülke Bırakacak Mısınız?- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto (3)

foto (3)"UMUT bitmez MÜCADELE sürer" dosyasıyla 60. sayısındaki Argasdi'den; çocuklarımıza nasıl daha yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmalıyızı tartıştıran  makalemiz, aktivistimiz Mehmet Adaman'ın kaleminden sizlere ulaşıyor. Evde kalın, Argasdi'yle kalın... Kıbrıs’ın kuzeyinde, her yeni güne neredeyse yeni bir krizle uyanıyoruz. Bazen siyasi bir krize şahitlik ediyoruz. Bazen ekonomik kriz ön plana çıkıyor, ben de buradayım diyor. Aslında ülkemizde, neredeyse kendimizi bildik bileli ikisi de hep var. Daha doğrusu, ülkemizde krizden çok ne var da diyebiliriz. Hepsi de yaşamımızın bir parçası oldu. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamak demek, krizlerle yaşamak demek aslında. Peki bu krizlere karşı halk olarak bizim tepkimiz ne oluyor? Sadece bir sinema filmi izler gibi izliyor muyuz, yoksa yaşanan krizlere karşı taraf oluyor muyuz? “Ben tarafsızım” sözü, çoğu zaman bir iyi niyet göstergesi olarak sunuluyor. Oysa ki hayatın hiçbir anında, hiçbir olay karşısında tarafsız olmak mümkün değildir. Tarafsız olmak demek, dolaylı olarak güçlü olanın yanında yer almak demektir. Bizi ezenlere karşı sessiz kalmak, onların düzenine katkı sağlamak anlamına gelir. Bizler, daha yaşanabilir bir dünya ama öncesinde daha yaşanabilir bir ülke için mücadele etmeliyiz. Buna mecburuz. En başta da çocuklarımız için... Bir anne veya bir babanın en değerli varlığı çocuklarıdır. Herkes çocuğunun geleceği için uğraşır, kaygı duyar. Onlara bırakabileceğimiz en değerli miras ne para ne de puldur. Çocuklarımıza bırakacağımız daha yaşanabilir ülke, bizim onlara en büyük mirasımız olacak. Onuruyla yaşayabileceği, ezilmeyeceği, daha iyi bir yaşam için vatanından göç etmek zorunda kalmayacağı bir ülke bırakmak, evlatlarımıza verebileceğimiz en büyük hediyedir. İşte bu yüzdendir ki hiçbir krize karşı, hiçbir toplumsal soruna karşı “tarafsız” olmak gibi bir lüksümüz yoktur. Çocuklar, ülkemizin geleceğidir. Şu anda ülkemizde yaşayan her bir çocuğun ne durumda olduğunun kaygısını ensemizde hissetmeliyiz. Peki, ülkemizde yaşayan çocuklar ne durumda? Eğitimden başlayacak olursak, söylenecek çok söz var. Yoksul aile çocukları ile orta sınıf veya varlıklı aile çocukları arasında büyük bir fırsat eşitsizliği olduğu aşikârdır. Özellikle son dönemde yaşadığımız Pandemi sonucu oluşan yeni durumda, bu eşitsizlik bir o kadar daha artmıştır. Satın alması gereken okul üniformasından, derslerde okuyacağı kitaplara kadar her şeyin paralı olduğu, sadece parası olanın daha fazla fırsata sahip olabildiği eğitim sistemimizde yoksul aile çocukları büyük bir haksızlığa uğramakta, adeta geri plana atılarak görmezden gelinmektedir. İş yerinde patronu tarafından ezim ezim ezilen anne babaların evlatları da okullarda, eğitim sistemi içerisinde bizzat devlet tarafından ezilmektedir. Peki, bu çocuklar bizim çocuklarımız değil midir? Bu çocukların, her çocuk gibi eğitim alma hakkı yok mudur? Evinde ailesi veya yakınları tarafından sistematik olarak şiddete uğrayan, doğru şekilde gelişimine engel olunan, çocukluklarını yaşayamayan evlatlarımıza, Sosyal Hizmetler Dairesi ne kadar sahip çıkabiliyor? Ülkedeki neredeyse her devlet kurumu gibi Sosyal Hizmetler Dairesi’nde de ciddi bir organizasyon sorunu bulunmaktadır. Bizler bu çocukların bir kenara atılmasına, kaderine terk edilmesine seyirci kalmamalı, devlete sürekli olarak bu çocuklara bakmak, sıkıntılarına çare üretmek zorunda olduğunu hatırlatmalıyız. Çağlayan Çocuk Yuvası ve benzeri kimsesiz ve korunmaya alınmış çocuklara yuva olan kurumların durumu da maalesef hiç iyi değildir. Gerek maddi, gerekse de manevi olarak birçok sorunla boğuşan bu kuruluşlara, devletin katkısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Devletin yapması gereken, bu kuruluşların maddi açıklarını kapatmak için sağda solda adeta bağış dilenmelerini izlemek yerine, bu kuruluşlara destek olmaktır. Ülkemize gerek narenciye kesim ekiplerinde çalışmak, gerekse de başka işlerde çalıştırılmak üzere Türkiye ve diğer ülkelerden getirilen, karın tokluğuna çalıştırılarak, insan onurunu ayaklar altına alan yerlerde kalmak zorunda bırakılan işçi çocuklarının durumu ise tam anlamıyla içler acısıdır. Bazılarının okula gönderilmeyip çalışmak zorunda bırakılması bazılarının ise ailelerinin çalışma izni olmadan “kaçak” durumuna düşürülmesinden dolayı okula kayıt bile olamamaları da cabası. Bu çocukların, bizlerden uzak yerlerde yaşamaları onları görmeyeceğimiz, yokmuş gibi davranacağımız anlamına gelmez. Bu konuda ortada büyük bir insanlık ayıbı vardır ve buna karşı çıkmak vicdan sahibi her insanın yapması gereken bir şeydir. Devletin ilgili tüm kurumlarının bu konuyu ciddiyetle ele almalarını, gerekli denetimleri yapmalarını isteyip, bu konuda zorlayıcı olmalıyız. Çocuklarımızın bilimsel eğitimle yetiştirilmeleri de çok önemli bir konudur. Türkiye’den adamıza dayatılan gericilik politikaları nedeniyle çok yaygın bir şekilde her türlü maddi desteği de arkasına alarak yapılan kuran kursları mücadele edilmesi gereken çok önemli bir sorundur. “Ben çocuğumu göndermiyorum, göndermek isteyen göndersin, bana ne” demek oldukça bencilce ve sığ bir görüştür. Çünkü bilimsel eğitimle değil, gerici hurafelerle yetişen çocuklar, ülkemizin de gelecekte ne duruma geleceğinin habercisidir. Sadece kendi çocuğunuzu korumak, hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Tüm bunların yanında çocuklarımızı, gelişim psikolojisinden bihaber, gerekli pedagojik formasyonu olmayan Kuran kursu hocalarına emanet etmek bu çocukların, izleri hiçbir zaman silinmeyecek psikolojik yaralar almasına da davetiye çıkarmaktadır. Ülkesinin geleceğini düşünen her insanın bu noktayı da gözden kaçırmaması ve bu konuda mücadele etmesi gerekir. Çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmak için hiçbir konuya karşı tarafsız olmamalıyız. Taraf olup, doğrudan yana mücadele etmeliyiz. Bütün mesele budur. Gerisi lafügüzaf.  

Tiyatrodan Yaşama – Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

argasdi 60.sayı tiyatro görsel

"Tiyatrodan Yaşama" tiyatronun Pandemiyle mücadelesine güzel bir ışık tutuyor. Argasdi'nin 60. sayısında, Sanat sayfasında yer alan makaleyi aktivistimiz Sezgin Keser kaleme aldı. Evde kalın, Argasdi'yle kalınargasdi 60.sayı tiyatro görsel... Yaklaşık bir yıldır tüm dünyayı kasıp kavuran Pandemi içinde yaşamaya çalışıyoruz. Virüsün nereden, nasıl çıktığı tartışmaları artık pek konuşulmazken bugünkü yaşantımızda yarattığı etkiler ve geleceğimizi nasıl etkileceyeği daha çok dert edilmeye başlandı. Bir ülkeden başka bir ülkeye geçişte uygulanan karantinalar, sokağa çıkma yasakları, sosyal ve kültürel alanların tedbir amaçlı kapatılması gibi birçok önleme alışmaya çalışıyoruz ama bir yandan da bu önlemlerin bazılarını kabulleniyor, bazılarını da kabullenemiyoruz. Mesela kendi ülkemizi ele alırsak; adaya girişte uygulanan karantinayı onaylarken bu kadar zamandır Pandemi önlemleri alınarak açık tutulabilecek tiyatroların, gece kulüpleri ve casinoların açık olmasına rağmen, kapalı olmasını kabullenemiyoruz. Bu kabullenmeyiş de bir tepkiye evriliyor ve bu tepki de tiyatroların açık kalması için bir mücadeleye dönüşüyor. Kimileri için anlamlı kimileri için gereksiz bir mücadele…   “Koyun can derdinde, kasap et derdinde” mi? Ortalıkta virus kol gezinirken, birebir temastan kaçmak gerekliyken, hele ki kış döneminde kalabalık ve kapalı ortamlara girilmemeli derken tiyatroların açılmasını istemek deliliktir ya da saçmalıktır diye düşünülebilir. Millet canının derdindeyken, asgari ücrete zam yapılmamışken, kadınlar Pandemi sürecinde şiddete (ekonomik, fiziksel, psikolojik) daha fazla maruz kalmışken, ülkeyi yönetenler tarikatlarda fink atarken, çocuklar ve gençler eğitimde geri kalmışken, 40 günde yapılacak Pandemi hastanesi yılan hikayesine dönmüş ve seçim malzemesi haline getirilmişken, halkın iradesi yok sayılmışken kim ne yapsın tiyatroyu da denilebilir. Aslında tam da bu sebeplerden kim ne yapsın tiyatroyu demek yerine tiyatroyu yaşatmalı, daha güzel günler için umudumuzu yitirmemeliyiz. Bu kadar sorun ve sıkıntıya karşı sesimizi çıkarmak, çözümler üretmek ve çözümlerimizi hayata geçirmek için, bu çarpık düzenin savunucularını eleştirmek, korkutmak ve düzeni değiştirmek için tiyatroya ihtiyacımız var. Gece kulüpleri açıkken tiyatroların kapalı olmasını mizahi ve eleştirel bir şekilde tiyatrodan başka neyle anlatabiliriz? Kadınların, çocukların, mültecilerin yaşadıkları zorlukları sözsüz ve sessiz bir şekilde tiyatro dışında başka hangi yolla toplumun gözleri önüne serebiliriz? İrademizi hiçe sayıp bizi himayeleri altına almaya çalışanlara karşı en yaratıcı ve sert şekilde tiyatro dışında başka nasıl tepkimizi gösterebiliriz ki? Yani kısacası bu hikayedeki kasap et derdinde değil, onurlu ve insanca bir yaşam derdinde...   “Onlar Ümidin Düşmanıdır Sevgilim” Covid-19 insanlık tarihinin ne ilk virüsüdür ne de son virüsü olacaktır. Tarih boyunca çeşitli virüslerle mücadele edilmiş ve yaşamaya bir şekilde devam edilmiştir. Aniden bir bombanın patlamasıyla ölünebilecek savaş dönemlerinde bile tiyatro oyunları yazılmış ve oynanmıştır. Çünkü insanların yaşamaya devam edebilmeleri için akıl sağlıklarını koruyabilmeleri için üretmeye ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla tiyatro hem o günün mücadelesidir hem de daha güzel bir geleceğin umududur. Ülkemizde Pandemi koşulları bahane edilip tiyatroların uzun süre kapalı kalmasının tek açıklaması tiyatronun ülkedeki sermaye iktidarının cebini dolduracak bir alan olmaması ve tiyatronun eleştirici, dönüştürücü gücünden korkuluyor olmasıdır. Hem ideolojik olarak gelişimimiz hem de psikolojimiz için tiyatroların gerekli tedbirler alınarak açık kalması bugün bizlerin vereceği bir mücadeledir ve bu mücadele yarının başka umutlarını yeşertecektir.    

Barış Umutları Bitti mi? – Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

129873376_175785894266711_1892466403070386413_n

Argasdi'nin 60. sayısında yer alan makalemiz aktivistimiz Mustafa Keleşzade'nin kaleminden sizlere ulaşıyor. "Barış Umutları Bitti mi?" 129873376_175785894266711_1892466403070386413_nCumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mustafa Akıncı’nın kaybetmesi ile bir hayal kırıklığı ortamı oluştu. “Her şey bitti” sesleri yüksek perdeden seslendirilmeye başlandı. Peki, durum gerçekten de böyle mi? Adanın bölünmesinden bugüne 47 sene geçmiş durumda. Bu senelerin 37’sinde Cumhurbaşkanlığı koltuğunda “çözümsüzlük çözümdür” diyen kişiler oturdu. Sadece 10 senesinde ise Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı oturdu. Daha da ilginci ise Kıbrıs’ta çözüm ve barış için Kıbrıs’ın kuzeyinde on binlerce kişilik mitinglerin yapıldığı, tartışmasız en güçlü nabzın olduğu yıllarda, yani 2000’li yılların ilk yarısında Cumhurbaşkanlığı koltuğunda yine bir “çözümsüzlük çözümdür”cü oturmaktaydı. Hem de 2000 yılında gerçekleşen seçimin ilk turunda yarış, barış yanlıları ile barış karşıtları arasında da geçmemişti. İki çözümsüzlükçü aday Denktaş ve Eroğlu seçimlerin ilk turunda yüzde 80’e yakın oy almıştı. Bu seçimde barış yanlısı diyebileceğimiz iki aday olan Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı’nın toplam oyu ise yüzde 21’de kalmıştı. 2020 seçimlerine benzer şekilde dış müdahalelerin damga vurduğu ve Derviş Eroğlu’nun “Peşimde 42 tane MİT ajanı dolanıyor” diyerek ikinci turunda çekildiği seçimi hükmen statükonun “has adamı” Denktaş kazanmıştı.  Fakat ne olmuşsa olmuş daha beş yıl geçmeden gerçekleşen Annan Planı referandumunda Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i federal bir çözüme evet demiş, Denktaş ilk seçimlerde aday dahi olamamıştı. Gerçekten nasıl oluşmuştu bu durum?  2000’li yılları Kıbrıslı Türk halkı bugün olduğu gibi baskıların ve ekonomik zorlukların içerisinde karşılamıştı. Türkiye’de ise aynı dönem, emperyalizmin neoliberal dönüşüm politikalarına denk gelmiş ve bu yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılayamayan iktidar bloğu içerisinde bir dağılma yaşanmış ve başını neoliberal İslamcı AKP’nin çektiği yeni bir iktidar bloğunun oluşumunun adımları atılmıştı. Bu koşullar karşısında ise Kıbrıs’ın kuzeyinde sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve partiler seçimlerde alınan sonuçlarla pes etmek yerine, baskılar ve yaşanan başta mudi krizi gibi ekonomik sorunlara karşı oluşan tepkiyi sokakta örgütleme yolunu seçmişti. Türkiye’de yeni iktidar bloğu kurulurken yaşanan boşluk ve nispi demokratik ortam da Kıbrıs’ın kuzeyinde statükonun yıkılması için bir fırsata dönüşmüştü. Böylece yıkıcı bir seçim sonucunun ardından barış için umutların doruk noktasına çıktığı bir süreç yaratılmıştı. Peki, bugün ne durumdayız? Bugün ile 2000’li yılların başının benzer pek çok yönü var. Bu benzerliklere geçmeden önce bu görüşe karşılık “ama nüfus yapısı değişti” diyenlere istatistiki bir cevap vereyim. Ersin Tatar seçimlerin ikinci turunda 67 bin oy aldı, Annan Planı’nda çıkan “evet” oyu rakamsal olarak 77 bindi. Yani ortada istatistiki olarak böylesi bir durum yoktur. Ayrıca böylesi bir argüman siyasi ve sosyolojik bir karşılığa da sahip değildir; Annan Planı’nda kökeni fark etmeksizin Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i evet demişti. Belki de en çok göçmen insanlar federal bir Kıbrıs için o dönem umutlanmıştı. Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulu statüko halkın geneline zarar vermekle beraber, adanın güneyine dahi geçemeyen Türkiye kökenli emekçi insanımıza en büyük zararı vermekte ve izole durumu yaratmaktaydı. Bu durum halen sürmektedir. “Nüfus yapısı değişti” cümlesi umutsuzluğa zemin hazırlamak veya mücadeleden kaçmak için kullanılan sinik bir argümandan öte bilimsel bir zemine yaslanmamaktadır. Bugün 2000’li yılların ilk dönemlerine benzer bir ekonomik krizin içerisinden geçmekteyiz. O dönemin mudi krizinin yerini bu dönemde kredi borçlusu bir toplum ve döviz krizi almış durumdadır. Toplumsal sıkışmışlık ise pandemi döneminde geçiş noktalarının da kapanması ile üst noktaya ulaşmıştır. 2000 seçimlerinde Eroğlu’nun seçimlerden çekilmesi ile ortaya çıkan irade müdahalesinin daha da katmerlisi 2020 seçimlerinde Akıncı’ya karşı uygulanmış durumdadır. Türkiye’de iktidar bloğu ise 2015 yılından beri sallanmaktadır. Bugün MHP ve eski iktidar bloğu kirli bir ittifak yapmadan ayakta duramaz hale gelmiş ve kaybettiği halk desteğini milliyetçilikle saldırganlaşarak dengelemeye çalışmaktadır. Bu çabası ise hem ekonomik krizi derinleştirmekte, hem de dış politikada her geçen gün daha fazla düşman edinmesine sebebiyet vermektedir. Yani Türkiye’de iktidar bloğu sallanmaktadır. 2000’li yıllar ile bugün arasında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da vardır. Öncelikle 2000 seçimlerinde iki çözümsüzlükçü aday arasında seçim yapılması dahi engellenen Kıbrıslı Türk halkı bu sefer barış ve iradeyi seçimlerde tüm baskılara rağmen ikinci tura taşıyabilmiştir. Eroğlu gibi baskılara karşı çekilmeyi tercih eden bir aday yerine ilk kez sonuna kadar gidip onurlu bir mücadele deneyimini toplumun kazanımı olarak elde eden bir adayla seçimlere girilmiştir. 2000’li yıllarda siyasi egemenlik, renksiz, kokusuz bir çözüm söylemine mücadeleyi hapseden CTP’de iken, bugün halka yönelik tüm dayatmalara karşı mücadeleyi hedefine koyan, “biat değil özgürlük” diyen, “Ankara Elini Yakamızdan Çek” diyen bir siyasi öznenin oluşumu görülür şekilde gerçekleşmektedir. Yani 2000’le koşullar itibarı ile benzer bir mücadele zemini varken, daha gerçekçi ve korkusuz bir siyasi öznenin mücadele içerisinde oluşma olasılığı bu dönemin karakteristiği olarak şekillenmektedir. 10 Kasım’da neredeyse kendiliğinden gelişen “Demokrasi ve İrade Mitingi”, 15 Kasım’da Tayyip Erdoğan’ın adaya geldiği gün Bağımsızlık Yolu’nun çağrısı ardından ilerici örgütlerin ortak organizasyonuna dönüşen ve yasaklara rağmen yapılan “Emek, Demokrasi, İrade” eylemi göstermektedir ki sokak da yine mücadelenin merkezi haline dönüşecektir. Bu çerçevede “barış umutları bitti mi?” sorusuna cevap verecek olursak,  umutsuzluğu değil mücadeleyi seçerseniz bağımsız ve halkları kardeş bir Kıbrıs için yürünecek açık bir yolumuz var.  
❌