One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Mücadeleyi Sokakla Ören Umut Bekçileri: Halkevleri- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

halkevleri logo

Bellek'te bugün-19 Şubat 1932: Türkiye’de Halkevleri kuruldu. Türkiye’deki devrimci mücadelenin önemli odaklarından biri olan yoldaş örgütümüz Halkevleri'nin tarihsel yolculuğunu   anlatan yazımız Argasdi'nin Bellek sayfasından sizlere ulaşıyor.“Halkevleri tarihtir; onurlu bir yürüyüşün aydınlık tarihi. Hiçbir baskıya boyun eğmeyen eşitlik, özgürlük, barış mücadelesinin tarihi. Kitaptır, kütüphanedir, tiyatrodur, sanattır Halkevleri.” halkevleri logoHalkın Muhalefet Evleri kısaca Halkevleri adlı kardeş örgütümüz bundan tam 89 yıl önce 19 Şubat 1932 tarihinde yola çıkmış ve günümüze kadar her zaman mücadelesini sokakta örgütlemiştir. Hiç yılmadan, umudunu kaybetmeden faşizme, gericiliğe, baskılara, emperyalizme karşı; eşitlik, özgürlük ve barış için direnmiş ve direnmeye de devam etmektedir. Halkevleri sokak eylemlerinin yanı sıra sanat ile direnişe de inanan örgütlerdendir. Eğitim, aydınlanma, sanat ve kültür örgütü Halkevleri, Türkiye geneline yüzlerce kütüphane ve tiyatro salonu kazandırmıştır. İlk kurulduğunda, dil, tarih ve edebiyattan güzel sanatlara, spordan müze koluna kadar birçok dalda faaliyet yürüten Halkevleri, 1951 yılında kapatılmasına değin kurmuş olduğu halk odaları ile de binlerce kişinin okuma yazma öğrenmesine vesile olmuştur. 1951 yılında dünya genelinde yeniden şekillenen ABD emperyalizminin egemenliği altına giren Türkiye ”de ise  gericilik gittikçe yükselmeye başlamıştır. Halkevleri kapatılmış, dernek binaları talan edilmiş, kitapları yakılmış, tiyatro salonları yıkılmıştır ancak bu durum Halkevler”inin yetiştirdiği devrimcileri yıldıramamıştır. Demokrat Parti iktidarıyla Halkevleri’nin birinci dönemi kapanırken, Halkevleri’nden yetişen emekçi halkın mücadeleci ruhu 1963’te ikinci diriliş dönemini başlatmıştır. Bu dönemde, Halkevleri örgütünün yeniden doğuşunu sağlayan esas etken, devlet desteğinin olmadığı koşullarda, emperyalizme, gericiliğe ve faşizme karşı yükselen halk mücadeleleri olmuştur. Bu aşamada artık Halkevleri bağımsız bir demokratik kitle örgütü olarak tekrardan büyümeye başlamıştır. 1960 ve 70’lere damgasını vuran bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Halkevleri, emekçi halkın önemli bir gücü olarak yer almıştır ve ne 1971 muhtırası ile yaşanan tutuklamalar ne kapatma kararları ne de 12 Eylül faşizmi Halkevleri’nin ikinci diriliş dönemini bitirebilmiştir. Ancak 12 Eylül 1980 darbesiyle toplumsal yaşamın ilerici bütün unsurlarını yok edip, yeni kuşakları gericileştirmek, apolitik bir toplum yaratmak hedeflenmekteydi. Bu bağlamda Halkevleri kapatılmış, yöneticileri tutuklanmış ve mal varlığına el konulmuştu. 1980 darbesinden 7 yıl sonra, Halkevciler yeniden yola koyulmuştur. Artık koşullar daha zor, imkânlar daha kısıtlıdır ancak mücadele içerisinde kazanmış oldukları birikimler onları bu yola yeniden çıkmak için cesaretlendirmiştir. İkinci diriliş döneminde pekişen bir halk örgütü olma özelliği, her türlü olanaksızlığı, zorluğu, baskıyı yenmek için yeterli inanç, kararlılık ve gücü beraberinde getirmiştir. Üçüncü  diriliş döneminde temelini yoksul mahallelere atan Halkevleri, 1980 karanlığını dağıtan emek ve demokrasi hareketi içerisinde özgün bir yeri temsil etmeye, “Halkın Muhalefet Evleri” olarak anılmaya başlanmıştır. 1990’larda Halkevleri bir taraftan ülkede yükselen kirli savaş ortamında ve Susurluk gerçeğinin ortaya serilmesi sürecinde demokrasi cephesinin önemli bir bileşeni olmuş diğer taraftan da yaşanan neoliberal dönüşüme karşı ilk tepkiyi vererek “Parasız Eğitim, Parasız Sağlık” kampanyalarıyla, yoksul emekçilerin hak mücadelelerini ve dayanışmasını örmeye başlamıştır. İşte bu süreç, özellikle 1996 sonrası atılan adımlar, bu köklü örgütü Türkiye’nin en genç ve özgücüne dayanan dinamik örgütlerinden biri haline getirmiştir. 2000’ler ortasında Halkın Hakları Mücadelesi olarak tarif edilecek mücadele çizgisi;  eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, doğanın gasp edilmesine karşı ve bu hakların kamusal bir biçimde sağlanmasını talep eden bir hareket olarak yaşanmıştır. Bugün uygulanan neoliberal politikalarla kamu ortadan kaldırılmakta, kamusal haklar yok edilmekte, halkın tüm yaşamsal hakları metalaştırılmaktadır. Eğitimden sağlığa, derelerden kentlere kadar tüm kamusal hizmetler AKP eliyle sermayeye peşkeş çekilmektedir. Halkevleri neoliberal saldırılara karşı direnişi halkla birlikte örgütlemekte; evde, işte ve yaşamın her alanında yeni toplumsal mücadele dinamiklerinin ana merkezi olmakta , yaşamları egemenlerin çıkarları tarafından tehdit edilen herkes için Halkevi çatısı adres olmaya devam etmektedir.   Kaynak: http://www.halkevleri.org.tr/

Çocuklarınıza Yaşanabilir Bir Ülke Bırakacak Mısınız?- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto (3)

foto (3)"UMUT bitmez MÜCADELE sürer" dosyasıyla 60. sayısındaki Argasdi'den; çocuklarımıza nasıl daha yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmalıyızı tartıştıran  makalemiz, aktivistimiz Mehmet Adaman'ın kaleminden sizlere ulaşıyor. Evde kalın, Argasdi'yle kalın... Kıbrıs’ın kuzeyinde, her yeni güne neredeyse yeni bir krizle uyanıyoruz. Bazen siyasi bir krize şahitlik ediyoruz. Bazen ekonomik kriz ön plana çıkıyor, ben de buradayım diyor. Aslında ülkemizde, neredeyse kendimizi bildik bileli ikisi de hep var. Daha doğrusu, ülkemizde krizden çok ne var da diyebiliriz. Hepsi de yaşamımızın bir parçası oldu. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamak demek, krizlerle yaşamak demek aslında. Peki bu krizlere karşı halk olarak bizim tepkimiz ne oluyor? Sadece bir sinema filmi izler gibi izliyor muyuz, yoksa yaşanan krizlere karşı taraf oluyor muyuz? “Ben tarafsızım” sözü, çoğu zaman bir iyi niyet göstergesi olarak sunuluyor. Oysa ki hayatın hiçbir anında, hiçbir olay karşısında tarafsız olmak mümkün değildir. Tarafsız olmak demek, dolaylı olarak güçlü olanın yanında yer almak demektir. Bizi ezenlere karşı sessiz kalmak, onların düzenine katkı sağlamak anlamına gelir. Bizler, daha yaşanabilir bir dünya ama öncesinde daha yaşanabilir bir ülke için mücadele etmeliyiz. Buna mecburuz. En başta da çocuklarımız için... Bir anne veya bir babanın en değerli varlığı çocuklarıdır. Herkes çocuğunun geleceği için uğraşır, kaygı duyar. Onlara bırakabileceğimiz en değerli miras ne para ne de puldur. Çocuklarımıza bırakacağımız daha yaşanabilir ülke, bizim onlara en büyük mirasımız olacak. Onuruyla yaşayabileceği, ezilmeyeceği, daha iyi bir yaşam için vatanından göç etmek zorunda kalmayacağı bir ülke bırakmak, evlatlarımıza verebileceğimiz en büyük hediyedir. İşte bu yüzdendir ki hiçbir krize karşı, hiçbir toplumsal soruna karşı “tarafsız” olmak gibi bir lüksümüz yoktur. Çocuklar, ülkemizin geleceğidir. Şu anda ülkemizde yaşayan her bir çocuğun ne durumda olduğunun kaygısını ensemizde hissetmeliyiz. Peki, ülkemizde yaşayan çocuklar ne durumda? Eğitimden başlayacak olursak, söylenecek çok söz var. Yoksul aile çocukları ile orta sınıf veya varlıklı aile çocukları arasında büyük bir fırsat eşitsizliği olduğu aşikârdır. Özellikle son dönemde yaşadığımız Pandemi sonucu oluşan yeni durumda, bu eşitsizlik bir o kadar daha artmıştır. Satın alması gereken okul üniformasından, derslerde okuyacağı kitaplara kadar her şeyin paralı olduğu, sadece parası olanın daha fazla fırsata sahip olabildiği eğitim sistemimizde yoksul aile çocukları büyük bir haksızlığa uğramakta, adeta geri plana atılarak görmezden gelinmektedir. İş yerinde patronu tarafından ezim ezim ezilen anne babaların evlatları da okullarda, eğitim sistemi içerisinde bizzat devlet tarafından ezilmektedir. Peki, bu çocuklar bizim çocuklarımız değil midir? Bu çocukların, her çocuk gibi eğitim alma hakkı yok mudur? Evinde ailesi veya yakınları tarafından sistematik olarak şiddete uğrayan, doğru şekilde gelişimine engel olunan, çocukluklarını yaşayamayan evlatlarımıza, Sosyal Hizmetler Dairesi ne kadar sahip çıkabiliyor? Ülkedeki neredeyse her devlet kurumu gibi Sosyal Hizmetler Dairesi’nde de ciddi bir organizasyon sorunu bulunmaktadır. Bizler bu çocukların bir kenara atılmasına, kaderine terk edilmesine seyirci kalmamalı, devlete sürekli olarak bu çocuklara bakmak, sıkıntılarına çare üretmek zorunda olduğunu hatırlatmalıyız. Çağlayan Çocuk Yuvası ve benzeri kimsesiz ve korunmaya alınmış çocuklara yuva olan kurumların durumu da maalesef hiç iyi değildir. Gerek maddi, gerekse de manevi olarak birçok sorunla boğuşan bu kuruluşlara, devletin katkısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Devletin yapması gereken, bu kuruluşların maddi açıklarını kapatmak için sağda solda adeta bağış dilenmelerini izlemek yerine, bu kuruluşlara destek olmaktır. Ülkemize gerek narenciye kesim ekiplerinde çalışmak, gerekse de başka işlerde çalıştırılmak üzere Türkiye ve diğer ülkelerden getirilen, karın tokluğuna çalıştırılarak, insan onurunu ayaklar altına alan yerlerde kalmak zorunda bırakılan işçi çocuklarının durumu ise tam anlamıyla içler acısıdır. Bazılarının okula gönderilmeyip çalışmak zorunda bırakılması bazılarının ise ailelerinin çalışma izni olmadan “kaçak” durumuna düşürülmesinden dolayı okula kayıt bile olamamaları da cabası. Bu çocukların, bizlerden uzak yerlerde yaşamaları onları görmeyeceğimiz, yokmuş gibi davranacağımız anlamına gelmez. Bu konuda ortada büyük bir insanlık ayıbı vardır ve buna karşı çıkmak vicdan sahibi her insanın yapması gereken bir şeydir. Devletin ilgili tüm kurumlarının bu konuyu ciddiyetle ele almalarını, gerekli denetimleri yapmalarını isteyip, bu konuda zorlayıcı olmalıyız. Çocuklarımızın bilimsel eğitimle yetiştirilmeleri de çok önemli bir konudur. Türkiye’den adamıza dayatılan gericilik politikaları nedeniyle çok yaygın bir şekilde her türlü maddi desteği de arkasına alarak yapılan kuran kursları mücadele edilmesi gereken çok önemli bir sorundur. “Ben çocuğumu göndermiyorum, göndermek isteyen göndersin, bana ne” demek oldukça bencilce ve sığ bir görüştür. Çünkü bilimsel eğitimle değil, gerici hurafelerle yetişen çocuklar, ülkemizin de gelecekte ne duruma geleceğinin habercisidir. Sadece kendi çocuğunuzu korumak, hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Tüm bunların yanında çocuklarımızı, gelişim psikolojisinden bihaber, gerekli pedagojik formasyonu olmayan Kuran kursu hocalarına emanet etmek bu çocukların, izleri hiçbir zaman silinmeyecek psikolojik yaralar almasına da davetiye çıkarmaktadır. Ülkesinin geleceğini düşünen her insanın bu noktayı da gözden kaçırmaması ve bu konuda mücadele etmesi gerekir. Çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmak için hiçbir konuya karşı tarafsız olmamalıyız. Taraf olup, doğrudan yana mücadele etmeliyiz. Bütün mesele budur. Gerisi lafügüzaf.  

Tiyatrodan Yaşama – Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

argasdi 60.sayı tiyatro görsel

"Tiyatrodan Yaşama" tiyatronun Pandemiyle mücadelesine güzel bir ışık tutuyor. Argasdi'nin 60. sayısında, Sanat sayfasında yer alan makaleyi aktivistimiz Sezgin Keser kaleme aldı. Evde kalın, Argasdi'yle kalınargasdi 60.sayı tiyatro görsel... Yaklaşık bir yıldır tüm dünyayı kasıp kavuran Pandemi içinde yaşamaya çalışıyoruz. Virüsün nereden, nasıl çıktığı tartışmaları artık pek konuşulmazken bugünkü yaşantımızda yarattığı etkiler ve geleceğimizi nasıl etkileceyeği daha çok dert edilmeye başlandı. Bir ülkeden başka bir ülkeye geçişte uygulanan karantinalar, sokağa çıkma yasakları, sosyal ve kültürel alanların tedbir amaçlı kapatılması gibi birçok önleme alışmaya çalışıyoruz ama bir yandan da bu önlemlerin bazılarını kabulleniyor, bazılarını da kabullenemiyoruz. Mesela kendi ülkemizi ele alırsak; adaya girişte uygulanan karantinayı onaylarken bu kadar zamandır Pandemi önlemleri alınarak açık tutulabilecek tiyatroların, gece kulüpleri ve casinoların açık olmasına rağmen, kapalı olmasını kabullenemiyoruz. Bu kabullenmeyiş de bir tepkiye evriliyor ve bu tepki de tiyatroların açık kalması için bir mücadeleye dönüşüyor. Kimileri için anlamlı kimileri için gereksiz bir mücadele…   “Koyun can derdinde, kasap et derdinde” mi? Ortalıkta virus kol gezinirken, birebir temastan kaçmak gerekliyken, hele ki kış döneminde kalabalık ve kapalı ortamlara girilmemeli derken tiyatroların açılmasını istemek deliliktir ya da saçmalıktır diye düşünülebilir. Millet canının derdindeyken, asgari ücrete zam yapılmamışken, kadınlar Pandemi sürecinde şiddete (ekonomik, fiziksel, psikolojik) daha fazla maruz kalmışken, ülkeyi yönetenler tarikatlarda fink atarken, çocuklar ve gençler eğitimde geri kalmışken, 40 günde yapılacak Pandemi hastanesi yılan hikayesine dönmüş ve seçim malzemesi haline getirilmişken, halkın iradesi yok sayılmışken kim ne yapsın tiyatroyu da denilebilir. Aslında tam da bu sebeplerden kim ne yapsın tiyatroyu demek yerine tiyatroyu yaşatmalı, daha güzel günler için umudumuzu yitirmemeliyiz. Bu kadar sorun ve sıkıntıya karşı sesimizi çıkarmak, çözümler üretmek ve çözümlerimizi hayata geçirmek için, bu çarpık düzenin savunucularını eleştirmek, korkutmak ve düzeni değiştirmek için tiyatroya ihtiyacımız var. Gece kulüpleri açıkken tiyatroların kapalı olmasını mizahi ve eleştirel bir şekilde tiyatrodan başka neyle anlatabiliriz? Kadınların, çocukların, mültecilerin yaşadıkları zorlukları sözsüz ve sessiz bir şekilde tiyatro dışında başka hangi yolla toplumun gözleri önüne serebiliriz? İrademizi hiçe sayıp bizi himayeleri altına almaya çalışanlara karşı en yaratıcı ve sert şekilde tiyatro dışında başka nasıl tepkimizi gösterebiliriz ki? Yani kısacası bu hikayedeki kasap et derdinde değil, onurlu ve insanca bir yaşam derdinde...   “Onlar Ümidin Düşmanıdır Sevgilim” Covid-19 insanlık tarihinin ne ilk virüsüdür ne de son virüsü olacaktır. Tarih boyunca çeşitli virüslerle mücadele edilmiş ve yaşamaya bir şekilde devam edilmiştir. Aniden bir bombanın patlamasıyla ölünebilecek savaş dönemlerinde bile tiyatro oyunları yazılmış ve oynanmıştır. Çünkü insanların yaşamaya devam edebilmeleri için akıl sağlıklarını koruyabilmeleri için üretmeye ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla tiyatro hem o günün mücadelesidir hem de daha güzel bir geleceğin umududur. Ülkemizde Pandemi koşulları bahane edilip tiyatroların uzun süre kapalı kalmasının tek açıklaması tiyatronun ülkedeki sermaye iktidarının cebini dolduracak bir alan olmaması ve tiyatronun eleştirici, dönüştürücü gücünden korkuluyor olmasıdır. Hem ideolojik olarak gelişimimiz hem de psikolojimiz için tiyatroların gerekli tedbirler alınarak açık kalması bugün bizlerin vereceği bir mücadeledir ve bu mücadele yarının başka umutlarını yeşertecektir.    

Barış Umutları Bitti mi? – Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

129873376_175785894266711_1892466403070386413_n

Argasdi'nin 60. sayısında yer alan makalemiz aktivistimiz Mustafa Keleşzade'nin kaleminden sizlere ulaşıyor. "Barış Umutları Bitti mi?" 129873376_175785894266711_1892466403070386413_nCumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mustafa Akıncı’nın kaybetmesi ile bir hayal kırıklığı ortamı oluştu. “Her şey bitti” sesleri yüksek perdeden seslendirilmeye başlandı. Peki, durum gerçekten de böyle mi? Adanın bölünmesinden bugüne 47 sene geçmiş durumda. Bu senelerin 37’sinde Cumhurbaşkanlığı koltuğunda “çözümsüzlük çözümdür” diyen kişiler oturdu. Sadece 10 senesinde ise Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı oturdu. Daha da ilginci ise Kıbrıs’ta çözüm ve barış için Kıbrıs’ın kuzeyinde on binlerce kişilik mitinglerin yapıldığı, tartışmasız en güçlü nabzın olduğu yıllarda, yani 2000’li yılların ilk yarısında Cumhurbaşkanlığı koltuğunda yine bir “çözümsüzlük çözümdür”cü oturmaktaydı. Hem de 2000 yılında gerçekleşen seçimin ilk turunda yarış, barış yanlıları ile barış karşıtları arasında da geçmemişti. İki çözümsüzlükçü aday Denktaş ve Eroğlu seçimlerin ilk turunda yüzde 80’e yakın oy almıştı. Bu seçimde barış yanlısı diyebileceğimiz iki aday olan Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı’nın toplam oyu ise yüzde 21’de kalmıştı. 2020 seçimlerine benzer şekilde dış müdahalelerin damga vurduğu ve Derviş Eroğlu’nun “Peşimde 42 tane MİT ajanı dolanıyor” diyerek ikinci turunda çekildiği seçimi hükmen statükonun “has adamı” Denktaş kazanmıştı.  Fakat ne olmuşsa olmuş daha beş yıl geçmeden gerçekleşen Annan Planı referandumunda Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i federal bir çözüme evet demiş, Denktaş ilk seçimlerde aday dahi olamamıştı. Gerçekten nasıl oluşmuştu bu durum?  2000’li yılları Kıbrıslı Türk halkı bugün olduğu gibi baskıların ve ekonomik zorlukların içerisinde karşılamıştı. Türkiye’de ise aynı dönem, emperyalizmin neoliberal dönüşüm politikalarına denk gelmiş ve bu yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılayamayan iktidar bloğu içerisinde bir dağılma yaşanmış ve başını neoliberal İslamcı AKP’nin çektiği yeni bir iktidar bloğunun oluşumunun adımları atılmıştı. Bu koşullar karşısında ise Kıbrıs’ın kuzeyinde sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve partiler seçimlerde alınan sonuçlarla pes etmek yerine, baskılar ve yaşanan başta mudi krizi gibi ekonomik sorunlara karşı oluşan tepkiyi sokakta örgütleme yolunu seçmişti. Türkiye’de yeni iktidar bloğu kurulurken yaşanan boşluk ve nispi demokratik ortam da Kıbrıs’ın kuzeyinde statükonun yıkılması için bir fırsata dönüşmüştü. Böylece yıkıcı bir seçim sonucunun ardından barış için umutların doruk noktasına çıktığı bir süreç yaratılmıştı. Peki, bugün ne durumdayız? Bugün ile 2000’li yılların başının benzer pek çok yönü var. Bu benzerliklere geçmeden önce bu görüşe karşılık “ama nüfus yapısı değişti” diyenlere istatistiki bir cevap vereyim. Ersin Tatar seçimlerin ikinci turunda 67 bin oy aldı, Annan Planı’nda çıkan “evet” oyu rakamsal olarak 77 bindi. Yani ortada istatistiki olarak böylesi bir durum yoktur. Ayrıca böylesi bir argüman siyasi ve sosyolojik bir karşılığa da sahip değildir; Annan Planı’nda kökeni fark etmeksizin Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i evet demişti. Belki de en çok göçmen insanlar federal bir Kıbrıs için o dönem umutlanmıştı. Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulu statüko halkın geneline zarar vermekle beraber, adanın güneyine dahi geçemeyen Türkiye kökenli emekçi insanımıza en büyük zararı vermekte ve izole durumu yaratmaktaydı. Bu durum halen sürmektedir. “Nüfus yapısı değişti” cümlesi umutsuzluğa zemin hazırlamak veya mücadeleden kaçmak için kullanılan sinik bir argümandan öte bilimsel bir zemine yaslanmamaktadır. Bugün 2000’li yılların ilk dönemlerine benzer bir ekonomik krizin içerisinden geçmekteyiz. O dönemin mudi krizinin yerini bu dönemde kredi borçlusu bir toplum ve döviz krizi almış durumdadır. Toplumsal sıkışmışlık ise pandemi döneminde geçiş noktalarının da kapanması ile üst noktaya ulaşmıştır. 2000 seçimlerinde Eroğlu’nun seçimlerden çekilmesi ile ortaya çıkan irade müdahalesinin daha da katmerlisi 2020 seçimlerinde Akıncı’ya karşı uygulanmış durumdadır. Türkiye’de iktidar bloğu ise 2015 yılından beri sallanmaktadır. Bugün MHP ve eski iktidar bloğu kirli bir ittifak yapmadan ayakta duramaz hale gelmiş ve kaybettiği halk desteğini milliyetçilikle saldırganlaşarak dengelemeye çalışmaktadır. Bu çabası ise hem ekonomik krizi derinleştirmekte, hem de dış politikada her geçen gün daha fazla düşman edinmesine sebebiyet vermektedir. Yani Türkiye’de iktidar bloğu sallanmaktadır. 2000’li yıllar ile bugün arasında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da vardır. Öncelikle 2000 seçimlerinde iki çözümsüzlükçü aday arasında seçim yapılması dahi engellenen Kıbrıslı Türk halkı bu sefer barış ve iradeyi seçimlerde tüm baskılara rağmen ikinci tura taşıyabilmiştir. Eroğlu gibi baskılara karşı çekilmeyi tercih eden bir aday yerine ilk kez sonuna kadar gidip onurlu bir mücadele deneyimini toplumun kazanımı olarak elde eden bir adayla seçimlere girilmiştir. 2000’li yıllarda siyasi egemenlik, renksiz, kokusuz bir çözüm söylemine mücadeleyi hapseden CTP’de iken, bugün halka yönelik tüm dayatmalara karşı mücadeleyi hedefine koyan, “biat değil özgürlük” diyen, “Ankara Elini Yakamızdan Çek” diyen bir siyasi öznenin oluşumu görülür şekilde gerçekleşmektedir. Yani 2000’le koşullar itibarı ile benzer bir mücadele zemini varken, daha gerçekçi ve korkusuz bir siyasi öznenin mücadele içerisinde oluşma olasılığı bu dönemin karakteristiği olarak şekillenmektedir. 10 Kasım’da neredeyse kendiliğinden gelişen “Demokrasi ve İrade Mitingi”, 15 Kasım’da Tayyip Erdoğan’ın adaya geldiği gün Bağımsızlık Yolu’nun çağrısı ardından ilerici örgütlerin ortak organizasyonuna dönüşen ve yasaklara rağmen yapılan “Emek, Demokrasi, İrade” eylemi göstermektedir ki sokak da yine mücadelenin merkezi haline dönüşecektir. Bu çerçevede “barış umutları bitti mi?” sorusuna cevap verecek olursak,  umutsuzluğu değil mücadeleyi seçerseniz bağımsız ve halkları kardeş bir Kıbrıs için yürünecek açık bir yolumuz var.  

Bir Umut Sömürüsü olarak Yoksulluk ve Göçmenlik- Ali Şahin

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_4947

Argasdi'nin "UMUT bitmez MÜCADELE sürer" dosya konusunu ele aldığı 60. sayısından; yoksulluk ve göçmenlik üzerine yazılan makale Ali Şahin'in kaleminden sizlere ulaşıyor. 18. yılında da yine sizlerle olan Argasdi'ye 10 TL okur katkısı karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitaplardan ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. IMG_4947İçinde yaşadığımız çağ kitlesel nüfus hareketlerinin en yoğun yaşandığı dönem. Sermaye hareketlerinde ve teknolojide yaşanan gelişmeler ile hızlanmalar insanlığın hareket alanını ve hızını da geçmiş dönemlere oranla önemli ölçüde farklılaştırdı. Bu değişime paralel olarak her gün binlerce insan gerek legal gerekse de “illegal” yöntemlerle yollara düşüyor. Kimileri sadece yaşadığı kentten ayrılırken kimileri ise ülkelerini dahi terk ediyor. Şüphesiz ki insan yaşadığı topraklardan, kişiliğini oluşturan, karakterini şekillendiren yerlerden sebepsiz yere ayrılmaz. Kimi işsizlikten ve yoksulluktan, kimi savaştan, kimisi ise sayamayacağımız kadar çeşitli nedenlerden ötürü daha iyi bir yaşam umudunun peşinden gidiyor. Çıkılan bu yolculuklar varılan ülkedeki koşullardan bağımsız olarak bazen daha başında çok acı şekilde sonuçlanıyor. Binlerce mültecinin Akdeniz’de yaşamını yitirmesi yıllardır süren kanlı bir savaşın yanı başında bulunan bizlerin yakından gözlemleyebildiği acı bir gerçek. Ancak tüm bu risklere ya da hedeflenen ülkedeki şartlara rağmen insanlar yollara düşmekten vazgeçmiyor, vazgeçemiyor. Bu durum kimilerinin iddia ettiğinin aksine cahillikten kaynaklı değil, çaresizlikten… Umut sömürüsü tam da burada başlıyor zaten.  İnsanların çaresizliğinden faydalanan bir sistem üzerine kurulu mevcut yapı, sadece emeği ve bedeni değil yoksulların duygu ve umutlarını da sömürüyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca insan vaadedilenlerden farklı koşullarda ya da mesleklerde çalışmak için insanlık dışı yollarla ülke değiştirmeye çalışıyor. Yoğunlukla Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarına doğru yaşansa da dünyanın bir çok ülkesi üçüncü dünya ülkelerinden ve doğu Avrupa'dan milyonlarca insanın göç etmeye çalıştığı ülkeler arasında. Yasal statülerinde yaşadıkları sıkıntılar bir yana gerek dil sorunları gerekse de gittikleri ülkelerde yabancı oldukları için ucuz iş gücü ve seks kölesi olarak kullanılan sayısız kadın, erkek ve çocuk var. Her ne kadar AKP’nin çeşitli şekillerde müdahil olduğu bir savaştan ötürü farklı şekillerde konuşulsa da, Türkiye’de yaşayan milyonlarca Suriyeli bunun bariz bir örneği. Çeşitli imkanlara sahip sınırlı bir kesimi saymazsak Suriye’den Türkiye’ye gelen insanlar Türkiye’deki emek piyasasının en alt basamaklarında bulunuyorlar. Avrupa yolunda bir durak olarak algılandığı için Suriye’nin yanında Afganistan başta olmak üzere onlarca ülkeden kaçan yoksul ve savaş mağduru insan, soluğu Türkiye’de alıyor. Türkiye’deki benzer durumlar kısmi farklılıklarına rağmen Kıbrıs’ın kuzeyi için de geçerli. Geçtiğimiz dönemlerde ağırlıkla Türkiye’den gelen göçmenlerin çalıştığı ve çalışma yaşamında en ağır sayılabilecek işler, son yıllarda geçmişe kıyasla daha da ucuza çalıştırılan Afrika ve Asya’nın çeşitli ülkelerinden gelmiş insanlar tarafından yapılıyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan herkes, kısa bir gözlem sonucu özellikle de kol gücüne dayalı ağır işlerde çalışan işçi profillerini rahatça görebilir. Bunların yanında utanç kaynağı haline gelen seks köleliği de tüm dünyada her geçen gün artıyor. Gayrı yasal statüsü gereği sermayedarlar ve pezevenkler için ayrıca elverişli olan Kıbrıs’ın kuzeyi, seks köleliğiyle ün salmış durumda. Konsomatris olarak çalıştırılacağı vaadedilerek adaya gelen binlerce kadın cinsel ve sınıfsal bir sömürüye maruz kalıyor. Gerek göçmen veya mülteci olmanın kendi getirdiği zorluklar gerekse de emek hareketinin güncel sorunlar karşısında yerli veya göçmen ayırt etmeden emekçileri birleştirecek örgütlenmeleri henüz geliştiremeyişi sermayeden kaynaklı yaşanılan emek, beden ve umut sömürüsünü görünmez kılıyor. Örneğin, yürürlükte olan İş Yasası ülkede Türkçe bilmeyen binlerce işçi olmasına rağmen  İngilizce’ye bile çevrilmiş durumda değil. Hal böyle olunca göçmen işçiler mevcut haklarını öğrenme imkanından dahi yoksun bırakılmış oluyorlar. Devlet adıyla idarecilik edenler sorumluluklarını yerine getirmek bir yana açıkça bu sömürü çarkının devamı için çabalayanların tarafındalar. Birkaç örnekle tanımlamaya çalıştığımız bu acı tablo, maalesef  küresel çapta bir örgütlenme üstüne kurulu. Halihazırda her ülkedeki emekçi kesimlerin sömürüsü üzerinden zenginleşen sermaye, milyonlarca kadın ve erkek göçmenin çaresizliğinden faydalanarak daha da katmerleşen sömürü çarkını büyütüyor. Yoksul ülkelerin geri bırakılmışlığında da birinci derecede sorumlu olan emperyalizm, bir diğer deyişle yarattığı cehennemden kaçışta da kendini cennet gibi satıyor. Küresel çapta örgütlü bu sistemi ise ancak küresel çapta örgütlü bir karşı çıkışla durdurabiliriz. Çünkü mevzu sadece bulunduğumuz yeri veya ülkeyi düzeltebilmek değil, zaten bu kısmi ilerlemeler dışında mümkün de değil. Kapitalizm gücünü küresel çaptaki genişliğinden alırken onun alternatifi de enternasyonel bir mücadeleden başkası olamaz. Çok uzak ve güç bir hedef olarak görünse de emeği ve umutları sömüren bu sistem ancak böyle yıkılacaktır.  

Argasdi’nin 60. Sayısı Çıktı!

By Şifa Alçıcıoğlu

Kapak Size

Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, Memleketin Ahvali, FeministİZ, Kıbrıs kültürü, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı dergide bu sayı dosya olarak “UMUT bitmez MÜCADELE sürer” diyoruz. Umudun olduğu yerde mücadelenin, mücadelenin olduğu yerde de umudun olduğunu biliyoruz. Dosyamızda bu konuların işlendiği çeşitli makaleler yanında yeni yıla özel masa takvimi de sizlere hediye olarak derginiz Argasdi’de yer alıyor. 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, bölgenizdeki Khora Kitap’tan, marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle: Yaşamın vazgeçilmezidir umut. Hayat akışı içerisinde daha güzel günlerin geleceğine beslenen inançtır. Umut etmek insana güç verir, zorluklara dayanmak ve kurtuluş için çözüm yolları arayıp eyleme geçmek onun sayesinde gerçekleşir. Umudun karşısında korkmak durur her zaman. Gerçekleşmesini beklerken gerçekleşmeyeceğinden korkmak… Ve işte korkularına yenik düşmeyenler umut ettiğine ulaşmaya en yakın kişilerdir. Ve işte burada bir kelime parlıyor akıllarda, mücadele. Sabırla, kararlılıkla ve inançla mücadele… Kokuyu, tadı ve nefesi bedeninden alan virüs ile kıran kırana bir mücadele... Emeğin karşılığını vermeyen patron ile mücadele... Eli güçsüze karşı hep havada olan “güçlü” ile mücadele…  Bulaşı sözüm ona engellemeye çalışırken patrondan almayıp emekçiden çalan, ıspastıra kağıdından kule gibi bir anda yıkılıp bir türlü kurulamayan, asgari ücreti belirlemekten aciz, kriz süreçlerinde krizin boyutunu artıran, eğitimde fırsat eşitsizliği yaratıp çocukların umutları ile oyun oynayan hükümet ile kısacası ülkeyi yönettiğini sanırken yangın yerine döndüren hükümet ile bıkmadan usanmadan mücadele... Senin ülkende seni hiçe sayanlarla son nefesine kadar susmadan mücadele... Belki korkarak ama korktuğun oranda da başaracağına inanarak mücadele... Daha fazla güneş, toprak ve su için, toprak sahibinin tüm müdahalelerine rağmen umutla mücadele ederek yeşeren bir bitki olan Argasdi’den isim alan dergimizin 60. sayısında “Umut Bitmez Mücadele Sürer” dedik. Ülkemizde yeşeren ve kararan umutları yazdık satırlarımıza.  Kapak Size

“Bizimkiler”in Hikayelerinden “Kutsal Kahramanlar”ın Yalanlarına – Ali Şahin

By Zekiye Şentürkler

dizi

Bilgisayarın ve internetin neredeyse olmadığı 90’lı yıllarda ev içi vakit geçirmenin önemli bir aracı olan televizyon, Kıbrıs’ın kuzeyinde çoğunlukla Türkiye kanalları üzerinden izlenirdi. Büyük oranda halen böyle devam eden bu durum hem koşullar gereği hem de egemenlerce dayatılan bilinçli bir politikanın sonucudur. 90’lı yıllarla birlikte tüm dünyada olduğu gibi özel televizyon kanallarında yaşanan artış Türkiye’de de yaşanmış ve  bu artışla birlikte yayınlanan dizi sayısı da doğal olarak artmıştır. Benim gibi çocukluğunun önemli bir bölümü 90’larda geçen ve şimdi 30’lu yaşlarında olan bireylerle birlikte farklı yaşlardan binlerce insanın hayatında önemli bir yeri vardı bu dizilerin. Şimdiki gibi akıllı televizyonlar ve bilgisayarlar üzerinden takip edilebilen ve yayınlandığı anda bir sezonu bir anda görebileceğimiz küresel yayın portallarının ya da yeni veya eski fark etmeksizin istenilen filmin hemen bulunabildiği sitelerin olmadığı koşullar düşünülürse, televizyon kanallarında yayın yapan bu dizilerin hayatımızda tuttuğu yer daha rahat anlaşılabilir. Her yaştan insanın “bu gece şu dizinin yeni bölümü var” diyerek heyecanla televizyonun karşısına oturduğu bu dönemde her günün akşamı neredeyse bir diziyle özdeşleşirdi. Pazar geceleri Bizimkiler, Salı geceleri Bir Demet Tiyatro gibi. Bunların yanında Mahallenin Muhtarları, Süper Baba, Sıdıka, İkinci Bahar ve Çiçek Taksi gibi diziler de 90’lı yılların fenomenleri arasındaydı. Türkiye kanallarında yayınlanan dizilerin yanında, Kıbrıs’ta yayınlanan, Torba da 90’lı yıllarda Kıbrıs’ın en çok izlenen televizyon programlarından biriydi. Sinema filmleriyle birlikte televizyon dizileri, izleyenlerin hoş vakit geçirmesini sağlamakla beraber yayınlandığı dönemin siyasal atmosferini anlamak açısından da önemli ipuçları verir. Çünkü hayatın kendisinin bir parçası olan televizyon yayıncılığı da dönemin egemen politikalarıyla olumlu ya da eleştirel bir ilişkiye girer. Dolayısıyla dizilerde işlenen konulardan yaratılan karakterlere kadar dizilerin vermeyi amaçladığı mesaj dönemin politik ve sosyo-kültürel dinamiklerinin etkisiyle şekilleniyor. Her kanalda bir şekilde sürekli türeyen iç ve dış düşmanlara karşı savaşan özel timlerin olduğu, her türlü pis işlerine rağmen vatanseverliklerinden şüphe duyulmayan mafyaların olumlu bir karakter olarak canlandırıldığı, zengin aile çocuklarının yaz aşklarının anlatıldığı ya da Osmanlı İmparatorluğu’yla ilişkilendirilerek Sünni İslam anlayışının dayatıldığı dizilerin son 20 yılda bu kadar yaygınlaşması AKP’nin yaratmaya çalıştığı toplum anlayışından bağımsız düşünülemez. 90’lı yılların Türk dizilerinde, izleyenlerin yardımlaşma veya kıskançlık gibi olumlu ve olumsuz özellikleriyle hemen hemen her dizide karşılaştığı mahalle tiplemeleri içinden geçtiğimiz dönemde senaryo dışı kalmıştır. Bir dönem televizyonlarda yayınlanan Behzat Ç gibi istisnaları saymazsak bugünün dünyasında milliyetçi, dindar, kahraman ve delikanlı mafyalara ve en önemlisi iktidarın her koşulda yanında olan karakterlere yer vardır. Ülkesini tüm düşmanlardan koruyan kahraman mafya Polat Alemdarlar, pencereden sağa sola laf atan ve apartmanı dışında kimsenin gündemi olamayan sarhoş Cemillerin yerini böyle almıştır. Ancak aradaki tek fark, birinin “kutsal ve ulvi” uğraşlarına kıyasla diğerinin bira bulma çabası dışında işi olmaması değildir. Arada bir de olsa Cemil’in ya da apartmandakilerin ağzından toplumsal sorunlarla ilgili eleştirel sözler de çıkabilmesidir. İşte bugün yaşanan bu yokluk yüzünden Bizimkiler ve Bir Demet Tiyatro gibi diziler internet üzerinden halen yoğun bir şekilde izlenmektedir. Bu izlenme, sadece geçmişine nostaljik bir yolculuk yapmak isteyen kuşakların ötesinde bir arayışın da ürünü olarak okunmalıdır. İkinci Bahar’ın kebapçı ustası Ali Haydar ile yoksulluğuna rağmen hayata tutunmaya çalışan Hanım karakterinin aşkını bugünün zorlama senaryolu yaz aşkı dizilerinde, kapıcı Caferli, sarhoş Cemilli, Katil Yavuzlu, Almancı Davut Ustalı, gıcık apartman yöneticisi Sabri Beyli, Halil Pazarlamalı mahallesini mafyanın “Çukur”unda bulamayışımız da bundandır. Tüm bunları yazarken 90’lı yıllar dizilerinin sorunlu yanları olmadığı ya da bugünün ancak geçmiştekiler gibi olması gerektiği gibi bir fikri savunduğum düşünülmesin. Yazının amacı bahsi geçen dönem dizilerini tümden bir olumlama çabası değildir. Üstünde durmaya çalıştığım nokta hem 90’lı yıllar dizilerine kıyasla son on yıllarda yaşanan dönüşüme dikkat çekmek hem de o dönem dizilerinin sıkıntılı yanları bir yana olmakla birlikte toplumu daha gerçek bir şekilde yansıtabildiği için hakkını vermektir. Çünkü film ya da dizi, bu tarz çalışmalar, izleyenin kendisini bulabildiği, “bizimkiler” diyebildiği oranda gerçeği canlandırır ve değerlenir. Ne demişti Katil Yavuz: “ Vatandaşa cart, curt yok!”  

Chavez’in Ardından- Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

119042580_311349390137438_7526250883182161764_n

Bellekte bugün 1998'in yılının 6 Aralık gününe gidiyor ve Hugo Chavez'in Venezuela’da seçimleri kazandığı bu günü ve seçim zaferine giden yolda yaşanılan bağımsızlık mücadelesine tanıklık ediyoruz... 119042580_311349390137438_7526250883182161764_n6 Aralık 1998’de Hugo Chavez Beşinci Cumhuriyet Hareketi adayı olarak girdiği başkanlık seçimlerini yüzde 56.2’lik oy oranıyla kazandı. Bu zafer Venezuela’daki devrimci hareketin ne iktidara ulaşmak için attığı ilk adımdı, ne de iktidar olduğu anlamına geliyordu. 1998 yılında gerçekleşen seçimlere Beşinci Cumhuriyet Hareketi ilk kez dahil oluyordu, fakat hareketin tabanını oluşturan devrimci dalga çok daha eskiye dayanmaktadır. Beşinci Cumhuriyet Hareketi seçimlere girmek için yasal partiye dönüşmeden önce adı Bolivarcı Devrimci Hareket 200 (MBR-200) olarak anılmaktaydı. Bu hareket de adını bölgenin “özgürleştiricisi” olarak anılan İspanyol emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesi lideri Simon Bolivar’dan (1783-1830)  almaktaydı. Yani hareket yüzyıllardır şekil değiştirse de sürmekte olan bir bağımsızlık mücadelesini sürdürme iddiası taşıyordu. Tarih Bolivar döneminde kazanılan siyasi bağımsızlığın, ekonomik bağımsızlık anlamına gelmeyeceğini tüm Latin Amerika ülkelerine gösterdiği gibi Venezuela’ya da göstermişti. Tıpkı 1998 seçim zaferinin iktidar olmak anlamına gelmeyeceğini göstereceği gibi... MBR 200, 1980’lerde illegal bir örgüt olarak kuruldu, adını 1992 senesinde Chavez önderliğinde gerçekleşen başarısız darbe girişimi ile duyurdu. Darbe başarısız olsa da, darbe girişimi sırasında Chavez’in halka seslendiği konuşması yoksulluğa mahkum edilmiş Venezuela halkında yankı bulmuştu. MBR 200, yoksul halkın ve geniş tabanlı halk örgütlerinin desteği ile giderek güçlenmeye başladı. 1994 senesinde oluşan halk hareketi, tutuklu bulunan Chavez’in serbest bırakılmasına sebep oldu ve 1998 seçim zaferine giden süreci yarattı. Hareket temel olarak yoksul halk kitlelerinin sesi oldu ve ekonomik bağımsızlığın kazanılması için 21. yüzyılın sosyalizmi tezlerine yoğunlaştı. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan Venezuela’da petrolün yabancı tekellerin elinden alınarak kamulaştırılmasına odaklandı. Seçimleri kazanmanın iktidar olmak demek olmadığının en net göstergesi 2002 darbesi ile görüldü. Sağ görüşlü askerler ABD destekli bir darbe girişiminde bulundu, Chavez tutuklandı, Başkanlık Sarayı ele geçirildi. Darbe iki gün sürdü. İkinci gün örgütlenen halk kitleleri Başkanlık Sarayı’nı ele geçirdi ve Chavez’i serbest bıraktı. Halkın iktidarı mücadelesinde önemli bir adım atılmıştı. Hugo Chavez devrimcilere karşı özel birlik askeri olarak başladığı hayatını, tarihe geçen devrimci bir lider olarak 2013 senesinde noktaladı. Emperyalizmin tüm saldırılarına göğüs geren Chavez kanserden vefat etti. Venezuela’da yaşanan devrim özelde Latin Amerika, genelde ise tüm dünyada sarsıcı etkiler yarattı; emperyalist kuşatma altındaki Küba’ya can suyu olurken, Latin Amerika ülkeleri arasında kurduğu dayanışmaya dayalı işbirliği ile bölgesel etki yarattı. Belki de en önemlisi sosyalizmin tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş bir ideoloji olduğunu yayan liberal şarlatanlara mücadelenin sürdüğü mesajını verdi. Chavez’in ardından Venezuela’daki devrimci iktidar mücadelesi halen sürmektedir. Devrimin liderliği Chavez’in ardından örgütlü halk hareketini geçmiş durumda... Tarihin gördüğü en büyük ekonomik ve siyasi ablukalardan birine sahne olan Venezuela’da halk, yaratılan insani kriz, darbe ve dış müdahale tehditleri ile devam eden emperyal saldırganlığa göğüs germeyi halen başarmaktadır. Venezuela devrim süreci bugün sol liberal kesimlerce yaşanan güncel krizlerin etkisi ile reddedilme noktasına gelmiştir. Sovyet deneyiminde olduğu gibi, Venezuela deneyimi de hatalarından öğrenip, olumluluklarından örnek alacağımız, kutsallaştırmamız ama ret de etmemiz gereken bir mirasın parçasıdır

Kaybolan Tarihimiz- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

30

Argasdi'nin 59. sayısından, sanat tarihimize ve adanın hazinelerine dair bir makale kaybolan tarihimiz... 30Kıbrıs’a ilk yerleşimin MÖ 10,000-9,000 yılları arasında olduğu tahmin edilmektedir. (1) Ülkemizde yapılan çeşitli arkeolojik kazılar, ilk çağ insanlarının yaşamlarına dair ipuçlarını ortaya çıkarmış ve tarihin gizemini çözmede çok büyük bir yardımda bulunmuştur. Ne var ki bu tarihi güzelliklerin varlığı ve içinde barındırdığı “hazineler” her daim ada üzerinde bir çekim noktası yaratmıştır. Bilimsel çalışmaların yanı sıra mağara oyukları, tepe yamaçları, kutsal kabul edilen harup, zeytin ya da defne ağacının altı gibi en mahrem yerlere gömülen bu “hazineler”, yüzyıllar boyunca korsanlar dahil olmak üzere, davetsiz misafirlerce açılarak tahrip edildiler. Tarihe ve kültüre yapılan bu saygısızlık, bulunan tarihi eserlerin yağmalanıp satılmasına, dünyanın başka yerlerine kaçırılmasına neden oldu. Ortaya çıkarılan eserlerin pek az bir kısmı Kıbrıs müzelerinde bulunuyor. Bununla birlikte dünyanın birçok müzesinde tarihimizle karşılaşıyoruz. Mesela New York Metropolitan Müzesi’ne, Londra’da bulunan “British Museum”a ya da İsveç’te bulunan Medelhavsmuseet (Akdeniz Medeniyetleri Müzesi) Müzesi’ne yolunuz düşerse bu küçücük adanın tarihi eserlerinden yüzlercesini görebileceğinizi biliyor musunuz? Amatör arkeologlar Toprağın derinliklerinde saklanan birçok tarihi eser, ölümden sonraki yaşamda kullanmaları için eşyalarıyla birlikte ölen kişinin yanında gömülen parçalardı. Bazı zamanlarda zengin kesimlerin eş, köle ya da evcil hayvanları da onlara eşlik ederdi ebedi uykularında. Bu mezarlarda bulunan tarihi eserler; mücevherler, çanaklar, amforalar, kilden ya da gümüşten yapılmış adak figürleri gibi sayamayacağımız kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Adamızda bulunan tarihi eserler her dönem ilgi odağı olmuştur. Özellikle buraya gelen yabancı diplomatlar bu keşfedilmemiş hazineleri bulmanın heyecanına yenik düşmüş, yasanın da eksikliğinden faydalanarak eserleri yurt dışına kaçırmaktan geri durmamıştır. Osmanlı Dönemi’nde, 1865-1877 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri konsolosu olarak göreve getirilen Luigi Palma di Cesnola’nın Kıbrıs’ta yaptığı kazılardan çıkan eski eserleri kaçırması ve bunları Avrupa’ya satmaya çalışması ta ki New York’a dönüp (1879) Metropolitan Müzesi’nin başına yönetici olana dek sürmüştür. Müze, eserleri satın alarak sergilemeye açmıştır. Yapılan kazılarda bulunan yaklaşık 35,000 eserden, 5,000 tanesinin gemiyle taşınırken batması, kaçırılan tarihin bir daha su yüzüne çıkmamasına vesile olmuştur. Konsolosla ilgili ortaya atılan en önemli iddialardan biri yapılan kazılarla ilgili yetersiz ve eksik bilgiler vermesi ve eserleri kaçırırken hasar görenlerin restorasyonunda yanlışlıklar yaptığı yönündedir. New York’a uğrarsanız müzeyi de ziyaret etmeyi unutmayın.(2) İsveç Kıbrıs keşif gezisi 1922 yılının mart ayında Sırbistan sınırında tesadüfen karşılaşan iki İsveçli’nin tanışması “İsveç Kıbrıs Keşif Gezisi” ekibinin Kıbrıs’a gelmesine ve kazılar yapmasına zemin hazırlayan olaydı. İsveçli adamlardan biri, İngiliz Sömürge Yönetimi Dönemi’nde olan Kıbrıs’ın İsveç konsolosuydu adı Pierides’ti ve o da tıpkı Cesnola gibi kazılara bayılan amatör bir arkeologtu. Diğeri ise akademide ders veren Persson adında bir profesördü. Pierides tanışmalarının sonunda arkeolog olan profesörü Kıbrıs’a kazılar yapmak için davet etti. Sonuç olarak Persson’un öğrencilerinden oluşan bir heyet 1927 yılında adaya ayak bastı. Kazı teklifini ilginç bulan ve ekibin başında bulunan Einar Gjerstad 1980’de kaleme aldığı kitabında “Kıbrıs hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyordum ve bu yüzden çok fazla düşünmeden evet dedim. Bilinmeyenler çağırdı.” (3) diyerek düşüncelerini ifade edecekti. 1934 yılına kadar adada kalan Einar Gjerstad, Erik Sjöqvist, Alfred Westholm adlı üç arkeolog ve mimar John Lindrosekip gerçekleştirdikleri yirmi beş kazıyla neolitik döneme ait oldukça fazla bilgi ve obje buldular. Özellikle 1929 yılında köy papazı tarafından bahçede bulunan seramik parçasının ardından Aya İrini’de (Akdeniz köyü) yapılan kazıda ortaya çıkarılan açık hava kutsal alanları büyük bir buluş olarak kayıtlara geçmiştir. Burada bulunan eserlerden birçoğu insan boyutunda heykeller ve heykelciklerden oluşmaktaydı. Ekip adadan ayrılırken bulduğu bulguları ciltler halinde toparlasa da “Kıbrıs’ın sakallı tanrıçaları”nı (*) yanında götürmekten geri kalmamıştır. Var olan yasal eksiklikler o dönemde de devam etmiş heykeller ne yazık ki İsveç’le Kıbrıs arasında paylaşılmıştır. (4) Yine o yıllarda heykellerin bulunduğu yerin yakınına bir müze kurulmasına karar verilip çalışmalara başlansa da inşaat yarım kalmış ve 1974 yılında tamamen bir yıkıntıya dönüşmüştür. (5) vuniEkibin, Vuni Sarayı’nda arkeolojik kazı yaparken denizin ortasında duran kayalığı fark etmesiyle kazı başka bir boyut kazanmıştır. Bu kayalığın adı Limnidi’dir. Zorluklarla da olsa bu minik adacığa geldiklerinde, bir yerleşim yeri, neolitik döneme ait çok sayıda obsidyen taşı, taş balta gibi aletler buldular. Böylece adaya ait en eski yerleşim yerlerinden birini ortaya çıkardılar. (6) Adamızda bulunan tarihi eserler, yasal ya da yasal olmayan yollardan yurt dışına kaçırılmış olsa da o ülkelerin müzelerinde korunaklı bir şekilde sergilenmektedir. Tahmin ediyoruz ki adamızdaki arkeolojik zenginlik hala son bulmuş değil, yasadışı kazılar tarihi mirasımız için mücadele edilmesi gereken en önemli konulardan biridir. Yapılan arkeolojik kazılarda ise araştırma sonuçları titizlikle ortaya konmalı, bulunan her miras korunmalı ve Kıbrıs kültür, tarih ve turizmine uygun şekilde adamızda kalarak gerekli koşullarda sergilenmelidir. Bununla birlikte var olan eserlerin korunması, müzeciliğin geliştirilmesi, eserlere gereken önemin gösterilmesi ayrıca tarihi eserlerle ilgili atölye çalışmaları gibi etkinliklerin yapılması kendi kültür mirasımızı tanımamızda ve tanıtmamızda oldukça önemlidir. Bu ada, bu tarih, bu kültür bizim… Kaynaklar  (*) İsveçli arkeolog ve yazar Marie-Louise Winbladh'ın "Kıbrıs'ın Sakallı Tanrıçaları" kitabı Kıbrıs’tan çıkarılan eserleri konu almaktadır. (1)tr.wikipedia.org (Kıbrıs) (2) https://en.wikipedia.org/wiki/Luigi_Palma_di_Cesnola (3) http://www.astromeditions.com/books/book/?artno=PB12- “Ages and Days in Cyprus” (Kıbrıs'ta Çağlar ve Günler)  (4) http://cypernochkreta.dinstudio.se/empty_137.html (5) http://www.yeniduzen.com/akdeniz-koyunun-eski-eserleri-1-81784h.htm (6) http://www.yeniduzen.com/vuni-sarayi-ve-petra-tou-limnidi-adasi- 111514h.htmbit.ly/3lxhKBG (Aegean Lectures - Giorgos Bourogiannis - 11 April 2014) https://www.persee.fr/docAsPDF/cchyp_0761-8271_2012_num_42_1_1033.pdf    

Cebimdeki Pirilliler- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

cebimdeki pirililer 3

Argasdi'nin "90'lar" temalı 59. sayısından; özlemimizdeki çocukluktan bugünün çocukluğuna uzanan bu duygu yüklü bir yazıyla biraz geçmişe uzanmaya ne dersiniz? cebimdeki pirililer 3Her insan özler mi çocukluğunu, bilmiyorum. Zira herkesin çocukluğu aynı yaşanmıyor. Maddi manevi hayata etki eden her etken, aynı mahalleyi paylaşan insanların hayatlarını birbirinden uç iki noktaya sürükleyebiliyor. Ben çocukluğu güzel geçmiş şanslılardanım. 90’lı yıllara denk gelen bir çocukluk… Kapıyorum gözlerimi Annemin mutfağından kaçırdığım kap kacaklar, bahçede üstüm başım bata çıka pasta yapıyorum. Üzerini bahçedeki en güzel çiçeklerle süslüyorum. Yanımda ta aşağıdaki mahalleden gelme bir arkadaşım. Bisikleti yerde yatıyor. İşimiz bitince onu da yıkarız mutlaka. Mutfaktan gerçek bir kek kokusu geliyor. Çağırıyor annem, “temizlenin de gelin” diye. Biz pastamızı gösteriyoruz. Gözleri eşyaların ve bizim kirliliğimize değil yaptığımız pastaya takılıyor. “Durun bir resmini çekeyim” diyor. İçerden filmli fotoğraf makinemizi alıyor ve resmimizi çekiyor. Şimdi heyecanla filmin dolmasını ve babamın onları temizletmesini bekleyeceğiz. Belki bu kez gözlerimizi kapatmamışızdır ya da annemin parmağı flaşı kapatmamıştır yine. Gözlerim kapalı hala. Bir gün annemle yürüyerek teyzeme gidiyoruz. Yaşça büyük oğlu en yakın arkadaşım. Alıyoruz elimize torbaları çıkıyoruz dağa. Hostez veya lale toplamaya. Kaç saat geçmiş, biri peşimize mi takılacakmış, yanında biri olmadan dağa çıkılmazmış… Öyle dertlerimiz yok. Sabah okula gidiyoruz. Tüm çocukların katıldığı bir oyun kurmuşuz kendimize. Yakantop oynarken top yüzümün tam ortasına geliyor, düşüyorum. Elimden tutup kaldırıyor birileri, elimin tersi ile siliyorum yüzümü ve devam. Zil çalıyor, kırmızı önlüklerimizle bir aradayız, yakalarımız ütülü mis gibi kokuyor. Sınıfa giriyoruz, birleştirilmiş sınıf, üç sınıf aynı odada. Öğlen oldu ve o önlükler dağılmış. Tüm çocuklar koşa koşa çıkıyoruz okuldan. Eve gidene kadar yarış başlıyor. Bakalım bugün yol üstündeki at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk kim oturacak? Yemeğimizi yiyoruz yine teyzemdeyim tabi. Cebimizdeki pirillilerin sesleri geliyor, çabucak bitiriyoruz yemeği. Açılıyor file torbalar, gururluyum çünkü en büyük enek bende. Dikkatle diziyoruz yan yana hepsini. Susam Sokağı başlayana kadar bahçeden içeri girmek yok. Açıyorum gözlerimi Şimdiki çocukların kaçı yaşayabiliyor bunları diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Çamurların yerini oyun hamurları almış. Eskiden gerçeği ile oynadığımız çekiçlerin, tornavidaların yerini aman çocuklarımızın bir yerine bir şey olmasın diye plastikleri almış. Mutfaktaki eşyalar o kadar süslü püslü ve pahalı olmuş ki ne demek çocuklarımız onlarla oynayacak. Biraz daha para verip oyuncağını alırız ama mümkünse dışarıda oynamasın ki topraktan alerji olmasın, üstü başı kirlenmesin. Güzel bir bilgisayar alalım ki derslerini en iyi şekilde yapabilsin hem arkadaşları ile oyun da oynar. Zaten bu yıl okula da başladı ve Pandemi’den dolayı eğitim online olacak, bu nedenle bir telefon ya da tablet alalım ki derslerinden geri kalmasın. Tabi gücümüz yeterse… Zaman değişiyor çocukluk değil Evet zaman eski zaman değil. Dünya değişiyor ve bu değişim bazı konularda bizi geriye götürürken özellikle teknoloji anlamında ileriye götürüyor. Bu değişime ayak uydurmak gerek. Elbette ki çocuklar, uygun yaşta ve ihtiyaç durumundaysa teknolojik aletlerle buluşacak. Merak ettiklerini araştırmayı öğrenecek. İnsanlarla iletişim kurmayı öğrenecek. Ama bir çocuğun; renkleri, sayıları, şekilleri öğrenmek için ekrandan göreceği bir görsele ihtiyacı yok. En güzel renkler doğanın kendisindedir zaten. Günümüzde mahallede oynayan çocuklar hala var. Çünkü hala, tam gün eğitim almayan veya her günü özel derslerle dolu olmayan, okuldan arta kalan zamanda “kendisinden sorumlu bir yetişkin” ile kalıp oyun oynamaya ve arkadaşları ile bir şeyler yapmaya fırsatı olabilen şanslı çocuklar var.  Ancak sayıları azalıyor. Çünkü ebeveynler tam gün çalışınca ve bakacak birisi de olmayınca çocuklar mecburen eğitimsel bir faaliyetin içine girip binalara kapanmak zorunda kalıyor. Çünkü biz inanıyoruz ki eğitim kurumlarında ne kadar zaman harcarlarsa aldıkları eğitim de o kadar iyi olacak. Sokaklardaki çocuk kahkalarının azalmasının bir diğer sebebi de biz yetişkinlerin “zamanın kötülüğü”nden korkuyor olmamızdır. Oysa sokak öğretir çocuklara hayatın hep güllük gülistanlık olmadığını. Neşe içinde oynarken bir anda tartışma çıkabileceğini ve kendini savunmak ve korumak zorunda kalabileceğini… 90’larda çocuk olmak neydi? Düştün mü kalkmayı, küstün mü barışmayı bilmekti. Ufacık şeylerle mutlu olabilmek, bir avuç topraktan oyun yaratabilmekti. Peki suçlu zamane çocukları mı? Asla değil. Suçlu, kendi çocukluklarının harikalığıyla övünüp şimdiki çocukların yaşam kaliteleri için hiçbir şey yapmayan yetişkinlerin. Çocuklara özgürlük ve kendini ifade edebilecek boş zaman gerek, kendilerini bulmaları için gereken serbest alanı onlara sunmak gerek. Değişen dünya düzenine ayak uydurmak için onları yaratıcılıktan uzaklaştırmaya gerek yok, onlar zaten ihtiyaçlarını gidermenin yollarını bulacaktır. Bırakalım da çakıl taşlarının dengede durması için hangi noktadan üst üste yerleşmesi gerektiğini deneyerek bulsunlar, hayatlarında denge kurmanın zorluğunu, yanılmadan başarıya ulaşmanın mümkün olmayacağını, elleri acıyarak, üstleri kirlenerek öğrensinler. O at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk binen olmak için her gün daha hızlı koşmayı denesinler ama bazen olamayacağını da bilip bununla başa çıkmayı başarsınlar.  

90’ların Dünyası- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

the-90s-quiz

Argasdi'nin 59. sayısı  "90'lar" dosya konusuyla yolculuğuna devam ediyor. Modern zamanlardan postmodern zamanlara keyifli bir okuma yapacağınız "90’ların Dünyası" Nazen Şansal'ın kaleminden sizlerle buluşuyor. the-90s-quizBir kafede, benden 10-15 yaş genç bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. 90'lı yıllardaki üniversite hayatımda okula para ödemediğimi, eğitimin ücretsiz ve kamusal olduğunu söylediğimde çok şaşırmıştı. Para verilmeden gidilebilen bir üniversite olabileceğini, o ana kadar hiç düşünmediğini söylemişti. Aynı günlerde, emeklilik haklarıyla ilgili bir konuşmada da bulunmuş ve 90'lı yılların başında emekli olanların çok daha şanslı olduğunu duymuştum. Ülkemizde işçi olarak bulunan Türkmenistanlı bir kadının 90'lardan önce aldığı devlet okulu eğitimi ile piyano çalabildiğini gördüğümdeyse kulaklarıma inanamamıştım. İyi de, neydi 20. asrın son 10 yılının hikmeti? İleriye doğru gitmemiz gerekmez miydi? Neden kaybediyorduk elimizdekileri? Hatta kaybettiğimiz sadece elimizdekiler değil; bunların yakın bir geçmişte var olduğu, dolayısıyla tekrar sahip olabileceğimiz fikriydi. 90'lara başlarken Doğu Bloku çözülmüş, Sovyetler Birliği dağılmıştı. Sınıf güçlerinin özel bir dengesinin ürünü olan sosyal refah devleti, kapitalizmin büyümesinin önünde engel olmaktan artık kalkabilirdi. Çünkü sermayeyi bazı tavizler vermeye; kamusal eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik gibi hakları tanımaya iten temel neden, devrimci bir sosyalist alternatifin varlığıydı. İşte 90'lar (aslında çoktan değişime uğramış olan) iki kutuplu dünyanın resmi olarak çökmesiyle başladı. Artık tek bir kutup kaldığına göre “küreselleşme” kandırmacası ve neoliberal reçete dünya çapında daha kolay uygulamaya konabilirdi. Küreselleşen emperyalist güçler ve Üçüncü Dünya arasındaki, yanlış olarak Soğuk Savaş diye adlandırılmış çatışma, 1945-1992 yılları arasında, büyük çoğunluğu Üçüncü Dünya ülkelerinde meydana gelen 143 savaşta 23 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Çağdaş küreselleşme süreci, Zapatistaların Komutan Yardımcısı Marcos’un “Üçüncü Dünya Savaşı” dediği ve günümüze kadar uzanan bir sürecin sonucudur.(1) KüreselleşME 90'lı yıllarda dünyayı değiştireceği iddia edilen iki tema vardı: Sermayenin küreselleşmesi ve internet teknolojisi ile telekomünikasyon “devrimi”ne dayanan yeni ekonomi! O yıllarda teknolojik devrimin küreselleşme sürecinin itici gücü olduğu ileri sürülüyor; elle tutulur mal ve hizmetler üreten eski ekonominin yerine, bu sektöre yapılan muazzam yatırımların yaratacağı yeni ekonominin, sınırsız büyüme, yüksek üretkenlik, zenginlik ve gücün yaygınlaşması anlamına geleceği savunuluyordu. Ama yeni bin yılın başlamasıyla birlikte “küreselleşme”nin, güçlü Avrupa ve Amerika devletlerine bağlı dev şirketlerin bir ürünü olup imparatorluk inşasına hizmet ettiği; teknolojik devrim mitinin de ABD-Avrupa sermayesinin emperyal savaşlar temelinde yayılmasını gizleyen ideolojik bir kılıf olduğu su yüzüne çıktı. Şöyle ki; çokuluslu şirketler pek çok ülkede üretim yaparken araştırma-geliştirme faaliyetleri ve kârlar ulus devletlerde merkezileşir. Ne çokuluslu şirketlerin yayılması ve kontrolü, onların ulus devletlere adeta bir zincirle bağlı olma kalıcı karakterini değiştirmiş ne de onların uluslararası faaliyetleri, merkezileşmiş imparatorluk inşası karakterini ortadan kaldırmıştır.(2) Teknolojik devrimin ekonomik krizleri önleyemediği, üretkenlikte önemli bir artışa yol açmadığı da görülmüştür. Hatta enformasyon sektörüne yapılan milyarlarca dolarlık yatırım, daha üretken alanlara yapılacak yatırımları engelleyerek getirisi düşük, yan sektörlere etkisi az olan bir sektörde aşırı sermaye birikimine yol açmıştır. Dahası; bilgisayarlarda milenyum krizi diye hatırladığımız, varlığı kuşkulu dijital kıyamet sorunu için yüz milyarlarca dolar harcanmıştır. 90’larda ABD-Avrupa yayılmasına kapıları açan sürükleyici güç, teknolojik devrim değil, Orta Doğu’dan Balkanlara neredeyse tüm dünyada çıkarılan savaşlar ve çokuluslu şirketlerin küreselleşme adı altındaki emek ve doğa sömürüsüdür. Solcuların eli armut mu topluyordu? Sosyal refah devleti ve halkın haklarının buharlaşması, doğal olarak büyük çaplı bir toplumsal hoşnutsuzluğa yol açacaktı. O halde bu politikaların uygulayıcılarının, çatışma potansiyeli gösteren sınıflar arasına girip “toplumsal tampon” yaratacak devlet karşıtı ideolojiye sahip örgütleri finanse etmesi işe yarar bir formül olabilirdi. Oldu da… Hükümet dışı sivil toplum diye tarif edilen bu örgütlerin sayısı 90’lara gelindiğinde binlere ulaşmış ve dünyada 4 milyar dolayına yakın para yardımı alıyorlardı.(3) Neoliberalizme muhalefet büyüdükçe ABD ve Avrupa hükümetleri ve Dünya Bankası, STK’lara sağladıkları fonları artırdı. Aslında bu fonlarla, çokuluslu şirketlerle birlikte kendilerinin yarattığı yıkımın ve yoksullaşmanın kurbanlarını bir nebze de olsa tazmin ediyor hem de bunu o ülkenin muhalifleri eliyle yapıyorlardı. Yani solcuların eli armut değil Dolar topluyordu. Böylece, projelerini toplumsal hareketin önünde tutan, insanların hayatını mahveden yapısal sorunlara değil bunları palyatif olarak çözecek mali ve teknik imkânlara odaklanan bir sivil toplumculuk anlayışı aldı yürüdü. STK’ların apolitik tavırları ve yardıma odaklanmaları, halk kesimlerini depolitize edip dağıttı. Toplumsal hareketlerin eski önderleri, sendika ve emekçi kadın örgütlerinin liderleri ya da eski sol aydınlar, yüksek ücret, uluslararası prestij , “iyilik” yapma isteği gibi gerekçelerle STK’larda yuvalandılar. Onlara yukarılara tırmanma fırsatı sunan 90’lar, köylü, işçi ve özellikle kamu hizmetlerinde çalışanlar için aşağılara kayma anlamına geliyordu. Modern zamanlardan postmodern zamanlara 90’lı yıllarda toplumsal değerlerde yaşanan kültürel erozyonun bir sebebi de modern zamanların, akla ve bilime dayalı bütünlüklü ideolojilerin sonunun ilan edilip postmodern zamanlara geçişin yaşanmasıdır. Artık her konu esnek, her alan belirsiz, her etik değer değişebilirdir. Toplumun değil bireyin ihtiyaçları ön plandadır. Dinler gibi bilimin de egemenliği yıkılmalı, her ilişkide görülen (yani aslında görünmez olan) iktidar reddedilmelidir. Mutlak doğrunun olmayıp her şeyin göreceli olduğu, kuralsızlığın kural, ilkesizliğin ilke sayıldığı bu düşünme biçiminin kültürel etkileri 90’lı yıllarda siyasetle, televizyonla, edebiyatla, sanatla, yaşamımıza iliş(tiril)miş durumdadır. İyi olan şu ki; geçici ve bölünmüş kimlikler yerine tarihsel ve belirgin sınıfsal çelişkileri ön plana alarak direnenler ülkemizde de dünyada da var olmaya devam etmektedir.   (1)  James Petras, Küreselleşme ve Direniş, Cosmopolitik Kitaplığı, Küreselleşme: Sosyalist Bir Perspektif (2)  James Petras, a.g.e.,  Neomerkantilist İmparatorluklar Çağında 3.Teknolojik Devrim Miti (3)  James Petras, a.g.e.,  Latin Amerika’da Emperyalizm ve Sivil Toplum Kuruluşları  

90’larda Türkiye ve… – Celal Özkızan

By Şifa Alçıcıoğlu

2 (1)

90'lar dosya konusuyla sizlerle buluşan Argasdimiz, 90'lar Türkiye'sini ele alan yazısıyla sizleri geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Celal Özkızan'ın kaleme aldığı makalede, o yılların  ekonomisine, işçi sınıfının gidişatına, siyasete ve siyasi cinayatelere değin birçok farklı konu ele alınıyor.  (Argasdi'ye 10 TL karşılığında gazete bayiilerinden, Baraka Kültür Merkezi lokalinden ve bölgenizdeki Khora Kitap'tan ulaşabilirsiniz.) 2 (1)Bu yazıda, 90’lı yılların Türkiye’sinin çeşitli boyutları, ayrı başlıklar altında ele alınacaktır. Her bir başlığın birbiriyle ilişkili olduğunu ve 1990’lı yılların Türkiye’sinin hikayesinin, 1980 darbesini takiben yaşanan neoliberal toplumsal dönüşümün üzerinde yükseldiğini akıldan çıkarmadan bu yazıyı okumak, yazıyı daha anlamlı hale getirecektir. 90’larda Türkiye ve ekonomi 90’lı yıllar, Türkiye ekonomisi için çok sancılı bir dönemi temsil eder. Özel olarak 1988-1999 arası dönem, Ercan’ın(1) tanımlamasıyla “para-sermaye, özellikle uluslararası para sermaye hareketlerine dayalı birikim dönemi”ni temsil eder. Bu doğrultuda faiz oranları ve kamu borçlanması artırılmış, sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir. Bu yönelimin bir sonucu olarak önce 94 kamu borç krizi, sonrasında ise 2000-2001 bankacılık krizi yaşanmıştır. 90’lı yıllara makroekonomik açıdan bakıldığında; dış ticaret açığının modern Türkiye tarihinde ilk kez ciddi şekilde büyüdüğü, dış borç yükünün muazzam seviyelerde arttığı ve enflasyon oranlarının ülkenin tarihindeki en yüksek seviyelere çıktığı bir tablo ile karşılaşılmaktadır. 1988-2002 dönemi, ortalama %3,2 ile Cumhuriyet tarihinin en düşük büyüme hızının yakalandığı dönemdir. Bunda, sermaye birikim oranlarında yaşanan çok büyük düşüş ciddi bir etkendir. 90’larda Türkiye ve işçi sınıfı 90’lı yıllar, Türkiye’de “proleterleşme” dalgasının yaşandığı bir dönemdir. 1990 yılına gelindiğinde bir ücret veya maaş karşılığında çalışanların toplam istihdama oranı %39 iken, 2000’li yılların başında bu oran %51’e çıkmıştır.(2) Emekçi sayısındaki bu ciddi yükselişe karşın, toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısında sadece oransal anlamda değil mutlak anlamda da düşüşler gerçekleşti. Kamuda 1990-2000 döneminde toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı 909,787’den 648,119’a düşerken, özel sektörde toplu iş sözleşmesi kapsamında 1986 yılında 630,000 olan işçi sayısı 2000 yılında 388,934’e düşmüştür (a.g.e, 58). Yine de, emek hareketinin topyekün geri çekilmesine yol açan 80’lerin politik anlamda baskıcı ve ekonomik anlamda neoliberal saldırıları, meşhur 89 Bahar Eylemleri başta olmak üzere emek hareketinin üzerindeki ölü toprağı atmasıyla kısmen de olsa kesintiye uğradı. Neoliberal dönüşümün sermaye lehine yarattığı pazarlık gücünün sendikalaşma ve toplu sözleşme üzerindeki olumsuz baskısı bu toparlanmadan pek etkilenmemekle birlikte, reel ücretlerin toplam katma değer içindeki payı 1988’deki dip nokta olan 15,4’ten 99 yılında 20,9’a çıkmıştır.(3) 1 (2)90’larda Türkiye ve siyaset 90’lar Türkiye’sinin siyasal yaşamı, 80’lerdeki neoliberal toplumsal dönüşümün sancıları ile şekillenmiştir. 1990-2000 arası dönemde Türkiye’de 11 değişik hükümet kurulmuştur. ANAP’ın son birkaç yılı ile Ecevit’in 137 günlük kısa deneyimi haricinde bütün hükümetler, koalisyon olarak hayat bulmuştur. Ekonomi politikaları konusunda ciddi bir farklılık gösteren alternatiflerin yokluğuna tezat olarak, siyasal alanın yeniden düzenlenmesi bakımından “düzen içi siyasi rekabet”in kızıştığı bir dönemdir 90’lar. Bu kızışmanın sebeplerinden biri, egemenlerin halka karşı neoliberal dönüşümle birlikte mutlak zafer kazanmasına karşın, 90’ların sıkıntılı ekonomik ortamının egemenlerin kendi içinde bir siyasal istikrar yakalayamamasına sebep olması, yani kazanılmış düzeni yönetememe krizinin yaşanmış olmasıdır. Bu kızışmanın sebeplerinden diğeri ise, 80’lerin halkta yarattığı ekonomik yıkımın doğurduğu öfkenin ve sosyal kaynamanın, ekonomik bir alternatifin yokluğunda kendisini çeşitli kimlik politikaları aracılığıyla ifade etmesi ve bunun bir sonucu olarak da siyasal alanın, kimlik politikaları temelli bir rekabetçe şekillenmesidir. Bu çerçevede, bir yanda gerek silahlı gerek siyasi kanadıyla 90’larla birlikte artık tamamen kimlik temelli çizgide mücadele veren Kürt Hareketi’nin 90’lı yıllar boyunca en üst noktaya varan ve ancak 99’da Öcalan’ın yakalanmasıyla güç kaybeden isyan hareketleri (Serhildan); bir yanda Kürt Hareketi’ne karşı mutlak bir uzlaşmazlıkla, Türk kimliği temelinde ve düşük yoğunluklu savaş yöntemiyle saldırgan bir tutum izleyen egemen siyasi çizgi; bir yanda yoksullaşan ve güvencesizleşen kitleleri din temelli kimlik üzerinden ve özellikle de kazandığı belediyeleri bir araç olarak kullanıp örgütleyen, bu esnada da küçük burjuvalıktan büyük burjuvalığa terfi eden Siyasal İslamcı çizgi; bir yanda, halkçı bir içerikten tamamen yoksun, düzen içi siyasette kendine alan açmak dışında bir işlevi olmayan ve tepe ifadesini 28 Şubat Kararları’nda bulan askeriye destekli “laikçi” siyasi çizgi; bir yanda 96 Gümrük Birliği Antlaşması ve 99 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen onaylanması ile tepe ifadesini bulan, fikirsel öncülüğünü büyük finans ve ticaret sermayesinin çektiği siyasi çizgi… 2000’li yıllarla birlikte bu mücadeleden Siyasal İslamcı çizgi -diğer çizgileri de kendi içinde eriterek- zaferle ayrılmış olacaktı, fakat bu kavganın kazananı kim olursa olsun, alternatif ekonomi politikalarının yokluğunda, kaybeden her halükârda Türkiye halkları olacaktı. 3 (2)90’larda Türkiye ve siyasi cinayetler 90’lı yıllar Türkiye’si çok sayıda siyasi cinayete tanıklık etmiştir. Bu siyasi cinayetlerin kurbanları arasında Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Musa Anter, Uğur Mumcu, Metin Göktepe, Özdemir Sabancı ve Ahmet Taner Kışlalı vardır. Bugün akıllarda en çok kalan ise toplu siyasi cinayetlerin en acı örneklerinden biri olan ve 2 otel çalışanı ile 33 sanatçı ve aydının öldürüldüğü Sivas Katliamı’dır. Sivillerin hedef alındığı Sivas Katliamı’ndan kısa bir süre sonra, “misilleme” adı altında yine sivilleri hedef alarak 28 kişiyi öldüren PKK’nın öznesi olduğu Başbağlar Katliamı’nı da not etmek gerekir. Bu siyasi cinayetlere ek olarak, 90’lı yıllar, gözaltında “ölen” insanlara da acı bir biçimde tanıklık etmiştir. Bu insanlar arasında Hacettepe öğrencisi Birtan Altunbaş, Cumartesi Anneleri’nin ortaya çıkış sebebi olan Gazi Mahallesi’nden aktivist Hasan Ocak ve sendikacı Süleyman Yeter bulunmaktadır. Konu ile bağlantılı olarak, 90’lı yıllar Türkiye’si Zonguldak Kozlu’da 263 işçinin ölümüyle sonuçlanan maden patlamasına, 22 kişinin hayatını kaybettiği Gazi Mahallesi Olayları’na, kamuoyunda “Manisa Davası” olarak bilinen 16 liseli gencin işkenceden geçirilmesi olayına, 3 kişinin öldüğü 1 Mayıs 1996 Olayları’na, 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan 96 yılı cezaevi kitlesel açlık grevlerine ve öğrenci Kenan Mak’ın ülkücüler tarafından öldürülmesine de tanıklık etmiştir. 4 (2)90’larda Türkiye ve “doğal” cinayetler 90’lar Türkiye’si; deprem, sel ve heyelan facialarının çok acı bir biçimde deneyimlendiği bir on yıl olmuştur. Herkesin aklına kazınmış olan ve 19 bine yakın kişinin ölümüyle sonuçlanan 99 Gölcük Depremi’nin yanısıra 653 kişinin öldüğü Erzincan Depremi, 90 kişinin öldüğü Afyon Depremi, 74 kişinin öldüğü Isparta’da sel ve heyelan faciası, 61 kişinin öldüğü İzmir sel felaketi ve 1,000’e yakın kişinin öldüğü Düzce Depremi, 90’lı yılların en büyük kayıplı faciaları olarak kayıtlara geçmiştir. 5 (1)90’larda Türkiye ve siyasi skandallar Günümüz Türkiye’sinde siyasi skandalların siyasetin gayet olağan bir parçası olarak kanıksanmış olmasının ve “skandal” olarak bile görülmemesinin aksine, 90’lı yıllarda siyasi skandallar ciddi birer gündem, tartışma ve protesto konusuydular. 90’lı yılların en büyük siyasi skandalı, Susurluk idi. Bürokrasi-siyaset-mafya ilişkilerinin beklenmedik bir anda açığa çıkmasına sebep olan bir trafik kazasının ardından patlak veren skandal, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemleri” ile kitlesel olarak protesto edilmişti. Susurluk’un yanı sıra, İSKİ genel müdürünün İSKİ ihalelerini paravan olarak kurduğu şirketlere verdiği 93 İSKİ Skandalı, Civangate olarak bilinen ve Emlak Bankası etrafında gerçekleşen rüşvet ve cinayet skandalı ile Necmettin Erbakan’ın ve diğer bazı Refah Partisi yetkililerinin hapis cezasıyla sonuçlanan Kayıp Trilyon Davası, bu dönemde öne çıkan siyasi skandallardır.   Referanslar (1)Ercan, F. (2006). Türkiye’de Kapitalizmin Süreklilik İçinde Değişimi (1980-2004). Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi içinde (375-411). Dipnot. (2)Çelik, A. (2006). Yeni Sorun Alanları, Eğilimler ve Arayışlar: Sendikaların Yeni Dünyası. F. Sazak (Der.), Türkiye’de Sendikal Kriz ve Sendikal Arayışlar içinde (17-74). Ep    os (3)Boratav, K. (2005). Türkiye İktisat Tarihi (9. Baskı). İmge.   .    

Argasdi’nin 59. Sayısı “90’LAR” Dosya Konusu ile Çıktı

By Zekiye Şentürkler

Argasdi Sayı 59 kapak

Baraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 59. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, dizi/sinema, dergi/kitap, feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “90’LAR” teması ele alınıyor. 10 TL okur katkısı ile satılan 24 sayfalık renkli dergi, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitap Cafe’lerden ve Baraka Kültür Merkezi’nden temin edilebilir. “Karo, Cinayet, Tutulamayan Kalem” başlıklı gündem yazısı ile pandemi döneminde hükümetin ülkede yarattığı kaos, okulların açılamaması ama casinoların açık olması gibi konuların değerlendirildiği derginin “Memleketin Ahvali” bölümünde, son üç ay içerisinde gazetelere yansıyan önemli haberler mizahi ve eleştirel bir üslupla okura sunulmakta. FeministİZ sayfalarında, 90’larda Türkiye’deki feminist hareket konusunu işleyen makalemiz bulunuyor. Belleğin tozlu sayfasında ise Venezuela’ya gidiyor ve Hugo Chavez’in ardından gelişen olayları anlatıyoruz. Sanat sayfalarında ise bu sayı bir değişiklik yapıp film ve kitap köşelerini 90’lara damgasını vuran dergiler ve diziler ile değiştiriyoruz. Kıbrıs Kültürü sayfasında ise kaybolan kültürümüz inceleniyor. Şiirlerle bezenen Lyricus bu sayı 90’larda dilimize dolanan unutulmaz şarkıların aslında çok meşhur bir şairin şiirleri olduğunu söylüyor bize. Argasdi’nin 90’LAR olarak belirlediği dosya konusunda ise teknolojiden, çocukluğumuza, 90’ların dünyasından 90’ların Türkiye’sine pek çok makale sizlerle buluşuyor. Bunların yanı sıra “90’lar deyince akılınıza ne gelir” sorusuyla bazılarımızı çocukluğuna, bazılarımızı gençliğine ama hepimizi benzer anılara alıp götürecek röportajlar yer alıyor.

Suffragette/Diren – Pınar Piro

By Zekiye Şentürkler

suffragette

Oy hakkı alma mücadelesi Üç dalga halinde gelişen ancak hala birçok insan tarafından tam anlamıyla anlaşılamamış olan Feminizm, yüzyıllardır sanatın birçok alanına yansımıştır. Birçok tiyatro oyunu, birçok film bu düşünceden beslenmiştir. Son olarak 2016 yılının Ocak ayında ‘Diren/Suffragette’ filmi feminizmin daha çok birinci dalgasının tarihsel sürecine değinmektedir. İngiltere’de 1910’lu yılların başlarında geçen film, sanayi devriminden sonra zor koşullarda büyük emek harcayan ancak maddi karşılığını çok da alamayan kadınların hikayesi etrafında, kadınların da erkeklerle eşit olduğunu ve kadınların da erkekler gibi oy kullanmaları gerektiğini savunan süfrajet hareketini anlatıyor. İşçi sınıfında yer alan kadınların ‘seçme ve seçilme haklarını’ elde etme mücadelelerini konu alan suffragette filminin ismindeki ‘get’, bir hakkın verileceği değil alınacağını ifade etmektedir. Filmde kadınlar başlangıçta oldukça barışçıl yöntemler denemiştir. Ancak iş yerlerinde uğradıkları tacizler, haklarının ödenmemesi, çalışma yaşamındaki sağlığı tehdit eden unsurlar onları verdikleri mücadeleyi farklı bir platforma taşımak zorunda bırakmıştır. Filmin ana karaketeri Maud (Carey Mulligan) olarak algılansa da aslında filmdeki bütün kadınlar başroldedir. Çünkü filmdeki her karede yer alan kadınlar o mücadelenin olmazsa olmaz esas karakteridirler. Nitekim Maud, başlangıçta fabrikada çocukluğundan bu yana uğradığı tacize rağmen uslu uslu çalışmakta, eşine ve çocuğuna karşı bütün görevlerini yerine getirmekte, bütün bunların doğal sonucu olarak da toplum içinde sorunsuz ama ‘kimliksiz’ olarak yaşamaktadır. Ancak bütün hayatı aynı çamaşırhanede çalıştığı Violet’i eylemciler arasında görmesiyle değişir. Maud, yavaş yavaş direnişin içinde yer almaya başlar. Tanıştığı kadınların güçlü kimliği onun bu oluşum içinde olmasını kolaylaştırmıştır. Filmin gözler önüne serdiği en acı gerçek ise kadınların özel hayatlarının mücadelede yer alabilmelerinin önündeki en büyük engel olduğudur. Nitekim Maud, sufrajetlere katıldığı andan itibaren hayatında büyük darbeler görmüştür. Eylemde tutuklanıp sonrasında da polis tarafından evinin kapısının önüne bırakılınca, kocası tarafından sokağa atılmıştır. Çocuğunu görmesini de engelleyen kocası, Maud’a ‘Beni utandırıyorsun’ diye bağırarak adeta toplumun bakış açısını haykırmıştır. Sonrasında da çocuğunun başka bir aileye evlatlık verilmesi Maud’u çok zor bir sınava soksa da o, hakları uğruna mücadele etmekten geri kalmaz. Filme konu olan sufrajet hareketinde, devlet erkiyle kolayca özdeşleşebilen erkeklerin sözlü ya da fiili her türlü şiddetine maruz kalan kadınlar, yılmadan mücadeleye devam ediyorlar. Yasaya saygı duymak yerine yasayı saygı duyulacak hale getirmeye çalışıyorlar. Sufrajet hareketinin yılmadan verdiği mücadele, pasif direniş, iş bırakma, açlık grevleri gibi eylemlerle devam ediyor ve seslerini duyurana kadar durmuyorlar. Kısa bir süre sonra da kadınlar oy verme hakkına kavuşuyorlar. Sufrajetlerin bu savaşını anlatan ve Türkçe’ye Diren filmi, merkezine tarihe adını yazdırmış öncüleri değil, harekete katıldığı için hayatından büyük fedakarlıklarda bulunan binlerce kadından herhangi birisini anlatıyor. Peki oy hakkı kazanmak kadınların kurtuluşunu sağladı mı? Evet diyebilmeyi çok isterdim. Oy kullanıyorlar ama tıpkı filmde gösterildiği gibi hala tecavüze uğruyorlar ve devlet bunun önüne geçmiyor. İş yerinde mobbinge maruz kalıyorlar. Kısacası ister şehirli, ister köylü; ister işçi, ister beyaz yakalı olsun kadınlar sistemli olarak sömürülmeye devam ediyorlar. Bu da demek oluyor ki kazanılacak daha çok hak var ve elden ne geliyorsa, feda edilecek çok kıymetli değerlere mal olacaksa dahi, mücadele etmek zorundayız. Maud, hepimiz gibi ‘herhangi biridir’ ve filmin sonunda da alışık olduğumuz klasik senaryo gereği olarak kahramanlaşmaz ama aslında en gerçek kahramandır; filmde gördüğümüz tüm kadınlar gibi... Bir hareket, onu başlatanlar olmadan hayata geçemez belki ama sonradan katılanlar olmazsa da varlığını sürdüremez. Bu filmin izleyicisine vermek istediği mesajlardan en kıymetlisini gözden kaçırmamak gerek; hep beraber güçlü olabileceğimizi, kadın olarak ve en önemlisi insan olarak haklarımızı hep birlikte aramaktan vazgeçmememiz gerektiğini…

Antik Yunan’dan Günümüze Olimpiyatlar – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler

resim 1

Dünya’nın en kapsamlı spor etkinlikleri olarak kabul edilen ve sporla uğraşan herkesin bir gün orada yarışma hayâli kurduğu olimpiyat oyunları bu yıl Japonya’nın Tokyo şehrinde 24 Temmuz-9 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecekti. Tüm dünya çapında yaşanan salgın nedeniyle ertelenmiş olsa da gelin hep birlikte olimpiyat oyunları tarihçesini yakından inceleyelim. Antik Yunan’daki olimpiyat oyunları Günümüzde dört yılda bir düzenlenen olimpiyat oyunlarının kökeni Antik Yunan’a dayanmaktadır. Düzenlenen ilk oyunların, Yunan tanrısı Zeus adına düzenlendiği bilinmektedir. İlk yaz olimpiyatları Yunanistan’ın Olimpia bölgesinde MÖ 776 yılında yapıldı. Tabii ki  olimpiyat oyunları, günümüzdeki modern oyunlardan oldukça farklıydı. O dönemlerde olimpiyatlarda tek branş olarak maraton koşuları vardı ve oyunlar bir günde tamamlanıyordu. Yarışmalara sadece erkek sporcular katılabiliyor ve sporcular çıplak şekilde yarışıyorlardı. Ayrıca yarışmaları kadınların izlemesi ile yasaktı. Zamanla oyunlara disk atma, cirit, uzun atlama, boks, güreş, atlı araba gibi branşlar da eklenmiş ve branş sayısının artmasıyla yarışlar beş günde tamamlanmaya başlamıştır. Yunanistan’ın MÖ 146 yılında Romalılar tarafından işgal edilmesiyle oyunlar Atina’ya taşındı. MS 392 yılında kadar devam eden olimpiyat oyunları Bizans İmparatoru 2. Theodosius’un oyunların yapıldığı stadyumu yıkmasıyla sona erdi. Modern olimpiyat oyunları 1892'de Paris Sorbonne Üniversitesi’ndeki bir konuşması sırasında Fransız Baron Pierre de Coubertin uluslararası spor organizasyonu fikrini öne sürdü. Coubertin, 1870-71 yıllarındaki Fransa-Almanya savaşının ardından, spor eğitimini ve spor kurumlarını güçlendirerek ülkede sporu yaygınlaştırmanın savaşları önleyebileceğini savunuyordu. 23 Haziran 1894'te Coubertin önderliğinde “Uluslararası Olimpiyat Komitesi” 13 ülke ve 79 temsilci ile ilk kez toplandı ve olimpiyat oyunlarının yeniden düzenlenmesine ve ilk modern olimpiyatların 1896'da olimpiyatların doğduğu yer olan Atina'da gerçekleştirilmesine karar verdi.   (Resim 1)   Olimpiyat sembolleri En çok bilinen olimpiyat sembolü iç içe geçmiş farklı renklerdeki halkalardır. Beş iç içe halka beş kıtayı (AmerikaAfrikaAsyaAvustralyaAvrupa) temsil eder. Beş kıtadan ülkelerin katıldığı ilk olimpiyat ise 1912 Yaz Olimpiyatları'dır. Seçilen bu renklerden en az biri her ülkenin bayrağında bulunmaktadır. Dolayısıyla sanılanın aksine bayraktaki renkler, herhangi bir kıtayı değil aslında ülkeleri temsil etmektedir. Olimpiyat bayrağı 1914'te kabul edildi ve 1916'daki olimpiyatlarda kullanılması kararlaştırıldı. Ancak 1916 Olimpiyatları Birinci Paylaşım Savaşı nedeniyle iptal edilince, bayrak ilk olarak 1920 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı. (Resim 2) Olimpiyatların sloganı üç kelimelik Latince ifadedir: Citius, Altius, Fortius. "Daha hızlı, Daha yüksek, Daha güçlü." anlamına gelen ifade sporcunun birinci olmayı değil, elinden gelenin en iyisini yapmasını öğütler. Sloganın bir diğer anlamı da şudur: "En önemlisi kazanmak değil, katılmaktır". Slogan Pierre de Coubertin'in önerisiyle 1894'te Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin kuruluşuyla beraber kabul edildi. Her olimpiyat öncesinde törenle olimpiyat ateşi yakılır ve bu ateş oyunlar bitine kadar yanar. Olimpiyat meşalesi antik dönemde olduğu gibi günümüzde de Yunanistan’ın Olimpos Dağı’nda mercek yardımıyla güneş ışığı kullanılarak yakılır. Yakılan meşale olimpiyatların düzenleneceği yere kadar ülke ülke dolaştırılır ve olimpiyatların açılış törenindeki olimpiyat ateşi bu meşale ile yakılır. Olimpiyat Ateşi ilk olarak 1936 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı. (Resim 3) Olimpiyatlara savaş engeli Savaşları önlemesi fikriyle yeniden organize edilmeye başlanan olimpiyatlar, ne yazık ki iki kez savaş nedeniyle yapılamadı. 1916 yılındaki Berlin Olimpiyatları Birinci Paylaşım Savaşı nedeniyle, 1940 Tokyo ve 1944 Londra Olimpiyatları ise İkinci Paylaşım Savaşı nedeniyle yapılamadı. Kuşkusuz ki bu durum, olimpiyat tarihinin en büyük utançlarından biridir.   Boykotun damga vurduğu olimpiyatlar İlk olimpiyat boykotu 1956 yılında Hollandaİspanya ve İsviçre tarafından Macaristan'daki siyasal olayları protesto için yapıldı. Bunun yanında KamboçyaMısırIrak ve Lübnan, Arap-İsrail Savaşı'nı protesto için bu olimpiyatlara katılmadı. Boykotların olimpiyatlara en önemli etkisi ise Soğuk Savaş döneminde yaşandı. 1980 yılında Moskova’da düzenlenen olimpiyatlara Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali gerekçe gösterilerek başta ABD olmak üzere tam 64 ülke katılmama kararı aldı. Dört yıl sonra bu kez ABD’nin Los Angeles kentinde düzenlenen oyunları ise “Doğu Bloku” ülkeleri boykot etme kararı aldı. Sovyetler Birliği başta olmak üzere aralarında Doğu Almanya ve Küba’nın da bulunduğu 13 ülke olimpiyatlara katılmama kararı aldı.   Günümüzde olimpiyatlar Sporseverlerin iple çektiği olimpiyat oyunlarında dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın dünyanın her yanından binlerce sporcu bir araya gelir. Olimpiyatlar, sporun birleştirici gücünün en fazla hissedildiği organizasyonlardan biridir. Her ne kadar olimpiyatlar günümüzde artık korkunç paraların döndüğü, bazı sporcuların yarış kazanmak için doping kullanmak gibi bir yanlışa yöneldiği bir hâl da almış olsa, sporun bu çirkin yüzüne karşı barışçıl ve dayanışmacı tarafı bugün olduğu gibi gelecekte de ağır basmaya devam edecektir.     Kaynakça: (1)  www.gzt.com/zpor/antik-yunandan-rioya-uzanan-olimpiyat-oyunlarinin-tarihi-yolculugu (2)  www.tr.wikipedia.org  

Kıbrıslı Zeno* ve Stoacılık – Hasan Mert Şimşek

By Zekiye Şentürkler

cyprus-larnaca-administration-building-colonial-style

* Bazı kaynaklarda Zeno olarak da geçen Kıbrıslı Zenon, M.Ö dördüncü ve üçüncü yüzyıllarda yaşamış en önemli filozoflardan biridir.   Zeno, 22 yaşına kadar bir tüccar iken hayatının ileriki yıllarında; yeryüzündeki en güçlü krallardan, halkının özgürlüğü için mücadele eden, haksızlığa uğramış önderlere kadar birçok kişiye ilham verecek ve tarihin akışını değiştirecek bir felsefe okulu kurmuştur. Bu başarıyı ona getiren yegane şey ise sahip olduğu en önemli şeyi kaybetmesi, gemisinin batmasıdır. Gemisi battıktan sonra kendini Atina'da bulan Zeno, bir kitapçıda, Ksenophon'un Sokrates'ten Anılar kitabını okumaya koyulur. Okuduklarından etkilenen Zeno, kitapçıya Sokrates gibi insanları nerede bulabileceğini sorar. Saatlerdir dükkanında kitap okuyan Zeno'dan kurtulmak isteyen kitapçının onu o sırada sokaktan geçen Thebesli Krates'e yönlerdirmesiyle dönemin en önemli felsefe okullarından Kinizm ile tanışır. Krates'in yanındaki eğitimi bittikten sonra dönemin diğer önemli felsefe okullarında kendini geliştiren Zeno, M.Ö 300 civarlarında Stoacılık okulunu kurar. Atina'da bulunduğu kırk yıllık süre boyunca Atinalıların saygısını kazanır ve kendisine altından bir çelenk ile surların anahtarı dahi verilir. Kendisine vatandaşlık sunulsa da Zeno, öz vatanının vatandaşı olmayı tercih ettiğini söyler ve teklifi geri çevirir. Bir gün okuldan ayrılırken merdivenlerden düşen ve ayak parmaklarından birini kıran Zeno, bunu ölümünün yakın olduğunun bir işareti olarak görür ve "Geliyorum, geliyorum, neden sen hep beni çağırırsın?" diyerek o gün hayatına son verir. Bazı kaynaklara göre Zeno, düştüğü yerde nefesini tutarak kendini öldürmüştür ki buna inanıp inanmamayı size bırakıyorum. Zeno'nun eserlerinin büyük bir kısmı kaybedilmiş olsa da Stoacı felsefe, Zeno'nun ölümünden sonra da gelişmeye devam etmiştir. Stoacı felsefenin temel amacı, içsel barışı sağlamak ve dünya ile uyum içinde bir yaşam sürmektir. Öğretileri, mutlu ve tatmin edici bir hayat yaşamaya yöneliktir. Kişi mutluluk ve tatmini, zevklerde değil kendi içinde bulmalıdır. Ancak böylece kişi, her koşul altında iyi bir hayat sürebilir. Stoacılara göre bunun yolu da erdemli yaşamaktan geçer. Erdemler, Stoacılar için hayatın her alanında en önemli araçlardır. Bir Stoacı için hayatta karşısına çıkan her şey erdemli davranmak için bir fırsattır. Bu erdemler: Bilgelik, cesaret, adalet ve ölçülülüktür. Stoacılara göre bilgelik; iyi, kötü ve farksızı ayırt edebilme yeteneğidir. İyi; erdemli davranmak, değişime açık olmak, zevklere teslim olmamak, hiçbir duyguya tamamen kendini kaptırmamaktır. Kötü; sorumluluklardan kaçmak, açgözlü ve gururlu olmak, adaleti hiçe saymak, çıkar için başkalarına zarar vermektir. Bu iki terime hepimiz aşikar olsak da Stoacılara göre iyi ve kötünün yanında, "farksız" da vardır. Farksız; para, ün ve mal varlığı gibi toplumsal yapılarla ilgili her şeydir. Farksız şeyler önemsenmemeli ve fazla değer verilmemelidir. Cesaret; kişinin duygu ve düşüncelerine bakmaksızın doğru bildiği şekilde düşünmesi ve davranmasıdır. Stoacılar korku, anksiyete ve arzu gibi duyguların kaçınılmaz olduğunu söyler. Asıl önemli olan bu duyguları hissetmemek değil, bunlara teslim olmamaktır. Ölçülülük; zevklere ve alışkanlıklara gereğinden fazla bağlanmamak ve yeri geldiğinde bırakılabileceklerini bilmektir. Kaderin kişiye getirdiği "iyiliklerin" değeri bilinmeli, tadı çıkarılmalıdır fakat onların aslında birer ihtiyaç olmadıklarını ve kaybedilebilecek şeyler olduklarını unutmamak gerekir. Son olarak adalet; diğer tüm erdemlerin pusulası olarak görülmelidir. Kişinin, topluma zarar vermemeye yönelik bir içsel adaleti olmalıdır. Bu erdem, toplumu yüceltmekten çok ona saygı duymaya yöneliktir zira aktif olarak toplum yararını gözetmek bu erdemin zorunlu bir parçası olarak görülmez. Roma'nın son iyi imparatoru olarak bilinen, Filozof Kral Marcus Aurelius'un sözleriyle "... ve sen hiçbir şey yapmayarak da adil olabilirsin." Bunların yanında bir Stoacı, değişime her zaman açık olmalı ve hiçbir şeyi kaybetmekten korkmamalıdır. Hayatla ve varoluşla uyumlu bir şekilde yaşamak ancak sürekli değişim halinde olmakla mümkündür. Çözülmesi mümkün olmayan sorunların ve değiştirilemeyecek koşulların üstesinden gelmenin anahtarı, kişinin kendisini onlara uyacak şekilde değiştirmesidir. Stoacılık üstüne benim görüşüm ise bu öğretileri herkesin kendine göre yorumlayıp kullanması yönünde. Sonuçta günümüz dünyası bu düşüncelerin yazıldığı dönemin dünyasından çok daha farklı ve çok daha karmaşık. Yine de bu öğretiler kişinin dış dünyayla etkileşiminden ziyade iç dünyasında kontrol sağlamaya odaklı olduğu için zamansızdırlar. Çoğumuz, çalışmak zorunda olduğumuzu düşündüğümüz işlerde, gereksiz gördüğümüz ama baskılardan dolayı gitmeye devam ettiğimiz okullarda, inançlarına neyin daha doğru olduğundan daha fazla önem veren bir toplumun içinde, hayallerimizden gerçeklere yavaş ve acılı bir şekilde düştüğümüz, sonu gelmeyen döngüler içinde yaşıyoruz hayatlarımızı. Fakat bundan asırlar önce, gemisinin batışını dehşet içinde izleyen Zeno gibi yaşamaya devam etmeliyiz, erdemli ve kararlı bir şekilde.  

Bellekte Bugün: Baharı Müjdeleyen Şair, Pablo Neruda – Aziz Güven

By Şifa Alçıcıoğlu

pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5

Bellek:12 Temmuz 1904, Pablo Neruda doğdu. pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5Asıl adı Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto olan Şilili yazar ve şair Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904 tarihinde dünyaya geldi. Demiryolu işçisi baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olan Neruda, daha çocukluk yıllarında şiirler ve yazılar yazmaya başlamıştı. Çekingen bir öğrenci olarak okulda sürekli düşler kuran, durmadan kitaplar okuyan Neruda, ayrıca babasının görevli olduğu küçük taşra istasyonlarında geçirdiği çocukluk dönemi boyunca köylüleri, mevsimlik tarım işçilerini ve maden işçilerini yakından tanıma fırsatı bulmuş; kuşkusuz bu gözlemleri sonrasında onun şiirlerini ve yazılarını etkilemiştir. Mükemmel bir insan olarak tanımladığı babası genellikle şairlere, özellikle de oğlunun bu alanla ilgilenmesine karşıydı. Babasına göre, insanların ihtiyaç duyduğu kimseler; doktorlar, mimarlar, mühendislerdi. Bu görüşünden öte, işi oğlunun kitaplarını ve not defterlerini yakmaya kadar vadırması daha 14 yaşındayken Pablo’nun adını değiştirme kararı almasına sebep olacaktı. 10 yaşında şiir yazmaya başlayan Neruda, bu ismi Çek yazar Jan Neruda’nın “Küçük Mahallenin Dedikoduları” adlı öykü kitabından etkilenerek almış ve katılacağı bir şiir yarışmasına soyadını Neruda, adını ise Pablo olarak seçip katılmıştır. Sonrasında ise 1946 senesinde şu an bilindiği şekli ile adını ve soyadını resmiyete dökmüştür. Devrimci şair Pablo Neruda, yazdığı şiirler ve yazıların yanısıra aktif mücadeleden de uzak durmadı. İspanya İç Savaşı ve Garcia Lorca’nın ölümünden çok etkilenmiş olan Neruda; İspanya ve Fransa’daki Cumhuriyetçi hareket içerisinde yer aldı. Bu sırada şiirlerini topladığı “Kalbimdeki İspanya” (Espana en el Corazon) isimli eseri üzerine çalışmaya başlayan Neruda’nın bu kitabı iç savaş sırasında cephede basılmıştır. Neruda, daha sonraki eserlerinde de siyasi ve sosyal konuları işlemeye devam edecektir. Neruda, çeşitli ülkelerde konsolosluk görevleri de üstlenmiştir. İlk olarak 1939 yılında Paris’te İspanyol göçmenler için sonrasında ise Meksika’da konsolosluk görevine getirilmiştir. Güney Amerika kıtasının doğasını, insanlarını ve tarihi yazgısını epik şiir şeklinde anlattığı “Canto General de Chile” adlı eserini Meksika’daki konsolosluk görevi döneminde yazmıştır. Çeşitli ülkelerde yürüttüğü konsolosluk görevlerinin ardından 1943 senesinde ülkesi Şili’ye dönen Pablo Neruda, 1945’te senator seçilir ve Şili Komünist Partisi’ne katılır. 1947’de Başkan Gonzalez Videla’nın grev yapan madencilere yönelik baskıcı tutumunu protesto ettiği için iki yıl boyunca kendi ülkesinde kaçak yaşayan Neruda, 1949’da ülkesinden ayrılır ve 1952 yılına kadar çeşitli ülkelerde kalır. Yaşadığı sürgün hayatın etkisi ise bu dönemde yazdığı eserlerine sirayet etmiştir. Üstlendiği görevlerde ve bulunduğu ülkelerde deneyimlediklerini eserlerine yansıtabilen bir şair ve yazar olmuştur Pablo Neruda. Yaşamı boyunca güçlü siyasi duruşuyla da tanınmış, ülkesindeki ve İspanya’daki faşizme, karşı duruş sergilemiştir. 1970 yılında ise Şili başkanlığına aday gösterilmiş ancak daha sonra başkan seçilen Salvador Allende’yi desteklemiştir. Allende döneminde Şili’nin Fransa elçisi olarak görevlendirilen Neruda, 1971 senesinde edebiyat dalında Nobel Ödülü almıştır. Sonrasında yaşadığı sağlık sorunlarından dolayı Fransa’da yürüttüğü elçilik görevini bırakarak ülkesi Şili’ye dönen şair, 24 Eylül 1973 tarihinde hayatını kaybetmiştir.  Prostat kanserinden dolayı hayatını kaybettiği açıklanıp ölüm sebebi resmi kayıtlara böyle geçmiş olsa da Pablo Neruda’nın ölümünün faşist general Pinochet’in önderliğinde gerçekleşen faşist darbenin hemen sonrasında olması, bu ölümün sürekli sorgulanmasına sebep olmuştur. Tüm çiçekler koparılsa da baharın gelişinin engellenemeyeceğini haykıran Neruda, ölümünün üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen dizeleriyle halkların yüreğinde umut olmaya devam ediyor.  

Argasdi’nin 58. Sayısı “Seçim ve İrade” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

Seçimveİrade

SeçimveİradeBaraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 58. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, sinema, felsefe, spor, feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “Seçim ve İrade” teması ele alınıyor. 10 TL okur katkısı ile satılan 24 sayfalık renkli dergi, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitap Cafe’lerden ve Baraka Kültür Merkezi’nden temin edilebilir. “Umut Halkın İradesinde” başlıklı gündem yazısı ile Pandemi ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin değerlendirildiği derginin “Memleketin Ahvali” bölümünde, son üç ay içerisinde gazetelere yansıyan önemli haberler mizahi ve eleştirel bir üslupla okura sunulmakta. FeministİZ sayfalarında, Pandemi’de artan erkek şiddetini eleştiren ve kadınların siyasi yaşamdaki rolü ve kadın özgürleşmesini işleyen makalemiz bulunuyor. Belleğin tozlu sayfasında ise “Baharı müjdeleyen şair” Pablo Neruda anlatılıyor.  Sanat sayfalarında  “Suffraget/Diren” filminin ve hangimiz daha eşitiz diye sorgulayan “Hayvan Çiftliği” kitabının incelendiği yazıların yanı sıra, ülkemizdeki sanat ve müziğe bakışı içeren makalemiz yer alıyor. Kıbrıs Kültürü sayfasında ise Kıbrıs’ın şifalı bitkileri araştırılıyor. Ayrıca Olimpiyat oyunlarını inceleyen spor sayfamız, “Kıbrıslı Zeno ve Stoacılık” başlıklı felsefi makalemiz de dergimizde. Şiirlerle bezenen Lyricus ve karikatürlerle ülke gündemini takip ettiğimiz “Parmak İzi” de bu sayıda yer alıyor. Argasdi’nin Seçim ve İrade olarak belirlediği dosya konusunda ise değerli görüşlerini bizlerle paylaşan kişilerle yaptığımız ropörtajlar,  “Sizi biz kurtardık”çılar ve Kıbrıslı Türk Halkı isimli bir makale, “Seçim ve Devrimciler”, “Beşer Seçer”, “Dünden Bugüne Kıbrıslı Türk Halkının İradesine Müdahaleler”, “Göçmenin Yeri ve Derdi” isimli makaleler sizlerle buluşuyor.    

kktc’nin Korona İle İmtihanı- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto 3

Karantina günlerinde neler yaşadığımızı anlatan yazımız Argasdi'nin Pandemi Özel sayısında sizlerle buluşuyor... foto 32019 yılı sonunda ortaya çıkan yeni tip korona virüsü, kısa sürede tüm dünyaya yayılarak çok tehlikeli bir hâl aldı. Söz konusu bu virüs dışında hiçbir gündemimizin olmadığı bugünlerde, ülkemizde yaşananları hatırlamak; aynı zamanda süreci kendi açımızdan kısaca değerlendirmek amacıyla bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettik. Kıbrıs’ın kuzeyinde ilk pozitif vakanın ortaya çıkmasından birkaç hafta öncesine baktığımızda, virüs hızla tüm dünyada yayılıp adeta adım adım üzerimize geliyorken, kktc hükümetinin bu tehdide karşı hiçbir önlem almadığı görülüyordu. Önlem almamak bir yana dursun Başbakan Ersin Tatar bu virüsün büyütülecek bir şey olmadığını dile getiriyordu. Ülkemizde hastalık haberini aldığımız, 10 Mart gününü hatırlayacak olursak, neredeyse herkeste korkunç bir panik havası vardı. Elbette ki kriz anlarında yapılması gereken son şey paniktir. Kıbrıslı Türklerin gerek kktc devletinin sağlık sistemine güvensizliği gerekse de hükümetin bu krizi, halk sağlığını koruyucu anlamda iyi yönetemeyeceği düşüncesi bu panik havasının neden oluştuğuyla ilgili bizlere ipuçları sunuyordu. İlk pozitif vakanın çıktığı gün tüm okulların tatil edilmesi, belki de hükümetin bu süreç boyunca aldığı en doğru karardı. Okullar kapanırken, devlet dairelerinin ve özel sektördeki iş yerlerinin kapatılması içinse oldukça gecikildi. Bu gecikmenin arkasında yatan en önemli sebep, hükümetin ekonomik kaygılarıydı. Sürecin en başından beridir, ekonomik kaygılarını halk sağlığının önünde tutarken, tüm hatalı kararları da bu kaygıyla aldı. Özel sektördeki az sayıdaki iş yeri bu süreçte kendi inisiyatifleri ile işletmelerini kapatsa da aslında bu mesele kimsenin inisiyatifine bırakılamayacak kadar ciddiydi. Günler sonra, halkın yoğun baskısıyla alınan kapatma kararlarının geç alınmış bir karar olduğunu vurgulamak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Akıncı’nın tüm ısrarlarına rağmen sokağa çıkma yasağı kararının alınması için tam 12 gün beklendi. Halktan gelen yoğun baskı sonrasında, sürecin başında asla sokağa çıkma yasağı ilan edilmeyeceğini ifade eden hükümet geri adım atarak, geç ama doğru bir karara imza attı ve sokağa çıkmak yasaklandı. Bu süreçte Akıncı’nın tavırlarına da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Sürecin en başından beridir gerek güneyle istişare vurgusu yapması gerek sokağa çıkma yasağı konusundaki ısrarı, gerekse de sağlık kaygılarının ekonomik kaygıların ardında kalmaması konusundaki uyarıları çok yerindeydi. Tüm bunlar yaşanırken, Kıbrıs’ın kuzeyindeki vaka sayısı da günden güne artıyordu. Hükümet ise halk yararına derhâl alması gereken kararları, sermayeyi koruma adına almamakta ısrar ediyordu. Mevcut sağlık sistemimizin ve devlet hastanelerimizin bu salgınla baş edemeyeceği aşikârdı. Hükümet önce Mağusa Devlet Hastanesi’nin pandemi merkezi olmasını kararlaştırdı. Kısa sürede bu karardan vazgeçilerek Nalbantoğlu, doktorların tüm uyarılarına ve olumsuz görüşlerine rağmen pandemi merkezi ilân edildi. Oysa ki gerek donanım gerekse de altyapı olarak çok daha iyi durumda olan bazı özel hastaneler kamu yararına, en azından salgın tehlikesi geçene kadar kamulaştırılıp, pandemi merkezi hâline getirilebilirdi. Bu, çok yerinde bir karar olurdu ama ya hükümetin aklının ucuna bile gelmedi ya da sermayenin çıkarlarına aykırı olduğu için bu kararı almaktan geri duruldu. Alınan önlemler dolayısıyla ülkede neredeyse tüm ekonomik faaliyetler de durdu ve bu da bizleri bekleyen ciddi bir ekonomik kriz anlamına geliyor. Her ekonomik krizde olduğu gibi bunda da ilk göz dikilen tabii ki sermayedarların servetleri değil, emekçilerin kazandığı üç kuruş para oldu. Hükümet ekonomik tedbir olarak, kamu çalışanlarının maaşlarından ciddi bir kesinti yaparken; yıllarca bu ülkenin kaymağını yiyen ultra zengin kesimden sadece ricacı oldu. Oysa ki sermayenin değil halkının çıkarlarını düşünen bir hükümet olsaydı, yedi sülalesine ömür boyu yetecek kadar parası olan ultra zenginlerin servetleriyle ilgili çeşitli vergilendirme uygulamalarıyla hem sağlık sisteminin geliştirilmesi hem de halk için gerekli kaynak pekâlâ yaratılabilirdi. Bu şekilde ekonomik krizin esas tokadını yiyen başta özel sektör çalışanları ve küçük esnaf için ciddi bir kaynak yaratılabilirdi. Kısaca olan yine halka oldu. “Hayırsever iş insanlarımız” ise krizi fırsata çevirmekten geri durmayarak hem kirli isimlerini bir güzel parlattı hem de servetlerine en ufak bir zarar gelmedi. Öte yandan hükümetin emekçilerle ilgili hazırladığı “destek paketi” tam bir fiyaskoya dönüştü. Yapılacak 1500 TL destek kapsamına alınmayan meslek gruplarından mı bahsedelim, oldukça dar tutulan kapsama dahil olsa da alacağı destek için bile patronun insafına bırakılan özel sektör çalışanlarından mı, yıllardır bu ülkede iliklerine kadar sömürülen üçüncü ülke vatandaşlarının ırkçı bir tavırla tamamen görmezden gelinerek açlığa terk edilmelerinden mi? Özetle; bu süreçte hükümetin ve kktc devletinin hem sağlık hem de ekonomi politikasının sınıfta kaldığını net olarak söyleyebiliriz. Yapılan test sayısının azlığı, tam teşekküllü bir pandemi merkezinin oluşturulamaması, tutarsız açıklamalar, ihmâller, uzman görüşlerinin dikkate alınmaması, yapboz tahtası gibi yönetilen bir süreç, muğlaklıklar, halk yararına alınması gereken ekonomik önlemlerin sermaye yararına alınması… Tüm bunlar bir kez daha halkın çıkarlarını koruyan, güvenilir bir yönetim anlayışının ne kadar önemli olduğunu hepimize gösterdi.  

Sanata Bulaş- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

covidart

Argasdi pandemi sayısında yer alan "Sanata Bulaş" adlı makalemiz Tahsin Oygar'ın kaleminden sizlere ulaşıyor... covidartGünümüzden yaklaşık 17,000 yıl önce, mağara duvarlarına bizon ve at resimleri çizerek başlamış olabilir sanatın hikayesi… En azından şu ana dek bu kadarını biliyoruz. Sanat tarihi diye kabul edilen “tarih yazımı” aslında oldukça kısa bir geçmişe dayanır. Giorgio Vasari’nin  yazdığı ve ilkin 1550 yılında yayımlanan “Sanatçıların Yaşamlarına Göre Sanat, Kutsal Dahinin Eseri” ile başlıyor sanat tarihçiliği. Ama dokuma, resim, çömlek, ritim-müzik, heykel, ev ve tapınak inşaasını sanat olarak nitelendirirsek, ki öyledir, insanlık tarihi boyunca oldukça fazla sanat eseri olduğunu söyleyebiliriz. Bugün daha iyi anladığımız büyük salgınlar sanatın tarihinde de vardı. Tahmin edeceğiniz gibi bu salgınlar büyük toplumsal olaylara sebebiyet verdiği için de mutlak surette sanatı etkiledi ve etkileyecektir de… Örneğin 14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa’da başlayan veba salgını toplumsal alışkanlıkları önemli ölçüde değiştirdi. Bu değişikliklerin ise sınıfsal olarak imkanı olanların daha izole ortamlarda fikirsel ve sanatsal faaliyetlerini geliştirebilmelerine olanak sağladığı öne sürüldü. Hatta “Yeniden Doğuş” diye ifade edilen Rönesans’ı bile tetiklediği birçok araştırmacı tarafından iddia edilmekte. Tarihte salgınlar birçok toplumsal meseleyi direkt olarak etkiledi. Pandemik Covid-19 virüsünün de ekonomik, sosyal ve toplumsal bakımdan bugünün sanatını etkilediğini ve daha da etkileyeceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Şu andan baktığımızda bile, bazı sanat dallarının ve bunların sunuş formlarının hissedilir derecede değiştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Buraya geçmeden önce yaşamakta olduğumuz bu salgının sanata olan etkilerini daha iyi kavrayabilmek için aşamalara bölmek gerek diye düşünüyorum; çünkü süreç içerisinde sanatsal anlamda da değişiklikler oldu ve daha da olacağa benziyor. Panik ve dayanışma İlk aşamada insanların bu pandemi koşullarında izole bir halde yaşayabilmelerini sağlamak, yalnızlıklarını dindirebilmek, bu “geçici” süreci çeşitli aktivitelerle, eğer varsa tabii ki evlerinde, vakitlerini daha rahat geçirebilmelerini sağlamak için eli biraz sanat tutan her insan koyuldu iş başına. Tabii ki böylesine nevrotik bir süreci kitaplardan değil de bilakis canlı kanlı yaşayarak tecrübe ediyor olmak, insanlar üzerindeki panik ve korku halini olabildiğince azaltma isteğini artırdı; bu da, dayanışmayı doğurdu. Ölüm ile yüz yüze çalışanlara ve hastalığa yakalananlara moral vermek, sanatsal faaliyet icra eden herkesi dayanışma duyguları ile harekete geçiren en önemli motivasyon kaynağı oldu. Bu kaynak, dünyanın çeşitli coğrafyalarında ve ülkemizde sanat ile uğraşanları veya hali hazırda herhangi bir sanatsal faaliyet icra edebilenleri çeşit çeşit yaratıcı etkinliklere yöneltti. Sting’ten Antonio Hopkins’e, çeşitli senfoni orkestralarından Candan Erçetin’e, farklı farklı ülkelerden birçok müzisyenin katıldığı şarkılardan, Gülse Birsel’in salgın günlerinde çektiği dizi gibi çokça örnek yaşandı. Ülkemizde de durum aynen bu şekilde ilerledi. Sanatçılarımızdan Arda Gündüz, Umut Karaca, Çağıl İşgüzar, Eril Cambaz, Emre Pehlivan ve daha nicelerine Lefkoşa Belediye Orkestrası da eklendi. Aktivisti olduğum Baraka Kültür Merkezi de her gün “2’den 22’ye Kültür ve Sanat Kampanyası” kapsamında çeşitli etkinlikler düzenledi. Ama pandemi sürecinin “geçiciliği” ile ilgili şüpheler ve karantinanın uzaması, sanatsal etkinlikler ile farklı kaygıları birleştirip olayı başka bir aşamaya geçirdi. Geçim derdi ve varoluş paniği ile boş zamanın verimliliği Pandeminin geçiciliğinden anlaşılan şey, hızlıca bir aşının bulunup tüm bunların çocuklara ileride anlatılacak kötü bir hikaye olması idi. Ama yaşanan süreç bunun çok iyimser bir yaklaşım olduğunu ortaya çıkardı. Sanat ile geçimini sağlayan ve bu “geçici” süreçte dayanışma gösterenler, süreç uzadıkça tüm emekçiler gibi hayatlarını idame ettirebilme derdinin yakıcılığını hissetmeye başladı. Ülkemizde sanata ve sanatçıya verilen değer zaten çok sıkıntılı seviyelerde iken, bu pandemi durumu artık ülkem sanatçılarını varoluş sorunu ile yüz yüze getirdi. Yine başka bir varoluş sorunu ise bazı sanat dalları açısından da oldukça tehditkar bir hal alıyor gibi görünmekte. Örneğin tiyatro, tarihsel olarak biraraya gelinerek icra edilen bir sanat iken, televizyona ve internete ciddi bir direnç gösterdi. Peki ya şimdi ne olacak? Sunum formu mu değişecek? Bir yazar veya şairi ele alalım; bu durumda kitabın baskı, matbaa ve kitapçı ayakları ortadan kalkıp (zaten uzunca bir zamandır sanallaştırılmaya teşvik ediliyordu) zorunlu olarak sanal hale mi gelecek? Seramik, resim vb. sanat dallarının da farklı sunum formları bulabilmesi mümkün olabilecek mi? Bunlar süreç içerisinde belirginleşecek. Ama şunu söylemekte yarar var; pandeminin ilk aşamasında insanların panik hallerini azaltma motivasyonu ile hareket edenler şimdi geçim derdi ve varoluş krizi yüzünden paniğe kapılmaya başladılar bile… Öte yandan kapitalizmin piyasalaştırdığı, tüketim kültürü haline getirdiği, içeriğini boşaltıp daha çok biçimi ön plana çıkarttığı sanat, yalnız sırça köşklerde elit bir tabakanın tekelinden kurtulmaya mı başlıyor? Kapitalizmin zaman planlaması kar üzerine iken, geçici olarak duraksayan pek çok insan, sanatsal bir faaliyet icra etmek veya önemsediği, sevdiği bir sanat dalını denemek için zaman bulmaya başlıyor. İnsanlar daha önce denemediği bir müzik aletine veya bir sanat dalına zaman ayırıp derinleşme fırsatı buluyor. Burada şunu da söylemek gerek; boş zaman demek, dolu dolu olan bir hayatın içerisinde vakit ayırmak anlamına geliyor. Öz disiplin ile zaman ayarlamasını yapamazsak, ne yapacağını bilemez savruk hayatlara sürüklenme ihtimalimiz de var. Önemli olan bundan sonraki aşama... Her şey eskisi gibi olacak mı? Genelde insanlar bu kötü günlerin bitmesini, her şeyin eskisi gibi olması gerekliliği ile özdeşleştiriyor. Fakat güzel günlerin gelmesi, her şeyin ille de eskisi gibi olmasını gerektirmez. Bu, sanat için de geçerlidir. Covid-19’dan önceki sanat; milyon dolarlık ucube sanat eserlerini imaj için satan, halk için halkla birlikte sanat anlayışını hiçe sayan, toplumsal kaygıları alınmış, piyasalaştırılıp içi boşaltılmış elitist bir sanat silüeti. Yani eskisi bu! Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyorsanız emin olun ki kapitalizm en iyi bildiği şeyi yapıp bu durumu kendi lehine çevirecektir. Aniden reklam gelirleri düştüğü için sosyal medyayı paralı hale getirebilir veya daha niceleri… Önemli olan bu krizi, örgütlenerek veya örgütlülüğümüzü kullanarak, sanatın toplumsallaşması, yaygınlaşması, insana değer veren, belki de yüzünü halka çevirmiş başka icra formlarının yaratılması için fırsata çevirmektir. (Bu yazı daha önce ankaradegillefkosa.org sitesinde yayımlanmıştır.) Kaynaklar: https://www.ft.com/content/efe229b4-6936-11ea-a3c9-1fe6fedcca75 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/koronavirus-tarihin-degismesine-yol-acan-bes-salgin-hastalik-1728386 http://www.mimesis-dergi.org/unutulmus-bir-araya-gelme-sanati http://baraka.cc/?p=6531  

Salgınlarla Boğuşan Bir Ada-Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

old-cyprus-map

Adamız ve salgın hastalıklarla ilgili olan makalemiz Argasdi Pandemi özel sayısında... old-cyprus-mapKıbrıs adası, incecik burnu ve giderek genişleyen girintili çıkıntılı biçimiyle haritalarda toplu iğne başı kadar yer kaplayan, mütevazi bir adacık gibi görünse de şairane bir söylemle “Akdeniz’in incisi” olarak tasvir edilir. Onu bu denli güzel yapan şey ise Akdeniz’in orta yerinde Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarına yakın bir konumda olmasıdır. Bu yüzden yüzyıllar boyunca stratejik konumuna atıf yapılarak birçok medeniyetin hakimiyeti altında kalmıştır. Ortaçağ’da Kudüs Krallarının taç giydiği bu önemli ada, ticaret gemilerinin sığındığı bir liman, İpek Yolu’nu Suriye limanlarına bağlayan bir geçit, Ortadoğu’ya giden hacıların dinlenme yeri gibi bir öneme sahipti. Tek ulaşımın denizle yapılageldiği o yıllarda, bu denli konuğu kabul etmesi de onu dışarıdan gelen tehlikelere karşı savunmasız bırakıyordu. Bu tehlikelerin başında da salgın hastalıklar geliyordu. Salgınlar, insanlığı zora sokmuş, beraberinde ölümleri getirmiş hastalıklar olarak çıkıyor karşımıza. Günümüzdeyse domuz gribi, kuş gribi, ebola ve son günlerde ülkemiz de dahil tüm dünyanın başına bela olan korona (Covid-19)’yı sayabiliriz. Adamızın salgın hastalıklarla imtihanı ise hiç kolay olmamış. Kıbrıs’a Mısır’dan geldiği düşünülen cüzzam (lepra) 1960’lı yıllara değin adada var olduğuna inanılan bir cilt hastalığı olarak karşımıza çıkar. Osmanlı zamanında miskin olarak tabir edilen bu hastalık için Mağusa’da bir de “miskinhane” yapılmıştır. İngiliz zamanında binanın yapısı genişletilerek ve tıbbi önlemler arttırılarak hastalığın son bulması sağlanmıştır. Sağlıksız hava koşullarından ve bataklıklardan dolayı ortaya çıkan sıtma (malaria) ve göz enfeksiyonuna sebep olan trahom da adada var olan diğer salgın hastalıklar arasındadır. Cobham, Mağusa ile ilgili notlarında, 1559 yılında John Locke’un edindiği izlenimleri şöyle aktarır: “Mağusa’nın havası sağlıklı değildi ve iddia edildiğine göre ve bu yanındaki bataklık araziden kaynaklanıyordu.” Yazar ayrıca eylül ve ekim aylarında körlüğe neden olan bir göz hastalığından da bahsediyor. Adayı 1563’te ziyaret eden Pesarolu Elia da 2-3 gün süren ve dayanılmaz sızılar ve baş ağrısıyla başlayan bu kör edici hastalıktan bahsetmektedir. Adada büyük yıkımlara yol açan bir diğer hastalık ise vebadır. Veba uzun yıllar boyunca Kıbrıslı halkının üstüne çöken büyük bir kabustu. Bununla ilgili bir efsane de bulunmaktadır. Rivayete göre güneyde bulunan Spilia köyünde bir veba salgını çıkmış ve köylüler hastalıktan kırılmaktaymış. Bunu önlemek için komşu köye giden köylüler kendilerini kurtarması için Meryem Ana’ya dua etmişler. Meryem Ana bu zavallı insancıkların çağrısını duyup vebayı bulmak için Spilia’ya gitmiş. Veba kaçmak için bir kayaya tırmanmış Meryem Ana da yakındaki bir kayayı alıp onu ezmiş. Böylece hastalık yok olmuş ve insanlar iyileşmiş. Köyde bulunan ve üst üste duran iki kayanın hikayesi bu şekilde anlatılmaktadır.(1) Veba adlı bu kara belanın adada kaydedildiği ilk tarih 1348’tir. Daha sonra 1409’da büyük salgın olmuş ve 1470’te ise vebanın 3 yıl devam ederek nüfusun yüzde yetmiş beşinin yok olduğu görülmüştür.(2) Yıl 1563, Ekim 18. Pesarolu Elia Mağusa’dan İtalya’ya bir mektup gönderir, şu cümleler dikkat çeker: “Şehir sakinleri, Levand’da çok görülen bulaşıcı hastalıklardan ve özellikle vebadan, kendilerini korumak için özen gösterirler. Bulaşıcı hastalık olan bir yerden gelenlerin, limandaki karantinada kırk gün kalmadan şehre girmesi olası değildir.” (3) Bir diğer gezgin ise Giovanni Mariti, 3 Şubat 1760 yılında Kıbrıs’a vardığını ancak veba salgını nedeniyle birkaç gün sonra adadan ayrılmak zorunda kaldığını, bu sürede sokakta gördüğü insanların tedbirli davrandığını ve görüştüğü konsoloslarla kapı ardından ya da bir kafesin ardından konuştuğunu dile getirir. Mariti: “Kıbrıs 30 yıldır vebadan kurtulmuş durumda. Fakat şimdi, Alexandria’dan çıkıp Baf açıklarında batan bir Türk xebec’i enkazından kurtulan bazı denizciler hastalığı yeniden bulaştırdılar. Kazazedelerin sığındığı Lefkoşa, salgının ilk bulaştığı yerdi. Ben, daha sonra hastalığın bütün adaya bulaştığını ve o yıl 22.000 kişinin ölümüne yol açtıktan sonra ortadan kalktığını öğrendim.” (4) der. Mariti 1765 yılında da Constantinapoli’den gelen bir gemide salgın hastalık çıktığını ve sadece 3 mürettabatın sağ kaldığını ve gemiden inmelerinin yasaklandığını anlatır. Hastalardan 2’si ölür, diğerine ise 40 gün karantinada kaldıktan sonra sağlık çalışanları tarafından giriş-çıkış izni verilir. Böylece hastalık yayılamadan ortadan kalkar.(5) Osmanlı zamanında limanlarda kurulan karantina merkezleri hastalıkların bir nebze önünü almayı başarmıştır. İngiliz zamanında ise yapılan Karantina Yasası’yla ülkenin kontrol altına alınması başarılmıştır. “Yine de 1897 yılında, çiçek hastalığı salgını çıkar. Lefkoşa hastanesi, çiçek hastalarının hizmetine verilmesine rağmen ihtiyacı karşılayamaz. Bunun üzerine Lefkoşa’da bulunan eski Osmanlı kışlası tamir edilerek, doğrudan karantina idaresine bağlı bir bulaşıcı hastalıklar hastanesi kurulur” (6). Son günlerde yaşanan süreçte ülkemizde ne yazık ki benzer uygulamalar göremiyoruz. Başkentte var olan, gelmiş geçmiş hükümetlerce neredeyse atıl durumda bırakılan tek devlet hastanemiz karantina hastanesine dönüştürülmüştür. Devletin yeni bir karantina hastanesi yapmaması bir yana özel hastaneleri kamulaştırmama yoluna gidip sermayeye kıyak geçmesi de tarihe kara bir leke olarak geçecektir. Geçmişten edindiğimiz ders açıktır; karantina koşullarının ne denli önemli olduğunun bilinciyle hareket edilmelidir. Virüs ve bakteriler her dönem insanların hayatlarını söndürmüş ama her seferinde bir çare üretilmiştir. Günümüz dünyasında iletişimin, bilimin ilerlediği bu çağda daha da şanslıyız. Ülkemizde de yaşanan bu zor günlerde evde kalmanın kendimizi izole etmenin, virüsün yayılmasını önleyen en doğru yolu olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. (Bu yazı daha önce www.ankaradegillefkosa.org sitesinde yayınlanmıştır)     Kaynaklar: (1)   https://in-cyprus.philenews.com/the-tomb-of-panoukla-plague/ (2)   https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_medicine_in_Cyprus (3)   Mağusa Tarihi: Excerpta Cypria'dan Mağusa şehri alıntıları (MÖ.66-MS.1772) Doç. Dr. Ata Atun, syf.53. (4)   1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.87. (5)    1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.86. (6)   Kıbrıs’ta Hastaneler, Servet Sami Dedeçay, syf 25, 82.     https://www.havadiskibris.com/kibrista-cuzzam-miskinler-ciftligi/            Osmanlı’dan Günümüze Kıbrıs’ta Karantina Kurumu- Nazım Beratlı        

Hiçbir Şey “Normal”e Dönmekten Daha Kötü Olamaz-Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

bats-2

Yaşadığımız dünyayı ve ekosistemi yeniden tartışacağınız makalemiz, Argasdi’nin Pandemi özel sayısından okurlarla buluşuyor. bats-2Doğa üzerinde kazandığımızı zannettiğimiz her zafer için doğa bizden öcünü alır. Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız. Tersine; etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız. (F. Engels, Doğanın Diyalektiği)                                                               Tarihin çeşitli dönemlerinde insanlığın başına musallat olan salgın hastalıkları, doğanın verdiği sinyaller olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Ortaçağ’da yaşanan vebanın farelerden, geçtiğimiz yüzyılda milyonlarca insanın ölümüne neden olan grip türlerinin çiftlik hayvanlarından kaynaklandığı; AIDS’in, insanın maymun eti yemesi veya maymun tarafından ısırılmasıyla ilk kez ortaya çıktığı düşünülüyor. Kuş gribinin kanatlı hayvanlardan, SARS ve EBOLA virüslerinin de yarasalardan insana geçtiği biliniyor. “Hayvan Enfeksiyonları ve Yeni Pandemiler” kitabının yazarı David Quammen şunları söylüyor: “Tropik ormanları ve vahşi yaşam alanlarını istila ettik. Buralarda bulunan ve insan türünden uzak şekilde evrimleşen çok sayıda bitki ve hayvanda bilinmeyen virüsler var. Yaşadıkları ağaçları kesiyoruz, onları kafeslere koyuyoruz, öldürüyoruz. Hayvan pazarlarında etlerini satıyoruz. Virüslerin doğal ev sahiplerini öldürünce onlar da yeni ev sahipleri aramaya başlıyor. Biz bu bilinmeyen virüslerin yeni yaşam alanları haline geliyoruz.” Kabahat yarasada mı? İnsanın, ekosistemi paylaştığı diğer hayvanlarla gerek gıda gerekse üretim anlamındaki ilişkisi hep vardı ve olacaktır da… Ancak son yıllarda çevresel bozulma, iklim değişimi, yaban hayata neredeyse hiç alan bırakılmaması ve şehir yaşamının kalabalıklaşmasının yanı sıra artan yoksullukla birlikte bu ilişki, insanın aleyhine dönmeye başlıyor ve pandemi gibi sonuçlara yol açıyor. Yaşam alanları yok edilen pek çok hayvan -eğer hala soyları tükenmediyse-  hayatta kalmak için habitatlarını ve beslenme alışkanlıklarını değiştiriyor. Örneğin rakunlar, sincaplar, tilkiler, kuşlar, çakallar ve maymunlar şehir içindeki yeşil alanlarda, parklarda ya da insanların artıklarının bulunduğu çöplüklerde yaşıyor. Doğal kaynakları kar nesnesi olarak gören vahşi kapitalizmin acımasızlığı sadece doğaya karşı değil elbette; insan da eziliyor, yoksullaşıyor, yozlaşıyor bu süreçte. Kimisi karnını doyurmak, kimisi kesesini doldurmak için kültürel ve coğrafi özelliklerine göre kullanıyor, tüketiyor, yiyor çevresindeki hayvanları… Bu durumda kabahat yarasada mı, virüse aracılık eden bir başka hayvanda mı, yoksa genel olarak insanda mı? Aslında hiçbirinde. Kabahat, insanı doğadan yabancılaştıran ve ikisini de iliğine kadar sömüren bu sermaye düzeninde. Mekanın sahibi geri geldi İnsanın ekosisteme aşırı müdahalesi, bir yandan iklim krizi ve yeni tip öldürücü virüslerin ortaya çıkmasına sebep olurken öte yandan korona virüsünden korunmak için alınan önlemler doğayı iyileştiriyor. Araç kullanımının azalması, birçok işyerinin kapalı olması, fabrikaların üretim hızının düşmesiyle fosil yakıt kullanımı büyük oranda azaldı ve dünyanın pek çok büyük kentinde hava kalitesi artmış durumda. Turist yoğunluğundan kurtulan Venedik kanallarındaki su temiz akmaya, Hindistan‘ın İndu Nehri’nin kaynak olarak beslendiği buzullar tekrardan oluşmaya başladı. Endüstriyel kirliliğe biraz olsun ara verilmesiyle, kuşlar için önemli yaşam alanları olan göllerde nisbi bir temizlenme yaşandı. İnsanların evlere kapanmasıyla yaban hayvanları şehirlere indi. Otobanlarda pumalar, metrolarda geyikler, kıyılarda balina ve yunuslar görüldü. Avcılık faaliyetlerinin durmasıyla orman hayvanları rahat bir nefes aldı. Bizler baharı evlerde kapalı şekilde kaçırırken mekanın sahibi geri geldi. Peki, pistten almamız gereken bebeler kimler? Sürekli büyüme hırsıyla doğayı talan eden şirketler ve onların çıkarlarını kollayan hükümetler! Rekabetçi ve tüketimci yaşam tarzını bize tek seçenek gibi gösteren kapitalist değer(sizlik)ler. Koronanın ekolojiye olumlu etkisi kalıcı değil Öte yandan sağlık krizinin hemen ardından ciddi bir ekonomik ve sosyal kriz gelecek gibi görünüyor. Bu da ekoloji için kötü haber… Ekonomik bir krizle karşı karşıya olan toplumlarda tüm çabalar “iyileşme” üzerine yoğunlaşır. İyileşme ise şirketlerin büyümesi, daha fazla üretim ve tüketim olarak algılandığında, kamusal hizmetler azaltılıp kamu bütçeleri özele teşvik politikalarına yönlendirilebilir. Krizi önlemek için, bize pek tanıdık gelen ekonomik paketler devreye sokulabilir. Kamu kaynaklarının yanı sıra (halen peşkeş çekilmemiş) doğal kaynaklar da, daha fazla kar elde etmesi ve krizi atlatabilmesi için sermayenin hizmetine verilebilir. Hükümetlerin önceliği de oy kaygısı, istihdam ve ekonomik iyileşme olacağından çevre ve ekoloji ikinci plana atılabilecektir. Pandemi sürecinden önce başlayıp bu dönemde daha da artırılan korku, güvenlik paranoyası ve baskıyla insanlar haklarını savunmak için örgütlenmekten ve aktif olmaktan da çekinebilecektir. Zaten işsiz kalan ya da güvencesiz bir işte çok düşük ücretle çalışan ve ay sonunu getirmek için mücadele edenlerin, ekonomiden önce ekoloji fikrinden harekete geçmesi daha da zorlaşabilir. Distopya mı ütopya mı yaşayacağımız bize bağlı Hepimiz artık “normal”e dönmek istiyoruz. Ama bugüne kadar yaşadığımız “normal”in, bizi karanlık bir distopyaya sürüklediğini görmek zorundayız. Şayet doğanın verdiği mesajları doğru okur ve insan ile diğer türler arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemek için fırsata dönüştürebilirsek; sistemin dayattığı sürekli üretim ve tüketim çılgınlığından, bencil yaşam tarzından kurtulabilir, bu süreçte değerini bir kez daha anladığımız dayanışmacı bir topluma doğru evrilebilirsek, yarın bir ütopyaya da uyanabiliriz. Hintli yazar Arundhati Roy’un dediği gibi: Bu, bir dünya ile diğer bir dünya arasındaki geçit. Önyargılarımızın ve nefretimizin enkazlarını, bütün cimriliklerimizi, veri tabanlarımızı, ölü fikirlerimizi, ölü nehirlerimizi ve arkamızda beliren dumanlı gökyüzünü de peşimizden sürükleyerek bu geçide girmeyi seçebiliriz. Ya da hafif bagajlarımızla, başka bir dünyayı hayal etmeye ve onun için savaşmaya hazır olarak, onun içinde yavaş yavaş yürüyebiliriz.  

Sosyal İzolasyon ve Sosyalizasyon-Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

facebook_sad-1180x787_sq-68de27e7cce440b8e5e184cb7dc9c999a3f5035b-s800-c85

Normalleşme sürecine geçtiğimiz şu günlerde Pandemi günlerinde yaşadıklarımızı gözden geçirebileceğimiz Argasdi'nin Pandemi özel sayısında yer alan makalemizi Sezgin Keser'in kaleminden sizlerle paylaşıyoruz. facebook_sad-1180x787_sq-68de27e7cce440b8e5e184cb7dc9c999a3f5035b-s800-c85İnsanlık, bilgilerimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı, üretimlerimizi birbirimizle paylaşmamız sayesinde bugüne gelebilmiş ve aynı şekilde bu paylaşımla yarına gidebilecektir. Sosyal varlıklar oluşumuz da bu paylaşımı ve birlikteliği gerekli kılmaktadır. Bu dünyada ayrı ayrı bireyler olarak birbirimizden kopuk değiliz, aksine bir toplumun parçası olan bireyler olarak birbirimize bağlı, hatta muhtacız. Başka insanlarla konuşmak, onları dinlemek, sevmek, sevilmek, yeri geldiğinde öfkelenmek, bir sorunu ortaklaşa çözebilmek, birlikte üretmenin keyfini çıkarmak ve hayalimizdeki dünyayı inşa edebilmek için mücadele etmek bizi insan yapan şeylerdir. Bunları yapabilmenin yolu da birbirimizle temas etmekten ve sosyallikten geçer. Korona günlerinde yaşadığımız izolasyon ise bu temasımızın ve sosyalliğimizin karşısına, birbirimizden uzaklaşma ve sanal ilişkilerin gerçek temasa ağır basması riskini koymaktadır. Yalnız ve stresli günler Dünyayı saran Covid-19 salgını, yarattığı hayati tehlikenin yanında yaşayış şekillerimizi de değiştirmeye başladı. Virüsün enfekte ettiği kişiler ya hafif semptomlarla bazen de hiç semptom göstermeyerek virüsten kurtuluyor ya da düşük bir oranla ölümle sonuçlanan bir hastalık süreci yaşıyorlar. Enfekte olan insanların, semptom göstermedikçe ya da test yapılıp pozitif çıkmadıkları sürece kimler olduğunu bilemeyiz. Bu durumda da ciddi boyutta bulaşıcı olan virüsten korunmanın yolu, sosyal mesafe oluşturmak yani en yakınlarımızla dahi olan temaslarımızı azaltmak oluyor. Bu doğrultuda birçok ülkede sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor ve insanların evlerinde kalmaları isteniyor. Sosyal varlıklar olan bizler, sosyal izolasyona maruz kaldığımız bu süreçte hastalığa yakalanma riskimizi azaltıyoruz ama bir yandan da evlerimizde yalnız kalmanın, arkadaşlarımızdan, sevdiklerimizden uzaklaşmanın yarattığı psikolojik sorunları yaşıyoruz. "Yalnızlık strese; uzun-dönemli ya da kronik stres ise en temel stres hormonu olan kortizolün daha sık yükselmesine neden olur. Bu da vücutta yüksek düzeyde iltihaplanma ile yakından ilişkilidir. Bu durum da kan damarlarına ve diğer dokulara zarar verir, kalp rahatsızlığı, diyabet, eklem hastalığı, depresyon, obezite ve erken ölüm riskini artırır"(1) Yani psikolojik olarak başlayan sorunlar fiziksel sorunlara da yol açabiliyor. Bununla birlikte bu salgının hiç bitmeyeceği ve salgına yakalanma korkusu, çaresizlik, rutine bağlanan günlerin sıkıcılığı gibi ruh hallerini de yaşayabiliriz. Psikolojik sorunlarımızı ekonomik sorunlarımızdan bağımsız düşünemeyiz. Pek çok işyerinin kapatıldığı bu süreçte belki de temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için gereken asgari geliri elde edemeyeceğiz ve devlet de bu ihtiyaçlarımızı karşılamadığı sürece stres, korku, çaresizlik gibi sorunlarımızın üzerimizdeki etkisi artacaktır. Devleti, sosyal önlemler almaya zorlamak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek önümüzdeki süreçte hayati önemde olacaktır. Sosyal izolasyonun engelli ve hasta bireyler gibi en çok etkileyeceği kesimlerden biri de yaşlılardır. Normal yaşantılarında dahi yalnızlık çeken bu insanlar için virüsün hasta etme riski hem daha fazladır hem de sevdiklerinden ayrı kalmak çok daha üzücü ve yıpratıcı olacaktır. "Araştırmacılar, koronavirüsten önce bile, yaşlıların yaklaşık dörtte birinin -günlük sosyal teması ölçen- sosyal izolasyon tanımına uyduğunu ve %43’ünün kendini yalnız hissettiğini tespit etmişler."(2) Dolayısıyla böyle bir dönemde evlerinden çıkamayan yaşlılar için sosyal projeler geliştirilmesi, sevdikleriyle sık sık temas kurabilecekleri teknolojik imkanlar sağlanması, hatta bu araçlarla onların hayat tecrübelerinden yararlanılması önemlidir. İnternetin kurtarıcılığından kurtulmak  Sosyal izolasyon sonucu evlere kapandığımız bu korona günlerinde yalnızlığı gidermenin, sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla vakit geçirmenin aracı sosyal medya yani sanal alem oluyor. İnternetin televizyondan, telefondan, radyodan daha fazla hayatımızın parçası olduğu ve haberleşme ve iletişim için elzem olduğu bu dönemde devletlerin ücretsiz bir şekilde insanlara bu imkanı sağlaması şarttır. Facebook, twitter gibi sosyal medya kanallarından hem gündemi takip edebiliyor ve kamuoyu yaratabiliyor hem de yakınlarımızla iletişim kurabiliyoruz. Whatsapp da bir iletişim aracıyken zoom, hangout gibi uygulamalar da görüntülü sohbetler için tercih ediliyor. "E bu kadar seçenek varken izolasyonda da yeteri kadar sosyalleşebiliriz" diye düşünebiliriz. Bu düşüncenin doğruluk payı olsa da sanal platfomlarda ilişki kurma biçimlerini gerçek yaşamın bir yansıması olarak kurgulamak; gerçekte yaptığımız üretimlerin bir paylaşım aracı olarak sosyal medyayı kullanmak gerekir. Merak duygusu insanların sosyalleşmesini sağlayan unsurlardan biridir. Bir şeyleri merak ederiz, böylelikle yeni ortamlara girer, yeni insanlarla tanışırız. Sosyal medyada insanların yaşamlarında ne yaptıklarını merak eder ve onları takip ederiz. Ama bilmeliyiz ki bu takip onların hayatlarına dahil olduğumuz anlamına gelmez. Aynı evde yaşadığımız ya da oturup sohbet edebildiğimiz bir insanın hayatına dahil olmakla eşdeğer değildir. Dolayısıyla aşırı ve içi boş şekilde sosyal medyayı kullanma alışkanlığı bizi sanal alemle gerçek yaşamı bir kılma yanılgısına düşürebilir. İnternetin bizi en çok esir aldığı ev karantinası günlerinde ise bu yanılgıya düşmek hatta bunun bağımlılığa dönüşerek izolasyondan sonra da devam etmesi ürkütücü bir olasılıktır. Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten? Günlük rutinimizi evde yapacağımız hobiler, uğraşlar, üretimler üzerine kurmak ve sanal alemi bu birikimleri paylaşmak, kolektif üretimler yapabilmek ve duygularımızı, düşüncelerimizi sevdiklerimizle paylaşacağımız bir araç olarak kullanmak yukarıda bahsedilen yanılgıya düşmememizi ve sosyal izolasyonda mümkün olduğunca sağlıklı bir sosyalleşme yaşamamızı sağlayabilecektir. Müşfik Kenter'in dediği gibi; "Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum! Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?" Sevdiklerimizle, bir ağaç gölgesinde el ele, göz göze güleceğimiz günlere...   (1),(2) https://www.sosyalbilimler.org/koronavirus-yalnizlik-salgini

Covid-19’un Ekonomisi: Kapitalizm Temas Etmeden de Bulaşır- Celal Özkızan

By Şifa Alçıcıoğlu

94030335_245419440165265_3557873783278665728_n (1)

 Argasdi'nin Pandemi Özel sayısından kapitalizm ve Covid-19'un değerlendirmesini içeren makalemiz Celal Özkızan'ın kaleminden sizlerle buluşuyor.  “Aklımız ve dualarımız tüm Amerikan halkıyla ve hiçkimse bir başkasının felaketinden yararlanıp menfaat sağlamak istemez; ama bir şey diyeyim, duyguları bir kenara bırakacak olursak, gayrimenkul yatırımcılarının pek çoğu, on yıldır bu anı bekliyordu.” (Wall Street Journal, 7 Nisan 2020) Covid-19’un ekonomik etkilerinin ve boyutlarının tartışılacağı bu yazı, ucu açık notlardan oluşan genel bir analitik çerçeve olarak düşünülmelidir. Çünkü içinden geçmekte olduğumuz sürecin ekonomik boyutları, daha önce karşılaştığımız türden bir şey değil. Sembolik olarak, 2020 ardındaki bütün yıllardan kaçarcasına uzaklaşan grafiksel çizgilerde ifadesini bulan kopuş niteliğindeki bir süreçten geçiyoruz. Hazır reçeteler, geçmişin deneyimine yaslanan analizler ve bildik çözümler, anında koronavirüs karadeliğinin içine çekilip tuzla buz oluyor. 94030335_245419440165265_3557873783278665728_n (1)Pandemi krizi mi, kapitalizmin krizi mi? 2008 yılında başlayan global ekonomik krizin etkileri uzun yıllar boyunca sürmüştü, hala da sürüyor. Çünkü yaşanan, sisteme “içsel” bir krizdi. Şu an ise sistemin işleyişinin “dışsal” bir sebepten dolayı durması söz konusu ve kapitalizm, daha önce global çapta böylesi bir “durma” halini deneyimlemedi. “Durma”nın kendisinin yarattığı ekonomik sıkıntılar zaten ortada, ancak durma sonrası toparlanma, “kaldığımız yerden devam” misali kolay mı olacak, yoksa kapitalizmin “içsel” krizleri gibi uzun yılları alan bir toparlan(ama)ma süreci mi yaşanacak, bilmiyoruz. Şimdilik elimizdeki tek veri, halihazırda toparlanma sürecine giren Çin’den gelenler: Çin’de, ekonomik anlamda “süreğen kriz”den ziyade bir “normale dönüş” belirtisi var. Zaten “içsel” krizlerin aksine, bu krizde, faaliyetlerin hala sürmekte olduğu sektörlerde kapitalizm tıkır tıkır işlemekte. Hatta Apple gibi firmalar, yüz binlerce işçi alımı yapmakta, eskisinden çok daha yoğun çalışmakta. Yaşadığımız kriz, “kapitalizmin krizi” değil. Marx’ın Kugelmann’a yazdığı 11 Temmuz 1868 tarihli mektupta veciz bir biçimde dile getirdiği gibi; “Her çocuk bilir ki, üretimin koşullarını sürdüremeyen bir toplumsal formasyon, bir yıldan kısa bir süre içinde yok olur.” İster kapitalist olsun ister sosyalist; herhangi bir toplumsal yapı, ihtiyaçlarını herhangi bir sebepten dolayı üretemeyecek duruma gelirse, bu, toplumdaki ekonomik rejimin de ötesine geçen “genel” bir kriz haline gelir. O yüzden krizin sebebi, hayatın büyük oranda durmasına ve insanların evine kapanmasına sebep olan pandemidir. Pandeminin MEVCUT BİÇİMDE bir ekonomik krizi tetiklemesinin sebebi ise kapitalizmdir. Pandemi öncesinde de global ölçekte gerek makroekonomik gerekse de toplumsal (gelir eşitsizliği, güvencesiz çalışma, düşük ücretler, borç yükü, yoksulluk, altyapı sorunları, kamusal hizmetlerin aşınması…) ve ekolojik anlamda çok ciddi sorunlar yaşanmaktaydı. Bu sorunlar, kapitalizmin eseri ve pandemi dönemine, bu sorunların yüküyle girdik. Dahası, kapitalizmin “ekonomiden” anladığı şey, “sürekli birikim ve sürekli kâr” olduğundan, motivasyonu “ihtiyaçları karşılamak” değil. Kapitalizmin “biraz durup soluklanayım” deme lüksü yok. Eğer planlı ve halkçı bir ekonomide yaşıyor olsaydık, mevcut pandemi krizini “sağlık tehdidi ortadan kalkana kadar temel ihtiyaçlarımızı üretelim, kimseyi de aç ve açıkta bırakmayalım, sonra kaldığımız yerden devam ederiz” diyerek rahatça atlatabilirdik. Virüsten yararlananlar ve yaralananlar Krizler, bir toplumda halihazırda örgütlü olan mevcut veya alternatif otoritelere yarar. Zira “krizin” halklar için gündelik anlamda karşılığı, ihtiyaçların artık “her zamanki yollardan” karşılanamıyor oluşudur. Bu durumda halklar, ihtiyaçlarını karşılamanın yeni yollarını arar. Ya mevcut otoriteler, krize uyum sağlayıp bu alternatifleri kendileri sunarlar (dünyadaki çeşitli hükümetlerin sunduğu “destek paketleri” gibi) ya da, mevcut otoritelerin başarısız olduğu ölçüde, vatandaş yüzünü, ihtiyaçlarını karşılamada “umut” olarak gördüğü diğer örgütlü güçlere çevirir. Şu an dünyanın çoğu ülkesinin gerek hükümetteki, gerekse de muhalefetteki örgütlü güçleri, sağcılar ve sermaye yanlılarıdır. O yüzden kriz, ekonomik sebeplerden ötürü siyasal alanı oynatacaksa dahi, bu, ancak sağa doğru bir oynayış olacaktır. Gerçekten de dünyanın pek çok ülkesinde yapılan anket çalışmaları, halkların çoğunun, hükümetteki partilere olan güvenini bu süreçte artırdığını ortaya koymaktadır. Çözüm; zenginden alıp yoksula vermek Hayatın büyük oranda durması, temel şiarı “sürekli hareket ve sürekli birikim” olan kapitalizmin dinamiklerine temelden terstir. Sistemden çıkarı olan başta sermaye sınıfı olmak üzere her toplumsal kesim, durmanın en kısa sürede sona ermesi için her yerde baskı yapmaktadır, yapacaktır. Geçimini sağlamak için bir maaş veya ücret karşılığında bedensel ve/veya zihinsel emek gücünü satmaktan başka çaresi olmayan emekçiler ve servet sahibi olmayıp tek dayanağı işletmesi olan esnaf ve küçük işyerleri içinse bu dönemde, ihtiyaçları karşılanmadığı ölçüde, eve kapanmak bir lükstür. Geçinmek için çalışmaktan başka çaresi olmayan kitleler, sağlık ve ekmek arasında tercihe zorlanmaktadırlar. Bu kesimlerin sermaye sınıfının “en kısa zamanda iş başı yapıyoruz” baskısına -el mahkûm- boyun eğmemesini mümkün kılmanın tek yolu, onlara, hayat tekrar başlayınca, “kaldıkları yerden devam edeceklerinin”, yani işlerini kaybetmeyeceklerinin, dükkanlarına kilit vurmayacaklarının, borçlarını ödeyebileceklerinin güvencesini vermek. Bunun da yolu, servet vergisi ile “zenginden alıp fakire vermek”, ayrıca tüm borçları ve borç faizlerini ama’sız şart’sız bir süreliğine dondurmaktır. Hep evde kalmayacağız Korona er ya da geç gidecek, kapitalizm bulaşmaya devam edecek. İşte o gün geldiğinde, evde kalma, sokağa çık, temas et, örgütlen, diren!    

Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2

Argasdi'nin pandemi özel sayısından; kadına karşı şiddet vakalarını ele aldığımız  "Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak" isimli makalemizi paylaşıyoruz sizlerle... PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2Yazılışı çok güzel olan ve birçok kişinin yeni başlangıçlar için önüne hedef koyduğu 2020 yılının ülkemiz için çok güzel başladığı söylenemez. Dünyayı sarsan korona virüsünün bir anda ülkemize gelmesi ve ne büyük talihsizlik ki çok kısa bir süre önce de Lefkoşa Devlet Hastanesi'nin yangın sebebi ile büyük hasar görmüş olması, Kıbrıs gibi küçük bir ülke için felaket olarak tanımlanabilir. Hele ki o ülke yönetimi de başlı başına bir felaketse! Ne var ki kendilerini evlerine kapatan bilinçli insanlarla, "bize bir şey olmaz"cı kesim arasında uzun süren karmaşık durum süreci zorlaştırsa da, sağlık emekçlerimizin bilgilendirmeleri ve özverili çalışmaları sayesinde ve devletin aslında ilk günden yapılması gereken kısmi sokağa çıkma yasağını işleve koyması ile pandeminin ülkemizdeki yayılma hızı düştü. Tabii kendine işleyen emekçinin hiçe sayıldığı ya da işyeri kapanınca maaş alamayacak emekçiye de üç kuruş sadaka verileceği, hatta onun da öyle kriterlere dayandırılacağı ki neredeyse kimsenin o yardımı alamayacağı kadar saçma kararlar alınmış olması da başka bir yazının konusu... Kimse işe gitmiyor, ne güzel değil mi? Ve işte o evlere kapanma ile birlikte, ülkemizin çok uzun yıllardır yaşadığı ama aynen bu günlerde olduğu gibi hep başka gündemlerin gölgesinde kalan ve hiçbir yetkilinin de öncelik vermediği başka bir acı gerçek katlanarak devam ediyor. Ev içi şiddet! Birçok eş, genç ve çocuk, özellikle de kadınlar pandemiden korunmak için sığındıkları evlerinde başka bir hastalıklı zihniyetin odağı olmak durumunda kalıyor. Dünyanın dört bir yanında yapılan araştırmalar ve korunmaya başvuranların hesaplanması ile yapılan istatistikler, bu süreçlerde yaşanan kadına yönelik ev içi şiddet vakalarının en az %30 civarlarında arttığını gösteriyor. Peki neden? Salgın sebepli ev izolasyonu nedeni ile normalde birlikte çok az vakit geçirebilen aile bireyleri 24 saatin neredeyse her saniyesini birlikte geçirmeye başladı. Hal böyle olunca da günlük yaşam koşuşturmacasından farkına bile varamadığımız özelliklerimizi karşılıklı olarak yeniden keşfetmeye başladık. Bunun yanı sıra ne yazık ki işlerimize gitmememizin sebebi tatil olmadığından ve eve giren gelirin azalmasıyla sürekli evde geçen vakitte özellikle de mutfak giderlerinin de artmasıyla dengesiz bir maddi durum ile karşı karşıya kaldık. Kimimiz borçlarını nasıl ödeyeceğinin derdine düştü, kimimiz çocuğun okulu ne olacak diye endişelenmekte. Günlük yaşamlarımız aile fertlerini gündüz bir araya getirebilecek koşullarda olmadığı için ilk günler birlikteliğin keyfini çıkarırken haftalar içerisinde bocalamalar yaşamaya başlayan aileler oldu. Sürekli birlikte olmanın belirli bir karşılıklı anlayış ve hoşgörü gerektirdiği göz önünde bulundurulduğunda, sürekli evde olup artık sıkılmalar baş gösterince, üstüne bir de zaten salgına yakalanır mıyım korkusu ve maddi geçimimiz ne olacak sıkıntısı da eklenince sinirler yıprandı, gerilimler ve tartışmalar başladı. Ve bu gerilimden en büyük zararı da kadınlar görüyor. Kendini üstün gören erkek egemen zihniyetli kişiler, çalışamadığı şu günlerde gücünü kaybettiği hissiyatı ile kendini güçlü hissetmenin yolunu kadına şiddet uygulamakta buldu. Çünkü şiddetin kökeninde, baskıcı ataerkil yapının yanı sıra, şiddet uygulayanın bir şekilde yoksun ve yoksul olması nedeniyle kendini yeniden güçlü hissetme, hayatının kontrolünü kaybettiğinde bir başka hayatı kontrol altına alma çabası vardır. Şu günlerde de insanlar devlet eli ile yoksullaştırılmakta ve yoksunlaştırılmaktadır. Ve maalesef şiddete uğrayan kadınların çoğu şu an ülke gündemi salgın ile meşgul olduğundan ve birçok hizmet de devlet tarafından durdurulmuş olduğundan nereye başvuracağını, ne yapabileceğini bilmez bir halde susup katlanarak artan şiddete maruz kalmaktadır. Ancak bundan önce olduğu gibi bu gün de yarın da susmamalıyız! Çünkü ev içi izolasyona mecbur oluşumuz şiddet görmeye mecbur olduğumuz veya buna sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Şiddeti yok etmek için verilen çabalar ara verilebilecek, ertelenebilecek ya da ikinci sıraya itilebilecek türden değildir. Salgın öncesi verilen mücadele bugünlerde de verilecek, şikayet etmekten geri kalınmayacak ve suçluların ceza alabilmesi için atılacak tüm adımlar atılacaktır. Çünkü şiddet bir suçtur ve diğer tüm suçlar gibi cezalandırılmalıdır. Sessiz kalmayarak şiddete direnenlerin korunması en kısa sürede sağlanmalıdır. Hiçbir kadın dört duvar arasında sıkışmış kalmamalıdır. Devlet tarafından verilen idari tatillerin adli yardım süreçlerini etkilemediği bilinmelidir. Şiddet gören kişiler Sosyal Hizmetler ihbar hattı 183 veya 155 polis şikayet hattını arayarak şikayette ve yardım talebinde bulunabilirler. Lefkoşa Belediyesi'nin kadın sığınma evine başvuruda bulunabilirler. İdari izin süresinde dahi adli yardım hizmetinden faydalanılıp mahkemeden koruma emri alabilirler. Bu günler elbet geçecek. Umuyoruz ki en az zararla geçecek. Ama şiddet yüzünde ölen bir kadın, gelecek güzel günleri göremeyecek. Her gün şiddet gördüğü ev bir daha şenlenmeyecek, ruhu asla eskisi gibi neşelenmeyecek. Buna sessiz kalabilir miyiz? Kadın Eğitimi Kolektifi dayanışmaya devam ediyor Kadın Eğitimi Kolektifi, bu sürecin başından beri "dayanışma yaşatır" diyerek bilgi paylaşımlarına ve şiddet gören kadınlarla dayanışmaya devam ediyor. Şiddet anında neler yapılması gerektiği, yardım alma ve polise şikayet yöntemleri, koruma emri başvurusu, sığınma evinden yararlanma koşulları gibi konularda bilgi edinmek için Kolektifi takip edebilir ve katkı koyabilirsiniz.

Argasdi Özel sayı: Pandemi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandemi kapak son

Herkese merhaba…   Evde kaldığımız süre boyunca sizlerle; kültürle, sanatla, müzikle, filmle, şiirle, tiyatroyla, okumayla ve yazılarla bir araya gelerek hayatın durağanlığına inat, hayatı devam ettirmeye çalıştık. Her gün 2'den 22'ye yaptığımız paylaşımlarda bugün Argasdi günü. Argasdi hammaliye kurulu, okurlarına şöyle seslendi: pandemi kapak son"3 aylık periyotlar halinde yayımlanan dergimizin 58. sayısını yayına hazırlandığımız sıralarda patlak veren salgınla birlikte evlerimize kapanarak, dergi hazırlıklarını ertelemek zorunda kaldık; ama evde kal çağrılarını duymazdan gelemediğimiz gibi “Argasdi ne zaman çıkacak?” sorusuna da kayıtsız kalamazdık. O yüzden gündeme de uygun olarak internet üzerinden sizlere ulaşabilecek küçük bir sayı hazırladık. Karşınızda, pandemi özel sayısı… Tüm dünyayı etkileyen pandemiyle ilgili bizler de çeşitli konuları bir araya getirdik bu sayımızda; ülkemizde yaşanan süreci mercek altına aldık. Hükümetin; sağlık, eğitim, çalışma yaşamıyla ilgili yaptığı çalışmaları değerlendirdik. Evlere hapsolmakla birlikte kadına karşı şiddet vakalarının artmasını gündeme taşıdık. Geçmişte Kıbrıs’ta yaşanan salgınlar ve karantina uygulamalarını ele alırken, izole yaşamayı ve sosyal medyanın üzerimizdeki etkisini de tartışmaya açtık. Ekonominin hiç gündemden düşmediği bu süreçte, “kapitalizmin neoliberal dönemi bu krize cevap üretebilecek mi, yoksa yeni bir açılım yaratmak zorunda mı kalacak? Sosyalistlerin bu krizde talepleri, cevapları ne olmalı?” sorularıyla, aslında tüm insanlığın aynı gemide olup olmadığını tartıştık. Doğa üzerindeki tahakküm anlayışından kaynaklanan pandeminin bir sonucu olarak, insanların evlere kapanmasının, üretimin yavaşlamasının ekosistemde yarattığı iyileşme ve tüketim alışkanlıklarının değişimi hakkındaki makalemiz de bu sayıdaki yerini aldı." Dergimizi aşağıdaki linkten okuyabilir, paylaşabilir, görüş ve yorumlarınızı bizlere aktarabilirsiniz. https://online.flippingbook.com/view/788149/?fbclid=IwAR0IxuUCFvYOfPkKdj1QwzWdHXTPnXpF0MnxrN4syXr5I32MDx3bWygzxYQ    

Röportaj: Çocuklar Dünyayı Alacak Elimizden, Ölümsüz Ağaçlar Dikecekler

By Şifa Alçıcıoğlu

çocuklar

2'den 22'ye paylaşımlarımıza küçük kardeşlerimiz konuk oluyor bugün. Argasdi'nin "Çocukluk" dosyasında yer alan röportajımızdan çocukların sesine kulak verelim. Okulları, aileleri ve hayalleriyle ilgili sorulara bakalım nasıl cevaplar vermişler.   Sence okulun eksik ya da kötü yanları nelerdir? Pembe ÇelebiPembe Çelebi: Okulda pamuk şeker satmamaları ve parkta salıncakların olmaması.   Kaya Erden: Aslında okulumu severim ancak daha fazla oyun alanının olmasını isterdim. Daha büyük ve değişik oyuncakların olduğu bir park çok güzel olurdu. Daha temiz ve daha rahat tuvaletler de olması gerekir. Ayrıca eskiden geri dönüşüm kutuları vardı artık yok.   Güneş Gülhan: Benim okuldan en büyük şikayetim dışarıda olduğumuz derslerde sağlıklı bir şekilde oyalanacağımız oyuncakların, kapalı salon gibi alanların az olmasıdır.   Akile Çelebi: Kantinde yiyeceklerin çok pahalı olması. Güvenilir ve güzel bir çocuk parkımızın bulunmaması. Parkımız var ancak içinde salıncak yok. Sporcu arkadaşlarımızın antremanlarını yapabilecekleri kapalı salonlarının olmaması.   Kayra Erden: Okulumuzda bir futbol sahasının olmaması... Söz verildi ama yapılmadı. Bir de formalar çok eski. Okulda futbol ile hiç ilgilenilmez. Arkadaşlarımızla sohbet edeceğimiz gölge yer yok, her yer çok sıcak.   Akıle ÇelebiPeki, ailenden şikayetlerin nelerdir? Pembe Çelebi: Her istediğimi almıyorlar. Örneğin; telefon ve oyuncak alınmaması.   Kaya Erden: Playstation’ı zaman zaman kaldırmalarından çok şikayetçiyim. Annem benim süreli oynamamı ister. Gözlerim bozulurmuş ama ben zaten gözlük takarım. Bir de ben sadece havuza gitmek isterim ama annem deniz daha sağlıklıymış der ve denize daha çok giderik.   Güneş Gülhan: Bazı çocukların ailesinden şikayeti olabilir ama benim ailemden tek bir şikayetim bile yok.Güneş Gülhan   Akile Çelebi: Çocuk olarak düşünmemeleri ve beni bu yüzden anlamamaları, beni artık çok büyümüşüm gibi görmeleri ama ben daha çocuğum. Her istediğimin her zaman olmaması ve önümde hep bir zaman olması. Zamanı gelince alırız, şimdi küçüksün gibi… Yani galiba bazı zaman küçük bazı zaman büyük oluyorum.   Kayra Erden: Okuldan gelince hemen futbol oynamak isterim ama annem izin vermez. Önce illa yemek yeycem, yok çok sıcaktır oynayamazmışım. Babama da bir şey sorunca annenle konuşmamız lazım der. Bizim evde playstation serbest değil. Annem ve babam hep süre koyar.   Gerçek hayatta pek çok zorlukla karşılaşıyorsun. O zaman biraz da hayallerinden bahsedelim. En büyük hayalin nedir? Pembe Çelebi: Öğretmen olmak istiyorum. Çünkü çocuklara yeni bilgiler öğretmek istiyorum. Çocuklara eğlence ile ders yaptırıp aslında derslerin korkutucu olmadığını göstermek istiyorum.   Kaya Erden: Çok büyük bir hayvan barınağı yapmak isterim. Her hayvanın bir bakıcısı olsun isterim. Her hayvana gerçekten iyi bakılsın. Hepsinin evi, oyuncağı, yemeği olsun. Bizim mahallemize av zamanları hep köpek bırakırlar. Bazıları yaralı bile olur. Nenemle biz hep onlara yiyecek veririk. Evimize kırlangıçlar yuva yaptı. Yavruların biri yuvadan düştü. Babam beni omzuna aldı ben da yavrucuğu yuvasına koydum. Güneş Gülhan: Benim en büyük hayalim ailem ile bir restoran açmaktır. Çünkü yemek pişirmeyi çok severim ve insanlara yardım yani hizmet etmek istiyorum.   Akile Çelebi: Büyüdüğümde çok ünlü bir müzikalde oynayıp şarkı söylemek istiyorum. Aynı zamanda herkesin bildiği bir yazar olmak istiyorum. Çünkü sahnede kendimi çok mutlu ve özgür hissediyorum. Sanki her şeyi başaracakmışım gibi… Yazarak kendimi daha iyi anlatabiliyorum.   Kayra ErdenKayra Erden: En büyük hayalim çok büyük bir spor okulu açmaktır. İçinde her bölüm olsun. İsteyen futbol, isteyen basketbol, isteyen tenis gibi sporlarda eğitilsin. Ben de ünlü bir futbolcu olayım. Parası olmayan da gelebilsin. Hatta içinde müzik bölümü de olsun ve otobüsü de olsun. Çünkü ben gitara giderim ama arkadaşımın ailesi götüremez diye o gidemez. Futbol antremanlarına da düzenli gelemez. Çünkü köyü uzaktır.   Her istediğine izin verilecek olsa ne yapmak isterdin? Pembe Çelebi: Anne ve babamın beni her gün lunaparka götürmelerini isterdim.   Kaya Erden: İzin verilse de okulu yönetsem çok güzel olurdu. Beden eğitimi dersleri her gün ve daha çok saat sürerdi. Bir da okullar biraz daha geç başlasın.   Güneş Gülhan: Erkenden bir pastane açmak isterdim. Çünkü bu benim en büyük hayalim.   Akile Çelebi: Tüm paramla lösemili çocuklara yardım edip, onları mutlu etmek ve her istediklerini yapmak isterdim.   Kayra Erden: Hiç sınav olmayan bir ülke yaratırdım. Hiçbir çocuk stres yaşamasın diye. Ve ben derslere oyunda eklerdim. Çocuklar ders yaparken oyun da oynasınlar diye.   Sence çocuk olmak nasıl bir şey? Pembe Çelebi: Çok güzel bir şey ve hep çocuk kalmak isterim. Annem ve babam hep yanımda olsun diye.   Kaya ErdenKaya Erden: Çocuk olmak bence özgür olmak demektir. Çünkü büyüklerin hep bir işleri, planları vardır. Bir da insanlar çocukları daha çok sever.   Güneş Gülhan: Bence çocuk olmak dünyanın en iyi şeyidir. Çünkü asıl eğleneceğimiz ve öğreneceğimiz zaman çocukluk zamanlarıdır.   Akile Çelebi: Çok güzel çünkü her şey çok basittir, çünkü çocuksundur. Örneğin; şeker yiyebilirsin, parkta oynayıp çok güzel vakit geçirebilirsin ama en önemlisi çocuk olduğun için anne ve baban hep yanında… Onlar yanımda olunca ben bilirim ki bana bir şey olmaz.   Kayra Erden: Bence çocuk olmak dünyanın en güzel şeyi. Büyüklerin sorumluluğu kadar sorumlulukları yok. Oyun oynarken çok mutlu olabiliyoruz. Ama ne yazık ki dünyada şanslı ve şanssız çocuklar var. Yani çocuk olmak eğer şanslıysan çok güzel.

çocuklar

Ay Batarken Şafak Söker-Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

ay batarken foto

ay batarken fotoBugün sizlere Argasdi'nin sanat sayfasında yer alan bir kitap yorumuyla sesleniyoruz. John Steinbeck tarafından kaleme alınan Ay Batarken isimli kitap, işgal edilen bir kasabanın işgalciyle ve savaşla imtihanını yalın ama çarpıcı bir dille ele alıyor. Baraka aktivisti Sezgin Keser tarafından yorumlanan kitabın, tiyatro oyunu ise Baraka Tiyatro ekibi tarafından Mart ve Nisan aylarında sahnelenmek üzere hazırlanmasına rağmen seyirciyle kavuşamamıştı. Buluşma karantina günlerinin ardına sizlerle olacak. Ay batarken şafak söker; yeni günün doğumunda buluşmak üzere... Güneşin doğuşu yeni bir mücadelenin; tarlada ekip biçmeyle, denizde balık avıyla, pazarda meyve sebze satmayla, kamu binasında halka hizmetle, atölyede mevsimine göre kıyafetler dikmeyle geçecek bir günün habercisidir. Güneşin batışı, ayın yükselişiyle hayat durağanlaşır, insanlar yalnızlaşmaya, kendi içlerine çekilmeye başlar. Bir kasaba halkı düşünün ki gecesinde de gündüzünde de kendi kendine yetebilen, kasabanın yöneticilerinin halktan kopmadığı hatta halktan çekindiği ve halktan bağımsız kararlar alamadığı, sınıfsal çatışmaların, fikirsel farklılıkların da olduğu... Bir işgal ordusunun kasabayı fethettiği güne kadar savaşmayı bilmeyen bu halkın güneşi batarken, ayın doğuşuyla kasaba için karanlık bir dönem başlar.   Savaşlarda halklar, egemenlerin daha fazla toprağa, doğal kaynağa, güce sahip olmak arzuları için savaştırılır ve günün sonunda ise kaybeden halklar, kazananlar saraylarında oturanlar olur. Dünya üzerinde toprağına, doğal kaynağına göz dikilmeyen yer yoktur. İşte bu kasaba halkının da üstünde yaşadığı toprak ve sahip olduğu kömür madeni nice ülkeleri fetheden işgal gücünün yeni hedefi olmuştur. İşgalci güç yukarıdan aldığı emirlerle kasabayı fetheder ve kasaba halkının bugüne kadar çıkarmadığı kömürü çıkarmanın planlarını yapar. Özgür insanların özgürlüklerini ellerinden alıp istemediklerini yaptırmak zordur ve üzerlerindeki baskı arttıkça gösterecekleri direniş de artacaktır. İşgalci güç için mevzu madenin çıkarılması kadar basit görünürken halk için mevzu aslında o kadar da basit değildir. İnsanların geçmişlerinin, bugünlerinin ve geleceklerinin kararını o topraklar üzerinde emeği geçmeyen, oranın kültürünü yaşatmak için mücadele etmeyen, orayı sömürülecek bir hedef olarak görenler veremez, vermek istediklerinde de savaşmak istemeyen özgür insanların yeri geldiğinde savaştan kaçmadıklarını görürler.   91178107_10156076156347395_2998436808162803712_nİşgal ettikleri topraklar üzerinde sorunsuz ve sıkıntısız bir şekilde, kasaba halkının kendilerini kabul edeceklerini düşünen, kimisi sıkı sıkıya emirlere itaat eden, kimisi hayalperest, kimisi romantik, kimisi duygusuz askerlerin yüzleşeceği gerçek, ilk başlarda asık suratlarken zamanla öfkeli yüzler olacaktır. Zorla madende çalıştırılan işçisinden eşleri öldürülen kadınlara, halkına bağlı belediye başkanından direnişi yeşerten ve büyüten gençlerine, bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkün kasaba halkı, kendi içlerindeki hainlere ve bireysel çıkarlarını halkının önünde tutanlara rağmen sönük bir mum ışığı gibi başlayan mücadelelerini işgal ordusunu yakacak koca bir ateşe dönüştürecektir. Kasabayı fetheden sinek kağıdı zamanla güneşin doğuşuyla sinekler tarafından fethedilecektir.   Irgat bir ailenin çocuğu olan, gençlik yıllarında çiftliklerde ve üniversite döneminde de çok farklı işlerde çalışan John Steinbeck’in 1942 yılında yayımlanan Ay Batarken adlı romanı bir kasaba halkının yurtlarını işgal edenlere karşı verdiği mücadeleyi anlatmaktadır. Steinbeck, yurt savunmasında bir halkın kendi potansiyelini aşıp neler yapabileceğini anlattığı bu eserinden öncesinde ve sonrasında yazdığı eserlerinde dönem dönem bireysel hikayelere yönelmiş dönem dönem ise toplumsal sorunları kaleme almıştır. Yazar ilk eserlerinde kendi amaçları uğruna toplumdan kopmuş bireylerin hikayelerini anlatır. Daha sonraki yıllarda yazdığı Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga gibi romanlarında ise işçi ve işveren arasındaki çatışmaları, göçmen ve mevsimlik işçilerin sorunlarını ve çalışma koşullarını okurlarına aktarır.   Steinbeck’in bağımsızlık ve özgürlük uğruna halkların mücadelelerine bir örnek, belki de bir ışık olabilecek Ay Batarken adlı eseri umudumuzla, sevgimizle, dayanışmamızla, kavgamızla yaşadığımızı bir kere daha bize hatırlatmaktadır. https://www.facebook.com/barakakulturmerkezi/videos/653211562167840      

Frida Yaşarken Yaşananlar- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

nazen frida

2'den 22'ye yaptığımız paylaşımlarda bugün Argasdi günü. Son sayımızda yer alan Frida dosyasından tarihsel bir arka planla "Frida Yaşarken Yaşananlar"ı paylaşıyoruz sizlerle... nazen fridaFrida'nın yaşadığı 1900'lü yılların ilk yarısı, Latin Amerika'dan Sovyetlere, Afrika'dan Avrupa'ya, dünyanın hemen her yerinde çalkantılı yıllardı. Kızıl Rosa'nın “Ya sosyalizm ya barbarlık” önermesindeki her iki seçenek de, tahteravallinin iki ucu gibi art arda insanlığı sallamaktaydı. Birinci ve ikinci paylaşım savaşları, eşi görülmemiş bir kıyıma, yıkıma ve israfa yol açarken, 1917'den itibaren Avrupa'yı bir protesto ve devrim dalgası kasıp kavurdu. Halkın savaşa kuvvetli tepkisi, yönetenleri alaşağı edilmenin eşiğine getirmiş, kapitalizm, son nefesini vermekten kıl payı kurtulmuştu. Birinci Dünya Savaşı, önce 1917’de Rusya’da, sonra 1918’de Almanya’da devrimle sona erdi. Ancak 1920’lerin sonuna gelindiğinde, bu büyük devrimci dalga artık dünyanın dört bir yanında duruluyordu. Alman devrimi yenilmişti ve Ekim 1917 ayaklanması, dünya sosyalist devriminin fitilini ateşleyememişti. Rus devrimi tecrit edilmiş, düşmanlarla kuşatılmış, savaşın yıkımına uğramış ve yoksullaşmış durumdaydı. Rejim, zamanla içine kapandı ve yozlaşarak eski sosyalist fikirlerin çirkin bir taklidine dönüştü. Stalin liderliğindeki Rusya’da işçi sınıfı demokrasisi yok edildi, muhalif görüştekiler sürgüne gönderildi, öldürüldü. Aynı zamanda Büyük Buhran ve faşizmin yükselişi Amerika ve Avrupa’da milyonlarca insanı derinden etkilemiş, yenilgiyle sonuçlanmış olsa da İspanya’da faşizme karşı enternasyonal dayanışmanın da sergilendiği önemli bir savaş verilmişti. Aynı anda dünyanın diğer ucunda Yerkürenin bir yanında tüm bunlar yaşanırken diğer yanındaki Latin Amerika ülkeleri yeni bir tür sömürgecilikle karşı karşıyaydı; ABD emperyalizmi… Halbuki bu uzak kıtanın halkları, Avrupalı sömürgecilerinden ulusal bağımsızlıklarına kavuşalı daha sayılı yıllar olmuştu. Bir dönem diktatör ailelerle, bir dönem askeri darbelerle ve son 20-30 yıldır da uyuşturucu trafiğiyle tehdit edilen Latin Amerika, büyük etki bırakan devrimlere ev sahipliği yapmıştır. Bu devrimlerden en uzun süreni, 30 yıl ile Meksika Devrimi’dir. Başlama nedeni, adil bir toprak reformunun gerçekleşmeyişi ve ulusal zenginliklerin ABD ve Avrupalı güçlerce pervasızca yağmalanmasıdır. Frida’nın hayata gözlerini açtığı ilk yıllarda, 1910’da Meksika, İspanyol sömürgecilerin soyundan gelen toprak sahibi seçkinlerin hakimiyetindeydi. Yönetimde diktatör bir başkan Diaz vardı ve ekonomisi giderek Amerika’nın ticari çıkarlarının esiri oluyordu. Yerli Kızılderililerin ve karma ırk Mestizos’un oluşturduğu çoğunluk ezilmekteydi. Liberal siyasetçi Madero, 1910-11 silahlı isyanında Diaz’ı yönetimden indirdi. Ama tarım reformu vaatlerini gerçekleştiremeyince, toplumsal konulara duyarlı bir eşkıya olan Panço Villa kuzeyde, köylü bir çiftçi olan Emiliano Zapata ise güneyde yeni hükümete karşı devrimci bir savaş başlattılar. Sloganları “toprak ve özgürlük” olan Villa ile Zapata’nın köylü orduları 1914’te Meksiko şehrine girdi. Fakat iktidarını almak yerine tekrar liberal hükümete bıraktılar. Radikal bir toprak reformu yapmayı reddeden hükümet birlikleri, köylü gerillaları ezmek için ABD kuvvetleriyle omuz omuza çarpıştılar. Zapata 1919’da, Villa ise 1923’te öldürüldü. Daha sonra ülke yönetimi uzun süre sabit kalamadan değişmeye başladı. En sonunda Ulusal Devrimci Parti’nin yöneticilerinden birisi olan Kızılderili kökenli Cardenas başkanlığa geçti. Milyonlarca hektar toprağı halka dağıttı; kolektif tarımsal birlikler kurdurdu, hastane okul gibi hizmetleri arttırdı. Eğitim sistemi sosyalist anlayışla düzenlendi, teknik eğitim veren enstitüler kuruldu. Bunlara Meksika’nın kültürel yaşamındaki canlanma eşlik etti. Ulusal ve evrensel kültür değerlerinin uyum içinde bütünleştiği yapıtlar verildi, resim ve müzik sanatları gelişti. İspanya iç savaşı döneminde ülkelerini terk etmek zorunda kalan pek çok sanatçı, yazar ve bilim insanının Meksika’ya sığınmasına izin veren Cardenas, Stalin’e muhalefet eden Troçki’yi de Meksika’da ağırladı. Değişik siyasi görüşlere yaşam hakkı tanınması Meksika’nın siyasi yaşamı için büyük bir zenginlikti. Zapatista Devrimi, Meksika halklarına sadece ekonomik ve politik özgürlüğü değil, kültürel devrimin evrensel sanatçılarından Frida’yı da kazandırmıştı. İşte Frida Kahlo dünyanın ve ülkesinin bu koşullarında hayatını sürdürdü.  “Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının!” Kişiliğini, köylü devrimi ve toprak reformunu gerçekleştiren Zapata Devrimi ile bütünleştiren ve “Ben devrimle doğdum” diyerek doğum yılını 1910 olarak değiştiren Frida, “Devasız hastalığımın zayıf bıraktığı bedenim, tüm gücünü, enerjimi devrime adamakta buluyor; hayatta kalmamın tek amacı budur” diyecek kadar Zapatista Devrimi’ne bağlıydı. Frida, resimlerinde ölümsüzleştirdiği, “toprak ve özgürlük” sloganıyla, ayağa kalkan köylülerin kıyafetlerini giyiyor, takılarını takıyordu. Frida için ikinci önemli ilham kaynağı, 1917 Ekim Devrimi'ydi. Marksizm'e duyduğu ilgi ve yakınlığı, “Marksizm hastaları iyileştirecek” adlı bir tabloda ifade etmişti. Meksikalı devrimci sanatçı Orozco, eşi Diego ve başka genç sanatçılarla birlikte 1922’de Teknik İşçiler, Ressamlar ve Heykeltıraşlar Sendikası’nı kuranlar arasındaydı. Sendikanın manifestosunda, yeni, kökeninde yerli (ve özünde Amerikan yerlisi) bir sanat; “herkes için, mücadeleci ve eğitici” bir sanat çağrısında bulunuluyordu. İspanya iç savaşı patlak verdiğinde, Frida, faşizme karşı cumhuriyetin desteklenmesi için bir dayanışma komitesi kurdu. Toplantılar düzenledi, mektuplar yazdı, acil yardım topladı, İspanya’ya gönderilmek üzere giysi ve ilaç kolileri hazırladı. İspanyadaki faşizm için “Siyasal olaylar içinde beni en çok etkileyen bu savaştır. Gaddar, iç parçalayıcı bir olaydır.” diyordu. Hem kendi ülkesindeki hem de Latin Amerika’daki eylemliliklerde aktif rol aldı. 1954 yılında ölümünden hemen önce, Guatemala'nın sol eğilimli cumhurbaşkanının CIA destekli bir darbeyle devrilmesini protesto etmek için, tekerlekli sandalyesiyle hayatının son gösterisine katılmıştı. 1930'lu yıllarda Frida ve eşi Diego, Stalin tarafından sürgüne gönderilen Rusyalı devrimci Troçki'yi evlerinde ağırlayarak desteklemişti. Ancak yaşamının son yıllarında Troçki'nin ve sosyalist demokrasinin düşmanı Stalin'e dair olumlu ifadeleri de vardır. Bir yazısında; “Ülkemin ve hemen hemen bütün halkların tarihini okudum. Sınıf mücadelelerini ve ekonomik mücadelelerini çoktan biliyorum. Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’nun materyalist diyalektiğini açık seçik anlıyorum. Yeni komünist dünyanın temel direkleri olarak seviyorum onları.” demektedir. Ayrıca Frida Kahlo müzesinde, Frida'nın yaptığı iki Stalin portresi sergilenmektedir. Frida gibi özgürlükçü bir sanatçının Stalin’e sevgi ve hayranlık duyması şaşırtıcı olmakla birlikte o dönemin koşullarında Rusya’da ve Komünist Parti içinde yaşananların detaylı bilinememesi veya emperyalist baskılara karşı sosyalist devrimin tarafında durmak istemesi bunun bir sebebi olabilir. Üyesi olduğu Meksika Komünist Partisi ile örgütsel bağları veya Troçki’yi dünyanın bir ucunda buz baltasıyla öldürtebilen karanlık bir güçten duyulan çekinme ve içten içe korku da olabilir... Çünkü Frida, çok acı çekmesine rağmen yaşamayı seven ve hayat dolu bir kadındı. Belki de bu yüzden son tablosuna “Yaşasın Hayat” adını vermişti.   Kaynaklar: 1-Marksist Dünya Tarihi, Neil Faulkner, Yordam Kitap 2-Frida Kahlo - Aşk ve Acı, Rauda Jamis, Everest Yayınları 3-Kendi Gerçeğimin Resmini Yapıyorum, Chistina Burrus, Yapı Kredi Yayınları  

Yollara Düştük- Kemal Vural

By Şifa Alçıcıoğlu

yollara düştük

Her gün "2'den 22'ye" diyerek birçok paylaşımla karşınızda olmaya devam ediyoruz. Bugün sizleri Argasdi'nin sanat sayfasından bir belgesel film yorumuyla karşılıyoruz: "Yollara Düştük". Yeşilçam Sinemasında sinema emekçilerinin örgütlenerek ortaya çıkardığı bir sendikalaşma hikayesi, aslında gerçeği. Keyifli okumalar ve izlemeler... yollara düştük “Size karşı sorumluyuz. Sizden destek almak için yollara düştük.” Bu cümlelerle başlıyor belgesel ve 1977 yılında sinema filmlerine uygulanmaya başlanan sansüre karşı yürütülen mücadele, o dönemi yaşayanlar tarafından anlatılıyor. 1977 yılında çıkarılan sansür kanunu nedeniyle Yeşilçam Sineması ölme noktasına gelir. Polis ve jandarma komutanlığı da dahil birçok kurumun film çekimlerine karışmasına neden olan sansür kanunu, beraberinde oto-sansürü de getirmişti. Buna rağmen filmlerin sansür kurulundan onay alamaması ve diğer baskılar da birleşince bir grup aydın sinema oyuncusu ve yapımcısı Ankara’ya bir yürüyüş düzenleyerek seslerini duyurmaya karar verirler. Daha önceden böyle bir tecrübeleri olmadığından fikir almak için Vedat (Hoca) Türkali’ye danışırlar. Yürüyüşün, sinemanın özgürleşmesi ve gelişmesi için yapılacağına dair bir bildiri yazılır ve mevcut kişiler tarafından imzalanır. Fakat örgütlenme safhasında Türk sineması kurulduğundan beri sigortasız ve maaş güvencesiz çalıştırılan sinema emekçilerinin bu yürüyüşe katılmayacağı anlaşılır. Çünkü onların haklarını iyileştirmeye yönelik tek bir kelime bile bildiride yoktur.  Ve işçilerin katılmadığı bir eylemin başarıya ulaşmasının da mümkünü yoktur. Bunun üzerine bildiriye işçilerin çalışma koşullarını iyileştirici maddeler de eklenerek bildiri güncellenir. Yürüyüş basına duyurulur fakat basında kendine fazla yer bulamaz. Aksine o dönem yaygın olan porno filmler örnek gösterilerek idareciler tarafından ahlaksızlıkla suçlanırlar ve eylemin içi boşaltılmaya çalışılır. Tüm bu engellemelere rağmen örgütlenme mükemmel şekilde yapılır ve yürüyüşün yapılacağı günler tek bir film seti bile çalışmaz. Dağıtılan bildiriler sayesinde yürüyüş halktan da destek görür, yolda karşılaştıkları grevdeki işçilere destek belirtirler. Yapılan organizasyonlarla yürüyüş sıkıcı ve yorucu olmaz, aksine neşe dolu olur. Yürüyüş boyunca sözlü ve fiziksel saldırılara maruz kalsalar ve yetkililer son gün Ankara’ya girmelerine engel olmaya çalışsa da geri adım atmayarak yürüyüşlerini tamamlarlar. Bu eylem neticesinde sansür uygulaması esnetilir. Sinema emekçileri, haklarını korumanın en iyi yolunun sendikalaşma olacağında kanaat getirerek Sinema Emekçileri Sendikası’nı (SİNE-SEN) kurdular. Ne yazık ki ülkemizde mevcut sendikaların çoğu halen daha özel sektör çalışanlarına yönelik adımlar atmıyor ve kamu sendikacılığı yapmaya devam ediyorlar. Yapılan eylemler çoğu zaman uzun, sıkıcı ve yorucu hale geliyor. Yine halka dertlerini tam olarak anlatamamaları yüzünden idarecilerin hedef şaşırtmasına olanak sağlıyor ve halktan tepki görüyor, haklıyken haksız duruma düşüyor. Geçtiğimiz aylarda yaşanan KIB-TEK genel grevi örneklerden sadece biri. Hükümetin vaat ettiği yatırımları yapmaması nedeniyle en doğal hakları olan genel grev hakkını kullanmışlardır fakat halkla olan iletişim bozukluğu nedeniyle, yaşanan aksaklıklar kuruma ve sendikaya tepki olarak dönmüştür. Hükümet de bunu fırsat bilip grevi yasaklamıştır. Özel sektör çalışanlarını örgütlemeden yapılan eylemler her zaman için eksik kalır, çünkü işçi ve emekçinin en güzel “rolü” sokaktadır. https://www.youtube.com/watch?v=8axHCQRqjU0

27 Mart Dünya Tiyatro Günü-Onur Bütüner

By Şifa Alçıcıoğlu

a8317-cover-small

Bellekte bugün:27 Mart Dünya Tiyatro Günü ...Çünkü tiyatro bir devrim provasıdır, keyifli okumalar dileriz... a8317-cover-small27 Mart, 1961'de Uluslararası Tiyatrolar Birliği (International Theater Institute) tarafından Dünya Tiyatro Günü olarak ilan edilmiştir. Her yerde olduğu gibi ülkemizde de hem sokakta hem de sahnede birçok amatör ve profesyonel tiyatrocu tarafından bugün kutlanmaktadır. Bizim için tiyatro gününün olması, tiyatronun gücünü daha da göstermek anlamında önemlidir. Ezilenlerin Tiyatrosu’nun kuramcısı Augusto Boal’in “Belki de tiyatro kendi içinde devrimci değildir ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır” sözünde vurguladığı gibi bizler tiyatronun toplumu uyandırıcı, barıştan, emekten yana bir dönüştürme çabası olduğuna inanıyoruz. Ve bu anlamda da tiyatroyu başka bir dünyanın yaratılmasına doğru bir araç olarak görüyoruz. Ki zaten dönüp de geçmişe baktığımızda sanattan egemenlerin ne kadar korktuğunu görmek mümkün. İktidarlar her zaman sanatın dönüştürücü, halkı uyandıracak gücünden korkmuş ve her fırsatta sanata müdahale etmiştir. Bundan nasibini alanlardan biri de tiyatro olmuştur. Çok geçmişe gitmeye gerek kalmadan bunun en yakın örneklerini hem yakın coğrafyamızda bulunan Türkiye'de hem de ülkemizde görmemiz mümkündür. Türkiye'de yakın zamanda birçok tiyatrocu oynadıkları oyunlar yüzünden gözaltına alınmış, devlet tiyatroları kapanmanın eşiğine getirilmiş, Barış Atay’ın oynadığı “Sadece Diktatör” oyunu yasaklanmıştır. Aynı şekilde ülkemizde de duayen sanatçılarımızdan olan Yaşar Ersoy’un “Yangın Yerinde Kabare” oyununun Devlet Tiyatroları’nda oynanması engellenmiştir. Tüm bunların nedeni açıkça bilinmektedir. Çünkü tiyatro insanların yaşadıkları sıkıntıların sebeplerini yüzlerine vuruyor. İnsanları silkeleyip onlara bir şeylerin değişme ihtimali olduğu ile ilgili umutların hala tükenmediğini anlatıyor. İktidarın maskesinin düşmesini sağlıyor. Tarihin her döneminde tiyatroyu, toplumu özgürlükçü yönde değiştirmek değil uyutmak ve oyalamak için kullanan sanatçılar da olagelmiştir. Ta Antik Yunan’da, tragedyalarla halkın, süregiden eşitsiz düzeni sorgulamaması, kaderine boyun eğmesi ve korkup sinerek yönetenlerin işine karışmaması sahnelerden salık verilmekteydi. Günümüzde de yönetenlere yakın duran veya “tarafsız” bir yerden tiyatro sanatını icra ederek aslında bu eşitsiz ve baskıcı sistemin devamına hizmet eden tiyatrolar, tiyatrocular vardır. Oysa tiyatro, insanın tüm eylemleri gibi zorunlu olarak politiktir ve onu politikadan ayırmaya çalışanlar, bilerek veya bilmeyerek politik bir tutum sergilemektedir. Ülkesinin ve dünyanın savaşlarla, ekonomik ve ekolojik yıkımlarla, insan hakları ihlalleriyle, kadına ve çocuğa şiddetle dolu olduğu bir çağda, suya sabuna dokunmadan sadece sanatını icra eden tiyatrocular, bu büyük sanatın gücünü bu korkunç sistemin hizmetine sunmaktadır. Elbette sahnelerden güzeli, estetiği ve insan ruhuna dokunanı göstermek tüm sanatlar gibi tiyatronun da vazgeçilmezidir. Ancak yaşanılan çağa sahne üzerinden bir ayna tutulması da sanatçıların topluma karşı en önemli sorumluluğudur. Tiyatro severlerin sorumluluğu ise bir yandan sanata katılmak ve sanatçıları desteklemek, öte yandan katkı ve eleştirilerle tiyatroyu barıştan, emekten, ezilenden ve insanlıktan yana taraf olmaya, halkın menfaatlerinin hizmetine koşmaya zorlamaktır. Yaşanan sıkıntıları dışarıdan görme ve nasıl değiştirebileceğimiz ile ilgili sorgulama yapma imkanı sağlayan tiyatro “insanı insana insanca anlatma sanatıdır” ve tiyatrolarda anlatılan senin hikayendir. Kısaca tiyatro daha güzel bir dünya için bizlere umuttur. Ve umut en son ölür.

Başında Çiçekler, Göğsünde Orak-Çekiç (Bir Mücadelenin Fırça İzleri)-Emel Cicibaba

By Şifa Alçıcıoğlu

frida-kahlo kürtaj

Herkese Merhaba… Argasdi’nin 57. Sayısı olan “Frida Kahlo” dosyamızdan Feminist-iz sayfasında yayınlanan makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Saat 2’den 22’ye kadar merak ettiklerinizi, katkılarınızı, eleştirilerinizi ve yorumlarınızı bizlerle paylaşmanızı bekliyoruz. Sanatla-kültürle kalın… frida-kahlo kürtajFrida, hayatı boyunca yaşadığı tüm zorluklara rağmen hiçbir zaman yılmadan asla pes etmediği mücadelesini sanatıyla gösterdi. Aşk acısı, geçirdiği kazalar ve onların yarattığı travmalar, iki bebeğini kaybetmesi, istismara uğraması, hayatı boyunca sakat kalması gibi yaşadığı büyük acılar, onun Komünist Parti’ye üye olmasında ve devrimci mücadeleye katkı koymasında büyük rol oynadı. Yılmak bilmeyen adam Wilhelm Frida ve babası çok özel bir ilişkiye sahipti. Kız kardeşleriyle birlikte anneleri tarafından dini açıdan muhafazakar ve sıkı bir şekilde yetiştiriliyorlardı. Fakat Frida öğrenmeye aç bir çocuktu ve resim yapmaktan çok hoşlanıyordu. Babası onu Meksika’daki Alman Koleji’ne yazdırdı. Frida burada Wolfgang von Goethe, Friedrich Schiller ve Arthur Schopenhauer gibi birçok Avrupalı filozofa aşina oldu. Daha sonra burada yaşadığı istismar ile büyük bir travma geçiren Kahlo okuldan ayrılmak zorunda kaldı. 1922’de değişen eğitim politikası ile Ulusal Hazırlık Okuluna, sınavı geçerek başlamaya hak kazanan 35 kızdan biri oldu ve akademik anlamda mükemmelleşeceği  bu yola çıktı. Babasının ona olan inancı ve her zaman ona açtığı kapılar sayesinde günümüz tarihinde yerini  alacak olan Frida Kahlo olmaya ve politik anlamda aktifleşmeye başladı. Işte o yılmak bilmeyen adam, kızının istikbali için yılmadan çabaladı ve belki de Frida asla pes etmemeyi babasından öğrendi. Tuvallerde saklı bir feminizm Frida, sürrealist bir ressam olarak biliniyordu. Fakat kendi çizdiği eserlerde gerçek dışı olayları değil, kendi gerçekliği ve hayat hikayesini anlattığını söylüyordu. Yaşadığı tüm zorlukları tuvallere döküyordu. Kürtaj, cinsiyet rolleri, doğum gibi birçok derdini fırça darbeleriyle anlatmaya çalışıyordu insanlara. Geçirdiği kazalardan sonra çok uzun süre yatağa mahkum olan Frida, aynalara bakarak kendi otoportrelerini resmetmeye başladı. Hayatının her döneminde yaşadığı tüm acıları kendi bedeninden yola çıkarak çizdi ve anlatmaya çalıştı. O, zincirlendiği yatağında devrimin ve mücadelenin bir simgesi oldu ve feminist akım için önemli bir sembol haline geldi. Yatalak olması da onun için bir sorun teşkil etmiyordu. İlk kişisel sergisine yatağını taşıtarak katılan Frida, kadınların ataerkil toplum içinde ikinci planda olduğu ve türlü eşitsizliklerle karşılaştığı 1900’lerin ortası olan o dönemde, tüm bunlara olan isyanını göstermek için sergisinde tabii ki bulunacaktı! Karşıtlar En büyük ve çalkantılı aşkı olan Diego Rivera’ya saplantılı denebilecek kadar aşıktı. Kız kardeşiyle aldatılması bile ona olan aşkından vazgeçirememişti Frida’yı. Defalarca  aldatılan ve buna rağmen  boşandıktan sonra bile tekrar Diego’yla evlenen Kahlo’nun feminist olmadığını, hatta bu yaptıklarının ve boyun eğdiklerinin de bunun ispatı olduğunu söyleyen bir kesim de mevcuttu. Oysa bir kişinin feministliği, aşkının ve tutkusunun yoğunluğuyla değil örgütlü ve özel yaşamında kendisi ve toplumu için tüm yaptıkları ve yapmadıklarıyla sınanmalıdır. Frida ve Diego sadece aşık değil, yoldaş, meslektaş hatta arkadaştı. Ne de olsa Frida onu hayatının en büyük ikinci acısı olarak görüyor ve onun yüzünden çektiği tüm acıları resmediyordu. O acıları resmettiği eserlerinde çıkış noktası Diego iken ondan nasıl tam anlamıyla kopabilirdi ki? Her çiçekte o ve her tuvalde devrim! Çoğunu yatarak geçirdiği hayatı sonlandığında yakılmak istedi. Şimdi külleri müze olan Mavi Ev’de sergileniyor. O Latin Amerika kökenlerini, ülkesini hep giysilerinde, başında taşır ülkesinin ve tüm işçilerin özgürlüğü için buna sarılırdı. Devrim ise hep göğsündeydi. Devrim onun her şeyiydi. Hasta yatağında göğsüne çekiç orağı çizmiş, kafasına taktığı Meksika’ya özgü kültürel bir simge olan çiçekleriyle her şeye rağmen inandığı ‘devrim’e sarılmıştı. O Meksika devrimini doğum günü kabul edecek kadar inanıyordu komünist mücadeleye. Komünist mücadele içinde, sırtlandığı ve kanatlarıyla daha da yükseğe çıkardığı feminist mücadelenin bir simgesiydi o. Hala daha da öyle! Onun sadece görünüşündeki renkliliği, bedensel ve cinsel özgürleşmesini ön plana çıkaran sığ feministler için değilse de bugünün sosyalist feministleri için bu dünyadan Frida’nın geçmiş olması, halktan, köylülerden, yoksullardan, emekçilerden yana duruşu ve sorgulayıcı ama her daim örgütlü yaşamı ile anlamlıdır.   Kaynaklar: Aşk ve Acı” R. Jamis, Everest Yayınları, Mart 2019 Frida Kahlo: Bir Fahişe Olarak Doğdum”, Temmuz 2013, https://bit.ly/2RHThNO “Hayata Başkaldıran Kadınlar”, Mart 2017, https://bit.ly/2sfTqgE  

Piyasalaştırılan Frida-Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

ped

Argasdi'de bugün; Frida dosyamızdan Tahsin Oygar'ın kaleminden "Piyasalaştırılan Frida" yazısını sizlerle paylaşıyoruz.frida-barbie720x566 esasfotoSon yıllarda oldukça popüler bir figür, idol haline gelen, getirilen Frida Kahlo yaşamı, fikirleri, mücadelesi veya sanatı yerine silueti, oyuncağı, imajı ile yaşamlarımızda daha fazla yer bulmaya başladı. Che, Marx ve benzeri antikapitalist, devrimci değerli insanlar da bu çeşit saldırılara uğradılar uğruyorlar. Yaşamlarını kapitalizm ile savaşmaya adayan, bu uğurda fikir, direniş, mücadele, sanat üreten, toplumlarına mal olmuş hemen hemen herkesi kapitalizm bir yolunu bulup kara dönüştürmeye, içini boşaltmaya çalışıyor. Sistem şöyle: Eğer yok edemiyorsan değersizleştir, manipüle et ve sat. Böylece hem kar elde ediyor, hem de bu kişileri popüler idole, moda ürününe dönüştürüp, onlara vasat bir hayranlık duyan kişilere vicdan rahatlatma aracı, farklı görünmek isteyenlere veya kendilerini entel dantel satmak isteyenlere de süs malzemesi olarak satmaya çalışıyor. Bu konuda da oldukça başarılı görünüyorlar.

restoran

  Frida piyasada Cancun’nun tatil paketlerinde “Frida deneyimi yaşayın!” diyen bir sloganla başlayan silsile Apple firmasının iphone kullanıcılarına papuçemoji olarak Frida’yı kullanabilme imkânını sunmasına kadar uzanan bir yelpazede ürünler sunuyor müşteriye. Piyasa Frida’yla şekillendiriliyor.  Bilinen, Frida’nın yüzünün kullanıldığı “lisanslı”(!) ürünler şöyle; ojeler, kredi kartları, tişörtler, takılar, çeşit türlü alkollü içecekler, tabaklar ve bu tabaklar ile servis yapılan restoranlardan oluşan zincir, saatler, pabuçlar ve hatta kadınların regl dönemlerinde kullandığı bir ped markası olan Saba’nın ambalajı. Kan dondurucu! Lisanslı dedim çünkü Kahlo’nun yeğeninin kızı Mara Cristina Romeo Pinedo, Frida Kahlo Corporation şirketinin kurucusu ve hissedarları arasında, şirket Kahlo’nun çehresini lisanslamış satıyor durumda. Feodal kan bağını kullanıp teyzesinin ruhuna ihanet eden bu kadın olmasaydı da Kahlo’nun ürünleri yapılıp satılmaya devam edecekti elbette. Zaten bir sürü “lisanssız” ürün var ama sırf feodal bağın var diye de o insanın fikirlerine, sanatına, duruşuna para için saygısızlık da ayrı bir ayıp benim için. Paragöz yeğen 2018 yılının mart ayında Barbie bebeklerinin üreticisi Mattel’e de dava açtı. Mattel firmasının Frida Kahlo bebeği ürettiğini öğrenen aile Meksika mahkemesine başvurdu. Mattel firmasının adiliğini ve bugüne kadar doğaya ve fiziğe aykırı kadın bedeni anlayışını biliyorsunuzdur. Frida’yı da tüm diğer Barbie bebekleri ile aynı ölçülerde yaparken kaşlarını da ayırmışlar. Şimdilik ailenin açgözlülüğü tüm Frida Barbie’lerini toplatmaya yetti ama Mattel kesenin ağzını açarsa gelecek yılın mart ayında Frida Barbie bebekler piyasada yerini alır kuşkusuz. Neyse ki Frida ve sevgilisi Diego Rivera kendi sanat eserlerini Meksika halkına miras bırakmış, yoksa bu aileye kalsaydı eserlere internetten ulaşmakta bile ciddi sıkıntılar yaşardık. oje Şunu söylemekte yarar var: Frida’nın sadece çehresi değil piyasalaştırılan. Onun aşkları, acıları ve hayatı da piyasalaştırılmış durumda. (Frida’nın fikirleri, mücadelesi ve sanatını içeren tüm ürünleri, filmleri ve kitapları tenzih ederim.) Bir arabesk Brezilya dizisi kıvamında magazinsel aşk ve kadersizlik hikâyeleri içeren çeşitli ürünlerle, kendi eserlerinden ve fikirlerinden yoksun müzelerle, eserlerini postmodernizmin belirsizliği ile değerlendiren eleştirel makalelerle de piyasalaştırılmaya devam ediyor Frida. Tiksindirici, ırkçı muhafazakar partinin o dönemki lideri ve İngiltere’nin eski Başbakanı Theresa May bile Frida resimleri olan bir bileklikle İngiltere halkının karşısına çıkmıştı birkaç ay önce. Bu mide bulandırıcı olayın nedeni çok açık! May her daim halkının yanında olan Frida’yı brexit tartışmaları ile yıpranan kendi imajını yeniden onarmak için kullanmaktaydı. Oysaki Frida Her şeyden önce devrime, eşitliğe, özgürlüğe inanan bir komünist feministti ve Stalinizmin etkisi altında kalan Komünist Parti’den, sevgilisine yapılan haksızlığa karşı onunla birlikte  istifa edecek kadar da aşık. Başkası ile olduğu için Diego’dan ayrılan fakat Detroit Savaşı denilen ve Henry Ford’a karşı yapılan 1932 işçi grevlerinde duvar resimleri ile sokakta işçilerin yanında yer alan Diego’ya bu mücadeleye katıldığı için tekrardan aşık olan biri. Sürrealist tarzda resim yaptığını iddia edenlere karşı çıkan, 1917 devriminin ilham kaynağı olduğunu söyleyen "Marksizm Hastaları İyileştirecek" isimli bir tablosu bulunan bir ressam. Bugünün modası haline getirilen kıyafetleri ve takıları ise Meksika devriminde önemli rol almış devrimci yerli bir halk olan, “toprak ve özgürlük” sloganıyla devrime koşan Indios’ların kıyafetleri ve takılarıdır. Frida İspanya iç savaşında cumhuriyetin desteklenmesi için uğraş vermiş. Guatemala'nın sol eğilimli cumhurbaşkanının CIA destekli bir darbeyle devrilmesini protesto etmek için, tekerlekli sandalyesiyle protestolara katılmıştır. İşte Frida bunlardan dolayı kapitalizm için piyasalaştırılmaya değerdir. Kapitalizm koşullarında bu tür devrimci figürlerin piyasalaştırılması sadece kar için değil onların değersizleştirilme çabası içindir de. Bu anlamda, onların hayatlarını, fikirlerini mücadelelerini ve sanatlarını iyi bilmek, anlamak ve yaşatmak devrimci bir görevdir.   Kaynaklar: http://bit.ly/2rDpYkS http://bit.ly/2Sy194F http://bit.ly/2Mz3uJ5 http://bit.ly/2Q1b15t http://bit.ly/2Sw7td6

Geçmişten Günümüze Kıbrıs Halk Müziği-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

132428

Sağlığımız için evlerde kalma sorumluluğumuzun arttığı bu günlerde sizler için Argasdi'nin 57. sayısından Kıbrıs halk müziğiyle ilgili makalemizi paylaşıyoruz.  Argasdiyle, kitapla, müzikle ve en önemlisi sağlıkla kalın... 132428Kıbrıs Halk Müziği dediğimizde kulağımızda hemen bir müzik duyulmaya başlar. Bu müzik yaşadığımız ana göre anlam kazanır. Askerdeysek “Beşparmak Dağları”, meyhanedeysek   “Mağusa Limanı”, bir düğündeysek vazgeçilmezimiz “Kozan Oyun havası” gibi… Yıllar her alanda olduğu gibi müzik alanında da değişim ve gelişim gösterir. Kıbrıs Halk Müziğimiz folklorik dans alanında büyük bir anlam kazanmaktadır. Ağıtlar, sirtolar, karşılamalar, çiftetelli gibi parçalarımız birçok folklor grubumuz tarafından sergilenmektedir. Folklor kelimesinin sözlük anlamı “halk bilimi”dir. Halk müziğinin özelliği; halka ait olması, anonim olması, nesilden nesile geçerek yayılmış olmasıdır. İşte bizim için önemli soru: “Sizce kültürümüzün müziklerinin zaman içinde değişime uğraması iyi bir değişim mi kötü bir değişim mi?” Genel olarak bakacak olursak; günümüzde bu alanda her ne kadar müzikler orjinalliğini korumaya çalışsa da hem melodi anlamında hem de enstrüman anlamında birçok grupta halk müziklerimiz modernize edilmiştir. Ortaya çıktığı dönemlerde sadece keman, darbuka, ud, cümbüş, tef, kaval, davul kullanılırken günümüzde Kıbrıs müziğine gitar, flüt, trompet gibi enstrüman renkleri de eklenmeye başlanmıştır. Zaman ilerledikçe Kıbrıs müziğinde de değişimler kendini göstermeye devam etmiştir. Çağdaşlaştırılmış melodiler oluşturulmaya başlanmıştır. Sözlü şarkılarımız, yeni yapılan besteler, manili müzikler hepsi gelişerek zamandaki yerini bulmuştur. Örnek verecek olursak; Sol Anahtarı müzik grubumuz Kıbrıs’a ait olan eserleri, kendi enstrüman profiline göre şekillendirmiş, bilinen eserleri çağdaş tınılarla ve farklı müzik yapılarıyla harmanlayıp albümlerinde de yer vermiştir. Dinlediğiniz zaman “Vapurum Üç Borulu” parçası olduğunu hemen anlıyorsunuz ama sizi 70 yaşlarındaki büyüklerimizi götürdüğünden daha farklı bir duygu yoğunluğuna götürüyor. Ana melodi var fakat çeşitlemeler ve süslemeler artmış durumda oluyor. Gelişen ve ilerleyen teknoloji, ülkemizde daha sık kullanılmaya başlandıkça batı müziği enstrümanlarının hayatımıza girmesiyle halk müziğimiz daha da zengin bir hal alıyor. Örneğin “Mağusa Limanı” eseri, barlarda hafif rock tarzında kulağınıza gelebilir. Halk dansları oynanırken flüt tınısı yakalayabilirsiniz. Sol Anahtarı grubunda trompet-flüt-keman üçlemesiyle kendinizi başka diyarlarda bulabilirsiniz. 1980’ler ile 2020 yılındaki en sevilen halk müzikleri hala aynı ise bunu, çağdaş halk müziğine borçlu olabiliriz. Çağ ilerledikçe müziklerimizin de modernize oluşum doğallığında gelişiyor aslında. Kıbrıs şarkılarında enstrüman değişikliği, ezginin üzerinde doğaçlama esintiler, çalan grubun müzik yapısını ve tarzını ortaya koyuyor. Aslında bir parçanın ana tema melodisini değiştirmezseniz, parça özünü kaybetmeden çok değişik tarzlara bürünebilir. Sonuç olarak zamanı nasıl ki durduramıyoruz müzik de hiçbir zaman bir durmayacak. İlerleyecek, gelişecek, modernleşecek ama bu durumdan bazılarımız memnun olmasa da bazılarımız memnun olacak çünkü kendi halk müziğimizi nesilden nesile aktarmış, yaşatmış olacağız.  

Frida Bir Devrimciydi, Peki Sanatı da Öyle miydi?- Cansu N. Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

frida

frida Frida'yı mercek altına altına aldığımız dergimiz Argasdi'de Frida ve sanat anlayışını Cansu N. Nazlı'nın kaleminden aktarıyoruz. Argasdinizi 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Khora Kitap'tan ve tüm bayiilerden alabilirsiniz. 18 yaşında bir tıp öğrencisiyken başına gelen o talihsiz otobüs kazası gerçekleşmeseydi büyük ihtimalle Frida ile bir ressam olarak tanışmamız mümkün olmayacaktı. Aylarca hiç kıpırdamadan yatması gerekliliği, onu oyalanması için resim yapmaya itmişti. Sonrasında, sanatına hayran olduğu ünlü ressam Diego'ya resimlerini göstererek resim yapmaya devam edip etmemeyi sorması ise Frida'nın yolunu hem resimle hem de Diego ile ölünceye dek birleştirdi. Frida, 1943’te öğretim üyesi olarak çalışmaya başladığı La Esmeralda isimli sanat okulundaki işine sağlığı kötüleşene dek devam edecek ve ilk kişisel sergisini ölmeden 1 yıl önce, 1953’te açacaktı. Neden kendini bu kadar çizmişti? 143 eserinin 55’i otoportre olan ressama neden bu kadar kendini çizdiği sorulduğunda cevabı basit bir gerçeğe dayanıyordu; yatılı tedavi görürken yatağının üzerine taktırdığı aynada tüm gün boyunca yalnız kendini görüyor olması onu resim yaparken kendini model almaya sevk etmişti. Ressam kadınların otoportre çalışmaları kişisel olduğu için sanat çevrelerinde hakir görülürken çağdaşı olan ünlü ressam Picasso, Frida için "Biz onun kadar iyi portre çizemiyoruz."diyecekti. Frida sürrealist bir ressam mıydı? Fransa'da gerçekleşen sürrealist bir sergide resimleri sergilenirken sürrealizmin kurucusu sayılan Andre Breton Frida'yı bir sürrealist olarak kategorize edecek, Frida ise buna, kendinin hayallerini değil, kendi gerçekliğini çizdiğini söyleyerek hiddetle karşı çıkacaktı. Kendisi hiçbir şekilde kabul etmese de, belirli yazarlar tarafından bugün sürrealist ressamlar arasında anılmaktadır. Bazı yazarlar ise Frida'nın herhangi bir akıma doğrudan yerleştirilemeyecek nitelikte özgün tarzı olduğu yönünde yorumlarda bulunmaktadır. Sürrealist  bir ressam olup olmadığı tartışmasını bir kenara koyarsak; onun sürrealizmden nefret ettiğini ve bu kategoride anılmaktan duyduğu rahatsızlığı ifade etmesinde, ideolojik görüşünün etkili olduğunu söyleyebiliriz. Sürrealizmin burjuva sanatı olduğunu ifade etmesi ve sosyalist gerçekçi akıma dahil olma isteği onun komünist olmasındandı. Frida’nın resimlerinde yer alan etnik kıyafetler, tropik meyveler, hayvanlar ve mitolojik imgeler ekseriyetle Meksika kültürüne, dini inanışlarına ve yerel kimliğine dayanır. Frida’nın eserlerinin bu yönüyle, çeşitli akımların izlerini taşıyan, yerel köklerine inmeyi ve Meksikalı ulusal kimliği yaratmayı hedefleyen bir sanat akımı olarak tarifleyebileceğimiz Meksika Rönesansı’ndan etkilendiği söylenir. Özellikle, ABD’de yaşadığı dönem yapmış olduğu ‘ABD-Meksika Sınırında Otoportre’ çalışmasında ABD ve Meksika kültürü arasındaki farkı ortaya koyarak canlı renklerle hayat verdiği Meksika kültürünü sahiplenirken ABD’nin aşırı endüstrileşmesini ve emperyalizmini renksiz ve ruhsuz resmederek eleştirmiştir. Yine aynı dönem yapmış olduğu ‘Elbisem Orada Asılı’ adlı çalışması da benzer içeriktedir. Frida’nın kendi bedenini resmedişi Frida, çocuk sahibi olmayı çok istemesine rağmen geçirmiş olduğu düşükleri ve kürtajı ‘Henry Ford Hastanesi’ ile ‘Frida ve Düşük’ adlı çalışmalarında resmetmiştir. Yaşadığı kaza ve onlarca ameliyattan sonra çektiği bedensel acıları ifade ettiği pek çok resmi arasında en bilindik olanı ‘Kırık Sütun’dur. Frida’nın bahsi geçen çalışmalarında vücudunu çıplak resmediş şekli, ünlü erkek ressamların Susanna Banyoda, Samson ve Delilah, Üç Güzeller, Kırda Kahvaltı gibi çok bilinen eserlerde işlediği kadın çıplaklığından farklıdır. Anılan eserlerde, izleyicinin/alıcının da erkek olduğu düşüncesiyle çıplak kadın figürleri seyirlik bir arzu nesnesi ya da başka bir ifadeyle cinsel bir obje gibi resmedilmiştir. Frida’nın ölümünden yıllar sonra geliştirilen feminist sanat eleştirileri, kadın bedeninin nesneleştirilerek erkeklerin zevkine hitap edecek biçimde resmedilişini tenkit etmektedir. Frida’nın eserlerine dönecek olursak, onun ne bedensel acılar, ne de aşk acısı çektiğini ifade ettiği resimleri bedenini nesneleştirmemekte; çıplaklığa resimlerinde çok doğal biçimde yer verdiği görülmektedir. Son dönem çalışmaları… “Resim yapmamla ilgili rahatsızım. Her şeyin üstünde bunu komünist devrimci hareketin işine yarayacak bir şeye dönüştürmek istiyorum. Şimdiye kadar sadece kendimin samimi portrelerini yaptım ama partinin işine yarayacak çalışmalarda bulunmaktan çok uzağım. Sağlığım elverdikçe devrime birkaç olumlu şey katmak için bütün gücümle savaşmalıyım.” Ölmeden önceki son yıllarında resimlerinin devrimci mücadeleye katkı koyması düşüncesiyle yapmakta olduğunu sandığımız ‘Marksizm Hastaya Sağlık Getirecek’ ve Stalin portresi eserleri yarım kalmış, tamamlanamamıştır. Frida'nın resimleri sosyalizme hizmet etti mi? Sovyetler Birliği'nin ilk Sosyal Güvenlik Bakanı olarak, boşanmanın kolaylaştırılması, kürtajın yasallaşması, ücretsiz cinsiyet değiştirme ameliyatlarına olanak sağlanması gibi birçok uygulamaya öncülük eden Aleksandre Kollontay, otobiyografisinde emekçi kadının özgürleşmesi ile yeni bir cinsel ahlakın inşasını devrimci mücadelesinin ereği saydığını ifade eder. Frida’nın da aşkı, cinselliği sorgulaması ve resimlerinde annelik, kürtaj gibi konuları kamusallaştırmasının Kollantay’ın devrimci mücadelenin ereği saydığı kadın özgürleşmesine ve yeni bir cinsel ahlakın inşasına katkı sunduğunu söyleyebiliriz. Ancak Frida’nın ölmeden önce, devrimci mücadeleye katkı koymak için portresini yapmakta olduğu Stalin’in, Ekim Devrimi’nin emekçileri, kadınları, LGBT bireyleri özgürleştirici uygulamalarına son vererek devrimi gerilettiğini ve Kollantay’ı sürgün ettiğini de belirtmemiz gerekir. Sonsöz yerine Tarihin çok uzun bir dönemi kadınların resim sanatında yer almasına izin verilmemiş; resim alanında kadınların yapmış olduğu çalışmalar naif, kişisel, pastel renkler kullanılması kisvesiyle zanaat olarak görülmüş, sanat erkek işi sayılmıştır. Kadınların sanat akademilerine kabulü ise 19. yüzyılı bulmuştur.  Ünlü ressamların çoğunlukla erkek olması bu sebeple bir tesadüf değildir. Fiziksel engeli, cinsiyeti, cinsel yönelimi ve komünist dünya görüşü olmasına karşın tüm ayrımcı bariyerleri atlayarak dünyaca tanınan az sayıda ressam kadından biri olması Frida’nın en büyük devrimci başarısıdır.

Aşkın, Acının ve Devrimin Kadını – Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

resim

Frida dosya konulu 59. sayımızdan Frida ve aşklarına dair makalemizi keyifle okuyacaksınız. Argasdi'yi 10 TL karşılığında tüm gazete bayiilerinden, Khora Kitap Cafe ve Baraka Kültür Merkezi lokalinden temin edebilirsiniz. resim“Sadece ruhen ve bedenen zayıf düştüm. Ama resim yapabildiğim sürece yaşıyor olmaktan mutluluk duyacağım.” Frida Kahlo; Meksika devriminin çocuğu, tek başına dimdik ayakta duran bir kadın, kendinden kesinlikle ödün vermeyen, en büyük zaafı aşk olan, acıdan beslenen ve hayatı mücadele ile geçen yirminci yüzyılın en güçlü kadın ikonlarından bir ressam… Meksikalı Michelangelo olarak tanınan ünlü ressam Diego Rivera ile yaşadığı entrikalı ve acı dolu aşkın yanı sıra, geçirmiş olduğu trafik kazasının ardından vücudundaki birçok demir yığınıyla bir süre yatağa bağlandığı dönemde sonsuz bir aşkı daha buluyor Frida; resim. Eserlerinin büyük çoğunluğunu bu yatalak dönemlerinde yaratıyor. Ruh halini, çevresiyle olan ilişkilerini tuvaline yansıtan Frida’nın resimleri bir tür otobiyografiye dönüşüyor. Bu zor dönemi atlatmak ve güçlü kalabilmek için resme sarılıyor dört koldan ve aşk yaşıyor tuvalleriyle. Çoğu resmi otoportrelerden oluşan ressamın gerçeküstü imgeleri, hayatının iki büyük sorunsalı olan aşk ve acı gerçeği ile şekilleniyor. Ve en çok da, hayranı olduğu Meksika kültürünün ve devrimci halkının özelliklerini taşıyor tutkuyla yaptığı resimlerine. “Hayatımda iki ciddi kazanın acısına katlandım. İlki bir tramvayın beni yere devirdiği kazaydı. İkincisi ise Diego.” Geçirdiği tramvay kazasının ardından annesinin kendine tuval ve boya alıp yatağının üzerine bir ayna yerleştirmesiyle amatör olarak resim yapmaya koyulan Frida, bir arkadaşının aracılığıyla ünlü ressam Diego ile tanışıp evlendi. Her ikisi de sanatçı ruhlarıyla, “normal”in dışında, kıskançlığın sınırında, sadakatsizliğin beslediği ölümsüz aşklarını en derininden yaşadılar. Frida’dan 20 yaş büyük olan Diego’nun iri yarı ve yakışıklılık kriterlerine uymayan fiziği ile Frida’nın kendine özgü özgürlüğünün yan yana geldiği evlilikleri, “Fil ile Güvercin”in birlikteliğine benzetilmekteydi. Çocuk sahibi olmak istediler ancak Frida sağlık sorunları nedeniyle birçok kez düşük yaptı. Bunun peşi sıra pek çok acıyı barındırdı bu aşk; en başta sadakatsizliği. Önce Diego aldattı Frida’yı ve ayrıldılar. 1 yıl sonra yeniden evlendiler ve bu kez Frida birçok kez aldattı Diego’yu. Ve Frida bunların hepsini tuvallerine taşıdı. Ataerkil bir toplumda yaşayan, sadakatsiz bir eşe sahip, sağlık yönünden hayatının her evresinde ciddi sorunlarla burun buruna gelmiş, anne olmak istemiş ve olamamış bir kadın olarak Frida’nın resmettikleri birçok kadının anlatamadıkları; aşkları ve acılarıydı. “Norm”ların dışında olan sanki Frida’ydı ama sessiz kalan, kalıplara sıkışmış tüm kadınların sesiydi o. Aşklarını, acılarını, ayrılıklarını ve aldatmalarını özgürce yaşadı. Kocasıyla bir dargın bir barışık evliliği esnasında aşık olduğu fotoğraf sanatçısı Nickolas Muray’a bir mektubunda şöyle diyordu: "Nick, bir meleği severcesine seviyorum seni. Sen, vadimde bir zambaksın aşkım. Seni hiç unutmayacağım, hiç ama hiç. Sen hayatımsın benim. Umarım bunu asla unutmazsın..."  Bir süre kalbinde iki sevdaya yer olsa da Diego’ya olan aşkı itiyordu her yaptığına Frida’yı. Kıskandığı için kıskandırmak isteyerek aldattı eşini birçok kez. Kadınlarla da ilişki yaşadı. Bilhassa da Diego’nun onu aldattığı kadınlar ile de yaşadı bu ilişkiyi, aramak için kendinde olmayıp Diego’nun o kadınlarda bulduğu şeyi. Hep anladılar birbirlerini o yüzden birbirlerinden hiç kopamadılar ancak hiç de birleşemediler. Ve bu besledi ikinci büyük aşkını Frida’nın; resim… Yaşamak istediği her duyguyu resimleri aracılığıyla atıyordu içinden, özgürlüğü zirveye çıkıyordu tablolarıyla. O yüzden de diyordu ki “Ben hayatımda üç şeyden vazgeçmem. Birincisi aşkım Diego, ikincisi sanatım, üçüncüsü ise Komünist Parti.” Çünkü hepsi onun için birer aşk, acı, zafer ve kaybedişti. Troçki ile ilişkisi Kızıl Ordu'nun kurucusu Troçki, Stalin tarafından sürgüne gönderildiğinde, Diego Rivera'nın Meksika Cumhurbaşkanı'ndan aldığı özel izinle Meksika'ya gelip, Frida'nın evine yerleşmişti. Karısıyla birlikte Frida ve Diego’nun evinde kaldığı yıllarda kurulan dostluk ve yoldaşlık bağları zamanla bir ilişkiye dönüşmüştü. Ta ki Troçki'nin eşi bu ilişkiyi fark edip Frida'yla konuşuncaya kadar. Frida ilişkiyi bitirmişti bitirmesine ama ya bu aşkın izleri... İlişkileri bittikten üç yıl sonra Troçki bir suikast sonucu Meksika'da, Stalin'in ajanı tarafından öldürüldüğünde ilk sorgulananlardan birisiydi Frida. Bugünün aşkları ve Frida Bugün Frida’nın yaşamı boyunca verdiği mücadelenin, devrime olan inancının, komünist dünya görüşünün, örgütlü yaşamının, ABD emperyalizmine karşı duruşunun değil de yalnızca aşk hayatının magazinsel olarak ön plana çıkarılması ve onun en tutkulu, en üretken duygularının, günümüzün yozlaşmış günübirlik cinsellik anlayışına meşruluk kazandırması, anısına yapılan en büyük saygısızlıktır. Frida, hayatı boyunca üretmiş ve ülkesinin geleceği için taraf olmuş, örgütlenmiş bir sanatçıydı. Anlık hazları yaşam felsefesi yapan, özgürlüğü bireycilik ve örgütsüzlük olarak algılayan kişilerin, Frida’yı sembol olarak kullanması onun yaşamını ve mücadelesini hiç anlamamaktır. Bu da Frida’nın tüm renklerin ahengine yer veren dünyasına değil, karşısında olduğu karanlığın devamına yaramaktadır.     Kaynaklar: http://bit.ly/2sqNB0l http://bit.ly/39fUX7D

Çiçek Başlı Kadın- Aziz Güven

By Şifa Alçıcıoğlu

frida hasta yatağında

Argasdi'nin 57. sayısı Frida Kahlo ile hayat buluyor. Devrimin kadını Frida Kahlo'nun hayatına kısa bir yolculuğa hazır mısınız? frida hasta yatağında“Ben; aşkın, acının ve devrimin kadınıyım...” Kendisini böyle ifade ediyordu Frida Kahlo. 47 yıllık hayatına sığdırdığı “normal” dışı aşkları, çektiği onca acı ve resimleri ile devrimci mücadeleye olan katkıları kuşkusuz onu aşkın, acının ve devrimin kadını yapmıştı. Yirminci yüzyılın popüler kültür ikonası, kafasında çiçekleriyle, resime olan aşkıyla, yaşadığı onca acıya ve özleme inat dimdik ayakta durmayı başarmış Meksikalı bir ressam; Frida... Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kız çocuğundan üçüncüsü olarak 1907 yılında dünyaya gelmiş olan Frida, sonrasında doğum gününü Meksika devriminin tarihi olan 7 Temmuz 1910 olarak ilan edecekti. Devrimci karakteri ile bütünleşmesinin bir göstergesi olan bu kararı ile tabiri caizse devrimin Meksikası’yla yeniden doğmuş olmayı istiyordu. Frida Kahlo’nun yaşadığı yıllar, dünyanın bir çok yerinde çalkantılı yıllardı. Bir yandan paylaşım savaşlarının yarattığı yıkımlar, diğer yandan da özellikle 1917 yılından itibaren başlayan protesto ve devrim dalgaları... Her ne kadar birinci paylaşım savaşı 1917 yılında Rusya’da, sonrasında ise 1918 yılında Almanya’da devrimle sonuçlanacak olsa da arka arkaya esen devrim rüzgarları bir fırtınaya dönüşemeden kısa zaman içerisinde dinecektir. Nihayetinde Almanya’daki devrimin yenilgiye uğraması ve Stalin liderliğindeki Rusya’da devrimin giderek yozlaşması ile işçi sınıfı demokrasisi yok olurken, devrim rüzgarlarının yerini de faşizm alacaktır. Avrupa’da bunlar yaşanırken diğer yandan Frida’nın Meksikası’nda ise 1910 Devrimi ve beraberinde yaşanacak çok sayıda ayaklanma ile iktidara karşı Zapata Hareketi ortaya çıkmış, 1929 yılında Ulusal Devrimci Parti’nin (PRI) iktidara gelmesiyle birlikte ülkede tek partili dönem hayat bulmaya başlamışsa da uzun süren kanlı savaşın ve diplomatik krizlerin tüm şiddeti ile devam etmesinden dolayı ülke ekonomik olarak daha da fakirleşmişti. Ülkesinde yaşanmaya devam eden sıkıntılara rağmen diğer yandan esmekte olan devrim rüzgarları ile Modern Meksika’nın doğuşuna atfettiği yaşamı, Frida’nın henüz altı yaşındayken geçireceği çocuk felci ile ilk acıyı tadacaktı. Kendisine engelli bacağından dolayı “tahta bacak” denilmesine aldırış etmeden engeli ile baş etmeyi başaracak olan Frida, 1925 yılında okul otobüsünün travmayla çarpmışması sonucu geçirdiği o felaket kazadan sonra doktorluk hayallerine ve adımlarına veda edecekti. Ancak maruz kaldığı engeli ile Frida, asla ve asla hayata elveda demeyecekti. Hayatına yatalak olarak devam edeceği yatağında, ailesinin de teşviği ile resim çizmeye başlayacak olan Frida’nın doktorluk hayallerinin yerini, kendisini yirminci yüzyılın en önemli ressamlarından biri yapacak olan resimleri alacakken, çizeceği resimlerle bedenini saran tüm acılarından arınıp kaybettiği adımlarının yerineyse her duyguda uçabilmeyi öğrenecektir. Yatılı tedavi görürken yatağının üzerine taktırdığı aynadan dolayı çizdiği resimlerinin çoğu otoportre şeklinde olan Frida, birçok sanat eleştirmeni tarafından sürrealist bir ressam olarak tanımlansa da buna şiddete karşı çıkarak hayallerini değil, kendi gerçekliğini çizdiğini söyleyecektir. Dönemin ressam kadınlarının bu yöndeki çalışmalarının sanat çevreleri tarafından kabul görmediği, bu sanatın sadece erkeklere ait olarak kabul edildiği bir çağda portre çizimindeki müthiş başarısı ise onun bu alanda adından fazlasıyla söz edilecek olmasını sağlayacaktır. Frida komünist bir ressamdı. Sürrealizmi burjuvazinin bir sanat akımı olarak görmesi ve resimlerinde sosyalist gerçekçi akımı benimsemesi kuşkusuz ki bundan kaynaklanıyordu. Resimlerinin her biri ayrı ayrı ve derinlemesine incelenmeye değer olan Frida’nın komünist karakterini ortaya koyan en önemli tablolarından biri ABD ve Meksika kültürü arasındaki farkı anlattığı ve ABD’nin aşırı endüstrileşmesini ve emperyalizmini resmederek eleştirdiği “ABD-Meksika Sınırı’nda Otoportre” isimli çalışmasıydı. Evet, Frida komünistti. “Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok...” diyordu kendisi için. Devrim ve Marksizm, Frida’nın yaşamında çok önemli bir yere sahipti. Bu siyasi karakteri onu Meksika Komünist Partisi’yle de buluşturmuştu. Kendisi gibi ünlü ve dev boyutlu sol-siyasi içerikli duvar resimleri ile dünyaca tanınan bir ressam olan Diego Rivera ile evlenmelerinin ardından Komünist Parti ile ilişkiye geçmiş; ancak sonradan Stalinist bir çizgiye yaklaşan partiden eşi Rivera ile birlikte yollarını ayırmıştı. Hayatının son yıllarında ise tekrar partiye bağlı bir üye olacaktı. Yaşamı onlarca acı ve zorluklarla geçmiş, ancak tüm bunlara rağmen mücadeleci ruhundan bir an dahi vazgeçmeyen ikonik kadın Frida bugün, ölümünden yıllar sonra, ne yazık ki kapitalizmin popüler ve tüketim kültürünün de ikonu haline gelmiştir. Bugünün dünyasında, hemen hemen başımızı çevirdiğimiz her yerde telefon kılıfından, çantalara, tişörtlerden çoraplara kadar birçok eşyada görmek mümkün artık çiçek başlı kadını... Kapitalizmin ikonlaştırıp piyasalaştırdığı Frida figürü, kıyafetlerinden bitişik kaşlarına ve başındaki çiçeklere kadar tüketim kültürünün bir sembolü haline getirilip altı boşaltılmaya çalışılmış olsa da, bugün Frida’nın bizim için anlamı, tüm engellerine rağmen mücadeleye adadığı hayatı, fikirleri ve resimleri ile her daim ezilen halkın yanında olan onurlu duruşuydu.     Kaynaklar: 1-https://marksist.org 2-www.wikipedia.org

Argasdi’nin Yeni Sayısı “Frida” Dosya Konusu ile Çıktı

By Nazen Şansal

81833587_803968106695860_8429967749081464832_n

81833587_803968106695860_8429967749081464832_n

Baraka Kültür Merkezi’nin 17 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, Memleketin Ahvali, FeministİZ, Kıbrıs kültürü, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı dergide bu sayı “Belleğimizden İzlerle 2020 Takvimi” de okurlara hediye ediliyor. Takvimde ülkemizden ve dünyadan toplumsal bellekte iz bırakan önemli olaylar ve kişiler kısaca açıklanıyor. Dosya konusu olarak Frida Kahlo’nun sanatı, yaşamı ve mücadelesinin incelendiği 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, Khora Kitapçıladan,  tüm marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle: Yeni bir yılı daha karşıladık. Goncolozları kovalayıp, bereketli olsun diye golifaları yapıp dama da attıktan sonra gece yarısına 10 saniye kala başlayan heyecanımızla 2019’a veda edip, büyük bir coşkuyla karşıladık 2020’yi. Yeni yıl güzel geçer mi, beklentiler karşılanır mı bilinmez ama bizler; kaybettiklerimizi, kazançlarımızı, sevinçlerimizi, acılarımızı cebimize koyup yeni bir bilinmezliğe doğru yol almaya başladık bile… Geçtiğimiz yıl  “Bertolt Brecht”, “Adalet”, “Çocukluk” ve “Bilim-Teknoloji ve Ütopya” dosya konularını okurla buluşturduğumuz Argasdimizde bu sayı yine çok özel bir konuğu ağırladık: “Frida Kahlo” 57. sayımızda, aşk ile acının harmanından çıkıp gelen bu güzel ruhlu kadının, resimleriyle kendini ve hayatını anlatmasına tanıklık ederken, engelli olmasına rağmen asla pes etmeyen mücadelesini, Komünist Partiyle olan ilişkisini, devrimci kişiliğini, çalkantılı aşk hayatını paylaşmaya çalıştık sizlerle. Duvar resimlerinde, tişörtlerde, çantaların ve çeşitli eşyaların üzerinde; başında çiçekler olan kaşları bitişik bir kadın figürü dikkatimizi çekmeye başladı. Kültürünün bir parçası olan çiçekleri, takıları ve kıyafetleri neden giydiğini bilmeden ona Frida dediler…  Adını biliyorlardı fakat Frida’nın kim olduğunu biliyorlar mıydı? Hayatını, fikirlerini, sanatını ya da mücadelesini duymuşlar mıydı? Bilinmelidir ki sadece popüler bir figür olarak piyasalaştırılıp içi boşaltılan bir simge değildir Frida!  O, fiziksel engellerine rağmen, sadece erkeklerin ressam olduğu bir dönemde resimleriyle kendini ifade eden, halktan, köylüden, yoksuldan, emekçiden yana duruşu ve sorgulayıcı tavrı ile ölümsüz bir devrimcidir.

76931648_2714424505314927_5715945672419573760_n

Lefkara İşi – Şifa Alçıcıoğlu

By Nazen Şansal

indir

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

Keten, hurmalı kare, goftili işleme ya da gaco çekme size ne anımsatır? Birçoğumuzun yabancı bulduğu bu sözcükler,Lefkara işini yaparken kullanılan terimlerden başka bir şey değildir aslında. Kültürümüzün en güzel el sanatlarından biri olan Lefkara işi, diğer bir adıyla Lefkaratika Ortaçağ’dan bugüne, bin bir emekle Kıbrıslı kadınların ellerinde şekillenmiş çok zahmetli bir nakıştır. Keten kumaş üzerine iğneyle işlenen motifler yanında, iğne işi olarak tabir edilen bir nakış daha vardır ki bilindiği kadarıyla günümüzde yapan pek kimse kalmamıştır.

Trodos Dağları’nın eteklerinde bulunan Lefkara adındaki köyle başlar, Lefkara işinin hikayesi…Köy, yüksek konumu ve temiz havasıyla hala daha oldukça popüler bir yerdir. Birçok medeniyetle tanışan adamız, 1489 yılından 1571 yılına dek Venedik hükümdarlığının boyunduruğu altında kaldı. İşte o zamanlarda Lefkara, Venedikli soyluların tatil beldesi olarak tercih ettikleri bir köy olmuş. Yaz aylarında buraya gelen kadınlar yanlarında getirdikleri keten ve iplikle nakış işlemekteymiş. Daha fazla haç gibi dini motifleri nakşeden Venedikli kadınlardan etkilenen Kıbrıslı kadınlar da doğayı taklit ederek ve kendi yaratıcılıklarını katarak bugünkü Lefkara işinin gelişmesine vesile olmuşlar. Kıbrıslı Türk’ü, Kıbrıslı Elen’i hep birlikte toplanan kadınlar, bir yandan sohbet ederken, öbür yandan alın teriyle emeği kavuşturur, biten işler ise sergilenir, en güzel parçalar da ödüllendirilirmiş vaktiyle Lefkara’da… Lefkara işi o denli ünlü olmuş ki bazı kaynaklara göre 1481 yılında adaya gelen Leonardo Da Vinci kenarlarında dere motifi bulunan bir masa örtüsü satın alarak, MilanKatedrali’ne sunak örtüsü olarak hediye etmiştir. Leonardo Da Vinci’nin ünlü “Son Akşam Yemeği” tablosunda bulunan masa örtüsünün her iki kenarında dere motifi olanbir Lefkara işi olduğu açıkça görülmektedir. Bu motife “Vinci deseni” adı verilmesi de tabloyla ilişkilendirilir. indir Lefkara işi,  köyde bulunan kadınlarca yıllarca işlenmiş, genç kızlar, kız çocukları okuldan alınıp bu nakışla tanıştırılmış, hatta dışarıya gelin vermeyip köye damat alınmış ki bu değerli iş köyün dışına taşmasın.Lefkara işi, önceleri çeyiz ve süsleme gibi ihtiyaçları karşılamak için yapılırken daha sonraları bu iş bir kazanç kapısı olma ümidi taşımış bölgeli kadınlara. Ancak tıpkı adanın kaderi gibi kadınları da bölerek yöneten aracılar, parça başı ödedikleri ve işin bütününü göstermekten kaçındıkları kadınların emeği üzerinden ciddi kazançlar elde etmiştir. Savaştan sonra kuzeye yerleşen ve Lefkara işi bilen Kıbrıslı Türk kadınların, emeklerini işleten tüccarlar da bu işten epey para kazanmayı başarmış.Gözleri kör edecek kadar zor bu nakış, yurt dışına satılırken alınan birkaç kuruş da görünmeyen emeği daha da görünmez kılmış yıllarca. *** Günümüzde de Lefkara işi hem Lefkara’da hem de o dönem Lefkara’da yaşayan şimdi ise Aytotoro’ya (Çayırova) göç etmek zorunda kalan Kıbrıslı Türk Lefkaralı kadınların kurduğu Lefkara Evi’yle, bazı köylerde kadınların emeğiyle, çeşitli derneklerin ve belediyelerin verdiği kurslarla, bu işe gönlünü, yıllarını vermiş esnaf kadınların emeğiyle yaşatılmaya çalışılmaktadır.Peki dünya mirası listesine girmiş ve yaklaşık 500 yaşında olan bu sanat, gelecek nesillere nasıl aktarılmalıdır? Teknolojinin, günden güne ilerlediği çağımızda kültür de bir şekilde bundan etkilenmektedir. Bir zamanlar insanların gündelik yaşamlarına anlam katan eşyalar,bugün ya turist bir metaya dönüştürülmüş ya da sadecenostaljik bir değer olarak görülmektedir. Kadınların yıllarca uğraşıp uğrunda gözlerini bozduğu Lefkara işi de makineleşmeyle tanışmıştır. Bu durum belki de Lefkara işiyle hiç tanışmayacak olan neslin onu tanıması için bir avantaj niteliğindedir. Elbette ki makinelerin yaptığı işle, saatlerce uğraşarak ortaya çıkan üretim yarıştırılamaz. Ancak, kültürel mirasın yaşaması için belki de makineleşmeye karşı çıkmamak gerekir. Bilmeliyiz ki hiç kimse varlığından haberdar olmadığı bir şeyin kaybından dolayı üzülmez. Zaten hayatında hiç nakış işlememiş, onu tanımamış bir çocuk için Lefkara işinin var olup olmadığı bir önem taşımaz. Dolayısıyla eksikliği ona bir şey ifade etmez.Ailelere, öğretmenlere düşen en büyük görev kültürü de çocuklara aşılamak olmalıdır. Eğitim programlarına kültürümüzle ilgili daha fazla ders eklenmeli, çocukların kültürü sahiplenmesi sağlanmalıdır. Hatta bu gibi nakışlar için atölyeler kurulmalı ve yaparak yaşayarak prensibinden faydalanılmalıdır ki bilgi ve kültür akışı bu şekilde devam edebilsin. Aksi takdirde bu tarz şeyleri deneyimlememiş çocukların ve yetişkinlerin yapılan işi takdir etmesini, yaymasını ve korumasını beklemek ve bunun için çaba sarf etmesini istemek hayalden öteye geçmeyecek bir dilek olarak kalacaktır. Şifa Alçıcıoğlu sifalcicioglu@gmail.com Kaynak: Muharrem Faiz, Kültür ve Yabancılaşma-Lefkara işi Üzerine Bir Araştırma, Galeri Kültür Yayınları.  

Yapay Zekadan Ütopyaya – Sezgin Keser

By Nazen Şansal

yapay zeka foto

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

yapay zeka foto

 

Yıl 2154. Güneşin doğuşuyla gökyüzü aydınlanıyor ve sokaklarda hareketlilik başlıyor. Bir yandan parklarda koşan, yürüyen insanlar bir yandan sürücüsüz toplu ulaşım araçları, öte yandan da mesaisine erken başlayan çalışanlar... Günümüz dünyasında bilimin ve teknolojinin geldiği noktanın az çok farkındayız. Cep telefonlarımız ve bilgisayarlarımızdaki akıllı uygulamalar ve oyunlar, fabrikalarda, atölyelerde, ofislerde, kafelerde kullanılan, üretim ve hizmetin bir parçası haline gelen akıllı sistemler , insan zekasıyla kıyaslanmaya başlanan yapay zekanın neler yapabildiğinin günlük hayattaki yansımalarıdır. Bu yansımalara baktığımızda yapay zekanın verilen komutlara bağlı olarak belirlenen görevi çerçevesinde işlediğini anlarız. Buna en iyi örnek 1996 yılında dünya satranç şampiyonu Kasparov’u yenen Deep Blue adlı bilgisayardır. Deep Blue kendisine yüklenen veriler doğrultusunda satrançta yapılacak her bir hamlenin oluşturacağı sonucu önceden bilmekte ve ona göre en rasyonel hamlesini yapmaktaydı. Yani Deep Blue yapılan hamlelere göre tepki veren dar bir yapay zekaydı.Tabi ki 1996 yılından bu yana bilimsel çalışmalar yapay zekayı farklı noktalara taşımaya başladı. Telefonlarımızdaki dijital asistanlar aldıkları yeni verilerle ve görevlerini yerine getirirken elde ettikleri tecrübelerle sadece sınırlı bir görevi yerine getirmiyor, aksine gelişen yeni durumlara göre kararlar verebiliyorlar. Yani dijital asistanımızla yaptığımız sohbetler, ona sorduğumuz sorular daha sonraki sorularımızın ve sohbetimizin yapay zeka açısından altyapısını oluşturmaktadır.Yapay zekanın dış dünyadan öğrendiği her şey kendisi için belirlenen görevini aşmasını ve geliştirmesini sağlamaktadır. Yapay zeka üzerinde yapılan çalışmalar bitmiyor ve sürekli yeni ilerlemeler sağlanıyor. Artık müzik yapan, resim çizen yapay zekalara sahip robotlar var. Nasıl ki biz insanlar yazı yazarken, müzik yaparken, resim çizerken, farklı kültürel ve sanatsal eylemlerde bulunurken insan ve dünya tarihinin teorik ve pratik birikiminden, duygularımızdan faydalanıyorsak yapay zekalar da insanlardan aldıkları ve dışarıdan öğrendikleri datalarla yaratıcı eylemler yapabiliyorlar. Buna örnek olarak, farklı akorların, müzik türlerinin, ritimlerin veri olarak yüklendiği  ve hangi duyguyla ve sözlerle bir şarkı oluşturması komutunun verildiği ve belleğindeki bilgilerle yeni şarkılar yaratan yapay zeka müzik yazılımlarını gösterebiliriz. (1) Bu kadar gelişmekulağımıza hoş gelirken yapay zekanın insanların davranışlarını, tavırlarını anlayabilecek ve tahmin edebilecek bir seviyeye hatta kendi öz varlığına yani tamamıyla kendi bilincine sahip olabileceği bir noktaya geleceği beklentisi insanlarda korku yaratmaya ya da yarattırılmaya başladı. Kendi bilincine sahip olacak yapay zekaların insanların yerine geçebilecekleri, insanların işlerini ellerinden alacakları, hatta dünyayı ele geçireceklerine dair senaryolar özellikle bilim insanları tarafından dillendirilmektedir. Peki bu endişe verici senaryolar olası mı? Büyük kapitalist ülkelerde iş alanında aktif bir şekilde kullanılan yapay zeka sayesinde daha az insana ihtiyaç duyulan, daha çok robotun olduğu, sistem üzerinden üretimin, dağıtımın her anının görülebileceği akıllı fabrikalar oluşturulmaya başlandı.Daha az insana ihtiyaç duyulan otomasyon sistemlere bankaların mobil uygulamalarını örnek gösterebiliriz.Banka işlemlerinin birçoğunu bu mobil uygulamalar sayesinde yaparken, bankanın bu işleri yapacak yeni eleman istihdam etmesine gerek kalmayacaktır.Bu gelişmelere rağmen iş hayatındaki bu değişim, ne düşünüldüğü gibi hızlı bir şekilde gerçekleşecek ne de dünyanın her ülkesinde aynı değişim yaşanacaktır.Çünkü teknoloji, her ülkede ve toplumda aynı gelişmişlik düzeyinde değildir.Şunu da belirtmek gerekir ki “kapitalizmin eğilimi sadece en ileri teknolojiyi üretim alanında uygulamak değil, en ucuz iş gücünü kullanmak ve en yoğun sömürüyü gerçekleştirmektir. Dolayısıyla robotların tüm üretim alanlarına hızla girmesi ve işçilerin yerini robotların alması söz konusu olmayacaktır.” (2) Rekabetin, bencilliğin dayatıldığı bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin kapitalist güçler tarafından başka ülkeleri işgal etmek, doğal kaynaklarını sömürmek için savaş sanayisinde kullanıldığı bir düzende, kendi bilincine sahip olacak yapay zekaların bu düzenin oyununu kendi kurallarına göre oynayacağı yani ezen tarafında olacağı bir apokaliptik gelecek korkusunun oluşması normaldir. Bu korkuya inat teknolojik ilerlemelerin egemenlerin çıkarları doğrultusunda kullanılması yerine bu gelişmelerin halkların çıkarları doğrultusunda kullanaılacağı başka bir dünyanın olabileceği gerçeğini kabul etmeliyiz.Yapay zekanın insanların işlerini ellerinden alması gibi bir durum yerine ihtiyaç temelinde bir üretimin olduğu, yapay zekalar sayesinde iş yükümüzün ve saatlerimizin azaldığı dolayısıyla kültürel, sosyal, sanatsal yaşamımıza daha fazla vakit ayırabileceğimiz sömürüsüz bir gelecek kurulabilir.Nasıl ki bir insanı şekillendiren, içinde yaşadığı düzen ve çevresi ise kendi bilincine sahip olacak yapay zekalı insanımsı robotları da aynı düzen ve çevre şekillendirecektir. Yıl 2154. Güneşin doğuşuyla gökyüzü aydınlanıyor ve sokaklarda hareketlilik başlıyor. Bir yandan parklarda koşan, yürüyen insanlar bir yandan sürücüsüz toplu ulaşım araçları, öte yandan da mesaisine erken başlayan çalışanlar ve mesai arkadaşları yapay zekalı insanımsı robotlar. Şehrin sokakları ağaçlarla, renkli teknolojik evlerle, tiyatro salonlarıyla, kafelerle, spor salonlarıyla dolu. İnsanların emeğinin sömürülmediği aksine geliştirdikleri bilim ve teknoloji sayesinde sosyal yaşamlarına daha fazla zaman ayırdıkları bir dönem…   Sezgin Keser sezginkeser92@gmail.com   (1)  https://musiconline.com.tr/muzik-ve-yapay-zeka/ (2)  https://journo.com.tr/arif-kosar-robotlarin-isleri-devralmasi-mumkun-degil
❌