One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

kktc’nin Korona İle İmtihanı- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto 3

Karantina günlerinde neler yaşadığımızı anlatan yazımız Argasdi'nin Pandemi Özel sayısında sizlerle buluşuyor... foto 32019 yılı sonunda ortaya çıkan yeni tip korona virüsü, kısa sürede tüm dünyaya yayılarak çok tehlikeli bir hâl aldı. Söz konusu bu virüs dışında hiçbir gündemimizin olmadığı bugünlerde, ülkemizde yaşananları hatırlamak; aynı zamanda süreci kendi açımızdan kısaca değerlendirmek amacıyla bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettik. Kıbrıs’ın kuzeyinde ilk pozitif vakanın ortaya çıkmasından birkaç hafta öncesine baktığımızda, virüs hızla tüm dünyada yayılıp adeta adım adım üzerimize geliyorken, kktc hükümetinin bu tehdide karşı hiçbir önlem almadığı görülüyordu. Önlem almamak bir yana dursun Başbakan Ersin Tatar bu virüsün büyütülecek bir şey olmadığını dile getiriyordu. Ülkemizde hastalık haberini aldığımız, 10 Mart gününü hatırlayacak olursak, neredeyse herkeste korkunç bir panik havası vardı. Elbette ki kriz anlarında yapılması gereken son şey paniktir. Kıbrıslı Türklerin gerek kktc devletinin sağlık sistemine güvensizliği gerekse de hükümetin bu krizi, halk sağlığını koruyucu anlamda iyi yönetemeyeceği düşüncesi bu panik havasının neden oluştuğuyla ilgili bizlere ipuçları sunuyordu. İlk pozitif vakanın çıktığı gün tüm okulların tatil edilmesi, belki de hükümetin bu süreç boyunca aldığı en doğru karardı. Okullar kapanırken, devlet dairelerinin ve özel sektördeki iş yerlerinin kapatılması içinse oldukça gecikildi. Bu gecikmenin arkasında yatan en önemli sebep, hükümetin ekonomik kaygılarıydı. Sürecin en başından beridir, ekonomik kaygılarını halk sağlığının önünde tutarken, tüm hatalı kararları da bu kaygıyla aldı. Özel sektördeki az sayıdaki iş yeri bu süreçte kendi inisiyatifleri ile işletmelerini kapatsa da aslında bu mesele kimsenin inisiyatifine bırakılamayacak kadar ciddiydi. Günler sonra, halkın yoğun baskısıyla alınan kapatma kararlarının geç alınmış bir karar olduğunu vurgulamak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Akıncı’nın tüm ısrarlarına rağmen sokağa çıkma yasağı kararının alınması için tam 12 gün beklendi. Halktan gelen yoğun baskı sonrasında, sürecin başında asla sokağa çıkma yasağı ilan edilmeyeceğini ifade eden hükümet geri adım atarak, geç ama doğru bir karara imza attı ve sokağa çıkmak yasaklandı. Bu süreçte Akıncı’nın tavırlarına da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Sürecin en başından beridir gerek güneyle istişare vurgusu yapması gerek sokağa çıkma yasağı konusundaki ısrarı, gerekse de sağlık kaygılarının ekonomik kaygıların ardında kalmaması konusundaki uyarıları çok yerindeydi. Tüm bunlar yaşanırken, Kıbrıs’ın kuzeyindeki vaka sayısı da günden güne artıyordu. Hükümet ise halk yararına derhâl alması gereken kararları, sermayeyi koruma adına almamakta ısrar ediyordu. Mevcut sağlık sistemimizin ve devlet hastanelerimizin bu salgınla baş edemeyeceği aşikârdı. Hükümet önce Mağusa Devlet Hastanesi’nin pandemi merkezi olmasını kararlaştırdı. Kısa sürede bu karardan vazgeçilerek Nalbantoğlu, doktorların tüm uyarılarına ve olumsuz görüşlerine rağmen pandemi merkezi ilân edildi. Oysa ki gerek donanım gerekse de altyapı olarak çok daha iyi durumda olan bazı özel hastaneler kamu yararına, en azından salgın tehlikesi geçene kadar kamulaştırılıp, pandemi merkezi hâline getirilebilirdi. Bu, çok yerinde bir karar olurdu ama ya hükümetin aklının ucuna bile gelmedi ya da sermayenin çıkarlarına aykırı olduğu için bu kararı almaktan geri duruldu. Alınan önlemler dolayısıyla ülkede neredeyse tüm ekonomik faaliyetler de durdu ve bu da bizleri bekleyen ciddi bir ekonomik kriz anlamına geliyor. Her ekonomik krizde olduğu gibi bunda da ilk göz dikilen tabii ki sermayedarların servetleri değil, emekçilerin kazandığı üç kuruş para oldu. Hükümet ekonomik tedbir olarak, kamu çalışanlarının maaşlarından ciddi bir kesinti yaparken; yıllarca bu ülkenin kaymağını yiyen ultra zengin kesimden sadece ricacı oldu. Oysa ki sermayenin değil halkının çıkarlarını düşünen bir hükümet olsaydı, yedi sülalesine ömür boyu yetecek kadar parası olan ultra zenginlerin servetleriyle ilgili çeşitli vergilendirme uygulamalarıyla hem sağlık sisteminin geliştirilmesi hem de halk için gerekli kaynak pekâlâ yaratılabilirdi. Bu şekilde ekonomik krizin esas tokadını yiyen başta özel sektör çalışanları ve küçük esnaf için ciddi bir kaynak yaratılabilirdi. Kısaca olan yine halka oldu. “Hayırsever iş insanlarımız” ise krizi fırsata çevirmekten geri durmayarak hem kirli isimlerini bir güzel parlattı hem de servetlerine en ufak bir zarar gelmedi. Öte yandan hükümetin emekçilerle ilgili hazırladığı “destek paketi” tam bir fiyaskoya dönüştü. Yapılacak 1500 TL destek kapsamına alınmayan meslek gruplarından mı bahsedelim, oldukça dar tutulan kapsama dahil olsa da alacağı destek için bile patronun insafına bırakılan özel sektör çalışanlarından mı, yıllardır bu ülkede iliklerine kadar sömürülen üçüncü ülke vatandaşlarının ırkçı bir tavırla tamamen görmezden gelinerek açlığa terk edilmelerinden mi? Özetle; bu süreçte hükümetin ve kktc devletinin hem sağlık hem de ekonomi politikasının sınıfta kaldığını net olarak söyleyebiliriz. Yapılan test sayısının azlığı, tam teşekküllü bir pandemi merkezinin oluşturulamaması, tutarsız açıklamalar, ihmâller, uzman görüşlerinin dikkate alınmaması, yapboz tahtası gibi yönetilen bir süreç, muğlaklıklar, halk yararına alınması gereken ekonomik önlemlerin sermaye yararına alınması… Tüm bunlar bir kez daha halkın çıkarlarını koruyan, güvenilir bir yönetim anlayışının ne kadar önemli olduğunu hepimize gösterdi.  

Sanata Bulaş- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

covidart

Argasdi pandemi sayısında yer alan "Sanata Bulaş" adlı makalemiz Tahsin Oygar'ın kaleminden sizlere ulaşıyor... covidartGünümüzden yaklaşık 17,000 yıl önce, mağara duvarlarına bizon ve at resimleri çizerek başlamış olabilir sanatın hikayesi… En azından şu ana dek bu kadarını biliyoruz. Sanat tarihi diye kabul edilen “tarih yazımı” aslında oldukça kısa bir geçmişe dayanır. Giorgio Vasari’nin  yazdığı ve ilkin 1550 yılında yayımlanan “Sanatçıların Yaşamlarına Göre Sanat, Kutsal Dahinin Eseri” ile başlıyor sanat tarihçiliği. Ama dokuma, resim, çömlek, ritim-müzik, heykel, ev ve tapınak inşaasını sanat olarak nitelendirirsek, ki öyledir, insanlık tarihi boyunca oldukça fazla sanat eseri olduğunu söyleyebiliriz. Bugün daha iyi anladığımız büyük salgınlar sanatın tarihinde de vardı. Tahmin edeceğiniz gibi bu salgınlar büyük toplumsal olaylara sebebiyet verdiği için de mutlak surette sanatı etkiledi ve etkileyecektir de… Örneğin 14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa’da başlayan veba salgını toplumsal alışkanlıkları önemli ölçüde değiştirdi. Bu değişikliklerin ise sınıfsal olarak imkanı olanların daha izole ortamlarda fikirsel ve sanatsal faaliyetlerini geliştirebilmelerine olanak sağladığı öne sürüldü. Hatta “Yeniden Doğuş” diye ifade edilen Rönesans’ı bile tetiklediği birçok araştırmacı tarafından iddia edilmekte. Tarihte salgınlar birçok toplumsal meseleyi direkt olarak etkiledi. Pandemik Covid-19 virüsünün de ekonomik, sosyal ve toplumsal bakımdan bugünün sanatını etkilediğini ve daha da etkileyeceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Şu andan baktığımızda bile, bazı sanat dallarının ve bunların sunuş formlarının hissedilir derecede değiştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Buraya geçmeden önce yaşamakta olduğumuz bu salgının sanata olan etkilerini daha iyi kavrayabilmek için aşamalara bölmek gerek diye düşünüyorum; çünkü süreç içerisinde sanatsal anlamda da değişiklikler oldu ve daha da olacağa benziyor. Panik ve dayanışma İlk aşamada insanların bu pandemi koşullarında izole bir halde yaşayabilmelerini sağlamak, yalnızlıklarını dindirebilmek, bu “geçici” süreci çeşitli aktivitelerle, eğer varsa tabii ki evlerinde, vakitlerini daha rahat geçirebilmelerini sağlamak için eli biraz sanat tutan her insan koyuldu iş başına. Tabii ki böylesine nevrotik bir süreci kitaplardan değil de bilakis canlı kanlı yaşayarak tecrübe ediyor olmak, insanlar üzerindeki panik ve korku halini olabildiğince azaltma isteğini artırdı; bu da, dayanışmayı doğurdu. Ölüm ile yüz yüze çalışanlara ve hastalığa yakalananlara moral vermek, sanatsal faaliyet icra eden herkesi dayanışma duyguları ile harekete geçiren en önemli motivasyon kaynağı oldu. Bu kaynak, dünyanın çeşitli coğrafyalarında ve ülkemizde sanat ile uğraşanları veya hali hazırda herhangi bir sanatsal faaliyet icra edebilenleri çeşit çeşit yaratıcı etkinliklere yöneltti. Sting’ten Antonio Hopkins’e, çeşitli senfoni orkestralarından Candan Erçetin’e, farklı farklı ülkelerden birçok müzisyenin katıldığı şarkılardan, Gülse Birsel’in salgın günlerinde çektiği dizi gibi çokça örnek yaşandı. Ülkemizde de durum aynen bu şekilde ilerledi. Sanatçılarımızdan Arda Gündüz, Umut Karaca, Çağıl İşgüzar, Eril Cambaz, Emre Pehlivan ve daha nicelerine Lefkoşa Belediye Orkestrası da eklendi. Aktivisti olduğum Baraka Kültür Merkezi de her gün “2’den 22’ye Kültür ve Sanat Kampanyası” kapsamında çeşitli etkinlikler düzenledi. Ama pandemi sürecinin “geçiciliği” ile ilgili şüpheler ve karantinanın uzaması, sanatsal etkinlikler ile farklı kaygıları birleştirip olayı başka bir aşamaya geçirdi. Geçim derdi ve varoluş paniği ile boş zamanın verimliliği Pandeminin geçiciliğinden anlaşılan şey, hızlıca bir aşının bulunup tüm bunların çocuklara ileride anlatılacak kötü bir hikaye olması idi. Ama yaşanan süreç bunun çok iyimser bir yaklaşım olduğunu ortaya çıkardı. Sanat ile geçimini sağlayan ve bu “geçici” süreçte dayanışma gösterenler, süreç uzadıkça tüm emekçiler gibi hayatlarını idame ettirebilme derdinin yakıcılığını hissetmeye başladı. Ülkemizde sanata ve sanatçıya verilen değer zaten çok sıkıntılı seviyelerde iken, bu pandemi durumu artık ülkem sanatçılarını varoluş sorunu ile yüz yüze getirdi. Yine başka bir varoluş sorunu ise bazı sanat dalları açısından da oldukça tehditkar bir hal alıyor gibi görünmekte. Örneğin tiyatro, tarihsel olarak biraraya gelinerek icra edilen bir sanat iken, televizyona ve internete ciddi bir direnç gösterdi. Peki ya şimdi ne olacak? Sunum formu mu değişecek? Bir yazar veya şairi ele alalım; bu durumda kitabın baskı, matbaa ve kitapçı ayakları ortadan kalkıp (zaten uzunca bir zamandır sanallaştırılmaya teşvik ediliyordu) zorunlu olarak sanal hale mi gelecek? Seramik, resim vb. sanat dallarının da farklı sunum formları bulabilmesi mümkün olabilecek mi? Bunlar süreç içerisinde belirginleşecek. Ama şunu söylemekte yarar var; pandeminin ilk aşamasında insanların panik hallerini azaltma motivasyonu ile hareket edenler şimdi geçim derdi ve varoluş krizi yüzünden paniğe kapılmaya başladılar bile… Öte yandan kapitalizmin piyasalaştırdığı, tüketim kültürü haline getirdiği, içeriğini boşaltıp daha çok biçimi ön plana çıkarttığı sanat, yalnız sırça köşklerde elit bir tabakanın tekelinden kurtulmaya mı başlıyor? Kapitalizmin zaman planlaması kar üzerine iken, geçici olarak duraksayan pek çok insan, sanatsal bir faaliyet icra etmek veya önemsediği, sevdiği bir sanat dalını denemek için zaman bulmaya başlıyor. İnsanlar daha önce denemediği bir müzik aletine veya bir sanat dalına zaman ayırıp derinleşme fırsatı buluyor. Burada şunu da söylemek gerek; boş zaman demek, dolu dolu olan bir hayatın içerisinde vakit ayırmak anlamına geliyor. Öz disiplin ile zaman ayarlamasını yapamazsak, ne yapacağını bilemez savruk hayatlara sürüklenme ihtimalimiz de var. Önemli olan bundan sonraki aşama... Her şey eskisi gibi olacak mı? Genelde insanlar bu kötü günlerin bitmesini, her şeyin eskisi gibi olması gerekliliği ile özdeşleştiriyor. Fakat güzel günlerin gelmesi, her şeyin ille de eskisi gibi olmasını gerektirmez. Bu, sanat için de geçerlidir. Covid-19’dan önceki sanat; milyon dolarlık ucube sanat eserlerini imaj için satan, halk için halkla birlikte sanat anlayışını hiçe sayan, toplumsal kaygıları alınmış, piyasalaştırılıp içi boşaltılmış elitist bir sanat silüeti. Yani eskisi bu! Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyorsanız emin olun ki kapitalizm en iyi bildiği şeyi yapıp bu durumu kendi lehine çevirecektir. Aniden reklam gelirleri düştüğü için sosyal medyayı paralı hale getirebilir veya daha niceleri… Önemli olan bu krizi, örgütlenerek veya örgütlülüğümüzü kullanarak, sanatın toplumsallaşması, yaygınlaşması, insana değer veren, belki de yüzünü halka çevirmiş başka icra formlarının yaratılması için fırsata çevirmektir. (Bu yazı daha önce ankaradegillefkosa.org sitesinde yayımlanmıştır.) Kaynaklar: https://www.ft.com/content/efe229b4-6936-11ea-a3c9-1fe6fedcca75 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/koronavirus-tarihin-degismesine-yol-acan-bes-salgin-hastalik-1728386 http://www.mimesis-dergi.org/unutulmus-bir-araya-gelme-sanati http://baraka.cc/?p=6531  

Salgınlarla Boğuşan Bir Ada-Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

old-cyprus-map

Adamız ve salgın hastalıklarla ilgili olan makalemiz Argasdi Pandemi özel sayısında... old-cyprus-mapKıbrıs adası, incecik burnu ve giderek genişleyen girintili çıkıntılı biçimiyle haritalarda toplu iğne başı kadar yer kaplayan, mütevazi bir adacık gibi görünse de şairane bir söylemle “Akdeniz’in incisi” olarak tasvir edilir. Onu bu denli güzel yapan şey ise Akdeniz’in orta yerinde Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarına yakın bir konumda olmasıdır. Bu yüzden yüzyıllar boyunca stratejik konumuna atıf yapılarak birçok medeniyetin hakimiyeti altında kalmıştır. Ortaçağ’da Kudüs Krallarının taç giydiği bu önemli ada, ticaret gemilerinin sığındığı bir liman, İpek Yolu’nu Suriye limanlarına bağlayan bir geçit, Ortadoğu’ya giden hacıların dinlenme yeri gibi bir öneme sahipti. Tek ulaşımın denizle yapılageldiği o yıllarda, bu denli konuğu kabul etmesi de onu dışarıdan gelen tehlikelere karşı savunmasız bırakıyordu. Bu tehlikelerin başında da salgın hastalıklar geliyordu. Salgınlar, insanlığı zora sokmuş, beraberinde ölümleri getirmiş hastalıklar olarak çıkıyor karşımıza. Günümüzdeyse domuz gribi, kuş gribi, ebola ve son günlerde ülkemiz de dahil tüm dünyanın başına bela olan korona (Covid-19)’yı sayabiliriz. Adamızın salgın hastalıklarla imtihanı ise hiç kolay olmamış. Kıbrıs’a Mısır’dan geldiği düşünülen cüzzam (lepra) 1960’lı yıllara değin adada var olduğuna inanılan bir cilt hastalığı olarak karşımıza çıkar. Osmanlı zamanında miskin olarak tabir edilen bu hastalık için Mağusa’da bir de “miskinhane” yapılmıştır. İngiliz zamanında binanın yapısı genişletilerek ve tıbbi önlemler arttırılarak hastalığın son bulması sağlanmıştır. Sağlıksız hava koşullarından ve bataklıklardan dolayı ortaya çıkan sıtma (malaria) ve göz enfeksiyonuna sebep olan trahom da adada var olan diğer salgın hastalıklar arasındadır. Cobham, Mağusa ile ilgili notlarında, 1559 yılında John Locke’un edindiği izlenimleri şöyle aktarır: “Mağusa’nın havası sağlıklı değildi ve iddia edildiğine göre ve bu yanındaki bataklık araziden kaynaklanıyordu.” Yazar ayrıca eylül ve ekim aylarında körlüğe neden olan bir göz hastalığından da bahsediyor. Adayı 1563’te ziyaret eden Pesarolu Elia da 2-3 gün süren ve dayanılmaz sızılar ve baş ağrısıyla başlayan bu kör edici hastalıktan bahsetmektedir. Adada büyük yıkımlara yol açan bir diğer hastalık ise vebadır. Veba uzun yıllar boyunca Kıbrıslı halkının üstüne çöken büyük bir kabustu. Bununla ilgili bir efsane de bulunmaktadır. Rivayete göre güneyde bulunan Spilia köyünde bir veba salgını çıkmış ve köylüler hastalıktan kırılmaktaymış. Bunu önlemek için komşu köye giden köylüler kendilerini kurtarması için Meryem Ana’ya dua etmişler. Meryem Ana bu zavallı insancıkların çağrısını duyup vebayı bulmak için Spilia’ya gitmiş. Veba kaçmak için bir kayaya tırmanmış Meryem Ana da yakındaki bir kayayı alıp onu ezmiş. Böylece hastalık yok olmuş ve insanlar iyileşmiş. Köyde bulunan ve üst üste duran iki kayanın hikayesi bu şekilde anlatılmaktadır.(1) Veba adlı bu kara belanın adada kaydedildiği ilk tarih 1348’tir. Daha sonra 1409’da büyük salgın olmuş ve 1470’te ise vebanın 3 yıl devam ederek nüfusun yüzde yetmiş beşinin yok olduğu görülmüştür.(2) Yıl 1563, Ekim 18. Pesarolu Elia Mağusa’dan İtalya’ya bir mektup gönderir, şu cümleler dikkat çeker: “Şehir sakinleri, Levand’da çok görülen bulaşıcı hastalıklardan ve özellikle vebadan, kendilerini korumak için özen gösterirler. Bulaşıcı hastalık olan bir yerden gelenlerin, limandaki karantinada kırk gün kalmadan şehre girmesi olası değildir.” (3) Bir diğer gezgin ise Giovanni Mariti, 3 Şubat 1760 yılında Kıbrıs’a vardığını ancak veba salgını nedeniyle birkaç gün sonra adadan ayrılmak zorunda kaldığını, bu sürede sokakta gördüğü insanların tedbirli davrandığını ve görüştüğü konsoloslarla kapı ardından ya da bir kafesin ardından konuştuğunu dile getirir. Mariti: “Kıbrıs 30 yıldır vebadan kurtulmuş durumda. Fakat şimdi, Alexandria’dan çıkıp Baf açıklarında batan bir Türk xebec’i enkazından kurtulan bazı denizciler hastalığı yeniden bulaştırdılar. Kazazedelerin sığındığı Lefkoşa, salgının ilk bulaştığı yerdi. Ben, daha sonra hastalığın bütün adaya bulaştığını ve o yıl 22.000 kişinin ölümüne yol açtıktan sonra ortadan kalktığını öğrendim.” (4) der. Mariti 1765 yılında da Constantinapoli’den gelen bir gemide salgın hastalık çıktığını ve sadece 3 mürettabatın sağ kaldığını ve gemiden inmelerinin yasaklandığını anlatır. Hastalardan 2’si ölür, diğerine ise 40 gün karantinada kaldıktan sonra sağlık çalışanları tarafından giriş-çıkış izni verilir. Böylece hastalık yayılamadan ortadan kalkar.(5) Osmanlı zamanında limanlarda kurulan karantina merkezleri hastalıkların bir nebze önünü almayı başarmıştır. İngiliz zamanında ise yapılan Karantina Yasası’yla ülkenin kontrol altına alınması başarılmıştır. “Yine de 1897 yılında, çiçek hastalığı salgını çıkar. Lefkoşa hastanesi, çiçek hastalarının hizmetine verilmesine rağmen ihtiyacı karşılayamaz. Bunun üzerine Lefkoşa’da bulunan eski Osmanlı kışlası tamir edilerek, doğrudan karantina idaresine bağlı bir bulaşıcı hastalıklar hastanesi kurulur” (6). Son günlerde yaşanan süreçte ülkemizde ne yazık ki benzer uygulamalar göremiyoruz. Başkentte var olan, gelmiş geçmiş hükümetlerce neredeyse atıl durumda bırakılan tek devlet hastanemiz karantina hastanesine dönüştürülmüştür. Devletin yeni bir karantina hastanesi yapmaması bir yana özel hastaneleri kamulaştırmama yoluna gidip sermayeye kıyak geçmesi de tarihe kara bir leke olarak geçecektir. Geçmişten edindiğimiz ders açıktır; karantina koşullarının ne denli önemli olduğunun bilinciyle hareket edilmelidir. Virüs ve bakteriler her dönem insanların hayatlarını söndürmüş ama her seferinde bir çare üretilmiştir. Günümüz dünyasında iletişimin, bilimin ilerlediği bu çağda daha da şanslıyız. Ülkemizde de yaşanan bu zor günlerde evde kalmanın kendimizi izole etmenin, virüsün yayılmasını önleyen en doğru yolu olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. (Bu yazı daha önce www.ankaradegillefkosa.org sitesinde yayınlanmıştır)     Kaynaklar: (1)   https://in-cyprus.philenews.com/the-tomb-of-panoukla-plague/ (2)   https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_medicine_in_Cyprus (3)   Mağusa Tarihi: Excerpta Cypria'dan Mağusa şehri alıntıları (MÖ.66-MS.1772) Doç. Dr. Ata Atun, syf.53. (4)   1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.87. (5)    1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.86. (6)   Kıbrıs’ta Hastaneler, Servet Sami Dedeçay, syf 25, 82.     https://www.havadiskibris.com/kibrista-cuzzam-miskinler-ciftligi/            Osmanlı’dan Günümüze Kıbrıs’ta Karantina Kurumu- Nazım Beratlı        

Sosyal İzolasyon ve Sosyalizasyon-Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

facebook_sad-1180x787_sq-68de27e7cce440b8e5e184cb7dc9c999a3f5035b-s800-c85

Normalleşme sürecine geçtiğimiz şu günlerde Pandemi günlerinde yaşadıklarımızı gözden geçirebileceğimiz Argasdi'nin Pandemi özel sayısında yer alan makalemizi Sezgin Keser'in kaleminden sizlerle paylaşıyoruz. facebook_sad-1180x787_sq-68de27e7cce440b8e5e184cb7dc9c999a3f5035b-s800-c85İnsanlık, bilgilerimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı, üretimlerimizi birbirimizle paylaşmamız sayesinde bugüne gelebilmiş ve aynı şekilde bu paylaşımla yarına gidebilecektir. Sosyal varlıklar oluşumuz da bu paylaşımı ve birlikteliği gerekli kılmaktadır. Bu dünyada ayrı ayrı bireyler olarak birbirimizden kopuk değiliz, aksine bir toplumun parçası olan bireyler olarak birbirimize bağlı, hatta muhtacız. Başka insanlarla konuşmak, onları dinlemek, sevmek, sevilmek, yeri geldiğinde öfkelenmek, bir sorunu ortaklaşa çözebilmek, birlikte üretmenin keyfini çıkarmak ve hayalimizdeki dünyayı inşa edebilmek için mücadele etmek bizi insan yapan şeylerdir. Bunları yapabilmenin yolu da birbirimizle temas etmekten ve sosyallikten geçer. Korona günlerinde yaşadığımız izolasyon ise bu temasımızın ve sosyalliğimizin karşısına, birbirimizden uzaklaşma ve sanal ilişkilerin gerçek temasa ağır basması riskini koymaktadır. Yalnız ve stresli günler Dünyayı saran Covid-19 salgını, yarattığı hayati tehlikenin yanında yaşayış şekillerimizi de değiştirmeye başladı. Virüsün enfekte ettiği kişiler ya hafif semptomlarla bazen de hiç semptom göstermeyerek virüsten kurtuluyor ya da düşük bir oranla ölümle sonuçlanan bir hastalık süreci yaşıyorlar. Enfekte olan insanların, semptom göstermedikçe ya da test yapılıp pozitif çıkmadıkları sürece kimler olduğunu bilemeyiz. Bu durumda da ciddi boyutta bulaşıcı olan virüsten korunmanın yolu, sosyal mesafe oluşturmak yani en yakınlarımızla dahi olan temaslarımızı azaltmak oluyor. Bu doğrultuda birçok ülkede sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor ve insanların evlerinde kalmaları isteniyor. Sosyal varlıklar olan bizler, sosyal izolasyona maruz kaldığımız bu süreçte hastalığa yakalanma riskimizi azaltıyoruz ama bir yandan da evlerimizde yalnız kalmanın, arkadaşlarımızdan, sevdiklerimizden uzaklaşmanın yarattığı psikolojik sorunları yaşıyoruz. "Yalnızlık strese; uzun-dönemli ya da kronik stres ise en temel stres hormonu olan kortizolün daha sık yükselmesine neden olur. Bu da vücutta yüksek düzeyde iltihaplanma ile yakından ilişkilidir. Bu durum da kan damarlarına ve diğer dokulara zarar verir, kalp rahatsızlığı, diyabet, eklem hastalığı, depresyon, obezite ve erken ölüm riskini artırır"(1) Yani psikolojik olarak başlayan sorunlar fiziksel sorunlara da yol açabiliyor. Bununla birlikte bu salgının hiç bitmeyeceği ve salgına yakalanma korkusu, çaresizlik, rutine bağlanan günlerin sıkıcılığı gibi ruh hallerini de yaşayabiliriz. Psikolojik sorunlarımızı ekonomik sorunlarımızdan bağımsız düşünemeyiz. Pek çok işyerinin kapatıldığı bu süreçte belki de temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için gereken asgari geliri elde edemeyeceğiz ve devlet de bu ihtiyaçlarımızı karşılamadığı sürece stres, korku, çaresizlik gibi sorunlarımızın üzerimizdeki etkisi artacaktır. Devleti, sosyal önlemler almaya zorlamak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek önümüzdeki süreçte hayati önemde olacaktır. Sosyal izolasyonun engelli ve hasta bireyler gibi en çok etkileyeceği kesimlerden biri de yaşlılardır. Normal yaşantılarında dahi yalnızlık çeken bu insanlar için virüsün hasta etme riski hem daha fazladır hem de sevdiklerinden ayrı kalmak çok daha üzücü ve yıpratıcı olacaktır. "Araştırmacılar, koronavirüsten önce bile, yaşlıların yaklaşık dörtte birinin -günlük sosyal teması ölçen- sosyal izolasyon tanımına uyduğunu ve %43’ünün kendini yalnız hissettiğini tespit etmişler."(2) Dolayısıyla böyle bir dönemde evlerinden çıkamayan yaşlılar için sosyal projeler geliştirilmesi, sevdikleriyle sık sık temas kurabilecekleri teknolojik imkanlar sağlanması, hatta bu araçlarla onların hayat tecrübelerinden yararlanılması önemlidir. İnternetin kurtarıcılığından kurtulmak  Sosyal izolasyon sonucu evlere kapandığımız bu korona günlerinde yalnızlığı gidermenin, sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla vakit geçirmenin aracı sosyal medya yani sanal alem oluyor. İnternetin televizyondan, telefondan, radyodan daha fazla hayatımızın parçası olduğu ve haberleşme ve iletişim için elzem olduğu bu dönemde devletlerin ücretsiz bir şekilde insanlara bu imkanı sağlaması şarttır. Facebook, twitter gibi sosyal medya kanallarından hem gündemi takip edebiliyor ve kamuoyu yaratabiliyor hem de yakınlarımızla iletişim kurabiliyoruz. Whatsapp da bir iletişim aracıyken zoom, hangout gibi uygulamalar da görüntülü sohbetler için tercih ediliyor. "E bu kadar seçenek varken izolasyonda da yeteri kadar sosyalleşebiliriz" diye düşünebiliriz. Bu düşüncenin doğruluk payı olsa da sanal platfomlarda ilişki kurma biçimlerini gerçek yaşamın bir yansıması olarak kurgulamak; gerçekte yaptığımız üretimlerin bir paylaşım aracı olarak sosyal medyayı kullanmak gerekir. Merak duygusu insanların sosyalleşmesini sağlayan unsurlardan biridir. Bir şeyleri merak ederiz, böylelikle yeni ortamlara girer, yeni insanlarla tanışırız. Sosyal medyada insanların yaşamlarında ne yaptıklarını merak eder ve onları takip ederiz. Ama bilmeliyiz ki bu takip onların hayatlarına dahil olduğumuz anlamına gelmez. Aynı evde yaşadığımız ya da oturup sohbet edebildiğimiz bir insanın hayatına dahil olmakla eşdeğer değildir. Dolayısıyla aşırı ve içi boş şekilde sosyal medyayı kullanma alışkanlığı bizi sanal alemle gerçek yaşamı bir kılma yanılgısına düşürebilir. İnternetin bizi en çok esir aldığı ev karantinası günlerinde ise bu yanılgıya düşmek hatta bunun bağımlılığa dönüşerek izolasyondan sonra da devam etmesi ürkütücü bir olasılıktır. Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten? Günlük rutinimizi evde yapacağımız hobiler, uğraşlar, üretimler üzerine kurmak ve sanal alemi bu birikimleri paylaşmak, kolektif üretimler yapabilmek ve duygularımızı, düşüncelerimizi sevdiklerimizle paylaşacağımız bir araç olarak kullanmak yukarıda bahsedilen yanılgıya düşmememizi ve sosyal izolasyonda mümkün olduğunca sağlıklı bir sosyalleşme yaşamamızı sağlayabilecektir. Müşfik Kenter'in dediği gibi; "Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum! Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?" Sevdiklerimizle, bir ağaç gölgesinde el ele, göz göze güleceğimiz günlere...   (1),(2) https://www.sosyalbilimler.org/koronavirus-yalnizlik-salgini

Covid-19’un Ekonomisi: Kapitalizm Temas Etmeden de Bulaşır- Celal Özkızan

By Şifa Alçıcıoğlu

94030335_245419440165265_3557873783278665728_n (1)

 Argasdi'nin Pandemi Özel sayısından kapitalizm ve Covid-19'un değerlendirmesini içeren makalemiz Celal Özkızan'ın kaleminden sizlerle buluşuyor.  “Aklımız ve dualarımız tüm Amerikan halkıyla ve hiçkimse bir başkasının felaketinden yararlanıp menfaat sağlamak istemez; ama bir şey diyeyim, duyguları bir kenara bırakacak olursak, gayrimenkul yatırımcılarının pek çoğu, on yıldır bu anı bekliyordu.” (Wall Street Journal, 7 Nisan 2020) Covid-19’un ekonomik etkilerinin ve boyutlarının tartışılacağı bu yazı, ucu açık notlardan oluşan genel bir analitik çerçeve olarak düşünülmelidir. Çünkü içinden geçmekte olduğumuz sürecin ekonomik boyutları, daha önce karşılaştığımız türden bir şey değil. Sembolik olarak, 2020 ardındaki bütün yıllardan kaçarcasına uzaklaşan grafiksel çizgilerde ifadesini bulan kopuş niteliğindeki bir süreçten geçiyoruz. Hazır reçeteler, geçmişin deneyimine yaslanan analizler ve bildik çözümler, anında koronavirüs karadeliğinin içine çekilip tuzla buz oluyor. 94030335_245419440165265_3557873783278665728_n (1)Pandemi krizi mi, kapitalizmin krizi mi? 2008 yılında başlayan global ekonomik krizin etkileri uzun yıllar boyunca sürmüştü, hala da sürüyor. Çünkü yaşanan, sisteme “içsel” bir krizdi. Şu an ise sistemin işleyişinin “dışsal” bir sebepten dolayı durması söz konusu ve kapitalizm, daha önce global çapta böylesi bir “durma” halini deneyimlemedi. “Durma”nın kendisinin yarattığı ekonomik sıkıntılar zaten ortada, ancak durma sonrası toparlanma, “kaldığımız yerden devam” misali kolay mı olacak, yoksa kapitalizmin “içsel” krizleri gibi uzun yılları alan bir toparlan(ama)ma süreci mi yaşanacak, bilmiyoruz. Şimdilik elimizdeki tek veri, halihazırda toparlanma sürecine giren Çin’den gelenler: Çin’de, ekonomik anlamda “süreğen kriz”den ziyade bir “normale dönüş” belirtisi var. Zaten “içsel” krizlerin aksine, bu krizde, faaliyetlerin hala sürmekte olduğu sektörlerde kapitalizm tıkır tıkır işlemekte. Hatta Apple gibi firmalar, yüz binlerce işçi alımı yapmakta, eskisinden çok daha yoğun çalışmakta. Yaşadığımız kriz, “kapitalizmin krizi” değil. Marx’ın Kugelmann’a yazdığı 11 Temmuz 1868 tarihli mektupta veciz bir biçimde dile getirdiği gibi; “Her çocuk bilir ki, üretimin koşullarını sürdüremeyen bir toplumsal formasyon, bir yıldan kısa bir süre içinde yok olur.” İster kapitalist olsun ister sosyalist; herhangi bir toplumsal yapı, ihtiyaçlarını herhangi bir sebepten dolayı üretemeyecek duruma gelirse, bu, toplumdaki ekonomik rejimin de ötesine geçen “genel” bir kriz haline gelir. O yüzden krizin sebebi, hayatın büyük oranda durmasına ve insanların evine kapanmasına sebep olan pandemidir. Pandeminin MEVCUT BİÇİMDE bir ekonomik krizi tetiklemesinin sebebi ise kapitalizmdir. Pandemi öncesinde de global ölçekte gerek makroekonomik gerekse de toplumsal (gelir eşitsizliği, güvencesiz çalışma, düşük ücretler, borç yükü, yoksulluk, altyapı sorunları, kamusal hizmetlerin aşınması…) ve ekolojik anlamda çok ciddi sorunlar yaşanmaktaydı. Bu sorunlar, kapitalizmin eseri ve pandemi dönemine, bu sorunların yüküyle girdik. Dahası, kapitalizmin “ekonomiden” anladığı şey, “sürekli birikim ve sürekli kâr” olduğundan, motivasyonu “ihtiyaçları karşılamak” değil. Kapitalizmin “biraz durup soluklanayım” deme lüksü yok. Eğer planlı ve halkçı bir ekonomide yaşıyor olsaydık, mevcut pandemi krizini “sağlık tehdidi ortadan kalkana kadar temel ihtiyaçlarımızı üretelim, kimseyi de aç ve açıkta bırakmayalım, sonra kaldığımız yerden devam ederiz” diyerek rahatça atlatabilirdik. Virüsten yararlananlar ve yaralananlar Krizler, bir toplumda halihazırda örgütlü olan mevcut veya alternatif otoritelere yarar. Zira “krizin” halklar için gündelik anlamda karşılığı, ihtiyaçların artık “her zamanki yollardan” karşılanamıyor oluşudur. Bu durumda halklar, ihtiyaçlarını karşılamanın yeni yollarını arar. Ya mevcut otoriteler, krize uyum sağlayıp bu alternatifleri kendileri sunarlar (dünyadaki çeşitli hükümetlerin sunduğu “destek paketleri” gibi) ya da, mevcut otoritelerin başarısız olduğu ölçüde, vatandaş yüzünü, ihtiyaçlarını karşılamada “umut” olarak gördüğü diğer örgütlü güçlere çevirir. Şu an dünyanın çoğu ülkesinin gerek hükümetteki, gerekse de muhalefetteki örgütlü güçleri, sağcılar ve sermaye yanlılarıdır. O yüzden kriz, ekonomik sebeplerden ötürü siyasal alanı oynatacaksa dahi, bu, ancak sağa doğru bir oynayış olacaktır. Gerçekten de dünyanın pek çok ülkesinde yapılan anket çalışmaları, halkların çoğunun, hükümetteki partilere olan güvenini bu süreçte artırdığını ortaya koymaktadır. Çözüm; zenginden alıp yoksula vermek Hayatın büyük oranda durması, temel şiarı “sürekli hareket ve sürekli birikim” olan kapitalizmin dinamiklerine temelden terstir. Sistemden çıkarı olan başta sermaye sınıfı olmak üzere her toplumsal kesim, durmanın en kısa sürede sona ermesi için her yerde baskı yapmaktadır, yapacaktır. Geçimini sağlamak için bir maaş veya ücret karşılığında bedensel ve/veya zihinsel emek gücünü satmaktan başka çaresi olmayan emekçiler ve servet sahibi olmayıp tek dayanağı işletmesi olan esnaf ve küçük işyerleri içinse bu dönemde, ihtiyaçları karşılanmadığı ölçüde, eve kapanmak bir lükstür. Geçinmek için çalışmaktan başka çaresi olmayan kitleler, sağlık ve ekmek arasında tercihe zorlanmaktadırlar. Bu kesimlerin sermaye sınıfının “en kısa zamanda iş başı yapıyoruz” baskısına -el mahkûm- boyun eğmemesini mümkün kılmanın tek yolu, onlara, hayat tekrar başlayınca, “kaldıkları yerden devam edeceklerinin”, yani işlerini kaybetmeyeceklerinin, dükkanlarına kilit vurmayacaklarının, borçlarını ödeyebileceklerinin güvencesini vermek. Bunun da yolu, servet vergisi ile “zenginden alıp fakire vermek”, ayrıca tüm borçları ve borç faizlerini ama’sız şart’sız bir süreliğine dondurmaktır. Hep evde kalmayacağız Korona er ya da geç gidecek, kapitalizm bulaşmaya devam edecek. İşte o gün geldiğinde, evde kalma, sokağa çık, temas et, örgütlen, diren!    

Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2

Argasdi'nin pandemi özel sayısından; kadına karşı şiddet vakalarını ele aldığımız  "Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak" isimli makalemizi paylaşıyoruz sizlerle... PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2Yazılışı çok güzel olan ve birçok kişinin yeni başlangıçlar için önüne hedef koyduğu 2020 yılının ülkemiz için çok güzel başladığı söylenemez. Dünyayı sarsan korona virüsünün bir anda ülkemize gelmesi ve ne büyük talihsizlik ki çok kısa bir süre önce de Lefkoşa Devlet Hastanesi'nin yangın sebebi ile büyük hasar görmüş olması, Kıbrıs gibi küçük bir ülke için felaket olarak tanımlanabilir. Hele ki o ülke yönetimi de başlı başına bir felaketse! Ne var ki kendilerini evlerine kapatan bilinçli insanlarla, "bize bir şey olmaz"cı kesim arasında uzun süren karmaşık durum süreci zorlaştırsa da, sağlık emekçlerimizin bilgilendirmeleri ve özverili çalışmaları sayesinde ve devletin aslında ilk günden yapılması gereken kısmi sokağa çıkma yasağını işleve koyması ile pandeminin ülkemizdeki yayılma hızı düştü. Tabii kendine işleyen emekçinin hiçe sayıldığı ya da işyeri kapanınca maaş alamayacak emekçiye de üç kuruş sadaka verileceği, hatta onun da öyle kriterlere dayandırılacağı ki neredeyse kimsenin o yardımı alamayacağı kadar saçma kararlar alınmış olması da başka bir yazının konusu... Kimse işe gitmiyor, ne güzel değil mi? Ve işte o evlere kapanma ile birlikte, ülkemizin çok uzun yıllardır yaşadığı ama aynen bu günlerde olduğu gibi hep başka gündemlerin gölgesinde kalan ve hiçbir yetkilinin de öncelik vermediği başka bir acı gerçek katlanarak devam ediyor. Ev içi şiddet! Birçok eş, genç ve çocuk, özellikle de kadınlar pandemiden korunmak için sığındıkları evlerinde başka bir hastalıklı zihniyetin odağı olmak durumunda kalıyor. Dünyanın dört bir yanında yapılan araştırmalar ve korunmaya başvuranların hesaplanması ile yapılan istatistikler, bu süreçlerde yaşanan kadına yönelik ev içi şiddet vakalarının en az %30 civarlarında arttığını gösteriyor. Peki neden? Salgın sebepli ev izolasyonu nedeni ile normalde birlikte çok az vakit geçirebilen aile bireyleri 24 saatin neredeyse her saniyesini birlikte geçirmeye başladı. Hal böyle olunca da günlük yaşam koşuşturmacasından farkına bile varamadığımız özelliklerimizi karşılıklı olarak yeniden keşfetmeye başladık. Bunun yanı sıra ne yazık ki işlerimize gitmememizin sebebi tatil olmadığından ve eve giren gelirin azalmasıyla sürekli evde geçen vakitte özellikle de mutfak giderlerinin de artmasıyla dengesiz bir maddi durum ile karşı karşıya kaldık. Kimimiz borçlarını nasıl ödeyeceğinin derdine düştü, kimimiz çocuğun okulu ne olacak diye endişelenmekte. Günlük yaşamlarımız aile fertlerini gündüz bir araya getirebilecek koşullarda olmadığı için ilk günler birlikteliğin keyfini çıkarırken haftalar içerisinde bocalamalar yaşamaya başlayan aileler oldu. Sürekli birlikte olmanın belirli bir karşılıklı anlayış ve hoşgörü gerektirdiği göz önünde bulundurulduğunda, sürekli evde olup artık sıkılmalar baş gösterince, üstüne bir de zaten salgına yakalanır mıyım korkusu ve maddi geçimimiz ne olacak sıkıntısı da eklenince sinirler yıprandı, gerilimler ve tartışmalar başladı. Ve bu gerilimden en büyük zararı da kadınlar görüyor. Kendini üstün gören erkek egemen zihniyetli kişiler, çalışamadığı şu günlerde gücünü kaybettiği hissiyatı ile kendini güçlü hissetmenin yolunu kadına şiddet uygulamakta buldu. Çünkü şiddetin kökeninde, baskıcı ataerkil yapının yanı sıra, şiddet uygulayanın bir şekilde yoksun ve yoksul olması nedeniyle kendini yeniden güçlü hissetme, hayatının kontrolünü kaybettiğinde bir başka hayatı kontrol altına alma çabası vardır. Şu günlerde de insanlar devlet eli ile yoksullaştırılmakta ve yoksunlaştırılmaktadır. Ve maalesef şiddete uğrayan kadınların çoğu şu an ülke gündemi salgın ile meşgul olduğundan ve birçok hizmet de devlet tarafından durdurulmuş olduğundan nereye başvuracağını, ne yapabileceğini bilmez bir halde susup katlanarak artan şiddete maruz kalmaktadır. Ancak bundan önce olduğu gibi bu gün de yarın da susmamalıyız! Çünkü ev içi izolasyona mecbur oluşumuz şiddet görmeye mecbur olduğumuz veya buna sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Şiddeti yok etmek için verilen çabalar ara verilebilecek, ertelenebilecek ya da ikinci sıraya itilebilecek türden değildir. Salgın öncesi verilen mücadele bugünlerde de verilecek, şikayet etmekten geri kalınmayacak ve suçluların ceza alabilmesi için atılacak tüm adımlar atılacaktır. Çünkü şiddet bir suçtur ve diğer tüm suçlar gibi cezalandırılmalıdır. Sessiz kalmayarak şiddete direnenlerin korunması en kısa sürede sağlanmalıdır. Hiçbir kadın dört duvar arasında sıkışmış kalmamalıdır. Devlet tarafından verilen idari tatillerin adli yardım süreçlerini etkilemediği bilinmelidir. Şiddet gören kişiler Sosyal Hizmetler ihbar hattı 183 veya 155 polis şikayet hattını arayarak şikayette ve yardım talebinde bulunabilirler. Lefkoşa Belediyesi'nin kadın sığınma evine başvuruda bulunabilirler. İdari izin süresinde dahi adli yardım hizmetinden faydalanılıp mahkemeden koruma emri alabilirler. Bu günler elbet geçecek. Umuyoruz ki en az zararla geçecek. Ama şiddet yüzünde ölen bir kadın, gelecek güzel günleri göremeyecek. Her gün şiddet gördüğü ev bir daha şenlenmeyecek, ruhu asla eskisi gibi neşelenmeyecek. Buna sessiz kalabilir miyiz? Kadın Eğitimi Kolektifi dayanışmaya devam ediyor Kadın Eğitimi Kolektifi, bu sürecin başından beri "dayanışma yaşatır" diyerek bilgi paylaşımlarına ve şiddet gören kadınlarla dayanışmaya devam ediyor. Şiddet anında neler yapılması gerektiği, yardım alma ve polise şikayet yöntemleri, koruma emri başvurusu, sığınma evinden yararlanma koşulları gibi konularda bilgi edinmek için Kolektifi takip edebilir ve katkı koyabilirsiniz.

Argasdi Özel sayı: Pandemi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandemi kapak son

Herkese merhaba…   Evde kaldığımız süre boyunca sizlerle; kültürle, sanatla, müzikle, filmle, şiirle, tiyatroyla, okumayla ve yazılarla bir araya gelerek hayatın durağanlığına inat, hayatı devam ettirmeye çalıştık. Her gün 2'den 22'ye yaptığımız paylaşımlarda bugün Argasdi günü. Argasdi hammaliye kurulu, okurlarına şöyle seslendi: pandemi kapak son"3 aylık periyotlar halinde yayımlanan dergimizin 58. sayısını yayına hazırlandığımız sıralarda patlak veren salgınla birlikte evlerimize kapanarak, dergi hazırlıklarını ertelemek zorunda kaldık; ama evde kal çağrılarını duymazdan gelemediğimiz gibi “Argasdi ne zaman çıkacak?” sorusuna da kayıtsız kalamazdık. O yüzden gündeme de uygun olarak internet üzerinden sizlere ulaşabilecek küçük bir sayı hazırladık. Karşınızda, pandemi özel sayısı… Tüm dünyayı etkileyen pandemiyle ilgili bizler de çeşitli konuları bir araya getirdik bu sayımızda; ülkemizde yaşanan süreci mercek altına aldık. Hükümetin; sağlık, eğitim, çalışma yaşamıyla ilgili yaptığı çalışmaları değerlendirdik. Evlere hapsolmakla birlikte kadına karşı şiddet vakalarının artmasını gündeme taşıdık. Geçmişte Kıbrıs’ta yaşanan salgınlar ve karantina uygulamalarını ele alırken, izole yaşamayı ve sosyal medyanın üzerimizdeki etkisini de tartışmaya açtık. Ekonominin hiç gündemden düşmediği bu süreçte, “kapitalizmin neoliberal dönemi bu krize cevap üretebilecek mi, yoksa yeni bir açılım yaratmak zorunda mı kalacak? Sosyalistlerin bu krizde talepleri, cevapları ne olmalı?” sorularıyla, aslında tüm insanlığın aynı gemide olup olmadığını tartıştık. Doğa üzerindeki tahakküm anlayışından kaynaklanan pandeminin bir sonucu olarak, insanların evlere kapanmasının, üretimin yavaşlamasının ekosistemde yarattığı iyileşme ve tüketim alışkanlıklarının değişimi hakkındaki makalemiz de bu sayıdaki yerini aldı." Dergimizi aşağıdaki linkten okuyabilir, paylaşabilir, görüş ve yorumlarınızı bizlere aktarabilirsiniz. https://online.flippingbook.com/view/788149/?fbclid=IwAR0IxuUCFvYOfPkKdj1QwzWdHXTPnXpF0MnxrN4syXr5I32MDx3bWygzxYQ    

Röportaj: Çocuklar Dünyayı Alacak Elimizden, Ölümsüz Ağaçlar Dikecekler

By Şifa Alçıcıoğlu

çocuklar

2'den 22'ye paylaşımlarımıza küçük kardeşlerimiz konuk oluyor bugün. Argasdi'nin "Çocukluk" dosyasında yer alan röportajımızdan çocukların sesine kulak verelim. Okulları, aileleri ve hayalleriyle ilgili sorulara bakalım nasıl cevaplar vermişler.   Sence okulun eksik ya da kötü yanları nelerdir? Pembe ÇelebiPembe Çelebi: Okulda pamuk şeker satmamaları ve parkta salıncakların olmaması.   Kaya Erden: Aslında okulumu severim ancak daha fazla oyun alanının olmasını isterdim. Daha büyük ve değişik oyuncakların olduğu bir park çok güzel olurdu. Daha temiz ve daha rahat tuvaletler de olması gerekir. Ayrıca eskiden geri dönüşüm kutuları vardı artık yok.   Güneş Gülhan: Benim okuldan en büyük şikayetim dışarıda olduğumuz derslerde sağlıklı bir şekilde oyalanacağımız oyuncakların, kapalı salon gibi alanların az olmasıdır.   Akile Çelebi: Kantinde yiyeceklerin çok pahalı olması. Güvenilir ve güzel bir çocuk parkımızın bulunmaması. Parkımız var ancak içinde salıncak yok. Sporcu arkadaşlarımızın antremanlarını yapabilecekleri kapalı salonlarının olmaması.   Kayra Erden: Okulumuzda bir futbol sahasının olmaması... Söz verildi ama yapılmadı. Bir de formalar çok eski. Okulda futbol ile hiç ilgilenilmez. Arkadaşlarımızla sohbet edeceğimiz gölge yer yok, her yer çok sıcak.   Akıle ÇelebiPeki, ailenden şikayetlerin nelerdir? Pembe Çelebi: Her istediğimi almıyorlar. Örneğin; telefon ve oyuncak alınmaması.   Kaya Erden: Playstation’ı zaman zaman kaldırmalarından çok şikayetçiyim. Annem benim süreli oynamamı ister. Gözlerim bozulurmuş ama ben zaten gözlük takarım. Bir de ben sadece havuza gitmek isterim ama annem deniz daha sağlıklıymış der ve denize daha çok giderik.   Güneş Gülhan: Bazı çocukların ailesinden şikayeti olabilir ama benim ailemden tek bir şikayetim bile yok.Güneş Gülhan   Akile Çelebi: Çocuk olarak düşünmemeleri ve beni bu yüzden anlamamaları, beni artık çok büyümüşüm gibi görmeleri ama ben daha çocuğum. Her istediğimin her zaman olmaması ve önümde hep bir zaman olması. Zamanı gelince alırız, şimdi küçüksün gibi… Yani galiba bazı zaman küçük bazı zaman büyük oluyorum.   Kayra Erden: Okuldan gelince hemen futbol oynamak isterim ama annem izin vermez. Önce illa yemek yeycem, yok çok sıcaktır oynayamazmışım. Babama da bir şey sorunca annenle konuşmamız lazım der. Bizim evde playstation serbest değil. Annem ve babam hep süre koyar.   Gerçek hayatta pek çok zorlukla karşılaşıyorsun. O zaman biraz da hayallerinden bahsedelim. En büyük hayalin nedir? Pembe Çelebi: Öğretmen olmak istiyorum. Çünkü çocuklara yeni bilgiler öğretmek istiyorum. Çocuklara eğlence ile ders yaptırıp aslında derslerin korkutucu olmadığını göstermek istiyorum.   Kaya Erden: Çok büyük bir hayvan barınağı yapmak isterim. Her hayvanın bir bakıcısı olsun isterim. Her hayvana gerçekten iyi bakılsın. Hepsinin evi, oyuncağı, yemeği olsun. Bizim mahallemize av zamanları hep köpek bırakırlar. Bazıları yaralı bile olur. Nenemle biz hep onlara yiyecek veririk. Evimize kırlangıçlar yuva yaptı. Yavruların biri yuvadan düştü. Babam beni omzuna aldı ben da yavrucuğu yuvasına koydum. Güneş Gülhan: Benim en büyük hayalim ailem ile bir restoran açmaktır. Çünkü yemek pişirmeyi çok severim ve insanlara yardım yani hizmet etmek istiyorum.   Akile Çelebi: Büyüdüğümde çok ünlü bir müzikalde oynayıp şarkı söylemek istiyorum. Aynı zamanda herkesin bildiği bir yazar olmak istiyorum. Çünkü sahnede kendimi çok mutlu ve özgür hissediyorum. Sanki her şeyi başaracakmışım gibi… Yazarak kendimi daha iyi anlatabiliyorum.   Kayra ErdenKayra Erden: En büyük hayalim çok büyük bir spor okulu açmaktır. İçinde her bölüm olsun. İsteyen futbol, isteyen basketbol, isteyen tenis gibi sporlarda eğitilsin. Ben de ünlü bir futbolcu olayım. Parası olmayan da gelebilsin. Hatta içinde müzik bölümü de olsun ve otobüsü de olsun. Çünkü ben gitara giderim ama arkadaşımın ailesi götüremez diye o gidemez. Futbol antremanlarına da düzenli gelemez. Çünkü köyü uzaktır.   Her istediğine izin verilecek olsa ne yapmak isterdin? Pembe Çelebi: Anne ve babamın beni her gün lunaparka götürmelerini isterdim.   Kaya Erden: İzin verilse de okulu yönetsem çok güzel olurdu. Beden eğitimi dersleri her gün ve daha çok saat sürerdi. Bir da okullar biraz daha geç başlasın.   Güneş Gülhan: Erkenden bir pastane açmak isterdim. Çünkü bu benim en büyük hayalim.   Akile Çelebi: Tüm paramla lösemili çocuklara yardım edip, onları mutlu etmek ve her istediklerini yapmak isterdim.   Kayra Erden: Hiç sınav olmayan bir ülke yaratırdım. Hiçbir çocuk stres yaşamasın diye. Ve ben derslere oyunda eklerdim. Çocuklar ders yaparken oyun da oynasınlar diye.   Sence çocuk olmak nasıl bir şey? Pembe Çelebi: Çok güzel bir şey ve hep çocuk kalmak isterim. Annem ve babam hep yanımda olsun diye.   Kaya ErdenKaya Erden: Çocuk olmak bence özgür olmak demektir. Çünkü büyüklerin hep bir işleri, planları vardır. Bir da insanlar çocukları daha çok sever.   Güneş Gülhan: Bence çocuk olmak dünyanın en iyi şeyidir. Çünkü asıl eğleneceğimiz ve öğreneceğimiz zaman çocukluk zamanlarıdır.   Akile Çelebi: Çok güzel çünkü her şey çok basittir, çünkü çocuksundur. Örneğin; şeker yiyebilirsin, parkta oynayıp çok güzel vakit geçirebilirsin ama en önemlisi çocuk olduğun için anne ve baban hep yanında… Onlar yanımda olunca ben bilirim ki bana bir şey olmaz.   Kayra Erden: Bence çocuk olmak dünyanın en güzel şeyi. Büyüklerin sorumluluğu kadar sorumlulukları yok. Oyun oynarken çok mutlu olabiliyoruz. Ama ne yazık ki dünyada şanslı ve şanssız çocuklar var. Yani çocuk olmak eğer şanslıysan çok güzel.

çocuklar

Ay Batarken Şafak Söker-Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

ay batarken foto

ay batarken fotoBugün sizlere Argasdi'nin sanat sayfasında yer alan bir kitap yorumuyla sesleniyoruz. John Steinbeck tarafından kaleme alınan Ay Batarken isimli kitap, işgal edilen bir kasabanın işgalciyle ve savaşla imtihanını yalın ama çarpıcı bir dille ele alıyor. Baraka aktivisti Sezgin Keser tarafından yorumlanan kitabın, tiyatro oyunu ise Baraka Tiyatro ekibi tarafından Mart ve Nisan aylarında sahnelenmek üzere hazırlanmasına rağmen seyirciyle kavuşamamıştı. Buluşma karantina günlerinin ardına sizlerle olacak. Ay batarken şafak söker; yeni günün doğumunda buluşmak üzere... Güneşin doğuşu yeni bir mücadelenin; tarlada ekip biçmeyle, denizde balık avıyla, pazarda meyve sebze satmayla, kamu binasında halka hizmetle, atölyede mevsimine göre kıyafetler dikmeyle geçecek bir günün habercisidir. Güneşin batışı, ayın yükselişiyle hayat durağanlaşır, insanlar yalnızlaşmaya, kendi içlerine çekilmeye başlar. Bir kasaba halkı düşünün ki gecesinde de gündüzünde de kendi kendine yetebilen, kasabanın yöneticilerinin halktan kopmadığı hatta halktan çekindiği ve halktan bağımsız kararlar alamadığı, sınıfsal çatışmaların, fikirsel farklılıkların da olduğu... Bir işgal ordusunun kasabayı fethettiği güne kadar savaşmayı bilmeyen bu halkın güneşi batarken, ayın doğuşuyla kasaba için karanlık bir dönem başlar.   Savaşlarda halklar, egemenlerin daha fazla toprağa, doğal kaynağa, güce sahip olmak arzuları için savaştırılır ve günün sonunda ise kaybeden halklar, kazananlar saraylarında oturanlar olur. Dünya üzerinde toprağına, doğal kaynağına göz dikilmeyen yer yoktur. İşte bu kasaba halkının da üstünde yaşadığı toprak ve sahip olduğu kömür madeni nice ülkeleri fetheden işgal gücünün yeni hedefi olmuştur. İşgalci güç yukarıdan aldığı emirlerle kasabayı fetheder ve kasaba halkının bugüne kadar çıkarmadığı kömürü çıkarmanın planlarını yapar. Özgür insanların özgürlüklerini ellerinden alıp istemediklerini yaptırmak zordur ve üzerlerindeki baskı arttıkça gösterecekleri direniş de artacaktır. İşgalci güç için mevzu madenin çıkarılması kadar basit görünürken halk için mevzu aslında o kadar da basit değildir. İnsanların geçmişlerinin, bugünlerinin ve geleceklerinin kararını o topraklar üzerinde emeği geçmeyen, oranın kültürünü yaşatmak için mücadele etmeyen, orayı sömürülecek bir hedef olarak görenler veremez, vermek istediklerinde de savaşmak istemeyen özgür insanların yeri geldiğinde savaştan kaçmadıklarını görürler.   91178107_10156076156347395_2998436808162803712_nİşgal ettikleri topraklar üzerinde sorunsuz ve sıkıntısız bir şekilde, kasaba halkının kendilerini kabul edeceklerini düşünen, kimisi sıkı sıkıya emirlere itaat eden, kimisi hayalperest, kimisi romantik, kimisi duygusuz askerlerin yüzleşeceği gerçek, ilk başlarda asık suratlarken zamanla öfkeli yüzler olacaktır. Zorla madende çalıştırılan işçisinden eşleri öldürülen kadınlara, halkına bağlı belediye başkanından direnişi yeşerten ve büyüten gençlerine, bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkün kasaba halkı, kendi içlerindeki hainlere ve bireysel çıkarlarını halkının önünde tutanlara rağmen sönük bir mum ışığı gibi başlayan mücadelelerini işgal ordusunu yakacak koca bir ateşe dönüştürecektir. Kasabayı fetheden sinek kağıdı zamanla güneşin doğuşuyla sinekler tarafından fethedilecektir.   Irgat bir ailenin çocuğu olan, gençlik yıllarında çiftliklerde ve üniversite döneminde de çok farklı işlerde çalışan John Steinbeck’in 1942 yılında yayımlanan Ay Batarken adlı romanı bir kasaba halkının yurtlarını işgal edenlere karşı verdiği mücadeleyi anlatmaktadır. Steinbeck, yurt savunmasında bir halkın kendi potansiyelini aşıp neler yapabileceğini anlattığı bu eserinden öncesinde ve sonrasında yazdığı eserlerinde dönem dönem bireysel hikayelere yönelmiş dönem dönem ise toplumsal sorunları kaleme almıştır. Yazar ilk eserlerinde kendi amaçları uğruna toplumdan kopmuş bireylerin hikayelerini anlatır. Daha sonraki yıllarda yazdığı Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga gibi romanlarında ise işçi ve işveren arasındaki çatışmaları, göçmen ve mevsimlik işçilerin sorunlarını ve çalışma koşullarını okurlarına aktarır.   Steinbeck’in bağımsızlık ve özgürlük uğruna halkların mücadelelerine bir örnek, belki de bir ışık olabilecek Ay Batarken adlı eseri umudumuzla, sevgimizle, dayanışmamızla, kavgamızla yaşadığımızı bir kere daha bize hatırlatmaktadır. https://www.facebook.com/barakakulturmerkezi/videos/653211562167840      

Frida Yaşarken Yaşananlar- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

nazen frida

2'den 22'ye yaptığımız paylaşımlarda bugün Argasdi günü. Son sayımızda yer alan Frida dosyasından tarihsel bir arka planla "Frida Yaşarken Yaşananlar"ı paylaşıyoruz sizlerle... nazen fridaFrida'nın yaşadığı 1900'lü yılların ilk yarısı, Latin Amerika'dan Sovyetlere, Afrika'dan Avrupa'ya, dünyanın hemen her yerinde çalkantılı yıllardı. Kızıl Rosa'nın “Ya sosyalizm ya barbarlık” önermesindeki her iki seçenek de, tahteravallinin iki ucu gibi art arda insanlığı sallamaktaydı. Birinci ve ikinci paylaşım savaşları, eşi görülmemiş bir kıyıma, yıkıma ve israfa yol açarken, 1917'den itibaren Avrupa'yı bir protesto ve devrim dalgası kasıp kavurdu. Halkın savaşa kuvvetli tepkisi, yönetenleri alaşağı edilmenin eşiğine getirmiş, kapitalizm, son nefesini vermekten kıl payı kurtulmuştu. Birinci Dünya Savaşı, önce 1917’de Rusya’da, sonra 1918’de Almanya’da devrimle sona erdi. Ancak 1920’lerin sonuna gelindiğinde, bu büyük devrimci dalga artık dünyanın dört bir yanında duruluyordu. Alman devrimi yenilmişti ve Ekim 1917 ayaklanması, dünya sosyalist devriminin fitilini ateşleyememişti. Rus devrimi tecrit edilmiş, düşmanlarla kuşatılmış, savaşın yıkımına uğramış ve yoksullaşmış durumdaydı. Rejim, zamanla içine kapandı ve yozlaşarak eski sosyalist fikirlerin çirkin bir taklidine dönüştü. Stalin liderliğindeki Rusya’da işçi sınıfı demokrasisi yok edildi, muhalif görüştekiler sürgüne gönderildi, öldürüldü. Aynı zamanda Büyük Buhran ve faşizmin yükselişi Amerika ve Avrupa’da milyonlarca insanı derinden etkilemiş, yenilgiyle sonuçlanmış olsa da İspanya’da faşizme karşı enternasyonal dayanışmanın da sergilendiği önemli bir savaş verilmişti. Aynı anda dünyanın diğer ucunda Yerkürenin bir yanında tüm bunlar yaşanırken diğer yanındaki Latin Amerika ülkeleri yeni bir tür sömürgecilikle karşı karşıyaydı; ABD emperyalizmi… Halbuki bu uzak kıtanın halkları, Avrupalı sömürgecilerinden ulusal bağımsızlıklarına kavuşalı daha sayılı yıllar olmuştu. Bir dönem diktatör ailelerle, bir dönem askeri darbelerle ve son 20-30 yıldır da uyuşturucu trafiğiyle tehdit edilen Latin Amerika, büyük etki bırakan devrimlere ev sahipliği yapmıştır. Bu devrimlerden en uzun süreni, 30 yıl ile Meksika Devrimi’dir. Başlama nedeni, adil bir toprak reformunun gerçekleşmeyişi ve ulusal zenginliklerin ABD ve Avrupalı güçlerce pervasızca yağmalanmasıdır. Frida’nın hayata gözlerini açtığı ilk yıllarda, 1910’da Meksika, İspanyol sömürgecilerin soyundan gelen toprak sahibi seçkinlerin hakimiyetindeydi. Yönetimde diktatör bir başkan Diaz vardı ve ekonomisi giderek Amerika’nın ticari çıkarlarının esiri oluyordu. Yerli Kızılderililerin ve karma ırk Mestizos’un oluşturduğu çoğunluk ezilmekteydi. Liberal siyasetçi Madero, 1910-11 silahlı isyanında Diaz’ı yönetimden indirdi. Ama tarım reformu vaatlerini gerçekleştiremeyince, toplumsal konulara duyarlı bir eşkıya olan Panço Villa kuzeyde, köylü bir çiftçi olan Emiliano Zapata ise güneyde yeni hükümete karşı devrimci bir savaş başlattılar. Sloganları “toprak ve özgürlük” olan Villa ile Zapata’nın köylü orduları 1914’te Meksiko şehrine girdi. Fakat iktidarını almak yerine tekrar liberal hükümete bıraktılar. Radikal bir toprak reformu yapmayı reddeden hükümet birlikleri, köylü gerillaları ezmek için ABD kuvvetleriyle omuz omuza çarpıştılar. Zapata 1919’da, Villa ise 1923’te öldürüldü. Daha sonra ülke yönetimi uzun süre sabit kalamadan değişmeye başladı. En sonunda Ulusal Devrimci Parti’nin yöneticilerinden birisi olan Kızılderili kökenli Cardenas başkanlığa geçti. Milyonlarca hektar toprağı halka dağıttı; kolektif tarımsal birlikler kurdurdu, hastane okul gibi hizmetleri arttırdı. Eğitim sistemi sosyalist anlayışla düzenlendi, teknik eğitim veren enstitüler kuruldu. Bunlara Meksika’nın kültürel yaşamındaki canlanma eşlik etti. Ulusal ve evrensel kültür değerlerinin uyum içinde bütünleştiği yapıtlar verildi, resim ve müzik sanatları gelişti. İspanya iç savaşı döneminde ülkelerini terk etmek zorunda kalan pek çok sanatçı, yazar ve bilim insanının Meksika’ya sığınmasına izin veren Cardenas, Stalin’e muhalefet eden Troçki’yi de Meksika’da ağırladı. Değişik siyasi görüşlere yaşam hakkı tanınması Meksika’nın siyasi yaşamı için büyük bir zenginlikti. Zapatista Devrimi, Meksika halklarına sadece ekonomik ve politik özgürlüğü değil, kültürel devrimin evrensel sanatçılarından Frida’yı da kazandırmıştı. İşte Frida Kahlo dünyanın ve ülkesinin bu koşullarında hayatını sürdürdü.  “Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının!” Kişiliğini, köylü devrimi ve toprak reformunu gerçekleştiren Zapata Devrimi ile bütünleştiren ve “Ben devrimle doğdum” diyerek doğum yılını 1910 olarak değiştiren Frida, “Devasız hastalığımın zayıf bıraktığı bedenim, tüm gücünü, enerjimi devrime adamakta buluyor; hayatta kalmamın tek amacı budur” diyecek kadar Zapatista Devrimi’ne bağlıydı. Frida, resimlerinde ölümsüzleştirdiği, “toprak ve özgürlük” sloganıyla, ayağa kalkan köylülerin kıyafetlerini giyiyor, takılarını takıyordu. Frida için ikinci önemli ilham kaynağı, 1917 Ekim Devrimi'ydi. Marksizm'e duyduğu ilgi ve yakınlığı, “Marksizm hastaları iyileştirecek” adlı bir tabloda ifade etmişti. Meksikalı devrimci sanatçı Orozco, eşi Diego ve başka genç sanatçılarla birlikte 1922’de Teknik İşçiler, Ressamlar ve Heykeltıraşlar Sendikası’nı kuranlar arasındaydı. Sendikanın manifestosunda, yeni, kökeninde yerli (ve özünde Amerikan yerlisi) bir sanat; “herkes için, mücadeleci ve eğitici” bir sanat çağrısında bulunuluyordu. İspanya iç savaşı patlak verdiğinde, Frida, faşizme karşı cumhuriyetin desteklenmesi için bir dayanışma komitesi kurdu. Toplantılar düzenledi, mektuplar yazdı, acil yardım topladı, İspanya’ya gönderilmek üzere giysi ve ilaç kolileri hazırladı. İspanyadaki faşizm için “Siyasal olaylar içinde beni en çok etkileyen bu savaştır. Gaddar, iç parçalayıcı bir olaydır.” diyordu. Hem kendi ülkesindeki hem de Latin Amerika’daki eylemliliklerde aktif rol aldı. 1954 yılında ölümünden hemen önce, Guatemala'nın sol eğilimli cumhurbaşkanının CIA destekli bir darbeyle devrilmesini protesto etmek için, tekerlekli sandalyesiyle hayatının son gösterisine katılmıştı. 1930'lu yıllarda Frida ve eşi Diego, Stalin tarafından sürgüne gönderilen Rusyalı devrimci Troçki'yi evlerinde ağırlayarak desteklemişti. Ancak yaşamının son yıllarında Troçki'nin ve sosyalist demokrasinin düşmanı Stalin'e dair olumlu ifadeleri de vardır. Bir yazısında; “Ülkemin ve hemen hemen bütün halkların tarihini okudum. Sınıf mücadelelerini ve ekonomik mücadelelerini çoktan biliyorum. Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’nun materyalist diyalektiğini açık seçik anlıyorum. Yeni komünist dünyanın temel direkleri olarak seviyorum onları.” demektedir. Ayrıca Frida Kahlo müzesinde, Frida'nın yaptığı iki Stalin portresi sergilenmektedir. Frida gibi özgürlükçü bir sanatçının Stalin’e sevgi ve hayranlık duyması şaşırtıcı olmakla birlikte o dönemin koşullarında Rusya’da ve Komünist Parti içinde yaşananların detaylı bilinememesi veya emperyalist baskılara karşı sosyalist devrimin tarafında durmak istemesi bunun bir sebebi olabilir. Üyesi olduğu Meksika Komünist Partisi ile örgütsel bağları veya Troçki’yi dünyanın bir ucunda buz baltasıyla öldürtebilen karanlık bir güçten duyulan çekinme ve içten içe korku da olabilir... Çünkü Frida, çok acı çekmesine rağmen yaşamayı seven ve hayat dolu bir kadındı. Belki de bu yüzden son tablosuna “Yaşasın Hayat” adını vermişti.   Kaynaklar: 1-Marksist Dünya Tarihi, Neil Faulkner, Yordam Kitap 2-Frida Kahlo - Aşk ve Acı, Rauda Jamis, Everest Yayınları 3-Kendi Gerçeğimin Resmini Yapıyorum, Chistina Burrus, Yapı Kredi Yayınları  

Yollara Düştük- Kemal Vural

By Şifa Alçıcıoğlu

yollara düştük

Her gün "2'den 22'ye" diyerek birçok paylaşımla karşınızda olmaya devam ediyoruz. Bugün sizleri Argasdi'nin sanat sayfasından bir belgesel film yorumuyla karşılıyoruz: "Yollara Düştük". Yeşilçam Sinemasında sinema emekçilerinin örgütlenerek ortaya çıkardığı bir sendikalaşma hikayesi, aslında gerçeği. Keyifli okumalar ve izlemeler... yollara düştük “Size karşı sorumluyuz. Sizden destek almak için yollara düştük.” Bu cümlelerle başlıyor belgesel ve 1977 yılında sinema filmlerine uygulanmaya başlanan sansüre karşı yürütülen mücadele, o dönemi yaşayanlar tarafından anlatılıyor. 1977 yılında çıkarılan sansür kanunu nedeniyle Yeşilçam Sineması ölme noktasına gelir. Polis ve jandarma komutanlığı da dahil birçok kurumun film çekimlerine karışmasına neden olan sansür kanunu, beraberinde oto-sansürü de getirmişti. Buna rağmen filmlerin sansür kurulundan onay alamaması ve diğer baskılar da birleşince bir grup aydın sinema oyuncusu ve yapımcısı Ankara’ya bir yürüyüş düzenleyerek seslerini duyurmaya karar verirler. Daha önceden böyle bir tecrübeleri olmadığından fikir almak için Vedat (Hoca) Türkali’ye danışırlar. Yürüyüşün, sinemanın özgürleşmesi ve gelişmesi için yapılacağına dair bir bildiri yazılır ve mevcut kişiler tarafından imzalanır. Fakat örgütlenme safhasında Türk sineması kurulduğundan beri sigortasız ve maaş güvencesiz çalıştırılan sinema emekçilerinin bu yürüyüşe katılmayacağı anlaşılır. Çünkü onların haklarını iyileştirmeye yönelik tek bir kelime bile bildiride yoktur.  Ve işçilerin katılmadığı bir eylemin başarıya ulaşmasının da mümkünü yoktur. Bunun üzerine bildiriye işçilerin çalışma koşullarını iyileştirici maddeler de eklenerek bildiri güncellenir. Yürüyüş basına duyurulur fakat basında kendine fazla yer bulamaz. Aksine o dönem yaygın olan porno filmler örnek gösterilerek idareciler tarafından ahlaksızlıkla suçlanırlar ve eylemin içi boşaltılmaya çalışılır. Tüm bu engellemelere rağmen örgütlenme mükemmel şekilde yapılır ve yürüyüşün yapılacağı günler tek bir film seti bile çalışmaz. Dağıtılan bildiriler sayesinde yürüyüş halktan da destek görür, yolda karşılaştıkları grevdeki işçilere destek belirtirler. Yapılan organizasyonlarla yürüyüş sıkıcı ve yorucu olmaz, aksine neşe dolu olur. Yürüyüş boyunca sözlü ve fiziksel saldırılara maruz kalsalar ve yetkililer son gün Ankara’ya girmelerine engel olmaya çalışsa da geri adım atmayarak yürüyüşlerini tamamlarlar. Bu eylem neticesinde sansür uygulaması esnetilir. Sinema emekçileri, haklarını korumanın en iyi yolunun sendikalaşma olacağında kanaat getirerek Sinema Emekçileri Sendikası’nı (SİNE-SEN) kurdular. Ne yazık ki ülkemizde mevcut sendikaların çoğu halen daha özel sektör çalışanlarına yönelik adımlar atmıyor ve kamu sendikacılığı yapmaya devam ediyorlar. Yapılan eylemler çoğu zaman uzun, sıkıcı ve yorucu hale geliyor. Yine halka dertlerini tam olarak anlatamamaları yüzünden idarecilerin hedef şaşırtmasına olanak sağlıyor ve halktan tepki görüyor, haklıyken haksız duruma düşüyor. Geçtiğimiz aylarda yaşanan KIB-TEK genel grevi örneklerden sadece biri. Hükümetin vaat ettiği yatırımları yapmaması nedeniyle en doğal hakları olan genel grev hakkını kullanmışlardır fakat halkla olan iletişim bozukluğu nedeniyle, yaşanan aksaklıklar kuruma ve sendikaya tepki olarak dönmüştür. Hükümet de bunu fırsat bilip grevi yasaklamıştır. Özel sektör çalışanlarını örgütlemeden yapılan eylemler her zaman için eksik kalır, çünkü işçi ve emekçinin en güzel “rolü” sokaktadır. https://www.youtube.com/watch?v=8axHCQRqjU0

Dünya Tiyatro Günü’nde Baraka’dan Videolu Mesaj

By Nazen Şansal
  Dünya Tiyatro Günü’nde tiyatrolarımız perde açamaz, sokaklar sanatsız ve insansız kalırken Baraka Kültür Merkezi, sanatın her daim, her yerde olduğunu hatırlatan bir mesaj yayımladı. Her yıl 27 Mart’ı sokakta kutlayan Baraka’nın videolu olarak hazırladığı mesajda “Çünkü tiyatro her şeye rağmen insan kalmaktan, umuttan, dayanışmadan, eşitlikten ve adaletten taraftır. Çünkü sanat karanlığı aydınlatır.” sözlerine yer veriliyor […]

27 Mart Dünya Tiyatro Günü-Onur Bütüner

By Şifa Alçıcıoğlu

a8317-cover-small

Bellekte bugün:27 Mart Dünya Tiyatro Günü ...Çünkü tiyatro bir devrim provasıdır, keyifli okumalar dileriz... a8317-cover-small27 Mart, 1961'de Uluslararası Tiyatrolar Birliği (International Theater Institute) tarafından Dünya Tiyatro Günü olarak ilan edilmiştir. Her yerde olduğu gibi ülkemizde de hem sokakta hem de sahnede birçok amatör ve profesyonel tiyatrocu tarafından bugün kutlanmaktadır. Bizim için tiyatro gününün olması, tiyatronun gücünü daha da göstermek anlamında önemlidir. Ezilenlerin Tiyatrosu’nun kuramcısı Augusto Boal’in “Belki de tiyatro kendi içinde devrimci değildir ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır” sözünde vurguladığı gibi bizler tiyatronun toplumu uyandırıcı, barıştan, emekten yana bir dönüştürme çabası olduğuna inanıyoruz. Ve bu anlamda da tiyatroyu başka bir dünyanın yaratılmasına doğru bir araç olarak görüyoruz. Ki zaten dönüp de geçmişe baktığımızda sanattan egemenlerin ne kadar korktuğunu görmek mümkün. İktidarlar her zaman sanatın dönüştürücü, halkı uyandıracak gücünden korkmuş ve her fırsatta sanata müdahale etmiştir. Bundan nasibini alanlardan biri de tiyatro olmuştur. Çok geçmişe gitmeye gerek kalmadan bunun en yakın örneklerini hem yakın coğrafyamızda bulunan Türkiye'de hem de ülkemizde görmemiz mümkündür. Türkiye'de yakın zamanda birçok tiyatrocu oynadıkları oyunlar yüzünden gözaltına alınmış, devlet tiyatroları kapanmanın eşiğine getirilmiş, Barış Atay’ın oynadığı “Sadece Diktatör” oyunu yasaklanmıştır. Aynı şekilde ülkemizde de duayen sanatçılarımızdan olan Yaşar Ersoy’un “Yangın Yerinde Kabare” oyununun Devlet Tiyatroları’nda oynanması engellenmiştir. Tüm bunların nedeni açıkça bilinmektedir. Çünkü tiyatro insanların yaşadıkları sıkıntıların sebeplerini yüzlerine vuruyor. İnsanları silkeleyip onlara bir şeylerin değişme ihtimali olduğu ile ilgili umutların hala tükenmediğini anlatıyor. İktidarın maskesinin düşmesini sağlıyor. Tarihin her döneminde tiyatroyu, toplumu özgürlükçü yönde değiştirmek değil uyutmak ve oyalamak için kullanan sanatçılar da olagelmiştir. Ta Antik Yunan’da, tragedyalarla halkın, süregiden eşitsiz düzeni sorgulamaması, kaderine boyun eğmesi ve korkup sinerek yönetenlerin işine karışmaması sahnelerden salık verilmekteydi. Günümüzde de yönetenlere yakın duran veya “tarafsız” bir yerden tiyatro sanatını icra ederek aslında bu eşitsiz ve baskıcı sistemin devamına hizmet eden tiyatrolar, tiyatrocular vardır. Oysa tiyatro, insanın tüm eylemleri gibi zorunlu olarak politiktir ve onu politikadan ayırmaya çalışanlar, bilerek veya bilmeyerek politik bir tutum sergilemektedir. Ülkesinin ve dünyanın savaşlarla, ekonomik ve ekolojik yıkımlarla, insan hakları ihlalleriyle, kadına ve çocuğa şiddetle dolu olduğu bir çağda, suya sabuna dokunmadan sadece sanatını icra eden tiyatrocular, bu büyük sanatın gücünü bu korkunç sistemin hizmetine sunmaktadır. Elbette sahnelerden güzeli, estetiği ve insan ruhuna dokunanı göstermek tüm sanatlar gibi tiyatronun da vazgeçilmezidir. Ancak yaşanılan çağa sahne üzerinden bir ayna tutulması da sanatçıların topluma karşı en önemli sorumluluğudur. Tiyatro severlerin sorumluluğu ise bir yandan sanata katılmak ve sanatçıları desteklemek, öte yandan katkı ve eleştirilerle tiyatroyu barıştan, emekten, ezilenden ve insanlıktan yana taraf olmaya, halkın menfaatlerinin hizmetine koşmaya zorlamaktır. Yaşanan sıkıntıları dışarıdan görme ve nasıl değiştirebileceğimiz ile ilgili sorgulama yapma imkanı sağlayan tiyatro “insanı insana insanca anlatma sanatıdır” ve tiyatrolarda anlatılan senin hikayendir. Kısaca tiyatro daha güzel bir dünya için bizlere umuttur. Ve umut en son ölür.

Başında Çiçekler, Göğsünde Orak-Çekiç (Bir Mücadelenin Fırça İzleri)-Emel Cicibaba

By Şifa Alçıcıoğlu

frida-kahlo kürtaj

Herkese Merhaba… Argasdi’nin 57. Sayısı olan “Frida Kahlo” dosyamızdan Feminist-iz sayfasında yayınlanan makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Saat 2’den 22’ye kadar merak ettiklerinizi, katkılarınızı, eleştirilerinizi ve yorumlarınızı bizlerle paylaşmanızı bekliyoruz. Sanatla-kültürle kalın… frida-kahlo kürtajFrida, hayatı boyunca yaşadığı tüm zorluklara rağmen hiçbir zaman yılmadan asla pes etmediği mücadelesini sanatıyla gösterdi. Aşk acısı, geçirdiği kazalar ve onların yarattığı travmalar, iki bebeğini kaybetmesi, istismara uğraması, hayatı boyunca sakat kalması gibi yaşadığı büyük acılar, onun Komünist Parti’ye üye olmasında ve devrimci mücadeleye katkı koymasında büyük rol oynadı. Yılmak bilmeyen adam Wilhelm Frida ve babası çok özel bir ilişkiye sahipti. Kız kardeşleriyle birlikte anneleri tarafından dini açıdan muhafazakar ve sıkı bir şekilde yetiştiriliyorlardı. Fakat Frida öğrenmeye aç bir çocuktu ve resim yapmaktan çok hoşlanıyordu. Babası onu Meksika’daki Alman Koleji’ne yazdırdı. Frida burada Wolfgang von Goethe, Friedrich Schiller ve Arthur Schopenhauer gibi birçok Avrupalı filozofa aşina oldu. Daha sonra burada yaşadığı istismar ile büyük bir travma geçiren Kahlo okuldan ayrılmak zorunda kaldı. 1922’de değişen eğitim politikası ile Ulusal Hazırlık Okuluna, sınavı geçerek başlamaya hak kazanan 35 kızdan biri oldu ve akademik anlamda mükemmelleşeceği  bu yola çıktı. Babasının ona olan inancı ve her zaman ona açtığı kapılar sayesinde günümüz tarihinde yerini  alacak olan Frida Kahlo olmaya ve politik anlamda aktifleşmeye başladı. Işte o yılmak bilmeyen adam, kızının istikbali için yılmadan çabaladı ve belki de Frida asla pes etmemeyi babasından öğrendi. Tuvallerde saklı bir feminizm Frida, sürrealist bir ressam olarak biliniyordu. Fakat kendi çizdiği eserlerde gerçek dışı olayları değil, kendi gerçekliği ve hayat hikayesini anlattığını söylüyordu. Yaşadığı tüm zorlukları tuvallere döküyordu. Kürtaj, cinsiyet rolleri, doğum gibi birçok derdini fırça darbeleriyle anlatmaya çalışıyordu insanlara. Geçirdiği kazalardan sonra çok uzun süre yatağa mahkum olan Frida, aynalara bakarak kendi otoportrelerini resmetmeye başladı. Hayatının her döneminde yaşadığı tüm acıları kendi bedeninden yola çıkarak çizdi ve anlatmaya çalıştı. O, zincirlendiği yatağında devrimin ve mücadelenin bir simgesi oldu ve feminist akım için önemli bir sembol haline geldi. Yatalak olması da onun için bir sorun teşkil etmiyordu. İlk kişisel sergisine yatağını taşıtarak katılan Frida, kadınların ataerkil toplum içinde ikinci planda olduğu ve türlü eşitsizliklerle karşılaştığı 1900’lerin ortası olan o dönemde, tüm bunlara olan isyanını göstermek için sergisinde tabii ki bulunacaktı! Karşıtlar En büyük ve çalkantılı aşkı olan Diego Rivera’ya saplantılı denebilecek kadar aşıktı. Kız kardeşiyle aldatılması bile ona olan aşkından vazgeçirememişti Frida’yı. Defalarca  aldatılan ve buna rağmen  boşandıktan sonra bile tekrar Diego’yla evlenen Kahlo’nun feminist olmadığını, hatta bu yaptıklarının ve boyun eğdiklerinin de bunun ispatı olduğunu söyleyen bir kesim de mevcuttu. Oysa bir kişinin feministliği, aşkının ve tutkusunun yoğunluğuyla değil örgütlü ve özel yaşamında kendisi ve toplumu için tüm yaptıkları ve yapmadıklarıyla sınanmalıdır. Frida ve Diego sadece aşık değil, yoldaş, meslektaş hatta arkadaştı. Ne de olsa Frida onu hayatının en büyük ikinci acısı olarak görüyor ve onun yüzünden çektiği tüm acıları resmediyordu. O acıları resmettiği eserlerinde çıkış noktası Diego iken ondan nasıl tam anlamıyla kopabilirdi ki? Her çiçekte o ve her tuvalde devrim! Çoğunu yatarak geçirdiği hayatı sonlandığında yakılmak istedi. Şimdi külleri müze olan Mavi Ev’de sergileniyor. O Latin Amerika kökenlerini, ülkesini hep giysilerinde, başında taşır ülkesinin ve tüm işçilerin özgürlüğü için buna sarılırdı. Devrim ise hep göğsündeydi. Devrim onun her şeyiydi. Hasta yatağında göğsüne çekiç orağı çizmiş, kafasına taktığı Meksika’ya özgü kültürel bir simge olan çiçekleriyle her şeye rağmen inandığı ‘devrim’e sarılmıştı. O Meksika devrimini doğum günü kabul edecek kadar inanıyordu komünist mücadeleye. Komünist mücadele içinde, sırtlandığı ve kanatlarıyla daha da yükseğe çıkardığı feminist mücadelenin bir simgesiydi o. Hala daha da öyle! Onun sadece görünüşündeki renkliliği, bedensel ve cinsel özgürleşmesini ön plana çıkaran sığ feministler için değilse de bugünün sosyalist feministleri için bu dünyadan Frida’nın geçmiş olması, halktan, köylülerden, yoksullardan, emekçilerden yana duruşu ve sorgulayıcı ama her daim örgütlü yaşamı ile anlamlıdır.   Kaynaklar: Aşk ve Acı” R. Jamis, Everest Yayınları, Mart 2019 Frida Kahlo: Bir Fahişe Olarak Doğdum”, Temmuz 2013, https://bit.ly/2RHThNO “Hayata Başkaldıran Kadınlar”, Mart 2017, https://bit.ly/2sfTqgE  

Piyasalaştırılan Frida-Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

ped

Argasdi'de bugün; Frida dosyamızdan Tahsin Oygar'ın kaleminden "Piyasalaştırılan Frida" yazısını sizlerle paylaşıyoruz.frida-barbie720x566 esasfotoSon yıllarda oldukça popüler bir figür, idol haline gelen, getirilen Frida Kahlo yaşamı, fikirleri, mücadelesi veya sanatı yerine silueti, oyuncağı, imajı ile yaşamlarımızda daha fazla yer bulmaya başladı. Che, Marx ve benzeri antikapitalist, devrimci değerli insanlar da bu çeşit saldırılara uğradılar uğruyorlar. Yaşamlarını kapitalizm ile savaşmaya adayan, bu uğurda fikir, direniş, mücadele, sanat üreten, toplumlarına mal olmuş hemen hemen herkesi kapitalizm bir yolunu bulup kara dönüştürmeye, içini boşaltmaya çalışıyor. Sistem şöyle: Eğer yok edemiyorsan değersizleştir, manipüle et ve sat. Böylece hem kar elde ediyor, hem de bu kişileri popüler idole, moda ürününe dönüştürüp, onlara vasat bir hayranlık duyan kişilere vicdan rahatlatma aracı, farklı görünmek isteyenlere veya kendilerini entel dantel satmak isteyenlere de süs malzemesi olarak satmaya çalışıyor. Bu konuda da oldukça başarılı görünüyorlar.

restoran

  Frida piyasada Cancun’nun tatil paketlerinde “Frida deneyimi yaşayın!” diyen bir sloganla başlayan silsile Apple firmasının iphone kullanıcılarına papuçemoji olarak Frida’yı kullanabilme imkânını sunmasına kadar uzanan bir yelpazede ürünler sunuyor müşteriye. Piyasa Frida’yla şekillendiriliyor.  Bilinen, Frida’nın yüzünün kullanıldığı “lisanslı”(!) ürünler şöyle; ojeler, kredi kartları, tişörtler, takılar, çeşit türlü alkollü içecekler, tabaklar ve bu tabaklar ile servis yapılan restoranlardan oluşan zincir, saatler, pabuçlar ve hatta kadınların regl dönemlerinde kullandığı bir ped markası olan Saba’nın ambalajı. Kan dondurucu! Lisanslı dedim çünkü Kahlo’nun yeğeninin kızı Mara Cristina Romeo Pinedo, Frida Kahlo Corporation şirketinin kurucusu ve hissedarları arasında, şirket Kahlo’nun çehresini lisanslamış satıyor durumda. Feodal kan bağını kullanıp teyzesinin ruhuna ihanet eden bu kadın olmasaydı da Kahlo’nun ürünleri yapılıp satılmaya devam edecekti elbette. Zaten bir sürü “lisanssız” ürün var ama sırf feodal bağın var diye de o insanın fikirlerine, sanatına, duruşuna para için saygısızlık da ayrı bir ayıp benim için. Paragöz yeğen 2018 yılının mart ayında Barbie bebeklerinin üreticisi Mattel’e de dava açtı. Mattel firmasının Frida Kahlo bebeği ürettiğini öğrenen aile Meksika mahkemesine başvurdu. Mattel firmasının adiliğini ve bugüne kadar doğaya ve fiziğe aykırı kadın bedeni anlayışını biliyorsunuzdur. Frida’yı da tüm diğer Barbie bebekleri ile aynı ölçülerde yaparken kaşlarını da ayırmışlar. Şimdilik ailenin açgözlülüğü tüm Frida Barbie’lerini toplatmaya yetti ama Mattel kesenin ağzını açarsa gelecek yılın mart ayında Frida Barbie bebekler piyasada yerini alır kuşkusuz. Neyse ki Frida ve sevgilisi Diego Rivera kendi sanat eserlerini Meksika halkına miras bırakmış, yoksa bu aileye kalsaydı eserlere internetten ulaşmakta bile ciddi sıkıntılar yaşardık. oje Şunu söylemekte yarar var: Frida’nın sadece çehresi değil piyasalaştırılan. Onun aşkları, acıları ve hayatı da piyasalaştırılmış durumda. (Frida’nın fikirleri, mücadelesi ve sanatını içeren tüm ürünleri, filmleri ve kitapları tenzih ederim.) Bir arabesk Brezilya dizisi kıvamında magazinsel aşk ve kadersizlik hikâyeleri içeren çeşitli ürünlerle, kendi eserlerinden ve fikirlerinden yoksun müzelerle, eserlerini postmodernizmin belirsizliği ile değerlendiren eleştirel makalelerle de piyasalaştırılmaya devam ediyor Frida. Tiksindirici, ırkçı muhafazakar partinin o dönemki lideri ve İngiltere’nin eski Başbakanı Theresa May bile Frida resimleri olan bir bileklikle İngiltere halkının karşısına çıkmıştı birkaç ay önce. Bu mide bulandırıcı olayın nedeni çok açık! May her daim halkının yanında olan Frida’yı brexit tartışmaları ile yıpranan kendi imajını yeniden onarmak için kullanmaktaydı. Oysaki Frida Her şeyden önce devrime, eşitliğe, özgürlüğe inanan bir komünist feministti ve Stalinizmin etkisi altında kalan Komünist Parti’den, sevgilisine yapılan haksızlığa karşı onunla birlikte  istifa edecek kadar da aşık. Başkası ile olduğu için Diego’dan ayrılan fakat Detroit Savaşı denilen ve Henry Ford’a karşı yapılan 1932 işçi grevlerinde duvar resimleri ile sokakta işçilerin yanında yer alan Diego’ya bu mücadeleye katıldığı için tekrardan aşık olan biri. Sürrealist tarzda resim yaptığını iddia edenlere karşı çıkan, 1917 devriminin ilham kaynağı olduğunu söyleyen "Marksizm Hastaları İyileştirecek" isimli bir tablosu bulunan bir ressam. Bugünün modası haline getirilen kıyafetleri ve takıları ise Meksika devriminde önemli rol almış devrimci yerli bir halk olan, “toprak ve özgürlük” sloganıyla devrime koşan Indios’ların kıyafetleri ve takılarıdır. Frida İspanya iç savaşında cumhuriyetin desteklenmesi için uğraş vermiş. Guatemala'nın sol eğilimli cumhurbaşkanının CIA destekli bir darbeyle devrilmesini protesto etmek için, tekerlekli sandalyesiyle protestolara katılmıştır. İşte Frida bunlardan dolayı kapitalizm için piyasalaştırılmaya değerdir. Kapitalizm koşullarında bu tür devrimci figürlerin piyasalaştırılması sadece kar için değil onların değersizleştirilme çabası içindir de. Bu anlamda, onların hayatlarını, fikirlerini mücadelelerini ve sanatlarını iyi bilmek, anlamak ve yaşatmak devrimci bir görevdir.   Kaynaklar: http://bit.ly/2rDpYkS http://bit.ly/2Sy194F http://bit.ly/2Mz3uJ5 http://bit.ly/2Q1b15t http://bit.ly/2Sw7td6

Geçmişten Günümüze Kıbrıs Halk Müziği-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

132428

Sağlığımız için evlerde kalma sorumluluğumuzun arttığı bu günlerde sizler için Argasdi'nin 57. sayısından Kıbrıs halk müziğiyle ilgili makalemizi paylaşıyoruz.  Argasdiyle, kitapla, müzikle ve en önemlisi sağlıkla kalın... 132428Kıbrıs Halk Müziği dediğimizde kulağımızda hemen bir müzik duyulmaya başlar. Bu müzik yaşadığımız ana göre anlam kazanır. Askerdeysek “Beşparmak Dağları”, meyhanedeysek   “Mağusa Limanı”, bir düğündeysek vazgeçilmezimiz “Kozan Oyun havası” gibi… Yıllar her alanda olduğu gibi müzik alanında da değişim ve gelişim gösterir. Kıbrıs Halk Müziğimiz folklorik dans alanında büyük bir anlam kazanmaktadır. Ağıtlar, sirtolar, karşılamalar, çiftetelli gibi parçalarımız birçok folklor grubumuz tarafından sergilenmektedir. Folklor kelimesinin sözlük anlamı “halk bilimi”dir. Halk müziğinin özelliği; halka ait olması, anonim olması, nesilden nesile geçerek yayılmış olmasıdır. İşte bizim için önemli soru: “Sizce kültürümüzün müziklerinin zaman içinde değişime uğraması iyi bir değişim mi kötü bir değişim mi?” Genel olarak bakacak olursak; günümüzde bu alanda her ne kadar müzikler orjinalliğini korumaya çalışsa da hem melodi anlamında hem de enstrüman anlamında birçok grupta halk müziklerimiz modernize edilmiştir. Ortaya çıktığı dönemlerde sadece keman, darbuka, ud, cümbüş, tef, kaval, davul kullanılırken günümüzde Kıbrıs müziğine gitar, flüt, trompet gibi enstrüman renkleri de eklenmeye başlanmıştır. Zaman ilerledikçe Kıbrıs müziğinde de değişimler kendini göstermeye devam etmiştir. Çağdaşlaştırılmış melodiler oluşturulmaya başlanmıştır. Sözlü şarkılarımız, yeni yapılan besteler, manili müzikler hepsi gelişerek zamandaki yerini bulmuştur. Örnek verecek olursak; Sol Anahtarı müzik grubumuz Kıbrıs’a ait olan eserleri, kendi enstrüman profiline göre şekillendirmiş, bilinen eserleri çağdaş tınılarla ve farklı müzik yapılarıyla harmanlayıp albümlerinde de yer vermiştir. Dinlediğiniz zaman “Vapurum Üç Borulu” parçası olduğunu hemen anlıyorsunuz ama sizi 70 yaşlarındaki büyüklerimizi götürdüğünden daha farklı bir duygu yoğunluğuna götürüyor. Ana melodi var fakat çeşitlemeler ve süslemeler artmış durumda oluyor. Gelişen ve ilerleyen teknoloji, ülkemizde daha sık kullanılmaya başlandıkça batı müziği enstrümanlarının hayatımıza girmesiyle halk müziğimiz daha da zengin bir hal alıyor. Örneğin “Mağusa Limanı” eseri, barlarda hafif rock tarzında kulağınıza gelebilir. Halk dansları oynanırken flüt tınısı yakalayabilirsiniz. Sol Anahtarı grubunda trompet-flüt-keman üçlemesiyle kendinizi başka diyarlarda bulabilirsiniz. 1980’ler ile 2020 yılındaki en sevilen halk müzikleri hala aynı ise bunu, çağdaş halk müziğine borçlu olabiliriz. Çağ ilerledikçe müziklerimizin de modernize oluşum doğallığında gelişiyor aslında. Kıbrıs şarkılarında enstrüman değişikliği, ezginin üzerinde doğaçlama esintiler, çalan grubun müzik yapısını ve tarzını ortaya koyuyor. Aslında bir parçanın ana tema melodisini değiştirmezseniz, parça özünü kaybetmeden çok değişik tarzlara bürünebilir. Sonuç olarak zamanı nasıl ki durduramıyoruz müzik de hiçbir zaman bir durmayacak. İlerleyecek, gelişecek, modernleşecek ama bu durumdan bazılarımız memnun olmasa da bazılarımız memnun olacak çünkü kendi halk müziğimizi nesilden nesile aktarmış, yaşatmış olacağız.  

Frida Bir Devrimciydi, Peki Sanatı da Öyle miydi?- Cansu N. Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

frida

frida Frida'yı mercek altına altına aldığımız dergimiz Argasdi'de Frida ve sanat anlayışını Cansu N. Nazlı'nın kaleminden aktarıyoruz. Argasdinizi 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Khora Kitap'tan ve tüm bayiilerden alabilirsiniz. 18 yaşında bir tıp öğrencisiyken başına gelen o talihsiz otobüs kazası gerçekleşmeseydi büyük ihtimalle Frida ile bir ressam olarak tanışmamız mümkün olmayacaktı. Aylarca hiç kıpırdamadan yatması gerekliliği, onu oyalanması için resim yapmaya itmişti. Sonrasında, sanatına hayran olduğu ünlü ressam Diego'ya resimlerini göstererek resim yapmaya devam edip etmemeyi sorması ise Frida'nın yolunu hem resimle hem de Diego ile ölünceye dek birleştirdi. Frida, 1943’te öğretim üyesi olarak çalışmaya başladığı La Esmeralda isimli sanat okulundaki işine sağlığı kötüleşene dek devam edecek ve ilk kişisel sergisini ölmeden 1 yıl önce, 1953’te açacaktı. Neden kendini bu kadar çizmişti? 143 eserinin 55’i otoportre olan ressama neden bu kadar kendini çizdiği sorulduğunda cevabı basit bir gerçeğe dayanıyordu; yatılı tedavi görürken yatağının üzerine taktırdığı aynada tüm gün boyunca yalnız kendini görüyor olması onu resim yaparken kendini model almaya sevk etmişti. Ressam kadınların otoportre çalışmaları kişisel olduğu için sanat çevrelerinde hakir görülürken çağdaşı olan ünlü ressam Picasso, Frida için "Biz onun kadar iyi portre çizemiyoruz."diyecekti. Frida sürrealist bir ressam mıydı? Fransa'da gerçekleşen sürrealist bir sergide resimleri sergilenirken sürrealizmin kurucusu sayılan Andre Breton Frida'yı bir sürrealist olarak kategorize edecek, Frida ise buna, kendinin hayallerini değil, kendi gerçekliğini çizdiğini söyleyerek hiddetle karşı çıkacaktı. Kendisi hiçbir şekilde kabul etmese de, belirli yazarlar tarafından bugün sürrealist ressamlar arasında anılmaktadır. Bazı yazarlar ise Frida'nın herhangi bir akıma doğrudan yerleştirilemeyecek nitelikte özgün tarzı olduğu yönünde yorumlarda bulunmaktadır. Sürrealist  bir ressam olup olmadığı tartışmasını bir kenara koyarsak; onun sürrealizmden nefret ettiğini ve bu kategoride anılmaktan duyduğu rahatsızlığı ifade etmesinde, ideolojik görüşünün etkili olduğunu söyleyebiliriz. Sürrealizmin burjuva sanatı olduğunu ifade etmesi ve sosyalist gerçekçi akıma dahil olma isteği onun komünist olmasındandı. Frida’nın resimlerinde yer alan etnik kıyafetler, tropik meyveler, hayvanlar ve mitolojik imgeler ekseriyetle Meksika kültürüne, dini inanışlarına ve yerel kimliğine dayanır. Frida’nın eserlerinin bu yönüyle, çeşitli akımların izlerini taşıyan, yerel köklerine inmeyi ve Meksikalı ulusal kimliği yaratmayı hedefleyen bir sanat akımı olarak tarifleyebileceğimiz Meksika Rönesansı’ndan etkilendiği söylenir. Özellikle, ABD’de yaşadığı dönem yapmış olduğu ‘ABD-Meksika Sınırında Otoportre’ çalışmasında ABD ve Meksika kültürü arasındaki farkı ortaya koyarak canlı renklerle hayat verdiği Meksika kültürünü sahiplenirken ABD’nin aşırı endüstrileşmesini ve emperyalizmini renksiz ve ruhsuz resmederek eleştirmiştir. Yine aynı dönem yapmış olduğu ‘Elbisem Orada Asılı’ adlı çalışması da benzer içeriktedir. Frida’nın kendi bedenini resmedişi Frida, çocuk sahibi olmayı çok istemesine rağmen geçirmiş olduğu düşükleri ve kürtajı ‘Henry Ford Hastanesi’ ile ‘Frida ve Düşük’ adlı çalışmalarında resmetmiştir. Yaşadığı kaza ve onlarca ameliyattan sonra çektiği bedensel acıları ifade ettiği pek çok resmi arasında en bilindik olanı ‘Kırık Sütun’dur. Frida’nın bahsi geçen çalışmalarında vücudunu çıplak resmediş şekli, ünlü erkek ressamların Susanna Banyoda, Samson ve Delilah, Üç Güzeller, Kırda Kahvaltı gibi çok bilinen eserlerde işlediği kadın çıplaklığından farklıdır. Anılan eserlerde, izleyicinin/alıcının da erkek olduğu düşüncesiyle çıplak kadın figürleri seyirlik bir arzu nesnesi ya da başka bir ifadeyle cinsel bir obje gibi resmedilmiştir. Frida’nın ölümünden yıllar sonra geliştirilen feminist sanat eleştirileri, kadın bedeninin nesneleştirilerek erkeklerin zevkine hitap edecek biçimde resmedilişini tenkit etmektedir. Frida’nın eserlerine dönecek olursak, onun ne bedensel acılar, ne de aşk acısı çektiğini ifade ettiği resimleri bedenini nesneleştirmemekte; çıplaklığa resimlerinde çok doğal biçimde yer verdiği görülmektedir. Son dönem çalışmaları… “Resim yapmamla ilgili rahatsızım. Her şeyin üstünde bunu komünist devrimci hareketin işine yarayacak bir şeye dönüştürmek istiyorum. Şimdiye kadar sadece kendimin samimi portrelerini yaptım ama partinin işine yarayacak çalışmalarda bulunmaktan çok uzağım. Sağlığım elverdikçe devrime birkaç olumlu şey katmak için bütün gücümle savaşmalıyım.” Ölmeden önceki son yıllarında resimlerinin devrimci mücadeleye katkı koyması düşüncesiyle yapmakta olduğunu sandığımız ‘Marksizm Hastaya Sağlık Getirecek’ ve Stalin portresi eserleri yarım kalmış, tamamlanamamıştır. Frida'nın resimleri sosyalizme hizmet etti mi? Sovyetler Birliği'nin ilk Sosyal Güvenlik Bakanı olarak, boşanmanın kolaylaştırılması, kürtajın yasallaşması, ücretsiz cinsiyet değiştirme ameliyatlarına olanak sağlanması gibi birçok uygulamaya öncülük eden Aleksandre Kollontay, otobiyografisinde emekçi kadının özgürleşmesi ile yeni bir cinsel ahlakın inşasını devrimci mücadelesinin ereği saydığını ifade eder. Frida’nın da aşkı, cinselliği sorgulaması ve resimlerinde annelik, kürtaj gibi konuları kamusallaştırmasının Kollantay’ın devrimci mücadelenin ereği saydığı kadın özgürleşmesine ve yeni bir cinsel ahlakın inşasına katkı sunduğunu söyleyebiliriz. Ancak Frida’nın ölmeden önce, devrimci mücadeleye katkı koymak için portresini yapmakta olduğu Stalin’in, Ekim Devrimi’nin emekçileri, kadınları, LGBT bireyleri özgürleştirici uygulamalarına son vererek devrimi gerilettiğini ve Kollantay’ı sürgün ettiğini de belirtmemiz gerekir. Sonsöz yerine Tarihin çok uzun bir dönemi kadınların resim sanatında yer almasına izin verilmemiş; resim alanında kadınların yapmış olduğu çalışmalar naif, kişisel, pastel renkler kullanılması kisvesiyle zanaat olarak görülmüş, sanat erkek işi sayılmıştır. Kadınların sanat akademilerine kabulü ise 19. yüzyılı bulmuştur.  Ünlü ressamların çoğunlukla erkek olması bu sebeple bir tesadüf değildir. Fiziksel engeli, cinsiyeti, cinsel yönelimi ve komünist dünya görüşü olmasına karşın tüm ayrımcı bariyerleri atlayarak dünyaca tanınan az sayıda ressam kadından biri olması Frida’nın en büyük devrimci başarısıdır.

Aşkın, Acının ve Devrimin Kadını – Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

resim

Frida dosya konulu 59. sayımızdan Frida ve aşklarına dair makalemizi keyifle okuyacaksınız. Argasdi'yi 10 TL karşılığında tüm gazete bayiilerinden, Khora Kitap Cafe ve Baraka Kültür Merkezi lokalinden temin edebilirsiniz. resim“Sadece ruhen ve bedenen zayıf düştüm. Ama resim yapabildiğim sürece yaşıyor olmaktan mutluluk duyacağım.” Frida Kahlo; Meksika devriminin çocuğu, tek başına dimdik ayakta duran bir kadın, kendinden kesinlikle ödün vermeyen, en büyük zaafı aşk olan, acıdan beslenen ve hayatı mücadele ile geçen yirminci yüzyılın en güçlü kadın ikonlarından bir ressam… Meksikalı Michelangelo olarak tanınan ünlü ressam Diego Rivera ile yaşadığı entrikalı ve acı dolu aşkın yanı sıra, geçirmiş olduğu trafik kazasının ardından vücudundaki birçok demir yığınıyla bir süre yatağa bağlandığı dönemde sonsuz bir aşkı daha buluyor Frida; resim. Eserlerinin büyük çoğunluğunu bu yatalak dönemlerinde yaratıyor. Ruh halini, çevresiyle olan ilişkilerini tuvaline yansıtan Frida’nın resimleri bir tür otobiyografiye dönüşüyor. Bu zor dönemi atlatmak ve güçlü kalabilmek için resme sarılıyor dört koldan ve aşk yaşıyor tuvalleriyle. Çoğu resmi otoportrelerden oluşan ressamın gerçeküstü imgeleri, hayatının iki büyük sorunsalı olan aşk ve acı gerçeği ile şekilleniyor. Ve en çok da, hayranı olduğu Meksika kültürünün ve devrimci halkının özelliklerini taşıyor tutkuyla yaptığı resimlerine. “Hayatımda iki ciddi kazanın acısına katlandım. İlki bir tramvayın beni yere devirdiği kazaydı. İkincisi ise Diego.” Geçirdiği tramvay kazasının ardından annesinin kendine tuval ve boya alıp yatağının üzerine bir ayna yerleştirmesiyle amatör olarak resim yapmaya koyulan Frida, bir arkadaşının aracılığıyla ünlü ressam Diego ile tanışıp evlendi. Her ikisi de sanatçı ruhlarıyla, “normal”in dışında, kıskançlığın sınırında, sadakatsizliğin beslediği ölümsüz aşklarını en derininden yaşadılar. Frida’dan 20 yaş büyük olan Diego’nun iri yarı ve yakışıklılık kriterlerine uymayan fiziği ile Frida’nın kendine özgü özgürlüğünün yan yana geldiği evlilikleri, “Fil ile Güvercin”in birlikteliğine benzetilmekteydi. Çocuk sahibi olmak istediler ancak Frida sağlık sorunları nedeniyle birçok kez düşük yaptı. Bunun peşi sıra pek çok acıyı barındırdı bu aşk; en başta sadakatsizliği. Önce Diego aldattı Frida’yı ve ayrıldılar. 1 yıl sonra yeniden evlendiler ve bu kez Frida birçok kez aldattı Diego’yu. Ve Frida bunların hepsini tuvallerine taşıdı. Ataerkil bir toplumda yaşayan, sadakatsiz bir eşe sahip, sağlık yönünden hayatının her evresinde ciddi sorunlarla burun buruna gelmiş, anne olmak istemiş ve olamamış bir kadın olarak Frida’nın resmettikleri birçok kadının anlatamadıkları; aşkları ve acılarıydı. “Norm”ların dışında olan sanki Frida’ydı ama sessiz kalan, kalıplara sıkışmış tüm kadınların sesiydi o. Aşklarını, acılarını, ayrılıklarını ve aldatmalarını özgürce yaşadı. Kocasıyla bir dargın bir barışık evliliği esnasında aşık olduğu fotoğraf sanatçısı Nickolas Muray’a bir mektubunda şöyle diyordu: "Nick, bir meleği severcesine seviyorum seni. Sen, vadimde bir zambaksın aşkım. Seni hiç unutmayacağım, hiç ama hiç. Sen hayatımsın benim. Umarım bunu asla unutmazsın..."  Bir süre kalbinde iki sevdaya yer olsa da Diego’ya olan aşkı itiyordu her yaptığına Frida’yı. Kıskandığı için kıskandırmak isteyerek aldattı eşini birçok kez. Kadınlarla da ilişki yaşadı. Bilhassa da Diego’nun onu aldattığı kadınlar ile de yaşadı bu ilişkiyi, aramak için kendinde olmayıp Diego’nun o kadınlarda bulduğu şeyi. Hep anladılar birbirlerini o yüzden birbirlerinden hiç kopamadılar ancak hiç de birleşemediler. Ve bu besledi ikinci büyük aşkını Frida’nın; resim… Yaşamak istediği her duyguyu resimleri aracılığıyla atıyordu içinden, özgürlüğü zirveye çıkıyordu tablolarıyla. O yüzden de diyordu ki “Ben hayatımda üç şeyden vazgeçmem. Birincisi aşkım Diego, ikincisi sanatım, üçüncüsü ise Komünist Parti.” Çünkü hepsi onun için birer aşk, acı, zafer ve kaybedişti. Troçki ile ilişkisi Kızıl Ordu'nun kurucusu Troçki, Stalin tarafından sürgüne gönderildiğinde, Diego Rivera'nın Meksika Cumhurbaşkanı'ndan aldığı özel izinle Meksika'ya gelip, Frida'nın evine yerleşmişti. Karısıyla birlikte Frida ve Diego’nun evinde kaldığı yıllarda kurulan dostluk ve yoldaşlık bağları zamanla bir ilişkiye dönüşmüştü. Ta ki Troçki'nin eşi bu ilişkiyi fark edip Frida'yla konuşuncaya kadar. Frida ilişkiyi bitirmişti bitirmesine ama ya bu aşkın izleri... İlişkileri bittikten üç yıl sonra Troçki bir suikast sonucu Meksika'da, Stalin'in ajanı tarafından öldürüldüğünde ilk sorgulananlardan birisiydi Frida. Bugünün aşkları ve Frida Bugün Frida’nın yaşamı boyunca verdiği mücadelenin, devrime olan inancının, komünist dünya görüşünün, örgütlü yaşamının, ABD emperyalizmine karşı duruşunun değil de yalnızca aşk hayatının magazinsel olarak ön plana çıkarılması ve onun en tutkulu, en üretken duygularının, günümüzün yozlaşmış günübirlik cinsellik anlayışına meşruluk kazandırması, anısına yapılan en büyük saygısızlıktır. Frida, hayatı boyunca üretmiş ve ülkesinin geleceği için taraf olmuş, örgütlenmiş bir sanatçıydı. Anlık hazları yaşam felsefesi yapan, özgürlüğü bireycilik ve örgütsüzlük olarak algılayan kişilerin, Frida’yı sembol olarak kullanması onun yaşamını ve mücadelesini hiç anlamamaktır. Bu da Frida’nın tüm renklerin ahengine yer veren dünyasına değil, karşısında olduğu karanlığın devamına yaramaktadır.     Kaynaklar: http://bit.ly/2sqNB0l http://bit.ly/39fUX7D

Çiçek Başlı Kadın- Aziz Güven

By Şifa Alçıcıoğlu

frida hasta yatağında

Argasdi'nin 57. sayısı Frida Kahlo ile hayat buluyor. Devrimin kadını Frida Kahlo'nun hayatına kısa bir yolculuğa hazır mısınız? frida hasta yatağında“Ben; aşkın, acının ve devrimin kadınıyım...” Kendisini böyle ifade ediyordu Frida Kahlo. 47 yıllık hayatına sığdırdığı “normal” dışı aşkları, çektiği onca acı ve resimleri ile devrimci mücadeleye olan katkıları kuşkusuz onu aşkın, acının ve devrimin kadını yapmıştı. Yirminci yüzyılın popüler kültür ikonası, kafasında çiçekleriyle, resime olan aşkıyla, yaşadığı onca acıya ve özleme inat dimdik ayakta durmayı başarmış Meksikalı bir ressam; Frida... Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kız çocuğundan üçüncüsü olarak 1907 yılında dünyaya gelmiş olan Frida, sonrasında doğum gününü Meksika devriminin tarihi olan 7 Temmuz 1910 olarak ilan edecekti. Devrimci karakteri ile bütünleşmesinin bir göstergesi olan bu kararı ile tabiri caizse devrimin Meksikası’yla yeniden doğmuş olmayı istiyordu. Frida Kahlo’nun yaşadığı yıllar, dünyanın bir çok yerinde çalkantılı yıllardı. Bir yandan paylaşım savaşlarının yarattığı yıkımlar, diğer yandan da özellikle 1917 yılından itibaren başlayan protesto ve devrim dalgaları... Her ne kadar birinci paylaşım savaşı 1917 yılında Rusya’da, sonrasında ise 1918 yılında Almanya’da devrimle sonuçlanacak olsa da arka arkaya esen devrim rüzgarları bir fırtınaya dönüşemeden kısa zaman içerisinde dinecektir. Nihayetinde Almanya’daki devrimin yenilgiye uğraması ve Stalin liderliğindeki Rusya’da devrimin giderek yozlaşması ile işçi sınıfı demokrasisi yok olurken, devrim rüzgarlarının yerini de faşizm alacaktır. Avrupa’da bunlar yaşanırken diğer yandan Frida’nın Meksikası’nda ise 1910 Devrimi ve beraberinde yaşanacak çok sayıda ayaklanma ile iktidara karşı Zapata Hareketi ortaya çıkmış, 1929 yılında Ulusal Devrimci Parti’nin (PRI) iktidara gelmesiyle birlikte ülkede tek partili dönem hayat bulmaya başlamışsa da uzun süren kanlı savaşın ve diplomatik krizlerin tüm şiddeti ile devam etmesinden dolayı ülke ekonomik olarak daha da fakirleşmişti. Ülkesinde yaşanmaya devam eden sıkıntılara rağmen diğer yandan esmekte olan devrim rüzgarları ile Modern Meksika’nın doğuşuna atfettiği yaşamı, Frida’nın henüz altı yaşındayken geçireceği çocuk felci ile ilk acıyı tadacaktı. Kendisine engelli bacağından dolayı “tahta bacak” denilmesine aldırış etmeden engeli ile baş etmeyi başaracak olan Frida, 1925 yılında okul otobüsünün travmayla çarpmışması sonucu geçirdiği o felaket kazadan sonra doktorluk hayallerine ve adımlarına veda edecekti. Ancak maruz kaldığı engeli ile Frida, asla ve asla hayata elveda demeyecekti. Hayatına yatalak olarak devam edeceği yatağında, ailesinin de teşviği ile resim çizmeye başlayacak olan Frida’nın doktorluk hayallerinin yerini, kendisini yirminci yüzyılın en önemli ressamlarından biri yapacak olan resimleri alacakken, çizeceği resimlerle bedenini saran tüm acılarından arınıp kaybettiği adımlarının yerineyse her duyguda uçabilmeyi öğrenecektir. Yatılı tedavi görürken yatağının üzerine taktırdığı aynadan dolayı çizdiği resimlerinin çoğu otoportre şeklinde olan Frida, birçok sanat eleştirmeni tarafından sürrealist bir ressam olarak tanımlansa da buna şiddete karşı çıkarak hayallerini değil, kendi gerçekliğini çizdiğini söyleyecektir. Dönemin ressam kadınlarının bu yöndeki çalışmalarının sanat çevreleri tarafından kabul görmediği, bu sanatın sadece erkeklere ait olarak kabul edildiği bir çağda portre çizimindeki müthiş başarısı ise onun bu alanda adından fazlasıyla söz edilecek olmasını sağlayacaktır. Frida komünist bir ressamdı. Sürrealizmi burjuvazinin bir sanat akımı olarak görmesi ve resimlerinde sosyalist gerçekçi akımı benimsemesi kuşkusuz ki bundan kaynaklanıyordu. Resimlerinin her biri ayrı ayrı ve derinlemesine incelenmeye değer olan Frida’nın komünist karakterini ortaya koyan en önemli tablolarından biri ABD ve Meksika kültürü arasındaki farkı anlattığı ve ABD’nin aşırı endüstrileşmesini ve emperyalizmini resmederek eleştirdiği “ABD-Meksika Sınırı’nda Otoportre” isimli çalışmasıydı. Evet, Frida komünistti. “Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok...” diyordu kendisi için. Devrim ve Marksizm, Frida’nın yaşamında çok önemli bir yere sahipti. Bu siyasi karakteri onu Meksika Komünist Partisi’yle de buluşturmuştu. Kendisi gibi ünlü ve dev boyutlu sol-siyasi içerikli duvar resimleri ile dünyaca tanınan bir ressam olan Diego Rivera ile evlenmelerinin ardından Komünist Parti ile ilişkiye geçmiş; ancak sonradan Stalinist bir çizgiye yaklaşan partiden eşi Rivera ile birlikte yollarını ayırmıştı. Hayatının son yıllarında ise tekrar partiye bağlı bir üye olacaktı. Yaşamı onlarca acı ve zorluklarla geçmiş, ancak tüm bunlara rağmen mücadeleci ruhundan bir an dahi vazgeçmeyen ikonik kadın Frida bugün, ölümünden yıllar sonra, ne yazık ki kapitalizmin popüler ve tüketim kültürünün de ikonu haline gelmiştir. Bugünün dünyasında, hemen hemen başımızı çevirdiğimiz her yerde telefon kılıfından, çantalara, tişörtlerden çoraplara kadar birçok eşyada görmek mümkün artık çiçek başlı kadını... Kapitalizmin ikonlaştırıp piyasalaştırdığı Frida figürü, kıyafetlerinden bitişik kaşlarına ve başındaki çiçeklere kadar tüketim kültürünün bir sembolü haline getirilip altı boşaltılmaya çalışılmış olsa da, bugün Frida’nın bizim için anlamı, tüm engellerine rağmen mücadeleye adadığı hayatı, fikirleri ve resimleri ile her daim ezilen halkın yanında olan onurlu duruşuydu.     Kaynaklar: 1-https://marksist.org 2-www.wikipedia.org

Baraka’dan Sokak Tiyatrosu: Mobese’ye NObese!

By Nazen Şansal

77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o

Baraka Tiyatro Ekibi, şehrimize yerleştirilmeye başlanan Mobese kameralarına NObese demek, gözetim toplumunun yaratacağı baskı ve sakıncalara dikkat çekmek ve gözetleme kameralarını toplumda tartıştırmak amacıyla 16 Kasım Cumartesi günü saat 14:14'te Sarayönü'ndeki Mobese direği altında sokak tiyatrosu oynayacak. "Gözeklen da gözetlenin" adlı oyun Sarayönü'nden sonra 15.00'te Lokmacı'da ve Selimiye Meydanı'nda da sokaklanacak. Özgürlükten yana olan tüm tiyatro severler davetlidir... 77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o Başlıyooor! Başlıyooor! Baraka Tiyatro Ekibi’nin “Gözeklen da gözetlenin” oyunu başlıyooor! Gözlerinizin önünde, Göz göre göre dikilen Mobese direklerine Demek için NObese, Elemtere fiiiş, kem gözlere şiiiş niyetine Başlıyooor! Emir geldi büyük yerden Kameralarsa askerden Protokoller imzalandı Bütün meclis onayladı Güya sağlamak için güvenliği Sağcısı solcusu kaldırdılar ellerini: “Kabul!” Büyük hırsızlar otururken rahat koltuklarında Küçük hırsızlar kaçarken memleketten ellerini kollarını sallaya sallaya Kol gezinirken sokaklarda taciz, şiddet, istismar Suçları önliyecekMİŞ  bu kameralar! Diktiler bu direkleri Gözetlemek için hepinizi Şşşşş! İzleniyorsunuz Çıkarmayın sesinizi  

Baraka Tiyatro Kampı Gerçekleştirildi

By Nazen Şansal

3

 

 2

Baraka Kültü Merkezi, Lapta Gençlik Kampı tesislerinde, 2 gün süren bir tiyatro kampı gerçekleştirdi. Derneğin bünyesinde faaliyet yürüten hem yetişkin hem de liseli gençlik ekiplerinin katıldığı kampta eğitici ve eğlenceli bir program yer aldı. 25 tiyatroseverin bir araya geldiği kamp, oyunculuk atölyeleri, drama ve doğaçlama çalışmaları, dans, tirat ve oyun okuma, film izleme ve tartışma gibi etkinliklerle dolu dolu geçti. Sol Anahtarı müzik grubu elemanları da kampa katılarak ses, kulak eğitimi ve şarkı söyleme konusunda bir atölye gerçekleştirdiler. Baraka Tiyatro Ekibi, toplumsal meselelerle ilgili sokak tiyatroları ve sahne oyunları ile seyircisiyle buluşmak üzere çalışmalarına devam ediyor. 5 4 9 19 17 14 11 20 6    

Baraka Tiyatro Ekibi Liseli Gençlere Kapılarını Açıyor

By Nazen Şansal

DSC_3750

DSC_3750

Baraka Kültür Merkezi çatısı altında faaliyet gösteren ve pek çok sahne ve sokak oyununa imza atan Baraka Tiyatro Ekibi, yeni katılmak isteyenler için kapılarını açıyor. 18 yaş üzeri yetişkin ekibinin çalışmaları 24 Eylül Salı günü başlarken, 15-18 yaş arası liseli gençlik ekibine katılmak içinse 28 Eylül Cumartesi 16.30’da başvuru ve kayıt yapılabileceği belirtildi. Ücretsiz olarak yapılacak eğitimlere Lefkoşa Belediye Tiyatrosu oyuncularından Döndü Özata ve Özgür Oktay Refikoğlu ile Devlet Tiyatrosu oyuncusu Özlem Özkaram da çeşitli atölyelerle katkı koyacak. Bir ay sürecek eğitimlerde, nefes, ses ve konuşma egzersizleri, beden ve mimik kullanımı, yaratıcı doğaçlama, müzik ve ritim atölyeleri yer alacak. Ayrıca Ekim ayı sonunda da 2 günlük tiyatro kampı gerçekleştirilecek. Eğitim sürecinin ardından çeşitli protest sokak tiyatroları hazırlanması ve mart ayında da sezon oyununun sahnelenmesi planlanıyor. Başvurular ve çalışmalar Baraka lokalinde yapılacak. Adres: Ayvalı Sokak No:3, Kızılbaş, Lefkoşa. (Kermeoğlu karşısı, Ay Mobilya yanı)    

Hayır, Beni Terk Edemezsin!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

argasdi foto

Çocukluğumuz bize ne anımsatır? Peki içimizdeki çocuktan kaçış yolu var mı? Yoksa büyüdük diye içimizdeki çocuğa sahip çıkmayacak mıyız? Argasdi'nin 55. sayısında Zekiye Şentürklerin kaleminden çıkan makalemizi okuduktan sonra  içinizdeki çocuğa seslenmeyi unutmayın! Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayiilerine, bölgenizdeki Khora Kitabevlerine ve Baraka Kültür Merkezi Lokali'ne uğrayabilirsiniz... argasdi fotoÇoğumuz bir sabah uyandık ve onun bizi terk ettiğini fark ettik. Çok mu ihmal ettik onu? Çok mu ihmal ettirdiler? Öldürdük mü onu? Öldürmelerine izin mi verdik? Yoksa o mu bizi terk etti? Hiç mi geri dönmeyecek? İzin mi vereceğiz onu bir daha yaşatmamaya? İçimizdeki çocuğa sahip çıkmayacak mıyız! Çek ellerini hain! Geçim sıkıntısı, hayat gailesi, yokluk, yoksulluk gün geçtikçe sınırları zorlarken, insanların tek derdi de haliyle yaşam mücadelesi oldu. Sistem bizlerden sürekli almaya ve karşılığında aldığının iki katını istemeye, hatta kat sayısını gün be gün artırmaya devam ederken bir durup düşünmenin zamanı çoktan geçti. Bize bu oyunu oynayanların bizlerden neler aldığının farkında mıyız? Peki, bizlerden alınanların onların zenginliğine zenginlik kattığının? Onların para hırslarını bizlere enjekte etmişler gibi hiç durmadan çalışan, sosyal yaşamından, aile ilişkilerinden ödün veren, insanlıktan çıkmaya yüz tutan birer robot olmamızı seyrediyorlar. Mesailer uzuyor, evimize gelemiyor, çocuğumuzu göremiyoruz. Kazandığımız, ihtiyaçlarımıza yetmiyor, yoruluyoruz, sinirlerimiz yıpranıyor, eşimize dostumuza çatıyoruz. İhtiyaçlarımızı bile karşılayamazken işten arta kalan vakitlerde evlerimize hapsoluyor arkadaşlarımızla iki tek atamıyoruz artık. Sistem ruhumuzu çürütüyor, maddi-manevi bizi sömürüyor, yaşama istencimizi, heyecanımızı emiyor. Bizim neşemizin, heyecanımızın, saflığımızın, öğrenme isteğimizin, küçük mutluluklarımızın, gereksiz alınmalarımızın, zamansız ağlamalarımızın, sonu gelmez inatlarımızın ve kocaman kahkahalarımızın yapı taşı olan içimizdeki çocuğun boynuna ellerini dolamış her an biraz daha sıkıyorlar. O zaman onu öldürmeden “çek ellerini hain” demek için harekete geçme zamanı. Sermayenin içimizdeki çocuğu bastırıp sesini kısmasına engel olalım. İçimizdeki çocuğun boğazındaki elleri gevşetmek, onun çıkarmak istediği değişik sesleri özgür bırakmak, sistemin ona söyletmek istediklerini değil de kendi haykırmak istediklerini ona söyletmek bizim elimizdedir. Bırakalım da içimizdeki çocuk kendi hayallerini gerçekleştirmek için yaşasın. Onu başkalarının beklentileri için öldürmeyelim. Güzel saklayalım, güzel büyütelim içimizdeki çocukluğumuzu. Dünün çocukları belki bugünün ana babaları olarak da önemlidir içimizdeki çocukla olan bağlarımızı koparmamak. Zira Doğan Cüceloğlu’nun İçimizdeki Çocuk adlı kitabında da söylediği gibi; "Her normal, sağlıklı insanın içinde değişik sesler vardır. Bu sesler içimizdeki çocuğun dünyasını dile getirdikleri kadar içimizdeki ana babanın da dileklerini dile getirirler. Eğer birey sağlıksız bir aile ortamında büyümüş ve bu nedenle doğal gelişimini tamamlayamamışsa, İç Çocuğun sesi zayıf olacaktır. Bazı durumlarda İç Çocuk o kadar utanca boğulmuştur ki, sesi artık duyulmaz hale gelmiştir. Duyulan tek ses içteki ana-babanın otoriter sesidir." Hey sen! Elma dersem çık armut dersem çıkma İçimizdeki çocuğu yeniden yaşatmak için çabalayalım. Çünkü o olmadan yeni kazanımlar için mücadeleyi sürdüremeyiz. Asla vazgeçmemek gerektiğini içimizdeki çocuk söyler bize mesela. Yeni yürümeye başlayan bir çocuğu düşünelim. Tüm zorluklara rağmen zafere ulaşana kadar asla vazgeçmez. İlk başlarda yapamasa da kolayca yılmaz, ne kadar sert düşerse düşsün tekrar dener ve başarana kadar mücadeleyi hiç bırakmaz. Ve sonunda yürüyebildiğinde elde etmiş olduğu zafer, hayatındaki en büyük değişimlerden biri olur. Örgütlenmeyi de içimizdeki çocuk hatırlatır bize. Örneğin bir çocuk yalnız olmayı sevmez çünkü o kadar güzel değildir oynamak tek başına. Oyuncağını paylaşıp arkadaşıyla konuşturmak daha zevklidir, birlikte resim çizmek daha öğretici ya da beraber çığlık atmak daha yüksek ses çıkarmaktır. Yani örgütlü kötülüğün karşısında iyiliği örgütleyerek başka bir dünya için mücadeleden asla vazgeçmememizi sağlayacak yegâne aracımız içimizdeki çocuğun elinde. İşte tam da bu yüzden gelin artık armut demekten vazgeçelim içimizdeki çocuğa. Özgür bırakalım onu. Sistemin zindanından çıkaralım ki bizler de sistemin çarkını döndüren bir aparat olmaktan kurtulalım. Kıralım zincirlerimizi. Yeniden merak edelim, soralım, sorgulayalım; neden bu düzen böyle, bunu değiştirmek için ne yapmalıyım? Kendi doğrularımız için mücadele edelim, yanlışlarımızdan öğrenelim, eleştirilelim ki başka bir dünyayı mümkün kılalım. Yeniden ilk denemelerimizi yapalım, olmasın, tekrar yapalım, üretelim, ürettikçe var olalım. Biri yap dedi ya da yapma dedi diye değil, biz doğru olduğuna inandığımız için yapalım, kendimiz için değil herkes için yapalım. Saf ve temiz düşünelim, bizleri sömürdükleri, ezdikleri ve yordukları için biz de etrafımızdakilere aynısını yapmak yerine birlik olalım ve mücadele edelim onların kötülüklerine karşı. Hadi ne duruyoruz bağıralım o zaman hep birlikte; elma! İşte orada! Kocaman lunapark ve rengârenk ışıklar! İçerisinde bulunduğumuz karanlık dünyayı hem kendimiz hem de geleceğimiz olan çocuklarımız için rengârenk ışıkları olan kocaman bir lunaparka çevirmek bizlerin elinde. Kötülüğün karşısına kocaman bir iyilik örgütlemek birlikte olunca, heyecanına, isteğine ve merakına sahip çıkınca hiç de zor değil aslında. Tutalım elinden içimizdeki çocuğun ve görelim neler yapabileceğimizi. Unutmayalım; çıkamaz çocukluğundan kimse!   “Çıkamaz çocukluğundan dışarı Kimse. Kardeşliğimiz bundandır Mavi sularla binlerce yıl.   Çıkamaz çocukluğundan dışarı Kimse Bundandır inanmamamız Kocaman bombalara.”   Fazıl Hüsnü Dağlarca – Dört Yapraklı Çiçek      

Baraka Kültür Merkezi’nden Özerk Tiyatro Talebi ve Yaşar Ersoy’a Destek

By Nazen Şansal

2

2

Baraka Tiyatro Ekibi, Devlet Tiyatroları önünde sokakladığı bir oyun ile özerk ve özgür tiyatro talebini dile getirdi. Sol Anahtarı elemanlarının da yer aldığı müzikli oyunda, özgürce şarkı söyleyen gençler, siyasi atama olan yasakçı bir müdürün sansürüne ve baskısına maruz kalarak sanatlarını diledikleri gibi yapamaz hale geldiler. Ardından, oyuncular Ataol Behramoğlu’nun “Bu Yangın Yerinde” isimli şiirini okudu. Tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a destek Oyun sonrası, Baraka aktivisti Nazen Şansal tarafından yapılan açıklamada, Devlet Tiyatroları’nın hükümetlerin değil halkın değerli bir kurumu olduğu vurgulanarak, siyasi atama ile yönetilmesine, yasakçı ve baskıcı zihniyetlere,  özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş-geçmiş hükümetlere ve tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a hadsizce dil uzatanlara “TEPKİ” gösterildi.

1

Basın açıklamasının tam metni şöyle: Burada bir yangın yerinin yanı başındayız şimdi… 20 yıl önce kül olan Devlet Tiyatrosu’nun yanındayız! 20 yıldır sahnesizliğe mahkum edilen, siyasi hesaplarla, kişisel çıkarlarla istisnasız her hükümet döneminde müdahale edilen, her şeye rağmen inatla üreten tiyatro sanatçılarının ve emekçilerinin yanındayız. Çünkü Devlet Tiyatrosu, kendi politik görüşüne göre müdür atayıp burayı yönetmeye soyunan, kendini “patron” ilan eden başbakanların, kültür bakanlarının değil, halkın bir kurumudur.  Nereli olduğu veya nereden geldiği fark etmeksizin, halkların kardeşliğine kucak açmalı ve hizmet etmelidir. Biz tiyatro severler olarak tiyatromuzun, küllerinden yeniden doğmasını arzuluyoruz. Ama nasıl? Özerk olarak, özgür olarak… Atanmış siyasilerin değil, sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin kolektif kararlarıyla yönetilmesini istiyoruz. Tüm sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin geleceği garanti altında, güvenceli çalışabilmesini ve böylece kimsenin baskısına maruz kalmadan özgürce üretebilmesini istiyoruz. İşte bu nedenle; Yıllardır Özerk Tiyatro Yasası yapmayan tüm hükümetlere tepkimizi gösteriyoruz! Halkın yanında görünüp, sanatın özgürlüğünden bahsedip Devlet Tiyatrolarını aynı yapısal sorunlarla baş başa bırakan CTP-TDP-HP-DP dörtlüsüne tepkimizi gösteriyoruz! Evrensel olan ve ifade özgürlüğünü de içeren sanatı sadece kendi dar çerçevesinden gören milliyetçi, gerici, baskıcı, yasakçı, sansürcü Ulusal Birlik Partisi’ne ve ırkçı, bölücü Yeniden Doğuş Partisi’ne tepkimizi gösteriyoruz! Sanatın özgürlüğüne, yani özüne, varlık sebebine el uzatanlara; bu halkın yetiştirdiği en değerli sanatçılarımızdan Yaşar Ersoy ustaya hadsizce dil uzatanlara tepkimizi gösteriyoruz! 3 4 5 6  

Eski Sokak Eski Çocukluk- Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

yakantop

Argasdi'nin 55. sayısıyla çocukluğunuza uzanmaya ne dersiniz? Syakantopezgin Keser'in kaleminden "Eski Sokak Eski Çocukluk"... Hayat her canlının yaşadığı bir süreçtir. Başlar, ilerler ve biter. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde, iyi ya da kötü koşullarda, bazılarımızın sadece kendi için, bazılarımızınsa kendinden çok başkaları için yaşadığı, durmayan ve değişen bir süreçtir. Yedisinde neysek yetmişinde o olmayız. Çünkü yedisinde içinde bulunduğumuz koşullarla yetmişinde içinde bulunduğumuz koşullar bir değildir. Yedisinde neoliberal politikaların kıskacında varlığını sürdürmeye çalışan bir ada ülkesindeyken yetmişinde sosyalizmin yaşandığı bir ada ülkesinde olabiliriz. Bugün toplu ulaşımın sağlanması kavgasını verirken, elli yıl sonra uzay ve zaman yolculuklarına tanık olabiliriz. Değişim kaçınılmazdır. Nerede o eski bayramlar, bizim zamanımızda çocuk olmak başkaydı gibi hasret ve sitem içeren sözlerimiz, bir yandan değişimin kaçınılmazlığını bir yandan da geçmiş ve bugünün karşılaştırmasını yaptığımızı gösterir. Geçmişle bugün arasında yaptığımız karşılaştırmada, belki eskiden sahip olduklarımıza, yaşadıklarımıza duyduğumuz özlemden, belki de bugünkü değişime ayak uyduramayışımızdan geçmişin daha iyi olduğunu düşünürüz. Mesela eskiden çocuk olmakla bugün çocuk olmayı ele alabiliriz. Özellikle 90’lar çocukluğunun ardından 2000’li yıllarla çocukların yaşantısında büyük farklılıklar olmuştur. Son 20 yıl içinde artan dijitalleşme ve sanal yaşam çocukların bilgisayar, telefon, tablet gibi araçlarla sayısız sanal oyunlara ve sınırsız bilgiye ulaşmasını kolaylaştırmıştır. Evinde otururken istemediği kadar oyuna sanal ortamdan ulaşan bir çocuk için sokakta oyun oynamak uzak bir seçenek haline geldi. 80’li, 90’lı yıllarda okul sonrasında sokağa çıkılır ve akşam hava kararana kadar saklambaç, seksek, körebe, yakar top gibi oyunlar oynanırdı. Günümüz çocuklarının sahip olduğu sanal oyun araçlarının yerine bilye, yo-yo, topaç, sevdiğimiz çizgi karakterlerin figürlerinin üzerinde olduğu taso gibi eşyalar eski yılların oyun araçlarındandı. Sokak sadece çocukların yaşamında değil yetişkinlerin yaşamlarında da büyük etkiye sahiptir. Yaşadığımız mahallede sokaktaki yaşamı ne kadar canlı tutarsak o mahallede birlikte yaşadığımız insanlarla komşuluk ilişkilerimiz o kadar gelişir, dayanışma ruhumuz güçlenir ve kolektif olarak bir şeyler yaratmanın keyfini yaşarız. Sokakta oynayan çocukların varlığı sadece o çocukları yalnızlaşmaktan kurtarıp arkadaş edinmelerini sağlamaz, o mahalle sakinleri için de samimi bir yaşam ortamı yaratır. Dolayısıyla eski çocuklukları bugünün çocukluğundan daha çok sevmemiz 90’ların sonuyla sokaktaki hayatın azalıp, evlerde ve kapalı mekanlarda kendimize dönük bir yaşam şeklinin etkin olmaya başlamasındandır. Çalışma saatlerinin uzadıkça uzadığı, evlerimizi sadece geceleri yatmak ve dinlenmek için kullandığımız bir dönemdeyiz. Küçük yaştan çocukları akademik kariyere hazırladığımız, sadece anne babaların değil çocukların da günlük sekiz saat mesai yaptığı bir düzen içerisinde kendine dönük bir yaşama yöneldiğimiz koşullarda, çocukların sokaklarda edinilen arkadaşlık, kardeşlik bağlarının oluştuğu, düşe kalka yaralar bereler içinde öğrendiği ve eğlendiği günlerin bizler için nostalji olarak hatırlarımızda kalması kaçınılmazdır. Çocukların sokaktan uzaklaşmalarındaki tek etken teknolojik gelişmeler değildir, mahallelerde oyun alanlarının kalmaması da bir etkendir. Eskiden top oynadığımız boş arsalar artık sermayenin kar hırsının kurbanı durumunda. Her yer asfalt yollar, evler, apartmanlarla doldurulmuşken, yeşil alanlar yaratılmazken çocukların güvenli bir şekilde oynayabilecekleri parklar yok derecede azdır. Hatta insanların bir araya gelebileceği, çocukların birlikte eğlenebileceği parklar bile bütün günün koşuşturmasının yarattığı bıkkınlığı yaşayan yetişkinler tarafından mahallelerde istenmez olmuştur. Hal böyleyken, sabahtan akşama çalışan bireylerin, çocuklarını, güvende hissetmedikleri sokaklara bırakmamaları, aile büyüklerine emanet etmeleri, özel kreşlere göndermeleri daha akılcı görünebilir. Teknolojik gelişmeler, çocukların sokaktan uzaklaşmasının, bireyselleşmesinin, yalnızlaşmasının sebeplerinden biriyken bir yandan da bu gelişmelerin doğru oranda ve şekilde kullanıldığında çocukların gelişimine büyük faydalar sağlayabileceğini de gözden kaçırmamak gerekir. Sanal ortamın yarattığı bilgiye kolay erişim, daha hızlı öğrenebilen çocukların yetişmesini sağlıyor. Tabletlerle, telefonlarla, bilgisayarlarla daha fazla uyaranla karşılaşan çocukların algısı daha açık oluyor ve birden fazla şeyle ilgilenen çocuğun zekası ve becerisi de artıyor. Çocukluğunu 2000’lerden önce yaşayanların her oyun için farklı materyalleri vardı; bugün ise çocukların sahip oldukları teknolojik cihazlarda becerilerini geliştirebilecekleri, yeteneklerini keşfedebilecekleri sayısız oyun ve program bulunmakta. Her dönemin koşullarının farklılığı dönemsel olarak çocuklukların da birbirlerinden farklı olmasına yol açmaktadır. Günümüzün 80’lere, 90’lara göre değişen ekonomik, politik ve kültürel koşulları eski zamanlardaki sokak hayatını yok etse de çocukların ileri teknolojinin esiri olmadığı, tam gün akademik eğitimle boğulmadıkları, sosyal varlıklar olan biz insanların ihtiyaç duyduğu başka insanlarla etkileşimini, dayanışmayı deneyimleyerek öğrenebilecekleri alanların oluşturulması günümüz çocukluğunu da keyifli, değerli ve hatırlanır kılacaktır.  

Baraka’dan Devlet Tiyatroları Önünde TEPKİ Oyunu

By Nazen Şansal

görsel

Baraka Kültür Merkezi olarak, Özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş geçmiş hükümetlere, sanata yasak koyan Devlet Tiyatroları müdürüne ve onu atayan baskıcı zihniyete TEPKİmizi gösteriyoruz! Bu amaçla 22 Ağustos Perşembe saat 18.00’de Devlet Tiyatroları önünde (Okullar Yolu) kısa bir oyun ve şiir sokaklayacağız. Tiyatroya gönül veren tüm sanatçılar, sanatın özgürlüğüne inanan tüm halkımız ve duyarlı örgütler davetlidir.

görsel

   

Baraka Tiyatro Ekibi: Baskılar Bizi Yıldıramaz!

By Şifa Alçıcıoğlu

_DSC0321

_DSC0321Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’nun yeni sezonunda, yazar ve yönetmenliğini tiyatro sanatçısı Yaşar Ersoy tarafından yapılması planlanan “Yangın Yerinde Kabere” isimli oyunun, yeni atanan devlet tiyatrosu müdürü tarafından yasaklanması bizlere bir kez daha göstermiştir ki siyasi atamalarla yapılan bu görevlendirmeler olduğu sürece baskıcı ve sansürcü sorunlar yaşanmaya devam edecektir. Esas yapılması gereken, devletin tiyatrosunun özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.
Baraka Tiyatro ekibi olarak, ihtiyaç duyduğumuz her anda desteğini yanında hissettiğimiz, gerek atölye çalışmalarımızda gerekse oyun zamanlarında engin tecrübesini ve kıymetli zamanını bizlere ayıran usta oyuncu Yaşar Ersoy’un yanında olduğumuzu bir kez daha yinelemek isteriz. Ekibimizin kapıları sanata, sanatçıya ve Yaşar Ersoy gibi yıllarını bu mücadeleye ayırmış bir üstada her zaman açıktır.
Yıllardır yaşanan politikalar göstermiştir ki baskı ve sansür korkunun ürünüdür. Ülkemizde son yıllarda yaşanmaya başlanan kitap yasaklama, tiyatroya sansür gibi konular muhafazakar ve yasakçı zihniyetin şekil bulmuş halidir. Korkuyorlar, toplumsal olayları mizahi dille anlatan oyundan korkuyorlar, sanatın değiştirme gücünden korkuyorlar! Yaşar Hocamızın da dediği gibi “ sanatın evrensel gücü, onu sınırlamaya çalışan her türlü politikadan daha güçlüdür”
Devlet Tiyatrolarının özerk bir yapıya bürünmesi gerektiğinin, siyasi atamalar yerine sanatçılar tarafından yönetilmesi gerektiğinin altını bir kez daha çizerken, sanatın ve tiyatronun bir özgürleşme aracı olduğunu da hatırlatırız. Baskılar bizi yıldıramaz!
Baraka Tiyatro Ekibi (a)
Şifa Alçıcıoğlu

Çocuk Edebiyatı Üzerine Düşünceler ve Tavsiyeler- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

dragon-kitap-kiz-cizim

Argasdi'nin 55. sayısından "Çocuk Edebiyatı Üzerine Düşünceler ve Tavsiyeler" isimli makaleyi Nazen Şansal'ın kaleminden sizlerle buluşturuyoruz. Yazı; çocukların tablet, kitap döngüsünde yaşadıklarını sorgularken, acaba ne okutsak ne okutmasak diyen ebeveynlere de güzel tavsiyelerde bulunuyor. Argasdi'ye Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden, gazete bayiilerinden ve argasdi2006@gmail.com adresinden de ulaşabilirsiniz. 14-Kedisine-kitap-okuyan-çocuk Çocukluk çağı, yaşam boyu sürecek olan pek çok alışkanlığın başladığı bir süreç... Bu dönemde her ebeveynin çocuğuna aşılamayı arzuladığı, bu amaçla çeşitli yöntemler denediği, kah başardığı kah başaramadığı bir alışkanlık var ki küçük yaşta edinilmesi insanı, yaygınlaşması ise toplumu değiştirebilir; kitap okumak...Bu satırların yazarının bir edebiyat sever olmakla birlikte, pedagog veya eğitimci olmadığını ancak çocuk yetiştirirken ona sunacağı neredeyse her şeyi -ateşi çıkınca içireceği Calpol'a kadar- önce kendi deneyimleyen bir kişi olarak, öznel değerlendirmesini okurla paylaştığını baştan belirtelim. Bırak o tableti de biraz kitap oku! İçinde yaşadığımız ileri teknoloji çağında, sadece çocukların ve gençlerin değil, her yaştan kişinin vaktinin önemli bir kısmını telefon, tablet, bilgisayar gibi araçlarla geçirdiği hepimizin malumu ve kanımca bu çağın gerekliliğidir. Çocukların, oyun ve iletişim amaçlı kullandıkları telefon ya da tabletleri ellerinden bırakıp kitap okumalarını söylemek ise biz yetişkinlerin acizliğidir. Zaten hiçbir sonuç vermediği de aşikardır. Homo ludens (*), gerçek veya sanal alemde oynayacaktır, oynamalıdır da... Unutmayalım ki bugün kitap dediğimiz, bilgi, anlatı ya da edebiyat aracı, bir zamanlar kil bir tabletten ibaretti. Bazılarımız hatırlayacak ki televizyon yaygınlaştığında radyonun ve kitabın biteceği sıklıkla yazılır, söylenirdi. Oysa öyle olmadı... Kitaplar, kendilerinden başka herhangi bir şeyle mukayese edilmeye ihtiyaç duymadan hala hayatımızdalar. Belki gelecekte şekil değiştirip yine bir tür tablete dönüşecekler ama ne iyi ki hayatımızdan kolay kolay çıkmayacaklar.Doğaları gereği merak ve keşif duygusuyla dolup taşan çocukların, nitelikli çocuk edebiyatı eserleriyle buluşmasının koşulları yaratıldığında ise tarihe karışan kitap değil, oyun tableti olacaktır. Calpol'un tadına bakmak Çocuklarımıza kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın, örnek olmaktan, onu kitap edinebileceği kitabevlerine ve kütüphanelere götürmek veya kitaplar alıp evde görebileceği yerlere bırakmak gibi pek çok yolu vardır elbet. Her ebeveynin ve çocuğun yöntemleri, ilgi alanları, kitap beğenisi, dolayısıyla okuma serüveni birbirinden farklıdır. Bu serüvende en önemli noktalardan biri çocuğu iyi bir edebiyatla buluşturabilmektir. İyi bir çocuk edebiyatı, ona yaşam boyu sürecek derin bir dostluğun kapılarını aralarken, kötü kitaplar bu arkadaşlığı daha başlamadan hazin bir sonla bitirebilir. Yetişkinlere düşen çok önemli bir sorumluluk; çocuklarımızın yaşlarına, ilgi alanlarına, dil gelişimlerine, sosyal ve kültürel çevrelerine uygun kitapları seçmelerine yardımcı olmaktır. Bu sebeple bir nebze olsun çocuk edebiyatından anlamalı ve Calpol'u çocuğa içirmeden önce tadına bakmalıyız. Çocuk edebiyatından beklentimiz Çocuk edebiyatı; çocuğun gelişim özelliklerini dikkate alan, onların hayal dünyalarına hitap eden, anlama, kavrama ve yorumlama yeteneklerine katkıda bulunan, onları eğlendiren yazılı ve sözlü eserlerin bütünüdür. Kullanılacak edebi metinler çocuğu biçimlendiren, onu nesne olarak görmeyen, insan yerine koyan ve yaşadıklarını, kaygılarını anlatan, kendini anlatabilmesine köprü oluşturabilecek nitelikte olmalıdır. Çocuğa verilecek metinlerdeki dilin, ana dilin zenginliklerini, imkanlarını yansıtacak yeterlilikte olması gerekir. İyi bir çocuk edebiyatının yalnızca eğitici ve öğretici olması yeterli değildir; aynı zamanda onun edebi değer taşımasına, estetik zevk ve düşünce içerisinde kaleme alınmasına ihtiyaç vardır. (**)

dragon-kitap-kiz-cizim

Öğreten adam ve oğlu Leman dergisi okurlarının hatırlayacağı gibi Kaan Ertem'in "Öğreten adam ve oğlu" başlıklı bir köşesi vardı. Baba, oğluna "Bak evladım" diye başlayan çeşitli hayat dersleri verir, uzun uzun anlatır, oğlu ise sessizce dinler, bir şey diyemezdi. Ama kafasının üzerindeki baloncuktan anlardık ki, bundan çok sıkılıyor, babasını gerçekte dinlemiyor hatta dalga geçiyordu. Çocukların kendilerine doğrudan öğretilemeye çalışılan şeylere tepki gösterdiklerini herkes gözlemlemiştir. Bu sebeple çocuk kitaplarında eğitici ve öğretici olma kriterini aramamak hatta didaktik kitaplardan özellikle kaçınmak gerekir. Bir kitabın sayfalarının arasında kaybolmak, başka dünyalara yelken açmak inanılmaz bir özgürlüktür ve eğitim ya da öğüt verme kaygısı bu çocuksu özgürlüğün önüne geçmemelidir. Ne okutsak, ne okutmasak? Masalların genelde yetişkinlere hitap ettiği, kadın-erkek ilişkilerini ön plana aldığı ve şiddet içerdiği; kısaltılmış klasik romanların ise orijinalinin ana fikrini ve sanatsal derinliğini her zaman yansıtamadığı dikkate alınarak onlarca çocuk edebiyatı türü içinden seçimler yapılabilir. Son yıllarda sevilen fantastik veya bilim kurgu türleri, çocuğun gerçeklikten kopacağı gibi bir endişe duymadan tercih edilebilir. Çünkü çocuklar gerçekle oyunu kolayca ayırabildikleri gibi kitabın kurgu dünyasıyla kendi gerçekleri arasında çok hızlı bir geçiş yapabilme becerisine sahiptir. Çizgi romanlarda özellikle dikkat edilmesi gereken ise yaşa uygunluk ve şiddetin dozajıdır. Çocuğun kitabını sevdiği bir yazar, tarzını ya da çizimlerini beğendiği bir yayınevi varsa mutlaka takip edilmeli, diğer kitapları da edinilmelidir. Bütün bunlardan ayrı olarak bilhassa bazı çocuk kitaplarının çocuğu bir tüketim unsuru olarak kullandığı ve çocuklar üzerinden ticari kaygılar taşıdığı görülmektedir. Popüler filmlerin veya bilgisayar oyunlarının konu edildiği bu gibi kitaplar zaten çocuk edebiyatı anlamında bir nitelik de taşımamaktadır. Çocuğu eğlendiren, ona hayal kurabileceği alanlar yaratan, onu yaratıcı düşünmeye sevk eden amaçlar dışında, edebiyatla verilen ideolojik hedefler çocuğun özne olmasından ziyade onu nesneleştiren bir anlayıştır. Ülkemizde de Hala Sultan, Vakıflar gibi kurumlar aracılığıyla çocuk ve genç yaşta kişilerin, bilimsel olmayan hatta muhafazakarlığa yol açabilecek kitaplarla buluşturulduğu da görülmektedir.   Bu yazının sonuna kadar okuma sabrı gösteren çocuk edebiyatı severlere, binlerce harika kitap arasından birkaç önerim ise şöyle:   - Notabene Yayınları'ndan anti prensesler ve anti kahramanlar serisi, uyanış öyküleri serisi ve genç okurlar için, Sınıfta İsyan Var   - Günışığı Kitapları'ndan Çıtır Çıtır Felsefe serisi   - Ülkemiz yazarlarından Sonay Yakup Yakupsoy'un hayvan özgürleşmesini aşılayan, Sultan ve Uzunayak   - Bu Senin Bildiğin Peri Masallarından Değil, Sheri Radford, Güldünya Yayınları   - Yıldırım Türker çevirisinin keyfiyle Tostoraman, Süpürgede Yer Var mı? ve Nohut Oda bakla Sofa   - Roald Dahl'dan Charlie'nin Çikolata Fabrikası ve Matilda   - Vladimir Tumanov'dan Kraliçeyi Kurtarmak ve Haritada Kaybolmak   - Mıstık Seni Anlamıyoruz (Noktalama İşaretlerinin Öyküsü), Tülin Kozikoğlu   - Rengarenk fil Elmer'in farklılıklar üzerine öyküleri       (*) Akıllı telefonunuza sorunuz!   (**) Türkiye Eğitim Dergisi 2016, Günümüz Çocuk Edebiyatı Yazarları ve Eserleri Üzerine Bir İnceleme, Suat UNGAN, Elif DEMİR  

Çocukluk: Dün, Bugün, Yarın- Fatih Bayraktar

By Şifa Alçıcıoğlu

62203618_370170110300061_8622636554596122624_n

Çocukluğun dünü, bugünü ve yarınını inceleyen makalemiz Fatih Bayraktar'ın kaleminden satırlara dökülürken, Roma döneminden itibaren dünyanın farklı coğrafyalarında çocukların yaşadığı zulümleri de gözler önüne seriyor. Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayiilerini, bölgenizdeki Khorakitabevlerini ve baraka Kültür Merkezi lokalini ziyaret edebilirsiniz. 62203618_370170110300061_8622636554596122624_nÇocukluk deyince zihnimizde ilk beliren genellikle küçüklük, kırılganlık, masumiyet gibi kavramlardır. Bu bize çocuklukların korunması/gözetilmesi gereken bireyler olması gerektiğini hatırlatır. Oysa çocukluk tarihi bu durumun oldukça yeni olduğunu gösterir bize. Roma İmparatorluğu çocuk istismarının zirvesiydi; Orta Çağ Avrupası çocuk ihmalinin… Kapitalizmin yükselmeye başladığı 1800’lü yıllarda çocuk işçiliği son derece doğal karşılanıyordu. Madenler, plantasyonlar çocuklarla doluydu. Paylaşım savaşları en çok çocukları öldürdü. Sonrasında gelenler de… Oysa kabile toplulukları bugün kendine modern(!) diyen birçok toplumdan daha fazla koruyordu çocuklarını. Kızılderililerde bir çocuk doğduğunda kabiledeki tüm erkekler onun babası, kabiledeki tüm kadınlar onun annesi olurdu. Çocuk hakları beyannamesi neden ortaya çıkmıştı? Modern dünya, çocuklarını kendiliğinden ve doğallığında koruyamadığı için… Bu noktada kimdi ilkel? Kimdi ileri? Üstelik iki paylaşım savaşı arasında imzalanan bu beyannameye rağmen bugüne kadar milyonlarca çocuk öldürüldü savaşlarda. UNICEF’in raporuna göre 9 yıldır süren Suriye savaşında yalnızca 2018 yılında ölen çocuk sayısı 1106. Son on yıldaki savaşlarda ise 10 milyonu aşkın çocuğun öldüğü bildirilmekte. Açıktır ki kapitalist dünya çocukları koruyamamakta. Kar hırsı, şirket çıkarları, devletlerin ve hükümetlerin güvenlikleri çocuklardan çok çok daha önemli… Bakın çocuk işçiliğine; Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre dünyada yaşları 5 ile 17 arasında değişen 218 milyon çocuk çalışıyor. Bunun 73 milyonu ölüm riski yüksek işlerde çalıştırılıyor. 1800’lü yıllardan 2000’li yıllara ne değişti? Kapitalizmin motivasyonu değişmediğine göre hiçbir şey. Kıbrıs’ın kuzeyinde yalnızca 2018 yılında 18 yaş altı iki çocuk inşaatlarda çalışırken düşerek iş cinayetine kurban gitti. Bakın çocuklara silah verip insan öldürtenlere; Afganistan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kolombiya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Irak, Mali, Myanmar, Nijerya, Filipinler, Somali, Sudan, Suriye ve Yemen, ordularına 18 yaş altı çocukları alan ülkeler. Hindistan, Pakistan, İsrail, Filistin, Libya ve Tayland paramiliter silahlı güçlerde çocukları kullanan ülkeler. Hani demiştik ya Roma İmparatorluğu çocuk istismarının zirvesiydi… Bugün çocuğun doğrudan cinsel istismarı anlamına gelen çocuk pornografisinin yasal olduğu onlarca ülke var dünya üzerinde. Üstelik bu endüstri(!) 1980’lerden beridir gittikçe gelişmekte. Yani dünyanın neoliberal politikalarla yönetilmeye başlandığı ve muhafazakarlaşmanın arttığı bir dönemde! Açıktır ki kapitalist dünya, çocukları yasalarla koruyamamanın ötesinde onları öldürmekte, onları katil yapmakta, onları emek anlamında da cinsel anlamda da sömürmekte… Var mıdır bundan daha büyük bir iki yüzlülük?  Çocuk haklarını hukuksal anlamda tanıyan Türkiye’de 2017 Mayıs ayında çocuk istismarının önlenmesi için hazırlanan araştırma önergesi, neoliberal ve muhafazakar AKP milletvekillerinin oy çokluğuyla reddedildi. Aynı milletvekilleri 15 yaşındaki çocukların evlenmesinin önünü açan, tecavüzcüleri tecavüz ettikleri kişiyle evlendirerek affeden yasalara imza attılar. Var mıdır bundan daha büyük bir yasal (!) istismar? Sözün özü ne geçmiş aydınlıktı ne de bugün aydınlık çocuklar için. Ama hayat direnmektir… O yüzden geçmişi bilerek, bugünü analiz ederek yarına odaklanmalı insan. Sinikliği, bizden bir şey olmazcılığı elimizin tersiyle itip değişimi kendi hayatımızdan başlatmalıyız. Boğuştuğumuz sorunları kendi kabuğumuza çekilmek için değil mücadelemizi bilemek için kullanmalıyız. Bireysel olanın değil örgütsel olanın etki yaratabileceğini unutmamalıyız. Çocuklar da dahil tüm canlılar için daha adil bir düzenin sağlanması için talepkar olmalıyız. Kadınların, LGBTI bireylerin, hayvanların, göçmenlerin, azınlıkların maruz bırakıldığı şiddetle; çocukların maruz kaldığı şiddet dinamiklerinin ne kadar benzeştiğini, bunların aynı kaynaktan beslendiğini fark etmeli ve mücadelemizi bu kaynağa karşı örgütlemeliyiz. Parasız ve kaliteli eğitim talep ederken korkutmayan, güçlendirici, toplumsal cinsiyet rollerinden arınmış ve hak odaklı bir eğitim de talep etmeliyiz. Ne güzel anlatmıştı büyük usta o güzel şiirinde; Güzel günler göreceğiz çocuklar Motorları maviliklere süreceğiz Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz, güneşli günler Motorları maviliklere süreceğiz Hani şimdi bize Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, Yalnız cumaları, yalnız pazarları Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz Işıklı caddelerde mağazaları, Hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: Açılır kara kaplı kitap: Zindan Kayış kapar kolumuzu Kırılan kemik, kan Hani şimdi bizim soframıza Haftada bir et gelir Ve, çocuklarımız işten eve Sapsarı iskelet gelir Hani şimdi biz İnanın, güzel günler göreceğiz çocuklar Güneşli günler göreceğiz Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar Işıklı maviliklere süreceğiz Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz güneşli günler Motorları maviliklere süreceğiz      

Sokak Hayvanları ve Çocuklar-Emel Cicibaba

By Şifa Alçıcıoğlu

161_4092kisalar-03

Argasdi'nin 55. sayısından çocuklar ve sokak hayvanlarına dair makalemizi "çocukluk" dosyasından sizlerle paylaşıyoruz. Argasdi'ye Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden 10 TL karşılığında ulaşabilirsiniz. 161_4092kisalar-03Daha ufacık bir bebekken başlıyor etrafımızla iletişime geçme ve öğrenme, serüvenimiz. İzleyerek, deneyerek ve yanılarak öğrenen çocuklar şüphesiz ki yetişkinlerden daha açık bir algıya ve çok daha fazla merağa sahiptir. Tam da bu nedenle etraflarında olup bitenleri gözlemleyerek büyüyen çocuklara nasıl örnek olacağımız, ileride şekillenecek karakterleri için belirleyicidir. Ülkemizin kuzey yarısında sokaklardaki hayvan popülasyonu oldukça fazladır. Ayrıca var olan barınakların birçoğu çok yetersiz ve olması gereken barınak standartlarında değildir. Av köpekleri yaşlanıp “işleri bitince” sokağa salınmakta, bazı kişiler bir hevesle alıp bakamadıkları hayvanları dışarı bırakmaktadır. Tüm bunlar çok büyük ve çözülmesi gereken sorunlar değilmiş gibi hala daha pet shop’larda hayvan satışı yapılmaya devam edilmekte ve satılan hayvanların akıbetinin takibi yapılmamaktadır. Tabii ki bunlar devlet politikası haline gelmeli ve sadece insanların değil hayvanların mutluluğunu ve özgürlüğünü garanti altına alan adımlar atılmalı. Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi’nin hazırladığı ve Meclis’te görüşülmeyi bekleyen Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası bunun örneklerinden bir tanesidir. Fakat bundan öte toplumumuz, ta çocuk yaştan doğanın bir parçası olduğumuz ve tüm doğaya saygı gösterilmesi gerektiği, empati gibi unsurlar ile gerek özel gerek sosyal yaşamlarında dönüştürülerek, sokak hayvanları konusunda daha duyarlı olmalıdır. Erken çalan okul zili Birçok çocuk daha iki yaşından itibaren kreş ile okul hayatına adım atıyor ve bu süreç 17 yıl boyunca devam ediyor. Gününün çoğunu okulda geçiren çocukları, dönüştürmek bu kadar olasıyken onları sadece akademik başarıya odaklayan müfredatlar değiştirilmeli. Çocukları ve gençleri, onların sosyal yönlerine olumlu katkı sağlayacak ve hayvanlarla zaman geçirebilecekleri bir müfredatla eğitmeliyiz. Bir sokak hayvanını sahiplenmek ve onunla temizliğinden yürüyüşüne, yemeğinden sağlığına ilgilenmek çocukları sorumluluk bilinci olan bireyler olarak yetiştirecektir. Sorumluluk almayan ve topu sürekli olarak başkalarına atan politik durumumuz da zaten ülkemizde bu bilincin ne kadar eksik olduğunu ve bunun nasıl sonuçlar doğurabileceğini gösterir niteliktedir. Sokak hayvanlarının sorumluluğunu tam anlamıyla üzerimize almak ve bunu yerine getirmediğimiz durumlarda yaptırımlarla karşılaşmak bir süre sonra olayların asıl sorumlularını işaret edebilmemizi sağlayacaktır. Yani bir köpeği “sahiplenip” onu bir kulübeye kapatan, daha sonra tuvalet ihtiyacını karşılasın diye sokağa salan bir birey aslında hayvanların parka alınmamasının, sokaklara zehir atılmasının, hayvan pisliğine kinlenip sokaktaki hayvanların aç bırakılmasının, dolayısıyla bu hayvanların saldırganlaşıp başka canlılara saldırmasının ve bunun cezasının vurularak ya da zehirlenerek yine o hayvanlara kesilmesinin dolaylı yoldan sorumlusudur. İşte tam bu noktada saygı kavramının eksikliği kendini belli eder. Kendi evi, bahçesi kirlenmesin diye hayvanını sokağa salan ya da köpeğini ortalık yere dışkılatıp temizlemeyen bir insanın ne çevre bilinci ne empati yeteneği ne de başkalarına saygısı vardır. İnsan eliyle yaratılan bu kaosun faturası da her zaman sokak hayvanlarına kesilmektedir. Okullarda sokak hayvanları ile ilgili dersler ve eğitimler olması, yeni nesillerin bu gibi konularda birbirlerine ve hayvanlara karşı sevgi, saygı ve sorumluluk duygusuyla yetişmesi için önemlidir. Doğru örnek olabilmek Geleceğimizin çocuklar olduğu ağızlara sakız olmuş durumda iken çocuklarımızı daha iyi bireyler olma yolunda dönüştürecek adımlar çok aza indirgenmiştir. Sokak hayvanları, çocukların sadece akademik başarısını önemseyen bu sistemin doğru ilerletmediği dönüşüm sürecinin sonuçlarını ağır bir şekilde yaşamaktadır. Aileler çocuklarına doğum günlerinde pahalı hayvan satın alarak, sokakta aç bir canlı gördüklerinde doyurmaktan ziyade öteleyerek, sokak hayvanları için “pistir, dokunma”, “ısırabilir yaklaşma” diyerek yanlış örnek oluyor. Çocuklar bunları deneyimleyerek kendilerinin hayvanlardan üstün, onları istedikleri an alıp istedikleri an kurtulabilecekleri birer nesne olduklarını öğrenerek büyüyorlar. Oysa pek çoğumuz gözlemlemişizdir ki küçük yaştaki çocuklar, yetişkinler tarafından korkutulmadan, yönlendirilmeden veya baskı altına alınmadan önce temiz-kirli, sahipli-sahipsiz, pahalı-ucuz ayırt etmeden tüm hayvanlara sevgi ve merhametle yaklaşır, onları kucaklar, onlarla yemeğini paylaşır. Çünkü çocukluk doğa ile bütünleşik olmanın çok daha yoğun yaşandığı bir dönemdir. İşte bu noktada çocuklarımıza nasıl örnek olduğumuz çok önemlidir. En geniş yelpazede devlet, en dar yelpazede ise aileler çocukları eğitirken, insanın da bir tür hayvan olarak doğanın bir parçası olduğunu, kentte yaşama sorumluluğu ile çevre bilincini ön planda tutmalıdır ki etrafına saygılı, sorumlu ve empati yapabilen insanlar yetiştirebilelim. Çünkü sokak hayvanlarının içinde bulunduğu bu kötü durumun sorumlusu bizden başka kimse değildir.  

Mehmet Rıfat Ilgaz- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

rifat-ilgaz-cocuklariniz-icin

Argasdi'nin 55. sayısının bellek sayfasında, romanları şiirleri yanında rifat-ilgaz-cocuklariniz-icinözellikle çocuk kitaplarıyla tanıdığımız Mehmet Rıfat Ilgaz'ı konuk ettik. Çocukluk olarak belirlediğimiz dosyamızda, büyük ustayı saygıyla anıyoruz... 1917’de Kastamonu’da doğdu Rıfat Ilgaz. 1930’da Muallim Mektebi’ni 1936’da ise Gazi Enstitüsü edebiyat bölümünü tamamladı. Soyadı kanunu ile kendisine, doğduğu bölgedeki çok sevdiği Ilgaz dağını soy isim olarak seçti. İlk önce çeşitli ilkokullarda daha sonra ise İstanbul’a tayini çıkınca ortaokul ve liselerde Türkçe öğretmenliği yaptı. Türkiye’de toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli temsilcilerinden olan Rıfat Ilgaz felsefe eğitimi de almıştır. Sait Faik Abasıyanık ve Nazım Hikmet ile de çalışma fırsatı bulan Ilgaz, 1942’de “Yürüyüş Dergisi”ni çıkardı. 1944’te “Yarenlik” isimli ilk şiir kitabını yayımladı. Bu kitabındaki “Sınıf” şiirinde zengin bir çocuğun şımarıklığı ve fakir bir arkadaşının çaresizliğini anlatan şair, “yoldaş” kelimesini kullanarak “komünist propaganda yapmak” ve “zenginlere karşı halkı kışkırtmak” suçlarından altı ay hapse mahkûm edildi, kitabı da toplatıldı. Cezasını yattıktan sonra çok sevdiği öğretmenliğe bir süre daha devam eden Ilgaz, baskılar sebebi ile mesleğini bırakıp gazeteciliğe başlamak zorunda kaldı. Bir röportajında öğretmen olarak, nasıl olur da yazdıklarından dolayı hapis yattığı sorulunca şöyle demiş: “Çocukları okutmaktı ilk işim ikincisi yazdığımı çocuklara okutmak”. İnat ve inançla doğru bildiklerini savunan ve bunları öğretmekten geri durmayan bir adam… Rıfat Ilgaz’ın hayat görüşü ve çocuklara bakışını daha iyi anlamak için “Çocuklarım”  şiirine bakmak faydalı olacaktır. “Yoklama defterinden tanımadım sizi, Benim haylaz çocuklarım Sınıfın en devamsızını Bir sinema dönüşü tanıdım Koltuğunda satılmamış gazeteler Dumanlı bir salonda…” Yoksulluk çeken, geçim derdi ile ezilen yanlarını da gördü çocukluğun o ve bir öğretmen olarak çocuklarının gündelik yaşamlarındaki sorunlarını kendine dert, eserlerine kaynak etti. Bundan hiç çekinmedi. Yaşadığı dönemin yanlışlarını ve dolayısı ile eğitim sisteminin noksanlıklarını gözler önüne sermekten geri durmadı. Bunu yaparken kör göze parmak sokarak veya salt propaganda yaparak değil, estetik, yalın ve de anlaşılır bir şekilde eserler üreterek ortaya koydu. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ile birlikte ünlü “Marko Paşa” isimli siyasi mizah dergisini çıkarttılar. Bu dergi de kapatıldı. Fakat yılmadan tekrar tekrar başka isimlerle dergiyi çıkartmaya devam ettiler. (Malûmpaşa, Merhumpaşa, Bizim Paşa, Yedi-Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Öküz Mehmet Paşa vb…) Rıfat Ilgaz 1953’te “Devam” isimli  şiir kitabını çıkardı. Bu kitabı da toplatıldı ve altı buçuk yıl hapse mahkûm edildi. Daha sonraları herkesin çocukluğuna dokunan “Hababam Sınıfı”nı yazdı. Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde çoğumuzun çocukluğuna giren Hababam Sınıfı ilk yayımlandığında Rıfat Ilgaz’dan özellikle bahsedilmemiş ve buna çok içerlemiş yazar. Yıllar sonra oğlu Aydın Ilgaz’ın anlattığı gibi, Rıfat Ilgaz’ın hem isminin yazılmamasına hem de çok sevdiği Tarık Akan’ın Damat Ferit diye romanda olmayan bir karakteri oynamasına içerlermiş. Sonraları Tarık Akan özür dileyip “Romanı okumadım o yüzden oynadım” demiş ve kendini Rıfat Ilgaz’ın yazdığı “Karartma Geceleri” romanının filminde oynayarak affettirmiştir. Hababam Sınıfı Rıfat Ilgaz için bir eğitim sistemi eleştirisidir. Özellikle çocuklara verdiği değeri çeşitli üretimleri ile hissettiren Rıfat Ilgaz’ın, çocuk edebiyatı alanındaki üretimleri de oldukça fazladır. ("Bacaksız Kamyon Sürücüsü", "Bacaksız Okulda", "Bacaksız Paralı Atlet", "Öksüz Civciv", "Küçükçekmece Okyanusu", "Cankurtaran Yılmaz", "Kumdan Betona").  12 Eylül faşizmi yaşanırken 70 yaşında idi ve yine tutuklandı gözleri bağlanarak çeşitli aşağılanmalara maruz kaldı. Hiç yılmadı anılarını yazarken yine dalga geçti yaşadıkları ile. Yaşamını İstanbul’da kaybeden Rıfat Ilgaz için yakın çevresi Madımak olaylarına çok üzüldüğü ve kalbinin bunu kaldıramadığını söyler. Hemen hemen hepimizin hayatına dokunan bu değerli yazarın en azından Hababam Sınıfı romanını okumak boynumuzun borcu. Ne dersiniz?   Kaynaklar: www.evrensel.net/haber/356440/rifat-ilgaz-kimdir-eserleri-nelerdir www.biyografya.com/biyografi/12758

“Ayak Bacak Fabrikası” Oyunu Gösterimlerini Tamamladı

By Nazen Şansal

56492527_10155310087782395_2397776114169675776_n

 BTE ABF Afiş 

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun Nisan ayında Lefkoşa Arabahmet Kültür Evi’nde, Mayıs ayında ise Mağusa ve Omorfo’da seyircisiyle buluşarak gösterimlerini tamamaldı. Yaklaşık sekiz yüz seyirciye ulaşan oyun  beğeni ile izlendi.

Türkiye'nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan'ın gerçek bir olaydan esinlenerek yazmış olduğu ve Baraka Tiyatro Ekibi'nin güncel olaylarla harmanlayıp yorumlayarak ülkemize uyarladığı tek perdelik komedi oyununda Sol Anahtarı müzik grubunun oyuna özgü besteleri ve canlı müziği de yer aldı. Bir kara komedi olan "Ayak Bacak Fabrikası"nda, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm olan bir halkın aymazlığı; patronların, kendi çıkarları için devletin çeşitli kademelerini ve halkın dini inançlarını nasıl da kullandıkları; her gün etrafınızda gördüğünüz kimi kurnaz, kimi saf, kimi aşık ama hepsi kendi dünyasında “sıradan vatandaş” tipleri; halkı koruması ve adaleti sağlaması gereken polisin ve yargının aslında kimlere hizmet ettiği; halktan kopuk aydın eleştirisi, kısacası sistemin nasıl olması gerektiği değil nasıl olmaması gerektiği sahneye taşındı. Bu yıl liseli gençlik ve yetişkin oyunları sahneleyerek sahne sezonunu kapatan Baraka Tiyatro Ekibi, yaz döneminde de hem gençlere hem yetişkinlere yönelik eğitim çalışmalarına ve sokak gösterilerine devam edecek. Eylül ayından itibaren ise yeni katılımcılara açık olarak yeni sezonun çalışmalarına başlayacak. Ekibin faaliyetleri ve liseli gençlik tiyatrosu hakkında detaylı bilgi almak için Baraka Kültür Merkezi sosyal medya hesapları takip edilebilir. 56119388_727289320999198_3396885283604529152_n 56232282_2600887853286573_7976636343285448704_n         1  

“Ayak Bacak Fabrikası” Mağusa’dan Sonra Omorfo’da Sahneleniyor

By Nazen Şansal

8

 

 56403769_10155310032097395_7532393732532862976_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun 4 Mayıs Cumartesi akşamı Mağusa’da sahnelendi. Mağusalıların beğeni ile izlediği oyun, 11 Mayıs Cumartesi akşamı da Güzelyurt AKM’de seyirciyle buluşacak. Türkiye’nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan’ın yazdığı oyun, kara tohum yemek zorunda bıraklılarak kötürüm kalan bir halkın içine düştüğü traji-komik durumları ele alıyor. Ayrıca halktan kopuk aydın eleştirisini de sahneye taşıyor. Tek perdelik kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte ve ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Devlet ile dinin ve sermayenin ilişkisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adalet sisteminin açmazları mizahi bir üslupla seyirciye sunuluyor. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun özgün besteleri ve canlı müziği de yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup Omorfo Khora Kitap Evi’nden veya 11 Mayıs akşamı Güzelyurt AKM’den temin edilebilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. 56669604_10155310043787395_1324640589228015616_n 56380219_10155310043302395_7674009747858653184_n 8

“Ayak Bacak Fabrikası” Mağusa’da Sahneleniyor

By Nazen Şansal

57121067_10155940651196927_602532071373537280_n

4

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun 4 Mayıs Cumartesi akşamı Mağusalı izleyicilerle buluşuyor. Tek perdelik komedi türündeki oyun, saat 20.00'de Mağusa Kültür ve Kongre Merkezi (KÜKOM)'da sahnelenecek. Sermet Çağan'ın yazdığı Baraka Tiyatro Ekibi'nin güncelleyerek ülkemize uyarladığı Ayak Bacak Fabrikası, Nisan ayı boyunca Lefkoşalı tiyatro severler tarafından beğeniyle izlenmişti. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup oyun günü girişten veya Mağusa Khora Kitap Evi'nden  temin edilebilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. Tek perdelik bir kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm kalan bir halkın başına gelenleri konu alıyor. Seyirciyi güldürürken düşündüren oyunda, devlet ile sermayenin ilişkisi, aydın eleştirisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar, yönetenlerin kendi çıkarları için halkın dini duygularını kullanması gibi güncel konulara da değinilmekte.

DSC_5932

2

 

“Ayak Bacak Fabrikası” Lefkoşa’da Son Oyun

By Nazen Şansal

56474562_10155310043772395_3152466902471671808_n

56474562_10155310043772395_3152466902471671808_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun Lefkoşa’da son kez sahnelenecek. Gösterim, 30 Nisan Salı akşamı saat 20.00’de Aabahmet Kültür Evi’nde yer alacak. Türkiye’nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan’ın yazdığı oyun, kara tohum yemek zorunda bıraklılarak kötürüm kalan bir halkın aymazlığını ele alıyor ve halktan kopuk aydınların eleştirisini de sahneye taşıyor. Tek perdelik kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte, devlet ile dinin ve sermayenin ilişkisini, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar gibi ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup girişten veya Khora Kitap Cafe'den temin edilebiliyor ve  rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabiliyor. 56584317_10155310977042395_8458721584465575936_n Oyun Mayıs’ta Mağusa ve Omorfo’da Baraka Tiyatro Ekibi, Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından 4 Mayıs Cumartesi Mağusa KÜKOM ve 11 Mayıs Cumartesi Güzelyurt AKM sahnesinde seyircisiyle buluşacak. Mağusa ve Omorfo gösterimlerinin biletleri, Khora Kİtap Evi’nin Mağusa ve Omorfo şubelerinden temin edilebilir. 5 57059787_10155310043722395_6446819982301986816_n 2 1 56395189_10155310045947395_4545756810144907264_n 56673180_10155310981182395_923210019208429568_n

“Ayak Bacak Fabrikası” Oyunu Salı Akşamı Yeniden Sahneleniyor

By Nazen Şansal

56323774_10155310045077395_100351369705160704_n

56323774_10155310045077395_100351369705160704_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun sahnelenmeye devam ediyor. Bir sonraki gösterim 23 Nisan Salı akşamı saat 20.00’de Arabahmet Kültür Evi’nde gerçekleşecek. Tek perdelik bir kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte, devlet ile sermayenin ilişkisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar gibi ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Oyunda kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm kalan bir halkın aymazlığı, yönetenlerin halkın dini duygularını istismar etmesi, polis ve adalet sisteminin açmazları, aydın geçinenlerin halka ihaneti gibi konular da ele alınıyor. Sermet Çağan'ın yazdığı Baraka Tiyatro Ekibi'nin "bozduğu" Ayak Bacak Fabrikası, sadece Nisan ayı boyunca salı ve cumartesi akşamları saat 20.00'de Arabahmet Kültür Evi'nde izlenebilir. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup girişten veya Khora Kitap Cafe'den temin edilebiliyor ve  rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabiliyor. Oyun Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından Mayıs ayında Mağusa ve Omorfo turnelerini gerçekleştirecek. 56927208_10155310979672395_5219966104662704128_n  56629284_10155310042077395_2780498923339382784_n  56869986_10155310081317395_4958429886558502912_n  56571128_10155310042922395_8596269007336636416_n 56367264_10155310080122395_2020714020356489216_n  57076190_10155310032062395_5075195448742903808_n    

“Ayak Bacak Fabrikası” Seyirci Karşısına Çıkmaya Hazırlanıyor

By Nazen Şansal

BTE ABF Afiş

BTE ABF Afiş

Liseli gençlerimizden sonra şimdi de yetişkin tiyatro ekibimiz yeni bir oyunla seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor... Ayak Bacak Fabrikası! Tek perdelik bu kara komedi oyununda, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm olan bir halkın aymazlığını; patronların, kendi çıkarları için devletin çeşitli kademelerini ve halkın dini duygularını nasıl da kullandıklarını; her gün etrafınızda gördüğünüz kimi kurnaz, kimi saf, kimi aşık ama hepsi kendi dünyasında "sıradan vatandaş" tiplerini; kısacası sistemin nasıl olması gerektiğini değil nasıl olmaması gerektiğini izleyeceksiniz. Ülkemize uyarlanan ve güncel olaylarla da harmanlanan ayak bacak fabrikası'nda Sol Anahtarı'nın özgün bestelerini ve canlı müziklerini de dinleyeceksiniz. 13 Nisan'da perde diyecek olan oyunumuza tüm sanat severleri bekleriz.

Baraka Kültür Merkezi, Dünya Tiyatro Günü’nü Sokak Tiyatrosu ile Kutladı

By Nazen Şansal

1

1

Baraka Kültür Merkezi, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Dereboyu’nda sokak etkinlikleri düzenledi. Derneğin tiyatro ekibinin hazırladığı “Ayak Bacak Fabrikası” oyunundan bir bölümün sokaklandığı gösteriye Sol Anahtarı müzik topluluğu da şarkılarıyla eşlik etti. Pek çok sanat severin ilgi gösterdiği geceye hem oyuncular hem de seyirciler rengarenk kostümleriyle katıldılar. Kıbrıs şarkılarının da çalınıp söylendiği etkinlik, Lefkoşa Türk Belediyesi’nin Sanat Sokakta projesi kapsamında gerçekleştirildi.

9

“Yaşasın tiyatro”, “Yaşasın sanat”, “Tiyatro devrim provasıdır” sloganlarının atıldığı etkinlikte Baraka Kültür Merkezi’nin Dünya Tiyatro Günü bildirisi de okundu ve katılımcılara dağıtıldı. Bildirinin tam metni şöyle: “Oyuna gelmeyin!” Bir oyun dönüyor bu yarım adada, Görüyor, duyuyor, tam anlamlandıramıyoruz ama… Özgürlükten söz edenler kamera takıyor dört bir yanımıza; Eşitlikten söz edenler yalnız kendi çıkarını düşünüyor koltuğa oturunca; Adaletten söz edenler faşistleri salıveriyor hem de karşı gelerek mahkeme kararına; Barıştan söz edenler konuşup duruyor masalarda fakat kulaklarını tıkıyor kendi halkına. Kadına şiddet deyince herkes itiraz etse de hala yok bir sığınma evi bile. Çevrecilerin desteklediği bir hükümette, dereler, denizler, ormanlar kirleniyor gün geçtikçe. Zamlar halkın belini bükerken yine biz oluyoruz adeta alay edilen. Asgari ihtiyaçlara bile yetmezken asgari ücret, sanata ve tiyatroya ne hacet… Ama hayır, bu oyuna gelmeyelim! Sanatın ve tiyatronun eleştirel ve dönüştürücü gücünü önemseyelim. Hem ruhumuzu hem aklımızı besleyen bu silahla, mizahın ve kahkahanın korkusunu salalım bizi yönetenlere. Şarkılarımızı, danslarımızı, repliklerimizi, daha yaşanası bir ülkenin, daha güzel bir dünyanın hizmetine sunalım! Bir gün zifiri karanlıkta kalmamak adına, perde dediğimizde ışığı hep birlikte yakalım! Ve… Perde! Baraka Kültür Merkezi 2 3 4 5 6 7 8 10

Baraka Tiyatro Ekibi’nden 27 Mart’ta Sokak Tiyatrosu

By Nazen Şansal

55719358_333829960576049_3377012268062474240_n

27 mart görsel

27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Baraka Tiyatro Ekibi, sokak tiyatrosu düzenliyor. Çarşamba akşamı 18.30’da Dereboyu Avenue önünde gerçekleşecek olan müzikli sokak oyunu, Lefkoşa Türk Belediyesi’nin “Sanat Sokakta” etkinlikleri kapsamında yer alacak. Tiyatro topluluğunun hazırlamakta olduğu ve Nisan ayında perde diyecek olan “Ayak Bacak Fabrikası” adlı komedi oyunundan müzikli ve danslı sahnelerin sokakta icra edileceği etkinliğe Sol Anahtarı müzik grubu da şarkılarıyla eşlik edecek. Dünya Tiyatro Günü kutlamalarının da yapılacağı etkinliğe tüm sanat sever halkımız davetlidir. Tiyatronun tüm renkleri kucaklaması adına, dileyenler maskeleri, şapkaları, rengarenk kostümleri ile katılabilir.

55719358_333829960576049_3377012268062474240_n

Yaşasın 8 Mart Kadın Dayanışması

By Şifa Alçıcıoğlu

8 mart 1

8 mart 18 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle  Kadın Eğitimi Kolektifi, Akdoğan Fikir Sanat Atölyesi, BES, GÜÇ-SEN, HAK-SEN, KTÖS, Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu’nun ortak organizasyonuyla Lefkoşa’da yürüyüş düzenlendi. Citroen ışıkları diye bilinen noktadan yürüyüşüne başlayan coşkulu kalabalık yol boyunca kadın mücadelesi temalı sloganlar atarak Lefkoşa sokaklarında bu güne kadar emeği ve bedeni sömürülen, cinsiyeti nedeniyle katledilen tacize tecavüze uğrayan ve görünmeyen emeği altında her gün ezilen kadınlar için ses oldu.
Yürüyüşte “Yaşasın 8 Mart Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Devletin Görevi Sığınma Evi”, “Cami Değil Sığınma Evi”, “Pezevenk Devlet İstemiyoruz”, “Gece Klüpleri Kapatılsın”, “Görünmeyen Emek Sesini Yükselt”, “Sendikasız Çalışmak Yasaklansın”, “Son Son Son Sömürüye Son Cinsel Sınıfsal Sömürüye Son” “Kadın Yaşam Özgürlük”, “Zıpla Zıpla Zıplamayan Cinsiyetçi” gibi sloganlar atıldı. 8 mart 2Öte yandan, Lefkoşa’nın simgesi haline gelmiş ve 25 Kasım, 8 Mart, Reddediyoruz gibi günlerde eylemcileri barı önünde güler yüzü ile karşılayıp mutlaka su, meyve suyu veya kola dağıtan ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Cadı Bar direktörü Naime Timur için ise “Lefkoşa’nın Cadısı Kalbimizde Yaşıyor” ve “Naime abla için ses çıkar” sloganları atıldı. Kalabalık kitle, meclis ve elçiliğin önünde sloganlar atarak eylemi sonlandırdı. Eylem sonlanırken cinsiyeti ve sınıfı yüzünden haksızlığa uğrayan, öldürülen, dövülen kadınlar olduğu sürece mücadelenin süreceği ve kadınların hayatın her alanında var olacağı vurgusu yapıldı. 8 mart 3
❌