One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Argasdi Dergisinin 54. Sayısı “Adalet” Temasıyla Çıktı

By Nazen Şansal

Ön kapak çalışma

Ön kapak çalışma

Baraka Kültür Merkezi’nin üç aylık kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile bayilerdeki yerini aldı. Derginin 54. sayısında güncel konulardaki makalelerin, kitap ve film tanıtımlarının, tiyatro yazılarının ve şiir sayfalarının yanı sıra özel dosyada “Adalet” konusu işlendi. Tarihten günümüze adaletin kavramsal ve pratik boyutları ile ele alındığı, ülkemizdeki adalet sisteminin masaya yatırıldığı, adil bir üretim ve paylaşım sistemi arayışının irdelendiği çeşitli makalelerin her birinde adaletin farklı bir boyutu incelendi. Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı Hasan Esendağlı da Argasdi’nin “Adalet” özel sayısında konuk yazar olarak yerini aldı. LiseliyİZ sayfalarında liseli gençlerin kaleminden çıkan ve kendilerini anlatan yazılar yer alırken, FeministİZ sayfalarında toplumsal cinsiyet eşitliği temalı yazı ve bulmacalar yer almakta. Lyricus’ta yerli ve yabancı şairlerin şiirleri okuyucuyla buluşurken, Memleketin Ahvali’nde ise son üç ayın gündemi değerlendirilmekte. Ülkemizin en uzun soluklu kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, 10TL okur katkısı karşılığında tüm kitapçılardan ve marketlerden temin edilebilir.    

Çukur Kapatarak Çığır Açan Bir Tiyatro – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

Bertolt-Brecht’in-“Üç-Kuruşluk-Opera”-oyunu-Mayıs-ayında-İstanbul’da

Argasdi dergimizin Brecht dosyasından bir yazı... FEA BR01 Çocukluk yıllarımda bana tiyatroyu sevdiren büyük amcamdı. Kadıköy otobüsüne biner, son durakta iner ve vapur iskelesinin yanındaki tarihi binada oyun izlemeye giderdik.Yolculuk boyunca amcamın koltuğunun altında gazetesi olurdu, bazen otobüste okurdu ve ben de yanında oturup başlıklara bakardım. Haberlerin kimisini anlar, kimisini pek anlamazdım. Zaten merak ettiğim şey gazete haberleri değil, az sonra açılacak olan perdenin arkasındakilerdi. Acaba nasıl bir dünyaya girecektik? Kim bilir nasıl büyülenecek, kah ağlayacak kah gülecektik. Bir kaç saatliğine de olsa unutacaktık şu gazetede yazan güncel olayları. Derken üçüncü gong duyulur, aplikler söner ve sahne ışıkları yanardı. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, gerçeğinden bile daha gerçekçi dekorlarla, bambaşka kişiliklere bürünmüş oyuncuların üzerimize akıttığı duygu seliyle başbaşa kalırdım. Olayları, oyun karakterlerinin gözünden görür, genellikle kendimi baş kahramanın yerine koyar, serüvenine ortak olurdum. Kırmızı kadife koltuklardan kalkıp kırmızı, körüklü belediye otobüsüne bindiğimizde, camdan dışarıyı seyre dalar, evleri, dükkanları, insanları değil kendi iç dünyamı izlerdim. Üzerinden çok uzun yıllar geçtiğinden oyunları anımsamıyorum. Fakat bazı oyunların, gerek izlerken gerekse dönüş yolunda bana bambaşka şeyler hissettirdiğini, hissettirmekten de öte düşündürdüğünü, merak uyandırdığını, şaşırttığını, otobüsteki insanlara, camdan gördüğüm evlere olan ilgimi artırdığını hatırlayabiliyorum.  Bu tür oyunların dekorları hiç de gerçekteki gibi değildi; yalın bir platform bir ailenin oturma odasıyken az sonra bir orman ya da devlet başkanının toplantı salonu gibi kullanılabiliyordu. Hatta bazen oyuncuların bedenleri bile dekora dönüşüyor, akrobatik hareketlerle birbirlerinin üzerine çıkıyorlardı. Tam kendimi oyuna kaptırmışken oyuncular aniden oyunu keserek şarkı söylemeye başlıyor, gözümün önünde kostüm değiştiriyor veya rahatımı kaçıracak bir soruyu seyircilere bakarak yöneltiveriyorlardı. Kendimi yerine koymak istediğim kahraman bile bir anda benim gibi sıradan bir kişi gibi davranıyordu.Tüm bunları öylesine eğlenceli ve estetik bir biçimde yapıyorlardı ki zamanla bu tür oyunları izlemekten daha çok keyif alır olmuş ve insanları, toplumu, dünyayı, amcamın gazetesini algılamamda bir okul gibi görmeye başlamıştım tiyatroyu. Yıllar sonra öğrenecektim ki sevdiğim, Bertolt Brecht ve epik tiyatroydu. Bertolt-Brecht’in-“Üç-Kuruşluk-Opera”-oyunu-Mayıs-ayında-İstanbul’da *** Brecht’in arkadaşı ve tiyatro kuramının yaratılmasında katkısı bulunan Walter Benjamin şöyle diyordu: “Oyuncularla izleyicileri, dirileri ölülerden ayırırcasına birbirlerinden uzaklaştıran, suskunluğu tiyatro oyununda yücelik duygusunu arttıran, operada ise tınıları ruhsal arınmayı getiren, sahnenin tüm öğeleri arasında dinsel kökenin izlerini en açık biçimde taşıyan orkestra çukuru, artık işlevini yitirmiştir. Sahne bugünde yüksektedir; ama artık dipsiz bir uçurumdan yükselir gibi değildir, bir kürsüye dönüşmüştür. Şimdi amaç, bu kürsüye yerleşmeyi başarmaktır.” Brecht’ten önce Erwin Piscator bu kürsüye işçi ve emekçileri davet etmiş ve tiyatronun, “yüksek” sanatçıların tekelinden alınıp bizzat işçiler tarafından yapılarak politikleşmesi yolunda önemli çalışmalar yapmıştır. “Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru Piscator’undur, Onun tiyatrosu olmadan benim tiyatrom düşünülemezdi” diyor Brecht ve devam ediyor: “Daha çok Piscator tiyatrosunda geliştirilmiş düşüncelerin düpedüz bir uzantısıydı bizimkiler. Özgür bir yaklaşım sonucu Piscator ilkeleri, gerek öğretici gerek eğlendirici bir sahnenin kurulabilmesine olanak verdi.” ÖzdeşleşME, yabancı gibi hayretle bak! Epik tiyatroda karşı çıkılan “özdeşleşme” ve “katharsis” hala daha egemen estetiğin temel direğidir. Özelikle sinemada ve televizyon dizilerinde hatta popüler edebiyatta karşımıza çıkmaktadır. Geçmişi Aristoteles’e kadar uzanan ve müesses nizamı bozabilecek değişimleri ve devrimleri daha gerçekleşmeden bertaraf etmeyi amaçlayan bu etkileşim basitçe şu şekilde gerçekleşir: Egemen ideolojinin taşıyıcısı olan ve neredeyse mükemmel olan kahramana sempati duymamız ve kendimizi onun yerine koymamız sağlanır. Sonra, kahraman (ya da vekaleten biz), kurulu düzene karşı gelecek bir hareket, bir “hata” yapar(ız) ve mutluluktan felakete doğru sürüklenmeye başlar(ız). Neyse ki bu korkunç sonu biz değil oyun karakteri yaşamıştır, ona acır, kurulu düzene karşı olabilecek düşüncelerimizden arınır, halimize şükredip yatar uyuruz. Sahne ile seyirci arasındaki ilişki özdeşleşme temeline dayandı mı, seyircinin bütün görebildiği, özdeşleştiği kahramanın görebildiği kadardır. Seyircinin algı, duygu ve bilgileri sahnede devinen kişilerinkiyle aynı düzeyde tutulur. Brecht’in bunun yerine koyduğu “yabancılaştırma” ise bir olayı ya da karakteri, doğallığından, bilinip tanınmışlığından, akla yatkınlığından sıyırıp almak, seyircide hayret ve merak uyandıracak bir kılığa sokmaktır. Yabancılaştırma aynı zamanda tarihselleştirmedir de; yani olay ve kişileri süreklilikten yoksun, belli bir dönem ve koşullarda öyle olan veya davranan nesneler gibi sergilemektir. Bunun kazandıracağı şey, seyircilerin, sahnedeki kişileri bundan böyle asla değiştirilemeyecek, her türlü etkilenmeye kapalı, kaderlerine terkedilmiş, tümüyle çaresiz yaratıklar gibi canlandırıldığını görmekten kurtulacak olmalarıdır. Tiyatro, seyircisini bir uyku durumuna sokmaya, yanılsamaların kucağına atmaya, ona dünyayı unutturmaya, onu kaderiyle uzlaştırmaya kalkmayacak artık, “Al işte sana dünya, bakalım ne yapacaksın?” der gibi dünyayı kendisine buyur edecektir. kafkas Epik tiyatro “gestus”a dayanan bir tiyatrodur. Toplumsal jest ya da davranış olarak da ifade edilen gestus, ses tonu, yüzdeki ifade, bedenin konumu, bir insanın bir başkası önündeki konuşma ve duruş biçimi, ona gösterdiği tepkiler gibi çok geniş bir alanı kapsar. Her karakter, toplumsal sınıfı, konumu, yaşam tarzı ile temsil edilir, çelişkiler ve çatışmalar gestus aracılığı ile gösterilir. Brecht’in “gestus”u, Marx’ın İnsanların yaşam biçimini belirleyen bilinçleri değildir; ama, onların bilincini belirleyen toplumsal yaşam biçimleridir” savının, sahnede beden bulmuş hali gibidir. Bertolt Brecht’in teorisini ve pratiğini ortaya koyduğu Marksist estetik, sınıfsal ve sanatsal mücadelede hala daha geniş imkanlar sunsa da, sanat yaşamı boyunca kendi çalışmalarına son derece eleştirel gözle bakmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş birinin görüşlerini, ister Brecht’in kişiliğine ister temsil ettiği dünya görüşüne duyulan hayranlık nedeniyle olsun,  dogmalaştırmak Brecht’e ihanet etmekten başka bir şey değildir. Dolayısyla, oyunlarını soru ile bitirmeyi seven Brecht’in kendi dönemi için sorduğu ve geliştirdiği tiyatro kuramı ile yanıtladığı şu soruyu, biz de kendi çağımız için sormalı ve cevabını aramalıyız: “Bu korkunç yüzyılın özgürlüğe ve bilmeye susamış insanını, yürekli ama kötüye kullanılan, keşfedici, zeka sahibi, değişebilen ve değiştiren insanını, kendisiyle ve dünyayla başa çıkabilme çabasında onu destekleyecek bir tiyatroya nasıl kavuşturabiliriz?” Nazen Şansal   Kaynaklar: Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Mitos Boyut Bertolt Brecht, Epik Tiyatro, Cem Yayınevi Marianne Kesting, Tarihte ve Çağımızda Epik Tiyatro, Adam Yayınları Walter Benjamin, Epik Tiyatro Üzerine Üç Metin, Agora Kitaplığı

Yaşasın 8 Mart Kadın Dayanışması

By Şifa Alçıcıoğlu

8 mart 1

8 mart 18 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle  Kadın Eğitimi Kolektifi, Akdoğan Fikir Sanat Atölyesi, BES, GÜÇ-SEN, HAK-SEN, KTÖS, Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu’nun ortak organizasyonuyla Lefkoşa’da yürüyüş düzenlendi. Citroen ışıkları diye bilinen noktadan yürüyüşüne başlayan coşkulu kalabalık yol boyunca kadın mücadelesi temalı sloganlar atarak Lefkoşa sokaklarında bu güne kadar emeği ve bedeni sömürülen, cinsiyeti nedeniyle katledilen tacize tecavüze uğrayan ve görünmeyen emeği altında her gün ezilen kadınlar için ses oldu.
Yürüyüşte “Yaşasın 8 Mart Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Devletin Görevi Sığınma Evi”, “Cami Değil Sığınma Evi”, “Pezevenk Devlet İstemiyoruz”, “Gece Klüpleri Kapatılsın”, “Görünmeyen Emek Sesini Yükselt”, “Sendikasız Çalışmak Yasaklansın”, “Son Son Son Sömürüye Son Cinsel Sınıfsal Sömürüye Son” “Kadın Yaşam Özgürlük”, “Zıpla Zıpla Zıplamayan Cinsiyetçi” gibi sloganlar atıldı. 8 mart 2Öte yandan, Lefkoşa’nın simgesi haline gelmiş ve 25 Kasım, 8 Mart, Reddediyoruz gibi günlerde eylemcileri barı önünde güler yüzü ile karşılayıp mutlaka su, meyve suyu veya kola dağıtan ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Cadı Bar direktörü Naime Timur için ise “Lefkoşa’nın Cadısı Kalbimizde Yaşıyor” ve “Naime abla için ses çıkar” sloganları atıldı. Kalabalık kitle, meclis ve elçiliğin önünde sloganlar atarak eylemi sonlandırdı. Eylem sonlanırken cinsiyeti ve sınıfı yüzünden haksızlığa uğrayan, öldürülen, dövülen kadınlar olduğu sürece mücadelenin süreceği ve kadınların hayatın her alanında var olacağı vurgusu yapıldı. 8 mart 3

Hanaylar Yaptırdım Döşedemedim- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

47486566_10217352085539387_7409447360222199808_n

Argasdi'nin Kıbrısla ilgili kültür sayfasında yıllar önceyle bugünün analizini yapabileceğiniz dereler ve sel konusu işlenmekte. Ayrıca yürekleri buran öyküsüyle "Hanaylar Yaptırdım Döşedemedim" ağıtını bulabileceğiniz makalemiz aktivistimiz Şifa Alçıcıoğlu tarafından kaleme alındı. Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayilerine, Baraka Kültür Merkezi'ne ve Khora Kitabevleri'ne uğramayı unutmayın... Hanaylar yaptırdım döşedemedim, çifte kumruları eş edemedim, zalim felek ile baş edemedim. Konma bülbül konma çeşme başına,  bu gençlikte neler geldi başıma. Hanaylar yaptırdım yüceden yüce, içinde yatmadım üç gün üç gece, kurbanlar kestirdim gördüğüm gece. Konma bülbül konma çeşme başına,  bu gençlikte neler geldi başıma. 47486566_10217352085539387_7409447360222199808_n Bu hüzünlü dizeler, 1894 yılında Leymosun’da (Limasol) yaşanan sel felaketinde hayatlarını Garilli Deresi’nin azgın sularına teslim eden bir çiftin anısına yakılan ağıtın sözleridir. Serin bir kasım sabahında, kerpiç evleri önüne katan dere; aşırı yağışla birlikte Trodoslardan eriyen kar sularıyla yükselerek, Türk Mahallesi’nde almıştı soluğu. Garilli Deresi ilk kez taşmıyor, bu acı tabloyu ilk kez yaşatmıyordu… 1330 yılında kente verdiği zarar büyüktü. 16. ve 17. yüzyıllarda toplam 2000 kişinin ölümünden de o sorumluydu. Garilli Deresi, 3 ile 8 ayak yüksekliğiyle adeta köpürüyor ve kapıları teker teker çalarak önüne katıyordu ağaçları, hayvanları, insanları… Ve üç günlük yağışın ardından ortaya çıkan acı tabloda; yıkılan evler, dağılan yuvalar ve yitip giden 23 kişinin cansız bedeni vardı. Ölen at, katır ve eşeklerin ise 130 kadar olduğu saptanmıştı. Dere kenarındaki cami ve kilise de yıkıntılar arasındaydı. Dere sularının evlerden üç gün sonra çıkması, çamur bulanan evlerin temizliği kadar zor olmuştu. Evlenmek üzere olan ve selden kurtulmak için oturacakları hanaylı eve sığınan genç aşıklar da henüz evlenemeden sel sularına kapılırlar o kara bulutlu günde. Halk, onların kavuşamamasına hüzünlenir ve “Hanaylar yaptırdım döşedemedim” ağıtıyla gençleri anar. (Ağıt 1940’lı yıllarda Hasan Taş ve Refia Berkap tarafından derlenip Türkiye’ye gönderildikten sonra Kıbrıs türküleri repertuarına alınır.) Bazı kaynaklarda ise genç çiftin yeni evlendikleri ve kendilerine bir hanay yaptırdıkları ama henüz taşınmadıkları yeni hanaya gittikleri zaman yeni hanayın yıkıldığı, eski hanayın ayakta kaldığı söylenir. Bu büyük felaketten sonra, derenin tekrar tekrar taşması, 1930’lu yıllardan sonra dere yatağının yerinin şehrin dışından akacak şekilde değiştirilmesiyle son buldu. On yıllar önce sorun görülen derenin yatağının değişmesiyle, bazı sorunlar çözülebiliyorsa günümüzde neden yapılamasın? Denize akan suların önünü kesmedikçe su akıp yolunu bulur. Onu yatağından yerinden edenlere de cevabını kötü bir şekilde verir. Geçtiğimiz on yıl boyunca, aşırı yağışlarla birlikte derelerin taşması, evlere su taşkınları olması, çirkef içinde kalan güzel ülkemin aşılmaz bir sorunu olarak kendini göstermeye başladı. Oysa ne güzeldir derelerin gelmesini beklemek, zararsız-ziyansız dualarıyla bereketi dilemek… 2010’da Omorfo başta olmak üzere tüm ülkede yaşanan sel felaketini ne çabuk unuttuk ki hiçbir önlem almadan 2018’in son günlerinde yine bir sel felaketi daha yaşamak zorunda kaldık! Hem de dört gencecik canı da aramızdan ayıran, okulların tavanlarının çökmesine, yolların, evlerin yıkılmasına, arabaların ezilmesine neden olan bir felaket… Oysa ne güzeldir akan bir dereyi izlemek, şırıl şırıl akan suya baktıkça bakmak, kurbağaların şarkılarına kulak kabartmak… *** Kesilen ağacın yerine beton diken zihniyet, doğal afet kılıfı altında, üstünü kapatmaya çalıştığı her türlü pislikle birlikte taşkınlarla su yüzüne çıkar. Aslında suçluları çok iyi biliyoruz; altyapısız yapılaşmanın önüne geçmeyen yönetenler, rant sistemiyle arsalar açılmasına sebep olan siyasetçiler, dere yataklarına yapılan evlere müsade edenler, dere yataklarını çöplüğe döndürenler, çarpık yapılaşmada sorunları, yumak haline getirip çözümsüzlüğe ulaştıran üç maymunu oynayan gelmiş geçmiş tüm belediyeler, hükümetler... Aslında yıllardır değişen bir şey yok… Tıpkı 2009 yılında Fikret Başkaya’nın da dediği gibi: “Geride kalan haftalarda sel onlarca insanı alıp-götürdü, evler köprüler yıkıldı, işyerleri tahrip oldu, ekili alanlar ve mahsuller zarar gördü, suya zehirli kimyasallar karıştı... Doğal âfet dendi, ihmal dendi, dere yatağına ev mi yapılır, bu 'derenin intikamıdır' dendi, sorumlular hesap versin dendi, 'muhalif' olduğu sanılan siyasetçiler hükümeti suçladı... Elbette her zaman olduğu gibi 'konunun uzmanları' da konuştular-yazdılar ama konuşmalarda-yazılarda kapitalizm kelimesi geçmedi... Kimse 'bu sosyal bir felakettir, gerisinde kapitalist sömürü, yağma ve talan var' demedi... Eğer öyle diyecek olsalar 'konunun uzmanı' sayılıp, 'değerli görüşlerini' sizinle paylaşmaları mümkün olur muydu?”     Kaynaklar: Limasol Kenti Tarihi Mezarlıkları, Yenidüzen Gazetesi Limasol’da Yaşanan Büyük Sel Felaketi, Yenidüzen Gazetesi https://bit.ly/2LhsJOd  (Kapitalizmi ‘krizden’ kurtarmak değil, kapitalizmden kurtulmak, Fikret Başkaya.) https://www.youtube.com/watch?v=WPgyIchz53g  

BERTOLT BRECHT MÜZİĞİ- Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

sadet yazi foto

Usta bir şairin şiirlerini bestelemek de ustalık gerektirir.  Brecht'in bu yolda tanıştığı bestecileri bulacağınız makalemizde müziğin sorgulayıcı yanını cesurca ortaya koyan eserlerini de daha net anlayacağız. Hala bir Argasdi edinmediyseniz en yakın gazete bayinize, Khora Kitabevlerine ya da Baraka Kültür Merkezi'ne uğrayabilirsiniz... Asıl adı Eugen Berthold Friedrich Brecht olan Bertolt Brecht, 10 Şubat 1898’de Augsburg’da dünyaya geldi. 20. yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni olarak nitelendirilir. Eserleri uluslararası alanda da saygı ile kabul görmüş ve ödüllendirilmiştir. Kendisini "Komünist" olarak tanımlayan Brecht’in hayatımızda ve bakış açımızdaki yeri göz ardı edilemez. Brecht’in şiirlerine ezgilerle hayat veren ve 1900’lü yıllardan günümüze gelen, ismi Brecht ile anılan 3 besteci Kurt Weill, Hans Eisler ve Paul Dessau’dur. Brecht ile hem politik hem de müzikal anlamda en fazla bağı bulunan besteci 17 şiirinin 13’ünü melodilerle buluşturan Kurt Weill’dir.sadet yazi foto Kurt Weill, 2 Mart 1900-3 Nisan 1950 yılları arasında yaşamış, 1920'lerin sonlarında yazdığı müzikaller ve şarkılarla Almanya'da oldukça popüler olmuştur. Eserleri, Alban Berg, Darius Milhaud ve Stravinsky gibi besteciler tarafından beğenilmiştir. En çok bilinen eseri ilk kez 31 Ağustos 1928'de sahnelenen Üç Kuruşluk Opera'dır. Kurt Weill ve Brecht 1927-1933  yılları arasında ölümsüz yapıtlara adını yazdırmıştır. Weill, John Gay'in yazmış olduğu Dilenciler Operası üzerine Bertolt Brecht ile beraber çalışmış ve bu eserdeki olaylar dizisini koruyarak Brecht'in sözleriyle yeni besteler oluşturup, yolculuklarını başlatmıştır. Yoksulluk, sefalet ve haydutluğun kol gezdiği 1920’ler Londra’sını arka planına alan Üç Kuruşluk Opera, Berlin’de sahnelendi. Bu sahne, sonraları Brecht’in tiyatrosu olarak anılacak olan –ve hâlâ yaşayan- Berliner Ensemble’dı. Brecht’in metniyle Weill’ın müziği müthiş bir uyum yakalamıştı. Bu “bambaşka” bir operaydı. Kurt Weill müziğinin derinlerine inecek olursak; “Kurt Weill’ın müziği, olabildiğince geniş bir izleyici kitlesine ulaşmayı hedefleyen, oyuncuya belirli tavırları dile getirme olanağı vererek doğrudanlığın altını çizen, eylem ve söylemin koşutluğunu önemseyen, birbirinden farklı tarz ve elemanlardan beslenebilen, çoğul yapılı (caz, dans müziği, kabare, halk müziği, marş, vb.) sıradan olanı yeniden işleyip yabancılaştıran ve emin olunan her şeyi sorgulamaya çağıran parodik, alaycı bir müziktir’’.(1) Yaşadığı dönem, Batı müziğinde 1910’dan günümüze uzanan 1. ve 2. Paylaşım Savaşı’nın olduğu, atonalite (tondışı sesler) kullanılan, teknolojinin hayatımızda yer aldığı Çağdaş Dönem olsa da Weill’ın müzik anlayışında 1750-1800’lü yıllarda ortaya çıkan Klasik Dönemin etkileri görülür. Buna bağlı olarak Weill’ın kariyerinde etkili olmuş besteciler, Klasik Dönem bestecileri Mozart ve Mahler’dir. Mozart’ın ‘müzikal ekonomi’, ‘saydamlık’ ve ‘doğrudanlık’ kavramları ve Sihirli Flüt eseri Weill’ın müziğini de etkilemiştir. Kurt Weill, Nazi Partisi’nin iktidara geldiği 1933 senesinde Almanya’yı terk etmek zorunda kalır. Böylece Brecht’le olan 6 yıllık işbirliği de sona ermiş olur. ABD’ye yerleşir ve Broadway müzikallerinin aranan bestecisi haline gelir. 1950’de hayatını kaybeden Weill’ın müzik dünyasında bıraktığı etki, Brecht’le geliştirdikleri yeni bir sahne müziği anlayışı olmuştur. Hayatı boyunca toplumundan kopuk olmayan işlevsel bir sanatı savunan Kurt Weill’ın müzikleri hâlâ dipdiri ve hâlâ bizleri emin olduğumuz her şeyi yeniden sorgulamaya davet ediyor... Günümüze gelecek olursak, Kıbrıs’ta da sergilenen Genco Erkal yorumu ile dinlenecek ‘Bertolt Brecht’ eserlerinin yerini ne tutar bilmiyorum. Söner görkemli ışıklar, başlar şiir, birleşir Weill’ın müziği ve Brecht seslenir; Ben Bertolt Brecht Kara ormanlardan taşımış şehre anam beni Çekip gidene dek ben bu Dünyadan Çıkmayacak ormanların soğuğu içimden...   (1 )http://haber.sol.org.tr/serbest-kursu/ben-kurt-weill-haberi-55136 https://www.youtube.com/watch?v=C2ODfuMMyss- Sihirli Flüt Operası  

Brecht’in Savaş Karşıtlığı ve Frank’ın Ölümü- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

BrechtveOglu

  Bertolt Brecht'i incelemeye aldığımız  Argasdi'nin 53. sayısında, Brecht'in en çok bilinen yönü savaş karşıtlığıyla belki de hiç bilinmeyen yönü  baba olmasının kesişme noktalarını bulacağınız bir makaleyle karşınızdayız. Tahsin Oygar tarafından kaleme alınan ve şiirlerle bezenen bu etkileyici yazıyı mutlaka okumalısınız. Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi'nden, Khora Kitabevlerinden ve tüm gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. BrechtveOgluFrank, Frank’ın ölümünden dokuz ay sonra doğdu. I. Paylaşım Savaşı (Dünya Savaşı) tüm dehşeti ile sürerken Bertolt Brecht Peutinger Lisesi’nde öğrenci idi. Lise yıllarında tanımıştı Frank Wedekind’ı. Wedekind hukuk fakültesi bitirmiş, hukuk yerine şiire, tiyatroya yönelmiş bir yazardı. Bu yazarın savaş karşıtı şiirlerinin yanı sıra burjuva ahlakının saçmalıklarını, küçük burjuvaların yozlaşmalarını, insanın cinselliğinin dürtüselliğine olan bağlılığını konu alan oyunları da vardı. Tiyatro anlayışı ise dışavurumcu ve natüralistti. O dönemlerde Brecht, sıkı bir Wedekind hayranı ve takipçisi olmuştu. Savaş yıllarında dönemin Alman politikacıları Wedekind’in bazı oyunlarını savaşın bitimine kadar yasaklamıştı. 1914’te I. Paylaşım Savaşı’nın başlaması yaklaştıkça, ülkede savaş çığırtkanlığı, kulakları sağır, gözleri kör edecek kadar şiddetlenmişti. Brecht 16 yaşında idi. Peutinger Lisesi, savaş çığlıklarının haklılığını ve gençlerin fikirsel olarak savaşa hazırlanmasını önüne koymuştu ki savaşı güzellemesi için öğrencilerine kompozisyonlar yazdırmaya başlamıştı bile. Genç Brecht, Horatius’un "Anavatan için ölmek hoş ve onurludur" sözünü alıp etkileyici bir kompozisyon yazdı. Kısaca Horatius, MÖ. 65 – 8 yılları arasında yaşamış Romalı bir asker ve şairdi. Horatius’un bu sözü söyledikten sonra katıldığı bir savaşta yenilginin hemen ardından kalkanını dahi bırakıp kaçtığı söylenir. Brecht de kompozisyonunda “Anavatan için ölmek hoş ve onurludur lafı Horatius’un da sonradan anladığı gibi (!) zenginleri daha zengin yapmak isteyenlerin veya boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganıdır” diyerek belki de savaş karşıtı ilk eserini yazmıştır. I. Paylaşım Savaşı’nın bitmesine kısa bir süre kala Mart 1918’de Frank Wedekind ölür. Cenaze törenine katılan Brecht, Wedekind’ın oyunlarını yasaklayan politikacıları orada görünce oldukça içerler ve şöyle der: "Cesedin etrafında dönen leş yiyici akbabalar gibi silindir seklindeki şapkaların içinde kafaları karışık durdular" ve bu olaydan dokuz ay sonra dünyaya gelen oğlunun adını Frank koyar.   Brecht’in genç yaşlarda etkileşim ve hayranlıklarla oluşan savaş karşıtlığı, giderek hem teorik olarak Marksizm’den hem de pratikte iki Paylaşım Savaşı’na tanıklık eden hayatı dolayısıyla oldukça gelişti ve müthiş eserlere dönüştü. Sanatçının savaş karşıtı eserlerinin bu denli basit, anlaşılır ve de etkileyici olmasının sebebi sanırım bu donanımıdır. Genel olarak eserlerinde savaşın yere göğe sığdırılamayan, ulvi ve kutsal söylemlerle süslenmiş yanının saçmalığını kanıtlayıp egemenlerin ipliğini pazara çıkarmaktadır. Örnek verecek olursak: … / Güzel bir günde emri geldi. / Hazır etti çantasını, güneye doğru koyuldu yola. / Bir fatihti kardeşim. / Yerimiz yoktu yaşamaya. / Topraklar ele geçirmekti öteden beri hayalimiz. / Kardeşimin fethettiği yer şimdi Guadarama dağlarında. / Boyu tam bir seksen, derinliği bir elli. İşte böylece, sıradan bir insanın, yaşam derdi yerine hiçbir zaman aklına bile gelmeyecek, hiç bilmediği bir coğrafyayı fetih hayalleri kuramayacağını çarpıcı bir şekilde tersten gösterdi Brecht. Fetih için emir alan bir fatih! Ve fethettiği şey sadece mezarı… Bunun dışında Brecht, insanın yaşama sevinci ve arzusunu körüklerken, ölüm korkusunu da ortaya çıkarmaktan, hissettirmekten geri durmadı. "Savaş istiyoruz!" / En önce vuruldu / bunu yazan. O dönemin egemenleri için kazanılan zaferlerle de elinden geldiğince dalga geçip, bu haksız savaşların kazananının halklar olmadığını ortaya koydu.  Akşam savaş alanına çöktüğünde / Düşmanlar yenilmişti / Telgraf tellerinin tınıları / Haberi uzaklara taşıdı / Dünyanın bir ucunda için için yandı / Bir haykırış, gökkubbede parçalanarak / Bir çığlık, çılgın ağızlardan taşan / Ve esrik göğü aşan. / Bin dudak ilençle soldu / Bin yumruk, vahşi bir öfkeyle sıkıldı. / Dünyanın bir başka ucunda / Bir sevinç, gökkubbede parçalanarak / Büyük bir sevinç, bir eğlence, bir çılgınlık / Rahat bir soluklanma, gerinme / Bin dudak eski bir duayı söyledi / Bin el inançla birleşti. / Gecenin geç saatlerinde / Sayıyordu telgraf telleri / Savaş alanında kalan ölüleri / O zaman dost ve düşman sessizleşti. / Yalnız analar ağladı / Her iki yanda.    Brecht’in savaş karşıtlığı bugünün postmodernlerinin modası salt pasifizm veya her türlü şiddette karşı olmak temelinde değil Marksist temelde sınıf bakış açısı ile yoğrulmuştur. Bunun en güzel örneklerinden biri olan  “Çağrı” şiirine bakar mısınız? … / Sizsiniz uluslar, kaderi dünyanın. / Bilin kuvvetinizi. / Bir tabiat kanunu değildir savaş, / barışsa bir armağan gibi verilmez insana:/ Savaşa karşı barış için / katillerin önüne dikilmek gerek, / …  / indirin yumruğunuzu suratlarına! / Böylece mümkün olacak savaşı önlemek. / Onlar demir çeliği elinde tutan birkaç kişidir, / … / para hesap eder gibi hesaplıyorlar bizi…   Henüz 16 yaşında savaş karşıtı bir duruş geliştirmeye başlayan Bertolt Brecth, hayran olduğu Frank Wedekind’in ismini koyduğu oğlu Frank Banholzer’i II. Paylaşım Savaşı’nda bir bombardımanda  kaybetmiştir. Oğlunun öldürüldüğü zaman sürgünde olan Brecht, bu şiiri belki de hiçkimse yakınını böyle kaybetmesin diye yazmıştır.   HİTLER SAVAŞININ TARİHİNİ TAŞIYAN BİR MEZAR TAŞI   Hoş gördün baba, askere gitmemi, anne, beni saklamadın, kötü öğütler verdin bana, ağabey, ablacığım, uyarmadın beni!         Kaynakça:   https://tr.wikipedia.org/wiki/Horatius   https://www.geni.com/people/Frank-Banholzer/6000000022206050498   http://www.imagi-nation.com/moonstruck/clsc16.htm   https://www.antoloji.com/bertolt-brecht/hayati/   http://kezialogblog.blogspot.com/2013/11/bertolt-brecht-timeline.html   https://www.siir.gen.tr   http://www.filozof.net/Turkce/edebi-sahsiyetler-kisilikler-biyografileri/17520-frank-wedekind-kimdir-hayati-eserleri-hakkinda-bilgi.html  

“Ben Bir Oyun Yazarıyım” Bertolt Brecht- Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

brecht2

Argasdi'nin 53. sayısında, Brecht'in bizlere miras bıraktığı eserlerinden yola çıkarak mücadelemizde sanatın bize nasıl yol gösterici olabileceğini anlatan makalemizi Sezgin Keskin'in kaleminden sizlere aktarıyoruz. Argasdi en yakın gazete bayinizde... “Kentlere huzursuzluk döneminde indim,brecht2 Açlık kol gezerken. İnsanlar arasına çalkantı sırasında karıştım Ve onlarla birlikte öfkelendim. Böyle geçti yeryüzünde Bana verilen ömrüm” Brecht hayatı boyunca içinde yaşadığı çarpık, adaletsiz ve bozuk düzeni sorgulamış, sistemin ve toplumun eleştirisini yapmaktan hiç çekinmemiştir. Dünya görüşü zamanla değişime uğrayan biri  olarak, yeri geldiğinde kendi iç dünyasını yeri geldiğinde de  politik düşüncesini tiyatro oyunlarında, şiirlerinde, hikayelerinde yani tüm eserlerinde yansıtmıştır. Bertolt Brecht gençlik yıllarında daha çok, insanın çaresizliğinden bahseder. Karamsar bir tutumdadır.Dünya görüşü, bilimsel bir temelde değil duygusal bir temeldedir.İnsanı yaşadığı düzen içerisinde bir değişim yaratmaya çalışmayan edilgen bir varlık olarak eserlerinde gösterir. Burada gösterdiği aslında Brecht’in gençlik yıllarında ülkesi Almanya’nın politik ve toplumsal durumununun insanlarda yarattığı nihilist düşüncedir. 1800’lerin sonunda kapitalizm Almanya’da yerleşmeye başlamıştır. Kapitalist düzenin yarattığı sanayileşme, işsizlik, kentte yaşayan nüfusun artışı, işçi kesiminin uzun saatlerce çalıştırılması, sömürülmesi, emekçi halkın politik düzeyde güçlenmesine yol açmıştır. Güçlenmeye başlayan işçi sınıfını bastırmak için burjuvazi ve ülke yöneticileri bir araya gelmiş ve halkla sosyalistlerin arasını açmıştır. Halkın üstünde büyük bir baskı oluşturulmuştur. Ardından emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda başlattığı 1. Paylaşım Savaşı’nı kaybeden Almanya’da ekonomik çöküş ve bir kaos ortamı yaşanmıştır. Bu durum yeteri kadar sınıfsal ve tarihsel bilinci olmayan halkta umutsuzluğa ve çaresizliğe yol açmıştır ve halkıyla aynı duygularda olan Brecht de o dönemin birçok sanatçısı gibi eserlerinde bu umutsuzluğu ve nihilizmi yansıtmıştır. Savaş sonrası yıllarında daha henüz Marksist görüşe sahip olmayan Brecht sosyalist devrim yolunda Spartekist Birliği’ni kuran Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un ölümünün ardından “Gece Çalan Davullar” adında bir oyun yazar. Oyunun baş karakteri, Berlin proleteryasının gerçekleştirdiği isyana katılmak yerine sevgilisinin yanında kalmayı tercih eder. Oyun halk tarafından tepki görür fakat burjuvazinin dikkatini çeker ve bir edebiyat ödülü olan Kleist ödülünü alır. Burjuva bir ailenin içinde büyüyen Brecht lise yıllarında kendi sınıfına baş kaldırmaya başlamıştır. Yıllar sonra yazdığı bu oyunla ise baş kaldırdığı burjuva sınıfının olumlu tepkisini alır. Henüz fikirsel olarak dünya görüşünün oturmayışı yazdığı eserlerindeki içgüdü ve duygusal temele odaklanışı, karşıt olduğu sınıfın hoşuna gidecek bir oyun yazmış gibi durmasının yanında bu oyunda Brecht, devrim uğruna mücadele vermektense içgüdüleriyle hareket eden, dünyaya karşı kayıtsız ve ilgisiz bireyi eleştirir. Bir insanın kişiliğinin ve fikrinin içinde bulunduğu toplumla etkileşim içerisinde değişime uğrayabileceğini Bertolt Brech’te görürüz. İçinde bulunduğu karamsar ve anarşist tutumu gençlik yıllarındaki ülkesinin yansımasıdır.1930’lu yıllara geldiğimizde ise Brecht bu anarşist ve içgüdüsel dünya görüşünden bilimsel, eleştirel ve disiplinli bir politik fikriyata bağlanarak kurtulur. Bu dönemde faşizme karşı sanatıyla mücadele eden ve işçi sınıfını tiyatroyla politik bağlamda birleştirmenin ilk adımlarını atan politik tiyatronun kurucusu Piscator’dan da etkilenen Brecht maddeci dünya görüşünü benimser ve Marksist bir sanatçı olma yoluna girer. Marksizimle buluşan Brecht epik tiyatroyu kurar ve oyunlarını toplumsal eleştiriyle yazmaya başlar. Kapitalizmin bozulmuş düzenini, insanı başkalarını ezerek, döverek, aldatarak yaşayabileceği bir  duruma getirdiğini eserlerinde anlatır. Eserlerinde işçilere, üretenlere, ezilenlere yer vermeye başlar. Gençlik yıllarındaki karamsarlığının yerini Marksizimle beraber umut, salt sistem eleştirisinin yerini de yeni bir düzenin inancı ve savunuculuğu almıştır. Almanya’da yeşerip güçlenmeye başlayan Nazi güçlerinin kara listesine giren Brecht ülkesinden ayrılır. Sürgün yıllarında farklı ülkelere giden Brecht’in bu yıllarda yazdığı oyunlarında diyalektiği görürüz. Akıl ve duygu çatışmasını eserlerinde yansıtır. Duygunun insanın iyi yanı olduğunu fakat onu yıkıma götürdüğünü, aklın ise insanın bu bozuk düzende düzene ayak uydurarak hayatta kalmasını sağlayacağını söyler. “Yazar, doğru bir düzenin gelmesiyle bu akıl-duygu çatışmasının yok edileceğine ve her ikisinin (akıl-duygu) dengeli bir biçimde birbirini destekleyeceğine inanır.”(1) Komünist bir sanatçı olan Brecht hayatının hiçbir evresinde, ne kendi ülkesinde ne de sürgünde olduğu yıllarda komünist bir partiye üye olmamıştır. Hatta Amerika’da yaşadığı yıllarda Komünist Partiye üye olmakla suçlanmıştır. Brecht bu suçlamayı reddetmiş,  hiçbir komünist partinin üyesini olmadığını söylemiştir. Brecht’in hiçbir partiye üye olmayışının kesin bir nedenini bilmiyorsak da tahmin yürütebiliriz. Bir siyasi partiye üye olmanın sanat hayatında partinin istekleri ve belirledikleri doğrultusunda sanatını yapmak zorunda kalacağını ve de yaratıcılığının kısıtlanacağını düşünmüş olabilir. Böyle bir sebep olası olsa da bir yandan da Brecht için tutarsız bir durum yaratır. Çünkü Brecht sürgünden önceki yıllarında yani Marksizmi benimsediği ilk yıllarda Marksizmin yaratıcı yanından ve eleştirel yönünden etkilendiğini dile getirmiştir. Komünist bir partiye üye olması sanatını ve yaratıcılığını kısıtlamayabilir aksine genişletebilir ve geliştirebilirdi de. Brecht’in bize miras bıraktığı eserlerinde yaşamı boyunca faşizme, kapitalizme karşı verdiği mücadelesini ve direnişini görebilir, toplumsal gerçekçiliğini, açık sözlülüğünü, toplumcu bir devrime inanışını, yaratıcılığını ve sanatsal dehasını örnek alabilir, bugün halen kapitalist düzene karşı verdiğimiz mücadelede sanatın bize nasıl ışık olabileceğini öğrenebiliriz.   Kaynaklar (1) https://www.aydinlik.com.tr/kose-yazilari/ozdemir-nutku/2016-aralik/brecht-in-kisiligi-uzerine     https://dunyalilar.org/bir-yasam-ustasi-bertolt-brecht.html/      

Üç Kuruşluk Opera- AZİZ GÜVEN

By Şifa Alçıcıoğlu

14317636-0050451

Baraka Kültür Merkezi'nin 3 ayda bir yayınlanan Kültür-Sanat ve Politika dergisi Argasdi'de bu sayı dosya konusu Bertolt Brecht... Bu büyük ustayı ve adeta bir devrim yaratan 3 kuruşluk operasını okumaya ne dersiniz? Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi'nden, Khora Kitapevlerinden ve tüm gazete bayiilerden ulaşabilirsiniz. 14317636-005045116. yüzyılda, ana yurdu olan İtalya’da ve Rönesans’ın başlıca merkezlerinden biri olan Floransa’da bazı müzisyen ve şairlerin bir araya gelerek eski Yunan oyunlarına benzer eserler yazmak istemelerinden doğan opera sanatının tarihsel gelişim sürecine baktığımız zaman, temalarını genellikle tarih, efsaneler ve mitolojinin oluşturduğunu, bu temaların ise çoğunlukla kahraman figürleri ve kahramanlık hikayeleri ile işlendiğini görürüz. Sonralarında kapitalizmin ve burjuvazinin gelişmesi ile birlikte “gözde” haline gelecek olan opera sanatı, yeni açılacak binaları ve burjuvazi için yazılacak aryaları ile para karşılığı izlenebilecek olan, halktan kopuk ve sadece egemenlerin fikirlerini yansıtacak şekilde sahnelenen bir şekil alacaktır. Kısa zamanda 17. yüzyılda İtalyan operasının merkezi olmaya başlayan Napoli’den Avrupa’ya yayılacak olan bu sanat, 19. yüzyıla gelindiğinde ise en büyük gelişmeyi gösterecektir. Operayı Altüst Eden Opera Bayanlar, baylar! Karşınızda artık yok olmaya yüz tutmuş bir zümrenin, yok olup gidecek bir örneğini görüyorsunuz. Biz küçük burjuva zanaatkarlar, elinde masum bir maymuncukla küçük esnafın nikel kasalarına yeltenen bizler, bankaların desteklediği büyük yatırımcılar tarafından yutulmaktayız. Bir maymuncuk, hisse senetlerinin yanında nedir ki? Bir banka soymak, bir banka açmanın yanında ne ki? Adam öldürmek, adamı memuriyete mahkum etmenin yanında ne ki?” İşte, John Gay ve Christoph Pebusch’un 18. yüzyılda İngiliz Balad operası olan “Dilenciler Operası”ndan uyarlanan Bertolt Brecht’in “Üç Kuruşluk Operası”nın tarihe geçen en ünlü repliği… 20. yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni olan ve epik tiyatronun da kurucularından sayılan Bertolt Brecht’in sayısız eseri arasında bugüne değin önemini hiç kaybetmeyenlerinden: “Üç Kuruşluk Opera”… Orijinal adı “Die Dreigroschenoper” olan ve Kurt Weill tarafından müziklerinin bestelendiği bu müzikal tiyatro oyunu, aynı zamanda epik tiyatro türünün de ilk örneklerinden. İlk kez 31 Ağustos 1928 tarihinde Berlin’deki Theater am Schiffbauerdamm’da sahnelenen “Üç Kuruşluk Opera”, ideolojik anlamdaki yeni tarzı ve sözü ile genel olarak operanın doğduğu ve tarihsel süreç içerisinde geçirmiş olduğu evrelerine ait örneklerine kıyasla büyük farklılık ve önem arz etmektedir. Bertolt Brecht’in sanata ve özellikle de tiyatroya bakışı, onun dünyaya dair sahip olduğu fikirlerinden bağımsız olmamakla birlikte, bugün komünist ve savaş karşıtı bir figür olarak da anılmakta olan Brecht’in erken dönem eserlerinden itibaren dünyaya dair görüşleri zaman içerisinde değişime uğramıştır. Gençlik yıllarında kendi iç dünyasına kapanmışlık, karamsarlık, çaresizlik ve nihilizm ile karakterize olan ve insanı edilgen bir varlık olarak yansıttığı eserleri, maddi temelini şüphesiz ki yaşadığı yerde kapitalizmin her alanda yarattığı kaos ortamından almış; 1. Paylaşım Savaşı’nın ardından şiddetini artıran karamsarlığın ve umutsuzluğun rüzgarı ise adeta kara bulutları dönemin sanatçılarının ve eserlerinin üzerine getirmiştir. Daha sonraları politik tiyatronun kurucusu olan Piscator’dan etkilenerek iç dünyasının karanlığından kendini aydınlığa çıkaracak olan materyalist dünya görüşü ile tanışan Brecht, artık eserlerinde Marksizmin sözünü söyleyecek, kapitalist dünyaya Marksist bir eleştiri getireceği “Üç Kuruşluk Opera”sı ile de geleneksel anlamdaki opera sanatını alt üst edecektir. Tarihin, efsanelerin, mitolojinin ve kahramanlık temalarının aksine rüşvetin, yolsuzluğun hüküm sürdüğü, çağdışı bir Viktorya dönemi Londra’sında, ahlaki açıdan çökmüş, suçlu bir anti-kahramana odaklanan “Üç Kuruşluk Opera”, Pebusch’un “Dilenciler Operası”ndan uyarlanarak dilenciler operasını değil tam da dilenciler için operayı ifade etmektedir. İlk kez Berlin’de sahnelenişinin ardından oyuna birçok farklı tonda tepki gösterilmiştir. Harika olduğunu ifade edenler olduğu gibi muhafazakar ve milliyetçi çevreler tarafından ise başarısız bulunmuştur. Biçimsel olarak genelin dışında olan farklılığı ile doğrudan göze çarpan oyun için belki de söylenebilecek en önemli şey, oyunun sadece bir grup uzman, elit azınlığın anlayabileceği tonda olmayan, “herkes için tiyatro” mantığında bir tarz ile seyircisiyle arasındaki tüm engelleri ortadan kaldırmasıdır. Yeni bir tarz olarak çok büyük tartışmaların konusunu oluşturan Brecht’in epik tiyatro anlayışı, geleneksel opera anlayışının giderek karşılık bulamamasını ve ileride yok olmasını sağlayacak devrimci bir açılım yaratmıştır. Sözünü ezilenlerden yana söyleyen, halk için halkla birlikte yapılan tüm üretim biçimlerinde olduğu gibi sanat alanındaki bu anlayışın devrimci potansiyeli de hayalini kurduğumuz başka bir dünyanın yaratılması mücadelesinde çok önemli bir yere sahiptir. Brecht’in denemekten ve eleştirmekten çekinmeyen devrimci sanatı bugünün devrimcilerine ve sanatçılarına ilham ve cesaret verecek niteliktedir.   Kaynaklar: 1-https:// www.eksisozluk.com 2-https:// www.wikipedia.org 3-https:// www.aydinlik.com.tr  

“Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” Kitabı Akçay’da Tanıtıldı

By Nazen Şansal

49319510_2665819433458629_8894506047402672128_n

49319510_2665819433458629_8894506047402672128_n

Baraka Kültür Merkezi, Akçay Kültür Sanat Derneği (Ak-Der) ve Khora Kitap Omorfo'nun ortak organizasyonu ile "Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)" isimli kitap Akçay Ak-Der Lokalinde okurlarla buluştu. Etkinlikte, Baraka Kültür Merkezi adına Nazen Şansal'ın yaptığı konuşmada adamızın geçmişte ve halen çeşitli kültürlere ev sahipliği yaptığı ve bir yandan kültürel asimilasyona direnirken diğer yandan da farklı kültürlerin kaynaşmasının ve kardeşleşmesinin önemi vurgulandı. Ak-Der adına Nisbet Kızılyürek ise kültürü yaşatmanın ve gelecek nesillere aktarmanın öneminden bahsetti. Hayatı ve anlattıkları ile kitaba ilham veren Şifa Sofu nenenin de katıldığı etkinlikte, kitabın yazarı Şİfa Alçıcıoğlu, kitabı hazırlama sürecini okurlarla paylaşarak nenesinin anlattıklarından yola çıktığına ayrıca sözlü ve yazılı tarih araştırmaları da yaptığına değindi. Uzun yıllardır yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi'nin kültür sayfalarında yer alan yazıların derlenmesi ve zenginleştirilmesiyle oluşan kitabın çok farklı temalarda hikayeler içerdiği anlatıldı. Alçıcıoğlu, kitaptan örnekler de vererek; ovalarımızda yetişen yabani bitkilerden eskiden oynanan çocuk oyunlarına, Kıbrıs'ta bir zamanlar beslenen develerden özgür Kıbrıs eşeklerinin tarihine, goncoloz hikayelerinden kaybolan mesleklere değin çeşitli konulardaki araştırmalarını okurlarla paylaştı. Çörek ve hellim ikramı ile devam eden etkinlikte okurlar da yazara soru ve yorumlarını ilettiler ve kitap alarak imzalatma imkanı buldular. 49897556_779594245720763_3210122930000232448_n 50057252_592901701156368_4125800276651147264_n 50042804_323147394962607_7736513474909437952_n Yayına hazırlanmasını Aziz Güven ve Nazen Şansal’ın üstlendiği "Nenemin Deyişinan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)" kitabının kapak ve sayfa tasarımı Mustafa Batak ve Erkal Tülek’e ait. Argasdi Yayınları’nın dördüncü kitabı olan 112 sayfalık eser, 20TL. okur katkısı karşılığında tüm kitap evlerinden temin edilebilir. 50396372_2193052020912090_3984174640598614016_n  50217155_276444616330109_630358069267660800_n 50103905_784979505201720_731940926355668992_n  

Özgür Gazeteciliğin Timsali: Metin Göktepe – Hasan Tezbaşar

By Şifa Alçıcıoğlu

metin göktepe

9 Ocak 1996: Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe katledildi. metin göktepe90'lı yıllar… Türkiye'nin karanlık yılları. Faili meçhul cinayetlerin, suikastların ve köylerin yakılmasının hat safhada yaşandığı, devlet-mafya- siyaset üçgeninin etkili olduğu günler… 1950'li yıllarda ABD destekli kurulan Özel Harp Dairesi, kontrgerilla faaliyet yürüten bir yapıydı. NATO-CIA bağlantılı olan bu yapı, Türkiye'nin 50 yılında yaşanacak olan cinayetlerin, katliamların arkasında olan ve zaman içinde çeteleşen, devlet içinde devlet olan örgüttür. 90'lı yıllarda gerçekleşen, Doğu-Güneydoğu bölgesindeki köy yakılmaları, çok sayıda kişinin kaçırılıp kaybedildiği ve katledildiği faili meçhul cinayetlerin, suikastların arkasında devlet destekli Özel Harp Dairesi kadroları vardı. Uğur Mumcu, Musa Anter ve Kıbrıs'ta da Kutlu Adalı'nın katledilmesi o yıllarda gerçekleşen olaylardan sadece birkaçı... Metin Göktepe'nin de sayısız meslektaşı gibi katledilmesi böyle bir dönemde oldu. Üniversitede öğrenci/gençlik mücadelesinin aktif bir üyesi olan Metin Göktepe, gazeteciliğe 1992 yılında “Haberde ve Yorumda Gerçek” adlı dergide başlar. 7 Haziran 1995'te kurulan Evrensel gazetesinin başından itibaren içerisinde yer alır. "Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe, Ümraniye Cezaevi'ne düzenlenen operasyonda yaşamını yitiren iki tutuklunun cenaze törenini izlemek için gittiği Alibeyköy'de, gazeteciliğinin kısıtlanmasına karşı çıktığı ve "çok konuştuğu" gerekçesiyle 8 Ocak 1996 günü gözaltına alındı ve bini aşkın kişiyle birlikte Eyüp Kapalı Spor Salonu'na getirildi. Burada tribünde ve götürüldüğü tuvaletlerde kalas ve keskin cisimlerle dövülerek öldürüldü. Cesedi, Spor Salonu'nun karşısındaki parka bırakıldı."(1) Devlet yetkilileri ilk önce cinayeti gizlemeye çalıştı. Dönemin İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan, "duvardan düştü" dedi (Bahsedilen duvar sadece 1 metreydi). Başbakan Tansu Çiller ve dönemin İstanbul Emniyet Müdürü ise Metin'in gözaltına alınmadığını iddia etmişti. Davanın "güvenlik" sebebiyle ilden ile dolaştırılması ilgiyi azaltmak yerine, her duruşma davayı takip edenlerin sayısını katlanarak artırmıştı. 16 Ocak 1996’da İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı, raporunu açıkladı. Raporda, “Metin Göktepe gözaltına alınmış, gözaltında polis tarafından öldürülmüştür” denildi. 22 Ocak'ta ise cinayetin siyasi sorumlusu olarak kabul edilen Başbakan Tansu Çiller, Göktepe’nin duvardan düşmediğini, gözaltına alındığını açıkladı. 3 gün sonra da, Metin’in duvardan düşerek öldüğünü iddia eden İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan, gözaltında işkence ile öldürüldüğünü kabul etti. "Göktepe Davası, 28 Eylül 2000'de beş polis memuruna "kastı aşan insan öldürmek" ve "faili belli olmayacak şekilde insan öldürmek" suçlarından verilen yedişer yıl altışar ay hapis cezasının onanmasıyla bitti. Bir polis memuru ise Yargıtay'ın kararı bozmasından sonra yirmi ay hapis ve beş ay kamu hizmetlerden uzaklaştırma cezası aldı. Mahkum polislerin cezalarını tamamlamalarına 19 Aralık 2000'de yürürlüğe giren Şartlı Tahliye ve Ceza Erteleme Yasası engel oldu." (2) Sonuç olarak; katilleri tam olarak cezalarını çekmese de, cinayetin esas sorumlularının cezasız kalmasına rağmen, Metin Göktepe gözaltında öldürülen gazeteciler arasında katilleri için mahkumiyet kararı verilmiş ilk gazeteci olarak tarihe geçmiştir. Bu cinayetin gün yüzüne çıkarılması, iktidarın çirkin yalanlarına karşı halkın örgütlü gücünün gerçeğin peşini bırakmamasından kaynaklanmıştır. Kutlu Adalı cinayetinin meşhur failleri ise halen yargılanabilmiş değildir. Metin Göktepe, iktidarın yalanlarını tekrarlamaktansa, halkın haber alma hakkı adına mücadele eden, sorgulayan, gizlenmeye çalışılan gerçeklerin gün yüzüne çıkarılmaları için dövüşen gazeteciliğin timsali olarak yaşamaya devam edecektir.   (1)http://bianet.org/biamag/diger/142484-tum-metin-goktepe-leri-yasatmak (2)https://bianet.org/biamag/diger/142483-metin-goktepe-cinayeti

Argasdi Dergisi’nin 53. Sayısı Çıktı

By Nazen Şansal

argasdi kapak

argasdi kapak

Baraka Kültür Merkezi’nin 3 ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, 53. sayısı ile bayilerdeki yerini aldı. Dosya konusu olarak ünlü şair, tiyatro kuramcısı ve yazar Bertolt Brecht’in ele alındığı sayıda, dosya dışında ülke gündemine dair yazılar, kitap ve film tanıtımları, FeministİZ sayfaları, şiir ve karikatür bölümleri de yer alıyor. 24 sayfa ve renkli olan dergi 10TL okur katklısı karşılığında tüm Khora Kitap evlerinden, marketlerden ve gazete bayilerinden alınabilir. Gündem yazısında ve Memleketin Ahvali sayfalarında okuyucuya 2018 yılının kısa bir değerlendirmesi sunulmakta. Bellek sayfasında gazeteci Metin Göktepe anılırken Kıbrıs Kültürü sayfalarında 1894 yılında Leymosun’da yaşanan sel felaketi anlatılmakta. Ekoloji sayfalarında taş ocakları konusunun işlendiği dergide, FeministİZ bölümünde proje feminizmi eleştirilmekte. Dosyada yer alan makalelerde ise Brecht’in yaşam hikayesinden aile ve aşk ilişkilerine, tiyatro anlayışından şiir ve sevgi üstüne yazılarına değin çeşitli temalar ele alınıyor.

Omuzumuzda Kriz Ezgisi – Pınar Piro

By Nazen Şansal

1

"Kriz" dosya konulu Argasdi 52. sayımızın FeministİZ sayfalarından bir yazı... Yeni sayımız yolda, yoksa siz hala derginizi almadınız mı?

1

Gidişatı çok da iyi olmayan toplumumuzun başına bir de ekonomik kriz geldi. Yaşanan felaket durumlarının da toplumun her bir kesimini ayrı ve farklı bir şekilde etkilediği de bir gerçek. İşte şu günlerde yaşadığımız ekonomik kriz de toplumun büyük bir kesimini derinden etkilerken, kriz koşullarında cinsiyete yönelik algı daha da ön plan çıktığından, ataerkil sistem sebebiyle zaten ezilen kadınların üzerindeki yük kat kat artırıyor. Krizin şiddet etkisi Yaşanan kriz ve gerekli önlemleri alamayıp halkı koruyamayan basiretsiz yönetimler nedeni ile ortam gittikçe gerginleşiyor. İşten durdurulmalar, ödeneklerin kesilmesi, sigortaların yatırılmaması derken kişiler psikolojik bir yıkıma maruz kalıyor. Kriz sebebiyle yoksullaşan ve dolaylı olarak da yoksunlaşan erkek, kendisine sürekli hissettirilen sen erkeksin ve güçlüsün alıgısının yerinden oynamasıyla kendini tekrardan güçlü hissedebileceği yollar aramaya başlıyor. Ve yine toplumsal algı ile yerleşen kendinden daha güçsüz gördüğü kadın üzerinde gerek fiziksel gerekse de sözel/psikolojik baskı uygulamaya başlıyor. Üstelik kadına yönelen şiddet sadece birlikte olduğu erkekten de gelmiyor. Yoksullaşan ve gelceğe dair endişeler yaşayan kadınlar para kazanabilmek için emeklerinin karşılığı maddi değerleri iyice düşürebiliyor ya da para kazanabilmek için bedenlerini kullanmak zorunda kalabiliyorlar. Bu durumu fırsat bilen işverenler ise kadını ezmeyi kendinde hak görebiliyor. Durum böyleyken hükümet edenlerin kadınları şiddetten koruma görevini artık bir zahmet tekrardan hatırlaması ve gerekli önleyici veya kurtarıcı önlemleri alması gerekiyor. İstihdam bakımından etkileri Kriz dönemlerinde her çalışan gibi kadınlar da işten durdurulma korkusu ile yaşamaya başlıyor. Çünkü ne zaman işten birilerinin durdulması gerekirse ibreler önce kadınlara dönüyor. Ancak bazen bu durum tam tersine de dönebiliyor ve sanılanın aksine bu zor dönemlerde erkek istihdam ile kadın istihdam oranları birbirine yaklaşmaya başlıyor. Çünkü kadınlar ucuz iş gücü, güvencesiz ve esnek çalışabilenler olarak görüldüklerinden işten durdurmalar daha çok erkek çalışanlara uygulanıyor. Fakat iyileşme sürecine geçildiği zaman da yeni işe alımlar erkek çoğunluğunda gelişiyor. Krizin ev mesaisine yansıması Kadınlar hayatın her döneminde herhangi bir işte çalışıyor olsalar dahi eve geldikleri zaman çalışma saatleri sona eremiyor, işlev değişerek mesai devam ediyor. Temizlik, yemek, aile bireylerinin bakımı, onları ertesi güne hazırlama vs... Çalışmayan kadınlar için ise bu tam zamanlı bir iş oluyor. Işte kriz dönemlerinde bu ev hayatı mesaisi daha da zorlaşıyor. Bir taraftan ailenin maddi durumunu korumak için çaba sarfediliyor, kemer sıkma dönemine giriliyor. Diğer taraftan da krizden psikolojik olarak etkilenen aile bireyleri ile kadın/eş/anne olarak ilgilenmek gerekiyor. Kriz sağlığa zararlıdır Şimdi değineceğimiz konu ise kriz zamanlarında cinsiyet ve yaş farketmeksizin herkesin yaşadığı bir sorun; sağlıklı olmayı sürdürebilme... Kriz dönemlerinde yiyecek ve içeceklerin fiyatının artması, elektrik, benzin ve tüp gaz gibi temel gerekliliklerin ücretinin zamlanması bireylerin bu gibi ihtiyaçlarını asgari düzeyde dahi karşılayamamasına ve bu nedenle de sağlıklarının bozulmasına neden oluyor. Hal böyleyken özel sektörde sigorta yatırımlarının da geriletileceği düşünüldüğünde insanların sağlık kontrolüne gitmeleri ve tedavi olmaları da güçleşiyor. Kaldı ki, sağlığın bozulmasını sadece fiziksel gerilemeler olarak değil, ruhsal ve sosyal bozukluklar olarak da algılamak gerekir ki kriz bunu derinden etkiliyor. Peki ya göçmen kadınlar Ekonomik kriz, mağdur olan insanları göç etme yoluna sürüklerken, ülkeye göç etmiş insanların zaten zor olan hayatlarını daha da güçleştirmektedir. Kadınlar da bundan fazlasıyla etkilenmektedir. Göç durumlarında kadınlar daha da değersizleştiriliyor, yeni bir hayat umut ettikleri ülkede ucuz iş gücü olarak görülüyor hatta “yabancı” oldukları için  “yerli” olanlara göre daha fazla tacize uğruyorlar. Böylelikle hem göçmen, hem işçi, hem de kadın sıfatıyla sınırsız sömürüye ve ezilmeye maruz bırakılırken, aynı zamanda içine itildikleri yeni krizden çıkış yolları aramaya zorlanıyorlar. Ama şimdi daha dik durma zamanı Evet çizilen tablo biraz ağır. Ve belli oluyor ki halkın seçtikleri halkın zararına çalışmaya devam edecek. O zaman şimdi daha dik durma zamanı! Patrona karşı, işbirlikçi hükümete karşı, bizi ezmeye çalışan herkese karşı omuz omuza verip hesap sorma zamanı! Her bir hak için tek tek mücadele edip, cinsiyet ayrımını ortadan kaldırma zamanı! Örgütlü ve ortak bir mücadele için kolları sıvayıp mücadeleden geri duranı da bir kenara yazma zamanı. Pınar Piro pinarpiro@googlemail.com

Sanatın Kriz Halleri – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

Damien-Hirst-The-Golden-Calf-courtesy-of-zimbio.com_

Argasdi dergimizin "Kriz" dosya konulu 52. sayısından sanatı inceleyen bir makale... Yoksa siz hala Khora Kitap Cafelerden derginizi almadınız mı?

Damien-Hirst-The-Golden-Calf-courtesy-of-zimbio.com_

Günümüzden yaklaşık 17,000 yıl önce mağara duvarlarına bizon ve at resimleri çizerek başlamış olabilir sanatın hikâyesi; en azından şu anki bilgimiz ışığında bu kadarını biliyoruz. Dilin nasıl doğduğunu bilmiyoruz, dolayısı ile sanat denilen şeyin de nasıl doğduğunu bilemiyoruz. Sanat tarihi diye kabul edilen “tarih yazımı” aslında oldukça kısa bir geçmişe dayanır. Giorgio Vasari’nin  yazdığı  ve ilkin 1550’de yayımlanan “Sanatçıların Yaşamları’na göre sanat, kutsal dâhinin eseri” ile başlandı sanat tarihçiliği. Ama dokuma, resim, çömlek, ritim-müzik, heykel, ev ve tapınak inşasını sanat olarak nitelendirirsek ki öyledir, insanlık tarihi boyunca, oldukça fazla sanat eseri ve sanatçımızın olduğunu söyleyebiliriz. Büyünün yaratımı veya yaratmanın büyüsü… İlk insanların, bu mevzu bahis resimleri mağara duvarlarına bir haz nesnesi olarak çizmediği yaygın bir görüştür. Büyük bir olasılıkla avladığı veya avlayacağı hayvanı çizmek, benzerini yaratabilmek, onlara kendilerini güçlü hissettiriyordu.  E.H. Gombrich,  “İlkel toplulukların düşünce tarzını anlamaya çalışmadan; onları imgeleri bakılacak güzel şeyler olarak değil de, kullanılacak ve güç dolu nesneler gibi görmeye iten yaşantıyı kavramalı.” diyor. Belki de günümüze kadar ulaşan Voodoo büyüsü oldukça eski güdülerin devamı ile ortaya çıkmıştır. Avını mağara duvarında resmettiğin zaman onu avlayabiliyorsun. Yani, avlanacak bizon ve at için mağara duvarına yapılan büyü ile yaratıcılık başlıyor veya yaratabilmenin verdiği öz güven, büyülü bir şekilde bizonu avlatıyor. Bizim mağarada hangisi gerçekleşti bilinmez fakat insanlar yarattıkları imgelerin büyüsüne kapılmaya ve yarattıkça yaratmaya devam ettiler. Yarattığı büyünün dönüşümü sanatı nasıl vurdu? Oluşan inançlar, mitlere, tanrılara ve dinlere dönüştü.  Tarih boyunca bu inançlar kümesi, içinde geliştiği toplumları tekrar tekrar şekillendirdi. Önceleri küçük gensler şeklinde toplumsallaşan insan, yabanıllar sonra barbarlar daha sonra kent devletleri ve imparatorluklara oradan da ulus devletlere doğru uzun bir yolculuk yaptı. Sanatsal ürünler de örgütlenme modellerinden, üretim ilişkilerinden hep etkilendi. Özellikle heykel, çömlekçilik, dokuma ve resim sanatında önemli bir ustalık bilgisi biriktirildi. Şamanizm, paganizm ve çok tanrılı dinlerin hâkim olduğu dönemlerde bu sanat dallarına ait ustalık bilgisi sonraki nesillere rahatlıkla aktarıldı. Fakat tek tanrılı dinlerin doğuşu ile imgelerin yasaklanması sanata ciddi bir darbe vurdu. Tek tanrılı dinler önceki tüm tanrılara ve inançlara savaş açtı. Mutlak, güçlü ve tek olan tanrı eski tanrılarla birlikte, bir sürü sanat eserini de yok etti. Yeni tanrı insan bedeninde değildi; her yerde idi ve de imgelenemezdi.  İlk önce Musevi yasaları putataparlığa yol açar diye imge yapımını yasakladı. Sonrasında Hristiyanlıkta da heykel ve resim ayni şekilde yasaklandı ta ki VI. yüzyıl da yaşamış papa Gregorius Magnus’a kadar.  Gregorius Magnus kilisenin üyelerinin çoğunun okuma yazma bilmediğini dolayısı ile resim ve heykel kullanılarak dinin bu kesimlere daha iyi anlatılabileceğini savundu. Böylece bu tarz sanatlar küçük de olsa bir nefes aldı. İslam dini de diğer dinler gibi hatta biraz daha sıkı bir yaklaşım ile imgeyi tamamen yasakladı. İslamın hakim olduğu bölgelerde çini, hattat gibi sanatsal eserler ve süsleme gelişirken diğer sanat dalları çok kötü bir şekilde yok olma ile burun buruna kaldı. Sanatın bu kriz hali, bazı sanatlar için ise gelişme fırsatı sundu. Tarihsel olarak sanatın yaşadığı bu önemli kriz bugünün çağdaş sanatını nasıl etkilemiştir ayrı bir makale konusudur. Peki çağdaş sanatın krizi? 17.yy’ın ikinci yarısından 19.yy’ın sonuna kadar sanatçılar arasında, ciddi, entelektüel tartışma ve eleştiri mekanizmaları, sağlıklı bir şekilde var görünüyor. Günümüzde ise bu, neoliberal ve postmodern yaklaşımlar sebebi ile neredeyse ortadan kalkmış durumda. Özellikle de ülkemizde çok uzun zamandır sanatsal ürünlerin, eserlerin tartışıldığı, eleştirildiği söylenemez. Çağımızda kapitalizmin insana ve ekolojiye verdiği değer ortada! Savaşlar, talan, sömürü ve yoksulluk. Engels ne güzel ifade etmiş. “İnsan ne kadar insanlaşabilmişse sanat da ancak o kadar sanatlaşmıştır” diye. 1844 Elyazmaları’nda Marx insanları “yaşama faaliyetlerini (kendi) bilinçlerinin hedefi haline getiren doğal varlıklar” olarak tanımladı. Emek süreci içinde insanlar hem doğal dünyayı, hem de kendi kapasitelerini geliştirirler. İnsan emeğinin bir parçası olarak sanat, Marx’a göre “dışsal gerçeklik denilen şeyin bir kopyası ya da yansıması değil insani amaçların aşılanmasıdır.”  Günümüzün kendinden en çok söz ettiren “sanatçı”larından olan Damien Hirst’in bir “sanat eseri” olarak sunup yüklü bir paraya sattığı içi sigara izmaritleriyle dolu “kül tablası” dışında 18 karat som altından çerçevesi ile akvaryumdaki inek eseri 16,5 milyon dolara alıcı buldu. Kapitalizmin bize aşılamak istediği “insani amaçları” Damien Hirst çok iyi bir şekilde temsil ediyor. Egemen sanatın kriz hallerini insani bir sanat için fırsata dönüştürmek konusunda peki ya biz ne yapıyoruz? Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynakça: E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi Eugene Lunn, Marksizm ve Modernizm, Çev: Yavuz Alogan,Dipnot http://www.aliartun.com/yazilar/sanat-tarihinde-kriz-ve-biz/ https://www.aydinlik.com.tr/cagdas-sanatin-krizi https://www.widewalls.ch/most-expensive-damien-hirst-art-pieces-sold-at-auctions/the-golden-calf/

Nenemin Deyişiynan İmza Günü Etkinliği Gerçekleştirildi

By Şifa Alçıcıoğlu

48356363_2280619991957829_179535233610153984_n

Argasdi Yayınları’ndan çıkan “Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” isimli kitabın yazarı Şifa Alçıcıoğlu, Gloria Jean's Coffees Küçük Kaymaklı’nın davetiyle 13 Aralık Perşembe günü okurlarla bir imza günü gerçekleştirdi.48356363_2280619991957829_179535233610153984_n Imza gününe, kitabın hazırlık aşamasında derin araştırmaları ve fotoğraf arşiviyle katkıda bulunan Mehmet Altuner de katıldı. “Hamidmandrez” ve Goca Hamit’in torunları da etkinliğe katılarak; Kıbrıs, kültür, geçmiş ve gelecek hakkında da sohbet etme fırsatı buldular. Okurlarla yazarı buluşturarak, içten ve samimi bir ortam yaratan  Gloria Jean's Coffees Küçük Kaymaklı’nın direktörü Nermin Sucuoğlu da böylesi kültür tüten etkinlikler düzenlemekten ne kadar memnun olduğunu dile getirdi. Baraka Kültür Merkezi’nin kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’de 2012 yılından bu yana yayımlanan kültüre dair yazılardan oluşan kitap, unutulan çocuk oyunlarından masallara, unutulan  sözcüklerden kaybolan mesleklere kültürümüzü hatırlatması ve yaşatması dileğiyle tüm kitabevlerinde 20 TL’den satışa sunuldu.48360681_589671334819943_2560036220516171776_n48356525_301469127242115_1193297757717135360_n48421910_780690035611787_2427615545487523840_n48059171_598159623955098_321440343184637952_n

Şubadap ile Röportaj: “Müzik dünyayı değiştiremez ama dünyayı değiştireceklere bilinç ve hareket kaynağı olur” – Saadet Çaluda

By Nazen Şansal

thumbnail_IMG_3494

Türkiye’de çocuklar için çocuklarla birlikte şarkılar söyleyen, albümler, konserler, turneler, klipler ve kitaplarla binlerce kişiye ulaşan bir müzik kolekitifi Şubadap… Müziği farklı bir dille ve tamamen çocuk odaklı yaşatan bu güzel insanlara keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Bakalım neler sorduk ve ne yanıtlar aldık…

 thumbnail_IMG_3494

Sizce yaşamın içinde müziğin yeri nedir? Bilinebildiği kadarıyla müziksiz bir toplum yoktur. Müzik her daim toplumsal yaşama eşlik etmiştir. Bugün de gündelik yaşamın içinde sürekli olarak müzikle iç içeyiz. Okul zilinden, evde ses olsun diye açılan müziğe, telefonlarımızda eksik olmayan müzik dinleme uygulamalarından, bekleme ve dinlenme mekanlarına kadar her yerde müziğin yeri var. Birleştirici, ortak bir heyecan yaratan bir tarafı var. Hele sözlerle birleşip şarkı olduğu zaman… Üstüne bir de somut içerik taşıyor böylece. Şubadap Çocuk birçok şehirde turneler düzenleyerek şarkılarını çocuklar ile buluşturdu. Kıbrıs’ta düzenlediği turnede de büyük yankı uyandırdı ve etki yarattı. Nasıl ve hangi fikir ile oluştuğunu anlatır mısınız? Farklı toplumsal alanlarda çocuklarla yaptığımız müzik temelli çalışmalar esnasında, Türkiye’de var olan çocuk şarkıları repertuarının, hem bugünün çocuklarına hitap edecek dilsel ve müziksel güçten uzak olduğunu, hem de günümüzün toplumsal ihtiyaçlarına hitap edeceği yerde bu ihtiyaçları göz ardı ettiğini gördük. Böylece 2013 yılında İzmir’de ‘çocuklarla birlikte çocuklar için’ şarkılar yapmaya başladık. Sonra albümler, klipler, konserler, turneler, kitaplar, şarkıların farklı dillere çevrilmesi, çocuk orkestrası olarak müziğimizi yaymaya devam ettik. Şubadap Çocuk’u nasıl finanse ediyorsunuz? Giderlerini nasıl karşılıyorsunuz? İki kaynağımız vardır. Birincisi ve önemlisi halk sponsorluğu yani yaptığımız çalışmaları önemseyen insanların katkılarının toplamıdır. İkincisi ise belediyeler ve özel kuruluşların etkinliklerindeki konserlerden ürettiğimiz maddiyattır. Takip ettiğim kadarıyla albüm ve turneleriniz dışında, çocuk-öğretmen buluşmaları yaptığınızı, çocuk koro ve orkestraları kurmak için adım attığınızı görüyoruz. Hatta “Enstrümanını Al Gel” projesi ile insanların evinde uyuyan enstrümanlarına talip oldunuz. Bu konulardan ve başka projeleriniz de varsa kısaca bahseder misiniz? Öğretmenleri çalışmalarımız konusunda daha iyi bilgilendirebilmek için bir öğretmen listesi oluşturduk. Buna aynı zamanda Kıbrıs’taki öğretmenlerimiz de katılabilir. Bize mesaj atmaları yeterlidir. Bunun dışında geçen yıl boyunca İzmir’deki Harmandalı mahallesinde bir çocuk orkestrası çalışması yaptık ve 12-13 yaşlarındaki çocuklar ile  bateri, bas gitar, keman, flüt, gitar, ukulele, mandolin ve vokallerden oluşan bir orkestra kurarak 2 ayrı yerde konser gerçekleştirdik. Evde uyuyan çalgılarla ilgili çağrımızı sosyal medyadan sürekli olarak tekrarlıyoruz. Eğer çalgılar bir hevesle alınmış, şimdiyse kılıfında uyuyorsa, bize ulaştırın, biz de çalgı çalmak isteyen çocuklara ulaştıralım. Böylece çocuklar da çalgılar da mutlu olsun. Aynı zamanda internet üzerinden yayın yapacak bir çocuk radyosu çalışmamız var. Şimdilik ayrıntıları sürpriz olsun… Bunun dışında şarkılarımızın resimli öykü kitaplarını oluşturduk. Kıbrıs’ta da Khora Kitabevlerinde var bu kitaplar. Şimdiye kadar 3 kitap çıktı. Eylül’den itibaren 4 tane daha çıkartmayı hedefliyoruz. Ekim ayında bir İç Anadolu turnesi planlıyoruz. Diğer sanat ekiplerinin ve bizim de şimdiye kadar es geçtiğimiz illerde, ilçelerde Moyo Masal Tiyatrosu ile birlikte 1 ay boyunca etkinlikler yapacağız. Son olarak güzel bir haber daha. Yeni albüm için çalışmalara başladık. Bakalım neler çıkacak!

 ŞUBADAP

Türkiye’de çocuklara gösterilen müzik eğitimi ne durumdadır? Eğitimdeki muhafazakarlaştırma ve gericiliğin yarattığı krizin, sizin yaptığınız bu değerli alternatif müzik ile aşılma potansiyeli var mı? Türkiye’deki eğitim sisteminden memnun olan hiçbir unsur yok. Öğrenciler, öğretmenler, veliler ve hatta Milli Eğitim Bakanı da dahil eğitimi yapılandıranlar bile eğitimin mevcut durumundan memnun değil. Velilere şöyle söylüyoruz: “Milli eğitimden çocuklarınızın alabileceği en iyi şey, kötü eğitimdir”. Müzik eğitimi açısından bakıldığında, toplumsal olarak kültür-sanatın değersizleştirilmesinden, müzik ders saatlerinin düşürülmesine, müfredatın içeriksel sığlığı ve biçimsel ezberciliğinden, okullardaki müziksel imkansızlıklara kadar pek çok etmen, aslında okullarda müzik eğitimine dair pek de bir şey yapılmadığını açıkça gösteriyor. Elbette bütün bunlara rağmen okullarda ve okul dışında çocukların müzikle buluşabilmesi ve kolektif bir faaliyet olarak yapılabilmesi için emek harcayan çok değerli insanlar da var. Peki, müzik bu duruma dair ne yapabilir? Marcuse şöyle der: “Sanat dünyayı kendi başına değiştiremez ama dünyayı değiştireceklere bilinç ve hareket kaynağı olur”. O zaman devam! Saadet Çaluda sadet_flute@hotmail.com

Kapitalizm Krizde Değil, Tıkır Tıkır İşliyor! – Celal Özkızan

By Nazen Şansal

argasdi image

Argasdi dergisinin "Kimin Krizi Kimin Fırsatı?" dosya konulu 52. sayısından bir yazı... Derginin tamamını Baraka Kültür Merkezi ve Lefkoşa, Mağusa, Omorfo Khora Kitap Cafe'lerden edinebilirsiniz...

argasdi image

Bir gün, New York sokaklarında Marksist bir ekonomist ile liberal bir ekonomist birlikte yürümektedirler. Duvar diplerinde çok sayıda evsiz kişinin yaşamakta olduğunu gören liberal ekonomist, Marksist arkadaşına kederle dönüp “sistem işlemiyor” der. Marksist ekonomist ise, acı bir tebessümle liberal arkadaşının elini tutup şöyle der: “Gördüğün gibi sistem tıkır tıkır işliyor.”

***

Kapitalizmin emekçiler ve doğa üzerindeki yıkıcılığına ilişkin binlerce yazı yazılabilir. Ancak bu yazıda, kapitalizmin işleyişinin bu türden yıkıcı sonuçları tamamen gözardı edilip, bu işleyişin bizzat kendisine odaklanacağız. Çünkü kapitalizm, bu türden yıkıcı sonuçları tamamen unutsak bile, sorunlu bir sistemdir, kendi kendini yiyip bitirir ve kendi var olma koşullarını hayatta tutmakta çok zorlanır. Dünya Bankası’nın resmi verilerine göre, neoliberalizm öncesi dönemde (1961-1973) dünyadaki toplam ekonomik büyüme hızı %5.5 idi. 1980’lerden beri dünyadaki pek çok toplumu ele geçiren ve kapitalistlerin hakimiyetini çok daha sağlam hale getiren neoliberal dönüşüm gerçekleştikten sonra ise (1980-2017) dünyadaki ekonominin ortalama büyüme oranı %2.87’de kaldı. Yani sistem, her şey kapitalistlerden yanayken bile tökezlemekte. Peki bu neden böyle? Kapitalizm de dahil olmak üzere her toplumsal biçim, doğal ve beşeri kaynakların ve sosyal ilişkilerin belirli bir türden bir organizasyonuna dayanır. Kapitalizmde bütün bu kaynaklar ve ilişkiler, kâr yapmanın ve metalaşmanın (yani işgücü biçimindeki insanlar da dahil olmak üzere var olan her şeyin alınıp satılabilir birer ürüne dönüşmesinin) merkezi rol oynadığı piyasa ilişkilerinin içine çekilir. Kapitalizmde doğal ve toplumsal kaynakların nasıl bir üretim (ve bununla ilişkili olarak ticaret ve finans) çerçevesinde kullanılacağı, bu kaynaklara sahip olan kapitalistlerin insafına kalmış durumdadır. Kapitalistlerin kendileri de, “kapitalist” olarak kalmayı sürdürebilmek için kârlarını maksimuma çıkarmak ve maliyetlerini en aza düşürmek durumundadırlar. Bu ise kıyasıya bir rekabet yoluyla gerçekleşir ve bu rekabetin sonucunda bahsi geçen kaynaklar, çok daha az elin hakimiyetinde toplanır. Oxfam’ın verilerine göre dünyada sadece 8 kişi, dünyanın yarısının toplamının sahip olduğu servete sahipken, en zengin %1’lik kesim, dünyadaki nüfusun %82’sinin servetine sahiptir. Bir sektörde rekabet edip öne fırlayabilmenin (ya da öndeyseniz orda kalabilmenin) yolu, işgücü maliyetlerini düşürmektir. Rekabette öne fırlamanın bir diğer yolu ise teknolojik atılımlardır; ancak bir şirket tarafından entegre edilen teknolojik donanım, kısa sürede diğer şirketler tarafından da sahiplenildiğinden, bu kalıcı bir çözüm değildir. Örneğin daktilodan bilgisayara geçmiş ilk şirketler, kısa süreliğine bundan rekabet avantajları elde etmişti; ancak bilgisayarlar kısa sürede bütün şirketleri donatmaya başladı. Yani kalıcı tek çözüm, işgücü maliyetlerini düşürmektir. Çelişki ise tam da burdadır. İşgücü maliyetlerini düşürmenin ve verimli çalışmayı arttırmanın tek yolu, işgücünü teknolojiyle buluşturmaktır. Teknolojinin yerleşmesi ise, işgücüne olan ihtiyacı azaltır. Örneğin banka işlemleri için veznedarların değil atm’lerin kullanılması... Bu ise üç sonuç doğurur: 1 – Şirketler rekabette geriye düşmemek için teknolojik donanımdan ve otomasyondan faydalanmak zorundadır. Yeni bir teknolojik atılım kısa süreliğine ekonomik büyümeyi tetikler; ancak bir sonraki teknolojik sıçrayışa kadar, şirketlerarası rekabeti sürdürmenin tek yolu işgücü maliyetlerini azaltmaktır. Ancak her teknolojik sıçrayışta işgücüne ihtiyaç daha da azaldığından kârlar düşmeye başlar. Dünya Bankası verilerine göre dünya çapında kârlılık oranı 1950’den 1970’e kadar ortalama olarak %30’larda seyrederken, 1980’lerden günümüze %20’lere düşmüştür. 2 – Kâr oranlarındaki bu düşüş, sermaye sahiplerinin ellerindeki kârları finansal sektörlere aktarmalarına yol açar. Bu, kısa vadede mantıklı bir stratejidir, zira finansal sektörde muazzam gelirler elde edilebilir. Örneğin Apple firması önceleri yaptığı teknolojik yatırımlarla kendi sektöründe ciddi ekonomik büyümeleri tetiklemişti. Ancak Apple’ın sahipleri, bir süredir, elde ettikleri kârları teknolojik yatırımlar için kullanmak yerine, Apple şirketinin hisse senetlerini dönüp satın almak için kullanıyor ki şirketin hisseleri borsada değerlensin. Ancak finansal sektör, kâr elde edilen üretken bir sektör değil, aksine, zaten halihazırda yaratılmış kârların (ve zenginliğin) el değiştirdiği bir sektördür. Yaratılmış olan zenginlik üretken ve kârlı sektörlere aktarılmadığı için de ekonomik büyüme hızı yavaşlar, durgunluk başlar, istihdam olanakları azalır ve genel anlamda kârlılığın oranı düşer. 3 – Durgunluk ise talebi azaltır, alımgücünü düşürür, işsizliği arttırır. Böylece kapitalist firmalar, ürünlerini ve hizmetlerini satmakta daha da zorlanırlar, daha küçük işletmeler iflas eder, kaynaklar bu sefer daha da küçük bir azınlığın elinde toplanır, ancak bu daha da küçük azınlık, sözünü ettiğimiz bu döngü sebebiyle, aynı sıkıntıları tekrar tekrar yaşar.

***

Kapitalizmin yıkılması politik bir mücadeledir, kriz ise kaptalizmin doğasıdır. “Kapitalizm krize girip yıkılacak” diye düşünenler ve sistem içinde atılan her adımı burun kıvırıp küçümseyerek “devrim”i bekleyenler kapitalizmin zaten bir “kriz sistemi” olduğunu, yani krizin aslında kapitalizmin işleyişinin bir parçası olduğunu, “bir gün gelecek” ya da “arada bir gelen” bir şey olmadığını görmelidirler. Mücadele şu andadır ve her yerdedir; çünkü kapitalizm, şu andadır ve her yerdedir. Celal Özkızan  

“Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” Kitabı KTÖS’e Takdim Edildi

By Şifa Alçıcıoğlu

ktös

ktösBaraka aktivisti Şifa Alçıcıoğlu’nun kaleme aldığı, Argasdi Yayınları’ndan çıkan “Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” isimli kitap, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası  başkanı Emel Tel’e takdim edildi. Argasdi editörlerinin de katıldığı görüşmede, aynı zamanda ilkokul öğretmeni olan kitabın yazarı Şifa Alçıcıoğlu, KTÖS yürütme kurulu üyeleri ile kitabın içeriği ve kültürel değerlerin yaşatılması üzerine bir sohbet gerçekleştirdi. Görüşmede, karşılıklı fikir alışverişlerinde de bulunuldu. Ayrıca kültürümüzün yaşatılmasında öğretmenlerin göstereceği her çabanın ne denli değerli olduğu ve  her eğitimcinin kültürü gelecek nesillere aktarmasının öneminden de bahsedildi. Baraka Kültür Merkezi’nin kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’de 2012 yılından bu yana yayımlanan kültüre dair yazılardan oluşan kitap, unutulan çocuk oyunlarından masallara, unutulan  sözcüklerden kaybolan mesleklere kültürümüzü hatırlatması ve yaşatması dileğiyle ülkemizin ilerici sendikalrından KTÖS’e takdim edildi.

“Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” Kitabı Bakana Takdim Edildi

By Nazen Şansal

foto1

foto1

Baraka aktivisti Şifa Alçıcıoğlu’nun kaleme aldığı, Argasdi Yayınları’ndan çıkan “Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” isimli kitap, Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Cemal Özyiğit’e takdim edildi. Kitabın yazarı Şifa Alçıcıoğlu ve Argasdi Yayınları editörlerinin katıldığı görüşmede, Bakan Özyiğit ile kitabın hazırlanma amacı, içeriği ve kültürel değerlerin yaşatılması üzerine bir sohbet gerçekleştirildi. Eğitimin, ülkemizin en önemli konularından biri olduğunu vurgulayan yazar, aynı Bakanlık altında “kültür”ün de yer aldığını ve ülkemizin kendine özgü koşulları gereği asimilasyona direnmenin ve kimliğimizi yaşatmanın çok önemli olduğunu belirtti. Bakan Özyiğit ise kendi meslek hayatından ve aile yaşamından örneklerle kültürel değerlerimize sahip çıkmanın önemini vurguladı ve kitabın hayırlı olmasını temenni etti. Baraka Kültür Merkezi’nin kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’de 2012 yılından bu yana yayımlanan kültüre dair yazılardan oluşan kitap, kültürünü öğrenip yeni nesillere aktarma sorumluluğu hisseden eğitimcilere faydalı olacağı ve adamızdaki farklı kültürlerin kaynaşmasına hizmet edeceği inancıyla Bakana takdim edildi.

Ödenmeyecek Ödemiyoruz – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

302882_600896729920707_182849972_n

Argasdi dergimizin "Kimin Krizi Kimin Fırsatı?" dosya konulu 52. sayısından bir yazı...

302882_600896729920707_182849972_n

Tiyatro eylemdir! Belkide tiyatro kendi içinde devrimci değildir ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır. (Augusto Boal)

    En güçlü sanat dallarından biridir tiyatro. Seyircisiyle göz göze, yan yanadır. Nabzını tutar salonu paylaştığı izleyicisinin; yani içinde yaşadığı, var olduğu toplumun. Aynı atmosferi solur tüm insanlarla ve estetize ederek geri verir, yansıtır soluğunu. Belki sanatçı duyarlılığı, aydın sorumluluğuyla birkaç adım ileridedirama "önde gideni Şam'da görürler" misali kopmamalıdır halktan. Yol göstermeli, esin vermelidir ilham aldığı insani değerlere, beslendiği toplumsal meselelere... "Sanata politika karıştırmayalım" diyenlerin, sistemin devamından yana olduğunun farkına vararak, taraf olmalıdır güçlüden değil, haklıdan yana.Ve çekinmeden söyleyebilmelidir politik sözünü tiyatral araçlarla. İşte bu yazıda böyle bir yaşam felsefesine ve tiyatro anlayışına sahip olan Dario Fo'nun bir oyunundan bahsedeceğiz. Dario Fo (1926-2016), halk tiyatrosunun itici gücünün ve mizahın, kitleleri düşündürme ve dönüştürme üzerindeki etkisinin bilincinde bir yazardı. Belki de bu nedenle tiyatro karikatürcüsü ve radikal palyaço olarak da anılmaktadır. Ülkemizde çeşitli oyunları sahnelenmiş olan Fo'nun en çok bilinen ve sevilen oyunlarından biri "Ödenmeyecek Ödemiyoruz" isimli politik güldürüdür. Bu oyun 2002-2003 sezonunda Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 2013 yılında ise Baraka Tiyatro Ekibi tarafından ülkemiz seyircisiyle buluşmuş ve büyük ilgi görerek kapalı gişe oynamıştır. Ağlanacak halimize güldüren oyunda, ekonomik kriz ve zamlar karşısında halkın tepkisi konu alınır ve tiyatral bir abartı ile işlenir. Başta kadınlar olmak üzere, geçim sıkıntısı çeken yaşlılar, gençler, işçiler, fiyatların zamlanmasına karşı hep birlikte eski fiyatlar üzerinden alışveriş yapmaya karar verirler ve "Ödenmeyecek! Ödemiyoruz!" diyerek süpermarketteki yiyeceklere el koyarlar. Bir yanda, yaptıklarını birbirinden gizlemeye çalışan karıkocalar,  diğer yanda evlere baskınlar düzenleyen polisleri atlatmak için çevrilen dolaplar... Sistemi eleştiren fakat aynı zamanda sistemin kurallarını savunan bir koca karşısında, kalkıştığı eylemi savunabilmek için türlü oyunlara girişen bir kadın... Kaotik bir ortamda yaşama mücadelesi veren, sendikasına, partisine güvenmeye çalışan iki işçi ailesi... "Bu insanlar, ekonomik sıkıntılar, yönetimdeki yozlaşma gibi sorunlar içerisinde, sahip oldukları ahlaki değerlere ve inandıkları ideolojilere tutunmaya çalışırken, sonradan aslında bunların içlerinin boşalmış olduğunu, inandıkları siyasi partilerin bile kendilerini kurtarma yolunda onları yapayalnız bıraktığını görüyorlar. Pahalılık nedeniyle isyan eden kadınlar tarafından başlayan oyun, yapılan eylemin cesaretsizce saklanmaya çalışılmasından cesarete ve yapılan eyleme karşı çıkanların da buna katılmasıyla bütüncül bir uyanışa doğru ilerliyor."(1) On yıl arayla ve farklı yorumlarla, dönemin güncel olaylarını da katarak sahnelenen bu oyunun Kıbrıslı Türk halkı tarafından çok sevilmesinin bir nedeni olsa gerek... Sadece Kıbrıs'ta değil, oynandığı tüm ülkelerde beğeni ile izlenmesi de manidardır.Halk tiyatrosu, bazen halkın yapmak isteyip yapamadığını yüzüne vurur, "keşke" dediğini kurgusal gerçekliğe dönüştürür. Sahnede bütün tabular yıkılır, yasalar delinir, korkular ve baskılar alay konusu olup alt edilir.Seyirci tersten bir şekilde katarsis yaşar; başına felaketler gelen başkahramanının yaptıklarından, korku ve acıma duygusuyla kaçınmak yerine,izlediği karakterlerin yerinde olmayı ve onlar gibi davranabilmeyi arzular. Hele ki sahnede gördükleri kendi yaşantısını çağrıştırıyorsa, bu etki katlanarak büyüyecektir. 1970'lerde İtalya Torino'da grev yapan işçilerin durumuna, sendikaların kayıtsız kalması üzerine yazılan oyunda, bir taraftan acımasız kapitalizm eleştirilirken diğer taraftan sendikalar ve aymazlıkla politikacılara güvenen halk sorgulanmaktadır. Çaresizlik içindeki ev kadınları ise hem kocalarına, hem büyük market patronlarına, hem de devlete kafa tutmaktadır. Kadının fendi sistemi yenmektedir. Oyunun yazıldığı 70'li yıllarda başgösteren petrol krizi ile ekonominin sarsılması, içinde yaşamaya çalıştığımız, krizlerle malul sistemde farklı sebeplerle sık sık tekrar ediyor."Hepimiz aynı gemideyiz" safsatasına karşın ekonomik bunalımlar, hükümeti arkasına alan sermaye için fırsata dönüşmekte, süpermarketler kendilerini korumaya alıp karlarını katlamakta, ceremeyi orta ve dar gelirli kesimler çekmektedir. "Ödenmeyecek Ödemiyoruz oyunu, yaşadığımız toplumsal, ekonomik ve politik sorunlara korkusuzca değinirken, bunları düzeyli ve çarpıcı bir ironik güldürü konusu yapar. Oyundaki eleştiriler, taşlamalar sadece iktidara değil muhalefete, sendikalara, vatandaşa kısaca tüm topluma yöneliktir. Ödenmeyecek Ödemiyoruz, sonucu gülünç olacak kadar acı olan bir meydan savaşıdır."(2) Ezilenlerin tiyatrosunun yaratıcısı Augusto Boal, tiyatroyu bir eylem olarak tarif eder ve devrimin provası benzetmesini yapar. Kapitalizmin kronik hastalığı olan ekonomik krizlerin faturası halka ödetilmeye çalışılır, hepimiz zamlar ve geçim derdi altında ezim ezim ezilirken bir meydan savaşının tam vakti değil midir? Nazen Şansal nazen_sansal@yahoo.com   (1)Aliye Ummanel, Bir Tiyatro Şöleni, Kıbrıs gazetesi, 11 Mart 2003 (2)Yaşar Ersoy, Sevdasıyla Kavgasıyla Bir Ülkenin Yaşamında Rol Almak, Khora Yayınları Baraka Tiyatro Ekibi'nin yorumuyla oyunu seyretmek için: https://www.youtube.com/watch?v=1GI6TM5wP6A

Kıbrıs Kokan Kitap, Kıbrıs Kokan Etkinlikle Tanıtıldı

By Kamil İpçiler

_DSC0095

Argasdi Yayınları’ndan çıkan “Nenemin Deyişiynan” kitabının tanıtımı, Lefkoşa Surlariçi’nde Tango Cafe by Colorido’da gerçekleştirildi. Zeytin dallarının kokusu altında gerçekleştirilen etkinlikte konuklara gulliri ve hellim ikram edildi. Etkinlikte Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı da Kıbrıs melodileriyle konuklara duygu dolu anlar yaşattı. _DSC0100 Şansal: “Bu Kitapta Tüm Argasdi Okur/Yazarlarının Emeği Var” Etkinlikte ilk sözü, Argasdi Hammaliye (Yayın) Kurulu adına Nazen Şansal aldı. Duvar gazetesi olarak yayın hayatına başlayan Argasdi’nin 15 yıldır aralıksız çıkarak Kıbrıs’ın kuzeyinde en uzun süredir yayınlanan Kültür-Sanat-Politika dergisi haline geldiğini ifade etti. Şansal, “Nenemin Deyişiynan” kitabında Argasdi’nin gelmiş geçmiş tüm yazarları ve okurlarının emeği olduğunu söyledi. Tanıtımda sözü alan Tango Cafe işletme sahibi Ümmühan Gökpınar ise, yazar Şifa Alçıcıoğlu ile çocukluklarının birlikte geçtiğini, kültürümüze dair böylesi önemli bir kitabın tanıtımına ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyduklarını ifade etti. Gökpınar, Tango Cafe’nin birinci yıla girdiği böylesi özel bir günü, Kıbrıs tüten bu etkinlikle kutlamalarının ayrıca güzel bir duygu olduğunu belirtti. _DSC0007 _DSC0010 _DSC0013 Alçıcıoğlu: “Kültür Nostaljik Bir Öğe Olarak Kalmamalı, Yaşam Şeklimizin Parçası Olmalı" Kitabın yazarı Şifa Alçıcıoğlu, kitabın hazırlanış sürecinde karşılaştığı sıkıntılardan bahsederek, kültürümüze dair çalışmalar hazırlanırken yaşanılan zorluklardan bahsetti. Alçıcıoğlu, kültürümüze yönelik her saldırının bir direnişle karşılanması gerektiğini söyleyerek, bu kitabın da öyle bir direniş olduğunu kaydetti. Kültürün nostaljik bir öğe olarak kalmaması gerektiğini, yaşam tarzımızın parçası olarak hayatımızda yer alması gerektiğini söyleyen Alçıcıoğlu, ülkemizde farklı kültürlerin ayrıştırıcı değil, birleştirici gücüne inandıklarını söyledi. Alçıcıoğlu, kitabın “copyleft” olduğunu, yani kaynak gösterilmek suretiyle istenildiği zaman istenildiği yerde kullanılmasının kendilerini mutlu edeceğini söyleyerek, “bilgi paylaşıldıkça çoğalır” dedi. Nenemin Deyişiynan kitanının ilham kaynağı Şifa Sofu ise, okurlardan gelen sorular üzerine el makarnasının ve hartuçun nasıl yapıldığı anlattı. Tanıtım etkinliği, soru ve görüşlerin ardından imza etkinliği ile sona erdi. _DSC0043 _DSC0054 _DSC0056 _DSC0079 _DSC0089

Kriz, Federal Kıbrıs ve Taşın Altındakiler – Mehmet Adaman

By Nazen Şansal

GÜNDEM

Argasdi dergimizim "Kiriz" dosya konulu 52. sayısından bir makale...

Kriz koşullarında ayakta kalmaya çalışan "Argasdi"nizi, Baraka aktivistlerinden ve  Khora Kitap Cafe'lerden ısrarla isteyiniz...

GÜNDEM

Ülkemizde yıllardan beridir güvencesiz, kaderi patronunun iki dudağı arasında, yoksulluk sınırının altında, asgari ücretle çalıştırılan çok sayıda insan yaşamaktadır. Özellikle, son zamanlarda TL’nin değer kaybetmesi ve ekonomik krizi sebep göstererek hükümet tarafından yapılan peşi sıra zamlar nedeniyle zaten kıt kanaat yaşayan emekçiler, ekonomik krizden en büyük zararı gören kesimi oluşturuyorlar. Öte taraftan birkaç yıl öncesine bakıldığında, asgari ücretliye oranla nispeten daha iyi bir yaşam standardına sahip kamu çalışanları ise, özellikle “Göç Yasası”nın ardından giderek yoksullaşmaya başlamışlardı. Yaşanan bu son ekonomik kriz ise artık onları da yoksulluk sınırının altına itmiş durumda. Kısacası hepimiz, giderek daha da yoksullaşıyoruz. Hükümet Ne Yapıyor? Dörtlü koalisyon hükümeti, TL’deki değer kaybına bağlı olarak yükselen döviz kurlarını bahane ederek elektrikten, benzinden tutun da temel yaşam ürünlerine kadar her şeye yüklü miktarda zam yapıyor. Kısacası zaten gerek “Göç Yasası” ile gerekse de yoksulluk sınırının altındaki asgari ücretle yaşamaya çalışan emekçiler bu zamlarla birlikte daha da yoksullaşıyor. Krize çözüm olarak sunulan sözde önlemler ile birlikte fatura hep halka kesiliyor. Elini taşın altına koyması gereken, fedakarlık beklenen, zaten günden güne daha da yoksullaşan halk oluyor. Öte yandan krizi fırsata çevirmeye çalışan tüccarlar ise gününü gün etmeye devam ediyor. Hükümet, halkını değil halk düşmanı patronları koruyor. Kriz için hükümetin aldığı sözde önlemleri incelersek, halkın çıkarlarını değil tüccarların, büyük inşaat şirketlerinin yani sermayedarların çıkarlarını koruduğunu görürüz. Peki tersi mümkün mü? Evet mümkün. Bankalarda yüklü miktarda mevduatı olanların bir defaya mahsus olmak üzere servetinin bir kısmına el konularak işsizlik, sosyal yardım ve kamu altyapı yatırımları için oluşturulacak fonlara aktarılabilir. Dahası büyük otel sahiplerinin servetlerinin bir kısmı bir defaya mahsus olmak üzere yerli üretimi teşvik fonuna aktarılabilir. Mesela devlete ait arsaların, arazilerin ve binaların komik bedeller karşılığında sermayeye peşkeşi durdurulup büyük sermayeye sağlanan arsa, arazi ve binaların kira bedelleri artırılabilir. Bu ve buna benzer pekçok öneri Bağımsızlık Yolu tarafından hükümete hali hazırda sunulmuş bulunmaktadır. Kısacası halkı ezmekten başka çareler de var ama bunu yapabilecek siyasi vizyona ve iradeye sahip bir hükümet yok. Euro’ya Geçersek Krizden Kurtulur muyuz? Yaşadığımız ekonomik krizden kurtuluş için Federal Kıbrıs’tan veya Euro’ya geçmekten başka hiçbir şey yapılamayacağını savunanlar da var. Ekonomi bilimi açısından bir anda para biriminizi değiştirmek mümkün mü değil mi, sonuçları ne olur vs. o apayrı bir tartışma konusu… Yukarıda küçük bir miktarını saymaya çalıştığımız, patronların değil halkın çıkarlarını koruyacak önerileri aslında aynen hükümet gibi görmezden gelen bir kesimce bu öneri sürekli dile getiriliyor. Açıkçası Euro’ya geçmek (Euro’nun bu kadar değerlendiği bu günlerde) oldukça güzel duyuluyor değil mi? Hele ki tek çare olarak Federal Kıbrıs’ı savunmak? O daha da güzel. Bunlar güzel ama yoksullaşan halk için gerçekten doğru çıkış yolu bunlar mı? Bugün hali hazırda Euro kullanan Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi AB ülkelerine ve pek çok Güney Amerika ülkesine baktığımızda bu ülkelerde de faturanın halka kesilmeye çalışıldığı ekonomik krizler yaşandığını görürüz. Yani söz konusu kriz sadece Türkiye’ye veya kktc’ye özgü bir kriz değildir. Bu kriz her ne kadar AKP ve Erdoğan’ın yanlış politikalarıyla katlansa da, özünde kapitalizmin krizidir ve farklı biçimlerle farklı farklı coğrafyalarda ortaya çıkmaktadır. Kısacası bazı kesimlerce ekonomik krize çözüm olarak gösterilen Federal Kıbrıs veya Euro’ya geçiş, ekonomik krizden çıkış değil; yeni ekonomik krizlere yelken açma riski taşımaktadır. Bunu, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak olarak da düşünebiliriz. Bizler krizin sebeplerini doğru tahlil edemezsek ve krizden çıkış için sadece “Çare Federal Kıbrıs” dersek hoş ama boş konuşmuş oluruz. Çünkü kktc’de yoksul olmakla Federal Kıbrıs’ta yoksul olmak arasında hiçbir fark yoktur. Federal Kıbrıs veya yeniden birleşme elbette ki uğruna mücadele verilmesi gereken ve ülkemizdeki “siyasi krizin” çözümü ile alakalı bir konudur. Oysa ki günümüzde yaşanan bir ekonomik krizdir ve burada esas mesele halkın yoksulluktan kurtulması olmalıdır. Kısacası tek çarenin Federal Kıbrıs olduğunu söyleyenler ekonomik kriz ile siyasi krizi aynı şey gibi kabul etmektedir ve bu hatalı bir bakış açısıdır. Yoksulluktan kurtulmadan varılacak bir Federal Kıbrıs hedefi, halklar için yeni ve hatta geçmiştekilerinden çok daha büyük çaplı bir hayal kırıklığı yaratır. Ne Yapabiliriz? Yaşadığımız ekonomik krizin farklı şekillerle pek çok ülkede yaşandığı gerçeğini ve oralarda verilen mücadeleleri göz önünde bulundurarak, krizden dolayı yoksullaşan halkın yani biz emekçilerin, sınıfsal temelli bir mücadele vermekten başka bir çaresi bulunmamaktadır. Yani krizin faturasının emekçilere değil, sermayedarlara çıkarılması için mücadele etmeliyiz. Krizin bedelini emekçilere değil patronlara ödetmek için örgütlenmeliyiz. Bunu yaparken aynı dertlerden farklı şekillerde muzdarip Kıbrıslı Elenlerle de ezilen ve gittikçe yoksullaşan halklar olarak sınıfsal temelli bir dayanışma kurmalıyız. Ve emin olun ki bu, Federal Kıbrıs ve yeniden birleşme için de büyük bir adım olacaktır.

“Nenemin Deyişiynan” Kitabının Tanıtım ve İmza Günü Yapılacak

By Nazen Şansal

kitap tanıtımı görsel

kitap tanıtımı görsel

Baraka aktivisti Şifa Alçıcıoğlu’nun kaleme aldığı, Argasdi Yayınları’ndan çıkan; sözlü ve yazılı tarih araştırmalarından derlenen “Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” isimli kitabın tanıtımı ve imza etkinliği  10 Kasım Cumartesi  günü,  saat 15.00 - 17:00 saatleri arasında Tango Cafe by Colorido’da gerçekleşiyor.  Kültürümüzde yer alan buhur, hellim, çörek ve Kıbrıs şarkılarıyla yaratılacak büyülü atmosfere,  yazarın hayatından kesitler aldığı nenesi de katılacak. Etkinliğe kültürüne, geçmişine ve geleceğine inanan herkes davetlidir. Baraka Kültür Merkezi’nin kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’de 2012 yılından bu yana yayımlanan kültüre dair yazılardan oluşan kitapta, “Tohumdan Yaşama, Unutulan Sözcükler, Develer ve Devecilik, Kıbrıs’ın Ovalarında Yetişen Yabani Bitkiler, Mağusa ve Othello Kalesi, Kıbrıs’ın Özgür Eşekleri, Çocuk Oyunları, Dünden Bugüne Bayramlar, Goncolozlar, Tren ve Tren Yolu, Kaybolan Meslekler, Yarım Önge Bir Ogga, Geçmişten Günümüze Masallar” gibi çeşitli temalarda araştırma yazıları yer alıyor. Ayrıca Mehmet Altuner ve Mustafa Korkut’un arşivinden alınan eski Kıbrıs fotoğrafları da kitap sayfalarında anıları canlandırıyor. Kültür Dairesi’nin maddi katkılarıyla basılan kitap, “Hem akademik anlamda araştırma yapan kişilere hem de kültürünü öğrenip yeni nesillere aktarma sorumluluğu hissedenlere faydalı olacağı inancındayız. Ayrıca sürekli göç alan çok kültürlü adamızda, bir yandan kültürel asimilasyona direniş niteliğinde olacağını, diğer yandan da kültürlerin kaynaşmasına hizmet edeceğini umuyoruz.” sözleriyle okura sunuluyor.

“Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” İsimli Kitap Çıktı

By Nazen Şansal

44252434_2224100861210291_6802416512469565440_n

Şifa Alçıcıoğlu’nun yazdığı “Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” isimli kitap Argasdi yayınlarından çıktı. Kitap, Baraka Kültür Merkezi’nin kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’de 2012 yılından bu yana yayımlanan kültüre dair yazılardan oluşmakta. Çocuk oyunlarımızdan ovalarımızda yetişen yabani bitkilere, özgür Kıbrıs eşeklerinin tarihinden goncoloz hikayelerine, değişen ölçü birimlerinden kaybolan mesleklere kadar çok çeşitli temalarda araştırma yazılarının yer aldığı “Nenemin Deyişiynan”, Mehmet Altuner ve Mustafa Korkut’un arşivinden eski Kıbrıs fotoğraflarıyla da zenginleştirildi. Kültür Dairesi’nin maddi katkılarıyla basılan kitap, “Hem akademik anlamda araştırma yapan kişilere hem de kültürünü öğrenip yeni nesillere aktarma sorumluluğu hissedenlere faydalı olacağı inancındayız. Ayrıca sürekli göç alan çok kültürlü adamızda, bir yandan kültürel asimilasyona direniş niteliğinde olacağını, diğer yandan da kültürlerin kaynaşmasına hizmet edeceğini umuyoruz.” sözleriyle okura sunuluyor. Kitabın yazarı Şifa Alçıcıoğlu, 1983 Lefkoşa doğumlu olup 2005 yılından bu yana ilko­kul öğretmeni olarak görev yapmakta. Baraka Kültür Merkezi’nde on yılı aşkın bir süre boyunca amatör tiyatro oyunculuğu­nu deneyimleyen yazar, sanatı ve kültürü içinde barındıran, aynı zamanda ülke sorunları ve toplumsal konular hakkında fikir beyan eden Argasdi dergisinin editöryal iş­lerinin yapıldığı Hammaliye Kurulu’nda çalışmakta. Ayrıca Baraka Yaz Kurslarında ve Kadın Eğitimi Kolektifinde gönüllü eğitmenlik yapmakta. Yayına hazırlanmasını Aziz Güven ve Nazen Şansal’ın üstlendiği kitabın kapak ve sayfa tasarımı Mustafa Batak ve Erkal Tülek’e ait. Argasdi Yayınları’nın dördüncü kitabı olan 112 sayfalık eser, 20TL. okur katkısı karşılığında tüm kitap evlerinden temin edilebilir.

 44252434_2224100861210291_6802416512469565440_n

Tanıtım Bülteni: “Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)”, 2012 yılından bu yana Argasdi dergisinin kültür sayfasında yayımlanan yazılardan oluşmaktadır. Şifa (Sofu) nenenin anlattıklarından ilham alınarak hazırlanan bu kitap, Kıbrıs tarihi ve kültürü konusunda çeşitli kaynaklardan yapılan derin araştırmaları da içermektedir. Kitabın, hem akademik anlamda araştırma yapan kişilere hem de kültürünü öğrenip yeni nesillere aktarma sorumluluğu hissedenlere faydalı olacağı inancındayız. Ayrıca sürekli göç alan çok kültürlü adamızda, bir yandan kültürel asimilasyona direnişe; diğer yandan kültürlerin, halkların kardeşliği temelinde kaynaşmasına hizmet edeceğini umuyoruz. Koparılan köklerimizi hatırlamaya şifa olması dileğiyle...  

Argasdi Dergisi’nin 52. Sayısı “Kimin Krizi, Kimin Fırsatı?” Dosya Konusu ile Çıktı

By Nazen Şansal

43173515_189258171971505_4551608316538650624_n

43173515_189258171971505_4551608316538650624_n

Baraka Kültür Merkezi'nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi'nin, 52. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, sinema, ekoloji, feminizm ve fotoğraf sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak "Kimin Krizi, Kimin Fırsatı?" teması ele alınıyor. Ekonomik krize rağmen 5TL okur katkısı ile satılan 24 sayfalık renkli dergi, Lefkoşa, Mağusa ve Omorfo Khora Kitap Cafe'lerden ve Baraka Kültür Merkezi'nden temin edilebilir. "Kriz, Federal Kıbrıs ve Taşın Altındakiler" başlıklı gündem yazısı ile politik ve ekonomik gündemin değerlendirildiği derginin "Memleketin Ahvali" bölümünde, son üç ay içerisinde gazetelere yansıyan önemli haberler mizahi ve eleştirel bir üslupla okura sunulmakta. FeministİZ sayfalarında, krzin kadınların yaşamına etkisini işleyen bir makale; Bunları Bilir miydinİZ? bölümünde, önemli buluşlar yapan kadınlar; ve SeçtiklerimİZ kısmında ise Simone de Beauvoir ile Bell Hooks'tan alıntılar bulunuyor. Ekoloji sayfasında Amerika'da davalık olan Round Up isimli tarım ilacının hikayesi ve ülkemizdeki durumu değerlendirilirken, Bellek sayfasında tarihi kayıtlara geçen ilk grev anlatılıyor. "Viva Küba" filminin incelendiği sinema sayfasının yanı sıra, müzik sayfasında ülkemizde de alternatif çocuk şarkıları ile tanınan Şubadap grubu ile röportaj yer alıyor. Kıbrıs Kültürü sayfasında ise 2. Paylaşım Savaşı esnasında Hamitköy'e düşen bir uçağın enkazı araştırılıyor. Dergide, Argasdi Yayınları'ndan çıkan yeni bir kitabın müjdesi de veriliyor: "Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)" isimli eser, Argasdi'nin kültür sayfasında uzun yıllardır yayımlanan yazıların derlenmesi ve fotoğraflarla zenginleştirilmesi ile kitaplaştırılarak okura sunulmakta. Argasdi, "Kimin Krizi, Kimin Fırsatı?" diye sorarken "Kıbrıslı Türklerin Muhasebe ile İmtihanı", "Kapitalizm Krizde Değil Tıkır Tıkır İşliyor", "Ödenmeyecek Ödemiyoruz", "Tekila Krizinden Rakı Krizine", "Yoksulluk ve Muhafazakarlaşma" ve "Sanatın Kriz Halleri" başlıklı yazılar ile farklı temalarda krizi inceliyor.
❌