One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Ödenmeyecek Ödemiyoruz – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

302882_600896729920707_182849972_n

Argasdi dergimizin "Kimin Krizi Kimin Fırsatı?" dosya konulu 52. sayısından bir yazı...

302882_600896729920707_182849972_n

Tiyatro eylemdir! Belkide tiyatro kendi içinde devrimci değildir ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır. (Augusto Boal)

    En güçlü sanat dallarından biridir tiyatro. Seyircisiyle göz göze, yan yanadır. Nabzını tutar salonu paylaştığı izleyicisinin; yani içinde yaşadığı, var olduğu toplumun. Aynı atmosferi solur tüm insanlarla ve estetize ederek geri verir, yansıtır soluğunu. Belki sanatçı duyarlılığı, aydın sorumluluğuyla birkaç adım ileridedirama "önde gideni Şam'da görürler" misali kopmamalıdır halktan. Yol göstermeli, esin vermelidir ilham aldığı insani değerlere, beslendiği toplumsal meselelere... "Sanata politika karıştırmayalım" diyenlerin, sistemin devamından yana olduğunun farkına vararak, taraf olmalıdır güçlüden değil, haklıdan yana.Ve çekinmeden söyleyebilmelidir politik sözünü tiyatral araçlarla. İşte bu yazıda böyle bir yaşam felsefesine ve tiyatro anlayışına sahip olan Dario Fo'nun bir oyunundan bahsedeceğiz. Dario Fo (1926-2016), halk tiyatrosunun itici gücünün ve mizahın, kitleleri düşündürme ve dönüştürme üzerindeki etkisinin bilincinde bir yazardı. Belki de bu nedenle tiyatro karikatürcüsü ve radikal palyaço olarak da anılmaktadır. Ülkemizde çeşitli oyunları sahnelenmiş olan Fo'nun en çok bilinen ve sevilen oyunlarından biri "Ödenmeyecek Ödemiyoruz" isimli politik güldürüdür. Bu oyun 2002-2003 sezonunda Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 2013 yılında ise Baraka Tiyatro Ekibi tarafından ülkemiz seyircisiyle buluşmuş ve büyük ilgi görerek kapalı gişe oynamıştır. Ağlanacak halimize güldüren oyunda, ekonomik kriz ve zamlar karşısında halkın tepkisi konu alınır ve tiyatral bir abartı ile işlenir. Başta kadınlar olmak üzere, geçim sıkıntısı çeken yaşlılar, gençler, işçiler, fiyatların zamlanmasına karşı hep birlikte eski fiyatlar üzerinden alışveriş yapmaya karar verirler ve "Ödenmeyecek! Ödemiyoruz!" diyerek süpermarketteki yiyeceklere el koyarlar. Bir yanda, yaptıklarını birbirinden gizlemeye çalışan karıkocalar,  diğer yanda evlere baskınlar düzenleyen polisleri atlatmak için çevrilen dolaplar... Sistemi eleştiren fakat aynı zamanda sistemin kurallarını savunan bir koca karşısında, kalkıştığı eylemi savunabilmek için türlü oyunlara girişen bir kadın... Kaotik bir ortamda yaşama mücadelesi veren, sendikasına, partisine güvenmeye çalışan iki işçi ailesi... "Bu insanlar, ekonomik sıkıntılar, yönetimdeki yozlaşma gibi sorunlar içerisinde, sahip oldukları ahlaki değerlere ve inandıkları ideolojilere tutunmaya çalışırken, sonradan aslında bunların içlerinin boşalmış olduğunu, inandıkları siyasi partilerin bile kendilerini kurtarma yolunda onları yapayalnız bıraktığını görüyorlar. Pahalılık nedeniyle isyan eden kadınlar tarafından başlayan oyun, yapılan eylemin cesaretsizce saklanmaya çalışılmasından cesarete ve yapılan eyleme karşı çıkanların da buna katılmasıyla bütüncül bir uyanışa doğru ilerliyor."(1) On yıl arayla ve farklı yorumlarla, dönemin güncel olaylarını da katarak sahnelenen bu oyunun Kıbrıslı Türk halkı tarafından çok sevilmesinin bir nedeni olsa gerek... Sadece Kıbrıs'ta değil, oynandığı tüm ülkelerde beğeni ile izlenmesi de manidardır.Halk tiyatrosu, bazen halkın yapmak isteyip yapamadığını yüzüne vurur, "keşke" dediğini kurgusal gerçekliğe dönüştürür. Sahnede bütün tabular yıkılır, yasalar delinir, korkular ve baskılar alay konusu olup alt edilir.Seyirci tersten bir şekilde katarsis yaşar; başına felaketler gelen başkahramanının yaptıklarından, korku ve acıma duygusuyla kaçınmak yerine,izlediği karakterlerin yerinde olmayı ve onlar gibi davranabilmeyi arzular. Hele ki sahnede gördükleri kendi yaşantısını çağrıştırıyorsa, bu etki katlanarak büyüyecektir. 1970'lerde İtalya Torino'da grev yapan işçilerin durumuna, sendikaların kayıtsız kalması üzerine yazılan oyunda, bir taraftan acımasız kapitalizm eleştirilirken diğer taraftan sendikalar ve aymazlıkla politikacılara güvenen halk sorgulanmaktadır. Çaresizlik içindeki ev kadınları ise hem kocalarına, hem büyük market patronlarına, hem de devlete kafa tutmaktadır. Kadının fendi sistemi yenmektedir. Oyunun yazıldığı 70'li yıllarda başgösteren petrol krizi ile ekonominin sarsılması, içinde yaşamaya çalıştığımız, krizlerle malul sistemde farklı sebeplerle sık sık tekrar ediyor."Hepimiz aynı gemideyiz" safsatasına karşın ekonomik bunalımlar, hükümeti arkasına alan sermaye için fırsata dönüşmekte, süpermarketler kendilerini korumaya alıp karlarını katlamakta, ceremeyi orta ve dar gelirli kesimler çekmektedir. "Ödenmeyecek Ödemiyoruz oyunu, yaşadığımız toplumsal, ekonomik ve politik sorunlara korkusuzca değinirken, bunları düzeyli ve çarpıcı bir ironik güldürü konusu yapar. Oyundaki eleştiriler, taşlamalar sadece iktidara değil muhalefete, sendikalara, vatandaşa kısaca tüm topluma yöneliktir. Ödenmeyecek Ödemiyoruz, sonucu gülünç olacak kadar acı olan bir meydan savaşıdır."(2) Ezilenlerin tiyatrosunun yaratıcısı Augusto Boal, tiyatroyu bir eylem olarak tarif eder ve devrimin provası benzetmesini yapar. Kapitalizmin kronik hastalığı olan ekonomik krizlerin faturası halka ödetilmeye çalışılır, hepimiz zamlar ve geçim derdi altında ezim ezim ezilirken bir meydan savaşının tam vakti değil midir? Nazen Şansal nazen_sansal@yahoo.com   (1)Aliye Ummanel, Bir Tiyatro Şöleni, Kıbrıs gazetesi, 11 Mart 2003 (2)Yaşar Ersoy, Sevdasıyla Kavgasıyla Bir Ülkenin Yaşamında Rol Almak, Khora Yayınları Baraka Tiyatro Ekibi'nin yorumuyla oyunu seyretmek için: https://www.youtube.com/watch?v=1GI6TM5wP6A

Kriz, Federal Kıbrıs ve Taşın Altındakiler – Mehmet Adaman

By Nazen Şansal

GÜNDEM

Argasdi dergimizim "Kiriz" dosya konulu 52. sayısından bir makale...

Kriz koşullarında ayakta kalmaya çalışan "Argasdi"nizi, Baraka aktivistlerinden ve  Khora Kitap Cafe'lerden ısrarla isteyiniz...

GÜNDEM

Ülkemizde yıllardan beridir güvencesiz, kaderi patronunun iki dudağı arasında, yoksulluk sınırının altında, asgari ücretle çalıştırılan çok sayıda insan yaşamaktadır. Özellikle, son zamanlarda TL’nin değer kaybetmesi ve ekonomik krizi sebep göstererek hükümet tarafından yapılan peşi sıra zamlar nedeniyle zaten kıt kanaat yaşayan emekçiler, ekonomik krizden en büyük zararı gören kesimi oluşturuyorlar. Öte taraftan birkaç yıl öncesine bakıldığında, asgari ücretliye oranla nispeten daha iyi bir yaşam standardına sahip kamu çalışanları ise, özellikle “Göç Yasası”nın ardından giderek yoksullaşmaya başlamışlardı. Yaşanan bu son ekonomik kriz ise artık onları da yoksulluk sınırının altına itmiş durumda. Kısacası hepimiz, giderek daha da yoksullaşıyoruz. Hükümet Ne Yapıyor? Dörtlü koalisyon hükümeti, TL’deki değer kaybına bağlı olarak yükselen döviz kurlarını bahane ederek elektrikten, benzinden tutun da temel yaşam ürünlerine kadar her şeye yüklü miktarda zam yapıyor. Kısacası zaten gerek “Göç Yasası” ile gerekse de yoksulluk sınırının altındaki asgari ücretle yaşamaya çalışan emekçiler bu zamlarla birlikte daha da yoksullaşıyor. Krize çözüm olarak sunulan sözde önlemler ile birlikte fatura hep halka kesiliyor. Elini taşın altına koyması gereken, fedakarlık beklenen, zaten günden güne daha da yoksullaşan halk oluyor. Öte yandan krizi fırsata çevirmeye çalışan tüccarlar ise gününü gün etmeye devam ediyor. Hükümet, halkını değil halk düşmanı patronları koruyor. Kriz için hükümetin aldığı sözde önlemleri incelersek, halkın çıkarlarını değil tüccarların, büyük inşaat şirketlerinin yani sermayedarların çıkarlarını koruduğunu görürüz. Peki tersi mümkün mü? Evet mümkün. Bankalarda yüklü miktarda mevduatı olanların bir defaya mahsus olmak üzere servetinin bir kısmına el konularak işsizlik, sosyal yardım ve kamu altyapı yatırımları için oluşturulacak fonlara aktarılabilir. Dahası büyük otel sahiplerinin servetlerinin bir kısmı bir defaya mahsus olmak üzere yerli üretimi teşvik fonuna aktarılabilir. Mesela devlete ait arsaların, arazilerin ve binaların komik bedeller karşılığında sermayeye peşkeşi durdurulup büyük sermayeye sağlanan arsa, arazi ve binaların kira bedelleri artırılabilir. Bu ve buna benzer pekçok öneri Bağımsızlık Yolu tarafından hükümete hali hazırda sunulmuş bulunmaktadır. Kısacası halkı ezmekten başka çareler de var ama bunu yapabilecek siyasi vizyona ve iradeye sahip bir hükümet yok. Euro’ya Geçersek Krizden Kurtulur muyuz? Yaşadığımız ekonomik krizden kurtuluş için Federal Kıbrıs’tan veya Euro’ya geçmekten başka hiçbir şey yapılamayacağını savunanlar da var. Ekonomi bilimi açısından bir anda para biriminizi değiştirmek mümkün mü değil mi, sonuçları ne olur vs. o apayrı bir tartışma konusu… Yukarıda küçük bir miktarını saymaya çalıştığımız, patronların değil halkın çıkarlarını koruyacak önerileri aslında aynen hükümet gibi görmezden gelen bir kesimce bu öneri sürekli dile getiriliyor. Açıkçası Euro’ya geçmek (Euro’nun bu kadar değerlendiği bu günlerde) oldukça güzel duyuluyor değil mi? Hele ki tek çare olarak Federal Kıbrıs’ı savunmak? O daha da güzel. Bunlar güzel ama yoksullaşan halk için gerçekten doğru çıkış yolu bunlar mı? Bugün hali hazırda Euro kullanan Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi AB ülkelerine ve pek çok Güney Amerika ülkesine baktığımızda bu ülkelerde de faturanın halka kesilmeye çalışıldığı ekonomik krizler yaşandığını görürüz. Yani söz konusu kriz sadece Türkiye’ye veya kktc’ye özgü bir kriz değildir. Bu kriz her ne kadar AKP ve Erdoğan’ın yanlış politikalarıyla katlansa da, özünde kapitalizmin krizidir ve farklı biçimlerle farklı farklı coğrafyalarda ortaya çıkmaktadır. Kısacası bazı kesimlerce ekonomik krize çözüm olarak gösterilen Federal Kıbrıs veya Euro’ya geçiş, ekonomik krizden çıkış değil; yeni ekonomik krizlere yelken açma riski taşımaktadır. Bunu, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak olarak da düşünebiliriz. Bizler krizin sebeplerini doğru tahlil edemezsek ve krizden çıkış için sadece “Çare Federal Kıbrıs” dersek hoş ama boş konuşmuş oluruz. Çünkü kktc’de yoksul olmakla Federal Kıbrıs’ta yoksul olmak arasında hiçbir fark yoktur. Federal Kıbrıs veya yeniden birleşme elbette ki uğruna mücadele verilmesi gereken ve ülkemizdeki “siyasi krizin” çözümü ile alakalı bir konudur. Oysa ki günümüzde yaşanan bir ekonomik krizdir ve burada esas mesele halkın yoksulluktan kurtulması olmalıdır. Kısacası tek çarenin Federal Kıbrıs olduğunu söyleyenler ekonomik kriz ile siyasi krizi aynı şey gibi kabul etmektedir ve bu hatalı bir bakış açısıdır. Yoksulluktan kurtulmadan varılacak bir Federal Kıbrıs hedefi, halklar için yeni ve hatta geçmiştekilerinden çok daha büyük çaplı bir hayal kırıklığı yaratır. Ne Yapabiliriz? Yaşadığımız ekonomik krizin farklı şekillerle pek çok ülkede yaşandığı gerçeğini ve oralarda verilen mücadeleleri göz önünde bulundurarak, krizden dolayı yoksullaşan halkın yani biz emekçilerin, sınıfsal temelli bir mücadele vermekten başka bir çaresi bulunmamaktadır. Yani krizin faturasının emekçilere değil, sermayedarlara çıkarılması için mücadele etmeliyiz. Krizin bedelini emekçilere değil patronlara ödetmek için örgütlenmeliyiz. Bunu yaparken aynı dertlerden farklı şekillerde muzdarip Kıbrıslı Elenlerle de ezilen ve gittikçe yoksullaşan halklar olarak sınıfsal temelli bir dayanışma kurmalıyız. Ve emin olun ki bu, Federal Kıbrıs ve yeniden birleşme için de büyük bir adım olacaktır.

Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi: “Hayvan Refahı Yasası İyileştirilmeli”

By Nazen Şansal

43059080_1910405062602320_2460977472758349824_n

 43059080_1910405062602320_2460977472758349824_n Baraka olarak Bileşeni olduğumuz, pek çok örgüt ve kişiden oluşan Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü’nde Meclis önünde toplanarak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. “Hayvan Refahı Yasası İyileştirilsin” talebinin ön plana alındığı ve yasayı Meclis’e sunarak ivediliğinin oybirliği ile alınmasını sağlayan Hüseyin Angolemli’ye teşekkür edilen açıklama şöyle: Bugün 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü, bizler bugünün anlamı ile Meclis’te ivediliği onaylanan Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası’nın derhal, daha fazla ertelenmeden görüşülmeye başlanmasını talep etmek için buradayız. Çünkü 20113 yılında yürürlüğe giren Hayvan Refahı Yasası, geçen 5 senenin içinde ne yazık ki, sokaktaki can dostlarımızı koruyamamış, hane içinde beslenen sahipli hayvanların refah düzeyini artırmamış, çalıştırılan hayvanların ise bakım koşullarını ya da egzotik hayvanların adaya giriş çıkışlarını hiç bir şekilde kontrol altında tutmayı başaramamıştır. Bu yüzden de birçok hayvanın yaşam hakkı elinden alınmış, şiddete maruz kalmış veya koşullarına uygun olmayan bir memlekette bakılarak istismar edilmiştir. Değişiklik önerilerimizi 7 madde içerisinde toparlayarak neden gerekli olduğunu şu şekilde açıklamak isteriz: 1-Hayvanlar üzerinde deney yapılmasının yasaklanmasını istiyoruz. Çünkü Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne göre "Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler. Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bir hayvan türü olan insan, diğer hayvanları yok edemez. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini hayvanların hizmetine sunmakla görevlidir. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma ve korunma hakları vardır." 2-Cezaların işlevsel ve ıslah edici olabilmesi için “kamu hizmeti” adı altında hayvanlara ve çevreye faydası olacak yaptırımlar ve cezalar uygulanmasını; suçun tekrarı halinde ise cezaların artırılmasını istiyoruz. Çünkü bir cana eziyet edene sadece para cezası verilmesi yeterli değildir. Cezanın amacı suçluyu ve toplumu eğitmek olmalıdır. 3-Hayvan Refahı Danışma Komitesi’nde demokratik kitle örgütlerinin etkisinin artırılmasını, en az iki sivil toplum örgütünün bu komitede temsil edilmesini istiyoruz. Çünkü dostlarımız hakkında alınacak önemli kararlarda, onların korunması ve haklarının geliştirilmesi yönünde gönüllü çalışan örgütlere de söz hakkı verilmelidir. 4-Çalıştırılan hayvanların sağlık kontrolüne götürülmesini, yeterli sıklıkta dinlendirilmesini ve beslenmesini, hayvanın sağlığını zorlayacak şekilde çalıştırılmamasını istiyoruz. Çünkü kölelik, sadece insanlariçin değil hayvanlar için de kabul edilemez. 5-Yasaya aykırılıkların bildirilebilmesi amacıyla, Belediyelerin bir ihbar hattı oluşturmasını ve aldığı ihbar üzerine, hayvan haklarına uyun işlem ve eylemleri yapmasını istiyoruz. Çünkü yasalar kağıt üzerinde kaldıkça hiçbir işe yaramıyor. 6-Barınakların en az ayda bir kez, Veteriner Dairesi'ne bağlı veterinerlerce denetlenmesini istiyoruz. Çünkü barınaklardaki kötü koşulların iyileştirilmesi gerekiyor. 7-Herhangi bir sebepten ötürü toplanan hayvanların başka bir yerel yönetim sınırına, ormanlık alana veya başka bir yaban ortama bırakılmamasını istiyoruz. Çünkü hayvanların bir yerden alınıp başka bir yere atılması, hem hayvanlar hem de insanlar için hiçbir sorunu çözmüyor, bilakis artırıyor. Geçen dönem kadük olan yasamız, Meclis’in yeni döneminde Hüseyin Angolemli tarafından tekrardan meclise sunularak, 2 Ekim pazartesi günü ivediliği oybirliği ile kabul edilmiştir. Önerimizin Meclis’te sözünün edilmesini ve ilgili komiteye aktarılarak görüşülmesini ikinci kez sağlayan Hüseyin Angolemli’ye Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi olarak tüm can dostlarımız ve hayvanseverler adına teşekkür ederiz. Yasamızın görüşüleceği Hukuk Komitesi’nden,  pek çok canlının savunmasız bir hayat sürerken tek güvencesinin bu şekilde yaratılabileceğinin bilinci ile yasamıza öncelik vermesini istiyoruz.  
❌