One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Yesterday — June 19th 2021Your RSS feeds

Tembellik Hakkı- Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_5711

Tembellik Hakkı, Argasdi'nin 61. sayısının Sanat sayfasından sizlere sesleniyor. "Ben okudum pek haz ettim" diyerek okuyucuya seslendiğimiz kütüphane bölümünde yer alan yazımız, Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmış Tembellik Hakkıyla ilgili bilgiler sunuyor... IMG_5711Tembellik Hakkı altmış sayfalık incecik bir kitap. Ancak kısalığına bakılarak küçümsenmemeli, bazı kaynaklara göre Komünist Manifesto’dan sonra tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmiş kitap olma onurunu taşıyor. Marx’ın damadı Paul Lafargue’nin bu eserinin bir sosyalist klasik olduğundan ise kimsenin şüphesi yok. İlk bakışta kitabın isminin çağrıştırdığı şey, sanki Marksizm ile bir çelişki içerisindeymiş izlenimi bırakabilir. Tembelliği savunmak, bunu bir hak olarak yüceltmek sanki çalışmayı reddeden bir tutumu onaylamak, üretmeye karşı olmakmış gibi algılanabilir. Özellikle de Marksizm’in çalışan sınıfları, proletaryayı mücadelesinin merkezine koyan bir dünya görüşü olması ile “tembelliği savunmanın” birbirine ters şeyler olduğu düşünülebilir. Oysa gerçek bunların tam tersi! Lafargue Marksizm’i Fransa’da ilk kez gündeme getiren düşünür ve eylemcidir. Paris Komünü günlerinde Fransa’dadır, Komün yenilince sığındığı İspanya’da Kapital’in İspanyolca’ya çevrilmesinde görev almıştır, Fransa işçi sınıfını bilinçlendirmeyi hedefleyen Egalite gazetesinin yazar kadrosundadır ve Fransız Sosyalist Partisi kurucularındandır. Kısacası Lafargue bir Marksist’tir ve “Tembellik Hakkı” da bu ideolojik temel üzerinde yükselen bir kitaptır. Marksizm insanın evriminde emeğin rolüne işaret edip, alet kullanımından kültüre kadar her noktada topluma şekil verdiğini vurgularken sözü edilen emek, “kapitalist çalışma” değildir. Tam aksine Marx, bu tür çalışmanın işçileri nasıl insanlıktan çıkardığını eserlerinde en çok vurgulayan düşünürlerden biridir. Marksizm insan emeğinin hem insanı hem de toplumu şekillendiren ana unsur olduğunu, insanın emeği aracılığı ile çevresini şekillendirirken kendi kendisini de şekillendirdiğini açıklar. Ancak üretim araçlarının özel mülkiyeti ile birlikte, sadece emek aracılığı ile üretilen artık ürün değil “zaman” da sınıf mücadelesinin konusu olmuştur. Kapitalistler işçileri daha uzun süre çalıştırmak isterken, işçiler de kendilerine ait bir boş zaman talep etmektedirler. Çalışma saatleri uzadıkça işçiler insanlık dışı koşullara maruz kalmakta, insanlıktan çıkmaktadırlar! Lafargue da zaten “çalışma”ya değil, “kapitalist çalışma”ya karşı çıkmakta; “tembellik” derken “aylaklık”tan değil “boş zamandan” bahsetmektedir. İşte Tembellik Hakkı bu Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmıştır. Günde 12-14 saat çalışan işçilerin sekiz saatlik iş günü mücadelesinin yükseldiği, bu talebin işçi sınıfına kazandırdığı 1 Mayıs mücadelelerinin henüz doğmak üzere olduğu koşullarda Lafargue; tembelliğin kapitalistler kadar işçi sınıfının da hakkı olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Lafargue kitabında kendileri tembellikle meşgul olan sınıflarca çalışmanın kutsanmasının ikiyüzlü yapısını teşhir ettikten sonra aşırı saatlerde çalışılması sonucunda ortaya çıkan ürün fazlasının toplumlarda nasıl bir bozulmaya yol açtığına dikkat çekti. (Yeri gelmişken, kitapta aşırı üretim ve tüketimden kaynaklı ekolojik sorunların da eleştirildiğini söyleyerek, Marksizm’in ekolojik duyarlılığı olmadığını iddia eden günümüz “aydınlarına” bir selam gönderelim!) Kitabın son bölümünde ise her insanın günde en fazla üç saat çalışmasını öneren Lafargue, bu durumun teknolojik gelişmeyi teşvik edeceğini ve birçok işin makineler tarafından yapılması ile yaratıcı faaliyetlere, sanata, kültüre çok daha büyük bir alan açılacağını da vurguladı. Aşırı üretim yüzünden ekolojik bir felakete doğru yaklaşırken milyonlarca insanın açlık çektiği, yasalarda var olan sekiz saatlik iş gününün neoliberal saldırılarla küresel çapta fiilen geriletildiği, geçmişin kazanılmış haklarının teker teker kaybedildiği, bizim ülkemizde ise özel sektörde tamamen ortadan kalktığı koşullarda; Marksizm de “Tembellik Hakkı” da hala güncel.      

Ah Şu “Tembelliğimiz”- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920

Argasdi'nin Tembellik dosyasını  incelediği 61. sayısında Kıbrıslı Türkler ve tembellik konusu "Ah şu Tembelliğimiz" isimli makaleyle tartışmaya açıldı. Derginiz Argasdi Baraka Kültür Merkezi lokalinde, bölgenizdeki Khora Kitap'ta ve gazete bayiilerinde... On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920Kıbrıslı Türkler üzerine en çok yapılan yorumlardan biri “tembelsiniz” argümanıdır. Peki, tembel miyiz? Öyleysek neden tembeliz? Ya tam tersiysek?  İstediğimiz gibi üretebiliyor muyuz, üretimlerimizi pazarlama gücümüz var mı? Kendi ekonomimizi elimizde bulundurabiliyor muyuz? Yoksa konformizmin rahat kollarında mışıl mışıl bir uykuda mıyız? Geçmişimiz; savaşlar, acılar ve yokluk hikayelerini içinde barındıran bir tarihe sahip. Güneş doğmadan uyanan köylülerin, bütün gün didinip durması ve bunu Sisyphos’un bir kayayı itmesi gibi sonsuz bir döngüde her gün tekrar etmesi… Bir yanda kuraklık, bir yanda yoksullukla geçen yıllar. Diğer taraftan ise yönetenlerin ve emperyalistlerin müdahalesi karşısında var olabilme mücadelesi için direnen bir halk… Kendi ayaklarımızın üstünde durma hayallerimiz hep bastırılmış, ağzımıza çalınan bir parmak balla “Aman siz uğraşmayın biz sizin yerinize yaparız” masallarıyla bir şekilde susturulmuşuz. Bugün gelinen nokta ise “şımarık, tembel, besleme” olarak itham edilen Kıbrıslı Türkler olmuş. Tarihe kısa bir bakış 1571 yılında adanın Osmanlıların eline geçmesiyle ilk kez Türk nüfus varlığından söz etmeye başlayabiliriz. Anadolu’dan buraya getirilen daha fazla tarım ve zanaat yaparak geçimini sağlayan Türkler, 1878 yılında İngiliz Sömürge Yönetimi altına geçtiği zaman Kıbrıslı Türk kimliğiyle anılmaya başladı. Kıbrıs, İngiliz sömürgesi olarak iki paylaşım savaşına da tanıklık etti. 1. Paylaşım Savaşı yıllarında Kıbrıslı Türklerin adadan çıkışı yasaklandı, ticaret yapmasına izin verilmedi. Büyük çoğunluğu köylerde yaşayan halk, çalışıp didinse de kuraklık amansız, yoksulluk başa belaydı. İşsizlik nedeniyle gençler bilmedikleri diyarlarda İngiliz askeri olarak savaşa katıldı, kızlar bilmedikleri diyarlara Araplara satıldı... Derken bir Amerikan şirketi boy göstermeye başladı Lefke kıyılarında. Cyprus Mines Corporation (CMC)  maden işletmesi 1914 yılında faaliyete başladı. İşsizlikten kırılan halk böylece kendine bir “kurtarıcı” buldu ve adanın dört bir yanından toplanan büyük bir çoğunluğu erkeklerden oluşan işçiler, CMC maden şirketinde çalışmaya başladı. 1950’li yıllarda bakırın en parlak rengi gibi zirvede ışıldamaktaydı şirket.  2. Paylaşım Savaşı sırasında faaliyetine ara verdiğinde ise tarlasını bırakıp birkaç kuruşa madende çalışan erkekler de işsiz kalır. Yıllarca ekilemeyen tarlalar verimsiz, kuraklık ve işsizlik acımasızdır. 1975 yılına değin maden arayan şirketin, arkasında tek bir iz bırakmadan dev bir çevre felaketi bırakıp gitmesi kadar da acı… Emperyalist güçlerin ada halkı üzerinde yarattığı travma bununla da sınırlı değildi.1960 yılında İngilizler adayı terk etti. Ardından ortak bir cumhuriyet kuruldu: Kıbrıs Cumhuriyeti. Ancak bu, uzun süren bir yönetim olamadı.1963 yılında birbirine kırdırılan halklar, 1974’te yeşil bir çizgiyle ortadan tamamen ikiye bölündü. Üretmeyen bir toplum tükenmeye mahkumdur 193941906_484824112806690_1423892627796488995_nSavaşın ardından yeni bir toparlanma sürecine geçiş yaşanır. Bu esnada Kıbrıslı Elenlerden kalan fabrikalar, 1975 yılında Sanayi Holding ismiyle yeniden üretime geçer. Bundan sonraki on yıl boyunca binlerce çalışanıyla üretime geçen Sanayi Holding altın dönemini yaşar. Öyle ki Japonya’ya bile ihraç edilen mallar vardır. İnsanlar üretmeye, ülke ekonomisi kendini kalkındırmaya başlamışken, 1986 yılında Türkiye Başbakanı Turgut Özal Kıbrıs’a bir ziyaret gerçekleştirir. Cennet gibi bir vatanımız olduğunu söyleyerek turizmin gelişeceğini, tarıma ve üretime gerek olmadığını açıklar. Böylece özelleştirmenin ilk sinyallerinin verildiği o dönemde fabrikaların sayısı yarıya inerken, insanlar işsizlikle ve yönetenlerin zorbalığıyla mücadele etmeye başlar. Sanayi Holdingle kendine yeten, özgür, örgütlü, sınıf çıkarlarını düşünen bir halkın varlığına tahammül edemezler. “Memur cenneti” haline gelmemiz de bu yaşananlardan sonraya rastlar. (Şimdilerdeyse genç memurlar, adaletsiz bir şekilde Göç Yasası cehenneminin mağduru durumundadır.) Bizden olmayana ekmek de yok politikası güden işbirlikçi yönetenler, şükran politikasının temellerini de atarak halka en büyük kötülüğü yapar. Ülkeden göçler yaşanır. TC egemenleri ise üretimden koparılmış, yaratılan nispi refahla rahatlamış bir Kıbrıslı Türk halkını istedikleri şekle sokabileceklerini düşünürler. Yıllar içinde üretim durmaya, halk fakirleşmeye, kurumlarımız teker teker batırılmaya, kimliğimiz sorgulanmaya, adımız tembel diye anılmaya başlar. Siesta bitti. Şimdi uyanma zamanı! Tüm bu arka planla, gelelim yapılan eleştirilere… Yıllarca işsizlikle ve savaşlarla boğuşan Kıbrıslı Türkler özünde üretken insanlar olmakla birlikte yıllardır yaratılan bu yapay refah dönemi nedeniyle biraz daha “rahatına düşkün” olarak tasvir edilebilir. Zamanında yapılan bu yanlış uygulamalarla birçok insan bu yaratılan konforun lüksünü fazlasıyla yaşamıştır. Erken emeklilikler, müşavirlikler, yaratılan bu ganimet düzeninden beslenenler… Artık bu refah döneminin de sonuna gelindiği aşikardır. Üzerimizde kurulan baskılar gün geçtikçe artmakta,  yaşam daha zor bir hale gelmektedir. İşsiz üniversite mezunları, hâlâ ailelerine bağımlı evli çiftler, bitik hale getirilen esnaf,  asgari ücret dahi alamayan özel sektör çalışanları, borçlar, borçlar, borçlar… Kıbrıslı Türkler olarak, geleceğini bu adada gören göçmen kesimlerle kader birliği yapıp var olma mücadelesini asla yitirmeden üzerimizde oynanan çirkin oyunlara, bağımlı hale getirilmemize, maddi çıkar ve menfaatlere, bu çarpık düzenin yarattıklarına karşı gerekirse sıfırdan başlamalı, yerli işbirlikçilere, yaratılan ambargolara ve üstümüzde kurulmak istenen “besleme” edebiyatına inat üretmeye devam etmeliyiz. Gençleri meslek liselerine, zanaata, üretime dayalı işler kurmaya da yönlendirmeli, tembellik argümanının altında ezenlere inat, çalışarak çoğalmalıyız. Fotoğraf: Michalis Georgiou, "On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910-1920.
Before yesterdayYour RSS feeds

Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

photo

Argasdi'nin 61. Sayısı "Tembellik" dosya konusuyla bayiilerdeki yerini aldı. Bugün dosyadan bir yazımızı sizlerle buluşturuyoruz: "Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!".  Pandemide evden çalışma durumunda bırakılan emekçileri inceleyen makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Aktivistimiz Zekiye Şentürkler tarafından kaleme alınan yazıda kendinizden çok şey bulacaksınız... photo “Evden bağlanalım”, “zoom açalım”, “online meeting atıyorum”, “çevirim içi olalım”, “aman Pandemi var evden çıkmayın ama işleri de aksatmayın” diyerek hayatımıza sokulan yeni terminolojilerin sanırım uğramadığı ender kapı kaldı. Koronavirüsün uzun süre bizlerle olacağını idrak ederek yaşamımızı sürdürdüğümüz günümüzde, koronavirüsten daha da bela bir evden çalışma furyası aldı başını gidiyor ve ne yazık ki bazı kesimler için koronavirüs gitse bile evden çalışma durumu hiç gideceğe benzemiyor. Devletten yine hayır gelmedi “Koyun can derdinde, kasap et” sözü herhalde durumu en iyi özetleyendir. Geçen yıl Mart ayında salgının ülkemize gelmesiyle birlikte ilk kapanma koşullarını yaşadık. İlk aşamada herkes can derdinde olduğundan dolayı evde kalmayı her şeyin önüne koyabilmiş ve kapanmıştı. Zorunlu açık olması gereken sektörler hariç herkes evindeydi ve devletten medet umuyordu. Ancak ilerleyen zaman içerisinde, komik bile denilemeyecek destekler açıklayan devlet, her zamanki gibi elini işçilerin cebine atsa da işverenleri de yeterince memnun edemedi. Böylece patronlar hemen harekete geçti. Hem çalışanlarına boşuna para vermeyeceklerdi hem de kendileri daha fazla para kaybetmeyecekti. Sonuç olarak, işçileri evden çıkarmadan çalıştırabilmenin yollarını aramaya başladılar ki bunu bulmak günümüzde pek çok ülkede kullanılan bir çalışma yöntemi olduğundan dolayı pek de zor olmadı. Evlerden yapılabilecek işler için gerekli altyapı harcamalarını da işçilerin üzerine yıkan pek çok patron internet, telefon, laptop gibi araç gereçleri de sağlamadan, çalışanlara iş başı yaptırmaya başladı. Bu durumun patronlara kat be kat fayda sağlayacağının ve işçiler için ciddi bir sömürü olacağının herkes farkındaydı. Ama ilerleyen günlerde yaşanılacak ekonomik kriz, ödenmesi gereken faturalar, krediler, çocukların masrafları, ev geçindirme derdi derken çalışanlar da mecburen bu duruma boyun eğmek zorunda bırakıldı. Her daim krizi fırsata çevirenler Öncelikle gasp edilen elbette ki çalışanların zamanı olmuştur. Mesai saati mevhumu ortadan kalkmış; öğle arası, akşamüstü, iş bitiş saati dinlemeyen patronlar, dur durak bilmeden mailler, mesajlar, telefonlar yağdırmaktadır. “Zaten evdesin başka işin ne!” bakış açısıyla, çalışanların emeklerini sömürebildikçe sömüren patronlar, özellikle aynı zamanda evi çekip çevirme, yaşlı/hasta/çocuk bakımı gibi pek çok görev üzerine yıkılan, ev içi emeği yok sayılan kadınları iki kat daha fazla ezmiştir. Her an işteymiş gibi “hazır ol”da patrondan emir beklemenin yarattığı psikolojik baskıya, geçimini sağlamak için buna katlanmak zorunda olmanın yarattığı baskı da eklenince insanlar içinden çıkılmaz bir bunalıma sürüklenmiştir. Sabah, patronların istediği saatte başlayıp akşam geç saatlere kadar süren mesailerin karşılığının ödenmesi söz konusu olmazken, patronlar insanların özel hayatının içerisinde olmayı normalleştirme yolunda hızla ilerlemektedir. Patronlar, davetsiz bir misafir gibi eve gelip salonun ortasına oturmuş ve kesinlikle kalkmayı da düşünmemektedir. Zorunlu kapalı olunan dönemde ödeneksiz izin gibi pek çok seçeneği kullanarak çalışanlarının yatırımlarından kırpan, maaşlarını ödemeyen ya da ciddi kesintilere uğratan, tabiri caizse çalışanlarına bu zor dönemde hiçbir destek göstermeyen patronlar şimdi çalışanlarından onların kölesi olmasını talep etmektedir. Her durumda krizi fırsata çevirip kendi menfaatlerine öncelik veren patronlar açıkça çalışan haklarını hiçe sayıyor, İş Yasası’na göre ek mesailerini ödemeyerek, zorunlu izine çıkarıp yıllık izin haklarını tüketerek suç işliyor ancak buna dur diyebilecek yetkili organlar üç maymunu oynuyor. İşsizliğin gün geçtikçe katlanarak arttığı bu zamanlarda ise çalışanlar da bu duruma katlanmak zorunda bırakılıyor. Beterin beteri var dedikleri Bir de Pandemi kuralları gevşetilip artık ofislerine dönme imkanı olsa da dönemeyen bir kesim var ki onlar için beterin beteri tabirini kullanmak tam yerinde olur. Özellikle çağrı merkezi gibi vardiyalı görevlerde çalışan kişiler evlere hapsedilmeye devam ediyor. Bunun gerekçesi ise tam bir rezalet! Gecelerini gündüzlerini patronların cebini doldurmak için iş yerinde harcayan bu kesimin ısınma/soğuma,  içecek ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlarını evde çalışma durumunda kendi ceplerinden karşılamaları, patronların cebini biraz daha fazla şişiriyor. Fırsatçı patronlar bu gibi çalışanları evlerine hapsetmeye devam edip, bu giderleri de onların üzerine yıkıyor. Özetle bu çalışanlar için hem 8 saatlik mesai kavramı ortadan kaldırılıp, ek mesai ödemeleri yapılmıyor hem de bu kişilere ek gider yaratılıyor. Ülkemizde, sermaye-hükümet el ele çalışanları köleleştiriyor. Oysa emekçilerin örgütlü bir yapısı olabilse, bu kâr düzeni içinde bile bir takım iyileştirici önlemler alınabilir. Örneğin bazı Avrupa ülkelerindeki şirketler, evden çalışan emekçilerin kirasının ve ısınma/soğuma masrafının yarısını ödemeye başladı bile. Acilen yasal düzenleme! Bu insanca çalışma hakkını hiçe sayan uygulamaların derhal sona ermesi için evde çalışan işçilere ek yasal düzenlemelerin, cezai yaptırımların ve denetimlerin bir an önce yapılması hayati önem taşımaktadır. Devletin, evde çalışma koşullarını ve bu kesimdeki işçilerin haklarını yasalar nezdinde ivedilikle düzenlemesi ve çalışanları patronların kölesi olmaktan kurtarması gerekmektedir. Çalışanların uğradığı haksızlıkları hızlıca çözme kabiliyetine sahip İş Mahkemelerinin kurulması da bu süreci destekleyecek önemli bir adım olacaktır.

Teali-i Nisvan- Cansu Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6

Tarihte bugün; 28 Nisan 1913'e  giderek, Osmanlı’da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan'ın kurulmasına tanık olacağız. Argasdi'nin tarihe ışık tutan sayfası Bellek'te yer alan makaleyi Cansu Nazlı yazdı. Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. 2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6Lisedeki tarih dersleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleme ve gerilemeleriyle empati kurduran, devlet aklıyla bize tarih öğreten müfredatını bir hatırlayın. Osmanlı’nın dağılma döneminin olumsuzluklarını genç zihinlere boca eden resmi tarih anlatımında işçi ve kadın hareketlerinin yükseldiğinden ve emekçilerle kadınlar için kaydedilen ilerlemelerden hiç bahsedilmez. Bir düşünün, 2. Meşrutiyet döneminde işçilerin daha adil bir ücret ve çalışma koşulları için İstanbul’dan Beyrut’a, İzmir’den Selanik’e, Üsküp’ten Ereğli’ye, Kavala’dan Samsun’a grevlere çıktığı 1908 grevlerinden bahsedilseydi Osmanlı Devleti’nin dağılmasına mı empati kurardık yoksa işçi hareketinin o döneme dek görülmedik derecede canlanmasına mı? Peki ya,  aynı dönem ilk feminist örgüt olan Teali-i Nisvan’ın  kurulduğu, bunu onlarca daha kadın örgütü, gazete ve dergi takip ettiği ve kadınların özerk örgütlenmesinin bir siyasi parti kurma girişimine kadar ilerletildiği ancak başvurularının reddedildiği öğretilse, bugün kadınlar Atatürk büstüne Mustafa Kemal kadına seçme ve seçilme hakkı ‘verdiği’ için karanfil koyar mıydı? Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bugün daha çok Teali-i Nisvan Cemiyeti’nden bahsedelim. Nam-ı diğer "Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği”, bazı kaynaklara göre 1908’de bazılarına göre 1913’te, Halide Edip’in girişimiyle kuruluyor; üyeleri arasında Nakiye Hanım, Nezihe Muhiddin, Rana Sani Yaver de bulunuyor. Kadınların kültürel olarak gelişmesini ve ekonomik özgürlüklerini kazanmasını hedefleyen derneğin dil kursu açmak, konferanslar vermek, çeviriler yapmak, kadınlar için okuma yazma kursu açmak gibi faaliyetleri bulunuyordu. Kültürel bir örgütlenme olan bu cemiyete üye olabilmek için iyi derecede Türkçe bilmek ve verilmekte olan İngilizce derslerine katılım sağlamak gibi belirli şartlara sahip olmak gerekliydi. İngiltere’de kurulmuş olan Türk Kadınları Muhibbi Cemiyeti’ne paralel olarak çalışmak istendiğinden İngilizce’ye bu kadar önem verildiği tahmin ediliyor. Dernek, kadınların ayda 5 kuruş karşılığında haftanın iki günü giderek ‘Mektebi İbtidaiye’ eğitimi aldıkları bir dershane de açmış. Kadınlara ayrıca Türk işi, beyaz iş, hesap işi ve çamaşır imalatı gösterilen kurslar da düzenlenmiş. Kadınlarla ilgili yazılar, tarihi, edebi, sosyal eserler dernek bünyesinde Türkçe’ye çevrilmiş. Cemiyet-i İmdadiye, Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan, Kırmızı Beyaz Kulübü, Çerkez İttihat ve Teavün Cemiyeti ve daha onlarca kültürel kadın örgütü, yine aynı dönem faaliyet göstermeye başlamış. Yine aynı yıllar Hanımlara Mahsus Gazete, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi birçok gazete ve dergi de yayımlanmaya başladı. Kadınların toplumsal yaşama daha fazla karışmasının ve örgütlenmesinin de tesiriyle bu dönemde kadın erkek beraber alışverişe çıkma, evlilikte belediye nikâhı şart olması, Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılarak kocanın ikinci bir kadın ile evlenebilmesinin ilk kadının onayına bırakılması minvalinde gelişmeler de yaşanmıştır. Araştırmacı gazeteci bir yazar olan Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu isimli kitabının bakış açışı bölümlerinden birinde şöyle der: “Yakın bir zamana kadar, Atina demokrasisini inceleyen tarihçiler laf arasında değinmenin dışında kadınlardan ve kölelerden hiç bahsetmezlerdi. Köleler Yunan nüfusunun çoğunluğunu, kadınlarsa yarısını oluşturuyordu. Atina demokrasisi kadınların ve kölelerin bakış açısından nasıl görünüyordu acaba? ABD Bağımsızlık Beyannamesi 1776’da “bütün insanların eşit doğduğunu” ilan etti. Siyah kölelerin, köleliklerini sürdüren bu beyanname yarım milyon kölenin bakış açısına göre ne anlama geliyordu? Ya hiçbir hakları olmadan yaşamaya devam eden kadınlar, kimle eşit doğuyorlardı?” Resmi tarihten okunduğunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminin başlangıcı kabul edilen 2. Meşrutiyet dönemi oldukça olumsuz olarak lanse edilirken aynı döneme emekçiler ve kadınlar açısından baktığımızda da başka bir şey görürüz: Dünyanın birçok ülkesinin resmi tarihinin gizlediği gerçeğiyle emeğin ve kadının özgürleşme mücadelesinin hikayesini... İşte buralarda gizlenen bizim hikayemizdir.

Argasdi’nin 61. sayısı “TEMBELLİK” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

169458785_253836753132915_950487460902188517_n

169458785_253836753132915_950487460902188517_nÜç aylık kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 61. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Tembellik” olarak belirlendi. Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; kitap, film ve müzik yazılarının yer aldığı sanat sayfalarının yanı sıra “Tembellik” temasını farklı boyutlarıyla işleyen bir dosya içeriyor. Bu sayıda bellek sayfamız, bizleri Osmanlı’da kurulan ilk feminist örgütle tanıştırıyor. Tembel olmakla itham edilen Kıbrıslı Türkler araştırma konusu olarak karşımıza çıkıyor. Derginin ilerleyen sayfalarında, Pandemi koşullarında özel sektör emekçilerinin yaşadığı sorunlar malumken, Bağımsızlık Yolu partisinin öne çıkardığı Servet Vergisi hakkında detaylı bir yazı ile karşılaşacaksınız. Son zamanlarda ortaya atılan PCR testlerinin güvenirliğinin sorgulanmasını araştıran makalemiz de dergimizde yer alıyor. İnsanlar tarafından (kendisi yapmadığı zamanlarda) hoş karşılanmayan tembellik, özünde o denli kötü bir şey olmayabilir. Örneğin Eski Yunan’da zenginler çalışmaz, deyim yerindeyse tembellik ederlerdi ki kendilerine herkesin sahip olamayacağı bir zaman ayrıcalığı kazanabilsinler. Bu dönemde sanatta, sporda, düşüncede atılan temeller hâlâ güncelliğini koruyor. Çalışmanın ve boş zamanın, madeni bir paranın iki yüzü gibi birbirini tamamladığını düşünmemişizdir önceden belki de. Ya da yaratıcılık için boş zamana duyulan ihtiyacı... Belki de olmasaydı şimdi hayatımızı kolaylaştıran icatlar da olmayacaktı. Yine de okulda, iş yerinde hatta evimizde hep kötü gözle bakarız tembel olana, tembellik yapana. Bilmeyiz tembel diye damgalanan her çocuğun başka başka cevherlere sahip olduğunu. 1800’lü yıllarda başlayan çalışma hayatının yarattığı zorluk, zaman içerisinde değişse de günümüzde Pandemi’yle çakışan iş yaşamı hâlâ aynı derecede zor. Sürekli evden çalışmak durumunda kalan özel sektör emekçileri boş zaman özlemini daha da perçinlemişken, tembellik de bir hak olmalı diyoruz. Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    

John Steinbeck ve Kitaplarına Dair- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

27Subat2017_steinbeck

Dergimizin Sanat sayfasında yer alan "kü-tüp-ha!-ne? ben okudum pek hazettim" köşesinde yer alan makalemizi keyifle okumanız dileğiyle... 27Subat2017_steinbeckJohn Steinbeck’le ilk tanışmam Fareler ve İnsanlar kitabıyla olmuştu. “Fareler ve İnsanlar” insanı hüzne boğan bir hikaye olmasının yanında yazarın 1920’li yıllarda bizzat deneyimlediği evsiz ve gezici bir çiftlik çalışanı olduğu zamanlara da atıfta bulunuyor.  Ezilenle ezeni, ırklar arasındaki adaletsizliği ve öğrenilmiş çaresizliğe inat, insanı ayakta tutan tek şeyin aslında umut olduğunu daha da iyi anlamanızı sağlayan kitabın, film uyarlamaları da oldukça başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarılmış. Yazarın kitaba bu ismi vermesine Robert Burns'in “To A Mouse” şiirinde yer alan bir dize neden olmuş: “En iyi planları farelerin ve insanların, sıkça ters gider”. 1902 yılının 27 Şubatında dünyaya gelen Steinbeck, 1930’lu yıllarda Büyük Buhran’ın yarattığı yıkımdan payına düşeni alır ancak bu kriz yılları, ona ilk romanını yayımlama fırsatı da sunar. 1929 yılında ilk romanı, ünlü bir deniz korsanını konu aldığı “Altın Kupa” yayımlanır. İstediği ilgiyi göremeyen romanın ardından, denemelerine devam eder ve yazın hayatına 1935’te “Yukarı Mahalle”yle tekrardan dönüş yapar.  Tarım işçilerini örgütlemeye çalışan iki direnişçinin hikayesini anlattığı ve adeta adıyla özdeşleşen “Bitmeyen Kavga”  ise 1936’da yayımlanır. Steinbeck’in haksızlığa gelemeyen ve çoğu kişi tarafından “aykırı” bulunan ruhunu bu romanıyla daha da iyi anlıyorsunuz. Büyük Buhran’ın etkileriyle kendi yaşadığı yerden kovulup Kaliforniya’ya göç etmek durumunda bırakılan insanların maruz kaldığı zamanları ise 1936 yılında kaleme aldığı ödüllü romanı “Gazap Üzümleri”ni okurken iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Büyük çiftliklerden el çektirilen binlerce Amerikalının, ekonomik sıkıntılar yanında kendi yurdunda göçmen olmasına da tanık oluyorsunuz. İkinci Paylaşım Savaşı zamanlarını da yaşayan yazar, çok bilinmeyen ama oldukça çarpıcı bir esere daha imza atar: “Ay Batarken”. Romanda isimsiz bir ülke, isimsiz bir başka ülke tarafından işgal ediliyor. Ancak bu ülkelerin açıkça yazmasa da Norveç ve Almanya olduğunu görebiliyorsunuz. Romanda, kasaba halkının işgalciye karşı çıkarak bütünleşmesinin, işgalin ve işgalcinin soğuk suretiyle boğuşurken özgürlük uğruna direniş ateşini yeniden alevlemenin anlamını oldukça derinden hissediyorsunuz. Geçtiğimiz yıl tiyatro ekibimiz tarafından oyunu hazırlanan Ay Batarken,  Pandemi nedeniyle seyircilere ulaşamasa da youtube kanalımızdan izlenebilir. Eserlerini daktilonun statik sesi yerine kalemin ahengine bırakan John Steinbeck, 20 Aralık 1968 yılında hayatını kaybeder. Gerçekçiliği, işçi sorunları ile toplumsal sorunları kendine dert edinişi ve 20’ye yakın yayımlanan romanı ile bu dünyadan geçen Steinbeck’in bazı romanları hala güncelliğini koruyor. Ezilenin karşısında, işgale karşı bir ses duymak istiyorsanız, bu asi ruhla tanışmak için hala geç değil. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&ab_channel=BarakaK%C3%BClt%C3%BCrMerkezi

ORFF Eğitiminin Çocuklarımıza Kazandırdıkları-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

orff

Argasdi'nin Sanat sayfasındaki müzik köşesinde bu sayı Orff eğitim tekniğini konu aldık. Evde ve okulda eğlenceli ve öğretici yaratıcılığı amaçlayan bu eğitimle tanışmaya ne dersiniz? orff“Orff Yaklaşımı’’, “Orff Tekniği” isimleriyle de anılan bu eğitim, besteci Carl ORFF ve dansçı Gunild KEETMAN tarafından geliştirilmiştir. Orff eğitim tekniğinin en temel amacı çocuklarda yaratıcılığı güçlendirmektir; tabi bunu ders gibi değil de oyun içerisinde yaptırmaktır. Aynı zamanda da müzik, dans, drama, konuşma ve hareket öğelerinin birleşimini oluşturan bir tekniktir. Gelin Orff tekniğinde yaratıcılık alanına bir örnek ile değinelim: Öğretmen, öğrencileri için güzel bir hikaye kitabı seçer. Önce onu resimlerle de destekleyerek detaylı bir şekilde anlatır. Hikayeyi ses oyunları yaparak aktarır ki öğrencilerin dikkati hikayenin üzerinde olsun ve hayal güçlerini kullanabilsinler. Sonrasındaysa öğrencilerine çalgıları verir ve hikayedeki belli başlı karakterlerin seslerini ellerindeki çalgılar ile yaratmalarını ister. Daha sonra öğrenciler hikayeyi ayağa kalkarak dramatize eder ve oynar. Yeri gelir çalgı kendi bedenimiz olur ve beden perküsyonu dediğimiz en güçlü çalgımızı hikayede canlandırırız. Belki de iki dakikada okuyup bitirilebilecek bir hikayeyi iki ders saati oynarken bulursunuz kendinizi… Bu kadar anlattıktan sonra zihnimde canlanan kitabı paylaşmazsam olmaz tabi ki. Kitabımızın adı “Küçük Kara Balık”. İşte Orff tekniğinde bu ve buna benzer bir sürü yaratıcı oyun etkinlikleri vardır. Bu teknik öğrencilere anaokuldan başlayarak en fazla ilkokul sonuna kadar verilmesi hedeflenen bir eğitim türüdür. Özellikle anaokul, öğrencilerin ritim duygusunun en iyi geliştirilebildiği, çalgılar ve seslerine göre onları en iyi ayırt edebildiği yaş seviyesi olarak düşünülmektedir. Orff tekniğinde asla göremeyeceğiniz şey kalıplaşmış katı kurallardır; yani öğretmenin derste öğreteceği şeyi tamamen aynı, değiştirmeksizin ve katkı koymaksızın uygulaması söz konusu değildir. Kalıplaşmış katı kurallar belki başka derslerde bazen söz konusu olsa bile Orff eğitiminde buna asla rastlayamazsınız; çünkü öğretmenin istediği ve çocuğa kazandırmayı hedeflediği davranış tamamen yaratıcılıktır. Gelelim bu yaklaşımın çalgılarına: Yüksek oranda tahtadan oluşan Orff çalgılarımıza örnek olarak ritim çubuğu, çelik üçgen, kaşık, ksilofon, marakas, tef, kastanyet, guiro, zil, yer davulunu verebiliriz. Bu çalgıların her birinin kendine has özellikleri vardır. Ancak sahip oldukları belki de en önemli ortak özellik, bu aletlerin bazılarını çocuklarla birlikte yaparak, onları kendi çalgılarını üretmeye teşvik edebilecek, evlerindeyken devam eden bir müzik serüvenin başlamasına vesile olabilecek bir potansiyeli barındırmasıdır. Bu yönü ile çocukların hayatlarında gerçekten önemli yer tutan bir tekniktir kuşkusuz ki. Bu tekniğin müfredatta yer alan diğer derslere de katkısının olduğunu belirtmekte fayda var; örneğin müziğe uygun adımlamak, adım ile el koordinasyonu uyumunu yakalamak ve şarkıyı melodik söylemek sadece müzikte değil, türkçe ve matematik alanında da çocuklara fayda sağlamaktadır. Sözün özü; Orff tekniği bir yandan yeteneklerin keşfedilerek çocukların erken yaşta çalgı eğitimine geçişlerinde, el koordinasyonu ve küçük kaslarının gelişiminde katkı sağlarken diğer yandan da onlara oyun ile müziğin muhteşem uyumunu tattırmaktadır.      

Dünyayı Yerinden Oynatın!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

Screenshot_20210324-114345_Word

Argasdi yeni sayı hazırlıklarına devam ederken "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyalı 60. sayımızdan Pandemi döneminde çalışma hayatını içeren makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Screenshot_20210324-114345_WordYıllar boyunca hakları en çok gasp edilen kesim hiç kuşkusuz işçi sınıfı olmuştur. Tarihin tozlu sayfalarını araladığımız zaman en büyük kazanımları da yine işçilerin umudunu kaybetmeden, birleşerek, örgütlenerek ve mücadele ederek elde ettiğini görürüz. Günümüzde bunun örnekleri halen yaşanmaktadır ve tek çözüm umutla mücadele etmekten geçmektedir. Pandemi sürecinde çaktırmadan başımıza neler geldi? İçerisinden geçmekte olduğumuz Pandemi döneminde, özellikle alınan önlemler çerçevesinde yetkili mercilerce açıklanan kararlar sonucunda, bilhassa özel sektör çalışanlarının insanca çalışma koşulları neredeyse yok edilmiş, haklarından söz etmek imkansız hale gelmiştir. Peşi sıra resmi gazetelerde sayfalarca alınan, geri çekilen, kılıfına uydurularak açıklanan yaptırımlar sermaye ile birlikte değerlendirilmiş ve hükümet-patron işbirliği ile eller yine çalışanların cebine atılmıştır. Salgını yaşadığımız ilk aylardan günümüze kadar olan hak ihlallerini sıralayacak olursak; mart ayında hükümet tarafından alınan kararlar çerçevesinde çoğu işletme zorunlu olarak kapatılmıştır. Kapalı olunan bu süre zarfında işyerlerinin ilgili devlet dairelerine ara verme başvurusu yapmaları sonucunda çalışanları için herhangi bir sosyal güvenlik (sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı) yatırımı yapma zorunluluğu kalmamıştır. Ancak yapılan bu uygulamada çalışanların hakları iki kez gasp edilmeye çalışılmıştır. Birincisi, ilgili devlet dairesi ara verilen sürenin başlangıç tarihinde çalışanların hiç haberi olmadan onları işten durdurmuş ardından da yeniden açılma tarihinde işe geri almıştır. Bu da demek oluyordu ki, çalışanlar emekli olacağı zaman olağanüstü bir hal olan salgın dönemi için yatırımları devlet tarafından otomatik olarak yapılmış sayılmak yerine yapılmamış sayılacak ve bu farkı kendi ceplerinden ödeyeceklerdi. Velhasıl, hükümete yapılan baskılar sonucunda bu uygulama sonradan alınan bir karar doğrultusunda düzeltilmiştir. İkincisi ise, bazı işverenler kurnazlık yapıp zorunlu ara verme dönemini çalışanlarının yıllık izinlerinden kesmiş ve herhangi bir izin istemeleri durumunda çalışanlarını ödeneksiz izine çıkarıp izin süreleri boyunca yatırımlarını yapmamıştır. Bu sorun halen devam etmekte ve ilgili makamlar önlemini almamaktadır. Mevcut ekonomik krizden ötürü de çalışanlar bunun yasal olmadığını bile bile itiraz edememekte, işsiz kalmaktan korkmaktadırlar. Ardından, haziran ayında çalışma bakanı tarafından yapılan açıklamayla sosyal sigorta yatırım primlerinde değişikliğe gidilerek işçilerin net maaşlarının artırılacağı müjdelendi! Bunu da hayat pahalılığı, ekonomik kriz önlemi, yapıl(a)mayan asgari ücret artışı yerine sayılabileceği böbürlenerek anlatılmıştır. Ama gelin görün ki bu safsata sadece bir ay sürmüş, işveren payına bir indirim uygulanmadan işçilerin sosyal sigorta kesinti payının sıfırlanması sermayenin örgütlenmesiyle yapılan türlü itiraz ve baskılarla sona erdirilmiştir. Ve her zamanki gibi gözler işçilerin cebine dönmüş, işverenlerin yatırım payları kaldırılıp işçilerinki eski haline geri dönmüştür. Hükümet sadece çalışanların değil kendi nam ve hesabına çalışıp ayakta durmak içi debelenen küçük işletmeleri ve esnafı da mağdur etmekten geri kalmamış, vaat etmiş olduğu prim yatırım desteğini yarım yamalak ödemiş, kurultay ve hükümet kurma gibi dertlere düşüp bu konuyu tamamen unutmuştur (ya da unutturmaya çalışmıştır). Bütün işçi kardeşlerim rica ediyorum birleşin! Örgütlü kötülüğün gün be gün büyüdüğü ülkemizde artık işçilerin de örgütlenmesi ve hakları için daha fazla mücadele etmesi kaçınılmazdır. Tarih boyunca umudunu kaybetmeden mücadele eden işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar günümüze de ışık tutar niteliktedir. Sermaye karşısında işçilerin ezilmesine yol açan, yoksullaştırarak patronlara bel bağlamasına sebep olan, gelecek ve güvencelerini patronların iki dudağı arasına teslim eden, çalışma yaşamını zindana çeviren ve işçilere köle yaşantısını laik gören bu düzene ivedilikle dur demek hayat memat meselesi haline gelmiştir. Tüm bunlar göz önüne alındığında özel sektöre sendika zorunluluğu kaçınılmaz bir çözüm yoludur. Çünkü işçilerin iş sağlığı ve güvenliğini gözeten, eşit işe eşit ücret almalarını sağlayan, emeklerinin sömürülmediği, ödeneksiz ek mesai yaptırılmadığı, hamile kaldığı için işten atılmadığı, iş yerinde uğradığı mobbingi sineye çekmek zorunda bırakılmadığı, resmi tatil olsun yıllık izin olsun işverenleri tarafından izin haklarının keyfi harcanmadığı bir gelecek ancak örgütlenerek gelecek. Böyle bir gelecek için umut varsa mücadele devam etmelidir. Ülkemizde de bu umudu yüreğinde taşıyan sendikalardan oluşan Emek Platformu ve özel sektöre sendika için çeşitli çalışmalar yürüten Bağımsızlık Yolu öncülüğünde yeni bir mücadelenin taşları örülmektedir. Böyle bir gelecek örgütlenmekten geçiyorsa artık zaman kaybedilmemelidir. Hem boşuna dememişler “işçiler birlik olsa dünya yerinden oynar!” diye.

Biadına İsyan İnadına Özgürlük- İlke Olgun

By Şifa Alçıcıoğlu

01eylul2020 7

Argasdimizin son sayısında Feministiz sayfasında yer verdiğimiz makalemiz... 01eylul2020 7Biat, kelime anlamıyla taraflar arasında yönetilenin yönetene itaat edeceğini yazılı olmasa da kabul etmesidir. Bu itaat anlaşmasına uymayan tarafları bağlayıcı kanunlar olmasa da, yöneten yönetilenin üzerinde yaptırım uygulayabileceği ön kabulü ile davranır. Birisine veya bir şeye itaat ediyorsanız onun tebaası yani itaat edenleri arasına girersiniz. Erkek egemen toplumlarda biat etmesi beklenen güçsüz grup kadın olarak görüldüğünden kadınlara güçsüz oldukları ve emek yoğun çalışıp karar mekanizmaları gibi önemli konularda hep geri planda kalmaları çocuk yaşlardan itibaren öğretilmektedir. Toplumda erk sahibi olarak görülen erkek, kadının doğallığında biat etmesi gerektiğini bildiğini varsayar. Bu durum kadının biat etmesini kolaylaştırırken erkeğin de kadının üzerinde doğal olarak otorite sahibi olduğu hissini yaratır. Gücün kendisinde olduğunu hisseden erkek, iktidarını korumak ve resmileştirmek için bu tavrı sürdürmeye devam eder. Ortaçağdan beri insanların özgür birer birey olmaktan korktuğu ve özgür olma durumu bir gelişim olmasına rağmen bundan uzak durduğu gibi, bugün kadınlar da biattan kurtulmayı aynı şekilde korkutucu görüyor. Erich Fromm’a göre Ortaçağ toplumunu çağdaş toplumdan ayıran özellik, ortaçağ toplumunda bireysel özgürlüğün bulunmayışıdır. Bugünün çağdaş toplumuna geldiğimizde ise insanlar birçok alanda bireysel özgürlüklerini kazanmışken, ataerkil toplumlarda kadın hala daha hak ettiği özgürlük ve bağımsızlığa kavuşmuş değil. Ama bundan daha önemlisi ortaçağ insanının özgürlük korkusu gibi bugün kadının da biattan kurtulma korkusu kendine içkin bir şekilde var olmaya devam etmektedir. Bugün fikirsel olarak biattan kurtulup özgür bir birey olmak, her kadın için teoride anlaşılır ve kabul edilebilir bir şey olsa bile, biat etmek zorunda bırakıldığı; sevgili, baba, kardeş gibi feodal ve zorlayıcı bağlarının olduğu erkekler karşısında kendi özgürlüğünün önüne taşı-engeli kendisi mi koyuyor? Fikirsel anlamda özgürlükten ve biat etmemekten bahseden kadın bile, feodal bağlar ve tarihsel ezilmişliğin etkisi ve fikirsel özgürlüğünün pratiği ile neden çeliştiğini düşünürken buluyor kendini. Yine Fromm’un dediği gibi ırkçılık, dinsel gericilik, cinsiyetçilik veya benzeri bir düşünce ne kadar saçma ve aşağılayıcı olursa olsun kişinin yalnız kalıp özgürlüğü seçmesinin zorluğundan kurtulmak için sığınacağı bir liman haline geldiğini kabul etmeliyiz. Aynı şekilde kadın aşağılandığı, hor görüldüğü, itaat etmek zorunda kaldığı hatta şiddete maruz bırakıldığı bir durumda bile gerçekten yerinin kocasının yanı, babasının evi gibi düşüncelerin doğru olduğunu savunabilir. Bunun nedeni özgürlükle gelen sorumluluk ve toplumsal baskı ile itileceği yalnızlık ve dışlanmışlıktır. Burada yapılması gereken bu düşünceyi acımasızca yargılamak yerine örgütlülüğün getireceği güç ve güvenin yalnızlık korkusunu ortadan kaldıracağını hissettirmektir. Ama yalnızca bunun da yeterli olmayacağı yadsınamaz bir gerçektir. Sosyal devlet anlayışının oluşturulduğu, şiddet gördüğünde başvurabileceği etkin ve ciddi koruyucu önlemlerin alındığı, devlet tarafından açılan sığınma evlerinin olduğu, taciz, cinsel saldırı, tecavüz ve mobbing gibi durumlarla karşılaştığında korkmadan başvurabileceği bir adalet sisteminin oluşturulduğu durumda artık kadın için biat etmek tek seçenek olmayacaktır. Özgürleşirken yalnız olmayacağını da hissedecektir. Bir kimseye veya bir otoriteye biat etmeyi alışkanlık haline getirmiş toplumlarda tüm bireyler itaat etmesi gerektiği, kendi ayakları üzerinde duramayacağı algısıyla yetiştirilir. Bu tarz toplumlar hem ekonomik hem de kültürel olarak geri bırakılmış maddi ve manevi anlamda bağımlı konumda yaşamlarını sürdürür. Böyle bir ortamda kadın, toplumun geriye kalanından çok daha fazla ezilmektedir. Erkeğin ezdiği ve devletçe korunduğu bir ortamda, kadına biçilen roller gittikçe zorlaşıp ağırlaşacaktır. Hal böyle iken bizler için kurtuluş, ilk önce biat etmeyen, kendi ayakları üzerinde durabilen, sorgulayan bir toplum olmak için çabalamaktır. Toplumsal cinsiyet eşitliği algısını yaymak için hem kadınların hem de erkeklerin eğitilmesini sağlamak ayrıca arkamızda duracak adil bir devlet anlayışı yaratmak için uğraşmak, hem kendimiz hem de kız kardeşlerimiz için boynumuzun borcudur.      

Geçmişe Dönüş – Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_n

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_nArgasdimizin Kıbrıs Kültürü sayfasında eskiden kullanılan ev eşyalarını konu aldık. keyifli okumalar... İnsanlar alet kullanmaya başladıkları ilk zamanlardan bugüne hayatlarını kolaylaştırmak için çeşitli eşyalar ürettiler. Bu üretimlerde de doğa en büyük destekçileriydi. Çamuru kap kacağa dönüştürmekten, bir çalı veya dal parçasından süpürge yaratmaya değin modern aletlerin temelini hayatlarına sokmayı başardılar. Ülkemizde de doğada bulunan birçok bitki bu şekilde evin önemli eşyaları arasına girdi. Hurma dalından zembil, tülümbeden süpürge, kamıştan sepet, sazdan hasır olarak çıktılar karşımıza. Bazen de hayatımızı kolaylaştıran en önemli yardımcılarımız oldular. El makarnası yapımında makarnayı delikli açmaya yarayan dere yataklarında bulunan bitkinin saplarını “çöp” ya da “magarına çöpü” adını vererek kullandılar. Aynı bitkinin püsküllü cinsiyle ev süpürgesi yaptılar. Tarhana keserken kamış çubuklar yetişti imdada ya da bir taş parçası çekice dönüştü ellerde. Özellikle köy yaşamındaki mutfaklarla doğanın su götürmez bir ilişkisi vardı. Doğadan toplanılan çalı çırpıyla ocak yakılır, gonnara çaltısı ateşi harlardı. Gonnara daha çok ovalarda yetişen üstünde kahverengi meyveleri olan çok dikenli bir bitkidir. Meyveleri yaz bitimi sonbahar girişi vermeye başlar. Köy çocuklarının en tatlı yemişlerinden biridir. “Herkes gonnara yemez”mi* yer mi düşünedursun öksürüğe, yorgunluğa, kansızlığa hatta yaşlılığa iyi geldiği de söylenmektedir. 157443639_3682920461829407_8139400240145013131_nEskiden her ev, avlu, kapı önü hatta mahalle elle yapılan süpürgelerle süpürülürdü. O yüzden bu süpürgelere meydan süpürgesi de denirdi. Süpürge yapmak da zahmetli bir işti. Nenem dere yataklarında yetişen ve mis gibi tüten bir çalı cinsi olan maca bitkisini bir kazma yardımıyla kökünden söker, çatal uçlu bir değneğe(dayak) her iki kökü de yan yana gelecek şekilde ıspahoyla sıkıca bağlardı. (Şinyadan yapılan süpürgeler ise şinyadan yapılan iplerle bağlanırdı.) Süpürgenin ucunun yassı hale gelmesi için üstüne ağırlık oturtulurdu. Kötü ve dağınık görünen saçların maca süpürgesine benzetilmesi de buradan geliyor olabilir. Bir diğer süpürge ise tülümbe denilen çalıdan yapılırdı. Dağlarda ise şinyadan süpürge yapılırdı. Eskiden bol bol rastladığımız bu bitkiler gittikçe azaldı. Süpürgeler ise köylerde hala bazı mandıraları, bahçeleri temizlemeye devam etse de şehirlerde işlevsel olmaktan ziyade evlerin duvarlarını süsleyen eşyalara dönüştüler. foto kültürKalem adı verilen kara başağın saplarının boyanmasıyla yapılan sele, sepet ve siniler de duvarlarda süs olarak görmeye alıştığımız eşyalardan. Ama geçmişte şimdikinin aksine mutfaklarda oldukça fazla kullanılmaktaydılar. Özellikle yapılan hamur işleri daha pişirilmeden, geniş bir yüzeyi olan bu sinilerin üzerine konurdu.  Altına bir peşgir serilen malzemeler bu şekilde fırının ya da ocağın yolunu tutardı. Renk renk desenleriyle kadınların ellerinde şekillenen bu eşyalar Çatoz (Serdarlı), Görneç gibi köylerde hala üretilerek hem kültüre katkı sağlıyor hem de bir gelir kapısı yaratıyor. Köfün geçmişte özellikle üzüm bağı olanların kullandığı kamıştan örülen bir yük taşıma aleti olarak kullanılmaktaydı. Plastik kasaların kullanılmaya başlanmasıyla bu işi yapanların sayısı da gittikçe azalmış ve yok olmuştur. Zembil ise hurma dallarından örülen bir sepet biçimidir. O da naylon poşet kullanımının artmasıyla birlikte artık göremediklerimiz arasında yerini almıştır. Doğanın bize sunduğu bir diğer eşya ise dere kenarlarında yetişen süpürge otlarından yapılan yağ zembilidir. Özenle örülen bu zembil zamanla ipten zembillere dönüşmüştür. Bu süreçte gittikçe yok olan süpürge otlarını ve plastiğin insan üzerindeki etkisini söyleyebiliriz. Artık kullanılmayan bu malzemeler doğanın plastikle olan mücadelesinin başlangıç noktasıdır. Çünkü plastik, zamanla insanların en büyük “yardımcısı” olmuştur. Her ne kadar artık plastik kullanımı azaltılmaya, eskisi gibi file torbalar, kese kağıtları kullanmaya teşvikler başlansa da plastik malzemeleri kolay taşınır ve hafif olmaları yüzünden tercih eden insanlar, farkında olmadan doğanın desteğini de kaybettiler. Doğayla birlikte uyum içinde yaratılan bu malzemeler, insanların ihtiyaçlarının giderilmesinde önemli bir yer tutuyordu. Doğanın hakimi olmaya çalışmayı bırakıp onunla iç içe yaşamaya başladığımız an başka bir dünyanın kapılarını da aralamış olacağız. Günümüzde daha çok nostaljik bir öge haline getirilen ve her birinin yapımı çok büyük emek gerektiren bu eşyalar, bir zanaattı da aynı zamanda. Herkesin elinden bu işler gelmediği için bu konuda becerisi olanlara da bir gelir kapısı niteliğindeydi. Eskiden bin bir zahmetle yapılan bu eşyalar şimdikiler gibi kullanılıp atılmak yerine özenle temizlenip yıllarca kullanılarak her ihtiyaçlı anımızda elimizin altında bulundular. Artık onları bulamasak ya da yok olmaya yüz tutmuş olsalar da bir zamanlar bu küçücük adanın geçmişinde önemli bir yere sahiptiler.   *Herkes gonnara yemez: Bazı insanları dikkatsiz davrandıkları, iyi niyetli veya saf oldukları için kandırmak kolaydır. Ancak dikkatli davranan, şüpheci yaklaşan, araştıran, açıkgöz kişileri kandırmak mümkün değildir. Bu söz, yaptığın hilelerle ve oyunlarla herkesi aldatamazsın anlamında gelmektedir.  

“BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

unnamed

Argasdi'nin "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyasından geçmişten günümüze irademize yönelik müdahaleleri içeren, “BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele, isimli makalemiz aktivistimiz Nazen Şansal'ın tarafından yazıldı. Argasdi 18 yıldır, susuz güneşsiz de kalsa, bıkmadan usanmadan, başkalarını bıktırmak pahasına inatla büyüyüp filizlenmeye devam ediyor. unnamedSeçimlerde ayyuka çıkan Ankara’nın irademize yönelik müdahaleleri, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimine münhasır olmayıp yıllar (hatta 74) öncesine dayandığı gibi sadece seçim süreçleriyle de sınırlı değildir; günlük yaşamımızın içine giren ekonomik ve kültürel boyutları da vardır. Köy isimlerimizin değiştirilmesinden radyo ve televizyonlarımızda kullanacağımız dile, Özal’ın “Ekonomik Yıkım Paketi”nden sokaklarımıza kurulan MOBESE kameralarına kadar hayatımızın her alanında TC müdahalesi ile karşı karşıyayız.   Bu taraftan BEY’ler…   1967 yılından itibaren kantonlarda yaşayan Kıbrıslı Türkler, baskıcı ve askeri düzene BEY (Bayraktarlık, Elçilik, Yönetim) adını vermiş ve özellikle öğretmenler tarafından “BEY Faşizmine Hayır” sloganıyla direnişler örgütlenmiştir. Bu dönemdeki mücadeleler, Kıbrıslı Türklük bilincinin oluşması açısından önemlidir. 1974 sonrası oluşan Egemen Blok ise (Elçilik, TC Yardım heyeti, askeri-sivil bürokrasi, Ticaret Odası), 40 bin asker ve UBP iktidarları ile sağlama alınmıştır. Hatta 90’lı yıllardan sonra CTP hükümetlerinin varlığına rağmen hiçbir farklılık göstermemesi, gelip giden hükümetlerden bağımsız bir iktidara sahip olduğunun göstergesidir. 60’lı yılların sonunda filizlenmeye başlayan ve kendini Kıbrıslı Elenlerden de Türkiye’den de ayrıştıran Kıbrıslı Türklük bilinciyle, TC dayatmalarına ve yerli işbirlikçilerine karşı her dönem (cılız veya güçlü) mücadele edilmiştir.   60’lardan 90’lara “ana”dan “yavru”ya   1968 Cumhurbaşkanlığı Muavinliği seçimlerinde Dr. Fazıl Küçük’ün karşısında aday olan Hâkim Mehmet Zekâ Bey, seçimlerde ilk müdahaleye maruz kalmış; Elçiliğe çağrılarak adaylıktan çekilmesi “rica edilmiş”tir. Müdahalenin sadece seçimlerde değil siyasi yaşamın her alanında olmasının bir göstergesi olarak; 1970 yılında CTP kurulurken, kurucuları tarafından Elçi ziyaret edilerek parti program ve tüzüğünün verildiği ve müsaadenin Ankara’dan alındığı da bilinmektedir.   1973 seçimlerinde Arif Hasan Tahsin’in anlatımıyla: “Dr. Küçük karşısında Denktaş’ı buluverir. Dr. Küçük Ankara’ya gider ve dönüşünde ‘Beni yiyeceklermiş! Benim etim düdüklü tencerede bile kaynamaz’ der. Bu seçimlerde Muavinlik Denktaş’a geçer. Dr. Küçük ile Berberoğlu’nun adaylıktan çekilmeleri ve Denktaş’ın tek aday olabilmesi Türkiye’nin açık müdahalesiyle olabilmiştir.” O günlerde Mithat Berberoğlu, 48 saat polis ve asker gözetiminde ev hapsinde tutulmuştur.   Türkiye’de askeri cunta yönetiminin yaşandığı dönemdeki 1981 seçimlerinde ise müdahale sadece seçime değil seçim sonrasına da taşınmıştır. Askerin müdahalesiyle 4500 kişi oy kullanmayınca Denktaş 700 oy farkla seçimi kazanmıştır. Muhalefet, Meclis’te komisyonlarda çoğunluğu sağlamış, Meclis Başkan Yardımcılığı’nı almış ancak hükümeti kuramamıştır. Arif Hoca bu durumu, “Türkiye’nin izni o kadardı çünkü” sözleriyle ifade eder.   85 yılında 49 gün içinde üç seçim yapılmış (Anayasa oylaması, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri) ve Anayasa oylaması ile milletvekilliği seçimleri arasındaki 49 günde seçmen sayısında 3314 artış olmuştur. Bu da, nüfus aktarımı ile seçimlere müdahalenin bir örneği olarak tarihimizde yerini almıştır.   90 yılında, bugün hâlâ yaşadığımız gibi Elçilik mensupları köy köy gezip seçim çalışması yürütmüş, TRT’de taraflı açık oturum programları yapılmış, Ziraat Bankası, TC Yardım Heyeti, Köyişleri Komisyonu, MİT devreye sokulmuştur. Dönemin devrimcileri (Halk-Der), “Vilayete Vali mi Seçiyoruz? Ellerinizi Seçimlerden Çekin!” başlıklı bir bildiriyle halkı egemenlik mücadelesine omuz vermeye çağırmıştır. Seçim sonuçları ise soldaki üç partinin (YDP-TKP-CTP) birleşmesine rağmen hüsrandır; UBP tek başına %50’yi geçmiştir.   Hülasa, geçtiğimiz aylardaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan irademize aleni müdahale, ne ilktir ne de bu işgal rejimi devam ettikçe son olacaktır.   “Biat değil özgürlük” için “seçim değil sokak”   Öte yandan Ankara, sadece ülkemizin yönetimine kimi seçeceğimize karışmakla yetinmemektedir. Belki de bundan daha önemlisi; ekonomik ve kültürel alandaki dayatmalardır. Neoliberal dönemin kaçınılmaz sonucu olan ekonomik yıkım paketleri, yıllardır Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye, Türkiye’den de Kıbrıs’a ithal edilmekte, ilk yıllarda sendikaların ve halkın büyük tepkisiyle karşılansa da artık neredeyse kanıksanmış durumdadır.   Kültürel asimilasyon ise Kıbrıs ağzı konuşan tiyatrocuların devlet radyo-televizyonundan atılmasından tutun da, Çağlayan Çocuk Bahçesi’nin adının Ankara Parkı olarak değiştirilmek istenmesine değin çeşitli yöntemlerle yıllardır devam etmektedir. Bugün binlerce insanın hep bir ağızdan haykırdığı “Ankara Elini Yakamızdan Çek” sloganı, o günlerin direnişinin bir armağanıdır.   AKP döneminde, asimilasyon ve Türkleştirme çabalarına bir de Sünni İslamlaştırma ve muhafazakârlaştırma eklenmiş; ülkemizin laik yaşam biçimini zedeleyecek politikalar, gerek eğitim kurumları gerekse Vakıflar ve Din İşleri Dairesi vasıtasıyla adamıza yayılmıştır. Ayrıca yapılması aşamasında, teknik içeriği sebebiyle halkın pek dikkatini çekmeyen ancak uygulanması esnasında günlük yaşamımızın içine giren, TC-kktc arasındaki anlaşmaların hemen hepsi iç işlerimize karışma hakkı vermektedir. Haberleşme, MOBESE, tarım, su yönetimi gibi önemli konulardaki bu gibi anlaşmalar Meclis’te onaylanmakta ve müdahale, halkın vekilleri eliyle yasal hale getirilmektedir.   Tüm bunlara biat edilir, sokakta tepki verilmez ve dayatmalara karşı politik tavır sadece seçim zamanına sıkıştırılırsa özgürlüğe giden yolun açılamayacağı aşikârdır.   Yenilmedik, seçimi kaybettik   2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri bizlere göstermiştir ki, halkımızın %49’a yakın bir kesimi, federal bir Kıbrıs, laik bir yaşam ve kendi irademizi özgürce yaşama istencindedir. Unutulmamalıdır ki bu umut verici kalabalığın içerisinde Türkiye kökenli yurttaşlar da vardır ve seçimin faturasını Türkiyeli-Kıbrıslı ayırımı üzerinden kesmeye çalışmak mücadeleye büyük zarar verecektir. İnsanlarımızın oy satacak duruma gelmesi, Türkiye'de AKP'nin yıllardır ürettiği sadakaya dayalı siyasi yönlendirmelere ve göstermelik milliyetçi manipülasyonlara açık bir kitle yaratıldığının göstergesidir. Sürdürülebilir yoksulluğa mahkûm edilmiş insanların yaşadığı yerellerde sınıf temelli, yerel sorunlara yönelik kamusal hak mücadelelerine dayanan bir siyaset örgütlenmeli, yoksulluğun kader olmadığı, daha iyi bir yaşamın mümkün olduğu bu bölgeler için de gerçekçi bir hedef haline getirilmelidir.   Bugün asgari ücretin artması, her bölgeye kadın sığınma evleri yapılması, eğitim ve sağlığın bedava ve nitelikli olması gibi taleplerle, örgütlü bir şekilde mücadeleye katılmak, yarın seçimi de kazanacağımızın tek garantisidir.   Yol uzun, hedef uzaktadır ancak ünlü yazar John Steinbeck’in “Ay Batarken” romanında anlattığı gibi: “Zorbalığın olduğu yerde direniş ve özgürlük mücadelesi en doğal haktır.”       Kaynaklar:   1-    Kıbrıslı Türk Devrimci Hareketi (Halk-Der), Münür Rahvancıoğlu, Kalkedon Yayınları   2-    TC’den Kıbrıs’a Dış Müdahaleler, Mehmet Hasgüler, Birikim Dergisi Sayı: 75   3-    Geçmişi Bilmeden Geleceğe Bakmak, Arif Hasan Tahsin, Işık Kitabevi   4-    Bağımsızlık Yolu Partisi’nin “Seçimler Son Değil, Mücadele Sürüyor” başlıklı Ekim 2020’de yayımlanan bildirisi      

Pandora’dan Pandemiye- Serap Kedi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandorasbox

Argasdi’nin 60. Sayısından mitlerle Pandemi’yi ilişkilendiren yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. pandorasboxGerek gözünüzün önünde dursun, gerek dünyanın bir ucunda olsun gerekse tarihimizden önceki herhangi bir zaman diliminde yaşamış olsun insanları anlamak için hikâyelerini dinlemek, yazdıklarını okumak, dilden dile bizlere kadar ulaşmış mitlerine kulak kabartmak gerek. İşte bu yüzden bize Pandemi karanlığında en lazım olan şeyin; umudun Yunan mitolojisindeki hikâyesiyle başlamak istedim yazıma. Mite göre, Prometheus –ki kendisi birçok anlatıda ilk devrimci olarak anılır- tanrıların insanlar üzerinde hüküm sürmesinden çok rahatsız olur. Eşitlik ve adil bir yaşam için tanrılara başkaldırır. Tüm haklar onlar için, tüm kaynaklar onlarınmış gibi yaşayan tüm egemenler gibi Zeus da bu duruma öyle kızar ki insanlığı ve insanlığın koruyucusu Prometheus’u cezalandırmak için ateşi saklayıp onları sefalete sürükler. Bizim devrimci Prometheus durmaz tabii ateşi tanrılardan çalar ve insanlığa geri verir. Zeus daha da öfkelenir ve Prometheus’u Kafkas Dağlarına sürüp sonsuz cezaya çaptırır. Tabii Zeus insanlar için de bir ceza düşünmüştür. Antik Yunan’ın ilk kadını Pandora’yı yaratıp elinde bir kutu ile insanlara yollar. Pandora’nın kulağına kutuyu açması için fısıldar Zeus. Pandora kutuyu açar ve bir anda kutunun içinde saklı olan hastalık, sefalet, ölüm, felaket, açlık dışarıya çıkar. Pandora olanları görünce korkuyla kutuyu kapatır. Ancak kutuda bir şey saklı kalmıştır: Umut. Peki, nedir bu umut? Antik çağlardan beri anlatılan, bizi belki de hayatta tutan ve yarınlara götüren bu umut ne? En önemlisi gülmeyi, sevişmeyi, şarkı çalmayı hiç bu denli unutmamışken nerede bulacağız biz bu kadar umudu? Birçok psikoloji, felsefe kuramcısı umut üzerine sayfalarca makaleler, kitaplar yazmıştır. Kısaca bir tanımlama yapmak gerekirse umut istekleri gerçekleştirmek yolunda bize motivasyon veren bir duygudur. Erich Fromm’a göre: “Umut etmek, bir var olma durumudur. Yoğun, ancak henüz harcanmamış etkin olma durumunun içsel olarak hazır olmasıdır. Umut, yaşamaya ve büyümeye eşlik eden, onunla birlikte bulunan bir ruhsal öğedir. Umut yok olduğunda, yaşam olgusal ya da gizil (potansiyel) olarak sona ermiştir. Umut, yaşamın doğasında, insan ruhunun dinamiğinde var olan bir öğedir.” Yani aslında bizim göğe bakarken, düş kurarken, keşkeleri düşünürken kullandığımız bir temadan fazlası, bizimle birlikte yaşayan dinamik bir olgudur. Umut sadece bize düş kurduran değil, aynı zamanda düşteki eyleme hazır kılan bir olgudur. Bu kavram bizim ait olduğumuz sınıftan ya da toplumdan bağımsız olan bireysel bir kavram değildir. Örnek verecek olursak; Pandemide işsiz kalıp evine ekmek götüremeyen bir işçinin ya da o ekmeği satamayan esnafın içinde bulunduğu umutsuzluk durumu sahip olduğu kişisel potansiyelle doğrudan ilgili değildir. Yaşamın her döneminde ve her alanında hissettiğimiz bu sınıfsal fark, Pandemi döneminde de kendini sendikasız özel sektör çalışanlarının mağduriyeti olarak, Pandemi hastanesinin eksikliği olarak, hastalık ya da açlık seçenekleri arasında bırakılan halkın çilesi olarak, bu ekonomik kriz içinde dövizde ve zamlarda kendini hiç olmadığı kadar şiddetli göstermiştir.  Haliyle yalnızca bireysel potansiyele bağlı olmayan bu dinamik olgu da yaşamımızın birçok anlamda tehlike altında olmasıyla azalma hatta tükenme noktasına gelmiştir. Burada hatırlamamız gereken, sadece ülkemizde değil tüm dünyada Covid-19 gerçeğinin uzunca bir süre aramızda olacağıdır ama Covid-19’un varlığını kabul edip onunla yaşamaya alışmak, mağduriyetlere ve çaresiz bırakılmaya alışmakla çok farklı şeylerdir. Çünkü çaresizlikle ve bizi ona mahkûm edenlerle mücadele edilir ama çaresizliğe alışmak demek az önce Fromm’dan da alıntıladığım gibi insan ruhunun dinamiğinde hâlihazırda var olan umudun yok olması yani yaşamın potansiyel olarak son bulması demektir. İşte tam da bu noktada aslında Zeus’un insanlığa yaptığı gibi bizi sefalet ve hastalık içinde yaşamaya mahkûm eden bu düzene alışmak yerine umudu kuşanıp mücadele etmenin her zamankinden daha gerekli olduğunu hep birlikte deneyimledik. Mücadele derken Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş imgesinden bahsediyorum. O ateş bizim kamusal sağlık hizmetimiz, özel sektördeki sendikamız, Pandemi nedeniyle işe gidemezken güvencede olma hakkımız, Pandemi hastanemizdir. O ateş bizim kumarhanelerden daha kıymetli olan hayatımızdır. Ve o ateşi bizden çalanlardan geri almak hepimizin görevidir. Belki Arakhne gerçekten de Athena tarafından bir örümceğe dönüştürülmemiştir ama antik çağlardan beri sınıfsal fark yüzünden adil olmayan yarışlar hep vardı. Belki Medusa gerçekten yılan başlı bir gorgona dönüşmemişti ama eril zihniyet yıllar boyu hep kadını cezalandırmıştı. Belki Prometheus’un çaldığı gerçekten de ateş değildi ama o egemenlere karşı direnmişti. Yani diyeceğim o ki belki de Pandora’nın kutusu biziz ve etrafımızda kol gezen bunca kötülüğe rağmen umudu içimizde saklı tutmak yerine, kendi hırsları ve açgözlülüklerinden ötürü bize ceza gibi bir hayatı reva gören egemenlere karşı kullanıp mücadelemizi büyütmeliyiz.

Nazım, Umut ve Mücadele – Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n " İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder!" Argasdi'nin son sayısında yer alan ve aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu tarafından yazılan "Nazım, Umut ve Mücadele" makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Usta şair Nazım Hikmet Ran’ın, Kuvayi Milliye Destanı’nda geçen bir mısrası vardır. Destan’ın Büyük Taarruz bölümünde anlatılan İzmirli Ali Onbaşı’dan bahsederken şöyle der Nazım; “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.” İlk bakışta birçoğumuzun yadırgayacağı bir sözdür bu, çünkü günlük hayatta bize benimsetilen ve çok da üzerinde kafa yormadan kabul ettiğimiz şey; önce duygu/düşüncelerin geldiği, davranışlarımızın da bu duygu/düşüncelere göre şekillendiğidir. Descartes idealist felsefenin temel kabulü olan bu fikri 1637’de “Cogito ergo sum” yani “düşünüyorum öyleyse varım” diyerek ifade etmiştir. Nazım buna da itiraz eder; Rubailer isimli eserinde şöyle diyecektir: “Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız. Hep hısım akrabayız. Ey güneş gözlü sevgilim, ‘Cogito ergo sum’ değil. Bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz.” Nazım Hikmet idealist düşünce ile hesaplaştığı Berkley isimli şiirinde “fikri evvel gören her felsefenin, safsata iklimidir yelken açtığı yer” diyerek, bu konudaki görüşünü net olarak ifade etmiştir: Önce eylem sonra duygu gelir, önce madde sonra düşünce vardır!   Mücadele Bir Tercihin Sonucu Değildir “Boşuna uğraşıyorsunuz” ve “bu memlekette hiçbir şey olmaz” gibi cümleler, ülkemizde herhangi bir konuda en ufak bir itiraz veya çaba harcayan herkesin sık sık karşılaştığı sıradan ifadelerdir. Bu cümleleri kuranlar, değişime yönelik bir umut göremediklerini ifade etmeye çalışırlar. Eğer mücadelenin sonucunda değişim olmayacaksa, o zaman mücadele etmeye de gerek yoktur! Bu yaklaşımın gözden kaçırdığı birkaç nokta vardır: Öncelikle tarihteki gerçek mücadelelerin hiçbirisi bir tercihin ürünü olmamıştır! “Mücadele mi etsem yoksa boş mu versem” sorusunu kendine sorma lüksü olanlar, çoğunlukla mücadele etmemeyi tercih ederler. Bu soruyu kendine sorma lüksü olanların çok küçük bir azınlığı mücadeleye katılır. Bu da çok doğal bir şeydir, çünkü mücadele insanın varoluş amacı değildir! Mücadele bir “tercih”, hesap-kitap sonucu karar verilen bir “yatırım” değil; zorunluluktur. Batan bir gemiden kurtulan bir kişinin “yüzme biliyor muyum, bilmiyor muyum; karaya ulaşmak için kat etmem gereken mesafeye gücüm yeter mi” diye kendine soru sorma lüksü yoktur! Gemisi batan bir insan, her halükarda boğulmamaya çalışır! Boğulmama umudu olduğu için değil, boğulmamak için!   Mücadele Olmadan Başarı Olmaz Herhangi bir mücadelenin eninde sonunda kaybedileceği ön kabulü ile önceden değerlendirme yapma lüksü olanların, ortada bir umut olmadığını hatırlatma şansını kullananların gözden kaçırdığı bir diğer nokta; tarihte başarıyla sonuçlanmış her girişimin, öncesinde başarısızlıkla sonuçlanmış yüzlerce denemenin ardından geldiğidir. Uçak bir defada yapılmamıştır, ampul tek seferde icat edilmemiştir, Amerika kıtası bir defada keşfedilmemiştir, kölelik bir günde kaldırılmamıştır, halkın seçme seçilme hakkı, demokrasi ve insan hakları tek seferde elde edilmemiştir. Rahatlıkla uzatabileceğimiz bu listedeki her bir başarı, yüzlerce başarısız girişimin ardından kazanılmış; bazılarına başka hedeflere varmak için yürütülen mücadelelerin sonucunda istemsizce ulaşılmıştır. Resmi tarihte başarıya ulaşmış son girişimler anlatılır ancak bu girişimleri yürütenlere, önceki başarısızlıkları örnek göstererek “eylemsizlik” telkin eden “umutsuzluk kumkumalarından” pek söz edilmez. Oysa sosyal medyada dolaşan anonim bir sözde de ifade edildiği gibi; “mücadele edenler her zaman kazanamazlar ancak kazananlar her zaman mücadele edenlerdir.” Bana sorarsanız, yüzlerce kez mücadele edip kaybetmiş olanlar, son kazanımın da kazananlarıdırlar! Yani başarı ile sonuçlanmış her mücadele, tarihteki öncüllerinin de kazanımıdır!   İnsanlar Mücadele Ettikleri İçin Umut Eder Mücadele etmek için “umut” arayanların gözden kaçırdığı diğer nokta ise; mücadelenin umuttan değil, umudun mücadeleden doğduğudur! İnsanlar umut ettikleri için değil, başka bir seçenekleri olmadığı için mücadele ederler. Mücadele etmeme lüksü olanların çok küçük bir azınlığı da; onlara hak verdiği veya davalarını doğru bulduğu için bu mücadeleye katılır. Bu noktaya kadar, mücadelenin veya mücadeleye katılmanın “umut etmek” ile bir bağlantısı yoktur. Umut, mücadele içerisinden doğan ve mücadeleden beslenen bir duygudur: Mücadelenin kaynağı değil ürünüdür; nedeni değil sonucudur! İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder! Tıpkı Nazım’ın şiirindeki Ali Onbaşı gibi... Nazım Hikmet ile başladık, onunla bitirelim; Nazım belki en umutsuz şiirinde bile, umut arayışı için insanın ötesine bakmayı reddedecek ve şöyle diyecektir: “İşler atom reaktörleri işler, yapma aylar geçer güneş doğarken. Ve güneş doğarken hiç umut yok mu? Umut, umut, umut… Umut insanda.”      

Mücadeleyi Sokakla Ören Umut Bekçileri: Halkevleri- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

halkevleri logo

Bellek'te bugün-19 Şubat 1932: Türkiye’de Halkevleri kuruldu. Türkiye’deki devrimci mücadelenin önemli odaklarından biri olan yoldaş örgütümüz Halkevleri'nin tarihsel yolculuğunu   anlatan yazımız Argasdi'nin Bellek sayfasından sizlere ulaşıyor.“Halkevleri tarihtir; onurlu bir yürüyüşün aydınlık tarihi. Hiçbir baskıya boyun eğmeyen eşitlik, özgürlük, barış mücadelesinin tarihi. Kitaptır, kütüphanedir, tiyatrodur, sanattır Halkevleri.” halkevleri logoHalkın Muhalefet Evleri kısaca Halkevleri adlı kardeş örgütümüz bundan tam 89 yıl önce 19 Şubat 1932 tarihinde yola çıkmış ve günümüze kadar her zaman mücadelesini sokakta örgütlemiştir. Hiç yılmadan, umudunu kaybetmeden faşizme, gericiliğe, baskılara, emperyalizme karşı; eşitlik, özgürlük ve barış için direnmiş ve direnmeye de devam etmektedir. Halkevleri sokak eylemlerinin yanı sıra sanat ile direnişe de inanan örgütlerdendir. Eğitim, aydınlanma, sanat ve kültür örgütü Halkevleri, Türkiye geneline yüzlerce kütüphane ve tiyatro salonu kazandırmıştır. İlk kurulduğunda, dil, tarih ve edebiyattan güzel sanatlara, spordan müze koluna kadar birçok dalda faaliyet yürüten Halkevleri, 1951 yılında kapatılmasına değin kurmuş olduğu halk odaları ile de binlerce kişinin okuma yazma öğrenmesine vesile olmuştur. 1951 yılında dünya genelinde yeniden şekillenen ABD emperyalizminin egemenliği altına giren Türkiye ”de ise  gericilik gittikçe yükselmeye başlamıştır. Halkevleri kapatılmış, dernek binaları talan edilmiş, kitapları yakılmış, tiyatro salonları yıkılmıştır ancak bu durum Halkevler”inin yetiştirdiği devrimcileri yıldıramamıştır. Demokrat Parti iktidarıyla Halkevleri’nin birinci dönemi kapanırken, Halkevleri’nden yetişen emekçi halkın mücadeleci ruhu 1963’te ikinci diriliş dönemini başlatmıştır. Bu dönemde, Halkevleri örgütünün yeniden doğuşunu sağlayan esas etken, devlet desteğinin olmadığı koşullarda, emperyalizme, gericiliğe ve faşizme karşı yükselen halk mücadeleleri olmuştur. Bu aşamada artık Halkevleri bağımsız bir demokratik kitle örgütü olarak tekrardan büyümeye başlamıştır. 1960 ve 70’lere damgasını vuran bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Halkevleri, emekçi halkın önemli bir gücü olarak yer almıştır ve ne 1971 muhtırası ile yaşanan tutuklamalar ne kapatma kararları ne de 12 Eylül faşizmi Halkevleri’nin ikinci diriliş dönemini bitirebilmiştir. Ancak 12 Eylül 1980 darbesiyle toplumsal yaşamın ilerici bütün unsurlarını yok edip, yeni kuşakları gericileştirmek, apolitik bir toplum yaratmak hedeflenmekteydi. Bu bağlamda Halkevleri kapatılmış, yöneticileri tutuklanmış ve mal varlığına el konulmuştu. 1980 darbesinden 7 yıl sonra, Halkevciler yeniden yola koyulmuştur. Artık koşullar daha zor, imkânlar daha kısıtlıdır ancak mücadele içerisinde kazanmış oldukları birikimler onları bu yola yeniden çıkmak için cesaretlendirmiştir. İkinci diriliş döneminde pekişen bir halk örgütü olma özelliği, her türlü olanaksızlığı, zorluğu, baskıyı yenmek için yeterli inanç, kararlılık ve gücü beraberinde getirmiştir. Üçüncü  diriliş döneminde temelini yoksul mahallelere atan Halkevleri, 1980 karanlığını dağıtan emek ve demokrasi hareketi içerisinde özgün bir yeri temsil etmeye, “Halkın Muhalefet Evleri” olarak anılmaya başlanmıştır. 1990’larda Halkevleri bir taraftan ülkede yükselen kirli savaş ortamında ve Susurluk gerçeğinin ortaya serilmesi sürecinde demokrasi cephesinin önemli bir bileşeni olmuş diğer taraftan da yaşanan neoliberal dönüşüme karşı ilk tepkiyi vererek “Parasız Eğitim, Parasız Sağlık” kampanyalarıyla, yoksul emekçilerin hak mücadelelerini ve dayanışmasını örmeye başlamıştır. İşte bu süreç, özellikle 1996 sonrası atılan adımlar, bu köklü örgütü Türkiye’nin en genç ve özgücüne dayanan dinamik örgütlerinden biri haline getirmiştir. 2000’ler ortasında Halkın Hakları Mücadelesi olarak tarif edilecek mücadele çizgisi;  eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, doğanın gasp edilmesine karşı ve bu hakların kamusal bir biçimde sağlanmasını talep eden bir hareket olarak yaşanmıştır. Bugün uygulanan neoliberal politikalarla kamu ortadan kaldırılmakta, kamusal haklar yok edilmekte, halkın tüm yaşamsal hakları metalaştırılmaktadır. Eğitimden sağlığa, derelerden kentlere kadar tüm kamusal hizmetler AKP eliyle sermayeye peşkeş çekilmektedir. Halkevleri neoliberal saldırılara karşı direnişi halkla birlikte örgütlemekte; evde, işte ve yaşamın her alanında yeni toplumsal mücadele dinamiklerinin ana merkezi olmakta , yaşamları egemenlerin çıkarları tarafından tehdit edilen herkes için Halkevi çatısı adres olmaya devam etmektedir.   Kaynak: http://www.halkevleri.org.tr/

Çocuklarınıza Yaşanabilir Bir Ülke Bırakacak Mısınız?- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto (3)

foto (3)"UMUT bitmez MÜCADELE sürer" dosyasıyla 60. sayısındaki Argasdi'den; çocuklarımıza nasıl daha yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmalıyızı tartıştıran  makalemiz, aktivistimiz Mehmet Adaman'ın kaleminden sizlere ulaşıyor. Evde kalın, Argasdi'yle kalın... Kıbrıs’ın kuzeyinde, her yeni güne neredeyse yeni bir krizle uyanıyoruz. Bazen siyasi bir krize şahitlik ediyoruz. Bazen ekonomik kriz ön plana çıkıyor, ben de buradayım diyor. Aslında ülkemizde, neredeyse kendimizi bildik bileli ikisi de hep var. Daha doğrusu, ülkemizde krizden çok ne var da diyebiliriz. Hepsi de yaşamımızın bir parçası oldu. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamak demek, krizlerle yaşamak demek aslında. Peki bu krizlere karşı halk olarak bizim tepkimiz ne oluyor? Sadece bir sinema filmi izler gibi izliyor muyuz, yoksa yaşanan krizlere karşı taraf oluyor muyuz? “Ben tarafsızım” sözü, çoğu zaman bir iyi niyet göstergesi olarak sunuluyor. Oysa ki hayatın hiçbir anında, hiçbir olay karşısında tarafsız olmak mümkün değildir. Tarafsız olmak demek, dolaylı olarak güçlü olanın yanında yer almak demektir. Bizi ezenlere karşı sessiz kalmak, onların düzenine katkı sağlamak anlamına gelir. Bizler, daha yaşanabilir bir dünya ama öncesinde daha yaşanabilir bir ülke için mücadele etmeliyiz. Buna mecburuz. En başta da çocuklarımız için... Bir anne veya bir babanın en değerli varlığı çocuklarıdır. Herkes çocuğunun geleceği için uğraşır, kaygı duyar. Onlara bırakabileceğimiz en değerli miras ne para ne de puldur. Çocuklarımıza bırakacağımız daha yaşanabilir ülke, bizim onlara en büyük mirasımız olacak. Onuruyla yaşayabileceği, ezilmeyeceği, daha iyi bir yaşam için vatanından göç etmek zorunda kalmayacağı bir ülke bırakmak, evlatlarımıza verebileceğimiz en büyük hediyedir. İşte bu yüzdendir ki hiçbir krize karşı, hiçbir toplumsal soruna karşı “tarafsız” olmak gibi bir lüksümüz yoktur. Çocuklar, ülkemizin geleceğidir. Şu anda ülkemizde yaşayan her bir çocuğun ne durumda olduğunun kaygısını ensemizde hissetmeliyiz. Peki, ülkemizde yaşayan çocuklar ne durumda? Eğitimden başlayacak olursak, söylenecek çok söz var. Yoksul aile çocukları ile orta sınıf veya varlıklı aile çocukları arasında büyük bir fırsat eşitsizliği olduğu aşikârdır. Özellikle son dönemde yaşadığımız Pandemi sonucu oluşan yeni durumda, bu eşitsizlik bir o kadar daha artmıştır. Satın alması gereken okul üniformasından, derslerde okuyacağı kitaplara kadar her şeyin paralı olduğu, sadece parası olanın daha fazla fırsata sahip olabildiği eğitim sistemimizde yoksul aile çocukları büyük bir haksızlığa uğramakta, adeta geri plana atılarak görmezden gelinmektedir. İş yerinde patronu tarafından ezim ezim ezilen anne babaların evlatları da okullarda, eğitim sistemi içerisinde bizzat devlet tarafından ezilmektedir. Peki, bu çocuklar bizim çocuklarımız değil midir? Bu çocukların, her çocuk gibi eğitim alma hakkı yok mudur? Evinde ailesi veya yakınları tarafından sistematik olarak şiddete uğrayan, doğru şekilde gelişimine engel olunan, çocukluklarını yaşayamayan evlatlarımıza, Sosyal Hizmetler Dairesi ne kadar sahip çıkabiliyor? Ülkedeki neredeyse her devlet kurumu gibi Sosyal Hizmetler Dairesi’nde de ciddi bir organizasyon sorunu bulunmaktadır. Bizler bu çocukların bir kenara atılmasına, kaderine terk edilmesine seyirci kalmamalı, devlete sürekli olarak bu çocuklara bakmak, sıkıntılarına çare üretmek zorunda olduğunu hatırlatmalıyız. Çağlayan Çocuk Yuvası ve benzeri kimsesiz ve korunmaya alınmış çocuklara yuva olan kurumların durumu da maalesef hiç iyi değildir. Gerek maddi, gerekse de manevi olarak birçok sorunla boğuşan bu kuruluşlara, devletin katkısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Devletin yapması gereken, bu kuruluşların maddi açıklarını kapatmak için sağda solda adeta bağış dilenmelerini izlemek yerine, bu kuruluşlara destek olmaktır. Ülkemize gerek narenciye kesim ekiplerinde çalışmak, gerekse de başka işlerde çalıştırılmak üzere Türkiye ve diğer ülkelerden getirilen, karın tokluğuna çalıştırılarak, insan onurunu ayaklar altına alan yerlerde kalmak zorunda bırakılan işçi çocuklarının durumu ise tam anlamıyla içler acısıdır. Bazılarının okula gönderilmeyip çalışmak zorunda bırakılması bazılarının ise ailelerinin çalışma izni olmadan “kaçak” durumuna düşürülmesinden dolayı okula kayıt bile olamamaları da cabası. Bu çocukların, bizlerden uzak yerlerde yaşamaları onları görmeyeceğimiz, yokmuş gibi davranacağımız anlamına gelmez. Bu konuda ortada büyük bir insanlık ayıbı vardır ve buna karşı çıkmak vicdan sahibi her insanın yapması gereken bir şeydir. Devletin ilgili tüm kurumlarının bu konuyu ciddiyetle ele almalarını, gerekli denetimleri yapmalarını isteyip, bu konuda zorlayıcı olmalıyız. Çocuklarımızın bilimsel eğitimle yetiştirilmeleri de çok önemli bir konudur. Türkiye’den adamıza dayatılan gericilik politikaları nedeniyle çok yaygın bir şekilde her türlü maddi desteği de arkasına alarak yapılan kuran kursları mücadele edilmesi gereken çok önemli bir sorundur. “Ben çocuğumu göndermiyorum, göndermek isteyen göndersin, bana ne” demek oldukça bencilce ve sığ bir görüştür. Çünkü bilimsel eğitimle değil, gerici hurafelerle yetişen çocuklar, ülkemizin de gelecekte ne duruma geleceğinin habercisidir. Sadece kendi çocuğunuzu korumak, hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Tüm bunların yanında çocuklarımızı, gelişim psikolojisinden bihaber, gerekli pedagojik formasyonu olmayan Kuran kursu hocalarına emanet etmek bu çocukların, izleri hiçbir zaman silinmeyecek psikolojik yaralar almasına da davetiye çıkarmaktadır. Ülkesinin geleceğini düşünen her insanın bu noktayı da gözden kaçırmaması ve bu konuda mücadele etmesi gerekir. Çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmak için hiçbir konuya karşı tarafsız olmamalıyız. Taraf olup, doğrudan yana mücadele etmeliyiz. Bütün mesele budur. Gerisi lafügüzaf.  

Tiyatrodan Yaşama – Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

argasdi 60.sayı tiyatro görsel

"Tiyatrodan Yaşama" tiyatronun Pandemiyle mücadelesine güzel bir ışık tutuyor. Argasdi'nin 60. sayısında, Sanat sayfasında yer alan makaleyi aktivistimiz Sezgin Keser kaleme aldı. Evde kalın, Argasdi'yle kalınargasdi 60.sayı tiyatro görsel... Yaklaşık bir yıldır tüm dünyayı kasıp kavuran Pandemi içinde yaşamaya çalışıyoruz. Virüsün nereden, nasıl çıktığı tartışmaları artık pek konuşulmazken bugünkü yaşantımızda yarattığı etkiler ve geleceğimizi nasıl etkileceyeği daha çok dert edilmeye başlandı. Bir ülkeden başka bir ülkeye geçişte uygulanan karantinalar, sokağa çıkma yasakları, sosyal ve kültürel alanların tedbir amaçlı kapatılması gibi birçok önleme alışmaya çalışıyoruz ama bir yandan da bu önlemlerin bazılarını kabulleniyor, bazılarını da kabullenemiyoruz. Mesela kendi ülkemizi ele alırsak; adaya girişte uygulanan karantinayı onaylarken bu kadar zamandır Pandemi önlemleri alınarak açık tutulabilecek tiyatroların, gece kulüpleri ve casinoların açık olmasına rağmen, kapalı olmasını kabullenemiyoruz. Bu kabullenmeyiş de bir tepkiye evriliyor ve bu tepki de tiyatroların açık kalması için bir mücadeleye dönüşüyor. Kimileri için anlamlı kimileri için gereksiz bir mücadele…   “Koyun can derdinde, kasap et derdinde” mi? Ortalıkta virus kol gezinirken, birebir temastan kaçmak gerekliyken, hele ki kış döneminde kalabalık ve kapalı ortamlara girilmemeli derken tiyatroların açılmasını istemek deliliktir ya da saçmalıktır diye düşünülebilir. Millet canının derdindeyken, asgari ücrete zam yapılmamışken, kadınlar Pandemi sürecinde şiddete (ekonomik, fiziksel, psikolojik) daha fazla maruz kalmışken, ülkeyi yönetenler tarikatlarda fink atarken, çocuklar ve gençler eğitimde geri kalmışken, 40 günde yapılacak Pandemi hastanesi yılan hikayesine dönmüş ve seçim malzemesi haline getirilmişken, halkın iradesi yok sayılmışken kim ne yapsın tiyatroyu da denilebilir. Aslında tam da bu sebeplerden kim ne yapsın tiyatroyu demek yerine tiyatroyu yaşatmalı, daha güzel günler için umudumuzu yitirmemeliyiz. Bu kadar sorun ve sıkıntıya karşı sesimizi çıkarmak, çözümler üretmek ve çözümlerimizi hayata geçirmek için, bu çarpık düzenin savunucularını eleştirmek, korkutmak ve düzeni değiştirmek için tiyatroya ihtiyacımız var. Gece kulüpleri açıkken tiyatroların kapalı olmasını mizahi ve eleştirel bir şekilde tiyatrodan başka neyle anlatabiliriz? Kadınların, çocukların, mültecilerin yaşadıkları zorlukları sözsüz ve sessiz bir şekilde tiyatro dışında başka hangi yolla toplumun gözleri önüne serebiliriz? İrademizi hiçe sayıp bizi himayeleri altına almaya çalışanlara karşı en yaratıcı ve sert şekilde tiyatro dışında başka nasıl tepkimizi gösterebiliriz ki? Yani kısacası bu hikayedeki kasap et derdinde değil, onurlu ve insanca bir yaşam derdinde...   “Onlar Ümidin Düşmanıdır Sevgilim” Covid-19 insanlık tarihinin ne ilk virüsüdür ne de son virüsü olacaktır. Tarih boyunca çeşitli virüslerle mücadele edilmiş ve yaşamaya bir şekilde devam edilmiştir. Aniden bir bombanın patlamasıyla ölünebilecek savaş dönemlerinde bile tiyatro oyunları yazılmış ve oynanmıştır. Çünkü insanların yaşamaya devam edebilmeleri için akıl sağlıklarını koruyabilmeleri için üretmeye ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla tiyatro hem o günün mücadelesidir hem de daha güzel bir geleceğin umududur. Ülkemizde Pandemi koşulları bahane edilip tiyatroların uzun süre kapalı kalmasının tek açıklaması tiyatronun ülkedeki sermaye iktidarının cebini dolduracak bir alan olmaması ve tiyatronun eleştirici, dönüştürücü gücünden korkuluyor olmasıdır. Hem ideolojik olarak gelişimimiz hem de psikolojimiz için tiyatroların gerekli tedbirler alınarak açık kalması bugün bizlerin vereceği bir mücadeledir ve bu mücadele yarının başka umutlarını yeşertecektir.    

Barış Umutları Bitti mi? – Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

129873376_175785894266711_1892466403070386413_n

Argasdi'nin 60. sayısında yer alan makalemiz aktivistimiz Mustafa Keleşzade'nin kaleminden sizlere ulaşıyor. "Barış Umutları Bitti mi?" 129873376_175785894266711_1892466403070386413_nCumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mustafa Akıncı’nın kaybetmesi ile bir hayal kırıklığı ortamı oluştu. “Her şey bitti” sesleri yüksek perdeden seslendirilmeye başlandı. Peki, durum gerçekten de böyle mi? Adanın bölünmesinden bugüne 47 sene geçmiş durumda. Bu senelerin 37’sinde Cumhurbaşkanlığı koltuğunda “çözümsüzlük çözümdür” diyen kişiler oturdu. Sadece 10 senesinde ise Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı oturdu. Daha da ilginci ise Kıbrıs’ta çözüm ve barış için Kıbrıs’ın kuzeyinde on binlerce kişilik mitinglerin yapıldığı, tartışmasız en güçlü nabzın olduğu yıllarda, yani 2000’li yılların ilk yarısında Cumhurbaşkanlığı koltuğunda yine bir “çözümsüzlük çözümdür”cü oturmaktaydı. Hem de 2000 yılında gerçekleşen seçimin ilk turunda yarış, barış yanlıları ile barış karşıtları arasında da geçmemişti. İki çözümsüzlükçü aday Denktaş ve Eroğlu seçimlerin ilk turunda yüzde 80’e yakın oy almıştı. Bu seçimde barış yanlısı diyebileceğimiz iki aday olan Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı’nın toplam oyu ise yüzde 21’de kalmıştı. 2020 seçimlerine benzer şekilde dış müdahalelerin damga vurduğu ve Derviş Eroğlu’nun “Peşimde 42 tane MİT ajanı dolanıyor” diyerek ikinci turunda çekildiği seçimi hükmen statükonun “has adamı” Denktaş kazanmıştı.  Fakat ne olmuşsa olmuş daha beş yıl geçmeden gerçekleşen Annan Planı referandumunda Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i federal bir çözüme evet demiş, Denktaş ilk seçimlerde aday dahi olamamıştı. Gerçekten nasıl oluşmuştu bu durum?  2000’li yılları Kıbrıslı Türk halkı bugün olduğu gibi baskıların ve ekonomik zorlukların içerisinde karşılamıştı. Türkiye’de ise aynı dönem, emperyalizmin neoliberal dönüşüm politikalarına denk gelmiş ve bu yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılayamayan iktidar bloğu içerisinde bir dağılma yaşanmış ve başını neoliberal İslamcı AKP’nin çektiği yeni bir iktidar bloğunun oluşumunun adımları atılmıştı. Bu koşullar karşısında ise Kıbrıs’ın kuzeyinde sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve partiler seçimlerde alınan sonuçlarla pes etmek yerine, baskılar ve yaşanan başta mudi krizi gibi ekonomik sorunlara karşı oluşan tepkiyi sokakta örgütleme yolunu seçmişti. Türkiye’de yeni iktidar bloğu kurulurken yaşanan boşluk ve nispi demokratik ortam da Kıbrıs’ın kuzeyinde statükonun yıkılması için bir fırsata dönüşmüştü. Böylece yıkıcı bir seçim sonucunun ardından barış için umutların doruk noktasına çıktığı bir süreç yaratılmıştı. Peki, bugün ne durumdayız? Bugün ile 2000’li yılların başının benzer pek çok yönü var. Bu benzerliklere geçmeden önce bu görüşe karşılık “ama nüfus yapısı değişti” diyenlere istatistiki bir cevap vereyim. Ersin Tatar seçimlerin ikinci turunda 67 bin oy aldı, Annan Planı’nda çıkan “evet” oyu rakamsal olarak 77 bindi. Yani ortada istatistiki olarak böylesi bir durum yoktur. Ayrıca böylesi bir argüman siyasi ve sosyolojik bir karşılığa da sahip değildir; Annan Planı’nda kökeni fark etmeksizin Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i evet demişti. Belki de en çok göçmen insanlar federal bir Kıbrıs için o dönem umutlanmıştı. Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulu statüko halkın geneline zarar vermekle beraber, adanın güneyine dahi geçemeyen Türkiye kökenli emekçi insanımıza en büyük zararı vermekte ve izole durumu yaratmaktaydı. Bu durum halen sürmektedir. “Nüfus yapısı değişti” cümlesi umutsuzluğa zemin hazırlamak veya mücadeleden kaçmak için kullanılan sinik bir argümandan öte bilimsel bir zemine yaslanmamaktadır. Bugün 2000’li yılların ilk dönemlerine benzer bir ekonomik krizin içerisinden geçmekteyiz. O dönemin mudi krizinin yerini bu dönemde kredi borçlusu bir toplum ve döviz krizi almış durumdadır. Toplumsal sıkışmışlık ise pandemi döneminde geçiş noktalarının da kapanması ile üst noktaya ulaşmıştır. 2000 seçimlerinde Eroğlu’nun seçimlerden çekilmesi ile ortaya çıkan irade müdahalesinin daha da katmerlisi 2020 seçimlerinde Akıncı’ya karşı uygulanmış durumdadır. Türkiye’de iktidar bloğu ise 2015 yılından beri sallanmaktadır. Bugün MHP ve eski iktidar bloğu kirli bir ittifak yapmadan ayakta duramaz hale gelmiş ve kaybettiği halk desteğini milliyetçilikle saldırganlaşarak dengelemeye çalışmaktadır. Bu çabası ise hem ekonomik krizi derinleştirmekte, hem de dış politikada her geçen gün daha fazla düşman edinmesine sebebiyet vermektedir. Yani Türkiye’de iktidar bloğu sallanmaktadır. 2000’li yıllar ile bugün arasında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da vardır. Öncelikle 2000 seçimlerinde iki çözümsüzlükçü aday arasında seçim yapılması dahi engellenen Kıbrıslı Türk halkı bu sefer barış ve iradeyi seçimlerde tüm baskılara rağmen ikinci tura taşıyabilmiştir. Eroğlu gibi baskılara karşı çekilmeyi tercih eden bir aday yerine ilk kez sonuna kadar gidip onurlu bir mücadele deneyimini toplumun kazanımı olarak elde eden bir adayla seçimlere girilmiştir. 2000’li yıllarda siyasi egemenlik, renksiz, kokusuz bir çözüm söylemine mücadeleyi hapseden CTP’de iken, bugün halka yönelik tüm dayatmalara karşı mücadeleyi hedefine koyan, “biat değil özgürlük” diyen, “Ankara Elini Yakamızdan Çek” diyen bir siyasi öznenin oluşumu görülür şekilde gerçekleşmektedir. Yani 2000’le koşullar itibarı ile benzer bir mücadele zemini varken, daha gerçekçi ve korkusuz bir siyasi öznenin mücadele içerisinde oluşma olasılığı bu dönemin karakteristiği olarak şekillenmektedir. 10 Kasım’da neredeyse kendiliğinden gelişen “Demokrasi ve İrade Mitingi”, 15 Kasım’da Tayyip Erdoğan’ın adaya geldiği gün Bağımsızlık Yolu’nun çağrısı ardından ilerici örgütlerin ortak organizasyonuna dönüşen ve yasaklara rağmen yapılan “Emek, Demokrasi, İrade” eylemi göstermektedir ki sokak da yine mücadelenin merkezi haline dönüşecektir. Bu çerçevede “barış umutları bitti mi?” sorusuna cevap verecek olursak,  umutsuzluğu değil mücadeleyi seçerseniz bağımsız ve halkları kardeş bir Kıbrıs için yürünecek açık bir yolumuz var.  

Bir Umut Sömürüsü olarak Yoksulluk ve Göçmenlik- Ali Şahin

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_4947

Argasdi'nin "UMUT bitmez MÜCADELE sürer" dosya konusunu ele aldığı 60. sayısından; yoksulluk ve göçmenlik üzerine yazılan makale Ali Şahin'in kaleminden sizlere ulaşıyor. 18. yılında da yine sizlerle olan Argasdi'ye 10 TL okur katkısı karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitaplardan ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. IMG_4947İçinde yaşadığımız çağ kitlesel nüfus hareketlerinin en yoğun yaşandığı dönem. Sermaye hareketlerinde ve teknolojide yaşanan gelişmeler ile hızlanmalar insanlığın hareket alanını ve hızını da geçmiş dönemlere oranla önemli ölçüde farklılaştırdı. Bu değişime paralel olarak her gün binlerce insan gerek legal gerekse de “illegal” yöntemlerle yollara düşüyor. Kimileri sadece yaşadığı kentten ayrılırken kimileri ise ülkelerini dahi terk ediyor. Şüphesiz ki insan yaşadığı topraklardan, kişiliğini oluşturan, karakterini şekillendiren yerlerden sebepsiz yere ayrılmaz. Kimi işsizlikten ve yoksulluktan, kimi savaştan, kimisi ise sayamayacağımız kadar çeşitli nedenlerden ötürü daha iyi bir yaşam umudunun peşinden gidiyor. Çıkılan bu yolculuklar varılan ülkedeki koşullardan bağımsız olarak bazen daha başında çok acı şekilde sonuçlanıyor. Binlerce mültecinin Akdeniz’de yaşamını yitirmesi yıllardır süren kanlı bir savaşın yanı başında bulunan bizlerin yakından gözlemleyebildiği acı bir gerçek. Ancak tüm bu risklere ya da hedeflenen ülkedeki şartlara rağmen insanlar yollara düşmekten vazgeçmiyor, vazgeçemiyor. Bu durum kimilerinin iddia ettiğinin aksine cahillikten kaynaklı değil, çaresizlikten… Umut sömürüsü tam da burada başlıyor zaten.  İnsanların çaresizliğinden faydalanan bir sistem üzerine kurulu mevcut yapı, sadece emeği ve bedeni değil yoksulların duygu ve umutlarını da sömürüyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca insan vaadedilenlerden farklı koşullarda ya da mesleklerde çalışmak için insanlık dışı yollarla ülke değiştirmeye çalışıyor. Yoğunlukla Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarına doğru yaşansa da dünyanın bir çok ülkesi üçüncü dünya ülkelerinden ve doğu Avrupa'dan milyonlarca insanın göç etmeye çalıştığı ülkeler arasında. Yasal statülerinde yaşadıkları sıkıntılar bir yana gerek dil sorunları gerekse de gittikleri ülkelerde yabancı oldukları için ucuz iş gücü ve seks kölesi olarak kullanılan sayısız kadın, erkek ve çocuk var. Her ne kadar AKP’nin çeşitli şekillerde müdahil olduğu bir savaştan ötürü farklı şekillerde konuşulsa da, Türkiye’de yaşayan milyonlarca Suriyeli bunun bariz bir örneği. Çeşitli imkanlara sahip sınırlı bir kesimi saymazsak Suriye’den Türkiye’ye gelen insanlar Türkiye’deki emek piyasasının en alt basamaklarında bulunuyorlar. Avrupa yolunda bir durak olarak algılandığı için Suriye’nin yanında Afganistan başta olmak üzere onlarca ülkeden kaçan yoksul ve savaş mağduru insan, soluğu Türkiye’de alıyor. Türkiye’deki benzer durumlar kısmi farklılıklarına rağmen Kıbrıs’ın kuzeyi için de geçerli. Geçtiğimiz dönemlerde ağırlıkla Türkiye’den gelen göçmenlerin çalıştığı ve çalışma yaşamında en ağır sayılabilecek işler, son yıllarda geçmişe kıyasla daha da ucuza çalıştırılan Afrika ve Asya’nın çeşitli ülkelerinden gelmiş insanlar tarafından yapılıyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan herkes, kısa bir gözlem sonucu özellikle de kol gücüne dayalı ağır işlerde çalışan işçi profillerini rahatça görebilir. Bunların yanında utanç kaynağı haline gelen seks köleliği de tüm dünyada her geçen gün artıyor. Gayrı yasal statüsü gereği sermayedarlar ve pezevenkler için ayrıca elverişli olan Kıbrıs’ın kuzeyi, seks köleliğiyle ün salmış durumda. Konsomatris olarak çalıştırılacağı vaadedilerek adaya gelen binlerce kadın cinsel ve sınıfsal bir sömürüye maruz kalıyor. Gerek göçmen veya mülteci olmanın kendi getirdiği zorluklar gerekse de emek hareketinin güncel sorunlar karşısında yerli veya göçmen ayırt etmeden emekçileri birleştirecek örgütlenmeleri henüz geliştiremeyişi sermayeden kaynaklı yaşanılan emek, beden ve umut sömürüsünü görünmez kılıyor. Örneğin, yürürlükte olan İş Yasası ülkede Türkçe bilmeyen binlerce işçi olmasına rağmen  İngilizce’ye bile çevrilmiş durumda değil. Hal böyle olunca göçmen işçiler mevcut haklarını öğrenme imkanından dahi yoksun bırakılmış oluyorlar. Devlet adıyla idarecilik edenler sorumluluklarını yerine getirmek bir yana açıkça bu sömürü çarkının devamı için çabalayanların tarafındalar. Birkaç örnekle tanımlamaya çalıştığımız bu acı tablo, maalesef  küresel çapta bir örgütlenme üstüne kurulu. Halihazırda her ülkedeki emekçi kesimlerin sömürüsü üzerinden zenginleşen sermaye, milyonlarca kadın ve erkek göçmenin çaresizliğinden faydalanarak daha da katmerleşen sömürü çarkını büyütüyor. Yoksul ülkelerin geri bırakılmışlığında da birinci derecede sorumlu olan emperyalizm, bir diğer deyişle yarattığı cehennemden kaçışta da kendini cennet gibi satıyor. Küresel çapta örgütlü bu sistemi ise ancak küresel çapta örgütlü bir karşı çıkışla durdurabiliriz. Çünkü mevzu sadece bulunduğumuz yeri veya ülkeyi düzeltebilmek değil, zaten bu kısmi ilerlemeler dışında mümkün de değil. Kapitalizm gücünü küresel çaptaki genişliğinden alırken onun alternatifi de enternasyonel bir mücadeleden başkası olamaz. Çok uzak ve güç bir hedef olarak görünse de emeği ve umutları sömüren bu sistem ancak böyle yıkılacaktır.  

Argasdi’nin 60. Sayısı Çıktı!

By Şifa Alçıcıoğlu

Kapak Size

Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, Memleketin Ahvali, FeministİZ, Kıbrıs kültürü, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı dergide bu sayı dosya olarak “UMUT bitmez MÜCADELE sürer” diyoruz. Umudun olduğu yerde mücadelenin, mücadelenin olduğu yerde de umudun olduğunu biliyoruz. Dosyamızda bu konuların işlendiği çeşitli makaleler yanında yeni yıla özel masa takvimi de sizlere hediye olarak derginiz Argasdi’de yer alıyor. 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, bölgenizdeki Khora Kitap’tan, marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle: Yaşamın vazgeçilmezidir umut. Hayat akışı içerisinde daha güzel günlerin geleceğine beslenen inançtır. Umut etmek insana güç verir, zorluklara dayanmak ve kurtuluş için çözüm yolları arayıp eyleme geçmek onun sayesinde gerçekleşir. Umudun karşısında korkmak durur her zaman. Gerçekleşmesini beklerken gerçekleşmeyeceğinden korkmak… Ve işte korkularına yenik düşmeyenler umut ettiğine ulaşmaya en yakın kişilerdir. Ve işte burada bir kelime parlıyor akıllarda, mücadele. Sabırla, kararlılıkla ve inançla mücadele… Kokuyu, tadı ve nefesi bedeninden alan virüs ile kıran kırana bir mücadele... Emeğin karşılığını vermeyen patron ile mücadele... Eli güçsüze karşı hep havada olan “güçlü” ile mücadele…  Bulaşı sözüm ona engellemeye çalışırken patrondan almayıp emekçiden çalan, ıspastıra kağıdından kule gibi bir anda yıkılıp bir türlü kurulamayan, asgari ücreti belirlemekten aciz, kriz süreçlerinde krizin boyutunu artıran, eğitimde fırsat eşitsizliği yaratıp çocukların umutları ile oyun oynayan hükümet ile kısacası ülkeyi yönettiğini sanırken yangın yerine döndüren hükümet ile bıkmadan usanmadan mücadele... Senin ülkende seni hiçe sayanlarla son nefesine kadar susmadan mücadele... Belki korkarak ama korktuğun oranda da başaracağına inanarak mücadele... Daha fazla güneş, toprak ve su için, toprak sahibinin tüm müdahalelerine rağmen umutla mücadele ederek yeşeren bir bitki olan Argasdi’den isim alan dergimizin 60. sayısında “Umut Bitmez Mücadele Sürer” dedik. Ülkemizde yeşeren ve kararan umutları yazdık satırlarımıza.  Kapak Size

“Bizimkiler”in Hikayelerinden “Kutsal Kahramanlar”ın Yalanlarına – Ali Şahin

By Zekiye Şentürkler

dizi

Bilgisayarın ve internetin neredeyse olmadığı 90’lı yıllarda ev içi vakit geçirmenin önemli bir aracı olan televizyon, Kıbrıs’ın kuzeyinde çoğunlukla Türkiye kanalları üzerinden izlenirdi. Büyük oranda halen böyle devam eden bu durum hem koşullar gereği hem de egemenlerce dayatılan bilinçli bir politikanın sonucudur. 90’lı yıllarla birlikte tüm dünyada olduğu gibi özel televizyon kanallarında yaşanan artış Türkiye’de de yaşanmış ve  bu artışla birlikte yayınlanan dizi sayısı da doğal olarak artmıştır. Benim gibi çocukluğunun önemli bir bölümü 90’larda geçen ve şimdi 30’lu yaşlarında olan bireylerle birlikte farklı yaşlardan binlerce insanın hayatında önemli bir yeri vardı bu dizilerin. Şimdiki gibi akıllı televizyonlar ve bilgisayarlar üzerinden takip edilebilen ve yayınlandığı anda bir sezonu bir anda görebileceğimiz küresel yayın portallarının ya da yeni veya eski fark etmeksizin istenilen filmin hemen bulunabildiği sitelerin olmadığı koşullar düşünülürse, televizyon kanallarında yayın yapan bu dizilerin hayatımızda tuttuğu yer daha rahat anlaşılabilir. Her yaştan insanın “bu gece şu dizinin yeni bölümü var” diyerek heyecanla televizyonun karşısına oturduğu bu dönemde her günün akşamı neredeyse bir diziyle özdeşleşirdi. Pazar geceleri Bizimkiler, Salı geceleri Bir Demet Tiyatro gibi. Bunların yanında Mahallenin Muhtarları, Süper Baba, Sıdıka, İkinci Bahar ve Çiçek Taksi gibi diziler de 90’lı yılların fenomenleri arasındaydı. Türkiye kanallarında yayınlanan dizilerin yanında, Kıbrıs’ta yayınlanan, Torba da 90’lı yıllarda Kıbrıs’ın en çok izlenen televizyon programlarından biriydi. Sinema filmleriyle birlikte televizyon dizileri, izleyenlerin hoş vakit geçirmesini sağlamakla beraber yayınlandığı dönemin siyasal atmosferini anlamak açısından da önemli ipuçları verir. Çünkü hayatın kendisinin bir parçası olan televizyon yayıncılığı da dönemin egemen politikalarıyla olumlu ya da eleştirel bir ilişkiye girer. Dolayısıyla dizilerde işlenen konulardan yaratılan karakterlere kadar dizilerin vermeyi amaçladığı mesaj dönemin politik ve sosyo-kültürel dinamiklerinin etkisiyle şekilleniyor. Her kanalda bir şekilde sürekli türeyen iç ve dış düşmanlara karşı savaşan özel timlerin olduğu, her türlü pis işlerine rağmen vatanseverliklerinden şüphe duyulmayan mafyaların olumlu bir karakter olarak canlandırıldığı, zengin aile çocuklarının yaz aşklarının anlatıldığı ya da Osmanlı İmparatorluğu’yla ilişkilendirilerek Sünni İslam anlayışının dayatıldığı dizilerin son 20 yılda bu kadar yaygınlaşması AKP’nin yaratmaya çalıştığı toplum anlayışından bağımsız düşünülemez. 90’lı yılların Türk dizilerinde, izleyenlerin yardımlaşma veya kıskançlık gibi olumlu ve olumsuz özellikleriyle hemen hemen her dizide karşılaştığı mahalle tiplemeleri içinden geçtiğimiz dönemde senaryo dışı kalmıştır. Bir dönem televizyonlarda yayınlanan Behzat Ç gibi istisnaları saymazsak bugünün dünyasında milliyetçi, dindar, kahraman ve delikanlı mafyalara ve en önemlisi iktidarın her koşulda yanında olan karakterlere yer vardır. Ülkesini tüm düşmanlardan koruyan kahraman mafya Polat Alemdarlar, pencereden sağa sola laf atan ve apartmanı dışında kimsenin gündemi olamayan sarhoş Cemillerin yerini böyle almıştır. Ancak aradaki tek fark, birinin “kutsal ve ulvi” uğraşlarına kıyasla diğerinin bira bulma çabası dışında işi olmaması değildir. Arada bir de olsa Cemil’in ya da apartmandakilerin ağzından toplumsal sorunlarla ilgili eleştirel sözler de çıkabilmesidir. İşte bugün yaşanan bu yokluk yüzünden Bizimkiler ve Bir Demet Tiyatro gibi diziler internet üzerinden halen yoğun bir şekilde izlenmektedir. Bu izlenme, sadece geçmişine nostaljik bir yolculuk yapmak isteyen kuşakların ötesinde bir arayışın da ürünü olarak okunmalıdır. İkinci Bahar’ın kebapçı ustası Ali Haydar ile yoksulluğuna rağmen hayata tutunmaya çalışan Hanım karakterinin aşkını bugünün zorlama senaryolu yaz aşkı dizilerinde, kapıcı Caferli, sarhoş Cemilli, Katil Yavuzlu, Almancı Davut Ustalı, gıcık apartman yöneticisi Sabri Beyli, Halil Pazarlamalı mahallesini mafyanın “Çukur”unda bulamayışımız da bundandır. Tüm bunları yazarken 90’lı yıllar dizilerinin sorunlu yanları olmadığı ya da bugünün ancak geçmiştekiler gibi olması gerektiği gibi bir fikri savunduğum düşünülmesin. Yazının amacı bahsi geçen dönem dizilerini tümden bir olumlama çabası değildir. Üstünde durmaya çalıştığım nokta hem 90’lı yıllar dizilerine kıyasla son on yıllarda yaşanan dönüşüme dikkat çekmek hem de o dönem dizilerinin sıkıntılı yanları bir yana olmakla birlikte toplumu daha gerçek bir şekilde yansıtabildiği için hakkını vermektir. Çünkü film ya da dizi, bu tarz çalışmalar, izleyenin kendisini bulabildiği, “bizimkiler” diyebildiği oranda gerçeği canlandırır ve değerlenir. Ne demişti Katil Yavuz: “ Vatandaşa cart, curt yok!”  

Chavez’in Ardından- Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

119042580_311349390137438_7526250883182161764_n

Bellekte bugün 1998'in yılının 6 Aralık gününe gidiyor ve Hugo Chavez'in Venezuela’da seçimleri kazandığı bu günü ve seçim zaferine giden yolda yaşanılan bağımsızlık mücadelesine tanıklık ediyoruz... 119042580_311349390137438_7526250883182161764_n6 Aralık 1998’de Hugo Chavez Beşinci Cumhuriyet Hareketi adayı olarak girdiği başkanlık seçimlerini yüzde 56.2’lik oy oranıyla kazandı. Bu zafer Venezuela’daki devrimci hareketin ne iktidara ulaşmak için attığı ilk adımdı, ne de iktidar olduğu anlamına geliyordu. 1998 yılında gerçekleşen seçimlere Beşinci Cumhuriyet Hareketi ilk kez dahil oluyordu, fakat hareketin tabanını oluşturan devrimci dalga çok daha eskiye dayanmaktadır. Beşinci Cumhuriyet Hareketi seçimlere girmek için yasal partiye dönüşmeden önce adı Bolivarcı Devrimci Hareket 200 (MBR-200) olarak anılmaktaydı. Bu hareket de adını bölgenin “özgürleştiricisi” olarak anılan İspanyol emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesi lideri Simon Bolivar’dan (1783-1830)  almaktaydı. Yani hareket yüzyıllardır şekil değiştirse de sürmekte olan bir bağımsızlık mücadelesini sürdürme iddiası taşıyordu. Tarih Bolivar döneminde kazanılan siyasi bağımsızlığın, ekonomik bağımsızlık anlamına gelmeyeceğini tüm Latin Amerika ülkelerine gösterdiği gibi Venezuela’ya da göstermişti. Tıpkı 1998 seçim zaferinin iktidar olmak anlamına gelmeyeceğini göstereceği gibi... MBR 200, 1980’lerde illegal bir örgüt olarak kuruldu, adını 1992 senesinde Chavez önderliğinde gerçekleşen başarısız darbe girişimi ile duyurdu. Darbe başarısız olsa da, darbe girişimi sırasında Chavez’in halka seslendiği konuşması yoksulluğa mahkum edilmiş Venezuela halkında yankı bulmuştu. MBR 200, yoksul halkın ve geniş tabanlı halk örgütlerinin desteği ile giderek güçlenmeye başladı. 1994 senesinde oluşan halk hareketi, tutuklu bulunan Chavez’in serbest bırakılmasına sebep oldu ve 1998 seçim zaferine giden süreci yarattı. Hareket temel olarak yoksul halk kitlelerinin sesi oldu ve ekonomik bağımsızlığın kazanılması için 21. yüzyılın sosyalizmi tezlerine yoğunlaştı. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan Venezuela’da petrolün yabancı tekellerin elinden alınarak kamulaştırılmasına odaklandı. Seçimleri kazanmanın iktidar olmak demek olmadığının en net göstergesi 2002 darbesi ile görüldü. Sağ görüşlü askerler ABD destekli bir darbe girişiminde bulundu, Chavez tutuklandı, Başkanlık Sarayı ele geçirildi. Darbe iki gün sürdü. İkinci gün örgütlenen halk kitleleri Başkanlık Sarayı’nı ele geçirdi ve Chavez’i serbest bıraktı. Halkın iktidarı mücadelesinde önemli bir adım atılmıştı. Hugo Chavez devrimcilere karşı özel birlik askeri olarak başladığı hayatını, tarihe geçen devrimci bir lider olarak 2013 senesinde noktaladı. Emperyalizmin tüm saldırılarına göğüs geren Chavez kanserden vefat etti. Venezuela’da yaşanan devrim özelde Latin Amerika, genelde ise tüm dünyada sarsıcı etkiler yarattı; emperyalist kuşatma altındaki Küba’ya can suyu olurken, Latin Amerika ülkeleri arasında kurduğu dayanışmaya dayalı işbirliği ile bölgesel etki yarattı. Belki de en önemlisi sosyalizmin tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş bir ideoloji olduğunu yayan liberal şarlatanlara mücadelenin sürdüğü mesajını verdi. Chavez’in ardından Venezuela’daki devrimci iktidar mücadelesi halen sürmektedir. Devrimin liderliği Chavez’in ardından örgütlü halk hareketini geçmiş durumda... Tarihin gördüğü en büyük ekonomik ve siyasi ablukalardan birine sahne olan Venezuela’da halk, yaratılan insani kriz, darbe ve dış müdahale tehditleri ile devam eden emperyal saldırganlığa göğüs germeyi halen başarmaktadır. Venezuela devrim süreci bugün sol liberal kesimlerce yaşanan güncel krizlerin etkisi ile reddedilme noktasına gelmiştir. Sovyet deneyiminde olduğu gibi, Venezuela deneyimi de hatalarından öğrenip, olumluluklarından örnek alacağımız, kutsallaştırmamız ama ret de etmemiz gereken bir mirasın parçasıdır

Kaybolan Tarihimiz- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

30

Argasdi'nin 59. sayısından, sanat tarihimize ve adanın hazinelerine dair bir makale kaybolan tarihimiz... 30Kıbrıs’a ilk yerleşimin MÖ 10,000-9,000 yılları arasında olduğu tahmin edilmektedir. (1) Ülkemizde yapılan çeşitli arkeolojik kazılar, ilk çağ insanlarının yaşamlarına dair ipuçlarını ortaya çıkarmış ve tarihin gizemini çözmede çok büyük bir yardımda bulunmuştur. Ne var ki bu tarihi güzelliklerin varlığı ve içinde barındırdığı “hazineler” her daim ada üzerinde bir çekim noktası yaratmıştır. Bilimsel çalışmaların yanı sıra mağara oyukları, tepe yamaçları, kutsal kabul edilen harup, zeytin ya da defne ağacının altı gibi en mahrem yerlere gömülen bu “hazineler”, yüzyıllar boyunca korsanlar dahil olmak üzere, davetsiz misafirlerce açılarak tahrip edildiler. Tarihe ve kültüre yapılan bu saygısızlık, bulunan tarihi eserlerin yağmalanıp satılmasına, dünyanın başka yerlerine kaçırılmasına neden oldu. Ortaya çıkarılan eserlerin pek az bir kısmı Kıbrıs müzelerinde bulunuyor. Bununla birlikte dünyanın birçok müzesinde tarihimizle karşılaşıyoruz. Mesela New York Metropolitan Müzesi’ne, Londra’da bulunan “British Museum”a ya da İsveç’te bulunan Medelhavsmuseet (Akdeniz Medeniyetleri Müzesi) Müzesi’ne yolunuz düşerse bu küçücük adanın tarihi eserlerinden yüzlercesini görebileceğinizi biliyor musunuz? Amatör arkeologlar Toprağın derinliklerinde saklanan birçok tarihi eser, ölümden sonraki yaşamda kullanmaları için eşyalarıyla birlikte ölen kişinin yanında gömülen parçalardı. Bazı zamanlarda zengin kesimlerin eş, köle ya da evcil hayvanları da onlara eşlik ederdi ebedi uykularında. Bu mezarlarda bulunan tarihi eserler; mücevherler, çanaklar, amforalar, kilden ya da gümüşten yapılmış adak figürleri gibi sayamayacağımız kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Adamızda bulunan tarihi eserler her dönem ilgi odağı olmuştur. Özellikle buraya gelen yabancı diplomatlar bu keşfedilmemiş hazineleri bulmanın heyecanına yenik düşmüş, yasanın da eksikliğinden faydalanarak eserleri yurt dışına kaçırmaktan geri durmamıştır. Osmanlı Dönemi’nde, 1865-1877 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri konsolosu olarak göreve getirilen Luigi Palma di Cesnola’nın Kıbrıs’ta yaptığı kazılardan çıkan eski eserleri kaçırması ve bunları Avrupa’ya satmaya çalışması ta ki New York’a dönüp (1879) Metropolitan Müzesi’nin başına yönetici olana dek sürmüştür. Müze, eserleri satın alarak sergilemeye açmıştır. Yapılan kazılarda bulunan yaklaşık 35,000 eserden, 5,000 tanesinin gemiyle taşınırken batması, kaçırılan tarihin bir daha su yüzüne çıkmamasına vesile olmuştur. Konsolosla ilgili ortaya atılan en önemli iddialardan biri yapılan kazılarla ilgili yetersiz ve eksik bilgiler vermesi ve eserleri kaçırırken hasar görenlerin restorasyonunda yanlışlıklar yaptığı yönündedir. New York’a uğrarsanız müzeyi de ziyaret etmeyi unutmayın.(2) İsveç Kıbrıs keşif gezisi 1922 yılının mart ayında Sırbistan sınırında tesadüfen karşılaşan iki İsveçli’nin tanışması “İsveç Kıbrıs Keşif Gezisi” ekibinin Kıbrıs’a gelmesine ve kazılar yapmasına zemin hazırlayan olaydı. İsveçli adamlardan biri, İngiliz Sömürge Yönetimi Dönemi’nde olan Kıbrıs’ın İsveç konsolosuydu adı Pierides’ti ve o da tıpkı Cesnola gibi kazılara bayılan amatör bir arkeologtu. Diğeri ise akademide ders veren Persson adında bir profesördü. Pierides tanışmalarının sonunda arkeolog olan profesörü Kıbrıs’a kazılar yapmak için davet etti. Sonuç olarak Persson’un öğrencilerinden oluşan bir heyet 1927 yılında adaya ayak bastı. Kazı teklifini ilginç bulan ve ekibin başında bulunan Einar Gjerstad 1980’de kaleme aldığı kitabında “Kıbrıs hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyordum ve bu yüzden çok fazla düşünmeden evet dedim. Bilinmeyenler çağırdı.” (3) diyerek düşüncelerini ifade edecekti. 1934 yılına kadar adada kalan Einar Gjerstad, Erik Sjöqvist, Alfred Westholm adlı üç arkeolog ve mimar John Lindrosekip gerçekleştirdikleri yirmi beş kazıyla neolitik döneme ait oldukça fazla bilgi ve obje buldular. Özellikle 1929 yılında köy papazı tarafından bahçede bulunan seramik parçasının ardından Aya İrini’de (Akdeniz köyü) yapılan kazıda ortaya çıkarılan açık hava kutsal alanları büyük bir buluş olarak kayıtlara geçmiştir. Burada bulunan eserlerden birçoğu insan boyutunda heykeller ve heykelciklerden oluşmaktaydı. Ekip adadan ayrılırken bulduğu bulguları ciltler halinde toparlasa da “Kıbrıs’ın sakallı tanrıçaları”nı (*) yanında götürmekten geri kalmamıştır. Var olan yasal eksiklikler o dönemde de devam etmiş heykeller ne yazık ki İsveç’le Kıbrıs arasında paylaşılmıştır. (4) Yine o yıllarda heykellerin bulunduğu yerin yakınına bir müze kurulmasına karar verilip çalışmalara başlansa da inşaat yarım kalmış ve 1974 yılında tamamen bir yıkıntıya dönüşmüştür. (5) vuniEkibin, Vuni Sarayı’nda arkeolojik kazı yaparken denizin ortasında duran kayalığı fark etmesiyle kazı başka bir boyut kazanmıştır. Bu kayalığın adı Limnidi’dir. Zorluklarla da olsa bu minik adacığa geldiklerinde, bir yerleşim yeri, neolitik döneme ait çok sayıda obsidyen taşı, taş balta gibi aletler buldular. Böylece adaya ait en eski yerleşim yerlerinden birini ortaya çıkardılar. (6) Adamızda bulunan tarihi eserler, yasal ya da yasal olmayan yollardan yurt dışına kaçırılmış olsa da o ülkelerin müzelerinde korunaklı bir şekilde sergilenmektedir. Tahmin ediyoruz ki adamızdaki arkeolojik zenginlik hala son bulmuş değil, yasadışı kazılar tarihi mirasımız için mücadele edilmesi gereken en önemli konulardan biridir. Yapılan arkeolojik kazılarda ise araştırma sonuçları titizlikle ortaya konmalı, bulunan her miras korunmalı ve Kıbrıs kültür, tarih ve turizmine uygun şekilde adamızda kalarak gerekli koşullarda sergilenmelidir. Bununla birlikte var olan eserlerin korunması, müzeciliğin geliştirilmesi, eserlere gereken önemin gösterilmesi ayrıca tarihi eserlerle ilgili atölye çalışmaları gibi etkinliklerin yapılması kendi kültür mirasımızı tanımamızda ve tanıtmamızda oldukça önemlidir. Bu ada, bu tarih, bu kültür bizim… Kaynaklar  (*) İsveçli arkeolog ve yazar Marie-Louise Winbladh'ın "Kıbrıs'ın Sakallı Tanrıçaları" kitabı Kıbrıs’tan çıkarılan eserleri konu almaktadır. (1)tr.wikipedia.org (Kıbrıs) (2) https://en.wikipedia.org/wiki/Luigi_Palma_di_Cesnola (3) http://www.astromeditions.com/books/book/?artno=PB12- “Ages and Days in Cyprus” (Kıbrıs'ta Çağlar ve Günler)  (4) http://cypernochkreta.dinstudio.se/empty_137.html (5) http://www.yeniduzen.com/akdeniz-koyunun-eski-eserleri-1-81784h.htm (6) http://www.yeniduzen.com/vuni-sarayi-ve-petra-tou-limnidi-adasi- 111514h.htmbit.ly/3lxhKBG (Aegean Lectures - Giorgos Bourogiannis - 11 April 2014) https://www.persee.fr/docAsPDF/cchyp_0761-8271_2012_num_42_1_1033.pdf    

Cebimdeki Pirilliler- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

cebimdeki pirililer 3

Argasdi'nin "90'lar" temalı 59. sayısından; özlemimizdeki çocukluktan bugünün çocukluğuna uzanan bu duygu yüklü bir yazıyla biraz geçmişe uzanmaya ne dersiniz? cebimdeki pirililer 3Her insan özler mi çocukluğunu, bilmiyorum. Zira herkesin çocukluğu aynı yaşanmıyor. Maddi manevi hayata etki eden her etken, aynı mahalleyi paylaşan insanların hayatlarını birbirinden uç iki noktaya sürükleyebiliyor. Ben çocukluğu güzel geçmiş şanslılardanım. 90’lı yıllara denk gelen bir çocukluk… Kapıyorum gözlerimi Annemin mutfağından kaçırdığım kap kacaklar, bahçede üstüm başım bata çıka pasta yapıyorum. Üzerini bahçedeki en güzel çiçeklerle süslüyorum. Yanımda ta aşağıdaki mahalleden gelme bir arkadaşım. Bisikleti yerde yatıyor. İşimiz bitince onu da yıkarız mutlaka. Mutfaktan gerçek bir kek kokusu geliyor. Çağırıyor annem, “temizlenin de gelin” diye. Biz pastamızı gösteriyoruz. Gözleri eşyaların ve bizim kirliliğimize değil yaptığımız pastaya takılıyor. “Durun bir resmini çekeyim” diyor. İçerden filmli fotoğraf makinemizi alıyor ve resmimizi çekiyor. Şimdi heyecanla filmin dolmasını ve babamın onları temizletmesini bekleyeceğiz. Belki bu kez gözlerimizi kapatmamışızdır ya da annemin parmağı flaşı kapatmamıştır yine. Gözlerim kapalı hala. Bir gün annemle yürüyerek teyzeme gidiyoruz. Yaşça büyük oğlu en yakın arkadaşım. Alıyoruz elimize torbaları çıkıyoruz dağa. Hostez veya lale toplamaya. Kaç saat geçmiş, biri peşimize mi takılacakmış, yanında biri olmadan dağa çıkılmazmış… Öyle dertlerimiz yok. Sabah okula gidiyoruz. Tüm çocukların katıldığı bir oyun kurmuşuz kendimize. Yakantop oynarken top yüzümün tam ortasına geliyor, düşüyorum. Elimden tutup kaldırıyor birileri, elimin tersi ile siliyorum yüzümü ve devam. Zil çalıyor, kırmızı önlüklerimizle bir aradayız, yakalarımız ütülü mis gibi kokuyor. Sınıfa giriyoruz, birleştirilmiş sınıf, üç sınıf aynı odada. Öğlen oldu ve o önlükler dağılmış. Tüm çocuklar koşa koşa çıkıyoruz okuldan. Eve gidene kadar yarış başlıyor. Bakalım bugün yol üstündeki at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk kim oturacak? Yemeğimizi yiyoruz yine teyzemdeyim tabi. Cebimizdeki pirillilerin sesleri geliyor, çabucak bitiriyoruz yemeği. Açılıyor file torbalar, gururluyum çünkü en büyük enek bende. Dikkatle diziyoruz yan yana hepsini. Susam Sokağı başlayana kadar bahçeden içeri girmek yok. Açıyorum gözlerimi Şimdiki çocukların kaçı yaşayabiliyor bunları diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Çamurların yerini oyun hamurları almış. Eskiden gerçeği ile oynadığımız çekiçlerin, tornavidaların yerini aman çocuklarımızın bir yerine bir şey olmasın diye plastikleri almış. Mutfaktaki eşyalar o kadar süslü püslü ve pahalı olmuş ki ne demek çocuklarımız onlarla oynayacak. Biraz daha para verip oyuncağını alırız ama mümkünse dışarıda oynamasın ki topraktan alerji olmasın, üstü başı kirlenmesin. Güzel bir bilgisayar alalım ki derslerini en iyi şekilde yapabilsin hem arkadaşları ile oyun da oynar. Zaten bu yıl okula da başladı ve Pandemi’den dolayı eğitim online olacak, bu nedenle bir telefon ya da tablet alalım ki derslerinden geri kalmasın. Tabi gücümüz yeterse… Zaman değişiyor çocukluk değil Evet zaman eski zaman değil. Dünya değişiyor ve bu değişim bazı konularda bizi geriye götürürken özellikle teknoloji anlamında ileriye götürüyor. Bu değişime ayak uydurmak gerek. Elbette ki çocuklar, uygun yaşta ve ihtiyaç durumundaysa teknolojik aletlerle buluşacak. Merak ettiklerini araştırmayı öğrenecek. İnsanlarla iletişim kurmayı öğrenecek. Ama bir çocuğun; renkleri, sayıları, şekilleri öğrenmek için ekrandan göreceği bir görsele ihtiyacı yok. En güzel renkler doğanın kendisindedir zaten. Günümüzde mahallede oynayan çocuklar hala var. Çünkü hala, tam gün eğitim almayan veya her günü özel derslerle dolu olmayan, okuldan arta kalan zamanda “kendisinden sorumlu bir yetişkin” ile kalıp oyun oynamaya ve arkadaşları ile bir şeyler yapmaya fırsatı olabilen şanslı çocuklar var.  Ancak sayıları azalıyor. Çünkü ebeveynler tam gün çalışınca ve bakacak birisi de olmayınca çocuklar mecburen eğitimsel bir faaliyetin içine girip binalara kapanmak zorunda kalıyor. Çünkü biz inanıyoruz ki eğitim kurumlarında ne kadar zaman harcarlarsa aldıkları eğitim de o kadar iyi olacak. Sokaklardaki çocuk kahkalarının azalmasının bir diğer sebebi de biz yetişkinlerin “zamanın kötülüğü”nden korkuyor olmamızdır. Oysa sokak öğretir çocuklara hayatın hep güllük gülistanlık olmadığını. Neşe içinde oynarken bir anda tartışma çıkabileceğini ve kendini savunmak ve korumak zorunda kalabileceğini… 90’larda çocuk olmak neydi? Düştün mü kalkmayı, küstün mü barışmayı bilmekti. Ufacık şeylerle mutlu olabilmek, bir avuç topraktan oyun yaratabilmekti. Peki suçlu zamane çocukları mı? Asla değil. Suçlu, kendi çocukluklarının harikalığıyla övünüp şimdiki çocukların yaşam kaliteleri için hiçbir şey yapmayan yetişkinlerin. Çocuklara özgürlük ve kendini ifade edebilecek boş zaman gerek, kendilerini bulmaları için gereken serbest alanı onlara sunmak gerek. Değişen dünya düzenine ayak uydurmak için onları yaratıcılıktan uzaklaştırmaya gerek yok, onlar zaten ihtiyaçlarını gidermenin yollarını bulacaktır. Bırakalım da çakıl taşlarının dengede durması için hangi noktadan üst üste yerleşmesi gerektiğini deneyerek bulsunlar, hayatlarında denge kurmanın zorluğunu, yanılmadan başarıya ulaşmanın mümkün olmayacağını, elleri acıyarak, üstleri kirlenerek öğrensinler. O at şeklindeki ağaç kütüğüne ilk binen olmak için her gün daha hızlı koşmayı denesinler ama bazen olamayacağını da bilip bununla başa çıkmayı başarsınlar.  

90’ların Dünyası- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

the-90s-quiz

Argasdi'nin 59. sayısı  "90'lar" dosya konusuyla yolculuğuna devam ediyor. Modern zamanlardan postmodern zamanlara keyifli bir okuma yapacağınız "90’ların Dünyası" Nazen Şansal'ın kaleminden sizlerle buluşuyor. the-90s-quizBir kafede, benden 10-15 yaş genç bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. 90'lı yıllardaki üniversite hayatımda okula para ödemediğimi, eğitimin ücretsiz ve kamusal olduğunu söylediğimde çok şaşırmıştı. Para verilmeden gidilebilen bir üniversite olabileceğini, o ana kadar hiç düşünmediğini söylemişti. Aynı günlerde, emeklilik haklarıyla ilgili bir konuşmada da bulunmuş ve 90'lı yılların başında emekli olanların çok daha şanslı olduğunu duymuştum. Ülkemizde işçi olarak bulunan Türkmenistanlı bir kadının 90'lardan önce aldığı devlet okulu eğitimi ile piyano çalabildiğini gördüğümdeyse kulaklarıma inanamamıştım. İyi de, neydi 20. asrın son 10 yılının hikmeti? İleriye doğru gitmemiz gerekmez miydi? Neden kaybediyorduk elimizdekileri? Hatta kaybettiğimiz sadece elimizdekiler değil; bunların yakın bir geçmişte var olduğu, dolayısıyla tekrar sahip olabileceğimiz fikriydi. 90'lara başlarken Doğu Bloku çözülmüş, Sovyetler Birliği dağılmıştı. Sınıf güçlerinin özel bir dengesinin ürünü olan sosyal refah devleti, kapitalizmin büyümesinin önünde engel olmaktan artık kalkabilirdi. Çünkü sermayeyi bazı tavizler vermeye; kamusal eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik gibi hakları tanımaya iten temel neden, devrimci bir sosyalist alternatifin varlığıydı. İşte 90'lar (aslında çoktan değişime uğramış olan) iki kutuplu dünyanın resmi olarak çökmesiyle başladı. Artık tek bir kutup kaldığına göre “küreselleşme” kandırmacası ve neoliberal reçete dünya çapında daha kolay uygulamaya konabilirdi. Küreselleşen emperyalist güçler ve Üçüncü Dünya arasındaki, yanlış olarak Soğuk Savaş diye adlandırılmış çatışma, 1945-1992 yılları arasında, büyük çoğunluğu Üçüncü Dünya ülkelerinde meydana gelen 143 savaşta 23 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Çağdaş küreselleşme süreci, Zapatistaların Komutan Yardımcısı Marcos’un “Üçüncü Dünya Savaşı” dediği ve günümüze kadar uzanan bir sürecin sonucudur.(1) KüreselleşME 90'lı yıllarda dünyayı değiştireceği iddia edilen iki tema vardı: Sermayenin küreselleşmesi ve internet teknolojisi ile telekomünikasyon “devrimi”ne dayanan yeni ekonomi! O yıllarda teknolojik devrimin küreselleşme sürecinin itici gücü olduğu ileri sürülüyor; elle tutulur mal ve hizmetler üreten eski ekonominin yerine, bu sektöre yapılan muazzam yatırımların yaratacağı yeni ekonominin, sınırsız büyüme, yüksek üretkenlik, zenginlik ve gücün yaygınlaşması anlamına geleceği savunuluyordu. Ama yeni bin yılın başlamasıyla birlikte “küreselleşme”nin, güçlü Avrupa ve Amerika devletlerine bağlı dev şirketlerin bir ürünü olup imparatorluk inşasına hizmet ettiği; teknolojik devrim mitinin de ABD-Avrupa sermayesinin emperyal savaşlar temelinde yayılmasını gizleyen ideolojik bir kılıf olduğu su yüzüne çıktı. Şöyle ki; çokuluslu şirketler pek çok ülkede üretim yaparken araştırma-geliştirme faaliyetleri ve kârlar ulus devletlerde merkezileşir. Ne çokuluslu şirketlerin yayılması ve kontrolü, onların ulus devletlere adeta bir zincirle bağlı olma kalıcı karakterini değiştirmiş ne de onların uluslararası faaliyetleri, merkezileşmiş imparatorluk inşası karakterini ortadan kaldırmıştır.(2) Teknolojik devrimin ekonomik krizleri önleyemediği, üretkenlikte önemli bir artışa yol açmadığı da görülmüştür. Hatta enformasyon sektörüne yapılan milyarlarca dolarlık yatırım, daha üretken alanlara yapılacak yatırımları engelleyerek getirisi düşük, yan sektörlere etkisi az olan bir sektörde aşırı sermaye birikimine yol açmıştır. Dahası; bilgisayarlarda milenyum krizi diye hatırladığımız, varlığı kuşkulu dijital kıyamet sorunu için yüz milyarlarca dolar harcanmıştır. 90’larda ABD-Avrupa yayılmasına kapıları açan sürükleyici güç, teknolojik devrim değil, Orta Doğu’dan Balkanlara neredeyse tüm dünyada çıkarılan savaşlar ve çokuluslu şirketlerin küreselleşme adı altındaki emek ve doğa sömürüsüdür. Solcuların eli armut mu topluyordu? Sosyal refah devleti ve halkın haklarının buharlaşması, doğal olarak büyük çaplı bir toplumsal hoşnutsuzluğa yol açacaktı. O halde bu politikaların uygulayıcılarının, çatışma potansiyeli gösteren sınıflar arasına girip “toplumsal tampon” yaratacak devlet karşıtı ideolojiye sahip örgütleri finanse etmesi işe yarar bir formül olabilirdi. Oldu da… Hükümet dışı sivil toplum diye tarif edilen bu örgütlerin sayısı 90’lara gelindiğinde binlere ulaşmış ve dünyada 4 milyar dolayına yakın para yardımı alıyorlardı.(3) Neoliberalizme muhalefet büyüdükçe ABD ve Avrupa hükümetleri ve Dünya Bankası, STK’lara sağladıkları fonları artırdı. Aslında bu fonlarla, çokuluslu şirketlerle birlikte kendilerinin yarattığı yıkımın ve yoksullaşmanın kurbanlarını bir nebze de olsa tazmin ediyor hem de bunu o ülkenin muhalifleri eliyle yapıyorlardı. Yani solcuların eli armut değil Dolar topluyordu. Böylece, projelerini toplumsal hareketin önünde tutan, insanların hayatını mahveden yapısal sorunlara değil bunları palyatif olarak çözecek mali ve teknik imkânlara odaklanan bir sivil toplumculuk anlayışı aldı yürüdü. STK’ların apolitik tavırları ve yardıma odaklanmaları, halk kesimlerini depolitize edip dağıttı. Toplumsal hareketlerin eski önderleri, sendika ve emekçi kadın örgütlerinin liderleri ya da eski sol aydınlar, yüksek ücret, uluslararası prestij , “iyilik” yapma isteği gibi gerekçelerle STK’larda yuvalandılar. Onlara yukarılara tırmanma fırsatı sunan 90’lar, köylü, işçi ve özellikle kamu hizmetlerinde çalışanlar için aşağılara kayma anlamına geliyordu. Modern zamanlardan postmodern zamanlara 90’lı yıllarda toplumsal değerlerde yaşanan kültürel erozyonun bir sebebi de modern zamanların, akla ve bilime dayalı bütünlüklü ideolojilerin sonunun ilan edilip postmodern zamanlara geçişin yaşanmasıdır. Artık her konu esnek, her alan belirsiz, her etik değer değişebilirdir. Toplumun değil bireyin ihtiyaçları ön plandadır. Dinler gibi bilimin de egemenliği yıkılmalı, her ilişkide görülen (yani aslında görünmez olan) iktidar reddedilmelidir. Mutlak doğrunun olmayıp her şeyin göreceli olduğu, kuralsızlığın kural, ilkesizliğin ilke sayıldığı bu düşünme biçiminin kültürel etkileri 90’lı yıllarda siyasetle, televizyonla, edebiyatla, sanatla, yaşamımıza iliş(tiril)miş durumdadır. İyi olan şu ki; geçici ve bölünmüş kimlikler yerine tarihsel ve belirgin sınıfsal çelişkileri ön plana alarak direnenler ülkemizde de dünyada da var olmaya devam etmektedir.   (1)  James Petras, Küreselleşme ve Direniş, Cosmopolitik Kitaplığı, Küreselleşme: Sosyalist Bir Perspektif (2)  James Petras, a.g.e.,  Neomerkantilist İmparatorluklar Çağında 3.Teknolojik Devrim Miti (3)  James Petras, a.g.e.,  Latin Amerika’da Emperyalizm ve Sivil Toplum Kuruluşları  

90’larda Türkiye ve… – Celal Özkızan

By Şifa Alçıcıoğlu

2 (1)

90'lar dosya konusuyla sizlerle buluşan Argasdimiz, 90'lar Türkiye'sini ele alan yazısıyla sizleri geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Celal Özkızan'ın kaleme aldığı makalede, o yılların  ekonomisine, işçi sınıfının gidişatına, siyasete ve siyasi cinayatelere değin birçok farklı konu ele alınıyor.  (Argasdi'ye 10 TL karşılığında gazete bayiilerinden, Baraka Kültür Merkezi lokalinden ve bölgenizdeki Khora Kitap'tan ulaşabilirsiniz.) 2 (1)Bu yazıda, 90’lı yılların Türkiye’sinin çeşitli boyutları, ayrı başlıklar altında ele alınacaktır. Her bir başlığın birbiriyle ilişkili olduğunu ve 1990’lı yılların Türkiye’sinin hikayesinin, 1980 darbesini takiben yaşanan neoliberal toplumsal dönüşümün üzerinde yükseldiğini akıldan çıkarmadan bu yazıyı okumak, yazıyı daha anlamlı hale getirecektir. 90’larda Türkiye ve ekonomi 90’lı yıllar, Türkiye ekonomisi için çok sancılı bir dönemi temsil eder. Özel olarak 1988-1999 arası dönem, Ercan’ın(1) tanımlamasıyla “para-sermaye, özellikle uluslararası para sermaye hareketlerine dayalı birikim dönemi”ni temsil eder. Bu doğrultuda faiz oranları ve kamu borçlanması artırılmış, sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir. Bu yönelimin bir sonucu olarak önce 94 kamu borç krizi, sonrasında ise 2000-2001 bankacılık krizi yaşanmıştır. 90’lı yıllara makroekonomik açıdan bakıldığında; dış ticaret açığının modern Türkiye tarihinde ilk kez ciddi şekilde büyüdüğü, dış borç yükünün muazzam seviyelerde arttığı ve enflasyon oranlarının ülkenin tarihindeki en yüksek seviyelere çıktığı bir tablo ile karşılaşılmaktadır. 1988-2002 dönemi, ortalama %3,2 ile Cumhuriyet tarihinin en düşük büyüme hızının yakalandığı dönemdir. Bunda, sermaye birikim oranlarında yaşanan çok büyük düşüş ciddi bir etkendir. 90’larda Türkiye ve işçi sınıfı 90’lı yıllar, Türkiye’de “proleterleşme” dalgasının yaşandığı bir dönemdir. 1990 yılına gelindiğinde bir ücret veya maaş karşılığında çalışanların toplam istihdama oranı %39 iken, 2000’li yılların başında bu oran %51’e çıkmıştır.(2) Emekçi sayısındaki bu ciddi yükselişe karşın, toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısında sadece oransal anlamda değil mutlak anlamda da düşüşler gerçekleşti. Kamuda 1990-2000 döneminde toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı 909,787’den 648,119’a düşerken, özel sektörde toplu iş sözleşmesi kapsamında 1986 yılında 630,000 olan işçi sayısı 2000 yılında 388,934’e düşmüştür (a.g.e, 58). Yine de, emek hareketinin topyekün geri çekilmesine yol açan 80’lerin politik anlamda baskıcı ve ekonomik anlamda neoliberal saldırıları, meşhur 89 Bahar Eylemleri başta olmak üzere emek hareketinin üzerindeki ölü toprağı atmasıyla kısmen de olsa kesintiye uğradı. Neoliberal dönüşümün sermaye lehine yarattığı pazarlık gücünün sendikalaşma ve toplu sözleşme üzerindeki olumsuz baskısı bu toparlanmadan pek etkilenmemekle birlikte, reel ücretlerin toplam katma değer içindeki payı 1988’deki dip nokta olan 15,4’ten 99 yılında 20,9’a çıkmıştır.(3) 1 (2)90’larda Türkiye ve siyaset 90’lar Türkiye’sinin siyasal yaşamı, 80’lerdeki neoliberal toplumsal dönüşümün sancıları ile şekillenmiştir. 1990-2000 arası dönemde Türkiye’de 11 değişik hükümet kurulmuştur. ANAP’ın son birkaç yılı ile Ecevit’in 137 günlük kısa deneyimi haricinde bütün hükümetler, koalisyon olarak hayat bulmuştur. Ekonomi politikaları konusunda ciddi bir farklılık gösteren alternatiflerin yokluğuna tezat olarak, siyasal alanın yeniden düzenlenmesi bakımından “düzen içi siyasi rekabet”in kızıştığı bir dönemdir 90’lar. Bu kızışmanın sebeplerinden biri, egemenlerin halka karşı neoliberal dönüşümle birlikte mutlak zafer kazanmasına karşın, 90’ların sıkıntılı ekonomik ortamının egemenlerin kendi içinde bir siyasal istikrar yakalayamamasına sebep olması, yani kazanılmış düzeni yönetememe krizinin yaşanmış olmasıdır. Bu kızışmanın sebeplerinden diğeri ise, 80’lerin halkta yarattığı ekonomik yıkımın doğurduğu öfkenin ve sosyal kaynamanın, ekonomik bir alternatifin yokluğunda kendisini çeşitli kimlik politikaları aracılığıyla ifade etmesi ve bunun bir sonucu olarak da siyasal alanın, kimlik politikaları temelli bir rekabetçe şekillenmesidir. Bu çerçevede, bir yanda gerek silahlı gerek siyasi kanadıyla 90’larla birlikte artık tamamen kimlik temelli çizgide mücadele veren Kürt Hareketi’nin 90’lı yıllar boyunca en üst noktaya varan ve ancak 99’da Öcalan’ın yakalanmasıyla güç kaybeden isyan hareketleri (Serhildan); bir yanda Kürt Hareketi’ne karşı mutlak bir uzlaşmazlıkla, Türk kimliği temelinde ve düşük yoğunluklu savaş yöntemiyle saldırgan bir tutum izleyen egemen siyasi çizgi; bir yanda yoksullaşan ve güvencesizleşen kitleleri din temelli kimlik üzerinden ve özellikle de kazandığı belediyeleri bir araç olarak kullanıp örgütleyen, bu esnada da küçük burjuvalıktan büyük burjuvalığa terfi eden Siyasal İslamcı çizgi; bir yanda, halkçı bir içerikten tamamen yoksun, düzen içi siyasette kendine alan açmak dışında bir işlevi olmayan ve tepe ifadesini 28 Şubat Kararları’nda bulan askeriye destekli “laikçi” siyasi çizgi; bir yanda 96 Gümrük Birliği Antlaşması ve 99 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen onaylanması ile tepe ifadesini bulan, fikirsel öncülüğünü büyük finans ve ticaret sermayesinin çektiği siyasi çizgi… 2000’li yıllarla birlikte bu mücadeleden Siyasal İslamcı çizgi -diğer çizgileri de kendi içinde eriterek- zaferle ayrılmış olacaktı, fakat bu kavganın kazananı kim olursa olsun, alternatif ekonomi politikalarının yokluğunda, kaybeden her halükârda Türkiye halkları olacaktı. 3 (2)90’larda Türkiye ve siyasi cinayetler 90’lı yıllar Türkiye’si çok sayıda siyasi cinayete tanıklık etmiştir. Bu siyasi cinayetlerin kurbanları arasında Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Musa Anter, Uğur Mumcu, Metin Göktepe, Özdemir Sabancı ve Ahmet Taner Kışlalı vardır. Bugün akıllarda en çok kalan ise toplu siyasi cinayetlerin en acı örneklerinden biri olan ve 2 otel çalışanı ile 33 sanatçı ve aydının öldürüldüğü Sivas Katliamı’dır. Sivillerin hedef alındığı Sivas Katliamı’ndan kısa bir süre sonra, “misilleme” adı altında yine sivilleri hedef alarak 28 kişiyi öldüren PKK’nın öznesi olduğu Başbağlar Katliamı’nı da not etmek gerekir. Bu siyasi cinayetlere ek olarak, 90’lı yıllar, gözaltında “ölen” insanlara da acı bir biçimde tanıklık etmiştir. Bu insanlar arasında Hacettepe öğrencisi Birtan Altunbaş, Cumartesi Anneleri’nin ortaya çıkış sebebi olan Gazi Mahallesi’nden aktivist Hasan Ocak ve sendikacı Süleyman Yeter bulunmaktadır. Konu ile bağlantılı olarak, 90’lı yıllar Türkiye’si Zonguldak Kozlu’da 263 işçinin ölümüyle sonuçlanan maden patlamasına, 22 kişinin hayatını kaybettiği Gazi Mahallesi Olayları’na, kamuoyunda “Manisa Davası” olarak bilinen 16 liseli gencin işkenceden geçirilmesi olayına, 3 kişinin öldüğü 1 Mayıs 1996 Olayları’na, 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan 96 yılı cezaevi kitlesel açlık grevlerine ve öğrenci Kenan Mak’ın ülkücüler tarafından öldürülmesine de tanıklık etmiştir. 4 (2)90’larda Türkiye ve “doğal” cinayetler 90’lar Türkiye’si; deprem, sel ve heyelan facialarının çok acı bir biçimde deneyimlendiği bir on yıl olmuştur. Herkesin aklına kazınmış olan ve 19 bine yakın kişinin ölümüyle sonuçlanan 99 Gölcük Depremi’nin yanısıra 653 kişinin öldüğü Erzincan Depremi, 90 kişinin öldüğü Afyon Depremi, 74 kişinin öldüğü Isparta’da sel ve heyelan faciası, 61 kişinin öldüğü İzmir sel felaketi ve 1,000’e yakın kişinin öldüğü Düzce Depremi, 90’lı yılların en büyük kayıplı faciaları olarak kayıtlara geçmiştir. 5 (1)90’larda Türkiye ve siyasi skandallar Günümüz Türkiye’sinde siyasi skandalların siyasetin gayet olağan bir parçası olarak kanıksanmış olmasının ve “skandal” olarak bile görülmemesinin aksine, 90’lı yıllarda siyasi skandallar ciddi birer gündem, tartışma ve protesto konusuydular. 90’lı yılların en büyük siyasi skandalı, Susurluk idi. Bürokrasi-siyaset-mafya ilişkilerinin beklenmedik bir anda açığa çıkmasına sebep olan bir trafik kazasının ardından patlak veren skandal, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemleri” ile kitlesel olarak protesto edilmişti. Susurluk’un yanı sıra, İSKİ genel müdürünün İSKİ ihalelerini paravan olarak kurduğu şirketlere verdiği 93 İSKİ Skandalı, Civangate olarak bilinen ve Emlak Bankası etrafında gerçekleşen rüşvet ve cinayet skandalı ile Necmettin Erbakan’ın ve diğer bazı Refah Partisi yetkililerinin hapis cezasıyla sonuçlanan Kayıp Trilyon Davası, bu dönemde öne çıkan siyasi skandallardır.   Referanslar (1)Ercan, F. (2006). Türkiye’de Kapitalizmin Süreklilik İçinde Değişimi (1980-2004). Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi içinde (375-411). Dipnot. (2)Çelik, A. (2006). Yeni Sorun Alanları, Eğilimler ve Arayışlar: Sendikaların Yeni Dünyası. F. Sazak (Der.), Türkiye’de Sendikal Kriz ve Sendikal Arayışlar içinde (17-74). Ep    os (3)Boratav, K. (2005). Türkiye İktisat Tarihi (9. Baskı). İmge.   .    

Argasdi’nin 59. Sayısı “90’LAR” Dosya Konusu ile Çıktı

By Zekiye Şentürkler

Argasdi Sayı 59 kapak

Baraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 59. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, dizi/sinema, dergi/kitap, feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “90’LAR” teması ele alınıyor. 10 TL okur katkısı ile satılan 24 sayfalık renkli dergi, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitap Cafe’lerden ve Baraka Kültür Merkezi’nden temin edilebilir. “Karo, Cinayet, Tutulamayan Kalem” başlıklı gündem yazısı ile pandemi döneminde hükümetin ülkede yarattığı kaos, okulların açılamaması ama casinoların açık olması gibi konuların değerlendirildiği derginin “Memleketin Ahvali” bölümünde, son üç ay içerisinde gazetelere yansıyan önemli haberler mizahi ve eleştirel bir üslupla okura sunulmakta. FeministİZ sayfalarında, 90’larda Türkiye’deki feminist hareket konusunu işleyen makalemiz bulunuyor. Belleğin tozlu sayfasında ise Venezuela’ya gidiyor ve Hugo Chavez’in ardından gelişen olayları anlatıyoruz. Sanat sayfalarında ise bu sayı bir değişiklik yapıp film ve kitap köşelerini 90’lara damgasını vuran dergiler ve diziler ile değiştiriyoruz. Kıbrıs Kültürü sayfasında ise kaybolan kültürümüz inceleniyor. Şiirlerle bezenen Lyricus bu sayı 90’larda dilimize dolanan unutulmaz şarkıların aslında çok meşhur bir şairin şiirleri olduğunu söylüyor bize. Argasdi’nin 90’LAR olarak belirlediği dosya konusunda ise teknolojiden, çocukluğumuza, 90’ların dünyasından 90’ların Türkiye’sine pek çok makale sizlerle buluşuyor. Bunların yanı sıra “90’lar deyince akılınıza ne gelir” sorusuyla bazılarımızı çocukluğuna, bazılarımızı gençliğine ama hepimizi benzer anılara alıp götürecek röportajlar yer alıyor.

Suffragette/Diren – Pınar Piro

By Zekiye Şentürkler

suffragette

Oy hakkı alma mücadelesi Üç dalga halinde gelişen ancak hala birçok insan tarafından tam anlamıyla anlaşılamamış olan Feminizm, yüzyıllardır sanatın birçok alanına yansımıştır. Birçok tiyatro oyunu, birçok film bu düşünceden beslenmiştir. Son olarak 2016 yılının Ocak ayında ‘Diren/Suffragette’ filmi feminizmin daha çok birinci dalgasının tarihsel sürecine değinmektedir. İngiltere’de 1910’lu yılların başlarında geçen film, sanayi devriminden sonra zor koşullarda büyük emek harcayan ancak maddi karşılığını çok da alamayan kadınların hikayesi etrafında, kadınların da erkeklerle eşit olduğunu ve kadınların da erkekler gibi oy kullanmaları gerektiğini savunan süfrajet hareketini anlatıyor. İşçi sınıfında yer alan kadınların ‘seçme ve seçilme haklarını’ elde etme mücadelelerini konu alan suffragette filminin ismindeki ‘get’, bir hakkın verileceği değil alınacağını ifade etmektedir. Filmde kadınlar başlangıçta oldukça barışçıl yöntemler denemiştir. Ancak iş yerlerinde uğradıkları tacizler, haklarının ödenmemesi, çalışma yaşamındaki sağlığı tehdit eden unsurlar onları verdikleri mücadeleyi farklı bir platforma taşımak zorunda bırakmıştır. Filmin ana karaketeri Maud (Carey Mulligan) olarak algılansa da aslında filmdeki bütün kadınlar başroldedir. Çünkü filmdeki her karede yer alan kadınlar o mücadelenin olmazsa olmaz esas karakteridirler. Nitekim Maud, başlangıçta fabrikada çocukluğundan bu yana uğradığı tacize rağmen uslu uslu çalışmakta, eşine ve çocuğuna karşı bütün görevlerini yerine getirmekte, bütün bunların doğal sonucu olarak da toplum içinde sorunsuz ama ‘kimliksiz’ olarak yaşamaktadır. Ancak bütün hayatı aynı çamaşırhanede çalıştığı Violet’i eylemciler arasında görmesiyle değişir. Maud, yavaş yavaş direnişin içinde yer almaya başlar. Tanıştığı kadınların güçlü kimliği onun bu oluşum içinde olmasını kolaylaştırmıştır. Filmin gözler önüne serdiği en acı gerçek ise kadınların özel hayatlarının mücadelede yer alabilmelerinin önündeki en büyük engel olduğudur. Nitekim Maud, sufrajetlere katıldığı andan itibaren hayatında büyük darbeler görmüştür. Eylemde tutuklanıp sonrasında da polis tarafından evinin kapısının önüne bırakılınca, kocası tarafından sokağa atılmıştır. Çocuğunu görmesini de engelleyen kocası, Maud’a ‘Beni utandırıyorsun’ diye bağırarak adeta toplumun bakış açısını haykırmıştır. Sonrasında da çocuğunun başka bir aileye evlatlık verilmesi Maud’u çok zor bir sınava soksa da o, hakları uğruna mücadele etmekten geri kalmaz. Filme konu olan sufrajet hareketinde, devlet erkiyle kolayca özdeşleşebilen erkeklerin sözlü ya da fiili her türlü şiddetine maruz kalan kadınlar, yılmadan mücadeleye devam ediyorlar. Yasaya saygı duymak yerine yasayı saygı duyulacak hale getirmeye çalışıyorlar. Sufrajet hareketinin yılmadan verdiği mücadele, pasif direniş, iş bırakma, açlık grevleri gibi eylemlerle devam ediyor ve seslerini duyurana kadar durmuyorlar. Kısa bir süre sonra da kadınlar oy verme hakkına kavuşuyorlar. Sufrajetlerin bu savaşını anlatan ve Türkçe’ye Diren filmi, merkezine tarihe adını yazdırmış öncüleri değil, harekete katıldığı için hayatından büyük fedakarlıklarda bulunan binlerce kadından herhangi birisini anlatıyor. Peki oy hakkı kazanmak kadınların kurtuluşunu sağladı mı? Evet diyebilmeyi çok isterdim. Oy kullanıyorlar ama tıpkı filmde gösterildiği gibi hala tecavüze uğruyorlar ve devlet bunun önüne geçmiyor. İş yerinde mobbinge maruz kalıyorlar. Kısacası ister şehirli, ister köylü; ister işçi, ister beyaz yakalı olsun kadınlar sistemli olarak sömürülmeye devam ediyorlar. Bu da demek oluyor ki kazanılacak daha çok hak var ve elden ne geliyorsa, feda edilecek çok kıymetli değerlere mal olacaksa dahi, mücadele etmek zorundayız. Maud, hepimiz gibi ‘herhangi biridir’ ve filmin sonunda da alışık olduğumuz klasik senaryo gereği olarak kahramanlaşmaz ama aslında en gerçek kahramandır; filmde gördüğümüz tüm kadınlar gibi... Bir hareket, onu başlatanlar olmadan hayata geçemez belki ama sonradan katılanlar olmazsa da varlığını sürdüremez. Bu filmin izleyicisine vermek istediği mesajlardan en kıymetlisini gözden kaçırmamak gerek; hep beraber güçlü olabileceğimizi, kadın olarak ve en önemlisi insan olarak haklarımızı hep birlikte aramaktan vazgeçmememiz gerektiğini…

Antik Yunan’dan Günümüze Olimpiyatlar – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler

resim 1

Dünya’nın en kapsamlı spor etkinlikleri olarak kabul edilen ve sporla uğraşan herkesin bir gün orada yarışma hayâli kurduğu olimpiyat oyunları bu yıl Japonya’nın Tokyo şehrinde 24 Temmuz-9 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecekti. Tüm dünya çapında yaşanan salgın nedeniyle ertelenmiş olsa da gelin hep birlikte olimpiyat oyunları tarihçesini yakından inceleyelim. Antik Yunan’daki olimpiyat oyunları Günümüzde dört yılda bir düzenlenen olimpiyat oyunlarının kökeni Antik Yunan’a dayanmaktadır. Düzenlenen ilk oyunların, Yunan tanrısı Zeus adına düzenlendiği bilinmektedir. İlk yaz olimpiyatları Yunanistan’ın Olimpia bölgesinde MÖ 776 yılında yapıldı. Tabii ki  olimpiyat oyunları, günümüzdeki modern oyunlardan oldukça farklıydı. O dönemlerde olimpiyatlarda tek branş olarak maraton koşuları vardı ve oyunlar bir günde tamamlanıyordu. Yarışmalara sadece erkek sporcular katılabiliyor ve sporcular çıplak şekilde yarışıyorlardı. Ayrıca yarışmaları kadınların izlemesi ile yasaktı. Zamanla oyunlara disk atma, cirit, uzun atlama, boks, güreş, atlı araba gibi branşlar da eklenmiş ve branş sayısının artmasıyla yarışlar beş günde tamamlanmaya başlamıştır. Yunanistan’ın MÖ 146 yılında Romalılar tarafından işgal edilmesiyle oyunlar Atina’ya taşındı. MS 392 yılında kadar devam eden olimpiyat oyunları Bizans İmparatoru 2. Theodosius’un oyunların yapıldığı stadyumu yıkmasıyla sona erdi. Modern olimpiyat oyunları 1892'de Paris Sorbonne Üniversitesi’ndeki bir konuşması sırasında Fransız Baron Pierre de Coubertin uluslararası spor organizasyonu fikrini öne sürdü. Coubertin, 1870-71 yıllarındaki Fransa-Almanya savaşının ardından, spor eğitimini ve spor kurumlarını güçlendirerek ülkede sporu yaygınlaştırmanın savaşları önleyebileceğini savunuyordu. 23 Haziran 1894'te Coubertin önderliğinde “Uluslararası Olimpiyat Komitesi” 13 ülke ve 79 temsilci ile ilk kez toplandı ve olimpiyat oyunlarının yeniden düzenlenmesine ve ilk modern olimpiyatların 1896'da olimpiyatların doğduğu yer olan Atina'da gerçekleştirilmesine karar verdi.   (Resim 1)   Olimpiyat sembolleri En çok bilinen olimpiyat sembolü iç içe geçmiş farklı renklerdeki halkalardır. Beş iç içe halka beş kıtayı (AmerikaAfrikaAsyaAvustralyaAvrupa) temsil eder. Beş kıtadan ülkelerin katıldığı ilk olimpiyat ise 1912 Yaz Olimpiyatları'dır. Seçilen bu renklerden en az biri her ülkenin bayrağında bulunmaktadır. Dolayısıyla sanılanın aksine bayraktaki renkler, herhangi bir kıtayı değil aslında ülkeleri temsil etmektedir. Olimpiyat bayrağı 1914'te kabul edildi ve 1916'daki olimpiyatlarda kullanılması kararlaştırıldı. Ancak 1916 Olimpiyatları Birinci Paylaşım Savaşı nedeniyle iptal edilince, bayrak ilk olarak 1920 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı. (Resim 2) Olimpiyatların sloganı üç kelimelik Latince ifadedir: Citius, Altius, Fortius. "Daha hızlı, Daha yüksek, Daha güçlü." anlamına gelen ifade sporcunun birinci olmayı değil, elinden gelenin en iyisini yapmasını öğütler. Sloganın bir diğer anlamı da şudur: "En önemlisi kazanmak değil, katılmaktır". Slogan Pierre de Coubertin'in önerisiyle 1894'te Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin kuruluşuyla beraber kabul edildi. Her olimpiyat öncesinde törenle olimpiyat ateşi yakılır ve bu ateş oyunlar bitine kadar yanar. Olimpiyat meşalesi antik dönemde olduğu gibi günümüzde de Yunanistan’ın Olimpos Dağı’nda mercek yardımıyla güneş ışığı kullanılarak yakılır. Yakılan meşale olimpiyatların düzenleneceği yere kadar ülke ülke dolaştırılır ve olimpiyatların açılış törenindeki olimpiyat ateşi bu meşale ile yakılır. Olimpiyat Ateşi ilk olarak 1936 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı. (Resim 3) Olimpiyatlara savaş engeli Savaşları önlemesi fikriyle yeniden organize edilmeye başlanan olimpiyatlar, ne yazık ki iki kez savaş nedeniyle yapılamadı. 1916 yılındaki Berlin Olimpiyatları Birinci Paylaşım Savaşı nedeniyle, 1940 Tokyo ve 1944 Londra Olimpiyatları ise İkinci Paylaşım Savaşı nedeniyle yapılamadı. Kuşkusuz ki bu durum, olimpiyat tarihinin en büyük utançlarından biridir.   Boykotun damga vurduğu olimpiyatlar İlk olimpiyat boykotu 1956 yılında Hollandaİspanya ve İsviçre tarafından Macaristan'daki siyasal olayları protesto için yapıldı. Bunun yanında KamboçyaMısırIrak ve Lübnan, Arap-İsrail Savaşı'nı protesto için bu olimpiyatlara katılmadı. Boykotların olimpiyatlara en önemli etkisi ise Soğuk Savaş döneminde yaşandı. 1980 yılında Moskova’da düzenlenen olimpiyatlara Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali gerekçe gösterilerek başta ABD olmak üzere tam 64 ülke katılmama kararı aldı. Dört yıl sonra bu kez ABD’nin Los Angeles kentinde düzenlenen oyunları ise “Doğu Bloku” ülkeleri boykot etme kararı aldı. Sovyetler Birliği başta olmak üzere aralarında Doğu Almanya ve Küba’nın da bulunduğu 13 ülke olimpiyatlara katılmama kararı aldı.   Günümüzde olimpiyatlar Sporseverlerin iple çektiği olimpiyat oyunlarında dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın dünyanın her yanından binlerce sporcu bir araya gelir. Olimpiyatlar, sporun birleştirici gücünün en fazla hissedildiği organizasyonlardan biridir. Her ne kadar olimpiyatlar günümüzde artık korkunç paraların döndüğü, bazı sporcuların yarış kazanmak için doping kullanmak gibi bir yanlışa yöneldiği bir hâl da almış olsa, sporun bu çirkin yüzüne karşı barışçıl ve dayanışmacı tarafı bugün olduğu gibi gelecekte de ağır basmaya devam edecektir.     Kaynakça: (1)  www.gzt.com/zpor/antik-yunandan-rioya-uzanan-olimpiyat-oyunlarinin-tarihi-yolculugu (2)  www.tr.wikipedia.org  

Kıbrıslı Zeno* ve Stoacılık – Hasan Mert Şimşek

By Zekiye Şentürkler

cyprus-larnaca-administration-building-colonial-style

* Bazı kaynaklarda Zeno olarak da geçen Kıbrıslı Zenon, M.Ö dördüncü ve üçüncü yüzyıllarda yaşamış en önemli filozoflardan biridir.   Zeno, 22 yaşına kadar bir tüccar iken hayatının ileriki yıllarında; yeryüzündeki en güçlü krallardan, halkının özgürlüğü için mücadele eden, haksızlığa uğramış önderlere kadar birçok kişiye ilham verecek ve tarihin akışını değiştirecek bir felsefe okulu kurmuştur. Bu başarıyı ona getiren yegane şey ise sahip olduğu en önemli şeyi kaybetmesi, gemisinin batmasıdır. Gemisi battıktan sonra kendini Atina'da bulan Zeno, bir kitapçıda, Ksenophon'un Sokrates'ten Anılar kitabını okumaya koyulur. Okuduklarından etkilenen Zeno, kitapçıya Sokrates gibi insanları nerede bulabileceğini sorar. Saatlerdir dükkanında kitap okuyan Zeno'dan kurtulmak isteyen kitapçının onu o sırada sokaktan geçen Thebesli Krates'e yönlerdirmesiyle dönemin en önemli felsefe okullarından Kinizm ile tanışır. Krates'in yanındaki eğitimi bittikten sonra dönemin diğer önemli felsefe okullarında kendini geliştiren Zeno, M.Ö 300 civarlarında Stoacılık okulunu kurar. Atina'da bulunduğu kırk yıllık süre boyunca Atinalıların saygısını kazanır ve kendisine altından bir çelenk ile surların anahtarı dahi verilir. Kendisine vatandaşlık sunulsa da Zeno, öz vatanının vatandaşı olmayı tercih ettiğini söyler ve teklifi geri çevirir. Bir gün okuldan ayrılırken merdivenlerden düşen ve ayak parmaklarından birini kıran Zeno, bunu ölümünün yakın olduğunun bir işareti olarak görür ve "Geliyorum, geliyorum, neden sen hep beni çağırırsın?" diyerek o gün hayatına son verir. Bazı kaynaklara göre Zeno, düştüğü yerde nefesini tutarak kendini öldürmüştür ki buna inanıp inanmamayı size bırakıyorum. Zeno'nun eserlerinin büyük bir kısmı kaybedilmiş olsa da Stoacı felsefe, Zeno'nun ölümünden sonra da gelişmeye devam etmiştir. Stoacı felsefenin temel amacı, içsel barışı sağlamak ve dünya ile uyum içinde bir yaşam sürmektir. Öğretileri, mutlu ve tatmin edici bir hayat yaşamaya yöneliktir. Kişi mutluluk ve tatmini, zevklerde değil kendi içinde bulmalıdır. Ancak böylece kişi, her koşul altında iyi bir hayat sürebilir. Stoacılara göre bunun yolu da erdemli yaşamaktan geçer. Erdemler, Stoacılar için hayatın her alanında en önemli araçlardır. Bir Stoacı için hayatta karşısına çıkan her şey erdemli davranmak için bir fırsattır. Bu erdemler: Bilgelik, cesaret, adalet ve ölçülülüktür. Stoacılara göre bilgelik; iyi, kötü ve farksızı ayırt edebilme yeteneğidir. İyi; erdemli davranmak, değişime açık olmak, zevklere teslim olmamak, hiçbir duyguya tamamen kendini kaptırmamaktır. Kötü; sorumluluklardan kaçmak, açgözlü ve gururlu olmak, adaleti hiçe saymak, çıkar için başkalarına zarar vermektir. Bu iki terime hepimiz aşikar olsak da Stoacılara göre iyi ve kötünün yanında, "farksız" da vardır. Farksız; para, ün ve mal varlığı gibi toplumsal yapılarla ilgili her şeydir. Farksız şeyler önemsenmemeli ve fazla değer verilmemelidir. Cesaret; kişinin duygu ve düşüncelerine bakmaksızın doğru bildiği şekilde düşünmesi ve davranmasıdır. Stoacılar korku, anksiyete ve arzu gibi duyguların kaçınılmaz olduğunu söyler. Asıl önemli olan bu duyguları hissetmemek değil, bunlara teslim olmamaktır. Ölçülülük; zevklere ve alışkanlıklara gereğinden fazla bağlanmamak ve yeri geldiğinde bırakılabileceklerini bilmektir. Kaderin kişiye getirdiği "iyiliklerin" değeri bilinmeli, tadı çıkarılmalıdır fakat onların aslında birer ihtiyaç olmadıklarını ve kaybedilebilecek şeyler olduklarını unutmamak gerekir. Son olarak adalet; diğer tüm erdemlerin pusulası olarak görülmelidir. Kişinin, topluma zarar vermemeye yönelik bir içsel adaleti olmalıdır. Bu erdem, toplumu yüceltmekten çok ona saygı duymaya yöneliktir zira aktif olarak toplum yararını gözetmek bu erdemin zorunlu bir parçası olarak görülmez. Roma'nın son iyi imparatoru olarak bilinen, Filozof Kral Marcus Aurelius'un sözleriyle "... ve sen hiçbir şey yapmayarak da adil olabilirsin." Bunların yanında bir Stoacı, değişime her zaman açık olmalı ve hiçbir şeyi kaybetmekten korkmamalıdır. Hayatla ve varoluşla uyumlu bir şekilde yaşamak ancak sürekli değişim halinde olmakla mümkündür. Çözülmesi mümkün olmayan sorunların ve değiştirilemeyecek koşulların üstesinden gelmenin anahtarı, kişinin kendisini onlara uyacak şekilde değiştirmesidir. Stoacılık üstüne benim görüşüm ise bu öğretileri herkesin kendine göre yorumlayıp kullanması yönünde. Sonuçta günümüz dünyası bu düşüncelerin yazıldığı dönemin dünyasından çok daha farklı ve çok daha karmaşık. Yine de bu öğretiler kişinin dış dünyayla etkileşiminden ziyade iç dünyasında kontrol sağlamaya odaklı olduğu için zamansızdırlar. Çoğumuz, çalışmak zorunda olduğumuzu düşündüğümüz işlerde, gereksiz gördüğümüz ama baskılardan dolayı gitmeye devam ettiğimiz okullarda, inançlarına neyin daha doğru olduğundan daha fazla önem veren bir toplumun içinde, hayallerimizden gerçeklere yavaş ve acılı bir şekilde düştüğümüz, sonu gelmeyen döngüler içinde yaşıyoruz hayatlarımızı. Fakat bundan asırlar önce, gemisinin batışını dehşet içinde izleyen Zeno gibi yaşamaya devam etmeliyiz, erdemli ve kararlı bir şekilde.  

Bellekte Bugün: Baharı Müjdeleyen Şair, Pablo Neruda – Aziz Güven

By Şifa Alçıcıoğlu

pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5

Bellek:12 Temmuz 1904, Pablo Neruda doğdu. pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5Asıl adı Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto olan Şilili yazar ve şair Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904 tarihinde dünyaya geldi. Demiryolu işçisi baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olan Neruda, daha çocukluk yıllarında şiirler ve yazılar yazmaya başlamıştı. Çekingen bir öğrenci olarak okulda sürekli düşler kuran, durmadan kitaplar okuyan Neruda, ayrıca babasının görevli olduğu küçük taşra istasyonlarında geçirdiği çocukluk dönemi boyunca köylüleri, mevsimlik tarım işçilerini ve maden işçilerini yakından tanıma fırsatı bulmuş; kuşkusuz bu gözlemleri sonrasında onun şiirlerini ve yazılarını etkilemiştir. Mükemmel bir insan olarak tanımladığı babası genellikle şairlere, özellikle de oğlunun bu alanla ilgilenmesine karşıydı. Babasına göre, insanların ihtiyaç duyduğu kimseler; doktorlar, mimarlar, mühendislerdi. Bu görüşünden öte, işi oğlunun kitaplarını ve not defterlerini yakmaya kadar vadırması daha 14 yaşındayken Pablo’nun adını değiştirme kararı almasına sebep olacaktı. 10 yaşında şiir yazmaya başlayan Neruda, bu ismi Çek yazar Jan Neruda’nın “Küçük Mahallenin Dedikoduları” adlı öykü kitabından etkilenerek almış ve katılacağı bir şiir yarışmasına soyadını Neruda, adını ise Pablo olarak seçip katılmıştır. Sonrasında ise 1946 senesinde şu an bilindiği şekli ile adını ve soyadını resmiyete dökmüştür. Devrimci şair Pablo Neruda, yazdığı şiirler ve yazıların yanısıra aktif mücadeleden de uzak durmadı. İspanya İç Savaşı ve Garcia Lorca’nın ölümünden çok etkilenmiş olan Neruda; İspanya ve Fransa’daki Cumhuriyetçi hareket içerisinde yer aldı. Bu sırada şiirlerini topladığı “Kalbimdeki İspanya” (Espana en el Corazon) isimli eseri üzerine çalışmaya başlayan Neruda’nın bu kitabı iç savaş sırasında cephede basılmıştır. Neruda, daha sonraki eserlerinde de siyasi ve sosyal konuları işlemeye devam edecektir. Neruda, çeşitli ülkelerde konsolosluk görevleri de üstlenmiştir. İlk olarak 1939 yılında Paris’te İspanyol göçmenler için sonrasında ise Meksika’da konsolosluk görevine getirilmiştir. Güney Amerika kıtasının doğasını, insanlarını ve tarihi yazgısını epik şiir şeklinde anlattığı “Canto General de Chile” adlı eserini Meksika’daki konsolosluk görevi döneminde yazmıştır. Çeşitli ülkelerde yürüttüğü konsolosluk görevlerinin ardından 1943 senesinde ülkesi Şili’ye dönen Pablo Neruda, 1945’te senator seçilir ve Şili Komünist Partisi’ne katılır. 1947’de Başkan Gonzalez Videla’nın grev yapan madencilere yönelik baskıcı tutumunu protesto ettiği için iki yıl boyunca kendi ülkesinde kaçak yaşayan Neruda, 1949’da ülkesinden ayrılır ve 1952 yılına kadar çeşitli ülkelerde kalır. Yaşadığı sürgün hayatın etkisi ise bu dönemde yazdığı eserlerine sirayet etmiştir. Üstlendiği görevlerde ve bulunduğu ülkelerde deneyimlediklerini eserlerine yansıtabilen bir şair ve yazar olmuştur Pablo Neruda. Yaşamı boyunca güçlü siyasi duruşuyla da tanınmış, ülkesindeki ve İspanya’daki faşizme, karşı duruş sergilemiştir. 1970 yılında ise Şili başkanlığına aday gösterilmiş ancak daha sonra başkan seçilen Salvador Allende’yi desteklemiştir. Allende döneminde Şili’nin Fransa elçisi olarak görevlendirilen Neruda, 1971 senesinde edebiyat dalında Nobel Ödülü almıştır. Sonrasında yaşadığı sağlık sorunlarından dolayı Fransa’da yürüttüğü elçilik görevini bırakarak ülkesi Şili’ye dönen şair, 24 Eylül 1973 tarihinde hayatını kaybetmiştir.  Prostat kanserinden dolayı hayatını kaybettiği açıklanıp ölüm sebebi resmi kayıtlara böyle geçmiş olsa da Pablo Neruda’nın ölümünün faşist general Pinochet’in önderliğinde gerçekleşen faşist darbenin hemen sonrasında olması, bu ölümün sürekli sorgulanmasına sebep olmuştur. Tüm çiçekler koparılsa da baharın gelişinin engellenemeyeceğini haykıran Neruda, ölümünün üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen dizeleriyle halkların yüreğinde umut olmaya devam ediyor.  

Argasdi’nin 58. Sayısı “Seçim ve İrade” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

Seçimveİrade

SeçimveİradeBaraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 58. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, sinema, felsefe, spor, feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “Seçim ve İrade” teması ele alınıyor. 10 TL okur katkısı ile satılan 24 sayfalık renkli dergi, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitap Cafe’lerden ve Baraka Kültür Merkezi’nden temin edilebilir. “Umut Halkın İradesinde” başlıklı gündem yazısı ile Pandemi ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin değerlendirildiği derginin “Memleketin Ahvali” bölümünde, son üç ay içerisinde gazetelere yansıyan önemli haberler mizahi ve eleştirel bir üslupla okura sunulmakta. FeministİZ sayfalarında, Pandemi’de artan erkek şiddetini eleştiren ve kadınların siyasi yaşamdaki rolü ve kadın özgürleşmesini işleyen makalemiz bulunuyor. Belleğin tozlu sayfasında ise “Baharı müjdeleyen şair” Pablo Neruda anlatılıyor.  Sanat sayfalarında  “Suffraget/Diren” filminin ve hangimiz daha eşitiz diye sorgulayan “Hayvan Çiftliği” kitabının incelendiği yazıların yanı sıra, ülkemizdeki sanat ve müziğe bakışı içeren makalemiz yer alıyor. Kıbrıs Kültürü sayfasında ise Kıbrıs’ın şifalı bitkileri araştırılıyor. Ayrıca Olimpiyat oyunlarını inceleyen spor sayfamız, “Kıbrıslı Zeno ve Stoacılık” başlıklı felsefi makalemiz de dergimizde. Şiirlerle bezenen Lyricus ve karikatürlerle ülke gündemini takip ettiğimiz “Parmak İzi” de bu sayıda yer alıyor. Argasdi’nin Seçim ve İrade olarak belirlediği dosya konusunda ise değerli görüşlerini bizlerle paylaşan kişilerle yaptığımız ropörtajlar,  “Sizi biz kurtardık”çılar ve Kıbrıslı Türk Halkı isimli bir makale, “Seçim ve Devrimciler”, “Beşer Seçer”, “Dünden Bugüne Kıbrıslı Türk Halkının İradesine Müdahaleler”, “Göçmenin Yeri ve Derdi” isimli makaleler sizlerle buluşuyor.    

kktc’nin Korona İle İmtihanı- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto 3

Karantina günlerinde neler yaşadığımızı anlatan yazımız Argasdi'nin Pandemi Özel sayısında sizlerle buluşuyor... foto 32019 yılı sonunda ortaya çıkan yeni tip korona virüsü, kısa sürede tüm dünyaya yayılarak çok tehlikeli bir hâl aldı. Söz konusu bu virüs dışında hiçbir gündemimizin olmadığı bugünlerde, ülkemizde yaşananları hatırlamak; aynı zamanda süreci kendi açımızdan kısaca değerlendirmek amacıyla bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettik. Kıbrıs’ın kuzeyinde ilk pozitif vakanın ortaya çıkmasından birkaç hafta öncesine baktığımızda, virüs hızla tüm dünyada yayılıp adeta adım adım üzerimize geliyorken, kktc hükümetinin bu tehdide karşı hiçbir önlem almadığı görülüyordu. Önlem almamak bir yana dursun Başbakan Ersin Tatar bu virüsün büyütülecek bir şey olmadığını dile getiriyordu. Ülkemizde hastalık haberini aldığımız, 10 Mart gününü hatırlayacak olursak, neredeyse herkeste korkunç bir panik havası vardı. Elbette ki kriz anlarında yapılması gereken son şey paniktir. Kıbrıslı Türklerin gerek kktc devletinin sağlık sistemine güvensizliği gerekse de hükümetin bu krizi, halk sağlığını koruyucu anlamda iyi yönetemeyeceği düşüncesi bu panik havasının neden oluştuğuyla ilgili bizlere ipuçları sunuyordu. İlk pozitif vakanın çıktığı gün tüm okulların tatil edilmesi, belki de hükümetin bu süreç boyunca aldığı en doğru karardı. Okullar kapanırken, devlet dairelerinin ve özel sektördeki iş yerlerinin kapatılması içinse oldukça gecikildi. Bu gecikmenin arkasında yatan en önemli sebep, hükümetin ekonomik kaygılarıydı. Sürecin en başından beridir, ekonomik kaygılarını halk sağlığının önünde tutarken, tüm hatalı kararları da bu kaygıyla aldı. Özel sektördeki az sayıdaki iş yeri bu süreçte kendi inisiyatifleri ile işletmelerini kapatsa da aslında bu mesele kimsenin inisiyatifine bırakılamayacak kadar ciddiydi. Günler sonra, halkın yoğun baskısıyla alınan kapatma kararlarının geç alınmış bir karar olduğunu vurgulamak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Akıncı’nın tüm ısrarlarına rağmen sokağa çıkma yasağı kararının alınması için tam 12 gün beklendi. Halktan gelen yoğun baskı sonrasında, sürecin başında asla sokağa çıkma yasağı ilan edilmeyeceğini ifade eden hükümet geri adım atarak, geç ama doğru bir karara imza attı ve sokağa çıkmak yasaklandı. Bu süreçte Akıncı’nın tavırlarına da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Sürecin en başından beridir gerek güneyle istişare vurgusu yapması gerek sokağa çıkma yasağı konusundaki ısrarı, gerekse de sağlık kaygılarının ekonomik kaygıların ardında kalmaması konusundaki uyarıları çok yerindeydi. Tüm bunlar yaşanırken, Kıbrıs’ın kuzeyindeki vaka sayısı da günden güne artıyordu. Hükümet ise halk yararına derhâl alması gereken kararları, sermayeyi koruma adına almamakta ısrar ediyordu. Mevcut sağlık sistemimizin ve devlet hastanelerimizin bu salgınla baş edemeyeceği aşikârdı. Hükümet önce Mağusa Devlet Hastanesi’nin pandemi merkezi olmasını kararlaştırdı. Kısa sürede bu karardan vazgeçilerek Nalbantoğlu, doktorların tüm uyarılarına ve olumsuz görüşlerine rağmen pandemi merkezi ilân edildi. Oysa ki gerek donanım gerekse de altyapı olarak çok daha iyi durumda olan bazı özel hastaneler kamu yararına, en azından salgın tehlikesi geçene kadar kamulaştırılıp, pandemi merkezi hâline getirilebilirdi. Bu, çok yerinde bir karar olurdu ama ya hükümetin aklının ucuna bile gelmedi ya da sermayenin çıkarlarına aykırı olduğu için bu kararı almaktan geri duruldu. Alınan önlemler dolayısıyla ülkede neredeyse tüm ekonomik faaliyetler de durdu ve bu da bizleri bekleyen ciddi bir ekonomik kriz anlamına geliyor. Her ekonomik krizde olduğu gibi bunda da ilk göz dikilen tabii ki sermayedarların servetleri değil, emekçilerin kazandığı üç kuruş para oldu. Hükümet ekonomik tedbir olarak, kamu çalışanlarının maaşlarından ciddi bir kesinti yaparken; yıllarca bu ülkenin kaymağını yiyen ultra zengin kesimden sadece ricacı oldu. Oysa ki sermayenin değil halkının çıkarlarını düşünen bir hükümet olsaydı, yedi sülalesine ömür boyu yetecek kadar parası olan ultra zenginlerin servetleriyle ilgili çeşitli vergilendirme uygulamalarıyla hem sağlık sisteminin geliştirilmesi hem de halk için gerekli kaynak pekâlâ yaratılabilirdi. Bu şekilde ekonomik krizin esas tokadını yiyen başta özel sektör çalışanları ve küçük esnaf için ciddi bir kaynak yaratılabilirdi. Kısaca olan yine halka oldu. “Hayırsever iş insanlarımız” ise krizi fırsata çevirmekten geri durmayarak hem kirli isimlerini bir güzel parlattı hem de servetlerine en ufak bir zarar gelmedi. Öte yandan hükümetin emekçilerle ilgili hazırladığı “destek paketi” tam bir fiyaskoya dönüştü. Yapılacak 1500 TL destek kapsamına alınmayan meslek gruplarından mı bahsedelim, oldukça dar tutulan kapsama dahil olsa da alacağı destek için bile patronun insafına bırakılan özel sektör çalışanlarından mı, yıllardır bu ülkede iliklerine kadar sömürülen üçüncü ülke vatandaşlarının ırkçı bir tavırla tamamen görmezden gelinerek açlığa terk edilmelerinden mi? Özetle; bu süreçte hükümetin ve kktc devletinin hem sağlık hem de ekonomi politikasının sınıfta kaldığını net olarak söyleyebiliriz. Yapılan test sayısının azlığı, tam teşekküllü bir pandemi merkezinin oluşturulamaması, tutarsız açıklamalar, ihmâller, uzman görüşlerinin dikkate alınmaması, yapboz tahtası gibi yönetilen bir süreç, muğlaklıklar, halk yararına alınması gereken ekonomik önlemlerin sermaye yararına alınması… Tüm bunlar bir kez daha halkın çıkarlarını koruyan, güvenilir bir yönetim anlayışının ne kadar önemli olduğunu hepimize gösterdi.  

Sanata Bulaş- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

covidart

Argasdi pandemi sayısında yer alan "Sanata Bulaş" adlı makalemiz Tahsin Oygar'ın kaleminden sizlere ulaşıyor... covidartGünümüzden yaklaşık 17,000 yıl önce, mağara duvarlarına bizon ve at resimleri çizerek başlamış olabilir sanatın hikayesi… En azından şu ana dek bu kadarını biliyoruz. Sanat tarihi diye kabul edilen “tarih yazımı” aslında oldukça kısa bir geçmişe dayanır. Giorgio Vasari’nin  yazdığı ve ilkin 1550 yılında yayımlanan “Sanatçıların Yaşamlarına Göre Sanat, Kutsal Dahinin Eseri” ile başlıyor sanat tarihçiliği. Ama dokuma, resim, çömlek, ritim-müzik, heykel, ev ve tapınak inşaasını sanat olarak nitelendirirsek, ki öyledir, insanlık tarihi boyunca oldukça fazla sanat eseri olduğunu söyleyebiliriz. Bugün daha iyi anladığımız büyük salgınlar sanatın tarihinde de vardı. Tahmin edeceğiniz gibi bu salgınlar büyük toplumsal olaylara sebebiyet verdiği için de mutlak surette sanatı etkiledi ve etkileyecektir de… Örneğin 14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa’da başlayan veba salgını toplumsal alışkanlıkları önemli ölçüde değiştirdi. Bu değişikliklerin ise sınıfsal olarak imkanı olanların daha izole ortamlarda fikirsel ve sanatsal faaliyetlerini geliştirebilmelerine olanak sağladığı öne sürüldü. Hatta “Yeniden Doğuş” diye ifade edilen Rönesans’ı bile tetiklediği birçok araştırmacı tarafından iddia edilmekte. Tarihte salgınlar birçok toplumsal meseleyi direkt olarak etkiledi. Pandemik Covid-19 virüsünün de ekonomik, sosyal ve toplumsal bakımdan bugünün sanatını etkilediğini ve daha da etkileyeceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Şu andan baktığımızda bile, bazı sanat dallarının ve bunların sunuş formlarının hissedilir derecede değiştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Buraya geçmeden önce yaşamakta olduğumuz bu salgının sanata olan etkilerini daha iyi kavrayabilmek için aşamalara bölmek gerek diye düşünüyorum; çünkü süreç içerisinde sanatsal anlamda da değişiklikler oldu ve daha da olacağa benziyor. Panik ve dayanışma İlk aşamada insanların bu pandemi koşullarında izole bir halde yaşayabilmelerini sağlamak, yalnızlıklarını dindirebilmek, bu “geçici” süreci çeşitli aktivitelerle, eğer varsa tabii ki evlerinde, vakitlerini daha rahat geçirebilmelerini sağlamak için eli biraz sanat tutan her insan koyuldu iş başına. Tabii ki böylesine nevrotik bir süreci kitaplardan değil de bilakis canlı kanlı yaşayarak tecrübe ediyor olmak, insanlar üzerindeki panik ve korku halini olabildiğince azaltma isteğini artırdı; bu da, dayanışmayı doğurdu. Ölüm ile yüz yüze çalışanlara ve hastalığa yakalananlara moral vermek, sanatsal faaliyet icra eden herkesi dayanışma duyguları ile harekete geçiren en önemli motivasyon kaynağı oldu. Bu kaynak, dünyanın çeşitli coğrafyalarında ve ülkemizde sanat ile uğraşanları veya hali hazırda herhangi bir sanatsal faaliyet icra edebilenleri çeşit çeşit yaratıcı etkinliklere yöneltti. Sting’ten Antonio Hopkins’e, çeşitli senfoni orkestralarından Candan Erçetin’e, farklı farklı ülkelerden birçok müzisyenin katıldığı şarkılardan, Gülse Birsel’in salgın günlerinde çektiği dizi gibi çokça örnek yaşandı. Ülkemizde de durum aynen bu şekilde ilerledi. Sanatçılarımızdan Arda Gündüz, Umut Karaca, Çağıl İşgüzar, Eril Cambaz, Emre Pehlivan ve daha nicelerine Lefkoşa Belediye Orkestrası da eklendi. Aktivisti olduğum Baraka Kültür Merkezi de her gün “2’den 22’ye Kültür ve Sanat Kampanyası” kapsamında çeşitli etkinlikler düzenledi. Ama pandemi sürecinin “geçiciliği” ile ilgili şüpheler ve karantinanın uzaması, sanatsal etkinlikler ile farklı kaygıları birleştirip olayı başka bir aşamaya geçirdi. Geçim derdi ve varoluş paniği ile boş zamanın verimliliği Pandeminin geçiciliğinden anlaşılan şey, hızlıca bir aşının bulunup tüm bunların çocuklara ileride anlatılacak kötü bir hikaye olması idi. Ama yaşanan süreç bunun çok iyimser bir yaklaşım olduğunu ortaya çıkardı. Sanat ile geçimini sağlayan ve bu “geçici” süreçte dayanışma gösterenler, süreç uzadıkça tüm emekçiler gibi hayatlarını idame ettirebilme derdinin yakıcılığını hissetmeye başladı. Ülkemizde sanata ve sanatçıya verilen değer zaten çok sıkıntılı seviyelerde iken, bu pandemi durumu artık ülkem sanatçılarını varoluş sorunu ile yüz yüze getirdi. Yine başka bir varoluş sorunu ise bazı sanat dalları açısından da oldukça tehditkar bir hal alıyor gibi görünmekte. Örneğin tiyatro, tarihsel olarak biraraya gelinerek icra edilen bir sanat iken, televizyona ve internete ciddi bir direnç gösterdi. Peki ya şimdi ne olacak? Sunum formu mu değişecek? Bir yazar veya şairi ele alalım; bu durumda kitabın baskı, matbaa ve kitapçı ayakları ortadan kalkıp (zaten uzunca bir zamandır sanallaştırılmaya teşvik ediliyordu) zorunlu olarak sanal hale mi gelecek? Seramik, resim vb. sanat dallarının da farklı sunum formları bulabilmesi mümkün olabilecek mi? Bunlar süreç içerisinde belirginleşecek. Ama şunu söylemekte yarar var; pandeminin ilk aşamasında insanların panik hallerini azaltma motivasyonu ile hareket edenler şimdi geçim derdi ve varoluş krizi yüzünden paniğe kapılmaya başladılar bile… Öte yandan kapitalizmin piyasalaştırdığı, tüketim kültürü haline getirdiği, içeriğini boşaltıp daha çok biçimi ön plana çıkarttığı sanat, yalnız sırça köşklerde elit bir tabakanın tekelinden kurtulmaya mı başlıyor? Kapitalizmin zaman planlaması kar üzerine iken, geçici olarak duraksayan pek çok insan, sanatsal bir faaliyet icra etmek veya önemsediği, sevdiği bir sanat dalını denemek için zaman bulmaya başlıyor. İnsanlar daha önce denemediği bir müzik aletine veya bir sanat dalına zaman ayırıp derinleşme fırsatı buluyor. Burada şunu da söylemek gerek; boş zaman demek, dolu dolu olan bir hayatın içerisinde vakit ayırmak anlamına geliyor. Öz disiplin ile zaman ayarlamasını yapamazsak, ne yapacağını bilemez savruk hayatlara sürüklenme ihtimalimiz de var. Önemli olan bundan sonraki aşama... Her şey eskisi gibi olacak mı? Genelde insanlar bu kötü günlerin bitmesini, her şeyin eskisi gibi olması gerekliliği ile özdeşleştiriyor. Fakat güzel günlerin gelmesi, her şeyin ille de eskisi gibi olmasını gerektirmez. Bu, sanat için de geçerlidir. Covid-19’dan önceki sanat; milyon dolarlık ucube sanat eserlerini imaj için satan, halk için halkla birlikte sanat anlayışını hiçe sayan, toplumsal kaygıları alınmış, piyasalaştırılıp içi boşaltılmış elitist bir sanat silüeti. Yani eskisi bu! Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyorsanız emin olun ki kapitalizm en iyi bildiği şeyi yapıp bu durumu kendi lehine çevirecektir. Aniden reklam gelirleri düştüğü için sosyal medyayı paralı hale getirebilir veya daha niceleri… Önemli olan bu krizi, örgütlenerek veya örgütlülüğümüzü kullanarak, sanatın toplumsallaşması, yaygınlaşması, insana değer veren, belki de yüzünü halka çevirmiş başka icra formlarının yaratılması için fırsata çevirmektir. (Bu yazı daha önce ankaradegillefkosa.org sitesinde yayımlanmıştır.) Kaynaklar: https://www.ft.com/content/efe229b4-6936-11ea-a3c9-1fe6fedcca75 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/koronavirus-tarihin-degismesine-yol-acan-bes-salgin-hastalik-1728386 http://www.mimesis-dergi.org/unutulmus-bir-araya-gelme-sanati http://baraka.cc/?p=6531  

Salgınlarla Boğuşan Bir Ada-Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

old-cyprus-map

Adamız ve salgın hastalıklarla ilgili olan makalemiz Argasdi Pandemi özel sayısında... old-cyprus-mapKıbrıs adası, incecik burnu ve giderek genişleyen girintili çıkıntılı biçimiyle haritalarda toplu iğne başı kadar yer kaplayan, mütevazi bir adacık gibi görünse de şairane bir söylemle “Akdeniz’in incisi” olarak tasvir edilir. Onu bu denli güzel yapan şey ise Akdeniz’in orta yerinde Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarına yakın bir konumda olmasıdır. Bu yüzden yüzyıllar boyunca stratejik konumuna atıf yapılarak birçok medeniyetin hakimiyeti altında kalmıştır. Ortaçağ’da Kudüs Krallarının taç giydiği bu önemli ada, ticaret gemilerinin sığındığı bir liman, İpek Yolu’nu Suriye limanlarına bağlayan bir geçit, Ortadoğu’ya giden hacıların dinlenme yeri gibi bir öneme sahipti. Tek ulaşımın denizle yapılageldiği o yıllarda, bu denli konuğu kabul etmesi de onu dışarıdan gelen tehlikelere karşı savunmasız bırakıyordu. Bu tehlikelerin başında da salgın hastalıklar geliyordu. Salgınlar, insanlığı zora sokmuş, beraberinde ölümleri getirmiş hastalıklar olarak çıkıyor karşımıza. Günümüzdeyse domuz gribi, kuş gribi, ebola ve son günlerde ülkemiz de dahil tüm dünyanın başına bela olan korona (Covid-19)’yı sayabiliriz. Adamızın salgın hastalıklarla imtihanı ise hiç kolay olmamış. Kıbrıs’a Mısır’dan geldiği düşünülen cüzzam (lepra) 1960’lı yıllara değin adada var olduğuna inanılan bir cilt hastalığı olarak karşımıza çıkar. Osmanlı zamanında miskin olarak tabir edilen bu hastalık için Mağusa’da bir de “miskinhane” yapılmıştır. İngiliz zamanında binanın yapısı genişletilerek ve tıbbi önlemler arttırılarak hastalığın son bulması sağlanmıştır. Sağlıksız hava koşullarından ve bataklıklardan dolayı ortaya çıkan sıtma (malaria) ve göz enfeksiyonuna sebep olan trahom da adada var olan diğer salgın hastalıklar arasındadır. Cobham, Mağusa ile ilgili notlarında, 1559 yılında John Locke’un edindiği izlenimleri şöyle aktarır: “Mağusa’nın havası sağlıklı değildi ve iddia edildiğine göre ve bu yanındaki bataklık araziden kaynaklanıyordu.” Yazar ayrıca eylül ve ekim aylarında körlüğe neden olan bir göz hastalığından da bahsediyor. Adayı 1563’te ziyaret eden Pesarolu Elia da 2-3 gün süren ve dayanılmaz sızılar ve baş ağrısıyla başlayan bu kör edici hastalıktan bahsetmektedir. Adada büyük yıkımlara yol açan bir diğer hastalık ise vebadır. Veba uzun yıllar boyunca Kıbrıslı halkının üstüne çöken büyük bir kabustu. Bununla ilgili bir efsane de bulunmaktadır. Rivayete göre güneyde bulunan Spilia köyünde bir veba salgını çıkmış ve köylüler hastalıktan kırılmaktaymış. Bunu önlemek için komşu köye giden köylüler kendilerini kurtarması için Meryem Ana’ya dua etmişler. Meryem Ana bu zavallı insancıkların çağrısını duyup vebayı bulmak için Spilia’ya gitmiş. Veba kaçmak için bir kayaya tırmanmış Meryem Ana da yakındaki bir kayayı alıp onu ezmiş. Böylece hastalık yok olmuş ve insanlar iyileşmiş. Köyde bulunan ve üst üste duran iki kayanın hikayesi bu şekilde anlatılmaktadır.(1) Veba adlı bu kara belanın adada kaydedildiği ilk tarih 1348’tir. Daha sonra 1409’da büyük salgın olmuş ve 1470’te ise vebanın 3 yıl devam ederek nüfusun yüzde yetmiş beşinin yok olduğu görülmüştür.(2) Yıl 1563, Ekim 18. Pesarolu Elia Mağusa’dan İtalya’ya bir mektup gönderir, şu cümleler dikkat çeker: “Şehir sakinleri, Levand’da çok görülen bulaşıcı hastalıklardan ve özellikle vebadan, kendilerini korumak için özen gösterirler. Bulaşıcı hastalık olan bir yerden gelenlerin, limandaki karantinada kırk gün kalmadan şehre girmesi olası değildir.” (3) Bir diğer gezgin ise Giovanni Mariti, 3 Şubat 1760 yılında Kıbrıs’a vardığını ancak veba salgını nedeniyle birkaç gün sonra adadan ayrılmak zorunda kaldığını, bu sürede sokakta gördüğü insanların tedbirli davrandığını ve görüştüğü konsoloslarla kapı ardından ya da bir kafesin ardından konuştuğunu dile getirir. Mariti: “Kıbrıs 30 yıldır vebadan kurtulmuş durumda. Fakat şimdi, Alexandria’dan çıkıp Baf açıklarında batan bir Türk xebec’i enkazından kurtulan bazı denizciler hastalığı yeniden bulaştırdılar. Kazazedelerin sığındığı Lefkoşa, salgının ilk bulaştığı yerdi. Ben, daha sonra hastalığın bütün adaya bulaştığını ve o yıl 22.000 kişinin ölümüne yol açtıktan sonra ortadan kalktığını öğrendim.” (4) der. Mariti 1765 yılında da Constantinapoli’den gelen bir gemide salgın hastalık çıktığını ve sadece 3 mürettabatın sağ kaldığını ve gemiden inmelerinin yasaklandığını anlatır. Hastalardan 2’si ölür, diğerine ise 40 gün karantinada kaldıktan sonra sağlık çalışanları tarafından giriş-çıkış izni verilir. Böylece hastalık yayılamadan ortadan kalkar.(5) Osmanlı zamanında limanlarda kurulan karantina merkezleri hastalıkların bir nebze önünü almayı başarmıştır. İngiliz zamanında ise yapılan Karantina Yasası’yla ülkenin kontrol altına alınması başarılmıştır. “Yine de 1897 yılında, çiçek hastalığı salgını çıkar. Lefkoşa hastanesi, çiçek hastalarının hizmetine verilmesine rağmen ihtiyacı karşılayamaz. Bunun üzerine Lefkoşa’da bulunan eski Osmanlı kışlası tamir edilerek, doğrudan karantina idaresine bağlı bir bulaşıcı hastalıklar hastanesi kurulur” (6). Son günlerde yaşanan süreçte ülkemizde ne yazık ki benzer uygulamalar göremiyoruz. Başkentte var olan, gelmiş geçmiş hükümetlerce neredeyse atıl durumda bırakılan tek devlet hastanemiz karantina hastanesine dönüştürülmüştür. Devletin yeni bir karantina hastanesi yapmaması bir yana özel hastaneleri kamulaştırmama yoluna gidip sermayeye kıyak geçmesi de tarihe kara bir leke olarak geçecektir. Geçmişten edindiğimiz ders açıktır; karantina koşullarının ne denli önemli olduğunun bilinciyle hareket edilmelidir. Virüs ve bakteriler her dönem insanların hayatlarını söndürmüş ama her seferinde bir çare üretilmiştir. Günümüz dünyasında iletişimin, bilimin ilerlediği bu çağda daha da şanslıyız. Ülkemizde de yaşanan bu zor günlerde evde kalmanın kendimizi izole etmenin, virüsün yayılmasını önleyen en doğru yolu olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. (Bu yazı daha önce www.ankaradegillefkosa.org sitesinde yayınlanmıştır)     Kaynaklar: (1)   https://in-cyprus.philenews.com/the-tomb-of-panoukla-plague/ (2)   https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_medicine_in_Cyprus (3)   Mağusa Tarihi: Excerpta Cypria'dan Mağusa şehri alıntıları (MÖ.66-MS.1772) Doç. Dr. Ata Atun, syf.53. (4)   1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.87. (5)    1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.86. (6)   Kıbrıs’ta Hastaneler, Servet Sami Dedeçay, syf 25, 82.     https://www.havadiskibris.com/kibrista-cuzzam-miskinler-ciftligi/            Osmanlı’dan Günümüze Kıbrıs’ta Karantina Kurumu- Nazım Beratlı        

Hiçbir Şey “Normal”e Dönmekten Daha Kötü Olamaz-Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

bats-2

Yaşadığımız dünyayı ve ekosistemi yeniden tartışacağınız makalemiz, Argasdi’nin Pandemi özel sayısından okurlarla buluşuyor. bats-2Doğa üzerinde kazandığımızı zannettiğimiz her zafer için doğa bizden öcünü alır. Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız. Tersine; etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız. (F. Engels, Doğanın Diyalektiği)                                                               Tarihin çeşitli dönemlerinde insanlığın başına musallat olan salgın hastalıkları, doğanın verdiği sinyaller olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Ortaçağ’da yaşanan vebanın farelerden, geçtiğimiz yüzyılda milyonlarca insanın ölümüne neden olan grip türlerinin çiftlik hayvanlarından kaynaklandığı; AIDS’in, insanın maymun eti yemesi veya maymun tarafından ısırılmasıyla ilk kez ortaya çıktığı düşünülüyor. Kuş gribinin kanatlı hayvanlardan, SARS ve EBOLA virüslerinin de yarasalardan insana geçtiği biliniyor. “Hayvan Enfeksiyonları ve Yeni Pandemiler” kitabının yazarı David Quammen şunları söylüyor: “Tropik ormanları ve vahşi yaşam alanlarını istila ettik. Buralarda bulunan ve insan türünden uzak şekilde evrimleşen çok sayıda bitki ve hayvanda bilinmeyen virüsler var. Yaşadıkları ağaçları kesiyoruz, onları kafeslere koyuyoruz, öldürüyoruz. Hayvan pazarlarında etlerini satıyoruz. Virüslerin doğal ev sahiplerini öldürünce onlar da yeni ev sahipleri aramaya başlıyor. Biz bu bilinmeyen virüslerin yeni yaşam alanları haline geliyoruz.” Kabahat yarasada mı? İnsanın, ekosistemi paylaştığı diğer hayvanlarla gerek gıda gerekse üretim anlamındaki ilişkisi hep vardı ve olacaktır da… Ancak son yıllarda çevresel bozulma, iklim değişimi, yaban hayata neredeyse hiç alan bırakılmaması ve şehir yaşamının kalabalıklaşmasının yanı sıra artan yoksullukla birlikte bu ilişki, insanın aleyhine dönmeye başlıyor ve pandemi gibi sonuçlara yol açıyor. Yaşam alanları yok edilen pek çok hayvan -eğer hala soyları tükenmediyse-  hayatta kalmak için habitatlarını ve beslenme alışkanlıklarını değiştiriyor. Örneğin rakunlar, sincaplar, tilkiler, kuşlar, çakallar ve maymunlar şehir içindeki yeşil alanlarda, parklarda ya da insanların artıklarının bulunduğu çöplüklerde yaşıyor. Doğal kaynakları kar nesnesi olarak gören vahşi kapitalizmin acımasızlığı sadece doğaya karşı değil elbette; insan da eziliyor, yoksullaşıyor, yozlaşıyor bu süreçte. Kimisi karnını doyurmak, kimisi kesesini doldurmak için kültürel ve coğrafi özelliklerine göre kullanıyor, tüketiyor, yiyor çevresindeki hayvanları… Bu durumda kabahat yarasada mı, virüse aracılık eden bir başka hayvanda mı, yoksa genel olarak insanda mı? Aslında hiçbirinde. Kabahat, insanı doğadan yabancılaştıran ve ikisini de iliğine kadar sömüren bu sermaye düzeninde. Mekanın sahibi geri geldi İnsanın ekosisteme aşırı müdahalesi, bir yandan iklim krizi ve yeni tip öldürücü virüslerin ortaya çıkmasına sebep olurken öte yandan korona virüsünden korunmak için alınan önlemler doğayı iyileştiriyor. Araç kullanımının azalması, birçok işyerinin kapalı olması, fabrikaların üretim hızının düşmesiyle fosil yakıt kullanımı büyük oranda azaldı ve dünyanın pek çok büyük kentinde hava kalitesi artmış durumda. Turist yoğunluğundan kurtulan Venedik kanallarındaki su temiz akmaya, Hindistan‘ın İndu Nehri’nin kaynak olarak beslendiği buzullar tekrardan oluşmaya başladı. Endüstriyel kirliliğe biraz olsun ara verilmesiyle, kuşlar için önemli yaşam alanları olan göllerde nisbi bir temizlenme yaşandı. İnsanların evlere kapanmasıyla yaban hayvanları şehirlere indi. Otobanlarda pumalar, metrolarda geyikler, kıyılarda balina ve yunuslar görüldü. Avcılık faaliyetlerinin durmasıyla orman hayvanları rahat bir nefes aldı. Bizler baharı evlerde kapalı şekilde kaçırırken mekanın sahibi geri geldi. Peki, pistten almamız gereken bebeler kimler? Sürekli büyüme hırsıyla doğayı talan eden şirketler ve onların çıkarlarını kollayan hükümetler! Rekabetçi ve tüketimci yaşam tarzını bize tek seçenek gibi gösteren kapitalist değer(sizlik)ler. Koronanın ekolojiye olumlu etkisi kalıcı değil Öte yandan sağlık krizinin hemen ardından ciddi bir ekonomik ve sosyal kriz gelecek gibi görünüyor. Bu da ekoloji için kötü haber… Ekonomik bir krizle karşı karşıya olan toplumlarda tüm çabalar “iyileşme” üzerine yoğunlaşır. İyileşme ise şirketlerin büyümesi, daha fazla üretim ve tüketim olarak algılandığında, kamusal hizmetler azaltılıp kamu bütçeleri özele teşvik politikalarına yönlendirilebilir. Krizi önlemek için, bize pek tanıdık gelen ekonomik paketler devreye sokulabilir. Kamu kaynaklarının yanı sıra (halen peşkeş çekilmemiş) doğal kaynaklar da, daha fazla kar elde etmesi ve krizi atlatabilmesi için sermayenin hizmetine verilebilir. Hükümetlerin önceliği de oy kaygısı, istihdam ve ekonomik iyileşme olacağından çevre ve ekoloji ikinci plana atılabilecektir. Pandemi sürecinden önce başlayıp bu dönemde daha da artırılan korku, güvenlik paranoyası ve baskıyla insanlar haklarını savunmak için örgütlenmekten ve aktif olmaktan da çekinebilecektir. Zaten işsiz kalan ya da güvencesiz bir işte çok düşük ücretle çalışan ve ay sonunu getirmek için mücadele edenlerin, ekonomiden önce ekoloji fikrinden harekete geçmesi daha da zorlaşabilir. Distopya mı ütopya mı yaşayacağımız bize bağlı Hepimiz artık “normal”e dönmek istiyoruz. Ama bugüne kadar yaşadığımız “normal”in, bizi karanlık bir distopyaya sürüklediğini görmek zorundayız. Şayet doğanın verdiği mesajları doğru okur ve insan ile diğer türler arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemek için fırsata dönüştürebilirsek; sistemin dayattığı sürekli üretim ve tüketim çılgınlığından, bencil yaşam tarzından kurtulabilir, bu süreçte değerini bir kez daha anladığımız dayanışmacı bir topluma doğru evrilebilirsek, yarın bir ütopyaya da uyanabiliriz. Hintli yazar Arundhati Roy’un dediği gibi: Bu, bir dünya ile diğer bir dünya arasındaki geçit. Önyargılarımızın ve nefretimizin enkazlarını, bütün cimriliklerimizi, veri tabanlarımızı, ölü fikirlerimizi, ölü nehirlerimizi ve arkamızda beliren dumanlı gökyüzünü de peşimizden sürükleyerek bu geçide girmeyi seçebiliriz. Ya da hafif bagajlarımızla, başka bir dünyayı hayal etmeye ve onun için savaşmaya hazır olarak, onun içinde yavaş yavaş yürüyebiliriz.  

Sosyal İzolasyon ve Sosyalizasyon-Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

facebook_sad-1180x787_sq-68de27e7cce440b8e5e184cb7dc9c999a3f5035b-s800-c85

Normalleşme sürecine geçtiğimiz şu günlerde Pandemi günlerinde yaşadıklarımızı gözden geçirebileceğimiz Argasdi'nin Pandemi özel sayısında yer alan makalemizi Sezgin Keser'in kaleminden sizlerle paylaşıyoruz. facebook_sad-1180x787_sq-68de27e7cce440b8e5e184cb7dc9c999a3f5035b-s800-c85İnsanlık, bilgilerimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı, üretimlerimizi birbirimizle paylaşmamız sayesinde bugüne gelebilmiş ve aynı şekilde bu paylaşımla yarına gidebilecektir. Sosyal varlıklar oluşumuz da bu paylaşımı ve birlikteliği gerekli kılmaktadır. Bu dünyada ayrı ayrı bireyler olarak birbirimizden kopuk değiliz, aksine bir toplumun parçası olan bireyler olarak birbirimize bağlı, hatta muhtacız. Başka insanlarla konuşmak, onları dinlemek, sevmek, sevilmek, yeri geldiğinde öfkelenmek, bir sorunu ortaklaşa çözebilmek, birlikte üretmenin keyfini çıkarmak ve hayalimizdeki dünyayı inşa edebilmek için mücadele etmek bizi insan yapan şeylerdir. Bunları yapabilmenin yolu da birbirimizle temas etmekten ve sosyallikten geçer. Korona günlerinde yaşadığımız izolasyon ise bu temasımızın ve sosyalliğimizin karşısına, birbirimizden uzaklaşma ve sanal ilişkilerin gerçek temasa ağır basması riskini koymaktadır. Yalnız ve stresli günler Dünyayı saran Covid-19 salgını, yarattığı hayati tehlikenin yanında yaşayış şekillerimizi de değiştirmeye başladı. Virüsün enfekte ettiği kişiler ya hafif semptomlarla bazen de hiç semptom göstermeyerek virüsten kurtuluyor ya da düşük bir oranla ölümle sonuçlanan bir hastalık süreci yaşıyorlar. Enfekte olan insanların, semptom göstermedikçe ya da test yapılıp pozitif çıkmadıkları sürece kimler olduğunu bilemeyiz. Bu durumda da ciddi boyutta bulaşıcı olan virüsten korunmanın yolu, sosyal mesafe oluşturmak yani en yakınlarımızla dahi olan temaslarımızı azaltmak oluyor. Bu doğrultuda birçok ülkede sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor ve insanların evlerinde kalmaları isteniyor. Sosyal varlıklar olan bizler, sosyal izolasyona maruz kaldığımız bu süreçte hastalığa yakalanma riskimizi azaltıyoruz ama bir yandan da evlerimizde yalnız kalmanın, arkadaşlarımızdan, sevdiklerimizden uzaklaşmanın yarattığı psikolojik sorunları yaşıyoruz. "Yalnızlık strese; uzun-dönemli ya da kronik stres ise en temel stres hormonu olan kortizolün daha sık yükselmesine neden olur. Bu da vücutta yüksek düzeyde iltihaplanma ile yakından ilişkilidir. Bu durum da kan damarlarına ve diğer dokulara zarar verir, kalp rahatsızlığı, diyabet, eklem hastalığı, depresyon, obezite ve erken ölüm riskini artırır"(1) Yani psikolojik olarak başlayan sorunlar fiziksel sorunlara da yol açabiliyor. Bununla birlikte bu salgının hiç bitmeyeceği ve salgına yakalanma korkusu, çaresizlik, rutine bağlanan günlerin sıkıcılığı gibi ruh hallerini de yaşayabiliriz. Psikolojik sorunlarımızı ekonomik sorunlarımızdan bağımsız düşünemeyiz. Pek çok işyerinin kapatıldığı bu süreçte belki de temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için gereken asgari geliri elde edemeyeceğiz ve devlet de bu ihtiyaçlarımızı karşılamadığı sürece stres, korku, çaresizlik gibi sorunlarımızın üzerimizdeki etkisi artacaktır. Devleti, sosyal önlemler almaya zorlamak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek önümüzdeki süreçte hayati önemde olacaktır. Sosyal izolasyonun engelli ve hasta bireyler gibi en çok etkileyeceği kesimlerden biri de yaşlılardır. Normal yaşantılarında dahi yalnızlık çeken bu insanlar için virüsün hasta etme riski hem daha fazladır hem de sevdiklerinden ayrı kalmak çok daha üzücü ve yıpratıcı olacaktır. "Araştırmacılar, koronavirüsten önce bile, yaşlıların yaklaşık dörtte birinin -günlük sosyal teması ölçen- sosyal izolasyon tanımına uyduğunu ve %43’ünün kendini yalnız hissettiğini tespit etmişler."(2) Dolayısıyla böyle bir dönemde evlerinden çıkamayan yaşlılar için sosyal projeler geliştirilmesi, sevdikleriyle sık sık temas kurabilecekleri teknolojik imkanlar sağlanması, hatta bu araçlarla onların hayat tecrübelerinden yararlanılması önemlidir. İnternetin kurtarıcılığından kurtulmak  Sosyal izolasyon sonucu evlere kapandığımız bu korona günlerinde yalnızlığı gidermenin, sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla vakit geçirmenin aracı sosyal medya yani sanal alem oluyor. İnternetin televizyondan, telefondan, radyodan daha fazla hayatımızın parçası olduğu ve haberleşme ve iletişim için elzem olduğu bu dönemde devletlerin ücretsiz bir şekilde insanlara bu imkanı sağlaması şarttır. Facebook, twitter gibi sosyal medya kanallarından hem gündemi takip edebiliyor ve kamuoyu yaratabiliyor hem de yakınlarımızla iletişim kurabiliyoruz. Whatsapp da bir iletişim aracıyken zoom, hangout gibi uygulamalar da görüntülü sohbetler için tercih ediliyor. "E bu kadar seçenek varken izolasyonda da yeteri kadar sosyalleşebiliriz" diye düşünebiliriz. Bu düşüncenin doğruluk payı olsa da sanal platfomlarda ilişki kurma biçimlerini gerçek yaşamın bir yansıması olarak kurgulamak; gerçekte yaptığımız üretimlerin bir paylaşım aracı olarak sosyal medyayı kullanmak gerekir. Merak duygusu insanların sosyalleşmesini sağlayan unsurlardan biridir. Bir şeyleri merak ederiz, böylelikle yeni ortamlara girer, yeni insanlarla tanışırız. Sosyal medyada insanların yaşamlarında ne yaptıklarını merak eder ve onları takip ederiz. Ama bilmeliyiz ki bu takip onların hayatlarına dahil olduğumuz anlamına gelmez. Aynı evde yaşadığımız ya da oturup sohbet edebildiğimiz bir insanın hayatına dahil olmakla eşdeğer değildir. Dolayısıyla aşırı ve içi boş şekilde sosyal medyayı kullanma alışkanlığı bizi sanal alemle gerçek yaşamı bir kılma yanılgısına düşürebilir. İnternetin bizi en çok esir aldığı ev karantinası günlerinde ise bu yanılgıya düşmek hatta bunun bağımlılığa dönüşerek izolasyondan sonra da devam etmesi ürkütücü bir olasılıktır. Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten? Günlük rutinimizi evde yapacağımız hobiler, uğraşlar, üretimler üzerine kurmak ve sanal alemi bu birikimleri paylaşmak, kolektif üretimler yapabilmek ve duygularımızı, düşüncelerimizi sevdiklerimizle paylaşacağımız bir araç olarak kullanmak yukarıda bahsedilen yanılgıya düşmememizi ve sosyal izolasyonda mümkün olduğunca sağlıklı bir sosyalleşme yaşamamızı sağlayabilecektir. Müşfik Kenter'in dediği gibi; "Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum! Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?" Sevdiklerimizle, bir ağaç gölgesinde el ele, göz göze güleceğimiz günlere...   (1),(2) https://www.sosyalbilimler.org/koronavirus-yalnizlik-salgini

Covid-19’un Ekonomisi: Kapitalizm Temas Etmeden de Bulaşır- Celal Özkızan

By Şifa Alçıcıoğlu

94030335_245419440165265_3557873783278665728_n (1)

 Argasdi'nin Pandemi Özel sayısından kapitalizm ve Covid-19'un değerlendirmesini içeren makalemiz Celal Özkızan'ın kaleminden sizlerle buluşuyor.  “Aklımız ve dualarımız tüm Amerikan halkıyla ve hiçkimse bir başkasının felaketinden yararlanıp menfaat sağlamak istemez; ama bir şey diyeyim, duyguları bir kenara bırakacak olursak, gayrimenkul yatırımcılarının pek çoğu, on yıldır bu anı bekliyordu.” (Wall Street Journal, 7 Nisan 2020) Covid-19’un ekonomik etkilerinin ve boyutlarının tartışılacağı bu yazı, ucu açık notlardan oluşan genel bir analitik çerçeve olarak düşünülmelidir. Çünkü içinden geçmekte olduğumuz sürecin ekonomik boyutları, daha önce karşılaştığımız türden bir şey değil. Sembolik olarak, 2020 ardındaki bütün yıllardan kaçarcasına uzaklaşan grafiksel çizgilerde ifadesini bulan kopuş niteliğindeki bir süreçten geçiyoruz. Hazır reçeteler, geçmişin deneyimine yaslanan analizler ve bildik çözümler, anında koronavirüs karadeliğinin içine çekilip tuzla buz oluyor. 94030335_245419440165265_3557873783278665728_n (1)Pandemi krizi mi, kapitalizmin krizi mi? 2008 yılında başlayan global ekonomik krizin etkileri uzun yıllar boyunca sürmüştü, hala da sürüyor. Çünkü yaşanan, sisteme “içsel” bir krizdi. Şu an ise sistemin işleyişinin “dışsal” bir sebepten dolayı durması söz konusu ve kapitalizm, daha önce global çapta böylesi bir “durma” halini deneyimlemedi. “Durma”nın kendisinin yarattığı ekonomik sıkıntılar zaten ortada, ancak durma sonrası toparlanma, “kaldığımız yerden devam” misali kolay mı olacak, yoksa kapitalizmin “içsel” krizleri gibi uzun yılları alan bir toparlan(ama)ma süreci mi yaşanacak, bilmiyoruz. Şimdilik elimizdeki tek veri, halihazırda toparlanma sürecine giren Çin’den gelenler: Çin’de, ekonomik anlamda “süreğen kriz”den ziyade bir “normale dönüş” belirtisi var. Zaten “içsel” krizlerin aksine, bu krizde, faaliyetlerin hala sürmekte olduğu sektörlerde kapitalizm tıkır tıkır işlemekte. Hatta Apple gibi firmalar, yüz binlerce işçi alımı yapmakta, eskisinden çok daha yoğun çalışmakta. Yaşadığımız kriz, “kapitalizmin krizi” değil. Marx’ın Kugelmann’a yazdığı 11 Temmuz 1868 tarihli mektupta veciz bir biçimde dile getirdiği gibi; “Her çocuk bilir ki, üretimin koşullarını sürdüremeyen bir toplumsal formasyon, bir yıldan kısa bir süre içinde yok olur.” İster kapitalist olsun ister sosyalist; herhangi bir toplumsal yapı, ihtiyaçlarını herhangi bir sebepten dolayı üretemeyecek duruma gelirse, bu, toplumdaki ekonomik rejimin de ötesine geçen “genel” bir kriz haline gelir. O yüzden krizin sebebi, hayatın büyük oranda durmasına ve insanların evine kapanmasına sebep olan pandemidir. Pandeminin MEVCUT BİÇİMDE bir ekonomik krizi tetiklemesinin sebebi ise kapitalizmdir. Pandemi öncesinde de global ölçekte gerek makroekonomik gerekse de toplumsal (gelir eşitsizliği, güvencesiz çalışma, düşük ücretler, borç yükü, yoksulluk, altyapı sorunları, kamusal hizmetlerin aşınması…) ve ekolojik anlamda çok ciddi sorunlar yaşanmaktaydı. Bu sorunlar, kapitalizmin eseri ve pandemi dönemine, bu sorunların yüküyle girdik. Dahası, kapitalizmin “ekonomiden” anladığı şey, “sürekli birikim ve sürekli kâr” olduğundan, motivasyonu “ihtiyaçları karşılamak” değil. Kapitalizmin “biraz durup soluklanayım” deme lüksü yok. Eğer planlı ve halkçı bir ekonomide yaşıyor olsaydık, mevcut pandemi krizini “sağlık tehdidi ortadan kalkana kadar temel ihtiyaçlarımızı üretelim, kimseyi de aç ve açıkta bırakmayalım, sonra kaldığımız yerden devam ederiz” diyerek rahatça atlatabilirdik. Virüsten yararlananlar ve yaralananlar Krizler, bir toplumda halihazırda örgütlü olan mevcut veya alternatif otoritelere yarar. Zira “krizin” halklar için gündelik anlamda karşılığı, ihtiyaçların artık “her zamanki yollardan” karşılanamıyor oluşudur. Bu durumda halklar, ihtiyaçlarını karşılamanın yeni yollarını arar. Ya mevcut otoriteler, krize uyum sağlayıp bu alternatifleri kendileri sunarlar (dünyadaki çeşitli hükümetlerin sunduğu “destek paketleri” gibi) ya da, mevcut otoritelerin başarısız olduğu ölçüde, vatandaş yüzünü, ihtiyaçlarını karşılamada “umut” olarak gördüğü diğer örgütlü güçlere çevirir. Şu an dünyanın çoğu ülkesinin gerek hükümetteki, gerekse de muhalefetteki örgütlü güçleri, sağcılar ve sermaye yanlılarıdır. O yüzden kriz, ekonomik sebeplerden ötürü siyasal alanı oynatacaksa dahi, bu, ancak sağa doğru bir oynayış olacaktır. Gerçekten de dünyanın pek çok ülkesinde yapılan anket çalışmaları, halkların çoğunun, hükümetteki partilere olan güvenini bu süreçte artırdığını ortaya koymaktadır. Çözüm; zenginden alıp yoksula vermek Hayatın büyük oranda durması, temel şiarı “sürekli hareket ve sürekli birikim” olan kapitalizmin dinamiklerine temelden terstir. Sistemden çıkarı olan başta sermaye sınıfı olmak üzere her toplumsal kesim, durmanın en kısa sürede sona ermesi için her yerde baskı yapmaktadır, yapacaktır. Geçimini sağlamak için bir maaş veya ücret karşılığında bedensel ve/veya zihinsel emek gücünü satmaktan başka çaresi olmayan emekçiler ve servet sahibi olmayıp tek dayanağı işletmesi olan esnaf ve küçük işyerleri içinse bu dönemde, ihtiyaçları karşılanmadığı ölçüde, eve kapanmak bir lükstür. Geçinmek için çalışmaktan başka çaresi olmayan kitleler, sağlık ve ekmek arasında tercihe zorlanmaktadırlar. Bu kesimlerin sermaye sınıfının “en kısa zamanda iş başı yapıyoruz” baskısına -el mahkûm- boyun eğmemesini mümkün kılmanın tek yolu, onlara, hayat tekrar başlayınca, “kaldıkları yerden devam edeceklerinin”, yani işlerini kaybetmeyeceklerinin, dükkanlarına kilit vurmayacaklarının, borçlarını ödeyebileceklerinin güvencesini vermek. Bunun da yolu, servet vergisi ile “zenginden alıp fakire vermek”, ayrıca tüm borçları ve borç faizlerini ama’sız şart’sız bir süreliğine dondurmaktır. Hep evde kalmayacağız Korona er ya da geç gidecek, kapitalizm bulaşmaya devam edecek. İşte o gün geldiğinde, evde kalma, sokağa çık, temas et, örgütlen, diren!    

Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2

Argasdi'nin pandemi özel sayısından; kadına karşı şiddet vakalarını ele aldığımız  "Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak" isimli makalemizi paylaşıyoruz sizlerle... PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2Yazılışı çok güzel olan ve birçok kişinin yeni başlangıçlar için önüne hedef koyduğu 2020 yılının ülkemiz için çok güzel başladığı söylenemez. Dünyayı sarsan korona virüsünün bir anda ülkemize gelmesi ve ne büyük talihsizlik ki çok kısa bir süre önce de Lefkoşa Devlet Hastanesi'nin yangın sebebi ile büyük hasar görmüş olması, Kıbrıs gibi küçük bir ülke için felaket olarak tanımlanabilir. Hele ki o ülke yönetimi de başlı başına bir felaketse! Ne var ki kendilerini evlerine kapatan bilinçli insanlarla, "bize bir şey olmaz"cı kesim arasında uzun süren karmaşık durum süreci zorlaştırsa da, sağlık emekçlerimizin bilgilendirmeleri ve özverili çalışmaları sayesinde ve devletin aslında ilk günden yapılması gereken kısmi sokağa çıkma yasağını işleve koyması ile pandeminin ülkemizdeki yayılma hızı düştü. Tabii kendine işleyen emekçinin hiçe sayıldığı ya da işyeri kapanınca maaş alamayacak emekçiye de üç kuruş sadaka verileceği, hatta onun da öyle kriterlere dayandırılacağı ki neredeyse kimsenin o yardımı alamayacağı kadar saçma kararlar alınmış olması da başka bir yazının konusu... Kimse işe gitmiyor, ne güzel değil mi? Ve işte o evlere kapanma ile birlikte, ülkemizin çok uzun yıllardır yaşadığı ama aynen bu günlerde olduğu gibi hep başka gündemlerin gölgesinde kalan ve hiçbir yetkilinin de öncelik vermediği başka bir acı gerçek katlanarak devam ediyor. Ev içi şiddet! Birçok eş, genç ve çocuk, özellikle de kadınlar pandemiden korunmak için sığındıkları evlerinde başka bir hastalıklı zihniyetin odağı olmak durumunda kalıyor. Dünyanın dört bir yanında yapılan araştırmalar ve korunmaya başvuranların hesaplanması ile yapılan istatistikler, bu süreçlerde yaşanan kadına yönelik ev içi şiddet vakalarının en az %30 civarlarında arttığını gösteriyor. Peki neden? Salgın sebepli ev izolasyonu nedeni ile normalde birlikte çok az vakit geçirebilen aile bireyleri 24 saatin neredeyse her saniyesini birlikte geçirmeye başladı. Hal böyle olunca da günlük yaşam koşuşturmacasından farkına bile varamadığımız özelliklerimizi karşılıklı olarak yeniden keşfetmeye başladık. Bunun yanı sıra ne yazık ki işlerimize gitmememizin sebebi tatil olmadığından ve eve giren gelirin azalmasıyla sürekli evde geçen vakitte özellikle de mutfak giderlerinin de artmasıyla dengesiz bir maddi durum ile karşı karşıya kaldık. Kimimiz borçlarını nasıl ödeyeceğinin derdine düştü, kimimiz çocuğun okulu ne olacak diye endişelenmekte. Günlük yaşamlarımız aile fertlerini gündüz bir araya getirebilecek koşullarda olmadığı için ilk günler birlikteliğin keyfini çıkarırken haftalar içerisinde bocalamalar yaşamaya başlayan aileler oldu. Sürekli birlikte olmanın belirli bir karşılıklı anlayış ve hoşgörü gerektirdiği göz önünde bulundurulduğunda, sürekli evde olup artık sıkılmalar baş gösterince, üstüne bir de zaten salgına yakalanır mıyım korkusu ve maddi geçimimiz ne olacak sıkıntısı da eklenince sinirler yıprandı, gerilimler ve tartışmalar başladı. Ve bu gerilimden en büyük zararı da kadınlar görüyor. Kendini üstün gören erkek egemen zihniyetli kişiler, çalışamadığı şu günlerde gücünü kaybettiği hissiyatı ile kendini güçlü hissetmenin yolunu kadına şiddet uygulamakta buldu. Çünkü şiddetin kökeninde, baskıcı ataerkil yapının yanı sıra, şiddet uygulayanın bir şekilde yoksun ve yoksul olması nedeniyle kendini yeniden güçlü hissetme, hayatının kontrolünü kaybettiğinde bir başka hayatı kontrol altına alma çabası vardır. Şu günlerde de insanlar devlet eli ile yoksullaştırılmakta ve yoksunlaştırılmaktadır. Ve maalesef şiddete uğrayan kadınların çoğu şu an ülke gündemi salgın ile meşgul olduğundan ve birçok hizmet de devlet tarafından durdurulmuş olduğundan nereye başvuracağını, ne yapabileceğini bilmez bir halde susup katlanarak artan şiddete maruz kalmaktadır. Ancak bundan önce olduğu gibi bu gün de yarın da susmamalıyız! Çünkü ev içi izolasyona mecbur oluşumuz şiddet görmeye mecbur olduğumuz veya buna sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Şiddeti yok etmek için verilen çabalar ara verilebilecek, ertelenebilecek ya da ikinci sıraya itilebilecek türden değildir. Salgın öncesi verilen mücadele bugünlerde de verilecek, şikayet etmekten geri kalınmayacak ve suçluların ceza alabilmesi için atılacak tüm adımlar atılacaktır. Çünkü şiddet bir suçtur ve diğer tüm suçlar gibi cezalandırılmalıdır. Sessiz kalmayarak şiddete direnenlerin korunması en kısa sürede sağlanmalıdır. Hiçbir kadın dört duvar arasında sıkışmış kalmamalıdır. Devlet tarafından verilen idari tatillerin adli yardım süreçlerini etkilemediği bilinmelidir. Şiddet gören kişiler Sosyal Hizmetler ihbar hattı 183 veya 155 polis şikayet hattını arayarak şikayette ve yardım talebinde bulunabilirler. Lefkoşa Belediyesi'nin kadın sığınma evine başvuruda bulunabilirler. İdari izin süresinde dahi adli yardım hizmetinden faydalanılıp mahkemeden koruma emri alabilirler. Bu günler elbet geçecek. Umuyoruz ki en az zararla geçecek. Ama şiddet yüzünde ölen bir kadın, gelecek güzel günleri göremeyecek. Her gün şiddet gördüğü ev bir daha şenlenmeyecek, ruhu asla eskisi gibi neşelenmeyecek. Buna sessiz kalabilir miyiz? Kadın Eğitimi Kolektifi dayanışmaya devam ediyor Kadın Eğitimi Kolektifi, bu sürecin başından beri "dayanışma yaşatır" diyerek bilgi paylaşımlarına ve şiddet gören kadınlarla dayanışmaya devam ediyor. Şiddet anında neler yapılması gerektiği, yardım alma ve polise şikayet yöntemleri, koruma emri başvurusu, sığınma evinden yararlanma koşulları gibi konularda bilgi edinmek için Kolektifi takip edebilir ve katkı koyabilirsiniz.

Argasdi Özel sayı: Pandemi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandemi kapak son

Herkese merhaba…   Evde kaldığımız süre boyunca sizlerle; kültürle, sanatla, müzikle, filmle, şiirle, tiyatroyla, okumayla ve yazılarla bir araya gelerek hayatın durağanlığına inat, hayatı devam ettirmeye çalıştık. Her gün 2'den 22'ye yaptığımız paylaşımlarda bugün Argasdi günü. Argasdi hammaliye kurulu, okurlarına şöyle seslendi: pandemi kapak son"3 aylık periyotlar halinde yayımlanan dergimizin 58. sayısını yayına hazırlandığımız sıralarda patlak veren salgınla birlikte evlerimize kapanarak, dergi hazırlıklarını ertelemek zorunda kaldık; ama evde kal çağrılarını duymazdan gelemediğimiz gibi “Argasdi ne zaman çıkacak?” sorusuna da kayıtsız kalamazdık. O yüzden gündeme de uygun olarak internet üzerinden sizlere ulaşabilecek küçük bir sayı hazırladık. Karşınızda, pandemi özel sayısı… Tüm dünyayı etkileyen pandemiyle ilgili bizler de çeşitli konuları bir araya getirdik bu sayımızda; ülkemizde yaşanan süreci mercek altına aldık. Hükümetin; sağlık, eğitim, çalışma yaşamıyla ilgili yaptığı çalışmaları değerlendirdik. Evlere hapsolmakla birlikte kadına karşı şiddet vakalarının artmasını gündeme taşıdık. Geçmişte Kıbrıs’ta yaşanan salgınlar ve karantina uygulamalarını ele alırken, izole yaşamayı ve sosyal medyanın üzerimizdeki etkisini de tartışmaya açtık. Ekonominin hiç gündemden düşmediği bu süreçte, “kapitalizmin neoliberal dönemi bu krize cevap üretebilecek mi, yoksa yeni bir açılım yaratmak zorunda mı kalacak? Sosyalistlerin bu krizde talepleri, cevapları ne olmalı?” sorularıyla, aslında tüm insanlığın aynı gemide olup olmadığını tartıştık. Doğa üzerindeki tahakküm anlayışından kaynaklanan pandeminin bir sonucu olarak, insanların evlere kapanmasının, üretimin yavaşlamasının ekosistemde yarattığı iyileşme ve tüketim alışkanlıklarının değişimi hakkındaki makalemiz de bu sayıdaki yerini aldı." Dergimizi aşağıdaki linkten okuyabilir, paylaşabilir, görüş ve yorumlarınızı bizlere aktarabilirsiniz. https://online.flippingbook.com/view/788149/?fbclid=IwAR0IxuUCFvYOfPkKdj1QwzWdHXTPnXpF0MnxrN4syXr5I32MDx3bWygzxYQ    

Röportaj: Çocuklar Dünyayı Alacak Elimizden, Ölümsüz Ağaçlar Dikecekler

By Şifa Alçıcıoğlu

çocuklar

2'den 22'ye paylaşımlarımıza küçük kardeşlerimiz konuk oluyor bugün. Argasdi'nin "Çocukluk" dosyasında yer alan röportajımızdan çocukların sesine kulak verelim. Okulları, aileleri ve hayalleriyle ilgili sorulara bakalım nasıl cevaplar vermişler.   Sence okulun eksik ya da kötü yanları nelerdir? Pembe ÇelebiPembe Çelebi: Okulda pamuk şeker satmamaları ve parkta salıncakların olmaması.   Kaya Erden: Aslında okulumu severim ancak daha fazla oyun alanının olmasını isterdim. Daha büyük ve değişik oyuncakların olduğu bir park çok güzel olurdu. Daha temiz ve daha rahat tuvaletler de olması gerekir. Ayrıca eskiden geri dönüşüm kutuları vardı artık yok.   Güneş Gülhan: Benim okuldan en büyük şikayetim dışarıda olduğumuz derslerde sağlıklı bir şekilde oyalanacağımız oyuncakların, kapalı salon gibi alanların az olmasıdır.   Akile Çelebi: Kantinde yiyeceklerin çok pahalı olması. Güvenilir ve güzel bir çocuk parkımızın bulunmaması. Parkımız var ancak içinde salıncak yok. Sporcu arkadaşlarımızın antremanlarını yapabilecekleri kapalı salonlarının olmaması.   Kayra Erden: Okulumuzda bir futbol sahasının olmaması... Söz verildi ama yapılmadı. Bir de formalar çok eski. Okulda futbol ile hiç ilgilenilmez. Arkadaşlarımızla sohbet edeceğimiz gölge yer yok, her yer çok sıcak.   Akıle ÇelebiPeki, ailenden şikayetlerin nelerdir? Pembe Çelebi: Her istediğimi almıyorlar. Örneğin; telefon ve oyuncak alınmaması.   Kaya Erden: Playstation’ı zaman zaman kaldırmalarından çok şikayetçiyim. Annem benim süreli oynamamı ister. Gözlerim bozulurmuş ama ben zaten gözlük takarım. Bir de ben sadece havuza gitmek isterim ama annem deniz daha sağlıklıymış der ve denize daha çok giderik.   Güneş Gülhan: Bazı çocukların ailesinden şikayeti olabilir ama benim ailemden tek bir şikayetim bile yok.Güneş Gülhan   Akile Çelebi: Çocuk olarak düşünmemeleri ve beni bu yüzden anlamamaları, beni artık çok büyümüşüm gibi görmeleri ama ben daha çocuğum. Her istediğimin her zaman olmaması ve önümde hep bir zaman olması. Zamanı gelince alırız, şimdi küçüksün gibi… Yani galiba bazı zaman küçük bazı zaman büyük oluyorum.   Kayra Erden: Okuldan gelince hemen futbol oynamak isterim ama annem izin vermez. Önce illa yemek yeycem, yok çok sıcaktır oynayamazmışım. Babama da bir şey sorunca annenle konuşmamız lazım der. Bizim evde playstation serbest değil. Annem ve babam hep süre koyar.   Gerçek hayatta pek çok zorlukla karşılaşıyorsun. O zaman biraz da hayallerinden bahsedelim. En büyük hayalin nedir? Pembe Çelebi: Öğretmen olmak istiyorum. Çünkü çocuklara yeni bilgiler öğretmek istiyorum. Çocuklara eğlence ile ders yaptırıp aslında derslerin korkutucu olmadığını göstermek istiyorum.   Kaya Erden: Çok büyük bir hayvan barınağı yapmak isterim. Her hayvanın bir bakıcısı olsun isterim. Her hayvana gerçekten iyi bakılsın. Hepsinin evi, oyuncağı, yemeği olsun. Bizim mahallemize av zamanları hep köpek bırakırlar. Bazıları yaralı bile olur. Nenemle biz hep onlara yiyecek veririk. Evimize kırlangıçlar yuva yaptı. Yavruların biri yuvadan düştü. Babam beni omzuna aldı ben da yavrucuğu yuvasına koydum. Güneş Gülhan: Benim en büyük hayalim ailem ile bir restoran açmaktır. Çünkü yemek pişirmeyi çok severim ve insanlara yardım yani hizmet etmek istiyorum.   Akile Çelebi: Büyüdüğümde çok ünlü bir müzikalde oynayıp şarkı söylemek istiyorum. Aynı zamanda herkesin bildiği bir yazar olmak istiyorum. Çünkü sahnede kendimi çok mutlu ve özgür hissediyorum. Sanki her şeyi başaracakmışım gibi… Yazarak kendimi daha iyi anlatabiliyorum.   Kayra ErdenKayra Erden: En büyük hayalim çok büyük bir spor okulu açmaktır. İçinde her bölüm olsun. İsteyen futbol, isteyen basketbol, isteyen tenis gibi sporlarda eğitilsin. Ben de ünlü bir futbolcu olayım. Parası olmayan da gelebilsin. Hatta içinde müzik bölümü de olsun ve otobüsü de olsun. Çünkü ben gitara giderim ama arkadaşımın ailesi götüremez diye o gidemez. Futbol antremanlarına da düzenli gelemez. Çünkü köyü uzaktır.   Her istediğine izin verilecek olsa ne yapmak isterdin? Pembe Çelebi: Anne ve babamın beni her gün lunaparka götürmelerini isterdim.   Kaya Erden: İzin verilse de okulu yönetsem çok güzel olurdu. Beden eğitimi dersleri her gün ve daha çok saat sürerdi. Bir da okullar biraz daha geç başlasın.   Güneş Gülhan: Erkenden bir pastane açmak isterdim. Çünkü bu benim en büyük hayalim.   Akile Çelebi: Tüm paramla lösemili çocuklara yardım edip, onları mutlu etmek ve her istediklerini yapmak isterdim.   Kayra Erden: Hiç sınav olmayan bir ülke yaratırdım. Hiçbir çocuk stres yaşamasın diye. Ve ben derslere oyunda eklerdim. Çocuklar ders yaparken oyun da oynasınlar diye.   Sence çocuk olmak nasıl bir şey? Pembe Çelebi: Çok güzel bir şey ve hep çocuk kalmak isterim. Annem ve babam hep yanımda olsun diye.   Kaya ErdenKaya Erden: Çocuk olmak bence özgür olmak demektir. Çünkü büyüklerin hep bir işleri, planları vardır. Bir da insanlar çocukları daha çok sever.   Güneş Gülhan: Bence çocuk olmak dünyanın en iyi şeyidir. Çünkü asıl eğleneceğimiz ve öğreneceğimiz zaman çocukluk zamanlarıdır.   Akile Çelebi: Çok güzel çünkü her şey çok basittir, çünkü çocuksundur. Örneğin; şeker yiyebilirsin, parkta oynayıp çok güzel vakit geçirebilirsin ama en önemlisi çocuk olduğun için anne ve baban hep yanında… Onlar yanımda olunca ben bilirim ki bana bir şey olmaz.   Kayra Erden: Bence çocuk olmak dünyanın en güzel şeyi. Büyüklerin sorumluluğu kadar sorumlulukları yok. Oyun oynarken çok mutlu olabiliyoruz. Ama ne yazık ki dünyada şanslı ve şanssız çocuklar var. Yani çocuk olmak eğer şanslıysan çok güzel.

çocuklar

❌