One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayBaraka Kültür Merkezi

Ezelden Ebede Adalet? – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

hammurabi-2_900x600-900x580

Argasdi dergimizin 54. sayısından, adaletin geçmişini, bugününü ve geleceğini sorgulayan bir yazı...

Yeni bir tema ile yeni sayımız Temmuz'da tüm market ve Khora kitabevlerinde...

hammurabi-2_900x600-900x580 Genelde en çok bilinen ilk yazılı hukuk kuralları,  MÖ 1793-MÖ 1750 yılları arasında Babil kralı olan Hamurabi’ninkiler olarak çıkar karşımıza. En çok bilinen olduğu doğrudur. Fakat ilk olduğu yanlış. Bugüne kadar bulunmuş en eski hukuk kuralları MÖ 2400’lerde yaşamış Sümerlerin Lagaş Kralı Urukagina’nın kurallarıdır. O dönemdeki kent devletlerden biri olan Lagaş’ta hüküm sürmüş olan Urukagina tarıma oldukça önem veriyor ve bu alanda çalışanlar için bir dizi kurallar geliştiriyordu. Bunlardan en çok bilineni “Tarla, sürenin; hayvan sağanındır” kuralıdır. Bu kuralla Urukagina, bir çeşit özel mülkiyeti devreye alarak verimliliği artırmayı planlıyordu. Urukagina kendi yönetiminin gücünü artırmak ve tapınağın gücünü azaltmak için tapınağın aldığı vergileri de bu kurallar ile azaltıyordu. Urukagina’dan yaklaşık beş yüz yıl sonra karşımıza Hamurabi kanunları çıkıyor. Hamurabi krallığını güçlendirdi, toplumsal yaşamı geliştirip polis teşkilatına benzer yapılar oluşturdu ayrıca ilkel bir posta sistemi kurdurttu. “Kısasa kısas”, “göze göz, dişe diş” yasaları diye anılan bu kurallar sonraları Tevrat ve şeriatta da gerek benzerlik gerekse mantık anlamında tekrardan karşımıza çıkıyor. Bugün hala radikal İslami anlayışlar tarafından savunulmakta olanları bile vardır. O zamanlar Shamash’inin (Sümer mitolojisinde Utu tanrısına karşılık gelen tanrı; adalet tanrısı olarak da bilinir.) bizzat kendisine bu 282 kuralı ilettiğini iddia eden Hamurabi bu kuralları acımasızca uygulatmıştır. Kurallardan bazıları şöyle; “Göz çıkaranın gözü çıkarılsın, diş kıranın dişi kırılsın, ameliyatta hastanın ölümüne neden olan doktorun ve hastanın gözünü kör eden doktorun parmakları kesilsin, babasına vuran evladın parmakları kesilsin.”  Yönetim tarafından alt tabaka ve üst tabaka diye sınıflara ayrılmış toplumsal yapıda kurallar tabakalara göre de değişebilmekte idi. Örneğin insanın dişini kıranın dişi kırılacaktır, fakat bu suç daha alt tabakadan bir insana karşı işlenirse, o zaman üst tabakadan insan sadece para cezasıyla cezalandırılacaktır! Böylece adalet tanrısının Hamurabi’ye üst sınıfları altlardan biraz daha fazla kollayan kurallar fısıldadığını anlıyoruz. Bugünün dünyasında da tanrılar fısıldamaya devam ediyor Mesela silah tanrısı, ABD’de makineli tüfek kullanımının yasalarla serbest bırakmasını söylemiş yönetenlere. Doğanın tanrısı ise İngiltere’de tüm çiçeklerin kraliçeye ait olduğunu fısıldamış. Bundan dolayı park ve kamusal alanlarda çıkan yabani bir çiçeğin bile kesilmesi yasak. Hangi tanrı bilmiyorum Fransa’da bir domuza Napolyon ismini vermeyi yasaklamış. Terzi tanrı Tayland’da iç çamaşırı giymeden dolaşmayı yasaklarken, İspanya’da ise çırılçıplak dolaşmayı yasal hale getiren bir başka tanrı mı var acaba? Bangladeş’te sınavlarda kopya çekmeyi yasaklayan öğretmen tanrı İsviçre’de gece saat 22:00’den sonra kamuya açık alanlarda erkeklerin ayakta işemesinin yasaklanması ile ilgisi olmadığını fısıldamış. Yargıçlar da fısıldar Bugünlerde bizim kktc’de öğrendiğimde çok şaşırdığım şey ise; adaleti sağlayan, yargıya yön veren yargıçların nasıl seçildiği idi. “Bağımsız” kktc yargısı yargıçlarını hangi kriterlere göre nasıl seçiyor biliyor musunuz? Hukuk bilgisini ve adalet anlayışını ölçen ve fırsat eşitliğini sağlayan yazılı bir sınavla mı? Hayır. Söyleyeyim; var olan yargıçlar olası yargıç adayı olarak düşündükleri avukatların kulağına “yargıçlığa başvurursanız seçileceksiniz.” diye fısıldıyorlar. “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!”  Adalet anlayışı hem tarihsel hem de ulusal ve coğrafi düzlemlerde farklılıklar gösteriyor. Adalet mevzusunu ele alırken belli bir dönemde var olan sınıf ilişkileri ve çıkarları ile hep ilişkilendirilmesi gerektiği düşüncesi en doğru yaklaşım gibi görünmektedir. Ebedi, doğru ve evrensel bir adalet anlayışı yoktur. Engels şöyle diyor; “Ekonomik durum temeldir, ama üst yapının değişik unsurları – sınıf mücadelesinin politik biçimleri ve sonuçları – kazanılan muharebeden sonra kazanan sınıfın belirlediği anayasa – hukuk biçimleri ve hatta bütün bu gerçek mücadelelerin tarafların beyinlerine yansıması, politika, hukuk ve felsefe teorileri, dini dünya görüşleri ve bunların dogma sistemlere evrimi tarihsel mücadelelerin akışı üzerinde etkide bulunuyorlar ve birçok durumda bu mücadelelerin biçimini belirliyorlar.”  Buradan yola çıkarsak kapitalizmin adaletliyim iddiasının, kendi koşulları içerisinde adaletli olmadığını savunmak/göstermek, politik bir mücadele yöntemi olarak kapitalizmin eleştirisi için kullanılabilir ve de etkilidir. Bize fırsat eşitliği gibi sunulan yasaların aslında sadece belli bir sınıfa hizmet ettiğini ve günün sonunda en iyi yasanın bile sınıfsal sömürüyü ortadan kaldırmayacağını gösterebiliriz. Fakat bu yapılırken gerçek adalet şudur, budur gibi evrensel bir anlayışı savunmak mücadeleyi bağlamından koparacağı gibi sizi geleceğin toplumunun kahinliğine soyunan bir konuma yerleştirir. Suç ve adalet birbirleri olmadan var olamazlar. Herakleitos “Eğer adaletsizlik olmasaydı adaletin ismini bilmezlerdi” der ve Igor Jaguar, Murat Menteş’in Antika Titanik kitabında yarattığı bir mafya babası, bakın ne diyor; “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!” Karl Marx’a kulak verecek olursak; “Bayrağınıza tutucu ‘adil bir iş günü için adil bir iş günü ücreti’ şiarı yerine devrimci ‘Kahrolsun Ücret Sistemi’ sloganını yazmalısınız.”   Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynakça: Tarih Sümer’de Başlar –Samuel Noah Kramer Antika Titanik – Murat Menteş https://tr.wikipedia.org/wiki/Heraklitos http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/010-11.pdf https://tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi http://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/366-marxin-ahlaki-realizmi http://www.microdestek.com.tr/dunyanin-en-ilginc-yasalari.html https://www.birgun.net/haber-detay/karl-marx-kapitalist-somuru-ve-adalet-kavrami-200939.html  

Sol Anahtarı Lefkonuk’taydı

By Mehmet Adaman

nor

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, Geçitkale Belediyesi Engelli Meclisi tarafından organize edilen ve engelli bireylerin rol aldığı “Ben Sen’im” isimli tiyatro oyununa katkı koymak için 29 Mayıs Çarşamba akşamı Geçitkale’de (Lefkonuk) konser verdi. Sol Anahtarı, oyun için bestelediği “Engelsiziz” adlı parçayı da oyun öncesi verdiği konserde canlı olarak çalarak, dinleyenlerden büyük alkış aldı. 61417845_888157034853194_7920431271673593856_n 61588695_362042041115767_6588481382547193856_n 61629816_2341294812576577_844022942667898880_n nor nor

İzle Tartış’ta Hanna İzleniyor

By Mustafa Batak

izle tartış site haber

İzle Tartış’ta bu ay Hanna filmi  izlenilecek   Mayıs ayı filmi Mucize (Wonder) olmuştu. Baraka’nın her ay kesintisiz devam eden ücretsiz etkiliği, sun izle tartışta 4 Mayıs akşamı Mucize (Wonder)  filmi izlendi. Film sırasında ve sonrasında gerçekleştirilen sohbette keyifli ve düşündürücü anlar yaşandı. Farklılıklarla hayata gelen ve buyüzden de hayatları boyunca zorluklarla karşılaşacak çocuklara nasıl davranıldığı ve nasıl davranılabileceği üzerine derin bir sohbet gerçekleştirildi. Ülke yönetiminden okul öğretmen ve çalışanlarına, aile bireylerinden arkadaş ebeveynlerine kadar herkesin böylesi çocukların toplumda huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri ile yerine getirmesi gerekilen sorumluluklardan örnekler verildi. izle tartış görsel Haziran ayı filmi Hanna Katılımcıların önerileriyle belirlenen bir sonraki film ise Hanna oldu. 16 yaşında zeki ve meraklı bir çocuk olan Hanna (Saoirse Ronan) babası Erik'e fazlasıyla bağlıdır. Hanna, kuzey Finlandiya'nın balta girmemiş ormanlarında, soğukkanlı bir ölüm makinesi, bir suikastçı olarak yetiştirilmiştir. Hayatı boyunca okula hiç gitmeyen Hanna artık Avrupadadır. Ve tüm hedefi görevini yerine getirebilmektir. Macera, aksiyonun yaşanacağı, insanlarla temas ettikçe kendi varoluş amacını da sorgulayacağı duygusal sahneler de barındıran bu güzel filmi birlikte izlemek isteyen herkesi 1 Haziran Cumartesi akşamı 20:00′de Kızılbaş’taki lokalimize bekleriz.

Hak, Adalet, Vicdani Ret – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

78589

 Argasdi dergimizin "Adalet" temalı 54. sayısından bir yazı...

78589

Haklar, onları hayatımızda kullanalım veya kullanmayalım herkes içindir. Tüm insanların, insanlık onuruna yaraşır şekilde yaşaması için sahip çıkılmaları ve geliştirilmeleri gerekir. Bir hakkın tanınmasını talep etmek için o hakkın kullanıcısı olmak da şart değildir. Vicdani retçi olmayan hatta toplumsal dönüşüm koşullarının bazı aşamalarında şiddet kullanmanın kaçınılmazlığına inanan bir kişi de vicdani ret hakkını savunabilir, savunmalıdır da… Granma gemisinden Küba sahiline inen doktor Che, Batista’nın askerlerinin saldırısına uğradığında, hem doktor çantasını hem de cephaneyi taşıyamayacağını anlamış ve doktor çantasını bırakıp silahları almıştı.  Meksika’da yerli halklar ile birlikte emperyalizme karşı mücadele eden Zapatistalar, kağıt uçaklarla hava saldırısı gibi yaratıcı eylemlere imza atsalar da aslında yıllardır silahlı bir direnişle neoliberal politikaları geriletebilmektedir. Tüm bunları ve “Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur.” diyen Mahir Çayan’ın ideolojisini takdirle takip ederken vicdani retçi olmayı tutarlı ve mantıklı bulmayabiliriz. Ve tıpkı faşizme karşı verilen İspanya iç savaşındaki gibi, militarist olmayan yapılar içerisinde silahlı direnişi de, daha güzel bir dünya için mücadele yöntemlerinden biri olarak kabul edebiliriz. Ancak yine de evrensel insan haklarını sahiplenmek, herkesin düşünce, inanç ve vicdanının gereklerine göre özgürce yaşayabilmesini savunmayı ve vicdani reddin yasal bir hak olarak tanınmasını talep etmeyi de gerektirir. Hatta vicdanımızdaki adalet duygusu,  vicdani retçi olmasak da bu hakkı savunmamızı zorunlu kılar. Bu nedenle ülkemizde vicdani reddin bir yasa ile düzenlenerek hak olarak kabul edilmesini destekleriz. Bireyin savaşa karşı geliştirdiği bir tavır olarak, savaşlar kadar eski bir tarihe sahip olan vicdani reddin kökleri esas olarak Hristiyan pasifizmine dayanır. Dünyanın ilk bilinen vicdani retçisi Maximilian’dır. Kuzey Afrika’da Numidiya ülkesinden 21 yaşında bir genç, Roma ordusuna katılmayı reddeder ve Romalılar tarafından idam edilir. Tarihin bilinen bu ilk örneğinde olduğu gibi karşı çıkışların ilk gerekçesi, genel olarak, dinlerdeki “insan yaşamını sona erdirmenin kötü olduğu” inancına dayanmıştır. Bugünkü anlamıyla vicdani ret, kişinin ahlaki tercihleri, dini inancı veya politik görüşleri nedeniyle askere gitmeyi reddetmesidir. Vicdani veya dini gerekçelerle askerlik yapmamak ve bunu kamuoyuna açıklamak, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında bir insan hakkıdır. Anayasa’da düşünce, din ve vicdan özgürlüğü açıkça yer almaktadır. Ülkemizin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de bu hak tanınmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararlarında da “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önerdiği gibi askeri hizmet yerine sivil kamu hizmeti yapılmasına olanak tanıyan bir düzenlemeye iç hukukta yer verilmesi, tamamı ile yasama organının değerlendirme ve takdirindedir.” denilerek konunun hükümet ve meclisçe düzenlenmesi gereği belirtilmiş durumdadır. Ülkemizde son aylarda gündemde olan bu konu, hükümetin hazırladığı bir yasa tasarısı ile Meclise de taşındı. Meclis bu yasayı geçirir mi geçirmez mi bilmiyoruz ama bugün hükümeti oluşturan partilerin tümünün vicdani ret hakkını tanıyacakları yönündeki dünkü vaatlerini gayet iyi hatırlıyor ve kendilerine de hatırlatıyoruz. Öte yandan ülkemizde vicdani ret mücadelesi, dünyada bu hak uğruna çok ağır bedeller ödeyenlerin verdiği mücadelelerden ve bu hakkın genel felsefesinden biraz daha farklı bir perspektif ve yöntemlerle gerçekleşmekte, kanaatimizce bu sebeple doğru anlaşılamamaktadır. Vicdani ret, bireyin keyfine veya o günlerdeki fikrine göre askere gitmeyi veya gitmemeyi seçebilmesi demek değildir. Yasada yer alan ve adil bir şekilde değerlendirilen belli şartların var olması halinde, askerlikten muaf tutularak bunun yerine -genelde zorunlu askerlikten biraz daha uzun bir süre- kamu hizmeti yapılmasıdır. Örneğin, Yehova Şahitleri, dini inançları sebebiyle; pasifistler, insan ilişkilerinden beslenmelerine kadar her alanda şiddetsiz bir yaşam felsefesiyle hayatlarını sürdürdükleri için askere gitmemektedir. Bazı İsrail askerlerinin Gazze’de savaş suçu işlendiği için oraya gitmeyi reddetmesi gibi devletin veya ordunun almış olduğu yanlış bir karara ortak olmamak şeklindeki bir politik görüşle de vicdani ret hakkı kullanılabilmektedir. Ancak burada muhtemel bir savaştan değil hali hazırda süren bir savaştan bahsedilmektedir. Bununla birlikte devleti tanımamak bir vicdani ret gerekçesi olabilir mi? Vicdani reddin bir hak olarak o devletin meclisinden geçecek ve kurumlarınca uygulanacak yasalarında yer alması istendiğine göre, devleti tanımamak, mantıklı ve tutarlı bir gerekçe olamaz. Milliyetçiliğe veya ülkemizdeki taşeron işgale karşı verilecek haklı mücadele, vicdani ret hakkıyla karıştırılmamalı, başka araç ve yöntemlerle sonuna kadar savunulmalıdır. Ülkemizdeki vicdani retçilerin çoğu askerliğini yapmış olup seferberliğe gitmemek için vicdani reddini ilan etmiştir. Askere hiç gitmemek üzere vicdani reddini açıklayanlar ise değiştirmek için mücadele ettiğimiz yer olan Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamamaktadır. Bir sivil itaatsizlik biçimi olan vicdani ret mücadelesinin, sivil itaatsizliğin genel prensiplerine uygun olarak yapılması anlamlıdır. Sivil itaatsizlik, değiştirilmesi veya kaldırılması talep edilen yasanın hükümlerine uymayı reddederek o yasaya uyulmamasının, o yasada belirtilen bedeline maruz kalmaya rıza göstermeyi de içeren bir yöntemdir. Yurt dışında kalmak, çalışma veya okuma amaçlı bir zorunluluk da olabileceği gibi, Askerlik Yasasının askere gitmeyi reddedenlere uyguladığı bir bedel değildir. Tüm bunların yanı sıra vicdani ret ile profesyonel askerlik tartışmaları birlikte yürütülmekte ve sanki profesyonel askerlik bu duruma bir çözüm getirecek gibi sunulmaktadır. Oysa askerliğin profesyonelleşmesi, ordu kurumunu halktan uzaklaştıracak ve maddi kaygılarla veya milliyetçi ya da militarist görüşlere sahip olması sebebiyle askere yazılanlar ile halk kesimleri arasında ciddi bir kopuş olacaktır. Bugün eylemlerde gördüğümüz polislerin pek çoğunun halen bizler gibi halktan olmasının tam aksine profesyonel bir ordu, her türlü halk hareketini bastırmakta görev aşkıyla yanıp tutuşacak ve halktan çok hükümete ve dolayısıyla sermayeye yakın duracaktır. Vicdani ret tartışmasının gerek savunanlar gerekse karşı çıkanlar açısından, hem gerekçe hem de yöntem anlamında yanlış bir zeminden yapılması, halkın konuyu yanlış yerden kavrayıp, yurt içinden veya dışından yüzlerce kişinin vicdani retçi olarak askere gitmeyeceğini düşünmesine ve bu insan hakkına mesafeli durmasına sebep olmaktadır. Oysa vicdani ret evrensel bir haktır. Nazen Şansal nazen_sansal@yahoo.com    

Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor

By Nazen Şansal

baraka

Baraka Kültür Merkezi’nden Basın Bildirisi: Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor   Vakıflar İdaresi, “iyilik” projelerinden sonra bu kez de “kitap” ve “okumak” gibi değerli kavramları kullanarak, son yıllarda ince ince yaptığı dini propaganda ve sadaka kültürünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Türk Tarih Kurumu ve Yunus Emre Enstitüsü’nün ortak organizasyonu ile “Hala Sultan Kitap Günleri” adı altında Türkiye’den onlarca yayınevi ve binlerce kitap ülkemize gelecek ve gençlerle buluşacakmış. İlk bakışta masum ve iyi niyetli gibi görünen bu etkinlik, pek çok açıdan ciddi sakıncalar barındırıyor. Öncelikle yüzyıllardır var olan ve Kıbrıslı Türk halkına ait bir kurum olan Vakıfların, her şeyden önce kendi ülkesinin kitabevlerine, yayıncılarına, üreten ve birbirinden değerli eserler veren sanatçı ve yazarlarına kapılarını açması gerekir. Ülkemiz kitabevlerinin davet edilmediği hatta bilgi paylaşımı bile yapılmadığı etkinlikte tek bir Kıbrıslı yazara dahi yer verilmemiştir. Vakıfların gençlere okuma alışkanlığı kazandırmak gibi bir gayesi varsa, bu amaçla bu topraklarda yıllardır inatla ve ısrarla üreten kişi ve kurumlarla işbirliğine gitmesi gerekirdi. Oysa tercih edilen yol, tıpkı yıllardır ekonomik ve kültürel alanda yapılmaya çalışıldığı gibi son yıllarda Vakıflar aracılığıyla da ithal edilen dinsel gericilik ve asimilasyon politikalarına hizmet etmektedir.Vakıfların, dayanışma ve yardımlaşmanın erdemine inanan güzel insanlarımızı da inandırarak yaptığı “iyilik” projeleri de günün sonunda sadaka kültürünü beslemekte ve insanlar iyiliğe muhtaç bırakılmaktadır. Bir halk ancak üreterek var olabilir, var kalabilir. Düşünsel, bilimsel ve sanatsal üretimlerin de Kıbrıslı Türk halkının var oluş mücadelesinde önemi büyüktür. Bu halkın bir değeri olan Vakıfların, kendi halkının edebi ve düşünsel gelişimine katkı sağlaması gerekirken, ülkemiz kitabevlerini maddi anlamda da haksızlığa uğratacak böylesi bir etkinlik düzenlemesi bu halkın değerlerini görmezden gelmek, üreterek var olma mücadelesine ket vurmaktır. Bu etkinliğe onay veren ve çeşitli kolaylıklar sağlayan hükümet de aynı haksızlığın ortağı olmuştur. “İyilik” yapmakla övünen ama bu topraklardaki düşünsel üretime değer vermeden “kitap” ve “okumak” gibi kavramların dahi içini boşaltan Vakıflar İdaresi’ni ve bu etkinliğe onay veren Hükümet yetkililerini kınar, BertoltBrecht’in sözünü kendilerine hatırlatırız: İyi insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin!   Baraka Kültür Merkezi  

Refah Özgürlüğün Neresinde? – Sezgin Keser

By Nazen Şansal

Print

Argasdi dergimizin 54. sayısından, hayvan özgürleşmesi üzerine bir yazı...

Derginizi, tüm Khora'lardan ve marketlerden alabilrisniz.

Tarih sayfalarında halkların özgürlük mücadelelerini, ulusların yaratılışını, kadınların özgürleşmesini, baskıcı rejimlere karşı isyanları, dinlerin oluşumunu, imparatorlukların yıkılışını, kısacası geçmişimize, bugünümüze ve geleceğimize etki eden nice olayları buluruz. Bu sayfalar sadece insanların birbirleriyle olan ilişkilerini değil insanın, doğanın, hayvanların birbirleriyle olan ilişkilerini de yazar. Dünya üzerindeki yaşam bugüne kadar sadece insanlar arasındaki ilişkiler ve çatışmalarla değil insanın doğa ve hayvanlarla olan ilişkilerinden de etkilenerek devam edebilmiştir. Bugünden sonra da yaşamın devam edebilmesi insanların, doğanın ve hayvanların aralarındaki ilişkilerin ne yönde gittiğine bağlı olacaktır. Suyunu kullandığımız doğanın su kaynaklarını yok etmek, yaşama arzsuna sahip bizler için hiç de akıl karı olmayacağı gibi doğal dengenin parçası olan hayvanların varoluşlarını tehdit etmek de bir o kadar akıl karı olmayacaktır.

Print

Günümüzde kar amaçlı üretim daha fazla rekabete ve sömürüye yol açıyor, doğal kaynaklar yaşamın devam edebilmesi gayesiyle temkinli bir şekilde kullanılmıyor, aksine daha fazla kazanç gayesiyle kapitalizm tarafından yok ediliyor. Hayvanların doğal yaşam ortamları bozuluyor ya da tamamıyla yok oluyor. Enerji üretmek amacıyla doğa dostu alternatifleri yerine halen daha bazı ülkeler tarafından tercih edilen nükleer santrallerin, faaliyetleri sonucunda kurulduğu bölgedeki suyun ısı derecesini arttırdığı ve o suda yaşayan canlılar için hayati bir tehlike oluşturduğu bilimsel bir gerçek. Yağmur ormanları son yıllarda palm yağı gibi ürünlerin elde edilmesi için şirketlerin saldırısına uğramış ve bu saldırı bölgede yaşayan hayvanların ölümlerine yol açmıştır. Bu şirketlerin yarattıkları emek sömürüsünü tahmin etmek ise hiç de zor değil. Bu sebeplerden ötürüdür ki bu sömürü düzenine karşı vereceğimiz mücadele ekolojik dengenin devamlılığını ve hayvanların yaşam haklarını da savunmalıdır. Hayvanlar, insanların üzerlerinde hakimiyet kurabilecekleri ve her istediklerini yaptırabilecekleri canlılar değil bu dünyanın sahipleridirler de. Sağlık, barınma, beslenme gibi hakları vardır. Burada söz konusu olan sadece köpekler, kediler ya da sevimli hayvanlar değil bütün hayvanlardır. Son dönemlerde, hayvan dostlarımızın huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini amaçlayan ama bir yandan da etik ve yasal çerçeveyle sınırlanan, ve hayvanların kullanılmasını da içeren “hayvan refahı” fikri, akımı yaygınlaştı. Oysa insanların keyiflerine göre hayvanları kullanabilmesi hayvan haklarını savunmak değil kendi çıkarlarımız doğrultusunda bu hakları şekillendirmek olur. Hayvan hakları savunucularının uğruna mücadele ettiği hayvan özgürlüğü fikri ise insanların hayvanlar üzerindeki baskısını ve kontrolünü ortadan kaldırmayı amaçlar. Ülkemizdeki duruma baktığımızda sokak hayvanlarının, duyarlı vatandaşların ve örgütlerin yürüttükleri mücadelelere rağmen zor koşullarda yaşadığını; yeterli sayıda barınağın olmaması, var olan barınakların sağlık ve beslenme gibi hizmet eksiklikleri bir yanda dursun bu hayvanların asıl yaşam yerleri olan sokakların belediyeler ve yerel yönetimler tarafından yaşanabilir kılınmadığını; doğada yaşayan hayvanların av “sporu” için katledildiğini, çıkan orman yangınları sonucu yaşam ortamlarının yok olduğunu görüyoruz. Durum bu olunca hayvanların yaşamları ve sıkıntıları toplum içerisinde bir tartışma ve mücadele alanı oluşturuyor. 2013 yılında Meclisten geçen AB kriterlerine uygun Hayvan Refahı Yasası hayvanların hayatlarını yasalar çerçevesinde kısmi “özgürlüklerle” sınırlandırıyor. Hayvanlar üzerinde deney yapmak bu yasaya göre mümkün ve ülkemizde yasal iznini dahi almadan hayvan deneyleri yapan üniversite bile bulunmakta. Hayvan deneylerinin yerini alabilecek bir sürü alternatif metod bulunmaktadır. Bilgisayar simülasyonları, kök hücre yöntemi, kadavraların kullanılması, mikrodoz gibi yöntemler,  hayvanları kullanmadan deney yapılmasını sağlayan yöntemler arasındadır.(1) Yasanın sıkıntılı yanlarından biri de hayvanların zevk ve kumar için yarıştırılabilmesine izin verilmesidir. Hayvanların keyfi bir şekilde para için birbirleriyle yarıştırılmaları, bırakın özgürleşmeyi yasanın adında geçen refah mantığıyla bile çelişmektedir. Bir canlının başka bir canlının eğlencesi için kullanılması o canlı için huzurun ve rahatlığın olmadığı anlamına gelir. Yasanın içerdiği maddelere uymayan kişilere kesilen cezalar ise para cezalarıdır. Parasını ödeyen yasaya uymayıp istediği canlıya istediği muamelede bulunabilecektir. Bu keyfi muamelenin olmasını engellemek için cezaların ıslah edici olması gereklidir. Bunun yolu da para cezası yerine kamu hizmeti adı altında hayvanlara ve çevreye faydası olacak cezaların uygulanması olacaktır. Bir yasanın ya da fikrin AB kriterlerine uyuyor olması o yasayı ilgilendirenlerin tamamıyla faydasına olacağı anlamına gelmez. Ülkemizde hayvan hakları alanında mücadele eden örgütlerden ve aktivistlerden Oluşan Kıbrıs Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, Hayvan Refahı Yasası’nın iyileştirilmesi adına Meclise Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası’nı sunmuştur. (2) Ülkemizde de olan hayvan refahı mantığı, hayvanları insana ait bir mal gibi gördükçe gerçek bir hayvan özgürleşmesine hizmet etmeyecektir. Ancak yine de bu yasanın sıkıntılı yanlarını düzeltmek ve eksiklerini tamamlamaya çalışmak hayvanların özgürleşmesi mücadelesinde önemli adımlardan olacaktır. Sezgin Keser (1)http://www.deneyehayir.org/testlerde-hayvanlarin-kullanimina-alternatif-secenekler/#.XHLm4eQza00 (2) http://baraka.cc/?p=635  

AÇIK VE ONURLU Bir Yürüyüş

By Pınar Piro

IMG_0637

Eşcinselliğin, Dünya Sağlık Örgütü tarafından akıl hastalığından çıkarıldığı gün olan 17 Mayıs, Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü olarak kutlanmaktadır. Baraka Kültür Merkezi olarak bizler de her yıl biraraya gelip çeşitli etkinlikler düzenleyen 17 Mayıs organizasyon komitesinde yer almakta, hem bir etkinlik düzenlemekte hem de onur yürüyüşüne katılmaktayız. IMG_0631Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlere karşı her türlü ayrımcılığa ve şiddete karşı ses çıkarmak için oluşan komitenin bu yılki sloganı AÇIK VE ONURLU olarak belirlendi ve bu çerçevede 15 güne yayılan çeşitli etinlikler düzenlendi. Bizler de Baraka olarak içinde olmaktan onur duyduğumuz bu etkinlikler haftasında, LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ isimli bir söyleşi gerçekleştirip, KASO GL aktivisti ve PRAKSİS dergisi yayın kurulu üyesi sevgili REMZİ ALTUNPOLAT'ı da değerli düşüncelerini ve deneyimlerini aktarması için söyleşide konuşmacı olmak üzere ağırladık. IMG_0637Katılımcı tüm örgütlerin etkinliklerinin tamamlanmasının ardından da 18 Mayıs akşamı AÇIK VE ONURLU temasıyla onur yürüyüşü gerçekleştirildi. Tüm renklerin biraraya geldiği yoğun katılımlı yürüyüş Lefkeliler Hanında düzenlenen parti ile son buldu.

Adalet Mülkün Temeli midir? – Aziz Güven

By Nazen Şansal

argasdi yazı görsel

Argasdi 54. sayı "Adalet" dosyasından bir yazı...

Derginizi tüm Khora  Kitap Evlerinden ve marketlerden alabilirsiniz....

argasdi yazı görsel

Hemen hemen herkesin kulağına bir kez dahi olsa çalınmıştır Mahkeme duvarlarında yazılı “Adalet Mülkün Temelidir” sözü. Kimileri tarafından mutlak bir şekilde idealleştirilip kimilerince de “öyle olmadığı” iddiası ile eleştirilirken, yıllar boyunca güncel, ekonomik, politik, felsefi ve benzeri anlamda birçok tartışmaya konu olmuştur ve hala olmaya devam etmektedir. Evrensel kabul görmüş tek bir tanımı olmayan bu söz ile ilgili genele yayılmış fikir; insanların yaşadıkları ülkenin, toprakların, vatanın ya da devletin, o insanların mülkü olduğu ve bu mülkün yani kısaca devletin temelinin ise adalete dayandığı yönündedir. Bu yaygın fikir, devletin temeli olarak kabul edilen adalet sayesinde devleti oluşturan toplumdaki bireylerin eşitlik ilkesi ile temsil edildiğini ortaya koyarken, bir manevi ihtiyaç olarak da tanımlanan adaletin olmadığı ülkelerde huzur, refah ve saygı ortamının olamayacağı, toplumda kargaşa, huzursuzluk ve kaos ortamının artacağı ve bu sebeplerle bireylerin devlete olan güvenlerinin yok olmaya doğru gideceği anlayışı ile de desteklenmektedir. Bu bağlamda, “Adalet Mülkün Temelidir” sözündeki mülk kavramının insana, ülkeye, eşitliğe ve varlığa dair olduğu anlamlarını çıkarmak sanırım yanlış olmayacaktır. Yukarıdaki yaklaşımlarda da görüleceği ve anlaşılacağı üzere adalet kavramı manevi ve soyut bir kavramdır. Adaleti sağlayacak toplumsal yaşama düzenlerine dair herhangi bir somutluğu işaret etmezken, tabiri caizse her türlü fikirce altı doldurulmaya müsait bir “gizemliliğe” sahiptir. Bunun sebebiyse kuşkusuz hak, hukuk, eşitlik vb. kavramlar gibi adalet(sizlik) kavramının da evrensel bir tanıma oturtulamayacak kadar her topluma ait ekonomik ilişkilerce belirlenen ve bu ilişkiler değiştikçe değişen bir kendine haslığının olmasıdır. Bu yönü ile hem değişken hem de tarihseldir. Kısacası adalet, her durumda tarihle ve zamanla sınırlı olup evrensel bir adalet anlayışından söz edebilmek mümkün değildir. Modern sınıflı toplumların ortaya çıkması ile birlikte mülkün yani varlığı oluşturan şeyin temeli olan adaleti sağlamak devletlerin görevi olmuştur. Adaletin terazisinin bozulmaması, bozulan terazinin ise dengelenmesi bir müdahale gücünü gerektireceğinden, bu gücü tekelinde bulunduran da yine devletler olacaktır. Bugün içinde yaşadığımız dünyanın adalet anlayışı hiç kuşku yoktur ki neoliberal kapitalist sistemin adalet anlayışıdır. Peki, kapitalizmin terazisi dengeli mi? Kapitalist sistem; adaletin, mülkün yani varlığın temeli olduğunu, herkesin yasalar önünde eşit olduğunu ve kişiler arasında fırsat eşitliğinin bulunduğunu iddia ederken Marx, kapitalizmi sömürücü bir düzen olarak tanımlar ve hırsızlıkla suçlar. Bunun yanında yine Marx, tarihsel materyalist bağlamda alt yapı-üst yapı ilişkilerindeki sürekliliğe, alt yapının üst yapıyı belirlerken üst yapının alt yapıyı etkilediğine, bu diyalektik ilişkinin son kertesinde ise üst yapının alt yapıyı meşrulaştırdığına vurgu yapar. Somutlaştırmak gerekirse, her üretim biçiminin (alt yapı) kendine özgü bir adalet tarzı (üst yapı) ve paylaşım sistemi vardır; dolayısı ile üretim biçimlerinden bağımsız bir adalet anlayışı da mümkün olamayacaktır. Kapitalist üretim biçiminin etkilerine baktığımız zaman, özellikle de kapitalizmin neoliberal dönemi politikaları ile halk nezdinde ciddi bir mülksüzleştirme yaşandığını, diğer yandan azınlık olarak ekonomik gücünü daha da artıran sermaye kesimi ile halk yığınları arasındaki bu uçurumun günden güne büyümekte olduğunu görürüz. Tarihsel ilerleme açısından bakıldığında eşitlik, adalet ve özgürlük kavramları feodal döneme nazaran daha ileri bir düzeyde olan kapitalizm, bugün geldiği noktada üretim ilişkileri ile üst yapıyı belirlerken, devletlerin yürürlüğe koyduğu sermaye yararına yasalarıyla da üretim ilişkilerini yeniden etkilemekte ve kendini meşrulaştırmaktadır. Her şeyin paraya endeksli olduğu, halkın giderek mülksüzleştirildiği, yasaların sermaye yararına ve onu koruyan bir mantıkla yapıldığı, adalete ulaşmada her isteyenin yargıdan kolayca yararlanamadığı, sermaye ile halk arasındaki sınıfsal ve ekonomik çelişkilerin giderek daha da derinleştiği koşullarda, herkesin yasa önünde eşit olmasının ne adil bir karşılığı ne de kapitalizmin adalet mülkün temelidir iddiasının bir gerçekliği olacaktır. Ekonomik açıdan eşit olmayanların yasa önünde eşit oluşunu gerçek eşitlik olarak kabul etmek ise zaten en büyük eşitsizlik ve adaletsizliktir. Adil bir dünya mümkün mü? Adil bir dünya düzeni hala arzulanan, yaratılması içinse uğruna mücadele verilmesi gereken bir olgudur. Daha adil, daha yaşanılır bir dünya için kapitalizmin sömürü düzenine, bu düzenin yarattığı ve günden güne artan yıkımlarına karşı Marksizm temelinde, sosyalist bir mücadele yürütmek ve nihayetinde kapitalist sistemi ortadan kaldırmak gerekmektedir. Her ne kadar yaratılacak sosyalist düzen daha adil ve daha yaşanılır olacaksa bile, bununla da yetinilmemelidir. Zira adalet kavramını düşünmemize yol açan şey ise son tahlilde ekonomik eşitsizliğin ezilenler üzerinde yarattığı yoksulluktur. Oysa insanlığın özgür geleceği, tüm sınıfların ortadan kalkacağı bir bolluk düzeni ile yani komünizm ile gerçekleşecektir. İşte o gün geldiğinde, çocuklar adalete gerek olmayan bir dünyada doğacaklardır.       Aziz Güven   Kaynaklar: 1-www.wikipedia.org 2-Devlet ve Hukuk; Karl Marx, Friedrich Engels 3-Kapital; Sol Yayınları, Karl Marx (2003), C. I. (Çev. Alaattin Bilgili)

55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n

REMZİ ALTUNPOLAT İLE LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİ KONUŞULDU

By Pınar Piro

IMG_9416

REMZİ ALTUNPOLAT İLE LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİ KONUŞULDU IMG_049617 Mayıs Uluslararası Homofobi, Transfobi ve Bifobi Karşıtlığı Haftası etkinlikleri kapsamında Baraka Kültür Merkezi tarafından düzenlenen LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ söyleşisi 9 Mayıs akşamı Arabahmet Kültür Evi’nde gerçekleştirildi. KAOS GL aktivisti ve PRAKSİS Dergisi Yayın Kurulu üyesi REMZİ ALTUNPOLAT’ın konuşmacı olarak katıldığı söyleşide LGBTI+ hareketinin oluşumu, tarihsel süreçte kültürler arası farklılıklarla hangi aşamalardan geçtiği konuşuldu. IMG_0504LGBTI+ ve sınıf mücadelesinin kesiştiği ve ayrıştığı noktalara değinilen konuşmada, farklılıklardan dolayı oluşan mücadele ve hak arayışı yöntemlerinin her zaman birebir örtüşemeyeceği de belirtildi. Ancak kapitalist düzen toplumun her bir bireyini olumsuz etkilerken, her alanda hak aramanın yanı sıra bu mücadelenin ancak hep birlikte örülürse başarıya ulaşabileceği de örneklerle açıklandı. Farklı yollardan yürünerek gerekli kesişimlerde birleşmenin daha güçlü bir mücadele yöntemi olduğu fikri ortaya koyuldu. Konuşmasında, LGBTI+ ve sınıf mücadelesinin birbirine etki alanlarının önemini vurgulayan Remzi Altunpolat, her hangi bir hak kazanımı için çalışma yürütürken kişiler ve belirli grupların görüş ve önceliklerine göre değil, o hareketin geçmişi ve geleceği de düşünülerek gerekli adımların atılmasının çok daha anlamlı ve gerekli  olduğuna değindi. IMG_0485Katılımcıların soru ve katkıları ile çeşitlenen söyleşi, 18 Mayıs Cumartesi 17:00’de Dereboyu’nda gerçekleşecek AÇIK VE ONURLU temalı yürüyüşe çağrı ile son buldu.  IMG_9416

Argasdi Liseli Gençlik Sayfası

By Nazen Şansal

liseli gençlik foto

liseli gençlik foto

Gençlerin hayata hazırlanmasında çok önemli bir işlevi olan meslek liseleri hakkındaki fikirlerini Elif Deligöz anlattı: “Meslek lisesinde okuyorsanız çok şanslı bir insansınızdır”

48406900_769753376694928_7591321070381039616_n

Meslek lisesinde okumak aslında hem keyifli hem de çok yorucudur. Bölümle ilgili dersler, diğer derslerden daha öndedir. Bu nedenle bölüm derslerimiz her zaman öncelliğimiz olur. Çok keyiflidir ama çok da emek ister. Haftada 2 veya 3 gün olmak üzere 4 saat bölüm dersi görüyoruz. Pazartesi günleri tam gündür ve o gün bütünüyle bölüm derslerimize ayrılmıştır. Sabahtan itibaren saat 4’e kadar ne kadar emek harcasak da çoğumuz bunu severek yapıyoruz. Okulumuzun imkanlarının veya şartlarımızın yetmediği konular olabiliyor ve eksiklerimizi alamadığımızda, bizi ve bölüm derslerimizi olumsuz etkiliyor. Her şeye rağmen eğer meslek lisesinde okuyorsanız çok şanslı bir insansınızdır. Çocukluğundan beri tiyatronun içinde olan Irmak Devrim Refikoğlu tiyatronun hayatındaki yerini yazdı: “Tiyatro bana özgüveni, kendini sevmeyi ve başkalarını da sevmeyi öğretiyor”

51822153_768273300220638_8736217123652632576_n

Liseli olmak hayatın hem en zor hem de en eğlenceli yıllarıdır. Sınav stresi, aşılması gereken  engeller, gelecek kaygısı bir de üstüne özel hayat işleri daha da zorlaştırmaktadır. Ben de bu hayatı yaşayan gençlerden biriyim. Ama yine de bu zorlu süreci atlatmanın bir yolunu buldum: Tiyatro… Tiyatronun benim hayatımda çok ayrı bir yeri var. Küçüklüğümden beri sanata ve sanatın bir dalı olan tiyatroya aşırı ilgi duyuyordum. İnsanların, olmadıkları rollere ve karakterlere nasıl büründüğünü izliyordum. Onlara hayranlıkla bakıyordum. İşte o anda anladım ki tiyatro benim tek kaçış noktam. Hayatın zorlu anlarının üstesinden gelemediğimde benim yardımcım olan tiyatro... Tabii ki de bu, hiçbir zaman ayaklarımın üzerinde duramayacağımı ve her sıkıştığımda tiyatroya kaçacağımı göstermiyor. Aksine tiyatro bana özgüveni, kendini sevmeyi ve başkalarını da sevmeyi öğretiyor. Karakterlerin bakış açısından da bakabilmeyi ve empatiyi öğretiyor. Ama en önemlisi insanlığı öğretiyor. Tiyatro sadece liseli gençlerin değil her yaştan insanın gitmesi gereken bir sanat dalıdır. Bu, izlemek için de olabilir oynamak için de... Çünkü tiyatro ülkemizde ve dünyamızda yaşanan şiddet, vahşet, tecavüz gibi olumsuzluklara ses çıkarma, yargılama ve önleme imkanı da sunuyor. Bu yüzden sevgili okur kardeşim, eğer sesini duyurmak, kendini geliştirmek, biraz olsun hayatın stresinden uzaklaşmak istiyorsan seni de aramıza bekleriz… Sanata seyirci kalmayın, onu yaşayın! Üniversiteye hazırlanan bir genç olan Elvan Efekan, eğitim sisteminde çocuk yaştan başlayan sınav stresini yazdı: “Öğrenci olabiliriz, ailelerimiz bizim iyi yerlere gelmemizi isteyebilir ama her şeyden önce biz insanız. Hatalarımız, yanlışlarımız olmalı!”

59691840_2188357774534841_6914840854855155712_n

Sınav stresi ve bunu doğuran aile baskısı 12 yaşından beri hepimizin yaşadığı bir şeydir. Henüz 11-12 yaşındaki çocuklar, onlar için en iyi okula hazırlanması gerektiğini düşünen aileleri tarafından baskı altına alınıyor ve diğer çocuklarla yarıştırılıyor. Çocuğun düşüncelerini umursamayıp, kendi istediğini yaptırmak baskı değil de nedir? Bir çocuk o yaşta, herhangi bir okula giriş sınavını kazandı diye kendini yaşıtlarından aşırı üstün veya kaybettiğinde kendini yaşıtlarından daha yetersiz görmemeli. İşte burada lafım sadece aile baskısına değil elbette ki eğitim sistemimize de! Eğitim sistemimiz çocukları yarıştırarak belli bir süre sonra onları robot haline getiriyor. Evet robot! 11-12 yaşındaki bir çocuk oyunlar oynaması gerekirken, sınavlarla boğuşuyor. Çünkü eğitim sistemimize göre en iyi okullara girmek sınavla olmalı, diğer okullar yetersiz! Bu okulları kazanamayan öğrenci başarısız, kazanan ise başarılı öğrenci mi! Hiçbir öğrenci gittiği okul ile sınanmamalı. Çünkü her şey 2 saatlik sınavdan ibaret değil. Sınavda hastalanmış olabilir veya o an aşırı heyecan ve korku barındırmıştır içinde ve bu da dikkatinin dağılmasına sebep olmuştur. Maalesef ki eğitim sistemimiz buna bakmıyor, kişinin o anki psikolojik durumuyla ilgilenmiyor; geçemezsen başarısızsın! İşte aynen böyle robotlaştı öğrenciler; arkadaşlarıyla yarıştırılarak, ailelerinin baskılarıyla... Hepsi 11-12 yaşında bitti mi peki? Kesinlikle hayır. Gelelim sonra ki 14-15 yaşımızın zorluğuna... Ortaokul bitiyor ve liseye geçiş başlıyor. Yine sınavlar, yine aile baskıları devam ediyor. Çocuğun yaşı ilerlediği için belki bir şeyleri kavraması daha kolay olabilir. Her çocuğun düşünceleri, okumak istediği meslek farklıdır. Bundan dolayı lise için bırakın çocuk istediği okulu seçsin. İlle de sınavla bir okula sokmaya çalışmayın sevgili aileler. Her çocuk tıp, hukuk, mühendislik okumak zorunda değil. Ve çocuk bunları istemediği veya bunun için verilen dersleri sevmediği için başarısız öğrenci diye anılıyor. Oysa ki o öğrencinin istediği ve zevk aldığı farklı bir bölüm olabilir. Bunlar düşünülerek davranılmalı. Bitti mi? Hayır bitmedi... İşte geldik 17 yaşına, üniversiteye giriş... Belki de bu anlattıklarımın hepsini toplasak bu yaşta yaşanan stresin yanında az kalabilir. Bu dönemde yaşanan kafa karışıklıklarını ve sınav streslerini, ailelerin anlayışla karşılaması, gençlere destek olmaları çok önemlidir. Öğrenci üniversite sınavını kazanamazsa veya istediği bölümü tutturamazsa, aileler dünyanın sonu gelmiş gibi davranmamalı. Tam tersi her daim, ne olursa olsun, çocuğuna destek çıkmalı. Bazı aileler, çocuğu sınavdan düşük aldığında ona notunun düşük olduğunu söyleyip duruyor ama karşısına alıp neden bu sınavdan düşük aldığını, dersle mi ilgili yoksa farklı bir durumu mu olduğunu sorgulamıyorlar. Öğrenci olabiliriz, ailelerimiz bizim iyi yerlere gelmemizi isteyebilir ama her şeyden önce biz insanız. Hatalarımız, yanlışlarımız olmalı. Belki eğitim sistemini kolayca değiştiremeyiz ama ailelerin, yakınlarımızın düşüncelerini değiştirebiliriz. Böylece üzerimizdeki o büyük yük biraz olsun hafifleyebilir. Gençlik tiyatrosu oyuncularımızdan İncilay Gök diyor ki: “Farkında olmadığınız yeteneklerin farkına varmaya çalışın”

34394832_1997176947022212_4342164610011365376_n

Benim daha önceden deneyimim olmasına rağmen hala daha sahnede heyecanlanıyorum. 8. Sınıfta tiyatroyla tanıştım ve bunun bana çok faydası oldu. Sahne korkumu yendim mesela… Tiyatro bize pek çok şey kazandırıyor; özgüven gibi… Günlük hayatta söyleyemediğimiz şeyleri, sahnede farklı duygu ve şekilde karşımızdaki kişiye aktarabilmemizi sağlıyor. Ben diyorum ki, farkında olmadığınız yeteneklerin farkına varmaya çalışın. Ben bunu tiyatro sayesinde yaşadım. Sıra sizde! Ve Ertu Üzmez'den gelen karikatür: gönderen ERTU ÜZMEZ

“Ayak Bacak Fabrikası” Oyunu Gösterimlerini Tamamladı

By Nazen Şansal

56492527_10155310087782395_2397776114169675776_n

 BTE ABF Afiş 

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun Nisan ayında Lefkoşa Arabahmet Kültür Evi’nde, Mayıs ayında ise Mağusa ve Omorfo’da seyircisiyle buluşarak gösterimlerini tamamaldı. Yaklaşık sekiz yüz seyirciye ulaşan oyun  beğeni ile izlendi.

Türkiye'nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan'ın gerçek bir olaydan esinlenerek yazmış olduğu ve Baraka Tiyatro Ekibi'nin güncel olaylarla harmanlayıp yorumlayarak ülkemize uyarladığı tek perdelik komedi oyununda Sol Anahtarı müzik grubunun oyuna özgü besteleri ve canlı müziği de yer aldı. Bir kara komedi olan "Ayak Bacak Fabrikası"nda, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm olan bir halkın aymazlığı; patronların, kendi çıkarları için devletin çeşitli kademelerini ve halkın dini inançlarını nasıl da kullandıkları; her gün etrafınızda gördüğünüz kimi kurnaz, kimi saf, kimi aşık ama hepsi kendi dünyasında “sıradan vatandaş” tipleri; halkı koruması ve adaleti sağlaması gereken polisin ve yargının aslında kimlere hizmet ettiği; halktan kopuk aydın eleştirisi, kısacası sistemin nasıl olması gerektiği değil nasıl olmaması gerektiği sahneye taşındı. Bu yıl liseli gençlik ve yetişkin oyunları sahneleyerek sahne sezonunu kapatan Baraka Tiyatro Ekibi, yaz döneminde de hem gençlere hem yetişkinlere yönelik eğitim çalışmalarına ve sokak gösterilerine devam edecek. Eylül ayından itibaren ise yeni katılımcılara açık olarak yeni sezonun çalışmalarına başlayacak. Ekibin faaliyetleri ve liseli gençlik tiyatrosu hakkında detaylı bilgi almak için Baraka Kültür Merkezi sosyal medya hesapları takip edilebilir. 56119388_727289320999198_3396885283604529152_n 56232282_2600887853286573_7976636343285448704_n         1  

“Ayak Bacak Fabrikası” Mağusa’dan Sonra Omorfo’da Sahneleniyor

By Nazen Şansal

8

 

 56403769_10155310032097395_7532393732532862976_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun 4 Mayıs Cumartesi akşamı Mağusa’da sahnelendi. Mağusalıların beğeni ile izlediği oyun, 11 Mayıs Cumartesi akşamı da Güzelyurt AKM’de seyirciyle buluşacak. Türkiye’nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan’ın yazdığı oyun, kara tohum yemek zorunda bıraklılarak kötürüm kalan bir halkın içine düştüğü traji-komik durumları ele alıyor. Ayrıca halktan kopuk aydın eleştirisini de sahneye taşıyor. Tek perdelik kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte ve ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Devlet ile dinin ve sermayenin ilişkisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adalet sisteminin açmazları mizahi bir üslupla seyirciye sunuluyor. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun özgün besteleri ve canlı müziği de yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup Omorfo Khora Kitap Evi’nden veya 11 Mayıs akşamı Güzelyurt AKM’den temin edilebilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. 56669604_10155310043787395_1324640589228015616_n 56380219_10155310043302395_7674009747858653184_n 8

Darağacında Üç Fidan – Arif Bayraktar

By Nazen Şansal

7007_5

Argasdi dergimzin "Adalet" temalı 54. sayısından "Bellek" yazımız... 6 Mayıs 1972, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan İdam Edildi

7007_5

6 Mayıs 1972 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti, ne ilk ne de son olan bir utanç yaşadı. Ülkesini, vatanını nice vatan severlerden daha çok seven, ideolojileri doğrultusunda haksızlığa, eşitsizliğe, sömürüye ve emperyalizme karşı tüm bilgi ve becerilerini büyük bir cesaret sergileyerek ortaya koyan üç genç, idam edildi. "Burada ölen yalnızca bedenimdir ki zaten ölümlüydü, ölecekti ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz, düşüncem yaşayacak." Bu sözler Deniz Gezmiş’in idam kararına karşı ne kadar kendinden emin, cesur ve soğukkanlı olduğunun göstergesidir. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı ipe götüren sebep, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu (THKO) kurup sömürüye ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele vermeleridir. Kurucuları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Taylan Özgür, Mustafa Yalçıner ve Cihan Alptekin olan bu örgüt, bir takım eylemlerden sonra 1971’de bir bildiri ile kamu oyuna tanıtılmıştı. İlk silahlı eylemlerini 29 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirdi. Daha sonra Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in idam kararının iptali için çalışmalarda bulundu. İdam kararı için Mecliste oylama yapıldı. Meclisteki İlk oylamada 238 kabul, 53 ret oyu çıkmıştı. Bunun üzerine CHP, Anayasa Mahkemesine idamların, esas ve usul yönünden iptali için başvuruda bulunulur. Anayasa Mahkemesinin, itirazı kabul etmesi üzerine Mecliste ikinci bir oylama daha yapılır. Bu oylamanın sonucu da 273 evet, 48 ret ve 2 de çekimser şeklinde olur ve idamlar kesinleşir. İdam kararını iptal etmek için THKP-C de bir girişimde bulunur. Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz,  Ertan Saruhan ve Ahmet Atasoy, iki İngiliz ve bir Kanadalı radar teknisyenini NATO üssünden kaçırırlar. Kaçırdıkları teknisyenlerle birlikte Kızıldere’de muhtarın evinde mevzilenirler. Askeri birlik, köylülerin ihbarı üzerine evi bulur ve kuşatır. İçeridekiler, rehineleri dışarı gösterirler fakat bilinmeyen bir sebeple güvenlik güçleri rehinelere önem vermez. Grup lideri Mahir Çayan evin çatısına çıkıp bir konuşma yapar ve Denizler bırakılana kadar teslim olmayacaklarını açıklar. Girilen çatışmada Ertuğrul Kürkçü dışındaki devrimciler katledilir. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in ipe götürülmesine hiçbir şey engel olamamıştı… Ne Mecliste yapılan ikinci oylama, ne de uğruna ortaya hayatlarını koyan devrimcilerin gösterdiği dayanışma… Sorgu sırasında Hüseyin İnan’ın açıklaması : “1970 Türkiyesi şu idi: 35 milyon nüfusunun 24 milyonu köylerde, okulsuz, yolsuz, açlığa terkedilmiş halde, halkının % 70’i hâlâ okur yazar olmayan; 500 bin işçisi Almanya’ya, Avustralya’ya göçmen olarak gitmek isteyen milyonların sırada beklediği; köyden şehire akının hızla geliştiği; şehirlerin sanayileşmediği, köylerin hâlâ ağa, tüccar, eşraf kontrolünde olduğu; yıllık kalkınma hızının nüfus artışının altında bulunduğu; seçimden seçime elli, yüz yıllık yatırımların temelinin atıldığı, ağır sanayi diye kolonya fabrikalarının açıldığı; tarikatçılığın, nurculuğun ve kuran kurslarının asırlar öncesinin geri düşüncelerini yaydığı bir Türkiye; 1955 ikili anlaşma, 101 üssü, NATO’su, CENTO’su, 20 bin askeri, binlerce barış gönüllüleri ve bakanlıklardaki danışmanları ile askeri-kültürel alanda; montaj sanayii, meşrubat sanayii, tüketim sanayii, sağlık ve turistik tesisleri ile ekonomik alanda ve Morison şirketinin Türkiye temsilcisi Süleyman Demirel ile politik alanda Amerika ülkemiz yönetiminde söz sahibi oldu.” (Hüseyin İnan, Sorgu, 1. THKO Davası, Akyüz Yayınları, Ağustos 1991, Sayfa 340) Hüseyin İnan’ın sözlerinden de anlayacağımız gibi, mücadeleleri Amerikan emperyalizmine, işbirlikçi Süleyman Demirel’e ve sömürü düzenine karşı gerçekleştirilmiştir. Bu başkaldırıyı bastırmak için sözde adalet yoluna gidilmiş ve gerçek adaleti sağlamak için uğraşan üç genç öldürülmüştür. Arif Bayraktar  

REMZİ ALTUNPOLAT İLE LGBTİ+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ

By Pınar Piro

lgbti+ ve sınıf mücadelesi söyleşi

lgbti+ ve sınıf mücadelesi söyleşi17 Mayıs Uluslarararsı Homofobi, Transfobi ve Bifobi Haftası Etkinlikleri kapsamında, Baraka Kültür Merkezi düzenlediği etkinlikle sizleri KAOS GL aktivisti ve PRAKSİS Dergisi Yayın Kurulu üyesi REMZİ ALTUNPOLAT ile buluşmaya davet ediyor. remzi altunpolat Yiyecek ekmeğe içecek suya ulaşmanın daha da zorlaştığı, eğitimden sağlığa benzinden elektiriğe herşeye zam gelirken insanların yaşam kavgası verdiği şu günlerde birlik olmanın gerekliliği daha fazla önem arz etmektedir. Birbirimizin farklılıklarını kabul etmek, bu farklılıkların oluşturduğu çeşitliliği bütünde görmek,  herkesin başka bir renk barındırdığını ve tüm renklerin biraarada daha güçlü olduğunu göstermek ancak biraraya gelerek başarabileceğimiz ve sonunda da kazanan olacağımız bir mücadeledir. Kurtuluşun eğer hepimiz için mücadele edersek kazanılacağının bilincindeyiz. LGBTİ+ Mücadelesi de bu ülkede verilen diğer mücadelelerden ayrıştırılamayacak, içiçe ve birlikte verilecek bir mücadeledir. Işte bu farkındalıkla Baraka Kültür Merkezi olarak tüm renk ve sınıfları buluşturmayı amaçlayan bir söyleşi düzenliyor, Remzi Altunpolat’ı da Türkiye’deki LGBTİ+ Mücadelesi deneyimlerini ve LGBTİ+ mücadelesi ile sınıf mücadelesinin ilişkisi hakkındaki değerli görüşlerini paylaşması için sizlerle buluşturuyoruz. Yakın coğrafyamızdaki LGBTİ+ mücadelesi deneyimlerini öğrenmek, kendi deneyimlerimizi paylaşmak, görüşlerimizi iletmek, mücadeleye omuz vermek için 9 Mayıs Perşembe 19:30’da Arabahmet Kültür Evi’nde buluşuyoruz.  Gelin renklerimizi birleştirelim.

“Ayak Bacak Fabrikası” Mağusa’da Sahneleniyor

By Nazen Şansal

57121067_10155940651196927_602532071373537280_n

4

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun 4 Mayıs Cumartesi akşamı Mağusalı izleyicilerle buluşuyor. Tek perdelik komedi türündeki oyun, saat 20.00'de Mağusa Kültür ve Kongre Merkezi (KÜKOM)'da sahnelenecek. Sermet Çağan'ın yazdığı Baraka Tiyatro Ekibi'nin güncelleyerek ülkemize uyarladığı Ayak Bacak Fabrikası, Nisan ayı boyunca Lefkoşalı tiyatro severler tarafından beğeniyle izlenmişti. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup oyun günü girişten veya Mağusa Khora Kitap Evi'nden  temin edilebilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. Tek perdelik bir kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm kalan bir halkın başına gelenleri konu alıyor. Seyirciyi güldürürken düşündüren oyunda, devlet ile sermayenin ilişkisi, aydın eleştirisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar, yönetenlerin kendi çıkarları için halkın dini duygularını kullanması gibi güncel konulara da değinilmekte.

DSC_5932

2

 

Sokak Haykırdı: “Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir”

By Hasan Gaburdi

56835554_419959975219956_794407076737581056_n

Bu yıl da 1 Mayıs ara bölgede iki toplumlu bir organizasyonla kutlandı. Çağlayan Parkında toplanıp, kortej halinde toplanma alanı olan Kuğulu Parka yürüdük. Yüksek katılımın olduğu eylemde , Kuğulu Parkta okunan ortak bildirinin ardından ara bölgeye yüründü. 59243913_1481805901961423_6554434463827230720_n             Yürüyüşte "Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir" , "Faşizme Karşı Omuz Omuza", "İsyan Devrim Özgürlük" , "Umutların Kuşatılmasın Bu Abluka Dağıtılacak" , "Yaşasın Halkların Kardeşliği" , "Ankara Elini Yakamızdan Çek" vb sloganlar atıldı. 58769366_2363338913719086_5259225412872962048_n             1 Mayıs'ın ardından öfkemizle, isyanımızı haykırmaya ve sokakta olup mücadeleyi yükseltmeye devam edeceğiz. 56835554_419959975219956_794407076737581056_n 58917140_354084998439921_7965844211457064960_n 58684867_1010895189106661_2718968831014862848_n

Statüko Çarkı ve Dişlileri – Hasan Esendağlı (Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı)

By Nazen Şansal
“Adalet” dosya konulu 54. sayımızdan konuk yazarımızın yazısı… Argasdi derginizi tüm Khora kitap evlerinden ve marketlerden alabilirisiniz.    Konuk Yazar: Hasan Esendağlı (Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı) esendaglihasan@gmail.com Statüko Çarkı ve Dişlileri Bu yazıyı yazdığım tarih, Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı olarak seçilmemin tam tamına 365. gününe denk geldi. Bu tesadüf, ister istemez kendi kendime […]

“Ayak Bacak Fabrikası” Lefkoşa’da Son Oyun

By Nazen Şansal

56474562_10155310043772395_3152466902471671808_n

56474562_10155310043772395_3152466902471671808_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun Lefkoşa’da son kez sahnelenecek. Gösterim, 30 Nisan Salı akşamı saat 20.00’de Aabahmet Kültür Evi’nde yer alacak. Türkiye’nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan’ın yazdığı oyun, kara tohum yemek zorunda bıraklılarak kötürüm kalan bir halkın aymazlığını ele alıyor ve halktan kopuk aydınların eleştirisini de sahneye taşıyor. Tek perdelik kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte, devlet ile dinin ve sermayenin ilişkisini, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar gibi ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup girişten veya Khora Kitap Cafe'den temin edilebiliyor ve  rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabiliyor. 56584317_10155310977042395_8458721584465575936_n Oyun Mayıs’ta Mağusa ve Omorfo’da Baraka Tiyatro Ekibi, Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından 4 Mayıs Cumartesi Mağusa KÜKOM ve 11 Mayıs Cumartesi Güzelyurt AKM sahnesinde seyircisiyle buluşacak. Mağusa ve Omorfo gösterimlerinin biletleri, Khora Kİtap Evi’nin Mağusa ve Omorfo şubelerinden temin edilebilir. 5 57059787_10155310043722395_6446819982301986816_n 2 1 56395189_10155310045947395_4545756810144907264_n 56673180_10155310981182395_923210019208429568_n

Sol Anahtarı Turnalar Köyünde Sahne Alacak

By Mehmet Adaman

FB_IMG_1556309284773

Baraka Mūzik Grubu Sol Anahtarı 28 Nisan Pazar gūnū Turnalar köyūndeki festivalde sahne alacak. Konser saat 15'te başlayacak. FB_IMG_1556309305451    

BARAKA: 1 MAYIS GÜZEL GÜNLERİN UMUDU!

By Hasan Gaburdi

afiş

    1 Mayıs Güzel Günlerin Umudu ! Bir inşaatta ekmeğimiz için çalışıyoruz, güvenlik önlemleri alınmadığı için düşüyoruz, ölüyoruz ama inşaat devam ediyor. Çocuğun bakımına ve ev işlerinin yüküne, iş yerinde uğradığımız baskı, taciz, eşit işe eşit ücret alamayışımız ekleniyor. Eşimizden, eski sevgilimizden şiddet görüyoruz; sığınma evi açmayan devletin, bizi korumayan polisin kurbanı oluyoruz. Kültür-sanattan ve bilimsellikten uzak gerici eğitim politikalarına maruz bırakılıyoruz. Ülkeyi yönetenler kitapları yasaklar hale gelmiş, kitap okuyanları tutuklatıyorlar. Güvenceli çalışma koşulları var diye kamuda çalışmayı hayal ederken, fark ediyoruz ki sözde kamu reformlarıyla kamu emekçilerinin çalışma koşulları da özel sektör koşullarına geriletiliyor. Düşük ücretle, sendikasız, güvencesiz, kaderlerimiz patronların iki dudağı arasında uzun saatler boyunca çalıştırılıyoruz. Yerli/göçmen, kamu/özel sektör çalışanları diye ayrıştırılıyoruz, birbirimize düşmanlaştırılıyoruz. Ankara’nın adamızdaki faşist uzuvlarının türkiyeli/kıbrıslı ayrımı üzerinden siyasi çıkarlar güttüğüne tanık oluyoruz. Sermaye yarattığı ekonomik krizlerin sefasını sürerken bizler cefasını çekiyoruz. Akdeniz’in ortasında bulunan bir ada ülkesinin insanları olarak mavi ve temiz suların keyfini yaşayacağımıza, otellerin lağım sularının mağduru oluyoruz. Doğaya ve insana zararları bilimsel bir gerçek olmasına rağmen nükleer santral tehlikesiyle yüz yüze getiriliyoruz. Egemenlerin adamız üzerindeki çıkarları doğrultusunda ada halkları olarak bugünümüzü yaşayıp, geleceğimizi kurmamız ve kendi kaderimizi tayin etmemiz engelleniyor. Her geçen gün sermaye ile işbirlikçi hükümetlerin sömürüsü ve baskısı artıyor, artıyor ama buna karşın, emekçiler ve tüm ezilenler olarak direnişimiz ve mücadelemiz de yükseliyor. Sömürüsüz, sınırsız, sınıfsız, halkların kardeşçe yaşadığı, kadına şiddetin sonlandığı, doğa talanının durdurulduğu günler biz direndikçe ve mücadele ettikçe mümkün olacaktır. Şairin de dediği gibi; “Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir, haklı günler, büyük günler, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, ekmek, gül ve hürriyet günleri.” 1 Mayıs’ta o beklenen güzel günlere ulaşmak için, isyanımızı haykırmak için hep birlikte sesimizle, sevgimizle, kavgamızla, öfkemizle, umudumuzla sokaklarda, meydanlarda, alanlarda olalım. Saat 17:30'da Lefkoşa Çağlayan Parkında buluşalım.  

“Ayak Bacak Fabrikası” Oyunu Salı Akşamı Yeniden Sahneleniyor

By Nazen Şansal

56323774_10155310045077395_100351369705160704_n

56323774_10155310045077395_100351369705160704_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun sahnelenmeye devam ediyor. Bir sonraki gösterim 23 Nisan Salı akşamı saat 20.00’de Arabahmet Kültür Evi’nde gerçekleşecek. Tek perdelik bir kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte, devlet ile sermayenin ilişkisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar gibi ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Oyunda kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm kalan bir halkın aymazlığı, yönetenlerin halkın dini duygularını istismar etmesi, polis ve adalet sisteminin açmazları, aydın geçinenlerin halka ihaneti gibi konular da ele alınıyor. Sermet Çağan'ın yazdığı Baraka Tiyatro Ekibi'nin "bozduğu" Ayak Bacak Fabrikası, sadece Nisan ayı boyunca salı ve cumartesi akşamları saat 20.00'de Arabahmet Kültür Evi'nde izlenebilir. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup girişten veya Khora Kitap Cafe'den temin edilebiliyor ve  rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabiliyor. Oyun Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından Mayıs ayında Mağusa ve Omorfo turnelerini gerçekleştirecek. 56927208_10155310979672395_5219966104662704128_n  56629284_10155310042077395_2780498923339382784_n  56869986_10155310081317395_4958429886558502912_n  56571128_10155310042922395_8596269007336636416_n 56367264_10155310080122395_2020714020356489216_n  57076190_10155310032062395_5075195448742903808_n    

İzle-Tartış’ta Black Panter İzlendi

By Pınar Piro

black

blackBaraka'nın her ay kesintisiz devam eden ücretsiz film gösterimi geceleri kapsamında 6 Nisan akşamı Black Panter filmi izlendi. Film gösteriminin ardından gerçekleşen sohbette, toplum liderlerinin yaptığı seçimler, o seçimleri yaparken etkisi altında kaldıkları etmenler ve karardan esas zarar veya fayda görenlerin aslında kararlara çok fazla etki edemeyen halklar olduğu noktasına varıldı. Günümüz kapitalist sisteminde azınlıkta kalan grupların zorlu yaşam koşulları değerlendirilirken, teknolojinin nereye kadar ilerleyebileceğinin sınırları olmadığı ve kullanım kontolünün de ne kadar önemli olduğuna değinildi. Katılımcıların önerdiği filmler arasından seçilen bir sonraki film ise Mucize (Wonder) oldu. Doğuştan gelen bir genetik bozukluk nedeni ile sadece görüntüsü farklı olan bir çocuğun aile, okul ve arkadaşlık maceralarını anlatan bu filmi birlikte izlemek isteyen herkesi 4 Mayıs Cumartesi akşamı 20:00'de Kızılbaş'taki lokalimize bekleriz.  

Elindeki dergiyi yavaşça yere bırak ve teslim ol

By Nazen Şansal

55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n

Argasdi dergimizin "Adalet" temalı 54. sayısından okura sesleniş yazısı... Derginizi tüm market ve Khora'lardan alabilirsiniz. 55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n Sevgili okur, senin de başını yakmak istemeyiz. O nedenle şimdi elindeki dergiyi yavaşça yer bırak ve teslim ol. Çünkü ülkemizde yasaklı yayınlar listesi olmamasına ve en yetkili ağızların “yasak kitap diye bir şey yoktur” demesine rağmen, evinde yasa dışı yayın bulundurduğu iddiasıyla tutuklananlar var. Bir yanlış anlamaya kurban gidip “yıkıcı ve propaganda nitelikli yayın” okumak suçunu işlemene yardım ve yataklık etmek niyetinde değiliz. İyisi mi sen bu dergiyi, yol yakınken bırak. Peki, anlaşıldı… Risk almakta ve bu düşünce suçuna ortak olmakta ısrarcısın. O halde devam et… Hadi gel birlikte ülkemizde neler döndüğüne bakalım: “Adalet” dosya konusunu ele aldığımız ve vicdanlardan yasalara her yönüyle adaleti sorguladığımız dergimiz yayına hazırlanırken, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü adına bir utançla karşı karşıya geliverdik. Bir gece ansızın birkaç polis bir kadının evine girip, bazı yayınlara el koyup onu tutukladılar ve “soruşturmanın selameti açısından” mahkeme kararıyla 2 gün hapis tuttular. Sakıncalı kitaplarla aynı evi paylaşan kızının da polise gidip teslim olması üzerine selamete çıkıldı. Bu esnada siyasal hareketlerden sendikalara değin toplumsal muhalefetin tepkisi büyüdü ve yargılama tutuksuz yapılmak üzere en azından şimdilik anne ve kızı özgürlüğüne kavuştu. Özgürlük derken, yanlış anlaşılmasın; özgür olabilmek için önce insan gibi var olabilmemiz gerekir. İnsan ancak hakları ile var olur. Bir kişinin bile düşünce ve ifade özgürlüğünün keyfi olarak sınırlanması, tüm toplumun özgürlüğünün tehdit edilmesi, kısıtlanmasıdır. Anayasa ve uluslararası hukuk metinlerine göre düşünce ve ifade özgürlüğü en temel insan haklarından biridir. Bu hak, düşünce ve kanaatlerini tek başına veya örgütlü bir şekilde açıkça yaymayı içerdiği gibi başkalarının fikir ve görüşlerini alma özgürlüğünü de kapsar. İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, devleti veya toplumun bir kesimini rahatsız eden düşünceler için de ifade özgürlüğünün geçerli olduğu belirtilmiş ve bunun demokratik toplumun olmazsa olmaz koşulları arasında olduğu söylenmiştir. Neyse ki tüm bunları bizden çok daha iyi bilen, uzman hukukçu bir Başbakanı var bu ülkenin. Ve ekibinde birbirinden değerli hukukçuları, partisinde ise insan hakları aktivistleri var. O da ne!? Yıllardır hükümette olmalarına ve Ceza Yasası’nı defalarca değiştirmelerine rağmen, polise dilediği eve girip, keyfinin istediği kitabı yıkıcı ve propaganda nitelikli kabul ederek insanları tutuklama yetkisi veren maddeleri değiştirmemişler mi? Polisi sivile bağlamak yönünde hiçbir adım atmamışlar mı? Hatta siyasi içerikli kitap bulundurduğu için tutuklanan kişi, siyasetin içinden, kendi partilerinin meclis üyesi mi?! Ve Ankara’nın baskısından ürküp kendi meclis üyelerine dahi yeterince sahip çıkmamışlar mı? Neyse biz dönelim “adalet”e… Neoliberal dönemle birlikte paket program olarak gelen baskı ve faşizmin yükseldiği koşullarda, halkın hala güvendiği bir yer olan mahkemeye büyük bir sorumluluk düşüyor aslında: Sadece yasalara göre davranarak tarafsız bir şekilde adaleti sağlamaktan öte, insan haklarından ve onurundan yana bir adalet yaratmak. Ankara’dan ve askerden emir alan polisin, sahibinin sesine dönüşen savcılık kurumunun ve süslü püslü laflarla günü kurtarmaktan başka bir şey yapmayan hükümetin insan haklarına aykırı yasa ve uygulamalarına geçit vermemek. Toplum vicdanında açılan yaraları, Themis’in göz bağı ile sarmalamak. Mülkün temelinden öte, hakların ve özgürlüklerin güvencesi olmak... “Adaletin bu mu dünya?” diye isyan etsek de bazı yaşananlara, her şeye rağmen hayat ve mücadele devam ediyor bu yarım adada… Yaprak gibi dökülürken işçiler, devam ediyor mesela inşaatlarda işler. Şiddet artarken evde ve sokakta, MOBESE kameraları bizi koruyacakmış güya. Krizin yansımaları katmerlenirken eğitimde, sağlıkta, asgari ücret hala patronların iki dudağı arasında… Oysa toplumun temelinde yaşanıyorken ciddi bir sarsılma, patlamalı artık bu fırtına. Yükselen faşizmden korkup, denize düşen misali dört başlı yılana sarılma, koy elinin vicdanına, hem içeride hem dışarıda adaleti ara! Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının... Dayan kitap ile Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile Dayan rüsva etme beni. Bir umudum sende, Anlıyor musun? (Ahmet Arif)
 
 

“Ayak Bacak Fabrikası” Seyirci Karşısına Çıkmaya Hazırlanıyor

By Nazen Şansal

BTE ABF Afiş

BTE ABF Afiş

Liseli gençlerimizden sonra şimdi de yetişkin tiyatro ekibimiz yeni bir oyunla seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor... Ayak Bacak Fabrikası! Tek perdelik bu kara komedi oyununda, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm olan bir halkın aymazlığını; patronların, kendi çıkarları için devletin çeşitli kademelerini ve halkın dini duygularını nasıl da kullandıklarını; her gün etrafınızda gördüğünüz kimi kurnaz, kimi saf, kimi aşık ama hepsi kendi dünyasında "sıradan vatandaş" tiplerini; kısacası sistemin nasıl olması gerektiğini değil nasıl olmaması gerektiğini izleyeceksiniz. Ülkemize uyarlanan ve güncel olaylarla da harmanlanan ayak bacak fabrikası'nda Sol Anahtarı'nın özgün bestelerini ve canlı müziklerini de dinleyeceksiniz. 13 Nisan'da perde diyecek olan oyunumuza tüm sanat severleri bekleriz.

Argasdi Dergisinin 54. Sayısı “Adalet” Temasıyla Çıktı

By Nazen Şansal

Ön kapak çalışma

Ön kapak çalışma

Baraka Kültür Merkezi’nin üç aylık kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile bayilerdeki yerini aldı. Derginin 54. sayısında güncel konulardaki makalelerin, kitap ve film tanıtımlarının, tiyatro yazılarının ve şiir sayfalarının yanı sıra özel dosyada “Adalet” konusu işlendi. Tarihten günümüze adaletin kavramsal ve pratik boyutları ile ele alındığı, ülkemizdeki adalet sisteminin masaya yatırıldığı, adil bir üretim ve paylaşım sistemi arayışının irdelendiği çeşitli makalelerin her birinde adaletin farklı bir boyutu incelendi. Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı Hasan Esendağlı da Argasdi’nin “Adalet” özel sayısında konuk yazar olarak yerini aldı. LiseliyİZ sayfalarında liseli gençlerin kaleminden çıkan ve kendilerini anlatan yazılar yer alırken, FeministİZ sayfalarında toplumsal cinsiyet eşitliği temalı yazı ve bulmacalar yer almakta. Lyricus’ta yerli ve yabancı şairlerin şiirleri okuyucuyla buluşurken, Memleketin Ahvali’nde ise son üç ayın gündemi değerlendirilmekte. Ülkemizin en uzun soluklu kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, 10TL okur katkısı karşılığında tüm kitapçılardan ve marketlerden temin edilebilir.    

Baraka Kültür Merkezi, Dünya Tiyatro Günü’nü Sokak Tiyatrosu ile Kutladı

By Nazen Şansal

1

1

Baraka Kültür Merkezi, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Dereboyu’nda sokak etkinlikleri düzenledi. Derneğin tiyatro ekibinin hazırladığı “Ayak Bacak Fabrikası” oyunundan bir bölümün sokaklandığı gösteriye Sol Anahtarı müzik topluluğu da şarkılarıyla eşlik etti. Pek çok sanat severin ilgi gösterdiği geceye hem oyuncular hem de seyirciler rengarenk kostümleriyle katıldılar. Kıbrıs şarkılarının da çalınıp söylendiği etkinlik, Lefkoşa Türk Belediyesi’nin Sanat Sokakta projesi kapsamında gerçekleştirildi.

9

“Yaşasın tiyatro”, “Yaşasın sanat”, “Tiyatro devrim provasıdır” sloganlarının atıldığı etkinlikte Baraka Kültür Merkezi’nin Dünya Tiyatro Günü bildirisi de okundu ve katılımcılara dağıtıldı. Bildirinin tam metni şöyle: “Oyuna gelmeyin!” Bir oyun dönüyor bu yarım adada, Görüyor, duyuyor, tam anlamlandıramıyoruz ama… Özgürlükten söz edenler kamera takıyor dört bir yanımıza; Eşitlikten söz edenler yalnız kendi çıkarını düşünüyor koltuğa oturunca; Adaletten söz edenler faşistleri salıveriyor hem de karşı gelerek mahkeme kararına; Barıştan söz edenler konuşup duruyor masalarda fakat kulaklarını tıkıyor kendi halkına. Kadına şiddet deyince herkes itiraz etse de hala yok bir sığınma evi bile. Çevrecilerin desteklediği bir hükümette, dereler, denizler, ormanlar kirleniyor gün geçtikçe. Zamlar halkın belini bükerken yine biz oluyoruz adeta alay edilen. Asgari ihtiyaçlara bile yetmezken asgari ücret, sanata ve tiyatroya ne hacet… Ama hayır, bu oyuna gelmeyelim! Sanatın ve tiyatronun eleştirel ve dönüştürücü gücünü önemseyelim. Hem ruhumuzu hem aklımızı besleyen bu silahla, mizahın ve kahkahanın korkusunu salalım bizi yönetenlere. Şarkılarımızı, danslarımızı, repliklerimizi, daha yaşanası bir ülkenin, daha güzel bir dünyanın hizmetine sunalım! Bir gün zifiri karanlıkta kalmamak adına, perde dediğimizde ışığı hep birlikte yakalım! Ve… Perde! Baraka Kültür Merkezi 2 3 4 5 6 7 8 10

Çukur Kapatarak Çığır Açan Bir Tiyatro – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

Bertolt-Brecht’in-“Üç-Kuruşluk-Opera”-oyunu-Mayıs-ayında-İstanbul’da

Argasdi dergimizin Brecht dosyasından bir yazı... FEA BR01 Çocukluk yıllarımda bana tiyatroyu sevdiren büyük amcamdı. Kadıköy otobüsüne biner, son durakta iner ve vapur iskelesinin yanındaki tarihi binada oyun izlemeye giderdik.Yolculuk boyunca amcamın koltuğunun altında gazetesi olurdu, bazen otobüste okurdu ve ben de yanında oturup başlıklara bakardım. Haberlerin kimisini anlar, kimisini pek anlamazdım. Zaten merak ettiğim şey gazete haberleri değil, az sonra açılacak olan perdenin arkasındakilerdi. Acaba nasıl bir dünyaya girecektik? Kim bilir nasıl büyülenecek, kah ağlayacak kah gülecektik. Bir kaç saatliğine de olsa unutacaktık şu gazetede yazan güncel olayları. Derken üçüncü gong duyulur, aplikler söner ve sahne ışıkları yanardı. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, gerçeğinden bile daha gerçekçi dekorlarla, bambaşka kişiliklere bürünmüş oyuncuların üzerimize akıttığı duygu seliyle başbaşa kalırdım. Olayları, oyun karakterlerinin gözünden görür, genellikle kendimi baş kahramanın yerine koyar, serüvenine ortak olurdum. Kırmızı kadife koltuklardan kalkıp kırmızı, körüklü belediye otobüsüne bindiğimizde, camdan dışarıyı seyre dalar, evleri, dükkanları, insanları değil kendi iç dünyamı izlerdim. Üzerinden çok uzun yıllar geçtiğinden oyunları anımsamıyorum. Fakat bazı oyunların, gerek izlerken gerekse dönüş yolunda bana bambaşka şeyler hissettirdiğini, hissettirmekten de öte düşündürdüğünü, merak uyandırdığını, şaşırttığını, otobüsteki insanlara, camdan gördüğüm evlere olan ilgimi artırdığını hatırlayabiliyorum.  Bu tür oyunların dekorları hiç de gerçekteki gibi değildi; yalın bir platform bir ailenin oturma odasıyken az sonra bir orman ya da devlet başkanının toplantı salonu gibi kullanılabiliyordu. Hatta bazen oyuncuların bedenleri bile dekora dönüşüyor, akrobatik hareketlerle birbirlerinin üzerine çıkıyorlardı. Tam kendimi oyuna kaptırmışken oyuncular aniden oyunu keserek şarkı söylemeye başlıyor, gözümün önünde kostüm değiştiriyor veya rahatımı kaçıracak bir soruyu seyircilere bakarak yöneltiveriyorlardı. Kendimi yerine koymak istediğim kahraman bile bir anda benim gibi sıradan bir kişi gibi davranıyordu.Tüm bunları öylesine eğlenceli ve estetik bir biçimde yapıyorlardı ki zamanla bu tür oyunları izlemekten daha çok keyif alır olmuş ve insanları, toplumu, dünyayı, amcamın gazetesini algılamamda bir okul gibi görmeye başlamıştım tiyatroyu. Yıllar sonra öğrenecektim ki sevdiğim, Bertolt Brecht ve epik tiyatroydu. Bertolt-Brecht’in-“Üç-Kuruşluk-Opera”-oyunu-Mayıs-ayında-İstanbul’da *** Brecht’in arkadaşı ve tiyatro kuramının yaratılmasında katkısı bulunan Walter Benjamin şöyle diyordu: “Oyuncularla izleyicileri, dirileri ölülerden ayırırcasına birbirlerinden uzaklaştıran, suskunluğu tiyatro oyununda yücelik duygusunu arttıran, operada ise tınıları ruhsal arınmayı getiren, sahnenin tüm öğeleri arasında dinsel kökenin izlerini en açık biçimde taşıyan orkestra çukuru, artık işlevini yitirmiştir. Sahne bugünde yüksektedir; ama artık dipsiz bir uçurumdan yükselir gibi değildir, bir kürsüye dönüşmüştür. Şimdi amaç, bu kürsüye yerleşmeyi başarmaktır.” Brecht’ten önce Erwin Piscator bu kürsüye işçi ve emekçileri davet etmiş ve tiyatronun, “yüksek” sanatçıların tekelinden alınıp bizzat işçiler tarafından yapılarak politikleşmesi yolunda önemli çalışmalar yapmıştır. “Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru Piscator’undur, Onun tiyatrosu olmadan benim tiyatrom düşünülemezdi” diyor Brecht ve devam ediyor: “Daha çok Piscator tiyatrosunda geliştirilmiş düşüncelerin düpedüz bir uzantısıydı bizimkiler. Özgür bir yaklaşım sonucu Piscator ilkeleri, gerek öğretici gerek eğlendirici bir sahnenin kurulabilmesine olanak verdi.” ÖzdeşleşME, yabancı gibi hayretle bak! Epik tiyatroda karşı çıkılan “özdeşleşme” ve “katharsis” hala daha egemen estetiğin temel direğidir. Özelikle sinemada ve televizyon dizilerinde hatta popüler edebiyatta karşımıza çıkmaktadır. Geçmişi Aristoteles’e kadar uzanan ve müesses nizamı bozabilecek değişimleri ve devrimleri daha gerçekleşmeden bertaraf etmeyi amaçlayan bu etkileşim basitçe şu şekilde gerçekleşir: Egemen ideolojinin taşıyıcısı olan ve neredeyse mükemmel olan kahramana sempati duymamız ve kendimizi onun yerine koymamız sağlanır. Sonra, kahraman (ya da vekaleten biz), kurulu düzene karşı gelecek bir hareket, bir “hata” yapar(ız) ve mutluluktan felakete doğru sürüklenmeye başlar(ız). Neyse ki bu korkunç sonu biz değil oyun karakteri yaşamıştır, ona acır, kurulu düzene karşı olabilecek düşüncelerimizden arınır, halimize şükredip yatar uyuruz. Sahne ile seyirci arasındaki ilişki özdeşleşme temeline dayandı mı, seyircinin bütün görebildiği, özdeşleştiği kahramanın görebildiği kadardır. Seyircinin algı, duygu ve bilgileri sahnede devinen kişilerinkiyle aynı düzeyde tutulur. Brecht’in bunun yerine koyduğu “yabancılaştırma” ise bir olayı ya da karakteri, doğallığından, bilinip tanınmışlığından, akla yatkınlığından sıyırıp almak, seyircide hayret ve merak uyandıracak bir kılığa sokmaktır. Yabancılaştırma aynı zamanda tarihselleştirmedir de; yani olay ve kişileri süreklilikten yoksun, belli bir dönem ve koşullarda öyle olan veya davranan nesneler gibi sergilemektir. Bunun kazandıracağı şey, seyircilerin, sahnedeki kişileri bundan böyle asla değiştirilemeyecek, her türlü etkilenmeye kapalı, kaderlerine terkedilmiş, tümüyle çaresiz yaratıklar gibi canlandırıldığını görmekten kurtulacak olmalarıdır. Tiyatro, seyircisini bir uyku durumuna sokmaya, yanılsamaların kucağına atmaya, ona dünyayı unutturmaya, onu kaderiyle uzlaştırmaya kalkmayacak artık, “Al işte sana dünya, bakalım ne yapacaksın?” der gibi dünyayı kendisine buyur edecektir. kafkas Epik tiyatro “gestus”a dayanan bir tiyatrodur. Toplumsal jest ya da davranış olarak da ifade edilen gestus, ses tonu, yüzdeki ifade, bedenin konumu, bir insanın bir başkası önündeki konuşma ve duruş biçimi, ona gösterdiği tepkiler gibi çok geniş bir alanı kapsar. Her karakter, toplumsal sınıfı, konumu, yaşam tarzı ile temsil edilir, çelişkiler ve çatışmalar gestus aracılığı ile gösterilir. Brecht’in “gestus”u, Marx’ın İnsanların yaşam biçimini belirleyen bilinçleri değildir; ama, onların bilincini belirleyen toplumsal yaşam biçimleridir” savının, sahnede beden bulmuş hali gibidir. Bertolt Brecht’in teorisini ve pratiğini ortaya koyduğu Marksist estetik, sınıfsal ve sanatsal mücadelede hala daha geniş imkanlar sunsa da, sanat yaşamı boyunca kendi çalışmalarına son derece eleştirel gözle bakmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş birinin görüşlerini, ister Brecht’in kişiliğine ister temsil ettiği dünya görüşüne duyulan hayranlık nedeniyle olsun,  dogmalaştırmak Brecht’e ihanet etmekten başka bir şey değildir. Dolayısyla, oyunlarını soru ile bitirmeyi seven Brecht’in kendi dönemi için sorduğu ve geliştirdiği tiyatro kuramı ile yanıtladığı şu soruyu, biz de kendi çağımız için sormalı ve cevabını aramalıyız: “Bu korkunç yüzyılın özgürlüğe ve bilmeye susamış insanını, yürekli ama kötüye kullanılan, keşfedici, zeka sahibi, değişebilen ve değiştiren insanını, kendisiyle ve dünyayla başa çıkabilme çabasında onu destekleyecek bir tiyatroya nasıl kavuşturabiliriz?” Nazen Şansal   Kaynaklar: Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Mitos Boyut Bertolt Brecht, Epik Tiyatro, Cem Yayınevi Marianne Kesting, Tarihte ve Çağımızda Epik Tiyatro, Adam Yayınları Walter Benjamin, Epik Tiyatro Üzerine Üç Metin, Agora Kitaplığı

Dünya Tiyatro Günü Mesajımız: “Oyuna gelmeyin!”

By Nazen Şansal

baraka_kultur_merkezinden_cagri_h43362

Bir oyun dönüyor bu yarım adada, Görüyor, duyuyor, tam anlamlandıramıyoruz ama… Özgürlükten söz edenler kamera takıyor dört bir yanımıza; Eşitlikten söz edenler yalnız kendi çıkarını düşünüyor koltuğa oturunca; Adaletten söz edenler faşistleri salıveriyor hem de karşı gelerek mahkeme kararına; Barıştan söz edenler konuşup duruyor masalarda fakat kulaklarını tıkıyor kendi halkına. Kadına şiddet deyince herkes itiraz etse de hala yok bir sığınma evi bile. Çevrecilerin desteklediği bir hükümette, dereler, denizler, ormanlar kirleniyor gün geçtikçe. Zamlar halkın belini bükerken yine biz oluyoruz adeta alay edilen. Asgari ihtiyaçlara bile yetmezken asgari ücret, sanata ve tiyatroya ne hacet… Ama hayır, bu oyuna gelmeyelim! Sanatın ve tiyatronun eleştirel ve dönüştürücü gücünü önemseyelim. Hem ruhumuzu hem aklımızı besleyen bu silahla, mizahın ve kahkahanın korkusunu salalım bizi yönetenlere. Şarkılarımızı, danslarımızı, repliklerimizi, daha yaşanası bir ülkenin, daha güzel bir dünyanın hizmetine sunalım! Bir gün zifiri karanlıkta kalmamak adına, perde dediğimizde ışığı hep birlikte yakalım! Ve… Perde! Baraka Kültür Merkezi

Baraka Tiyatro Ekibi’nden 27 Mart’ta Sokak Tiyatrosu

By Nazen Şansal

55719358_333829960576049_3377012268062474240_n

27 mart görsel

27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Baraka Tiyatro Ekibi, sokak tiyatrosu düzenliyor. Çarşamba akşamı 18.30’da Dereboyu Avenue önünde gerçekleşecek olan müzikli sokak oyunu, Lefkoşa Türk Belediyesi’nin “Sanat Sokakta” etkinlikleri kapsamında yer alacak. Tiyatro topluluğunun hazırlamakta olduğu ve Nisan ayında perde diyecek olan “Ayak Bacak Fabrikası” adlı komedi oyunundan müzikli ve danslı sahnelerin sokakta icra edileceği etkinliğe Sol Anahtarı müzik grubu da şarkılarıyla eşlik edecek. Dünya Tiyatro Günü kutlamalarının da yapılacağı etkinliğe tüm sanat sever halkımız davetlidir. Tiyatronun tüm renkleri kucaklaması adına, dileyenler maskeleri, şapkaları, rengarenk kostümleri ile katılabilir.

55719358_333829960576049_3377012268062474240_n

İzle-Tartış’ta “İtirazım Var” Filmi İzlendi

By Mustafa Batak

izle tartış haber foto 1

Baraka’nın 15 yıldan fazla süredir kesintisiz devam eden İzle-Tartış etkinliği; “İtirazım Var” filmi ile Mart ayında da gerçekleşti. 2014 yılı Türkiye yapımı İtirazım Var; bir zamanlar antropolojiyle ilgilenmiş eski bir boksör, şimdilerdeyse bir camide görev yapan bir imam olan Selman Bulut’un başından geçen olayları konu alıyor. Film, bir gün Bulut’un camide namaz kıldırdığı sırada cami içerisinde yankılanan silah sesleriyle başlayıp, art arda gelişen olaylar ile devam ediyor. Arka sokaklara gizlendiği halde toplumsal hayatı doğrudan etkileyen olayları konu alması filmin ardından geçilen tartışma bölümünde de dikkat çekti. Yanı başımızda gerçekleşen birçok olumsuz hadisenin aslında tesadüf olmadığı, din olgusu ile ört pas edilmek istense de gerçeklerin ortaya çıkabileceği ve bunun bir imam yardımı ile yapılabileceği ele alınırken; filmde geçen şu sözlere tartışmada yer verildi. “İnsan sadece suçluyken kaçmaz. Bazen suçlandığın içinde kaçarsın. Ama bir kere kaçmaya başladıysan, bir şeyleri de muhakkak kaçırırsın elinden. Bazen gençliğini, bazen geleceğini, bazen de aklını. Fakat işin en güzel tarafı da bundan sonra başlar…  Çünkü aklını kaybedince korkularından kurtulursun ve bu da seni özgürleştirir. Çünkü sadece korkaklar kendi akıllarına güveniler. Ve bütün korkaklar hakikatin esidir… Oysa hakikat akılla ya da başka bir şeyle kavranılmaz. Hakikatin ancak parçası olunur. Onun için kurtul; geçmişinden, geleceğinde ve aklından… Kâinatta ne varsa şu anda oluyor, görmüyor musun? Sadece burada şimdi gözlerini kapa, kalbini aç; aklına da bırak gitsin. Akıl dediğin şey kafanda koca bir ağırlıktan başka ne ki… Nisan Ayının Filmi Black Panther Öte yandan İzle-Tartış etkinliklerinin bir geleneği olarak, bir sonraki film hep birlikte belirlendi. Etkinliğe katılanlar, Nisan ayının ilk Cumartesi gerçekleştirilecek gösterimde Black Panther filminin izlenmesine karar verdi.

Mahkeme önüne çağrı

By Nazen Şansal

baraka logo

Düşünce ve ifade özgürlüğü için, insan hakları için kitap bulundurmaktan tutuklanan Gargınsu'ya dayanışmamızı belirtmek için hukuk devleti prensiplerini ayaklar altına alan hükümete sesimizi duyurmak için İngiliz müstemlekesinin ceza yasası ile AKP faşizmini adamıza taşıyanlara geçit vermemek için 14 Mart Perşembe sabahı 8.30'da Lefkoşa Mahkemesi önünde buluşalım!

Yaşasın 8 Mart Kadın Dayanışması

By Şifa Alçıcıoğlu

8 mart 1

8 mart 18 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle  Kadın Eğitimi Kolektifi, Akdoğan Fikir Sanat Atölyesi, BES, GÜÇ-SEN, HAK-SEN, KTÖS, Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu’nun ortak organizasyonuyla Lefkoşa’da yürüyüş düzenlendi. Citroen ışıkları diye bilinen noktadan yürüyüşüne başlayan coşkulu kalabalık yol boyunca kadın mücadelesi temalı sloganlar atarak Lefkoşa sokaklarında bu güne kadar emeği ve bedeni sömürülen, cinsiyeti nedeniyle katledilen tacize tecavüze uğrayan ve görünmeyen emeği altında her gün ezilen kadınlar için ses oldu.
Yürüyüşte “Yaşasın 8 Mart Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Devletin Görevi Sığınma Evi”, “Cami Değil Sığınma Evi”, “Pezevenk Devlet İstemiyoruz”, “Gece Klüpleri Kapatılsın”, “Görünmeyen Emek Sesini Yükselt”, “Sendikasız Çalışmak Yasaklansın”, “Son Son Son Sömürüye Son Cinsel Sınıfsal Sömürüye Son” “Kadın Yaşam Özgürlük”, “Zıpla Zıpla Zıplamayan Cinsiyetçi” gibi sloganlar atıldı. 8 mart 2Öte yandan, Lefkoşa’nın simgesi haline gelmiş ve 25 Kasım, 8 Mart, Reddediyoruz gibi günlerde eylemcileri barı önünde güler yüzü ile karşılayıp mutlaka su, meyve suyu veya kola dağıtan ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Cadı Bar direktörü Naime Timur için ise “Lefkoşa’nın Cadısı Kalbimizde Yaşıyor” ve “Naime abla için ses çıkar” sloganları atıldı. Kalabalık kitle, meclis ve elçiliğin önünde sloganlar atarak eylemi sonlandırdı. Eylem sonlanırken cinsiyeti ve sınıfı yüzünden haksızlığa uğrayan, öldürülen, dövülen kadınlar olduğu sürece mücadelenin süreceği ve kadınların hayatın her alanında var olacağı vurgusu yapıldı. 8 mart 3

Hem Özgürlük Hem Gül

By Baraka Kültür Merkezi

8Mart

8Mart8 Mart 1857'de kız kardeşlerimiz daha iyi iş koşulları olması ve eşit işe eşit ücret talepleriyle grev yaparken canlarından oldu. Bu günü kadınlara sadece gül vererek ve 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü pembe bir kadınlar günü olarak bize sunmaya ve bu günün önemini unutturmaya çalışanlar hala aynı. Kapitalizm 8 Mart'ı tekeline almış, bu mücadele gününü kampanyalar, 'kadınlara özel' hediye çekilişleri gibi ucuz numaralarla çirkinleştiriyor. Ayrıca yapılan reklam filmleri ya kadınların ev işleriyle uğraşması gerektiğini söyleyen, onlara ev içi hizmetle ilgili hediyeler almanız gerektiğini telkin eden reklamlar ya da kadınların her zaman diğer hemcinsleriyle yarış içinde olması, hep bakımlı, güzel, zayıf bir vücuda sahip olması gerektiğini söylüyor. Ya çalışan ve her zaman başarınızla bir yerlere gelmeye çalışan ama iş yerinde rekabet, mobing, taciz, hamile kalıp işten atılma korkusu ile mücadele eden ama aynı zamanda da tüm bu karmaşanın içinde her zaman bakımlı güzel ve güler yüzlü olmak zorunda olan bir kadınsınız ya da ev içinde tüm emekleri, hem ev halkı hem toplum hem de devlet tarafından görmezden gelinen bir kadınsınız. Hangi reklam filmi size uygunsa onu sizler için sunuyoruz diyor kapitalizm. Sizce kadınlar hala zor koşullarda mücadeleler vermiyor mu? Bu mücadeleler uğrunda öldürülmüyorlar mı? Kadınlar öldürülüyor, her gün 'sevdikleri', 'sevildikleri' insanlar tarafından aşk, kıskançlık gibi bahanelerle öldürülüyor, ya da hiç tanımadıkları insanlar tarafından öldürülüyor. Peki ya ölümden kurtulup kaçabilen kadınlara noluyor? Devletin görevi olan, onların sığınabileceği bir sığınma evi var mı? Tecavüze uğruyorlar ve bunu kanıtlamak için en az tecavüz kadar travmatik kontrollerden geçmek zorunda kalıyorlar sonra yine sığınabilecekleri bir yer bulamıyorlar. Kadınların muhafazakarlaştırma politikalarıyla eve ve kendi içlerine kapatılması, ev yüküyle ezilirken ataerki eş ve krizle mücadele etmeye çalışmaları ne kadar kolay olabilir? Kadınların özel sektörde az maaşa ve güvencesiz çalıştırılması ama aynı zamanda ev işleri ve çocuklarla ilgilenmek zorunda olması adaletli mi? Devletin ücretsiz kreşleri neden yok? Seks köleliğinin var olması neden hükümetleri rahatsız etmiyor? Kadınları yalnızlaştırarak, baskılayarak, susturarak, metalaştırarak, değersizleştirerek ne yapmaya çalışıyorlar? Soruların cevaplarını biliyoruz ne yapmamız gerektiğini de biliyoruz, susmayacağız! Sesimizi birlikte yükseltmek için, kadının ve tüm toplumun özgürleşmesi için, muhafazakar baskılara dur demek için, erkek şiddetine karşı sesimizi yükseltmek için, krizin yüküne isyan etmek için, eşitliğin, özgürlüğün, birliğin olduğu bir dünya için 8 Mart Cuma günü 17.30'da Citroen ışıklarında buluşalım.

“Neler Oluyor Hayatta?” Oyunu Alaköy’de Sahnelenecek

By Nazen Şansal

1

1

Baraka Gençlik Tiyatrosu'nun sahneye koyduğu "Neler Oluyor Hayatta?" adlı tek perdelik komedi oyunu, Lefkoşa gösterimlerini tamamladı. Arabahmet Kültür Evi'nde sahnelenen oyun, 28 Şubat Perşembe akşamı Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Cemal Özyiğit ve Kültür Dairesi Müdürü Şehbal Hamzaoğulları'nın da katılımıyla izlendi. Eğitim alanındaki sorunların, liseli gençlerin gözünden mizahi bir üslupla sahneye taşındığı tiyatro gösteriminin sonunda Cemal Özyiğit, gençleri tebrik ederek bir konuşma yaptı. Oyun Cumartesi Alayköy'de Sahnelenecek "Neler Oluyor Haatta?" oyunu, 2 Mart Cumartesi akşamı saat 20.00'de Alayköy Kültür ve Sanat Derneği'nde sahnelenecek. Biletler 10TL, öğrenci için 5TL olup Alayköy Kültür ve Sanat Derneği'nden ve oyun günü girişten alınabilecek. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. Hababam Sınıfı müziklerinin de kullanıldığı ve videolarla zenginleştirilen oyunda, başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı "Neler Oluyor Hayatta?", 12 yaş üzeri her yaştan seyirciye; öğrenci, veli ve öğretmenlere hitap ediyor. 3  2  

Hanaylar Yaptırdım Döşedemedim- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

47486566_10217352085539387_7409447360222199808_n

Argasdi'nin Kıbrısla ilgili kültür sayfasında yıllar önceyle bugünün analizini yapabileceğiniz dereler ve sel konusu işlenmekte. Ayrıca yürekleri buran öyküsüyle "Hanaylar Yaptırdım Döşedemedim" ağıtını bulabileceğiniz makalemiz aktivistimiz Şifa Alçıcıoğlu tarafından kaleme alındı. Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayilerine, Baraka Kültür Merkezi'ne ve Khora Kitabevleri'ne uğramayı unutmayın... Hanaylar yaptırdım döşedemedim, çifte kumruları eş edemedim, zalim felek ile baş edemedim. Konma bülbül konma çeşme başına,  bu gençlikte neler geldi başıma. Hanaylar yaptırdım yüceden yüce, içinde yatmadım üç gün üç gece, kurbanlar kestirdim gördüğüm gece. Konma bülbül konma çeşme başına,  bu gençlikte neler geldi başıma. 47486566_10217352085539387_7409447360222199808_n Bu hüzünlü dizeler, 1894 yılında Leymosun’da (Limasol) yaşanan sel felaketinde hayatlarını Garilli Deresi’nin azgın sularına teslim eden bir çiftin anısına yakılan ağıtın sözleridir. Serin bir kasım sabahında, kerpiç evleri önüne katan dere; aşırı yağışla birlikte Trodoslardan eriyen kar sularıyla yükselerek, Türk Mahallesi’nde almıştı soluğu. Garilli Deresi ilk kez taşmıyor, bu acı tabloyu ilk kez yaşatmıyordu… 1330 yılında kente verdiği zarar büyüktü. 16. ve 17. yüzyıllarda toplam 2000 kişinin ölümünden de o sorumluydu. Garilli Deresi, 3 ile 8 ayak yüksekliğiyle adeta köpürüyor ve kapıları teker teker çalarak önüne katıyordu ağaçları, hayvanları, insanları… Ve üç günlük yağışın ardından ortaya çıkan acı tabloda; yıkılan evler, dağılan yuvalar ve yitip giden 23 kişinin cansız bedeni vardı. Ölen at, katır ve eşeklerin ise 130 kadar olduğu saptanmıştı. Dere kenarındaki cami ve kilise de yıkıntılar arasındaydı. Dere sularının evlerden üç gün sonra çıkması, çamur bulanan evlerin temizliği kadar zor olmuştu. Evlenmek üzere olan ve selden kurtulmak için oturacakları hanaylı eve sığınan genç aşıklar da henüz evlenemeden sel sularına kapılırlar o kara bulutlu günde. Halk, onların kavuşamamasına hüzünlenir ve “Hanaylar yaptırdım döşedemedim” ağıtıyla gençleri anar. (Ağıt 1940’lı yıllarda Hasan Taş ve Refia Berkap tarafından derlenip Türkiye’ye gönderildikten sonra Kıbrıs türküleri repertuarına alınır.) Bazı kaynaklarda ise genç çiftin yeni evlendikleri ve kendilerine bir hanay yaptırdıkları ama henüz taşınmadıkları yeni hanaya gittikleri zaman yeni hanayın yıkıldığı, eski hanayın ayakta kaldığı söylenir. Bu büyük felaketten sonra, derenin tekrar tekrar taşması, 1930’lu yıllardan sonra dere yatağının yerinin şehrin dışından akacak şekilde değiştirilmesiyle son buldu. On yıllar önce sorun görülen derenin yatağının değişmesiyle, bazı sorunlar çözülebiliyorsa günümüzde neden yapılamasın? Denize akan suların önünü kesmedikçe su akıp yolunu bulur. Onu yatağından yerinden edenlere de cevabını kötü bir şekilde verir. Geçtiğimiz on yıl boyunca, aşırı yağışlarla birlikte derelerin taşması, evlere su taşkınları olması, çirkef içinde kalan güzel ülkemin aşılmaz bir sorunu olarak kendini göstermeye başladı. Oysa ne güzeldir derelerin gelmesini beklemek, zararsız-ziyansız dualarıyla bereketi dilemek… 2010’da Omorfo başta olmak üzere tüm ülkede yaşanan sel felaketini ne çabuk unuttuk ki hiçbir önlem almadan 2018’in son günlerinde yine bir sel felaketi daha yaşamak zorunda kaldık! Hem de dört gencecik canı da aramızdan ayıran, okulların tavanlarının çökmesine, yolların, evlerin yıkılmasına, arabaların ezilmesine neden olan bir felaket… Oysa ne güzeldir akan bir dereyi izlemek, şırıl şırıl akan suya baktıkça bakmak, kurbağaların şarkılarına kulak kabartmak… *** Kesilen ağacın yerine beton diken zihniyet, doğal afet kılıfı altında, üstünü kapatmaya çalıştığı her türlü pislikle birlikte taşkınlarla su yüzüne çıkar. Aslında suçluları çok iyi biliyoruz; altyapısız yapılaşmanın önüne geçmeyen yönetenler, rant sistemiyle arsalar açılmasına sebep olan siyasetçiler, dere yataklarına yapılan evlere müsade edenler, dere yataklarını çöplüğe döndürenler, çarpık yapılaşmada sorunları, yumak haline getirip çözümsüzlüğe ulaştıran üç maymunu oynayan gelmiş geçmiş tüm belediyeler, hükümetler... Aslında yıllardır değişen bir şey yok… Tıpkı 2009 yılında Fikret Başkaya’nın da dediği gibi: “Geride kalan haftalarda sel onlarca insanı alıp-götürdü, evler köprüler yıkıldı, işyerleri tahrip oldu, ekili alanlar ve mahsuller zarar gördü, suya zehirli kimyasallar karıştı... Doğal âfet dendi, ihmal dendi, dere yatağına ev mi yapılır, bu 'derenin intikamıdır' dendi, sorumlular hesap versin dendi, 'muhalif' olduğu sanılan siyasetçiler hükümeti suçladı... Elbette her zaman olduğu gibi 'konunun uzmanları' da konuştular-yazdılar ama konuşmalarda-yazılarda kapitalizm kelimesi geçmedi... Kimse 'bu sosyal bir felakettir, gerisinde kapitalist sömürü, yağma ve talan var' demedi... Eğer öyle diyecek olsalar 'konunun uzmanı' sayılıp, 'değerli görüşlerini' sizinle paylaşmaları mümkün olur muydu?”     Kaynaklar: Limasol Kenti Tarihi Mezarlıkları, Yenidüzen Gazetesi Limasol’da Yaşanan Büyük Sel Felaketi, Yenidüzen Gazetesi https://bit.ly/2LhsJOd  (Kapitalizmi ‘krizden’ kurtarmak değil, kapitalizmden kurtulmak, Fikret Başkaya.) https://www.youtube.com/watch?v=WPgyIchz53g  

“Neler Oluyor Hayatta?” Oyunu Lefkoşa’da Son Kez Sahnelenecek

By Nazen Şansal

seyirci foto

Baraka Liseli Gençlik Tiyatrosu’nun “Neler Oluyor Hayatta?” isimli komedi oyunu 28 Şubat Perşembe akşamı Lefkoşa’da son kez seyirciyle buluşacak. Aarabahmet Kültür Evi’nde yer alacak olan gösterim saat 20.00’de başlayacak ve biletler Khora Kitap Cafe’den veya oyun günü girişten alınabilecek. 10TL olan seyirci katkısı, öğrenciler için 5TL olarak belirlendi ve rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefonun aranabileceği belirtildi.

DSC_3648

Baraka Tiyatro Ekibi kolaylaştırıcısı Nazen Şansal’ın yazdığı, tek perde ve komedi türünde olan “Neler Oluyor Hayatta?” oyunu, eğitim alanındaki sorunları mizahi bir dille sahneye koyuyor ve Hababam Sınıfı eserinden esintiler de içeriyor. Müzikli sahneler ve videolarla zenginleştirilen oyunda başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı oyun, 12 yaş üzeri tiyatro severlere, öğrenci, veli ve öğretmenlere hitap ediyor. Kolaylaştırıcılığını Kerem Yağmur ve Nazen Şansal’ın üstlendiği oyunda Elif Deligöz, Elvan Efekan, Ertu Üzmez, Halil Sürel, Irmak Devrim Refikoğlu, İncilay Gök ve Serap Kızıl rol aldı. Liseli gençlerin seyirciyi hem güldürüp hem de eleştirilerini ortaya koyduğu “Neler Oluyor Hayatta?” oyununun ilk üç gösterimine tiyatro severler yoğun ilgi gösterdi.

seyirci foto

Alayköy Turnesi 2 Mart Cumartesi “Neler Oluyor Hayatta?” oyunu Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından 2 Mart Cumartesi akşamı saat 20.00’de Alayköy Kültür ve Sanat Derneği’nde sahnelenecek. Biletlerin Alayköy Kültür ve Sanat Derneği’nden temin edilebileceği oyuna, 12 yaş üzeri tüm sanat severler davet edildi.

xx

“Neler Oluyor Hayatta?” Oyunu Sahnelenmeye Devam Ediyor

By Nazen Şansal

DSC_3655

50996757_1206799136152054_9139550823745847296_n

Baraka Gençlik Tiyatrosu'nun sahneye koyduğu "Neler Oluyor Hayatta?" adlı tek perdelik komedi oyunu sahnelenmeye devam ediyor. Arabahmet Kültür Evi'nde izlenebilecek olan oyunun son iki gösterimi 23 Şubat Cumartesi ve 28 Şubat Perşembe akşamı gerçekleşecek. Liseli gençlerin rol aldığı ve eğitim alanındaki sorunların mizahi bir dille işlendiği "Neler Oluyor Hayatta?" oyunu, saat 20.00’de başlayacak ve biletler 10TL, öğrenci için 5TL olup Khora Kitap Evi’nden ve oyun günleri girişten alınabilecek. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. Hababam Sınıfı müziklerinin de kullanıldığı ve videolarla zenginleştirilen oyunda, başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı "Neler Oluyor Hayatta?", 12 yaş üzeri her yaştan seyirciye; öğrenci, veli ve öğretmenlere hitap ediyor. Kolaylaştırıcılığını Kerem Yağmur ve Nazen Şansal’ın üstlendiği oyunda Elif Deligöz, Elvan Efekan, Ertu Üzmez, Halil Sürel, Irmak Devrim Refikoğlu, İncilay Gök ve Serap Kızıl rol alıyor. DSC_3640    DSC_3635 DSC_3758     DSC_3655  

Şair-Yazar Mehmet Kansu ile Godot ve Öykü Söyleşisi Yapıldı

By Nazen Şansal

10

 

 10

Ülkemizin önemli yazarlarından Mehmet Kansu, 19 Şubat Salı akşamı Baraka Kültür Merkezi’nin konuğu oldu. Godot üzerine öykü okumalarının ve yorumlarının yapıldığı gecede “Geçmişte ve günümüzde Godot bize neler anımsatır?”, “Toplum olarak beklentilerimiz neler?” “Beklentilerimiz gerçekleşirse mutlu olabilecek miyiz?” gibi sorular da katılımcılarla tartışıldı. Etkinliğin açılışında Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklerken” adlı ünlü oyunu üzerine açıklamalarda ve değerlendirmelerde bulunuldu. Ardından sözü alan Kansu, öyküleri yazma sürecini aktardı, karakterlerin ülkemiz insanına benzerliğine değindi ve Godot’nun toplumumuzla bağlantısını vurguladı.  Ülkemiz insanının daha iyi koşullarda ve barış içinde yaşama umudunun Godot’yu beklemeye benzetildiği sohbetlerde, eyleminin ve eylemsizce beklemenin de anlamı üzerine söyleşildi. Katılımcıların, öykülere kendi yorumlarını kattığı ve birbirlerinin hikayesini dinleyip anlattığı etkinlik, samimi ve sıcak bir atmosferde gerçekleşti. x 2 6    

İzle-Tartış’ta “Yerdeki Yıldızlar” Filmi Yoğun Katılımla İzlendi

By Mustafa Batak

İzle Tartış Haber

Baraka’nın 15 yıldan fazla süredir kesintisiz devam eden ve bu ay özel çocuklarımızın yaşantılarına ayırdığı İzle-Tartış etkinliği gerçekleştirildi. Şubat ayı gösteriminde çocukların engelleri ne olursa olsun, diğer çocuklardan kalır hiçbir yanlarının olmadığı ve tüm çocukların özel olduğu düşüncesini öne çıkaran “Yerdeki Yıldızlar” filmi izlendi. Yoğun bir katılımla gerçekleştirilen İzle-Tartış etkinliğinde, filmin ardından yapılan “tartışma” bölümüne geçildi. Etkinliğe katılanlar; filmde ele alınan engelli bir çocuğa yanlış eğitim ile yaklaşılması sorununun ülkemizde de yaygın olduğu ve hükümet edenlerin bu duruma ilişkin somut ve kalıcı adım atmakta geç kaldığı tespitinde hemfikir oldu. Mart Ayının Filmi “İtirazım Var” Öte yandan İzle-Tartış etkinliklerinin bir geleneği olarak, bir sonraki film hep birlikte belirlendi. Etkinliğe katılanlar, Mart ayının ilk Cumartesi gerçekleştirilecek gösterimde “İtirazım Var” filminin izlenmesine karar verdi. 2 Mart Cumartesi günü saat 19.00’da Baraka’nın Kızılbaştaki Lokalinde perdeye yansıyacak filme herkesi bekliyoruz. .İzle Tartış Haber 1 3

“Neler Oluyor Hayatta?” Oyunu Perdelerini Açtı

By Nazen Şansal

52164968_2256263354647524_1434786679096344576_n

Baraka Gençlik Tiyatrosu'nun sahnelediği "Neler Oluyor Hayatta?" adlı tek perdelik komedi oyunu Cumartesi akşamı perdelerini açtı. Arabahmet Kültür Evi'nde gerçekleşen gösterim, tiyatro severlerden yoğun ilgi gördü ve oyun ayakta alkışlandı. 52164968_2256263354647524_1434786679096344576_n Liseli gençlerin sahnelediği oyun, eğitim alanındaki sorunları mizahi bir dille sahneye koyuyor ve Hababam Sınıfı eserinden esintiler de içeriyor. Müzikli sahneler ve videolarla zenginleştirilen oyunda, başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı "Neler Oluyor Hayatta?", 12 yaş üzeri her yaştan seyirciye; öğrenci, veli ve öğretmenlere hitap ediyor. Kolaylaştırıcılığını Kerem Yağmur ve Nazen Şansal’ın üstlendiği oyunda Elif Deligöz, Elvan Efekan, Ertu Üzmez, Halil Sürel, Irmak Devrim Refikoğlu, İncilay Gök ve Serap Kızıl rol alıyor. 52153195_1198706973629079_4686117848911708160_n 21 Şubat Perşembe, 23 Şubat Cumartesi ve 28 Şubat Perşembe olmak üzere Arabahmet Kültür Evi'nde üç gösterim daha gerçekleştirilecek. Gösterimler, saat 20.00’de başlayacak ve Arabahmet Kültür Evi’nde yer alacak. Biletler 10TL, öğrenci için 5TL olup Khora Kitap Evi’nden ve oyun günleri girişten alınabilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir.  
❌