One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Baraka’dan 15-25 Yaş Arası Gençlere Ücretsiz Tiyatro Eğitim Çalışmaları

By Nazen Şansal

21eylül

 

 21

Baraka Kültür Merkezi, kendini geliştirmek ve oyunlarda rol almak isteyen tiyatro sever gençler için ücretsiz olarak, eğitim ve ardından oyun sezonunu açıyor. 15-25 yaş arası gençlerin başvuru ve kayıt için 21 Eylül Salı günü saat 17.30’da Kızılbaş’taki Baraka lokalinde olması gerekiyor. İki ay sürecek olan eğitim çalışmalarının ardından açık hava oyunları için provalara geçilecek. Eğitim çalışmalarında, nefes, ses ve beden kullanımı, yaratıcı doğaçlamalar, kısa skeç yazımı, ezilenlerin tiyatrosu cephaneliğinden oyunlar, şiir, müzik ve dans gibi temalar yer alacak. Mümkün olduğunca açık havada yapılacak olan eğitim çalışmalarına, Pandemi önlemleri gereği sınırlı sayıda katılımcı kabul edilebilecek. Bu nedenle ilgilenen gençlerin Baraka Kültür Merkezi’ne ulaşmaları ve 21 Eylül Salı günü saat 17.30’da Kızılbaş’taki Baraka lokalinde olması gerekiyor.  

Geçmişten Bugüne Kıbrıs Evleri- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

12039092_10207355852679813_8093694094864473602_o

12039092_10207355852679813_8093694094864473602_oArgasdi'nin Kıbrıs kültürü sayfasında yer alan "Geçmişten Bugüne Kıbrıs Evleri" yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. Argasdi 10 TL okur katkısıyla Baraka Kültür Merkezi'nde, Khora kitabevinde ve gazete bayiilerinde... Ülkemizde yer alan kalelerin taş duvarlarında, her sarı taşın üzerinde yer alan bazı şekiller vardır. Çoğumuz onlara dikkat bile etmemişizdir ama onlar bu kaleleri inşa eden, böylece kaç taş oydukları ve ne kadar para alacaklarını hesaplayan taş ustalarının imzalarıdır. Mimari yapılar, kültürel yaşamın en önemli göstergelerindendir. Onları, kerpici birlikte yapan köylülerin ellerinde yoğrulan çamurda, Koca Sinan gibi mimarların eserlerinde, kimisini de sarı taştan inşa edilen bir kalede görürüz. Neolitik çağlardan bugüne değin yaşamın var olduğu bilinen adamızda da birçok kültürden çeşitli yapılar inşa edilmiş ve bir kısmı günümüze değin ulaşmıştır. Asırlardır haşmetle dikilen bu tarihsel mirasa sahip çıkmak en önemli görev kabul edilmeliyken, üzerine değil bayrak asmak tek çivi çakılmasına izin vermemek gerekir. Dokunduğunuzda hissettiğiniz sadece soğuk taş bir duvardır. Oysa her bir binanın sakladığı sıcacık bir hikâyesi vardır mutlaka. İçinde geniş aileler barındıran kerpiç evlerin, şimdi birer açık hava müzesi olan mermer sütunlarla bezenmiş harabelerin, yüksek duvarlarıyla, kapılarının çeşitli motiflerle bezendiği dönemin zenginliğini yansıtan, bir zamanın kilisesi şimdinin camisi olan inanç evlerinin… Barınma, ilk çağlardan bu yana insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Mağaralarda, kovuklarda başlayan yaşam, insanlığın yerleşik düzene geçmesiyle daha da gelişmeye ve genişlemeye başlar. İlk insanlar, doğanın sunmuş olduğu toprak, taş, ağaç gibi malzemeleri kullanarak yapmaya başladığı evlerle daha korunaklı bir yaşam hayal ederler. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte evlerin işlevselliği de artar. Günümüzde doğa koşullarıyla uyumlu, o toplumun kültürünü yansıtan; ahşaptan, betondan, buzdan, tekerlek üstünde çok çeşitli evler yuva olmakta milyonlarca insana. Kıbrıs’ta bulunan evlerin tarihsel gelişimine bakacak olursak, Lüzinyan döneminde var olan evler, genellikle kesme taş malzemeden oluşan bahçeli konutlardı. Eğer zenginseniz eviniz, iki katlı olup döneme estetik katan gotik kemerli kapı ve pencerelerle süslü olurdu. Venedik döneminde ise depremlerle ve savaşlarla harap hale gelen adanın evlerinin duvarları da surları tamir için kullanıldı. Günümüze kadar gelebilen pek az ev örneği bulunmaktadır. Dönemin kraliçesi Caterina Cornaro’nun evi buna bir örnektir. Osmanlı dönemine geçtiğimizde ise geçmişten günümüze miras kalan evlerde en çok konakları görürüz. Şehirlere yapılan bu yapılar, kemerli sundurmaları (sündürme), iç avluları ve mertekli tavanlarıyla tamamen Türk mimarisine uygun olarak inşa edilmiştir. Daha fazla Lüzinyanlardan kalan taş yapı üzerine inşa edilen evler, günümüze değin gelebilmiştir. Osmanlı döneminde, Türk mimarisine uygun olmayan evlere kafesli cumbalar eklenmiş, toprak damlar kerpiç ve dolgu duvarlarla desteklenmiştir. Kafesli cumbaların amacı sokağa çıkamayan kadınların bu şekilde sokağı izleyebilmesi ve sokaktan geçenlerin evi görmesini engellemekti. Lüzinyan ve Venedik döneminden kalma geniş sokaklar İslami yapıya uygun evler inşa edilmesiyle daralmış ve daha kıvrımlı bir hale gelmiştir. Geleneksel Türk evlerinde, göz hizasından yukarıda bulunan pencereler, yüksek duvarlı avlularla dışarıdan içerisinin görünmeyecek biçimde mahremiyeti koruması amaçlanmaktaydı. O dönem, özellikle Mesarya köylerinde kerpiç yapıların bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu yapılarda genellikle eve giren uzun bir sundurma, sundurmadan odalara açılan kapılar ve avlu bölümleri bulunurdu. Avlu kısmında ise yemeklerin yapıldığı, çamaşırın yıkandığı bir oda da aşevi olurdu. Bazı evlerde ise dışarıdan merdivenlerle üst katta bulunan yatak odasına çıkılır, buna da hanay denirdi. Avlunun epey uzağınaysa tuvalet yapılırdı. Kerpicin tercih edilmesinin sebebi yazları evlerin içini nispeten daha serin yapması, kışın ise daha sıcak tutmasıdır. Sıcak ve kurak Akdeniz iklimi ve kerpicin saman ve çamurdan oluşan bileşimle maliyeti düşünüldüğünde kerpiç kullanmak mantıklıdır ama kerpiç dayanıklı bir malzeme değildir. Her yıl tekrardan sıvanması gerekir. Alçı ise evin cilası durumundadır. Kerpiç uzun yıllar boyunca yaygın olarak kullanıldıktan sonra, modern dönemde modern malzeme olarak beton kullanılmaya başlandı. Çünkü beton, hem daha dayanıklı hem inşası kolay hem de hızla işlenebilen bir malzemeydi. O yüzden kerpiç yapılar zamanla terk edildi ve yerini betona bıraktı. Taşın bol olduğu yerlerde ise taş evler, yarı kerpiç yarı taştan oluşan evler vardır ki bu evler çoğunlukla dağ köylerinde karşımıza çıkar. İngiliz dönemine geçildiğinde ise evler açısından “ilk”ler yaşanır. Örneğin, ilk kez betonarme yapılar bu dönemde kullanılır. İlk sosyal konutlar olan Samanbahçe evleri bu dönemde inşa edilir. Ardından aynı mantıkla Belediye Evleri ve Standart Evleri yapılmıştır. Günümüzün evleri ise modern ve estetik anlayışla bizlere istediğimiz konforu birçok açıdan sunsa da evleri anlamlı kılan bizleriz. Çünkü evler, duygusal bağ kurduğumuz yapılardandır. Bahçesinde koşup oynadığımız çocukluğumuzdur, anılarımızın yeşerdiği ya da karardığı anlarda gözümüzün önüne ilk gelendir, bazılarımız için göç etmek zorunda bıraktığı bir daha dönemeyeceği yerdir.     Kaynaklar: Lefkoşa’da Osmanlı Dönemi Konut Mimarisi- Ceyda Alçıcıoğlu. http://docs.neu.edu.tr/library/6538370750.pdf Fotoğraf: Mehmet Altuner

“Baraka’yı Kurmak, Bıçağa Yumruk Atmakla Eşdeğer Bir İşti”- Münür Rahvancıoğlu ile röportaj

By Şifa Alçıcıoğlu

16864057_1542192785791092_7092112546193560964_n

16864057_1542192785791092_7092112546193560964_nArgasdi'nin 62. sayısında yer alan röportajımızı keyifle okumanızı dileriz. Baraka’nın 20. yaşına özel olarak yapılan röportajda Baraka'nın kurucularından Münür Rahvancıoğlu’yla dernekçilik, aktivizm ve Baraka'yı konuştuk. 1- Dernekçiliğe nasıl bakılmalı? Toplumsal yaşamın şekillenmesinde derneklerin çok büyük bir önemi vardır. Parti, sendika ve dernek tipi örgütlenmeler içinden en etkisizi, en önemsizi derneklermiş gibi algılanır. Oysa derneklerin tarihi, partilerden ve sendikalardan öncelere uzanır. Sendikalar 19. yüzyılda işçi sınıfının gelişmesinin ürünüdürler. Partiler ise 20. yüzyılda bildiğimiz şekline gelmiş nispeten yeni oluşumlardır. Dernekleri ise 18. yüzyıldan itibaren görebiliyoruz. Özellikle 1789 Fransız Devrimi’nde dernekler çok büyük rol oynamışlardır. Kısacası demokrasi, kitle örgütlenmesi, hak mücadelesi ve fikir üretiminde dernekler tarih sahnesine partilerden de sendikalardan da önce çıkmışlardır. Özü itibariyle derneklerin, sendikaların ve partilerin ortak noktası kitlesel bir insan grubunun, demokratik prensipler çerçevesinde bir araya gelerek bir hedef doğrultusunda birlikte hareket ettikleri örgütler olmalarıdır.   2- Ülkemizdeki mevcut derneklerin ve aktivizmin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 20. yüzyıl sonu ile içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl başında derneklerden başlayarak sendikalara sirayet eden post-modern siyasal kültür, hem ülkemizde hem de dünyada biraz önce bahsettiğim demokratik temelin altını oymuş bulunuyor. Tüm demokratik kitle örgütlenmeleri finansmanını üyesinden sağlamak, yönetimini demokratik yollarla seçmek ve yönetimin üyelere hesap vereceği bir mekanizmaya dayalı olmak gibi ortak noktalara sahiptir. Şimdilerde ise özellikle dernek ve sendikalar bu kavram yerine Sivil Toplum Kuruluşu ismi ile anılıyorlar. Derneklerle sendikaların yaşadığı dönüşüm salt bir isim değişiminden ibaret değil, DKÖ tanımından “demokrasi” ve “kitle” kelimelerinin çıkmış olması da tesadüf değil. Kitleler artık finansmanı sağlayan, yönetimi seçen ve hesap soran merkezi unsur değiller; aksine “cahil”, “aptal”, “bilgisiz” bir sürü olarak kabul ediliyorlar. Bilgili ve “duyarlı” azınlık artık DKÖ’lerde kitlelerle “vakit yitirmek” yerine, STK’larda proje yazarak finansman buluyor. Böylece yönetim seçmek veya üyelere hesap vermek gibi “gereksiz” şeylerle oyalanmadan, doğrudan “projelerine” odaklanabiliyorlar! Ülkemizdeki yaygın dernekçilik anlayışı da bu şekildedir. Proje yazıp fon bulmak için bir araya gelmiş kişilerin, şirket gibi yönettiği yapılara dönüşmüştür dernekler. Ne kitlelerin bir fikir etrafında örgütlenmesi, ne demokratik prensiplerle yönetimin seçilmesi ne de yöneticilerin üyelerine hesap vermesi gibi bir olgu kalmamıştır. Tabii içerisinde Baraka’nın da olduğu bir avuç dernek hala demokratik prensipleri ayakta tutmaya çalışıyor. 66243383_2655900641086962_7397672999437991936_n3- Bundan 20 yıl önce Baraka Kültür Merkezi fikriyatı nasıl oluştu? Dernek kurulurken nasıl bir bakış açısı hakimdi? Şimdi geriye dönüp baktığımda 2001 yılında Baraka’yı kurmak, bıçağa yumruk atmakla eşdeğer bir işmiş. Yukarıda sözünü ettiğim dönüşümün en şiddetli döneminde, kendi öz kaynakları ile kendi finansmanını sağlayan, üyelerine hesap veren ve demokratik prensipleri vurgulayan bir örgütlenme yaratma çabasına girdik. Ne yaptığımızın farkındaydık elbette, ama dünyanın gittiği yönün ve yapmaya çalıştığımız şeyin rüzgârın tersine yürümek demek olduğunun ne kadar farkındaydık emin değilim. Bunun farkında olsak bile, rüzgârın şiddetinin ve bu kadar uzun süreceğinin farkında olmadığımız kesin! Ben 2001 yılında 24 yaşındaydım. 1980lerin mücadeleci günlerinin anısı ile ayakta duran, kendi eski örgütlülüğünün gölgesi haline gelmiş ve dünya kafasına yıkılmış bir ilişki ağının parçasıydım. Yaklaşık yedi yıllık bir mücadele deneyimim vardı. Adı konmamış çalışma tarzımız; birbiri ile tanımlanmış bir hukuğu olmayan yoldaşlar çevresi olarak, kendi dışımızdaki geniş kesimlerle çeşitli ortak pratikler örgütlemek şeklindeydi. Bu da sürekli yeni hedefler belirleyen, her defasında yeni bir şeylere başlayan ama kendi içinde de bütünlüğü olmadığı için sürekli azalan bir ilişki ağının dağınık çalışması olmak demekti. Gençlik çalışması yapmış, anti-faşist çalışma yapmış, insan hakları çalışması yapmış, gazete çalışması yapmış, azalmıştık ve bu hep böyle devam edeceğe benziyordu. Buna bir yerde dur demek gerekiyordu. Bunun üzerine benim de dâhil olduğum bir grup genç; kendi içimizde hukuğun belirlenmesi, kimin kime karşı neden sorumlu olduğunun tanımlanması, iç örgütlülüğün “dostça” değil yoldaşça tanımlandığı bir düzenlemenin yapılması, dağınık bir şekilde oradan oraya savrulmaya bir son verilmesi talebi ile harekete geçtik.  Baraka 2001 yılında böyle kuruldu. Bu sancılı bir süreç oldu. Eski tarza devam etmek isteyen arkadaşlar, bizimkinin gelip geçici bir heves olduğunu düşünerek bir müddet suyumuza gittiler ama bildikleri gibi davranmaya da devam ettiler. Bu da 2003 yılında bir ayrışma ile sonuçlandı. Eski yoldaşlarımız aynı tarzı devam ettirerek erimeye devam ettiler. Bugün örgütlü veya kurumsal bir mirasları yok. Her biri farklı yerlerde, birçoğu ise örgütlü siyasal çalışma yapmıyor. Geriye bir şey kalmış değil. Biz Baraka çatısı altında devam ettik. Kendi iç örgütlenmemizi düzenledikten sonra, Argasdi’nin yayınlanması, Sol Anahtarı’nın oluşması, Baraka Tiyatro Ekibi’nin şekillenmesi, Khora’nın kuruluşu ve Bağımsızlık Yolu’nun ilan edilmesi gibi ileri adımlarla yavaş da olsa sürekli büyüyen ve ideolojik olarak netleşip ayrışan bir çizgi tutturduk. Baraka kurulurken amaç, 1980’li yılların devrimci mirasını bugüne taşıyacak bir örgütlenme yaratmaktı. Bunun fazlasıyla başarıldığını ve günümüze uygun daha ileri hedeflerle de zenginleştirilerek devam ettirilmekte olduğunu düşünüyorum.   4- Baraka neden kültür sanat alanında bir dernek olarak kuruldu? Kıbrıslı Türkler 1980’li yıllardan itibaren sistematik politikalarla üretimden koparılmış bir halktır. Bu nedenle de maruz bırakıldığımız asimilasyon, entegrasyon sürecine direniş esas olarak; tiyatro, müzik, resim, şiir ve halk dansları gibi kültür-sanat faaliyetleri üzerinden şekillenmiştir. Baraka’nın kültür sanat alanında bir dernek olarak kurulması, bu stratejik alana yaslanarak hareket etme kararıyla ilgiliydi. Özellikle gençlerin devrimci fikirlere örgütlenmesi için kitlesel bir işçi sınıfı mücadelesinin yokluğunda ve sermaye ideolojisinin küresel saldırısı karşısında kültür-sanat hem sığınılacak bir mecra hem de önemli bir kaldıraç oldu. Hala da öyledir. Bir insanı en umutsuz anında devrimci bir parçadan daha fazla ne motive edebilir? Kolektif çalışmayı hangi faaliyet tiyatrodan daha fazla benimsetebilir? Geçmişi öğrenmek, geleceği planlamak için sinemadan daha uygun bir sanat var mıdır? Bunları uzatmak mümkün ama kısaca şu şekilde söyleyebilirim; devrimci sanat bir topluma ruhunu veren şeydir. Giderek eriyen bir toplumun mevzisini kültür-sanat alanına kurması da en mantıklı adımdır. Baraka işte o mevzidir.   5- Son olarak Baraka’nın 20. yaşını kutlamasıyla ilgili neler söylemek istersiniz? Baraka’nın 2001’de yola çıkması, kültür-sanat alanına yaslanarak devrimci bilince sahip kadroların yetişmesi için bir okul gibi hareket etmesi, demokratik kültürün muhafaza edilmesi için çok önemliydi. Biz bunu çok da bilerek yapmadık; en güvenli yere, kültür-sanat alanına sığındık. Bugün geriye dönüp baktığımda “ne iyi yapmışız” diyorum. Ancak 2010’lardan sonra sermaye birikiminin artmasıyla ülkemizde hatırı sayılır bir özel sektör çalışanları sınıfı oluştu. Kamudaki haklar geriletilerek, kamu emekçileri içerisinde sosyalist çalışma yapmanın koşulları gelişti. Bu da sendikal çalışma ile siyasal parti çalışması için zemin yarattı. Bu koşullarda Baraka da kültür-sanat çalışmasının yeni boyutlarını keşfedecek diye düşünüyorum. İşçi sınıfının gerilediği ve savunmada olduğu yaklaşık 30 yıllık bir dönem kapanıyor, şimdi küresel ölçekte sınıf mücadelesinin yükselişe geçeceği yeni bir döneme giriyoruz. Devrimci sanatın da Baraka’nın da bu dönemde çok önemli bir rolü olacak diye düşünüyorum. Ve iyi ki Baraka var diyorum…

Ziller Kimin İçin Çalıyor? – Emel Karagözlü Cicibaba

By Pınar Piro

3C3056FB-30EF-4553-A063-A9623A1A2422

Ziller Kimin İçin Çalıyor? 3C3056FB-30EF-4553-A063-A9623A1A2422Okulların açılmasına sayılı günler kalmışken birçok farklı kesimden birçok farklı görüşü okuduk, dinledik. Çocukların okullarına dönmesini hepimiz istiyor ama bunun sağlıklı ve tüm önlemlerin alındığı bir çerçevede gerçekleşmesi gerektiğini savunuyoruz. İki yıldır tüm olumsuzlukların, beceriksiz yönetimin, yolsuzlukların, alınan göstermelik kararların tümünün faturası eğitim alanına kesildi. Yaz dönemi turizm sezonu açılabilsin diye kuralları esneten, turiste ve kumarcılara yönelik kararlar üreten hükümet söz konusu okullara ve eğitime geldiğinde tek bir karar, tek bir pratik üretmeyip çareyi her eğitim dönemi okulları kapatmakta buldu. İki yıldır okulların pandemi koşullarında eğitim verilebilmesi için kayda değer hiçbir altyapı çalışması yapmayan eğitim bakanlığı, ders sürelerini azaltmak, tenefüsleri artırmak, sınıf sayılarını azaltmak, sınıflarda ve okullardaki hijyenik altyapıyı geliştirmek adına hiçbir şey yapmadı! Eğitim<Turizm Kreş seviyesinden üniversite seviyesine kadar birçok öğrenci mağdur olmaya devam ederken Eğitim Bakanı Amcaoğlu ayakları yere basan ve halka güven veren tek bir açıklama dahi yapamıyor. Okula gitmek isteyen öğretmenleri sürekli topun ağzında bırakan muğlaklıta alınan kararlar ve pratikler ile tüm stressi okul idarelerinin ve öğretmenlerin omzuna yükleyen bakanlık ders saatleri kadar basit bir düzenlemeyi dahi yapmaktan aciz durumda. Tüm yaz boyunca yapılan partiler, kurultaylar, köy gezmeleri hız kesmeden devam ederken ve ülkeye turist girebilsin diye tüm önlemler gevşetilirken tek bir siyasi, tek bir yönetici dahi uzun vaadeli düşünmemiş, bu yapılanların, bu gevşekliğin okulların açılmasını nasıl etkileyeceğini hesaba katmamıştır. Evinde teknolojik altyapısı bulunmayan, bunu karşılayacak maddi gücü olmayan birçok öğrenci iki yıl mağdur edilmiş, yüzyüze eğitime ihtiyaç duyan küçük yaştaki çocuklar okuma yazmayı öğrenememiştir. Okul ortamında arkadaşları ile sosyalleşemeyen, evlerine kapanan birçok çocuk obezite ve asosyalliğin pençelerinde çırpınırken onlara maddi manevi destek olacak tek bir adım atılmamıştır. Özel eğitime gereksinim duyan birçok çocuk resmen unutulmuş ve kendi kaderine mahkum edilmiştir! Tüm bunları dile getirirken atlamamamız gereken bir nokta da turizm emekçilerinin, ki bunların içinde çocuğunu okutmaya çalışan veliler de vardır, ciddi anlamda mağdur edildiğidir. Turizm emekçilerinin kapanmalardan dolayı çekdikleri ciddi sıkıntıları göz ardı etmek doğru olmaz. Küçük işletmelere, esnaflara veya büyük işletmeler yanında çalışan emekçilere bu dönem boyunca ele avuca sığar bir destek yapılmaması toplumun ciddi bir kesimini oluşturan bu insanları fazlasıyla mağdur etmiş ve zor durumda bırakmıştır. İç turizmi canlandıracak adımların atılması küçük işletme ve esnafın belini doğrultması için önemli bir gereklilikti. Otel ve casino gibi yerlerde çalışıp pandemi döneminde işten atılan birçok insan hayatını idame ettirecek parası olmadığı için açlığa ve borç batağına mahkum edilmiştir. Fakat pandemi dönemi boyunca koltuklarda oturan hükümetler bahsi geçen kesime değil, patronlara destek çıkmayı seçmiş ve bu yönde kararlar üretmiştir. Ziller kimin için çalıyor! Kulaklarımda duyduğum ziller Pazartesi okullarda çalacak olan okul zili değil, halkını satan, çocuklarını eğitimden mahrum eden siyasilerin miyadlarının dolduğunu müjdeleyen zildir. Çocukların eğitiminden, toplumu geleceğinden eden eğitim bakanı Olgun Amcaoğlu için çalan zildir. Ülkeye kilit vurulmuşken özel jetle ülkeye kaçak turist getiren, ücretli ve 21 günde bir pcr ve antijen testi kararı alan, doktorlara ve sağlıkçılara kulaklarını tıkayan sağlık bakanı Ünal Üstel için çalan zildir. Zam üstüne zam kararı alınırken, tek derdi tatil ve yandaş ziyareti olan, cebinde tek kuruş kalmayan vatandaş yiyecek tek bir ekmek bulamazken, petrol sızıntıları ülke sınırlarına gelmiş deniz canlılarını yok edip bizi kanser ederken deniz kenarında uyuyan Cumhurbaşkanı Ersin Tatar için çalan zildir. Bu çalan, bu kokuşmuş, pençesini vatandaşın sırtına geçirmiş, eğitimden sağlığa her alanda yüzünü sermayeye çevirip sırtını paraya yaslamış çarpık düzenin tükendiğini müjdeleyen zildir. Fakat unutmamamız gereken nokta şudur ki bu ancak örgütlenip, yaşadığımız tüm haksızlıkların öfkesini bunu gerçekleştirecek mücadeleyi ördüğümüz takdirde mümkün olacaktır. Baraka Aktivisti Emel Karagözlü Cicibaba

Taşı Delmeye Başlayan İlk Su Damlalarından Biri: Sun-İzle-Tartış – Ali Şahin

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_5646

Baraka Kültür Merkezi'nin kurulduğu zamandan bugüne kesintisiz devam eden etkinliği "Sun- İzle-Tartış" ve izlenilen bazı filmler hakkında bilgi sahibi olmak  isterseniz yazımıza bir göz atınız. Bahçede gerçekleştireceğimiz ücretsiz ve biletsiz olan etkinliğimizde  sinema keyfi için yaşamak istiyorsanız 4 Eylül Cumartesi akşamı Baraka Lokalinde bize katılınız. Argasdi'ye  Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevi'nden ve gazete bayiilerinden 10 TL okur katkısıyla ulaşabilirsiniz. IMG_5646Üyeleri arasında 50 yaşına yaklaşanlar olsa da, halkın geniş bir bölümünün hala daha Barakacı gençler ya da sol cenahın bizim çocuklar diye andığı Baraka 20  yaşına geldi. Yaygın söyleme uygun olarak şöyle de söyleyebiliriz ki Baraka, 20 yaşında bir genç artık. Derneğimiz bu 20 yılda Kıbrıslı Türk siyaset, sanat ve kültürüne inkar edilemez katkı ve farklılıklar kattı ki, aktivistlerinin ve dostlarının çok iyi bildiği gibi Baraka’nın namı gerçek gücünün ve etki alanının hep ötesinde oldu. Bu durum bile belki de başlı başına üstünde düşünülmesi gereken bir durum.  Sol bir siyaset açısından yaygın bir  umutsuzluğun yaşandığı koşullarda doğan, doğumundan kısa bir süre sonra ise her şeyin  Annan Planı sürecine göre belirlendiği bir süreçle sıkışan, 2004 referandumu sonrasında ise öncekinden de büyük bir hayal kırıklığı ve yılgınlık koşullarıyla boğuşan bir süreçten bugün gelen bir çabadır Barakacılık. “Yüksek siyaset” dışında bir şey düşünemeyen solcuların ve bu solun içinde halka ve siyasete küsen tiplemelerin “büyük” fikirlerine rağmen “küçük” işlerden başlama ve sürdürebilme cesaretidir. Doğrusu ve yanlışlarıyla taşın içine sızabilmiş bir su damlasıdır. İşte bu sürecin en eski faaliyetlerinden biri olan Sun-İzle-Tartış etkinliği, “Sinemaya seyirci kalmayın sloganıyla” ilk olarak 2003 yılında başladı. Ücretsiz olarak gerçekleştiren bir film gösterimi olan etkinlikte her film öncesinde filmi öneren kişiye belirlediği şekilde bir sunum, filmin ardından ise gösterime katılanlarla izlenilen film üstüne  bir tartışma gerçekleştirilir. Bir sonraki film ise yine o gösterime katılan izleyicilerin önerisi ve kararı üstünden belirlenir. İlk iki yıl 15 günde bir şeklinde gerçekleştirilen İzle-Tartış etkinliği, Baraka’nın faaliyetlerinin artması sonucu daha sonra her ayın ilk cumartesi yapılmaya başladı. Baraka’nın en eski düzenli etkinliği olan Sun-İzle-Tartış’ta bugüne kadar çok çeşitli konu ve tarzlarda 100’den fazla film izlendi. Yazının devamında bahsedeceğim filmler, bugüne kadar izlenen yüzlerce film arasından en beğendiklerimdir.   1- 3 idiots Hint filmi deyince aklınıza hemen filmlerin her anında şarkı söyleyen ve dans eden oyuncular geliyor değil mi? Evet haklısınız. Hemen hemen her Hint filminde böyle sahneler var. Ancak bunun yanında, Hint sinemasında önemli bir devrimci damar da var. Özellikle Aamir Khan’ın rol aldığı filmlerde. Ünlü Hint oyuncunun rol aldığı 2009 yapımı filmde, 3 aylak öğrencinin Hindistan’ın en iyi mühendislik okuluna başlamaları ile başlarından geçen olaylar anlatılmaktadır. Yarışmaya dayalı eğitim sistemlerini eleştiren ve bir komedi filmidir.   2- Hayat Treni II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin soykırımından kurtulmaya çalışan bir Doğu Avrupa Yahudi köyünün öyküsünü son derece eğlenceli bir şekilde anlatan 1998 yapımı kurgu film, müzikleriyle de izleyicilerini etkiliyor. Film sonrasında tartışırken yaşı benden büyük ve filmi gösterime girdiği dönem izleyen bir arkadaşın söyledikleri filmin ayırt edici yanını anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır; “90’lı yılların siyasal ortamı da düşünülünce,  Yahudi soykırımına dair filmlerin içinde Hayat Treni çölde bir vaha gibiydi.”   3- Burn/Queimada Hepimiz Marlon Brando’yu daha çok en meşhur olduğu Godfather filmi üzerinden biliriz. Ancak Brando bir röportajında, rol aldığı filmler arasında kendisini en çok etkileyen filmin Queimada olduğunu söyler. Özgün adı Queimada olan fakat Amerika’da Burn adıyla gösterime giren 1969 yapımı film, adeta yeni sömürgeciliği anlatan siyasal bir metin derinliğindedir. Portekiz sömürgeciliğine karşı bir Karayip adası yerlilerinin ayaklanmasında rol alan bir İngiliz ajanı, önce adanın bağımsızlığını kazanmasını ve ardından da Büyük Britanya’nın yeni sömürgesi haline gelmesi için çabalar. Filmde siyah yerlilerin liderini canlandıran ve Brando ile diğer başrol oyuncusu olan Evaristo Marquez, gerçek hayatta da tıpkı filmde canlandırdığı karakter gibi bir şeker kamışı işçisidir.  

Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir- Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

13900368_1044400372334465_4255195168987956967_n

Argasdi'nin Bellek sayfasında bu sayıda  14 Ağustos'u anlatıyoruz. Adanın bölünmüşlüğünü yaratan emperyalist müdahalelere karşı isyan ediyor, halkların kardeş olduğu bir Kıbrıs için mücadeleye devam diyoruz. Bugün saat 18.00'de Pronto Çemberi önünde buluşuyor ve  hep birlikte İngiltere Konsolosluğu, Amerikan Temsilciliği ve TC Elçiliği önüne giderek yapacağımız basın açıklamamıza bekliyoruz. 13900368_1044400372334465_4255195168987956967_n14 Ağustos 2012: Çağlayan Çocuk Parkı’nda “Bağımsız Kıbrıs” etkinliği coşkuyla gerçekleşti. 14 Ağustos Türkiye’nin adaya gerçekleştirdiği 2. müdahalenin yıldönümüdür. Fakat son 10 yılda 14 Ağustos’lar farklı da bir anlam kazanmıştır. 14 Ağustos Kıbrıslı Türk halkının iradesine sahip çıkmak için sokaklarda olduğu, Bağımsız ve halkları kardeş bir Kıbrıs için mücadele edenlerin günü haline gelmiştir. 14 Ağustos 2012’de Çağlayan Çocuk Parkı’nda gerçekleştirdiğimiz eylem, “Bağımsız Kıbrıs” şiarını yükselttiğimiz ilk eylemdir. İlk kez Baraka ve YKP öncülüğünde ve pek çok örgütün katılımı ile 14 Ağustos 2009’da Anti-Militarist Barış Harekâtı ismiyle gerçekleşmiş olsa da bugün taşıdığı politik sözü, yaşanılan ayrışmanın ardından 2012 senesinde kazanmıştır. 2012’den günümüze Bağımsız Kıbrıs eylemlerinde Kıbrıs’ın kuzeyinden, güneyinden ve Türkiye’den onlarca sanatçı, aydın dayanışma göstererek, şiirleri, şarkıları ve mesajları ile Bağımsız Kıbrıs mücadelesinin var olmasına katkı sağlamıştır. 14 Ağustos’lar Çağlayan Parkı’ndan Göçmenköy Parkı’na pek çok alanda konserler ve etkinlikler ve yürüyüşler şeklinde gerçekleşmiştir. Eylemlerin yeri ve şekli değişse de adamızın bölünmüşlüğünü yaratan emperyalist müdahalelere karşı isyanını, halkların kardeş bir Kıbrıs mücadelesine olan bağlılığını hiçbir zaman değiştirmemiştir. Bağımsız bir Kıbrıs hedefine etnik temelden ayrışarak ve göçmen düşmanlığı yaparak değil, emek ekseninde birleşip birlikte özneleşerek ulaşılabileceği vurgusunu yapmakla kalmamış ve bu çerçevede faal olduğu döneminde bir göçmen örgütü olan Pir Sultan Abdal’ın da ortak organizatörlüğü ile pratikte bunu göstermiştir. Konserli gerçekleşen etkinliklerde elde edilen gelir de eylemin bir parçası olarak düşünülmüş ve etkinliklerden kalan maddi gelir Mülteci Hakları Derneği gibi eylemin sözünü tamamlayacak şekilde bağışlanmıştır. 2016 senesinde Türkiye’de 15 Temmuz Darbe süreci ile yaratılan faşizm ortamında, 14 Ağustos, Türkiye’de var olan baskıcı ortamın buraya da taşınmasının reddiyesi niteliğinde olmuş, sokaklarımızın bizim olduğu mesajının taşıyıcılığını yapmıştır.  2020 senesinde pek çok kritik eylemin Pandemi nedeni ile yapılamadığı bir dönemde, 14 Ağustos Pandemi kurallarına uyularak, üç yerde; İngiltere Konsolosluğu, Amerikan Temsilciliği ve TC Elçiliği önünde eş zamanlı olarak yapılmıştır. Bağımsız Kıbrıs eylemleri adanın bölünmüşlüğü ve tamamında süren emperyalist işgallere bir isyan olarak ortaya çıkmış, bazen umudun, bazen inancın, bazen ise iradenin sembolü olmuş ama her zaman örgütlü, kararlı ve devrimci bir mücadelenin  taşıyıcısı olmuştur.  

Sahnede ve Sokakta, Devrimin Provasında- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

1 (3)

1 (3)Onları sahnede, sokakta, eylemde görebilirsiniz. Zamlara karşı Sarayönü'nde bir protestoda mesela ya da bir eylemde kadınların görünmeyen emeğini sergilerken, Başbakanlık, Meclis veya TC Elçiliği önünde protest bir şiir okurken hatta güneyde bulunan ABD Elçiliği önünde haksızlığa dayanamayan bir seyirciden dayak yerken... Baraka Kültür Merkezi'nin tiyatro ekibi BTE, gençlik ve yetişkin ekipleriyle, oynadığı oyunlarla, amatör çabanın en değerli emeğini buluşturdu hep seyircisiyle...Nazen Şansal'ın dilinden Baraka Tiyatro Ekibi... “Belki tiyatro kendi içinde devrimci değildir; ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır.”  Augusto Boal - Ezilenlerin Tiyatrosu  Sahnemiz, oyuncumuz, kostümümüz ve bir tiyatro kurmak için tecrübemiz yoktu. Ama bir şeyler söylemek ve bunu oynayarak yapmak istiyorduk, içimizdeki homo ludens bizi rahat bırakmıyordu. 2000’lerin başıydı ve ABD Ortadoğu’ya “demokrasi” götürüyordu, tabii bombalarıyla… Yanı başımızdaki savaşa karşı sessiz kalamadığımızdan Nazım’dan şiirler okuyor, tiyatral biçimlere sokuyorduk. Karamsar bir buluta dönüşen Annan Planı referandumu ertesinde, tekrardan umutlanmak, barıştan vazgeçmemek adına Aziz Nesin’in mizahına sığınıyor, öykülerini oyunlaştırıyorduk. “Başka bir dünya mümkün” diyen Dünya Sosyal Formu’nu takip ediyor, güneyde ve kuzeyde yaptığımız sokak performanslarıyla küresel direnişe minicik de olsa katkımızı koyuyorduk. Ve ilk dayağımızı o zaman yemiş, sokağın etki-tepki sıcaklığını yakından görmüştük. Güneydeki ABD elçiliği önünde oynadığımız bir oyunda, emperyalist-kapitalistleri sembolize eden ve dünya halklarına kök söktüren bir oyuncumuz, buna tahammül edemeyen bir seyirciden dayak yemişti! Bizler, tiyatroyu bir hükmetme veya uyutma aracı olarak değil, bir sorgulama ve özgürleşme aracı olarak görüyoruz. Tiyatronun, insanın bütün faaliyetleri gibi zorunlu olarak politik olduğunu ve yaşamın kendisinden ayrılamayacağını düşünüyoruz. Bu nedenle gerek oyunlarımızda gerekse çalışma yöntemimizde, sanatsal-estetik kaygıların yanı sıra politik bir bakış açısıyla hareket ediyoruz. Yöneten-yönetilen ilişkileri yerine deneyim aktarmayı, bildiklerimizi paylaşmayı ve dayanışarak birlikte üretmeyi tercih ediyoruz. Eğitim çalışmalarımız gibi oyun provalarımızı da, yükü sırtlanmaya gönüllü olan bir veya birkaç “kolaylaştırıcı”nın eşliğinde yürütüyoruz. Derneğimizin dükkândan bozma küçük lokâlinde ve sokaklarda başlayan tiyatro serüvenimiz, zamanla sahneye de taşındı. Daha sonra özelleştirilmesine büyük bir direniş gösterdiğimiz, Belediye’ye ait olan Arabahmet Kültür Evi sahnesi Baraka oyuncularının ikinci yuvası oldu. Ekibimizde her zaman çoğunlukta olan kadınlar, sosyalist feminist bilincini geliştirdikçe bunu sahneye de taşıyor, kadın oyunları ile toplumla paylaşıyorduk. Çevre aktivisti Greta’dan çok önce “Küresel IsınMA Sabrımızı Taşırma” diyor, Karpaz’a elektrik giderken “Elektrik Değil Eşek Tepsin” performansını Mahkeme bahçesinde, polislerin şaşkın bakışları karşısında sokaklıyorduk. Tecrübemiz arttıkça Bertolt Breht, Sermet Çağan, Yakavos Kambanellis, Dario Fo, Moliere gibi yazarların önemli oyunlarını “yazan-bozan” esprisiyle Kıbrıs’a ve günümüze uyarlıyor, toplumcu gerçekçi tiyatro anlayışıyla seyirciye sunuyorduk. Göç Yasası’nın gençleri etkilediği, neoliberal dalganın halkı vurmaya başladığı yıllarda krizin faturası emekçilere kesilemez diyerek “Ödenmeyecek Ödemiyoruz”u, sınıflı topluma bakışımızı, ezen-ezilen çelişkisini ortaya koyan “Cimrinin Uşakları”nı sahneliyorduk. Akkuyu’daki nükleer santrale tepkisiz kalamıyor, sokak performanslarımızla “Radyoaktif Olma Aktif Ol” çağrısı yapıyorduk. Türkiye’deki yoldaşlarımızdan da davetler alıyor, TAKSAV Uluslararası Tiyatro Festivali’nde defalarca sahne alıyorduk. Ekibimiz kalabalıklaşıp gençlerimiz bağımsızlığını ilan etmek isteyince, liseliler için ayrı bir ekip kurarak onların yaşına ve gündemlerine uygun oyunlar yazmaya başladık. Ekoloji, eğitim, aile, özgürlük gibi konuları liseli gençlerin gözüyle sahneye taşıdık. Hep birlikte gözetim toplumuna karşı sokaklara çıkıp, Türkiye’den gelen mobeseler daha yeni kurulurken NObese dedik. Bizi ilk oyunumuzdan bu yana destekleyen Yaşar Ersoy hocamızın Devlet Tiyatrosu’nda yaşadığı sansüre karşı “özerk tiyatro - özgür sanat” talebiyle sokaklamamızı yaptık. John Steinbeck’in “Ay Batarken”iyle işgale karşı direnişi örgütlerken, hayatımızı ve tiyatroyu derinden etkileyen korona, kısa bir süre ne yapacağımızı şaşırtsa da üretmemizi durduramadı. Çünkü insan var olduğundan beri, içine homo ludens kaçanlar rahat duramaz. Tiyatro değil tiyatromsu da olsa video vb. farklı formlarda derdimizi anlatmaya çalıştık. Pandeminin sebeplerini ve sonuçlarını unutturmak değil hatırlatmak ve sorgulamak sorumluluğuyla yazdık, oynadık. Göz göze gelmenin imkânsızlığı, birbirimizi duymamıza engel değildi; geçmişin radyo tiyatrosu, “Zaman Makinesi”ne binip imdadımıza yetişti. Belki bir süre daha buluşamayız aynı salonda ama 20. yaş kutlamalarımızda parklar, sokaklar, meydanlar bizi bekliyor yaz boyunca…      

Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz’da

By Nazen Şansal

221567510_547653962947625_3374903743135113810_n

196542983_10159602328512445_2882002770526569367_n

Baraka Kültür Merkezi 20. Yıl Etkinliklerine Devam Ediyor 2001 yılında kurulan bir kültür derneği olan Baraka, 20. yılını çeşitli üretimler ve etkinliklerle kutluyor. Temmuz ayının ilk haftası film gösterimi, Argasdi dergisinin özel sayısı ve Bahcada 10 Tayka özel programı ile başlayan faaliyetler, "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı oyunun parklarda halka açık gösterimleri ile devam ediyor. Barış Manço Parkı ve Göçmenköy Parkı'ndaki gösterimleri tamamlanan oyun son olarak 29 Temmuz Perşembe 19.00'da Büyük Han arkasındaki meydanda, biletsiz ve ücretsiz olarak seyirciye sunulacak.

221567510_547653962947625_3374903743135113810_n

Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz'da 31 Temmuz Cumartesi akşamı saat 19.00'da ise Sol Anahtarı, halka açık bir konser verecek. Grubun albümlerinde yer alan besteleri ile yorumladığı parçalardan oluşan konserde Kıbrıs ezgileri ve dünyadan devrimci şarkılar da seslendirilecek. K.Kaymaklı'daki HAS-DER lokalinde gerçekleşecek olan konser öncesi, Baraka'nın 20. yaş günü kutlamaları çerçevesinde çeşitli videolar ve sunuşlar da yer alacak ve doğum günü pastası kesilecek. Dernekten yapılan açıklamada, tüm Baraka dostlarının davetli olduğu ve etkinliğin Pandemi önlemlerine uyularak açık havada gerçekleşeceği bildirildi.  

Baraka Kültür Merkezi 20. Yıl Etkinliklerine Devam Ediyor

By Nazen Şansal

198096142_10159602330747445_362566168876927998_n

196542983_10159602328512445_2882002770526569367_n

2001 yılında kurulan bir kültür derneği olan Baraka, 20. yılını çeşitli üretimler ve etkinliklerle kutluyor. Temmuz ayının ilk haftası film gösterimi, Argasdi dergisinin özel sayısı ve Bahcada 10 Tayka özel programı ile başlayan faaliyetler, "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı oyunun parklarda halka açık gösterimleri ile devam ediyor. Barış Manço Parkı'ndaki gösterimleri tamamlanan oyun, 27 Temmuz Salı saat 19.00'da Göçmenköy Parkı'nda ve son olarak 29 Temmuz Perşembe Büyük Han arkasındaki meydanda, biletsiz ve ücretsiz olarak seyirciye sunulacak. 224160468_1163683094113387_3343123096354327476_n 221952563_561098915060091_3238578098951713328_n 221635330_343600127479133_2622831560211048623_n 221689566_799080674134185_2048939727252379090_n 222987631_254395279530266_271832780383582443_n 219555517_349026350067728_2962939233613673113_n Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz'da 31 Temmuz Cumartesi akşamı saat 19.00'da ise Sol Anahtarı, halka açık bir konser verecek. Grubun albümlerinde yer alan besteleri ile yorumladığı parçalardan oluşan konserde Kıbrıs ezgileri ve dünyadan devrimci şarkılar da seslendirilecek. K.Kaymaklı'daki HAS-DER lokalinde gerçekleşecek olan konser öncesi, Baraka'nın 20. yaş günü kutlamaları çerçevesinde çeşitli videolar ve sunuşlar da yer alacak ve doğum günü pastası kesilecek. Dernekten yapılan açıklamada, tüm Baraka dostlarının davetli olduğu ve etkinliğin Pandemi önlemlerine uyularak açık havada gerçekleşeceği bildirildi.  

Baraka Tiyatro Ekibi Parkta Seyircisiyle Buluştu

By Nazen Şansal

217888590_880485159532818_1247949457093964555_n

218604526_4126258297429855_5960053618165935127_n        215045568_173534021504538_2669805380968523514_n 

Baraka Kültür Merkezi, toplumun ruh sağlığının da beden sağlığı kadar önemli olduğunu vurgulayarak, Pandemi'ye rağmen ve gereken önlemleri alarak faaliyetlerine devam ediyor. Biletsiz ve ücretsiz, açık hava etkinlikleri ile biraraya gelen sanat severler, yaratılan sosyal dayanışma ortamı ile içinde bulunduğumuz sıkıntılı dönemi bir nebze olsun hafifletebiliyorlar. Baraka Tiyatro Ekibi "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı kara mizah oyunu ile dün akşam Barış Manço Parkı'ndaydı. Oyun, üniversite mezunu sıradan bir gencin iş arama serüvenine ve bir gün sınıf atlayıp yükselme hayaline «zoom in» yaparken aslında «zoom out»ta kapitalizmin neoliberal döneminde çekilen toplumsal acılara geniş açılı bir ayna tutuyor. Tıpkı lunaparklardaki kahkaha aynaları gibi, pek çok gencin yaşadığı trajik gerçekliği komik bir biçime sokuyor. 219219486_4095712900513436_7284792351727922723_n Gösterimler devam edecek İlk temsli kaçıranlar için bir sonraki gösterim, 24 Temmuz Cumartesi saat 19.00'da Barış Manço Parkı'nda yer alacak. Ardından 27 Temmuz Salı Göçmenköy Parkı'nda sokaklanacak olan oyun 29 Temmuz Perşembe ise son temsilini Suriçi Büyük Han arkasındaki meydanda gerçekleştirecek. Tümü saat 19.00'da başlayacak olan gösterimlerde sınırlı sayıda sandalye bulunduruluyor ve Pandemi önlemleri bakımından seyircilerin oyun vaktinden 10 dakika önce gelmeleri rica ediliyor. 215045568_173534021504538_2669805380968523514_n 215901221_140465544796957_759508658275121298_n 216721675_241426140939783_2448340208502035265_n 216785842_340742980836964_3401235997869252945_n 216904298_423844022081936_1694246418637673353_n 216936963_884754168797283_3161200839290698078_n 216953588_3147721862127724_7355349941771903280_n 216963920_324484572671144_170726037880090192_n 216970905_560120905331362_7007236677166818764_n 216991465_533268424580381_6085393272663978383_n 217015760_792900194708780_8469380795434846119_n 217130251_965664134228366_5469163382293680226_n 217192879_535711290959719_5759445369879466039_n 217200238_385327916269248_5416526692737578449_n 217345122_299650358342116_7047557180953001538_n 217399655_187019623311404_268677957177388918_n 217406722_802745513718553_3299902790333646753_n 217448067_1698936970292272_4087360626850665846_n 217448072_919982878732394_5071745357046430404_n 217495086_859445738089801_803985194875511993_n 217600361_525687932212101_3574397347484205267_n 217605275_961306414413430_6607476832927822903_n 217628969_2331955846937351_2072422222873880209_n 217680191_543119096717856_8453052052039620949_n 217797771_656282385334421_2526743778744952665_n 217828140_1025706204839884_2607904401514173149_n 217888594_847289242661206_2814778358486040283_n 218065420_1863510053826389_8890391307560433413_n 218083049_4180475572044773_4984510706611651367_n 218106414_344670770559540_7612779051798482618_n 218128763_564707744537929_390307172498426725_n 218198369_1077044242823783_3073563997386270481_n 218223729_404728790958889_8334650070958872458_n 218304525_953131648807620_7680021332460989731_n 218355474_662411925156835_5381869231898753325_n 218378996_524380488881768_6813424061970942593_n 218384640_4160532664035013_8742836967078576789_n 218400603_1021943485241574_3746350292290571999_n 218405006_1422247601486791_4803294547360534669_n 218434664_254814979740255_689836172315798275_n 218449403_2377242415739073_8906058821198618174_n 218604434_239470121352686_44384148046517645_n 218604526_4126258297429855_5960053618165935127_n 218604597_1193976384437193_5018592207128488483_n 218604603_829469614436383_1748641935218269479_n 218634112_492376538728964_4151981832723411061_n 218807824_806015113610987_4428782758658645727_n 218884866_807401266808033_1441429976161697891_n 218907854_858793531387269_7662228291952612364_n 218917510_622178388743277_3755169654280034771_n 219219486_4095712900513436_7284792351727922723_n 219754099_584944216248549_8930395794648218738_n 217888590_880485159532818_1247949457093964555_n

Baraka’dan Parklarda Tiyatro Gösterimleri

By Nazen Şansal

211360219_490410378906631_2720349254564699043_n

afiş

Baraka Tiyatro Ekibi parklarda ve meydanlarda seyircisiyle buluşuyor. “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” adlı oyun, 17 ve 24 Temmuz Cumartesi günleri saat 19.00’da Barış Manço Parkı’nda oynanacak. Halka açık ve biletsiz olarak gösterilecek olan yaklaşık bir saatlik oyun, işsiz bir gencin iş arama serüvenini ve bu esnada başına gelen trajikomik olayları konu alıyor. Kolaylaştırıcılığını Nazen Şansal’ın yaptığı oyunda Emel Karagözlü Cicibaba, İncilay Gök, Merin Olgun ve Şifa Alçıcıoğlu rol alıyor. “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” adlı kara komedi, kapitalizmin neoliberal döneminde çekilen toplumsal acılara geniş açılı bir ayna tutuyor. Tıpkı lunaparklardaki kahkaha aynaları gibi, pek çok gencin yaşadığı trajik gerçekliği komik bir biçime sokuyor. Karakterin, iş arama hikâyesinin bir bölümünde Kıbrıs’a da yolunun düşmesiyle oyun ülkemiz gerçeklerine de değiniyor. Baraka’nın 20. yıl etkinlikleri kapsamında yer alacak olan etkinliğin afişini Mustafa Batak, fragman ve video çekimlerini ise Kamil İpçiler gerçekleştirdi. Oyunun kostüm-aksesuar tasarım ve uygulaması ise Merin Olgun’a ait. Biletsiz ve ücretsiz olan oyun, saat 19.00’da başlayacak ve Pandemi önlemlerine uygun olarak açık havada seyirciye sunulacak. Lefkoşa’daki gösterim yerleri şöyle: 17-24 Temmuz Cumartesi Barış Manço Parkı 27 Temmuz Salı Göçmenköy Parkı 29 Temmuz Perşembe Büyük Han arkasındaki meydancık 211360219_490410378906631_2720349254564699043_n  

Argasdi’nin 62. Sayısı Çıktı: Baraka 20 Yaşında!

By Şifa Alçıcıoğlu

ön kapak 62.

ön kapak 62. arka kapak 62.

Üç aylık periyodlarla yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 62. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Baraka 20 Yaşında” olarak belirlendi.   Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; Kıbrıs kültürü, Baraka’dan Haberler sayfasının yanı sıra Baraka Kültür Merkezi’nin 20.yılı nedeniyle Baraka’nın dünü, bugünü, kültürel ve sanatsal üretimleri, eylemlilikleri kısacası yirmi yıllık mücadele pratiği hakkında bir dosya ile sesleniyor okurlarına…   Argasdi’nin Hammaliye Kurulu’ndan yapılan açıklama ise şöyle: “Dergimizin dosya konusuna ayırdığımız sayfalarında sizleri Baraka’nın nasıl bir dernek anlayışı ile hayat bulduğu dernekçilik ve aktivizm konulu bir yazı ile karşılıyor, devamında ise derneğimizin kuruluş hikayesini genel bir bakış ile ele aldığımız yazıyla sizleri zaman tünelimizde yirmi yıllık bir geziye çıkarıyoruz. Kültür-sanat alanında bugüne değin biriktirdiğimiz üretimlerimize hayat veren mücadele araçlarımızdan Baraka Tiyatro Ekibi ve Sol Anahtarı Müzik Topluluğu sizleri konuk ediyor sayfalarına. Medya ve video aktivizm konulu bir başka yazımızla Baraka’nın bu alana bakışı, geçmişten bugüne olan üretimleri ve BarakaTV’nin oluşumu ile ilgili bilgiler aktarmaya çalıştık. Bu sayıya özel bilim konusunu da eklediğimiz sanat sayfamızda, derneğimizin en uzun süreli etkinlik grupları arasında yer alan Okuma-Tartışma grubumuz ile Sun-İzle-Tartış’tan kısaca bahsederken, ‘Okuyan insan, halkının yanındadır” şiarıyla yedi yılı aşkın süredir gönüllü olarak gerçekleştirdiğimiz yaz kurslarımız da geçmişinden bugününe sizlerle... Ayrıca yirmi yılını derlemeye çalıştığımız Baraka belleğimizi paylaşıyor, sokakta gerçekleştirdiğimiz röportajlarla mikrofonumuzu size uzatıp Baraka’yı sizden dinliyoruz. Bizler, argasdi otu gibi inatla mücadele ederek var olmaya devam edeceğiz nice yirmi senelerce. Dünün deneyimlileri, yarının ise hala acemileri olarak yıllardır maruz bırakıldığımız asimilasyon ve entegrasyon politikalarına karşı sözümüzle, notamızla, tiyatromuzla,  şiirlerimizle, kısacası kültür-sanatın her rengi ile direnmekten başka çaremiz yok. Başka bir dünya özlemiyle nice yirmi senelere…”   Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    

Tembellik Hakkı- Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_5711

Tembellik Hakkı, Argasdi'nin 61. sayısının Sanat sayfasından sizlere sesleniyor. "Ben okudum pek haz ettim" diyerek okuyucuya seslendiğimiz kütüphane bölümünde yer alan yazımız, Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmış Tembellik Hakkıyla ilgili bilgiler sunuyor... IMG_5711Tembellik Hakkı altmış sayfalık incecik bir kitap. Ancak kısalığına bakılarak küçümsenmemeli, bazı kaynaklara göre Komünist Manifesto’dan sonra tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmiş kitap olma onurunu taşıyor. Marx’ın damadı Paul Lafargue’nin bu eserinin bir sosyalist klasik olduğundan ise kimsenin şüphesi yok. İlk bakışta kitabın isminin çağrıştırdığı şey, sanki Marksizm ile bir çelişki içerisindeymiş izlenimi bırakabilir. Tembelliği savunmak, bunu bir hak olarak yüceltmek sanki çalışmayı reddeden bir tutumu onaylamak, üretmeye karşı olmakmış gibi algılanabilir. Özellikle de Marksizm’in çalışan sınıfları, proletaryayı mücadelesinin merkezine koyan bir dünya görüşü olması ile “tembelliği savunmanın” birbirine ters şeyler olduğu düşünülebilir. Oysa gerçek bunların tam tersi! Lafargue Marksizm’i Fransa’da ilk kez gündeme getiren düşünür ve eylemcidir. Paris Komünü günlerinde Fransa’dadır, Komün yenilince sığındığı İspanya’da Kapital’in İspanyolca’ya çevrilmesinde görev almıştır, Fransa işçi sınıfını bilinçlendirmeyi hedefleyen Egalite gazetesinin yazar kadrosundadır ve Fransız Sosyalist Partisi kurucularındandır. Kısacası Lafargue bir Marksist’tir ve “Tembellik Hakkı” da bu ideolojik temel üzerinde yükselen bir kitaptır. Marksizm insanın evriminde emeğin rolüne işaret edip, alet kullanımından kültüre kadar her noktada topluma şekil verdiğini vurgularken sözü edilen emek, “kapitalist çalışma” değildir. Tam aksine Marx, bu tür çalışmanın işçileri nasıl insanlıktan çıkardığını eserlerinde en çok vurgulayan düşünürlerden biridir. Marksizm insan emeğinin hem insanı hem de toplumu şekillendiren ana unsur olduğunu, insanın emeği aracılığı ile çevresini şekillendirirken kendi kendisini de şekillendirdiğini açıklar. Ancak üretim araçlarının özel mülkiyeti ile birlikte, sadece emek aracılığı ile üretilen artık ürün değil “zaman” da sınıf mücadelesinin konusu olmuştur. Kapitalistler işçileri daha uzun süre çalıştırmak isterken, işçiler de kendilerine ait bir boş zaman talep etmektedirler. Çalışma saatleri uzadıkça işçiler insanlık dışı koşullara maruz kalmakta, insanlıktan çıkmaktadırlar! Lafargue da zaten “çalışma”ya değil, “kapitalist çalışma”ya karşı çıkmakta; “tembellik” derken “aylaklık”tan değil “boş zamandan” bahsetmektedir. İşte Tembellik Hakkı bu Marksist temel üzerinde yükselerek 1880’de kaleme alınmıştır. Günde 12-14 saat çalışan işçilerin sekiz saatlik iş günü mücadelesinin yükseldiği, bu talebin işçi sınıfına kazandırdığı 1 Mayıs mücadelelerinin henüz doğmak üzere olduğu koşullarda Lafargue; tembelliğin kapitalistler kadar işçi sınıfının da hakkı olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Lafargue kitabında kendileri tembellikle meşgul olan sınıflarca çalışmanın kutsanmasının ikiyüzlü yapısını teşhir ettikten sonra aşırı saatlerde çalışılması sonucunda ortaya çıkan ürün fazlasının toplumlarda nasıl bir bozulmaya yol açtığına dikkat çekti. (Yeri gelmişken, kitapta aşırı üretim ve tüketimden kaynaklı ekolojik sorunların da eleştirildiğini söyleyerek, Marksizm’in ekolojik duyarlılığı olmadığını iddia eden günümüz “aydınlarına” bir selam gönderelim!) Kitabın son bölümünde ise her insanın günde en fazla üç saat çalışmasını öneren Lafargue, bu durumun teknolojik gelişmeyi teşvik edeceğini ve birçok işin makineler tarafından yapılması ile yaratıcı faaliyetlere, sanata, kültüre çok daha büyük bir alan açılacağını da vurguladı. Aşırı üretim yüzünden ekolojik bir felakete doğru yaklaşırken milyonlarca insanın açlık çektiği, yasalarda var olan sekiz saatlik iş gününün neoliberal saldırılarla küresel çapta fiilen geriletildiği, geçmişin kazanılmış haklarının teker teker kaybedildiği, bizim ülkemizde ise özel sektörde tamamen ortadan kalktığı koşullarda; Marksizm de “Tembellik Hakkı” da hala güncel.      

Ah Şu “Tembelliğimiz”- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920

Argasdi'nin Tembellik dosyasını  incelediği 61. sayısında Kıbrıslı Türkler ve tembellik konusu "Ah şu Tembelliğimiz" isimli makaleyle tartışmaya açıldı. Derginiz Argasdi Baraka Kültür Merkezi lokalinde, bölgenizdeki Khora Kitap'ta ve gazete bayiilerinde... On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910 - 1920Kıbrıslı Türkler üzerine en çok yapılan yorumlardan biri “tembelsiniz” argümanıdır. Peki, tembel miyiz? Öyleysek neden tembeliz? Ya tam tersiysek?  İstediğimiz gibi üretebiliyor muyuz, üretimlerimizi pazarlama gücümüz var mı? Kendi ekonomimizi elimizde bulundurabiliyor muyuz? Yoksa konformizmin rahat kollarında mışıl mışıl bir uykuda mıyız? Geçmişimiz; savaşlar, acılar ve yokluk hikayelerini içinde barındıran bir tarihe sahip. Güneş doğmadan uyanan köylülerin, bütün gün didinip durması ve bunu Sisyphos’un bir kayayı itmesi gibi sonsuz bir döngüde her gün tekrar etmesi… Bir yanda kuraklık, bir yanda yoksullukla geçen yıllar. Diğer taraftan ise yönetenlerin ve emperyalistlerin müdahalesi karşısında var olabilme mücadelesi için direnen bir halk… Kendi ayaklarımızın üstünde durma hayallerimiz hep bastırılmış, ağzımıza çalınan bir parmak balla “Aman siz uğraşmayın biz sizin yerinize yaparız” masallarıyla bir şekilde susturulmuşuz. Bugün gelinen nokta ise “şımarık, tembel, besleme” olarak itham edilen Kıbrıslı Türkler olmuş. Tarihe kısa bir bakış 1571 yılında adanın Osmanlıların eline geçmesiyle ilk kez Türk nüfus varlığından söz etmeye başlayabiliriz. Anadolu’dan buraya getirilen daha fazla tarım ve zanaat yaparak geçimini sağlayan Türkler, 1878 yılında İngiliz Sömürge Yönetimi altına geçtiği zaman Kıbrıslı Türk kimliğiyle anılmaya başladı. Kıbrıs, İngiliz sömürgesi olarak iki paylaşım savaşına da tanıklık etti. 1. Paylaşım Savaşı yıllarında Kıbrıslı Türklerin adadan çıkışı yasaklandı, ticaret yapmasına izin verilmedi. Büyük çoğunluğu köylerde yaşayan halk, çalışıp didinse de kuraklık amansız, yoksulluk başa belaydı. İşsizlik nedeniyle gençler bilmedikleri diyarlarda İngiliz askeri olarak savaşa katıldı, kızlar bilmedikleri diyarlara Araplara satıldı... Derken bir Amerikan şirketi boy göstermeye başladı Lefke kıyılarında. Cyprus Mines Corporation (CMC)  maden işletmesi 1914 yılında faaliyete başladı. İşsizlikten kırılan halk böylece kendine bir “kurtarıcı” buldu ve adanın dört bir yanından toplanan büyük bir çoğunluğu erkeklerden oluşan işçiler, CMC maden şirketinde çalışmaya başladı. 1950’li yıllarda bakırın en parlak rengi gibi zirvede ışıldamaktaydı şirket.  2. Paylaşım Savaşı sırasında faaliyetine ara verdiğinde ise tarlasını bırakıp birkaç kuruşa madende çalışan erkekler de işsiz kalır. Yıllarca ekilemeyen tarlalar verimsiz, kuraklık ve işsizlik acımasızdır. 1975 yılına değin maden arayan şirketin, arkasında tek bir iz bırakmadan dev bir çevre felaketi bırakıp gitmesi kadar da acı… Emperyalist güçlerin ada halkı üzerinde yarattığı travma bununla da sınırlı değildi.1960 yılında İngilizler adayı terk etti. Ardından ortak bir cumhuriyet kuruldu: Kıbrıs Cumhuriyeti. Ancak bu, uzun süren bir yönetim olamadı.1963 yılında birbirine kırdırılan halklar, 1974’te yeşil bir çizgiyle ortadan tamamen ikiye bölündü. Üretmeyen bir toplum tükenmeye mahkumdur 193941906_484824112806690_1423892627796488995_nSavaşın ardından yeni bir toparlanma sürecine geçiş yaşanır. Bu esnada Kıbrıslı Elenlerden kalan fabrikalar, 1975 yılında Sanayi Holding ismiyle yeniden üretime geçer. Bundan sonraki on yıl boyunca binlerce çalışanıyla üretime geçen Sanayi Holding altın dönemini yaşar. Öyle ki Japonya’ya bile ihraç edilen mallar vardır. İnsanlar üretmeye, ülke ekonomisi kendini kalkındırmaya başlamışken, 1986 yılında Türkiye Başbakanı Turgut Özal Kıbrıs’a bir ziyaret gerçekleştirir. Cennet gibi bir vatanımız olduğunu söyleyerek turizmin gelişeceğini, tarıma ve üretime gerek olmadığını açıklar. Böylece özelleştirmenin ilk sinyallerinin verildiği o dönemde fabrikaların sayısı yarıya inerken, insanlar işsizlikle ve yönetenlerin zorbalığıyla mücadele etmeye başlar. Sanayi Holdingle kendine yeten, özgür, örgütlü, sınıf çıkarlarını düşünen bir halkın varlığına tahammül edemezler. “Memur cenneti” haline gelmemiz de bu yaşananlardan sonraya rastlar. (Şimdilerdeyse genç memurlar, adaletsiz bir şekilde Göç Yasası cehenneminin mağduru durumundadır.) Bizden olmayana ekmek de yok politikası güden işbirlikçi yönetenler, şükran politikasının temellerini de atarak halka en büyük kötülüğü yapar. Ülkeden göçler yaşanır. TC egemenleri ise üretimden koparılmış, yaratılan nispi refahla rahatlamış bir Kıbrıslı Türk halkını istedikleri şekle sokabileceklerini düşünürler. Yıllar içinde üretim durmaya, halk fakirleşmeye, kurumlarımız teker teker batırılmaya, kimliğimiz sorgulanmaya, adımız tembel diye anılmaya başlar. Siesta bitti. Şimdi uyanma zamanı! Tüm bu arka planla, gelelim yapılan eleştirilere… Yıllarca işsizlikle ve savaşlarla boğuşan Kıbrıslı Türkler özünde üretken insanlar olmakla birlikte yıllardır yaratılan bu yapay refah dönemi nedeniyle biraz daha “rahatına düşkün” olarak tasvir edilebilir. Zamanında yapılan bu yanlış uygulamalarla birçok insan bu yaratılan konforun lüksünü fazlasıyla yaşamıştır. Erken emeklilikler, müşavirlikler, yaratılan bu ganimet düzeninden beslenenler… Artık bu refah döneminin de sonuna gelindiği aşikardır. Üzerimizde kurulan baskılar gün geçtikçe artmakta,  yaşam daha zor bir hale gelmektedir. İşsiz üniversite mezunları, hâlâ ailelerine bağımlı evli çiftler, bitik hale getirilen esnaf,  asgari ücret dahi alamayan özel sektör çalışanları, borçlar, borçlar, borçlar… Kıbrıslı Türkler olarak, geleceğini bu adada gören göçmen kesimlerle kader birliği yapıp var olma mücadelesini asla yitirmeden üzerimizde oynanan çirkin oyunlara, bağımlı hale getirilmemize, maddi çıkar ve menfaatlere, bu çarpık düzenin yarattıklarına karşı gerekirse sıfırdan başlamalı, yerli işbirlikçilere, yaratılan ambargolara ve üstümüzde kurulmak istenen “besleme” edebiyatına inat üretmeye devam etmeliyiz. Gençleri meslek liselerine, zanaata, üretime dayalı işler kurmaya da yönlendirmeli, tembellik argümanının altında ezenlere inat, çalışarak çoğalmalıyız. Fotoğraf: Michalis Georgiou, "On the way to the well for water supply in the village of Lympia, 1910-1920.

Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

photo

Argasdi'nin 61. Sayısı "Tembellik" dosya konusuyla bayiilerdeki yerini aldı. Bugün dosyadan bir yazımızı sizlerle buluşturuyoruz: "Patron Salonun Ortasına Oturmuş, Kalkmıyor!".  Pandemide evden çalışma durumunda bırakılan emekçileri inceleyen makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Aktivistimiz Zekiye Şentürkler tarafından kaleme alınan yazıda kendinizden çok şey bulacaksınız... photo “Evden bağlanalım”, “zoom açalım”, “online meeting atıyorum”, “çevirim içi olalım”, “aman Pandemi var evden çıkmayın ama işleri de aksatmayın” diyerek hayatımıza sokulan yeni terminolojilerin sanırım uğramadığı ender kapı kaldı. Koronavirüsün uzun süre bizlerle olacağını idrak ederek yaşamımızı sürdürdüğümüz günümüzde, koronavirüsten daha da bela bir evden çalışma furyası aldı başını gidiyor ve ne yazık ki bazı kesimler için koronavirüs gitse bile evden çalışma durumu hiç gideceğe benzemiyor. Devletten yine hayır gelmedi “Koyun can derdinde, kasap et” sözü herhalde durumu en iyi özetleyendir. Geçen yıl Mart ayında salgının ülkemize gelmesiyle birlikte ilk kapanma koşullarını yaşadık. İlk aşamada herkes can derdinde olduğundan dolayı evde kalmayı her şeyin önüne koyabilmiş ve kapanmıştı. Zorunlu açık olması gereken sektörler hariç herkes evindeydi ve devletten medet umuyordu. Ancak ilerleyen zaman içerisinde, komik bile denilemeyecek destekler açıklayan devlet, her zamanki gibi elini işçilerin cebine atsa da işverenleri de yeterince memnun edemedi. Böylece patronlar hemen harekete geçti. Hem çalışanlarına boşuna para vermeyeceklerdi hem de kendileri daha fazla para kaybetmeyecekti. Sonuç olarak, işçileri evden çıkarmadan çalıştırabilmenin yollarını aramaya başladılar ki bunu bulmak günümüzde pek çok ülkede kullanılan bir çalışma yöntemi olduğundan dolayı pek de zor olmadı. Evlerden yapılabilecek işler için gerekli altyapı harcamalarını da işçilerin üzerine yıkan pek çok patron internet, telefon, laptop gibi araç gereçleri de sağlamadan, çalışanlara iş başı yaptırmaya başladı. Bu durumun patronlara kat be kat fayda sağlayacağının ve işçiler için ciddi bir sömürü olacağının herkes farkındaydı. Ama ilerleyen günlerde yaşanılacak ekonomik kriz, ödenmesi gereken faturalar, krediler, çocukların masrafları, ev geçindirme derdi derken çalışanlar da mecburen bu duruma boyun eğmek zorunda bırakıldı. Her daim krizi fırsata çevirenler Öncelikle gasp edilen elbette ki çalışanların zamanı olmuştur. Mesai saati mevhumu ortadan kalkmış; öğle arası, akşamüstü, iş bitiş saati dinlemeyen patronlar, dur durak bilmeden mailler, mesajlar, telefonlar yağdırmaktadır. “Zaten evdesin başka işin ne!” bakış açısıyla, çalışanların emeklerini sömürebildikçe sömüren patronlar, özellikle aynı zamanda evi çekip çevirme, yaşlı/hasta/çocuk bakımı gibi pek çok görev üzerine yıkılan, ev içi emeği yok sayılan kadınları iki kat daha fazla ezmiştir. Her an işteymiş gibi “hazır ol”da patrondan emir beklemenin yarattığı psikolojik baskıya, geçimini sağlamak için buna katlanmak zorunda olmanın yarattığı baskı da eklenince insanlar içinden çıkılmaz bir bunalıma sürüklenmiştir. Sabah, patronların istediği saatte başlayıp akşam geç saatlere kadar süren mesailerin karşılığının ödenmesi söz konusu olmazken, patronlar insanların özel hayatının içerisinde olmayı normalleştirme yolunda hızla ilerlemektedir. Patronlar, davetsiz bir misafir gibi eve gelip salonun ortasına oturmuş ve kesinlikle kalkmayı da düşünmemektedir. Zorunlu kapalı olunan dönemde ödeneksiz izin gibi pek çok seçeneği kullanarak çalışanlarının yatırımlarından kırpan, maaşlarını ödemeyen ya da ciddi kesintilere uğratan, tabiri caizse çalışanlarına bu zor dönemde hiçbir destek göstermeyen patronlar şimdi çalışanlarından onların kölesi olmasını talep etmektedir. Her durumda krizi fırsata çevirip kendi menfaatlerine öncelik veren patronlar açıkça çalışan haklarını hiçe sayıyor, İş Yasası’na göre ek mesailerini ödemeyerek, zorunlu izine çıkarıp yıllık izin haklarını tüketerek suç işliyor ancak buna dur diyebilecek yetkili organlar üç maymunu oynuyor. İşsizliğin gün geçtikçe katlanarak arttığı bu zamanlarda ise çalışanlar da bu duruma katlanmak zorunda bırakılıyor. Beterin beteri var dedikleri Bir de Pandemi kuralları gevşetilip artık ofislerine dönme imkanı olsa da dönemeyen bir kesim var ki onlar için beterin beteri tabirini kullanmak tam yerinde olur. Özellikle çağrı merkezi gibi vardiyalı görevlerde çalışan kişiler evlere hapsedilmeye devam ediyor. Bunun gerekçesi ise tam bir rezalet! Gecelerini gündüzlerini patronların cebini doldurmak için iş yerinde harcayan bu kesimin ısınma/soğuma,  içecek ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlarını evde çalışma durumunda kendi ceplerinden karşılamaları, patronların cebini biraz daha fazla şişiriyor. Fırsatçı patronlar bu gibi çalışanları evlerine hapsetmeye devam edip, bu giderleri de onların üzerine yıkıyor. Özetle bu çalışanlar için hem 8 saatlik mesai kavramı ortadan kaldırılıp, ek mesai ödemeleri yapılmıyor hem de bu kişilere ek gider yaratılıyor. Ülkemizde, sermaye-hükümet el ele çalışanları köleleştiriyor. Oysa emekçilerin örgütlü bir yapısı olabilse, bu kâr düzeni içinde bile bir takım iyileştirici önlemler alınabilir. Örneğin bazı Avrupa ülkelerindeki şirketler, evden çalışan emekçilerin kirasının ve ısınma/soğuma masrafının yarısını ödemeye başladı bile. Acilen yasal düzenleme! Bu insanca çalışma hakkını hiçe sayan uygulamaların derhal sona ermesi için evde çalışan işçilere ek yasal düzenlemelerin, cezai yaptırımların ve denetimlerin bir an önce yapılması hayati önem taşımaktadır. Devletin, evde çalışma koşullarını ve bu kesimdeki işçilerin haklarını yasalar nezdinde ivedilikle düzenlemesi ve çalışanları patronların kölesi olmaktan kurtarması gerekmektedir. Çalışanların uğradığı haksızlıkları hızlıca çözme kabiliyetine sahip İş Mahkemelerinin kurulması da bu süreci destekleyecek önemli bir adım olacaktır.

Teali-i Nisvan- Cansu Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6

Tarihte bugün; 28 Nisan 1913'e  giderek, Osmanlı’da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan'ın kurulmasına tanık olacağız. Argasdi'nin tarihe ışık tutan sayfası Bellek'te yer alan makaleyi Cansu Nazlı yazdı. Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. 2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6Lisedeki tarih dersleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleme ve gerilemeleriyle empati kurduran, devlet aklıyla bize tarih öğreten müfredatını bir hatırlayın. Osmanlı’nın dağılma döneminin olumsuzluklarını genç zihinlere boca eden resmi tarih anlatımında işçi ve kadın hareketlerinin yükseldiğinden ve emekçilerle kadınlar için kaydedilen ilerlemelerden hiç bahsedilmez. Bir düşünün, 2. Meşrutiyet döneminde işçilerin daha adil bir ücret ve çalışma koşulları için İstanbul’dan Beyrut’a, İzmir’den Selanik’e, Üsküp’ten Ereğli’ye, Kavala’dan Samsun’a grevlere çıktığı 1908 grevlerinden bahsedilseydi Osmanlı Devleti’nin dağılmasına mı empati kurardık yoksa işçi hareketinin o döneme dek görülmedik derecede canlanmasına mı? Peki ya,  aynı dönem ilk feminist örgüt olan Teali-i Nisvan’ın  kurulduğu, bunu onlarca daha kadın örgütü, gazete ve dergi takip ettiği ve kadınların özerk örgütlenmesinin bir siyasi parti kurma girişimine kadar ilerletildiği ancak başvurularının reddedildiği öğretilse, bugün kadınlar Atatürk büstüne Mustafa Kemal kadına seçme ve seçilme hakkı ‘verdiği’ için karanfil koyar mıydı? Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bugün daha çok Teali-i Nisvan Cemiyeti’nden bahsedelim. Nam-ı diğer "Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği”, bazı kaynaklara göre 1908’de bazılarına göre 1913’te, Halide Edip’in girişimiyle kuruluyor; üyeleri arasında Nakiye Hanım, Nezihe Muhiddin, Rana Sani Yaver de bulunuyor. Kadınların kültürel olarak gelişmesini ve ekonomik özgürlüklerini kazanmasını hedefleyen derneğin dil kursu açmak, konferanslar vermek, çeviriler yapmak, kadınlar için okuma yazma kursu açmak gibi faaliyetleri bulunuyordu. Kültürel bir örgütlenme olan bu cemiyete üye olabilmek için iyi derecede Türkçe bilmek ve verilmekte olan İngilizce derslerine katılım sağlamak gibi belirli şartlara sahip olmak gerekliydi. İngiltere’de kurulmuş olan Türk Kadınları Muhibbi Cemiyeti’ne paralel olarak çalışmak istendiğinden İngilizce’ye bu kadar önem verildiği tahmin ediliyor. Dernek, kadınların ayda 5 kuruş karşılığında haftanın iki günü giderek ‘Mektebi İbtidaiye’ eğitimi aldıkları bir dershane de açmış. Kadınlara ayrıca Türk işi, beyaz iş, hesap işi ve çamaşır imalatı gösterilen kurslar da düzenlenmiş. Kadınlarla ilgili yazılar, tarihi, edebi, sosyal eserler dernek bünyesinde Türkçe’ye çevrilmiş. Cemiyet-i İmdadiye, Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan, Kırmızı Beyaz Kulübü, Çerkez İttihat ve Teavün Cemiyeti ve daha onlarca kültürel kadın örgütü, yine aynı dönem faaliyet göstermeye başlamış. Yine aynı yıllar Hanımlara Mahsus Gazete, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi birçok gazete ve dergi de yayımlanmaya başladı. Kadınların toplumsal yaşama daha fazla karışmasının ve örgütlenmesinin de tesiriyle bu dönemde kadın erkek beraber alışverişe çıkma, evlilikte belediye nikâhı şart olması, Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılarak kocanın ikinci bir kadın ile evlenebilmesinin ilk kadının onayına bırakılması minvalinde gelişmeler de yaşanmıştır. Araştırmacı gazeteci bir yazar olan Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu isimli kitabının bakış açışı bölümlerinden birinde şöyle der: “Yakın bir zamana kadar, Atina demokrasisini inceleyen tarihçiler laf arasında değinmenin dışında kadınlardan ve kölelerden hiç bahsetmezlerdi. Köleler Yunan nüfusunun çoğunluğunu, kadınlarsa yarısını oluşturuyordu. Atina demokrasisi kadınların ve kölelerin bakış açısından nasıl görünüyordu acaba? ABD Bağımsızlık Beyannamesi 1776’da “bütün insanların eşit doğduğunu” ilan etti. Siyah kölelerin, köleliklerini sürdüren bu beyanname yarım milyon kölenin bakış açısına göre ne anlama geliyordu? Ya hiçbir hakları olmadan yaşamaya devam eden kadınlar, kimle eşit doğuyorlardı?” Resmi tarihten okunduğunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminin başlangıcı kabul edilen 2. Meşrutiyet dönemi oldukça olumsuz olarak lanse edilirken aynı döneme emekçiler ve kadınlar açısından baktığımızda da başka bir şey görürüz: Dünyanın birçok ülkesinin resmi tarihinin gizlediği gerçeğiyle emeğin ve kadının özgürleşme mücadelesinin hikayesini... İşte buralarda gizlenen bizim hikayemizdir.

Argasdi’nin 61. sayısı “TEMBELLİK” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

169458785_253836753132915_950487460902188517_n

169458785_253836753132915_950487460902188517_nÜç aylık kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 61. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Tembellik” olarak belirlendi. Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; kitap, film ve müzik yazılarının yer aldığı sanat sayfalarının yanı sıra “Tembellik” temasını farklı boyutlarıyla işleyen bir dosya içeriyor. Bu sayıda bellek sayfamız, bizleri Osmanlı’da kurulan ilk feminist örgütle tanıştırıyor. Tembel olmakla itham edilen Kıbrıslı Türkler araştırma konusu olarak karşımıza çıkıyor. Derginin ilerleyen sayfalarında, Pandemi koşullarında özel sektör emekçilerinin yaşadığı sorunlar malumken, Bağımsızlık Yolu partisinin öne çıkardığı Servet Vergisi hakkında detaylı bir yazı ile karşılaşacaksınız. Son zamanlarda ortaya atılan PCR testlerinin güvenirliğinin sorgulanmasını araştıran makalemiz de dergimizde yer alıyor. İnsanlar tarafından (kendisi yapmadığı zamanlarda) hoş karşılanmayan tembellik, özünde o denli kötü bir şey olmayabilir. Örneğin Eski Yunan’da zenginler çalışmaz, deyim yerindeyse tembellik ederlerdi ki kendilerine herkesin sahip olamayacağı bir zaman ayrıcalığı kazanabilsinler. Bu dönemde sanatta, sporda, düşüncede atılan temeller hâlâ güncelliğini koruyor. Çalışmanın ve boş zamanın, madeni bir paranın iki yüzü gibi birbirini tamamladığını düşünmemişizdir önceden belki de. Ya da yaratıcılık için boş zamana duyulan ihtiyacı... Belki de olmasaydı şimdi hayatımızı kolaylaştıran icatlar da olmayacaktı. Yine de okulda, iş yerinde hatta evimizde hep kötü gözle bakarız tembel olana, tembellik yapana. Bilmeyiz tembel diye damgalanan her çocuğun başka başka cevherlere sahip olduğunu. 1800’lü yıllarda başlayan çalışma hayatının yarattığı zorluk, zaman içerisinde değişse de günümüzde Pandemi’yle çakışan iş yaşamı hâlâ aynı derecede zor. Sürekli evden çalışmak durumunda kalan özel sektör emekçileri boş zaman özlemini daha da perçinlemişken, tembellik de bir hak olmalı diyoruz. Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    

John Steinbeck ve Kitaplarına Dair- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

27Subat2017_steinbeck

Dergimizin Sanat sayfasında yer alan "kü-tüp-ha!-ne? ben okudum pek hazettim" köşesinde yer alan makalemizi keyifle okumanız dileğiyle... 27Subat2017_steinbeckJohn Steinbeck’le ilk tanışmam Fareler ve İnsanlar kitabıyla olmuştu. “Fareler ve İnsanlar” insanı hüzne boğan bir hikaye olmasının yanında yazarın 1920’li yıllarda bizzat deneyimlediği evsiz ve gezici bir çiftlik çalışanı olduğu zamanlara da atıfta bulunuyor.  Ezilenle ezeni, ırklar arasındaki adaletsizliği ve öğrenilmiş çaresizliğe inat, insanı ayakta tutan tek şeyin aslında umut olduğunu daha da iyi anlamanızı sağlayan kitabın, film uyarlamaları da oldukça başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarılmış. Yazarın kitaba bu ismi vermesine Robert Burns'in “To A Mouse” şiirinde yer alan bir dize neden olmuş: “En iyi planları farelerin ve insanların, sıkça ters gider”. 1902 yılının 27 Şubatında dünyaya gelen Steinbeck, 1930’lu yıllarda Büyük Buhran’ın yarattığı yıkımdan payına düşeni alır ancak bu kriz yılları, ona ilk romanını yayımlama fırsatı da sunar. 1929 yılında ilk romanı, ünlü bir deniz korsanını konu aldığı “Altın Kupa” yayımlanır. İstediği ilgiyi göremeyen romanın ardından, denemelerine devam eder ve yazın hayatına 1935’te “Yukarı Mahalle”yle tekrardan dönüş yapar.  Tarım işçilerini örgütlemeye çalışan iki direnişçinin hikayesini anlattığı ve adeta adıyla özdeşleşen “Bitmeyen Kavga”  ise 1936’da yayımlanır. Steinbeck’in haksızlığa gelemeyen ve çoğu kişi tarafından “aykırı” bulunan ruhunu bu romanıyla daha da iyi anlıyorsunuz. Büyük Buhran’ın etkileriyle kendi yaşadığı yerden kovulup Kaliforniya’ya göç etmek durumunda bırakılan insanların maruz kaldığı zamanları ise 1936 yılında kaleme aldığı ödüllü romanı “Gazap Üzümleri”ni okurken iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Büyük çiftliklerden el çektirilen binlerce Amerikalının, ekonomik sıkıntılar yanında kendi yurdunda göçmen olmasına da tanık oluyorsunuz. İkinci Paylaşım Savaşı zamanlarını da yaşayan yazar, çok bilinmeyen ama oldukça çarpıcı bir esere daha imza atar: “Ay Batarken”. Romanda isimsiz bir ülke, isimsiz bir başka ülke tarafından işgal ediliyor. Ancak bu ülkelerin açıkça yazmasa da Norveç ve Almanya olduğunu görebiliyorsunuz. Romanda, kasaba halkının işgalciye karşı çıkarak bütünleşmesinin, işgalin ve işgalcinin soğuk suretiyle boğuşurken özgürlük uğruna direniş ateşini yeniden alevlemenin anlamını oldukça derinden hissediyorsunuz. Geçtiğimiz yıl tiyatro ekibimiz tarafından oyunu hazırlanan Ay Batarken,  Pandemi nedeniyle seyircilere ulaşamasa da youtube kanalımızdan izlenebilir. Eserlerini daktilonun statik sesi yerine kalemin ahengine bırakan John Steinbeck, 20 Aralık 1968 yılında hayatını kaybeder. Gerçekçiliği, işçi sorunları ile toplumsal sorunları kendine dert edinişi ve 20’ye yakın yayımlanan romanı ile bu dünyadan geçen Steinbeck’in bazı romanları hala güncelliğini koruyor. Ezilenin karşısında, işgale karşı bir ses duymak istiyorsanız, bu asi ruhla tanışmak için hala geç değil. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&ab_channel=BarakaK%C3%BClt%C3%BCrMerkezi

ORFF Eğitiminin Çocuklarımıza Kazandırdıkları-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

orff

Argasdi'nin Sanat sayfasındaki müzik köşesinde bu sayı Orff eğitim tekniğini konu aldık. Evde ve okulda eğlenceli ve öğretici yaratıcılığı amaçlayan bu eğitimle tanışmaya ne dersiniz? orff“Orff Yaklaşımı’’, “Orff Tekniği” isimleriyle de anılan bu eğitim, besteci Carl ORFF ve dansçı Gunild KEETMAN tarafından geliştirilmiştir. Orff eğitim tekniğinin en temel amacı çocuklarda yaratıcılığı güçlendirmektir; tabi bunu ders gibi değil de oyun içerisinde yaptırmaktır. Aynı zamanda da müzik, dans, drama, konuşma ve hareket öğelerinin birleşimini oluşturan bir tekniktir. Gelin Orff tekniğinde yaratıcılık alanına bir örnek ile değinelim: Öğretmen, öğrencileri için güzel bir hikaye kitabı seçer. Önce onu resimlerle de destekleyerek detaylı bir şekilde anlatır. Hikayeyi ses oyunları yaparak aktarır ki öğrencilerin dikkati hikayenin üzerinde olsun ve hayal güçlerini kullanabilsinler. Sonrasındaysa öğrencilerine çalgıları verir ve hikayedeki belli başlı karakterlerin seslerini ellerindeki çalgılar ile yaratmalarını ister. Daha sonra öğrenciler hikayeyi ayağa kalkarak dramatize eder ve oynar. Yeri gelir çalgı kendi bedenimiz olur ve beden perküsyonu dediğimiz en güçlü çalgımızı hikayede canlandırırız. Belki de iki dakikada okuyup bitirilebilecek bir hikayeyi iki ders saati oynarken bulursunuz kendinizi… Bu kadar anlattıktan sonra zihnimde canlanan kitabı paylaşmazsam olmaz tabi ki. Kitabımızın adı “Küçük Kara Balık”. İşte Orff tekniğinde bu ve buna benzer bir sürü yaratıcı oyun etkinlikleri vardır. Bu teknik öğrencilere anaokuldan başlayarak en fazla ilkokul sonuna kadar verilmesi hedeflenen bir eğitim türüdür. Özellikle anaokul, öğrencilerin ritim duygusunun en iyi geliştirilebildiği, çalgılar ve seslerine göre onları en iyi ayırt edebildiği yaş seviyesi olarak düşünülmektedir. Orff tekniğinde asla göremeyeceğiniz şey kalıplaşmış katı kurallardır; yani öğretmenin derste öğreteceği şeyi tamamen aynı, değiştirmeksizin ve katkı koymaksızın uygulaması söz konusu değildir. Kalıplaşmış katı kurallar belki başka derslerde bazen söz konusu olsa bile Orff eğitiminde buna asla rastlayamazsınız; çünkü öğretmenin istediği ve çocuğa kazandırmayı hedeflediği davranış tamamen yaratıcılıktır. Gelelim bu yaklaşımın çalgılarına: Yüksek oranda tahtadan oluşan Orff çalgılarımıza örnek olarak ritim çubuğu, çelik üçgen, kaşık, ksilofon, marakas, tef, kastanyet, guiro, zil, yer davulunu verebiliriz. Bu çalgıların her birinin kendine has özellikleri vardır. Ancak sahip oldukları belki de en önemli ortak özellik, bu aletlerin bazılarını çocuklarla birlikte yaparak, onları kendi çalgılarını üretmeye teşvik edebilecek, evlerindeyken devam eden bir müzik serüvenin başlamasına vesile olabilecek bir potansiyeli barındırmasıdır. Bu yönü ile çocukların hayatlarında gerçekten önemli yer tutan bir tekniktir kuşkusuz ki. Bu tekniğin müfredatta yer alan diğer derslere de katkısının olduğunu belirtmekte fayda var; örneğin müziğe uygun adımlamak, adım ile el koordinasyonu uyumunu yakalamak ve şarkıyı melodik söylemek sadece müzikte değil, türkçe ve matematik alanında da çocuklara fayda sağlamaktadır. Sözün özü; Orff tekniği bir yandan yeteneklerin keşfedilerek çocukların erken yaşta çalgı eğitimine geçişlerinde, el koordinasyonu ve küçük kaslarının gelişiminde katkı sağlarken diğer yandan da onlara oyun ile müziğin muhteşem uyumunu tattırmaktadır.      

Yarım Kalan Başkent Tiyatrosu Önünde Monologlar Oynanacak

By Nazen Şansal

barakasokakta_2803199

barakasokakta_2803199

Baraka Kültür Merkezi 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te Başkent Tiyatro binası önünde tiyatral bir etkinlikle Dünya Tiyatro Günü’nü kutlayacak. Lefkoşa Belediyesi ile işbirliği halinde gerçekleştirilecek olan etkinlikte Shakespeare’den Hamlet, Dinçer Sümer’den Sevtap, Samuel Becket’ten Godot’yu Beklerken tiradları sahnelenecek. Ayrıca Bertolt Brecht’in “Oyun Yazarının Türküsü” adlı şiiri seslendirilecek. Konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Lefkoşa Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da konuşma yapacağı etkinliğe tüm sanat severler davet edildi. Konukların, araçlarını Lefkoşa Belediyesinin otoparkına park edebileceği duyuruldu. Baraka Kültür Merkezi Dünya Tiyatro Günü mesajı ise şöyle: Ezberleri bozuyor ve bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! "Tüm dünya bir sahnedir. Ve bütün insanlar sadece birer oyuncu... Girerler ve çıkarlar. Bir kişi, bir çok rolü birden oynar." Shakespeare'in de dediği gibi pek çok rolümüz var şu koca sahnede. Ezberlememiz ve oynamamız istenen, sorgulamadan, itiraz etmeden, değiştirmeden kabullenmemiz beklenen... Önce kandırılan bir çocuk, ardından yenilikçi fikirleri önemsenmeyen bir genç, sonra emeği sömürülen bir emekçi, hakları ihlal edilen bir vatandaş, doğası bozulan bir insan, en sonda da tecrübeleri hiçe sayılıp yalnızlığa mahkûm edilen bir ihtiyar rolü biçiliyor bizlere. Oysa sanat ve sanatçı her şeyden önce sorgulayan ve toplumu ileriye götürmeye çalışandır. Otoriteye, baskıya, dayatmaya itirazı olan; özgürlükçü ve aydınlık fikirleri, barış ve kardeşlik istencini, toplumun çeşitli renkleriyle birlikte hayata bulaştırmaya çalışandır. "Ben" değil "biz" diyen, başkasının derdini de sahneye, melodiye, tuvale, kâğıda, ekrana taşıyandır. "Tüm sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşam sanatına katkıda bulunmalıdır" diyordu Bertolt Brecht. Bizler de tiyatroya gönül vermiş kişiler olarak ülkemizde ve dünyada daha eşit, daha adil, daha özgür ve bağımsız "başka bir hayat"ın mümkün olduğunu biliyor ve sanatımızı bu güzel günlerin hizmetine sunuyoruz. Pandeminin yarattığı olumsuzluklara ve hükümetlerin bu süreci yönetmekteki başarısızlığına rağmen tiyatroyu; insanlığın doğuşundan bu yana var olan bu sanatı, yaşatmanın yollarını arıyoruz. Hükümetler, yeni tiyatro binaları yapmak, sağlık koşullarına uygun açık hava sahneleri düzenlemek yerine Pandemide ilk olarak sanatı gözden çıkarıp tiyatroları kapatıyorlar. Özerk tiyatro yasası yapmak ve sanatı özgürleştirmek yerine sadece sanat severMİŞ gibi görünüp, üstüne bir de dernek tiyatrolarına yapılacak katkıları kesmenin tüzüklerini yapıyorlar. Çünkü boyun eğmeyen ve İNSANI İNSANA İNSANLA ANLATAN bu sanatın gücünden korkuyorlar. Sadece kendilerine tabi olacak, sahibinin sesini sahneye taşıyacak bir tiyatro istiyorlar. Bunun için bize bir ezber yaptırıp verdikleri rolleri oynamamızı bekliyorlar. Ama biz, seyirci kalmayan seyircilerimizle birlikte, ezberleri bozuyor bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! Barış içinde, özgür, eşit ve adil bir toplum için, doğanın ve insanın sömürülmediği bir dünya için "yaşasın tiyatro, yaşasın hayat" diyoruz! Tüm tiyatro emekçilerinin ve seyircilerinin 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. 55627831_627398437719749_508467356968681472_n-678x381    

Dünyayı Yerinden Oynatın!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

Screenshot_20210324-114345_Word

Argasdi yeni sayı hazırlıklarına devam ederken "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyalı 60. sayımızdan Pandemi döneminde çalışma hayatını içeren makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Screenshot_20210324-114345_WordYıllar boyunca hakları en çok gasp edilen kesim hiç kuşkusuz işçi sınıfı olmuştur. Tarihin tozlu sayfalarını araladığımız zaman en büyük kazanımları da yine işçilerin umudunu kaybetmeden, birleşerek, örgütlenerek ve mücadele ederek elde ettiğini görürüz. Günümüzde bunun örnekleri halen yaşanmaktadır ve tek çözüm umutla mücadele etmekten geçmektedir. Pandemi sürecinde çaktırmadan başımıza neler geldi? İçerisinden geçmekte olduğumuz Pandemi döneminde, özellikle alınan önlemler çerçevesinde yetkili mercilerce açıklanan kararlar sonucunda, bilhassa özel sektör çalışanlarının insanca çalışma koşulları neredeyse yok edilmiş, haklarından söz etmek imkansız hale gelmiştir. Peşi sıra resmi gazetelerde sayfalarca alınan, geri çekilen, kılıfına uydurularak açıklanan yaptırımlar sermaye ile birlikte değerlendirilmiş ve hükümet-patron işbirliği ile eller yine çalışanların cebine atılmıştır. Salgını yaşadığımız ilk aylardan günümüze kadar olan hak ihlallerini sıralayacak olursak; mart ayında hükümet tarafından alınan kararlar çerçevesinde çoğu işletme zorunlu olarak kapatılmıştır. Kapalı olunan bu süre zarfında işyerlerinin ilgili devlet dairelerine ara verme başvurusu yapmaları sonucunda çalışanları için herhangi bir sosyal güvenlik (sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı) yatırımı yapma zorunluluğu kalmamıştır. Ancak yapılan bu uygulamada çalışanların hakları iki kez gasp edilmeye çalışılmıştır. Birincisi, ilgili devlet dairesi ara verilen sürenin başlangıç tarihinde çalışanların hiç haberi olmadan onları işten durdurmuş ardından da yeniden açılma tarihinde işe geri almıştır. Bu da demek oluyordu ki, çalışanlar emekli olacağı zaman olağanüstü bir hal olan salgın dönemi için yatırımları devlet tarafından otomatik olarak yapılmış sayılmak yerine yapılmamış sayılacak ve bu farkı kendi ceplerinden ödeyeceklerdi. Velhasıl, hükümete yapılan baskılar sonucunda bu uygulama sonradan alınan bir karar doğrultusunda düzeltilmiştir. İkincisi ise, bazı işverenler kurnazlık yapıp zorunlu ara verme dönemini çalışanlarının yıllık izinlerinden kesmiş ve herhangi bir izin istemeleri durumunda çalışanlarını ödeneksiz izine çıkarıp izin süreleri boyunca yatırımlarını yapmamıştır. Bu sorun halen devam etmekte ve ilgili makamlar önlemini almamaktadır. Mevcut ekonomik krizden ötürü de çalışanlar bunun yasal olmadığını bile bile itiraz edememekte, işsiz kalmaktan korkmaktadırlar. Ardından, haziran ayında çalışma bakanı tarafından yapılan açıklamayla sosyal sigorta yatırım primlerinde değişikliğe gidilerek işçilerin net maaşlarının artırılacağı müjdelendi! Bunu da hayat pahalılığı, ekonomik kriz önlemi, yapıl(a)mayan asgari ücret artışı yerine sayılabileceği böbürlenerek anlatılmıştır. Ama gelin görün ki bu safsata sadece bir ay sürmüş, işveren payına bir indirim uygulanmadan işçilerin sosyal sigorta kesinti payının sıfırlanması sermayenin örgütlenmesiyle yapılan türlü itiraz ve baskılarla sona erdirilmiştir. Ve her zamanki gibi gözler işçilerin cebine dönmüş, işverenlerin yatırım payları kaldırılıp işçilerinki eski haline geri dönmüştür. Hükümet sadece çalışanların değil kendi nam ve hesabına çalışıp ayakta durmak içi debelenen küçük işletmeleri ve esnafı da mağdur etmekten geri kalmamış, vaat etmiş olduğu prim yatırım desteğini yarım yamalak ödemiş, kurultay ve hükümet kurma gibi dertlere düşüp bu konuyu tamamen unutmuştur (ya da unutturmaya çalışmıştır). Bütün işçi kardeşlerim rica ediyorum birleşin! Örgütlü kötülüğün gün be gün büyüdüğü ülkemizde artık işçilerin de örgütlenmesi ve hakları için daha fazla mücadele etmesi kaçınılmazdır. Tarih boyunca umudunu kaybetmeden mücadele eden işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar günümüze de ışık tutar niteliktedir. Sermaye karşısında işçilerin ezilmesine yol açan, yoksullaştırarak patronlara bel bağlamasına sebep olan, gelecek ve güvencelerini patronların iki dudağı arasına teslim eden, çalışma yaşamını zindana çeviren ve işçilere köle yaşantısını laik gören bu düzene ivedilikle dur demek hayat memat meselesi haline gelmiştir. Tüm bunlar göz önüne alındığında özel sektöre sendika zorunluluğu kaçınılmaz bir çözüm yoludur. Çünkü işçilerin iş sağlığı ve güvenliğini gözeten, eşit işe eşit ücret almalarını sağlayan, emeklerinin sömürülmediği, ödeneksiz ek mesai yaptırılmadığı, hamile kaldığı için işten atılmadığı, iş yerinde uğradığı mobbingi sineye çekmek zorunda bırakılmadığı, resmi tatil olsun yıllık izin olsun işverenleri tarafından izin haklarının keyfi harcanmadığı bir gelecek ancak örgütlenerek gelecek. Böyle bir gelecek için umut varsa mücadele devam etmelidir. Ülkemizde de bu umudu yüreğinde taşıyan sendikalardan oluşan Emek Platformu ve özel sektöre sendika için çeşitli çalışmalar yürüten Bağımsızlık Yolu öncülüğünde yeni bir mücadelenin taşları örülmektedir. Böyle bir gelecek örgütlenmekten geçiyorsa artık zaman kaybedilmemelidir. Hem boşuna dememişler “işçiler birlik olsa dünya yerinden oynar!” diye.

Baraka’dan Dünya Tiyatro Günü Etkinliği

By Nazen Şansal

event

afisyasarersoylu

Baraka Tiyatro Ekibi, Dünya Tiyatro gününde seyircisiyle buluşuyor. 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te başlayacak olan etkinlik bu sene farklı bir temada, yarım kalan Başkent Tiyatro binası önünde gerçekleştirilecek. Lefkoşa Belediyesi otoparkının yanında yer alan çıkmaz sokakta çeşitli tiyatral etkinlikler ve konuşmalar yer alacak. Lefkoşa Türk Belediyesi işbirliği ile açık havada ve Pandemi önlemlerine uygun olarak yapılacak etkinlikte çeşitli oyun yazarlarının eserlerinden seçilen monologlar (tiradlar) ve tiyatro ile ilgili şiirler sahnelenecek. Ayrıca konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Belediye Başkanı Mehmet Harmancı da etkinliğe katılarak konuşma yapacak. Dernekten yapılan açıklamada, sanata en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde tüm tiyatro severlerin davetli olduğu duyuruldu.  

event

 

Baraka’dan Kulak Tiyatrosu (Podacto)

By Nazen Şansal

afiş 1

afiş 1    afiş 2 Baraka Tiyatro Ekibi, bir yandan 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde seyircisiyle buluşmak için hazırlıklarını sürdürürken bir yandan da Pandemi koşullarında tiyatro severlere ulaşmanın bir aracı olarak “arkası yarın” formatında radyo tiyatrosu yayınladı. Podacto olarak da tanımlanan kulak tiyatrosu, derneğin Youtube ve Facebook sosyal medya hesaplarından ayrıca Spotify ve Anchor gibi dijital ses platformlarından dinlenebilir. “Zaman Makinesi” ismli, 4 kısa bölümden oluşan ve Kıbrıs ağzı seslendirilen oyun, “Zeytinyağlı Saç Gatmeri”, “Vakitsiz Aşk”, “Bundo Bundo Bundo” ve “Sarfoşum Amman” adlı skeçlerden oluşuyor. Günümüzde başlayıp 1970’lere giden oyun, dinleyicileri, adamızın kültürü ve yakın tarihi ile dolu bir gezintiye çıkartıyor. Nazen Şansal’ın yazdığı “Zaman Makinesi”ni seslendirenler: Fatoş Muhtaroğlu, Feray Karahüseyin, İncilay Gök, Merin Olgun, Sezgin Keser, Sözalp Kahvaltıcı, Şifa Alçıcıoğlu ve Tahsin Oygar. Müziklerinin Sol Anahtarı’nın Kıbrıs şarkılarından seçildiği, afiş tasarımını Mustafa Batak’ın yaptığı oyunun kayıt ve ses montajı ise Ahmet Güvenler ve Tahsin Oygar tarafından gerçekleştirildi. afiş 3   afiş 4    

Biadına İsyan İnadına Özgürlük- İlke Olgun

By Şifa Alçıcıoğlu

01eylul2020 7

Argasdimizin son sayısında Feministiz sayfasında yer verdiğimiz makalemiz... 01eylul2020 7Biat, kelime anlamıyla taraflar arasında yönetilenin yönetene itaat edeceğini yazılı olmasa da kabul etmesidir. Bu itaat anlaşmasına uymayan tarafları bağlayıcı kanunlar olmasa da, yöneten yönetilenin üzerinde yaptırım uygulayabileceği ön kabulü ile davranır. Birisine veya bir şeye itaat ediyorsanız onun tebaası yani itaat edenleri arasına girersiniz. Erkek egemen toplumlarda biat etmesi beklenen güçsüz grup kadın olarak görüldüğünden kadınlara güçsüz oldukları ve emek yoğun çalışıp karar mekanizmaları gibi önemli konularda hep geri planda kalmaları çocuk yaşlardan itibaren öğretilmektedir. Toplumda erk sahibi olarak görülen erkek, kadının doğallığında biat etmesi gerektiğini bildiğini varsayar. Bu durum kadının biat etmesini kolaylaştırırken erkeğin de kadının üzerinde doğal olarak otorite sahibi olduğu hissini yaratır. Gücün kendisinde olduğunu hisseden erkek, iktidarını korumak ve resmileştirmek için bu tavrı sürdürmeye devam eder. Ortaçağdan beri insanların özgür birer birey olmaktan korktuğu ve özgür olma durumu bir gelişim olmasına rağmen bundan uzak durduğu gibi, bugün kadınlar da biattan kurtulmayı aynı şekilde korkutucu görüyor. Erich Fromm’a göre Ortaçağ toplumunu çağdaş toplumdan ayıran özellik, ortaçağ toplumunda bireysel özgürlüğün bulunmayışıdır. Bugünün çağdaş toplumuna geldiğimizde ise insanlar birçok alanda bireysel özgürlüklerini kazanmışken, ataerkil toplumlarda kadın hala daha hak ettiği özgürlük ve bağımsızlığa kavuşmuş değil. Ama bundan daha önemlisi ortaçağ insanının özgürlük korkusu gibi bugün kadının da biattan kurtulma korkusu kendine içkin bir şekilde var olmaya devam etmektedir. Bugün fikirsel olarak biattan kurtulup özgür bir birey olmak, her kadın için teoride anlaşılır ve kabul edilebilir bir şey olsa bile, biat etmek zorunda bırakıldığı; sevgili, baba, kardeş gibi feodal ve zorlayıcı bağlarının olduğu erkekler karşısında kendi özgürlüğünün önüne taşı-engeli kendisi mi koyuyor? Fikirsel anlamda özgürlükten ve biat etmemekten bahseden kadın bile, feodal bağlar ve tarihsel ezilmişliğin etkisi ve fikirsel özgürlüğünün pratiği ile neden çeliştiğini düşünürken buluyor kendini. Yine Fromm’un dediği gibi ırkçılık, dinsel gericilik, cinsiyetçilik veya benzeri bir düşünce ne kadar saçma ve aşağılayıcı olursa olsun kişinin yalnız kalıp özgürlüğü seçmesinin zorluğundan kurtulmak için sığınacağı bir liman haline geldiğini kabul etmeliyiz. Aynı şekilde kadın aşağılandığı, hor görüldüğü, itaat etmek zorunda kaldığı hatta şiddete maruz bırakıldığı bir durumda bile gerçekten yerinin kocasının yanı, babasının evi gibi düşüncelerin doğru olduğunu savunabilir. Bunun nedeni özgürlükle gelen sorumluluk ve toplumsal baskı ile itileceği yalnızlık ve dışlanmışlıktır. Burada yapılması gereken bu düşünceyi acımasızca yargılamak yerine örgütlülüğün getireceği güç ve güvenin yalnızlık korkusunu ortadan kaldıracağını hissettirmektir. Ama yalnızca bunun da yeterli olmayacağı yadsınamaz bir gerçektir. Sosyal devlet anlayışının oluşturulduğu, şiddet gördüğünde başvurabileceği etkin ve ciddi koruyucu önlemlerin alındığı, devlet tarafından açılan sığınma evlerinin olduğu, taciz, cinsel saldırı, tecavüz ve mobbing gibi durumlarla karşılaştığında korkmadan başvurabileceği bir adalet sisteminin oluşturulduğu durumda artık kadın için biat etmek tek seçenek olmayacaktır. Özgürleşirken yalnız olmayacağını da hissedecektir. Bir kimseye veya bir otoriteye biat etmeyi alışkanlık haline getirmiş toplumlarda tüm bireyler itaat etmesi gerektiği, kendi ayakları üzerinde duramayacağı algısıyla yetiştirilir. Bu tarz toplumlar hem ekonomik hem de kültürel olarak geri bırakılmış maddi ve manevi anlamda bağımlı konumda yaşamlarını sürdürür. Böyle bir ortamda kadın, toplumun geriye kalanından çok daha fazla ezilmektedir. Erkeğin ezdiği ve devletçe korunduğu bir ortamda, kadına biçilen roller gittikçe zorlaşıp ağırlaşacaktır. Hal böyle iken bizler için kurtuluş, ilk önce biat etmeyen, kendi ayakları üzerinde durabilen, sorgulayan bir toplum olmak için çabalamaktır. Toplumsal cinsiyet eşitliği algısını yaymak için hem kadınların hem de erkeklerin eğitilmesini sağlamak ayrıca arkamızda duracak adil bir devlet anlayışı yaratmak için uğraşmak, hem kendimiz hem de kız kardeşlerimiz için boynumuzun borcudur.      

Geçmişe Dönüş – Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_n

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_nArgasdimizin Kıbrıs Kültürü sayfasında eskiden kullanılan ev eşyalarını konu aldık. keyifli okumalar... İnsanlar alet kullanmaya başladıkları ilk zamanlardan bugüne hayatlarını kolaylaştırmak için çeşitli eşyalar ürettiler. Bu üretimlerde de doğa en büyük destekçileriydi. Çamuru kap kacağa dönüştürmekten, bir çalı veya dal parçasından süpürge yaratmaya değin modern aletlerin temelini hayatlarına sokmayı başardılar. Ülkemizde de doğada bulunan birçok bitki bu şekilde evin önemli eşyaları arasına girdi. Hurma dalından zembil, tülümbeden süpürge, kamıştan sepet, sazdan hasır olarak çıktılar karşımıza. Bazen de hayatımızı kolaylaştıran en önemli yardımcılarımız oldular. El makarnası yapımında makarnayı delikli açmaya yarayan dere yataklarında bulunan bitkinin saplarını “çöp” ya da “magarına çöpü” adını vererek kullandılar. Aynı bitkinin püsküllü cinsiyle ev süpürgesi yaptılar. Tarhana keserken kamış çubuklar yetişti imdada ya da bir taş parçası çekice dönüştü ellerde. Özellikle köy yaşamındaki mutfaklarla doğanın su götürmez bir ilişkisi vardı. Doğadan toplanılan çalı çırpıyla ocak yakılır, gonnara çaltısı ateşi harlardı. Gonnara daha çok ovalarda yetişen üstünde kahverengi meyveleri olan çok dikenli bir bitkidir. Meyveleri yaz bitimi sonbahar girişi vermeye başlar. Köy çocuklarının en tatlı yemişlerinden biridir. “Herkes gonnara yemez”mi* yer mi düşünedursun öksürüğe, yorgunluğa, kansızlığa hatta yaşlılığa iyi geldiği de söylenmektedir. 157443639_3682920461829407_8139400240145013131_nEskiden her ev, avlu, kapı önü hatta mahalle elle yapılan süpürgelerle süpürülürdü. O yüzden bu süpürgelere meydan süpürgesi de denirdi. Süpürge yapmak da zahmetli bir işti. Nenem dere yataklarında yetişen ve mis gibi tüten bir çalı cinsi olan maca bitkisini bir kazma yardımıyla kökünden söker, çatal uçlu bir değneğe(dayak) her iki kökü de yan yana gelecek şekilde ıspahoyla sıkıca bağlardı. (Şinyadan yapılan süpürgeler ise şinyadan yapılan iplerle bağlanırdı.) Süpürgenin ucunun yassı hale gelmesi için üstüne ağırlık oturtulurdu. Kötü ve dağınık görünen saçların maca süpürgesine benzetilmesi de buradan geliyor olabilir. Bir diğer süpürge ise tülümbe denilen çalıdan yapılırdı. Dağlarda ise şinyadan süpürge yapılırdı. Eskiden bol bol rastladığımız bu bitkiler gittikçe azaldı. Süpürgeler ise köylerde hala bazı mandıraları, bahçeleri temizlemeye devam etse de şehirlerde işlevsel olmaktan ziyade evlerin duvarlarını süsleyen eşyalara dönüştüler. foto kültürKalem adı verilen kara başağın saplarının boyanmasıyla yapılan sele, sepet ve siniler de duvarlarda süs olarak görmeye alıştığımız eşyalardan. Ama geçmişte şimdikinin aksine mutfaklarda oldukça fazla kullanılmaktaydılar. Özellikle yapılan hamur işleri daha pişirilmeden, geniş bir yüzeyi olan bu sinilerin üzerine konurdu.  Altına bir peşgir serilen malzemeler bu şekilde fırının ya da ocağın yolunu tutardı. Renk renk desenleriyle kadınların ellerinde şekillenen bu eşyalar Çatoz (Serdarlı), Görneç gibi köylerde hala üretilerek hem kültüre katkı sağlıyor hem de bir gelir kapısı yaratıyor. Köfün geçmişte özellikle üzüm bağı olanların kullandığı kamıştan örülen bir yük taşıma aleti olarak kullanılmaktaydı. Plastik kasaların kullanılmaya başlanmasıyla bu işi yapanların sayısı da gittikçe azalmış ve yok olmuştur. Zembil ise hurma dallarından örülen bir sepet biçimidir. O da naylon poşet kullanımının artmasıyla birlikte artık göremediklerimiz arasında yerini almıştır. Doğanın bize sunduğu bir diğer eşya ise dere kenarlarında yetişen süpürge otlarından yapılan yağ zembilidir. Özenle örülen bu zembil zamanla ipten zembillere dönüşmüştür. Bu süreçte gittikçe yok olan süpürge otlarını ve plastiğin insan üzerindeki etkisini söyleyebiliriz. Artık kullanılmayan bu malzemeler doğanın plastikle olan mücadelesinin başlangıç noktasıdır. Çünkü plastik, zamanla insanların en büyük “yardımcısı” olmuştur. Her ne kadar artık plastik kullanımı azaltılmaya, eskisi gibi file torbalar, kese kağıtları kullanmaya teşvikler başlansa da plastik malzemeleri kolay taşınır ve hafif olmaları yüzünden tercih eden insanlar, farkında olmadan doğanın desteğini de kaybettiler. Doğayla birlikte uyum içinde yaratılan bu malzemeler, insanların ihtiyaçlarının giderilmesinde önemli bir yer tutuyordu. Doğanın hakimi olmaya çalışmayı bırakıp onunla iç içe yaşamaya başladığımız an başka bir dünyanın kapılarını da aralamış olacağız. Günümüzde daha çok nostaljik bir öge haline getirilen ve her birinin yapımı çok büyük emek gerektiren bu eşyalar, bir zanaattı da aynı zamanda. Herkesin elinden bu işler gelmediği için bu konuda becerisi olanlara da bir gelir kapısı niteliğindeydi. Eskiden bin bir zahmetle yapılan bu eşyalar şimdikiler gibi kullanılıp atılmak yerine özenle temizlenip yıllarca kullanılarak her ihtiyaçlı anımızda elimizin altında bulundular. Artık onları bulamasak ya da yok olmaya yüz tutmuş olsalar da bir zamanlar bu küçücük adanın geçmişinde önemli bir yere sahiptiler.   *Herkes gonnara yemez: Bazı insanları dikkatsiz davrandıkları, iyi niyetli veya saf oldukları için kandırmak kolaydır. Ancak dikkatli davranan, şüpheci yaklaşan, araştıran, açıkgöz kişileri kandırmak mümkün değildir. Bu söz, yaptığın hilelerle ve oyunlarla herkesi aldatamazsın anlamında gelmektedir.  

Pandora’dan Pandemiye- Serap Kedi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandorasbox

Argasdi’nin 60. Sayısından mitlerle Pandemi’yi ilişkilendiren yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. pandorasboxGerek gözünüzün önünde dursun, gerek dünyanın bir ucunda olsun gerekse tarihimizden önceki herhangi bir zaman diliminde yaşamış olsun insanları anlamak için hikâyelerini dinlemek, yazdıklarını okumak, dilden dile bizlere kadar ulaşmış mitlerine kulak kabartmak gerek. İşte bu yüzden bize Pandemi karanlığında en lazım olan şeyin; umudun Yunan mitolojisindeki hikâyesiyle başlamak istedim yazıma. Mite göre, Prometheus –ki kendisi birçok anlatıda ilk devrimci olarak anılır- tanrıların insanlar üzerinde hüküm sürmesinden çok rahatsız olur. Eşitlik ve adil bir yaşam için tanrılara başkaldırır. Tüm haklar onlar için, tüm kaynaklar onlarınmış gibi yaşayan tüm egemenler gibi Zeus da bu duruma öyle kızar ki insanlığı ve insanlığın koruyucusu Prometheus’u cezalandırmak için ateşi saklayıp onları sefalete sürükler. Bizim devrimci Prometheus durmaz tabii ateşi tanrılardan çalar ve insanlığa geri verir. Zeus daha da öfkelenir ve Prometheus’u Kafkas Dağlarına sürüp sonsuz cezaya çaptırır. Tabii Zeus insanlar için de bir ceza düşünmüştür. Antik Yunan’ın ilk kadını Pandora’yı yaratıp elinde bir kutu ile insanlara yollar. Pandora’nın kulağına kutuyu açması için fısıldar Zeus. Pandora kutuyu açar ve bir anda kutunun içinde saklı olan hastalık, sefalet, ölüm, felaket, açlık dışarıya çıkar. Pandora olanları görünce korkuyla kutuyu kapatır. Ancak kutuda bir şey saklı kalmıştır: Umut. Peki, nedir bu umut? Antik çağlardan beri anlatılan, bizi belki de hayatta tutan ve yarınlara götüren bu umut ne? En önemlisi gülmeyi, sevişmeyi, şarkı çalmayı hiç bu denli unutmamışken nerede bulacağız biz bu kadar umudu? Birçok psikoloji, felsefe kuramcısı umut üzerine sayfalarca makaleler, kitaplar yazmıştır. Kısaca bir tanımlama yapmak gerekirse umut istekleri gerçekleştirmek yolunda bize motivasyon veren bir duygudur. Erich Fromm’a göre: “Umut etmek, bir var olma durumudur. Yoğun, ancak henüz harcanmamış etkin olma durumunun içsel olarak hazır olmasıdır. Umut, yaşamaya ve büyümeye eşlik eden, onunla birlikte bulunan bir ruhsal öğedir. Umut yok olduğunda, yaşam olgusal ya da gizil (potansiyel) olarak sona ermiştir. Umut, yaşamın doğasında, insan ruhunun dinamiğinde var olan bir öğedir.” Yani aslında bizim göğe bakarken, düş kurarken, keşkeleri düşünürken kullandığımız bir temadan fazlası, bizimle birlikte yaşayan dinamik bir olgudur. Umut sadece bize düş kurduran değil, aynı zamanda düşteki eyleme hazır kılan bir olgudur. Bu kavram bizim ait olduğumuz sınıftan ya da toplumdan bağımsız olan bireysel bir kavram değildir. Örnek verecek olursak; Pandemide işsiz kalıp evine ekmek götüremeyen bir işçinin ya da o ekmeği satamayan esnafın içinde bulunduğu umutsuzluk durumu sahip olduğu kişisel potansiyelle doğrudan ilgili değildir. Yaşamın her döneminde ve her alanında hissettiğimiz bu sınıfsal fark, Pandemi döneminde de kendini sendikasız özel sektör çalışanlarının mağduriyeti olarak, Pandemi hastanesinin eksikliği olarak, hastalık ya da açlık seçenekleri arasında bırakılan halkın çilesi olarak, bu ekonomik kriz içinde dövizde ve zamlarda kendini hiç olmadığı kadar şiddetli göstermiştir.  Haliyle yalnızca bireysel potansiyele bağlı olmayan bu dinamik olgu da yaşamımızın birçok anlamda tehlike altında olmasıyla azalma hatta tükenme noktasına gelmiştir. Burada hatırlamamız gereken, sadece ülkemizde değil tüm dünyada Covid-19 gerçeğinin uzunca bir süre aramızda olacağıdır ama Covid-19’un varlığını kabul edip onunla yaşamaya alışmak, mağduriyetlere ve çaresiz bırakılmaya alışmakla çok farklı şeylerdir. Çünkü çaresizlikle ve bizi ona mahkûm edenlerle mücadele edilir ama çaresizliğe alışmak demek az önce Fromm’dan da alıntıladığım gibi insan ruhunun dinamiğinde hâlihazırda var olan umudun yok olması yani yaşamın potansiyel olarak son bulması demektir. İşte tam da bu noktada aslında Zeus’un insanlığa yaptığı gibi bizi sefalet ve hastalık içinde yaşamaya mahkûm eden bu düzene alışmak yerine umudu kuşanıp mücadele etmenin her zamankinden daha gerekli olduğunu hep birlikte deneyimledik. Mücadele derken Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş imgesinden bahsediyorum. O ateş bizim kamusal sağlık hizmetimiz, özel sektördeki sendikamız, Pandemi nedeniyle işe gidemezken güvencede olma hakkımız, Pandemi hastanemizdir. O ateş bizim kumarhanelerden daha kıymetli olan hayatımızdır. Ve o ateşi bizden çalanlardan geri almak hepimizin görevidir. Belki Arakhne gerçekten de Athena tarafından bir örümceğe dönüştürülmemiştir ama antik çağlardan beri sınıfsal fark yüzünden adil olmayan yarışlar hep vardı. Belki Medusa gerçekten yılan başlı bir gorgona dönüşmemişti ama eril zihniyet yıllar boyu hep kadını cezalandırmıştı. Belki Prometheus’un çaldığı gerçekten de ateş değildi ama o egemenlere karşı direnmişti. Yani diyeceğim o ki belki de Pandora’nın kutusu biziz ve etrafımızda kol gezen bunca kötülüğe rağmen umudu içimizde saklı tutmak yerine, kendi hırsları ve açgözlülüklerinden ötürü bize ceza gibi bir hayatı reva gören egemenlere karşı kullanıp mücadelemizi büyütmeliyiz.

Nazım, Umut ve Mücadele – Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n " İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder!" Argasdi'nin son sayısında yer alan ve aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu tarafından yazılan "Nazım, Umut ve Mücadele" makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Usta şair Nazım Hikmet Ran’ın, Kuvayi Milliye Destanı’nda geçen bir mısrası vardır. Destan’ın Büyük Taarruz bölümünde anlatılan İzmirli Ali Onbaşı’dan bahsederken şöyle der Nazım; “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.” İlk bakışta birçoğumuzun yadırgayacağı bir sözdür bu, çünkü günlük hayatta bize benimsetilen ve çok da üzerinde kafa yormadan kabul ettiğimiz şey; önce duygu/düşüncelerin geldiği, davranışlarımızın da bu duygu/düşüncelere göre şekillendiğidir. Descartes idealist felsefenin temel kabulü olan bu fikri 1637’de “Cogito ergo sum” yani “düşünüyorum öyleyse varım” diyerek ifade etmiştir. Nazım buna da itiraz eder; Rubailer isimli eserinde şöyle diyecektir: “Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız. Hep hısım akrabayız. Ey güneş gözlü sevgilim, ‘Cogito ergo sum’ değil. Bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz.” Nazım Hikmet idealist düşünce ile hesaplaştığı Berkley isimli şiirinde “fikri evvel gören her felsefenin, safsata iklimidir yelken açtığı yer” diyerek, bu konudaki görüşünü net olarak ifade etmiştir: Önce eylem sonra duygu gelir, önce madde sonra düşünce vardır!   Mücadele Bir Tercihin Sonucu Değildir “Boşuna uğraşıyorsunuz” ve “bu memlekette hiçbir şey olmaz” gibi cümleler, ülkemizde herhangi bir konuda en ufak bir itiraz veya çaba harcayan herkesin sık sık karşılaştığı sıradan ifadelerdir. Bu cümleleri kuranlar, değişime yönelik bir umut göremediklerini ifade etmeye çalışırlar. Eğer mücadelenin sonucunda değişim olmayacaksa, o zaman mücadele etmeye de gerek yoktur! Bu yaklaşımın gözden kaçırdığı birkaç nokta vardır: Öncelikle tarihteki gerçek mücadelelerin hiçbirisi bir tercihin ürünü olmamıştır! “Mücadele mi etsem yoksa boş mu versem” sorusunu kendine sorma lüksü olanlar, çoğunlukla mücadele etmemeyi tercih ederler. Bu soruyu kendine sorma lüksü olanların çok küçük bir azınlığı mücadeleye katılır. Bu da çok doğal bir şeydir, çünkü mücadele insanın varoluş amacı değildir! Mücadele bir “tercih”, hesap-kitap sonucu karar verilen bir “yatırım” değil; zorunluluktur. Batan bir gemiden kurtulan bir kişinin “yüzme biliyor muyum, bilmiyor muyum; karaya ulaşmak için kat etmem gereken mesafeye gücüm yeter mi” diye kendine soru sorma lüksü yoktur! Gemisi batan bir insan, her halükarda boğulmamaya çalışır! Boğulmama umudu olduğu için değil, boğulmamak için!   Mücadele Olmadan Başarı Olmaz Herhangi bir mücadelenin eninde sonunda kaybedileceği ön kabulü ile önceden değerlendirme yapma lüksü olanların, ortada bir umut olmadığını hatırlatma şansını kullananların gözden kaçırdığı bir diğer nokta; tarihte başarıyla sonuçlanmış her girişimin, öncesinde başarısızlıkla sonuçlanmış yüzlerce denemenin ardından geldiğidir. Uçak bir defada yapılmamıştır, ampul tek seferde icat edilmemiştir, Amerika kıtası bir defada keşfedilmemiştir, kölelik bir günde kaldırılmamıştır, halkın seçme seçilme hakkı, demokrasi ve insan hakları tek seferde elde edilmemiştir. Rahatlıkla uzatabileceğimiz bu listedeki her bir başarı, yüzlerce başarısız girişimin ardından kazanılmış; bazılarına başka hedeflere varmak için yürütülen mücadelelerin sonucunda istemsizce ulaşılmıştır. Resmi tarihte başarıya ulaşmış son girişimler anlatılır ancak bu girişimleri yürütenlere, önceki başarısızlıkları örnek göstererek “eylemsizlik” telkin eden “umutsuzluk kumkumalarından” pek söz edilmez. Oysa sosyal medyada dolaşan anonim bir sözde de ifade edildiği gibi; “mücadele edenler her zaman kazanamazlar ancak kazananlar her zaman mücadele edenlerdir.” Bana sorarsanız, yüzlerce kez mücadele edip kaybetmiş olanlar, son kazanımın da kazananlarıdırlar! Yani başarı ile sonuçlanmış her mücadele, tarihteki öncüllerinin de kazanımıdır!   İnsanlar Mücadele Ettikleri İçin Umut Eder Mücadele etmek için “umut” arayanların gözden kaçırdığı diğer nokta ise; mücadelenin umuttan değil, umudun mücadeleden doğduğudur! İnsanlar umut ettikleri için değil, başka bir seçenekleri olmadığı için mücadele ederler. Mücadele etmeme lüksü olanların çok küçük bir azınlığı da; onlara hak verdiği veya davalarını doğru bulduğu için bu mücadeleye katılır. Bu noktaya kadar, mücadelenin veya mücadeleye katılmanın “umut etmek” ile bir bağlantısı yoktur. Umut, mücadele içerisinden doğan ve mücadeleden beslenen bir duygudur: Mücadelenin kaynağı değil ürünüdür; nedeni değil sonucudur! İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder! Tıpkı Nazım’ın şiirindeki Ali Onbaşı gibi... Nazım Hikmet ile başladık, onunla bitirelim; Nazım belki en umutsuz şiirinde bile, umut arayışı için insanın ötesine bakmayı reddedecek ve şöyle diyecektir: “İşler atom reaktörleri işler, yapma aylar geçer güneş doğarken. Ve güneş doğarken hiç umut yok mu? Umut, umut, umut… Umut insanda.”      

Mücadeleyi Sokakla Ören Umut Bekçileri: Halkevleri- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

halkevleri logo

Bellek'te bugün-19 Şubat 1932: Türkiye’de Halkevleri kuruldu. Türkiye’deki devrimci mücadelenin önemli odaklarından biri olan yoldaş örgütümüz Halkevleri'nin tarihsel yolculuğunu   anlatan yazımız Argasdi'nin Bellek sayfasından sizlere ulaşıyor.“Halkevleri tarihtir; onurlu bir yürüyüşün aydınlık tarihi. Hiçbir baskıya boyun eğmeyen eşitlik, özgürlük, barış mücadelesinin tarihi. Kitaptır, kütüphanedir, tiyatrodur, sanattır Halkevleri.” halkevleri logoHalkın Muhalefet Evleri kısaca Halkevleri adlı kardeş örgütümüz bundan tam 89 yıl önce 19 Şubat 1932 tarihinde yola çıkmış ve günümüze kadar her zaman mücadelesini sokakta örgütlemiştir. Hiç yılmadan, umudunu kaybetmeden faşizme, gericiliğe, baskılara, emperyalizme karşı; eşitlik, özgürlük ve barış için direnmiş ve direnmeye de devam etmektedir. Halkevleri sokak eylemlerinin yanı sıra sanat ile direnişe de inanan örgütlerdendir. Eğitim, aydınlanma, sanat ve kültür örgütü Halkevleri, Türkiye geneline yüzlerce kütüphane ve tiyatro salonu kazandırmıştır. İlk kurulduğunda, dil, tarih ve edebiyattan güzel sanatlara, spordan müze koluna kadar birçok dalda faaliyet yürüten Halkevleri, 1951 yılında kapatılmasına değin kurmuş olduğu halk odaları ile de binlerce kişinin okuma yazma öğrenmesine vesile olmuştur. 1951 yılında dünya genelinde yeniden şekillenen ABD emperyalizminin egemenliği altına giren Türkiye ”de ise  gericilik gittikçe yükselmeye başlamıştır. Halkevleri kapatılmış, dernek binaları talan edilmiş, kitapları yakılmış, tiyatro salonları yıkılmıştır ancak bu durum Halkevler”inin yetiştirdiği devrimcileri yıldıramamıştır. Demokrat Parti iktidarıyla Halkevleri’nin birinci dönemi kapanırken, Halkevleri’nden yetişen emekçi halkın mücadeleci ruhu 1963’te ikinci diriliş dönemini başlatmıştır. Bu dönemde, Halkevleri örgütünün yeniden doğuşunu sağlayan esas etken, devlet desteğinin olmadığı koşullarda, emperyalizme, gericiliğe ve faşizme karşı yükselen halk mücadeleleri olmuştur. Bu aşamada artık Halkevleri bağımsız bir demokratik kitle örgütü olarak tekrardan büyümeye başlamıştır. 1960 ve 70’lere damgasını vuran bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Halkevleri, emekçi halkın önemli bir gücü olarak yer almıştır ve ne 1971 muhtırası ile yaşanan tutuklamalar ne kapatma kararları ne de 12 Eylül faşizmi Halkevleri’nin ikinci diriliş dönemini bitirebilmiştir. Ancak 12 Eylül 1980 darbesiyle toplumsal yaşamın ilerici bütün unsurlarını yok edip, yeni kuşakları gericileştirmek, apolitik bir toplum yaratmak hedeflenmekteydi. Bu bağlamda Halkevleri kapatılmış, yöneticileri tutuklanmış ve mal varlığına el konulmuştu. 1980 darbesinden 7 yıl sonra, Halkevciler yeniden yola koyulmuştur. Artık koşullar daha zor, imkânlar daha kısıtlıdır ancak mücadele içerisinde kazanmış oldukları birikimler onları bu yola yeniden çıkmak için cesaretlendirmiştir. İkinci diriliş döneminde pekişen bir halk örgütü olma özelliği, her türlü olanaksızlığı, zorluğu, baskıyı yenmek için yeterli inanç, kararlılık ve gücü beraberinde getirmiştir. Üçüncü  diriliş döneminde temelini yoksul mahallelere atan Halkevleri, 1980 karanlığını dağıtan emek ve demokrasi hareketi içerisinde özgün bir yeri temsil etmeye, “Halkın Muhalefet Evleri” olarak anılmaya başlanmıştır. 1990’larda Halkevleri bir taraftan ülkede yükselen kirli savaş ortamında ve Susurluk gerçeğinin ortaya serilmesi sürecinde demokrasi cephesinin önemli bir bileşeni olmuş diğer taraftan da yaşanan neoliberal dönüşüme karşı ilk tepkiyi vererek “Parasız Eğitim, Parasız Sağlık” kampanyalarıyla, yoksul emekçilerin hak mücadelelerini ve dayanışmasını örmeye başlamıştır. İşte bu süreç, özellikle 1996 sonrası atılan adımlar, bu köklü örgütü Türkiye’nin en genç ve özgücüne dayanan dinamik örgütlerinden biri haline getirmiştir. 2000’ler ortasında Halkın Hakları Mücadelesi olarak tarif edilecek mücadele çizgisi;  eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, doğanın gasp edilmesine karşı ve bu hakların kamusal bir biçimde sağlanmasını talep eden bir hareket olarak yaşanmıştır. Bugün uygulanan neoliberal politikalarla kamu ortadan kaldırılmakta, kamusal haklar yok edilmekte, halkın tüm yaşamsal hakları metalaştırılmaktadır. Eğitimden sağlığa, derelerden kentlere kadar tüm kamusal hizmetler AKP eliyle sermayeye peşkeş çekilmektedir. Halkevleri neoliberal saldırılara karşı direnişi halkla birlikte örgütlemekte; evde, işte ve yaşamın her alanında yeni toplumsal mücadele dinamiklerinin ana merkezi olmakta , yaşamları egemenlerin çıkarları tarafından tehdit edilen herkes için Halkevi çatısı adres olmaya devam etmektedir.   Kaynak: http://www.halkevleri.org.tr/

Çocuklarınıza Yaşanabilir Bir Ülke Bırakacak Mısınız?- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto (3)

foto (3)"UMUT bitmez MÜCADELE sürer" dosyasıyla 60. sayısındaki Argasdi'den; çocuklarımıza nasıl daha yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmalıyızı tartıştıran  makalemiz, aktivistimiz Mehmet Adaman'ın kaleminden sizlere ulaşıyor. Evde kalın, Argasdi'yle kalın... Kıbrıs’ın kuzeyinde, her yeni güne neredeyse yeni bir krizle uyanıyoruz. Bazen siyasi bir krize şahitlik ediyoruz. Bazen ekonomik kriz ön plana çıkıyor, ben de buradayım diyor. Aslında ülkemizde, neredeyse kendimizi bildik bileli ikisi de hep var. Daha doğrusu, ülkemizde krizden çok ne var da diyebiliriz. Hepsi de yaşamımızın bir parçası oldu. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamak demek, krizlerle yaşamak demek aslında. Peki bu krizlere karşı halk olarak bizim tepkimiz ne oluyor? Sadece bir sinema filmi izler gibi izliyor muyuz, yoksa yaşanan krizlere karşı taraf oluyor muyuz? “Ben tarafsızım” sözü, çoğu zaman bir iyi niyet göstergesi olarak sunuluyor. Oysa ki hayatın hiçbir anında, hiçbir olay karşısında tarafsız olmak mümkün değildir. Tarafsız olmak demek, dolaylı olarak güçlü olanın yanında yer almak demektir. Bizi ezenlere karşı sessiz kalmak, onların düzenine katkı sağlamak anlamına gelir. Bizler, daha yaşanabilir bir dünya ama öncesinde daha yaşanabilir bir ülke için mücadele etmeliyiz. Buna mecburuz. En başta da çocuklarımız için... Bir anne veya bir babanın en değerli varlığı çocuklarıdır. Herkes çocuğunun geleceği için uğraşır, kaygı duyar. Onlara bırakabileceğimiz en değerli miras ne para ne de puldur. Çocuklarımıza bırakacağımız daha yaşanabilir ülke, bizim onlara en büyük mirasımız olacak. Onuruyla yaşayabileceği, ezilmeyeceği, daha iyi bir yaşam için vatanından göç etmek zorunda kalmayacağı bir ülke bırakmak, evlatlarımıza verebileceğimiz en büyük hediyedir. İşte bu yüzdendir ki hiçbir krize karşı, hiçbir toplumsal soruna karşı “tarafsız” olmak gibi bir lüksümüz yoktur. Çocuklar, ülkemizin geleceğidir. Şu anda ülkemizde yaşayan her bir çocuğun ne durumda olduğunun kaygısını ensemizde hissetmeliyiz. Peki, ülkemizde yaşayan çocuklar ne durumda? Eğitimden başlayacak olursak, söylenecek çok söz var. Yoksul aile çocukları ile orta sınıf veya varlıklı aile çocukları arasında büyük bir fırsat eşitsizliği olduğu aşikârdır. Özellikle son dönemde yaşadığımız Pandemi sonucu oluşan yeni durumda, bu eşitsizlik bir o kadar daha artmıştır. Satın alması gereken okul üniformasından, derslerde okuyacağı kitaplara kadar her şeyin paralı olduğu, sadece parası olanın daha fazla fırsata sahip olabildiği eğitim sistemimizde yoksul aile çocukları büyük bir haksızlığa uğramakta, adeta geri plana atılarak görmezden gelinmektedir. İş yerinde patronu tarafından ezim ezim ezilen anne babaların evlatları da okullarda, eğitim sistemi içerisinde bizzat devlet tarafından ezilmektedir. Peki, bu çocuklar bizim çocuklarımız değil midir? Bu çocukların, her çocuk gibi eğitim alma hakkı yok mudur? Evinde ailesi veya yakınları tarafından sistematik olarak şiddete uğrayan, doğru şekilde gelişimine engel olunan, çocukluklarını yaşayamayan evlatlarımıza, Sosyal Hizmetler Dairesi ne kadar sahip çıkabiliyor? Ülkedeki neredeyse her devlet kurumu gibi Sosyal Hizmetler Dairesi’nde de ciddi bir organizasyon sorunu bulunmaktadır. Bizler bu çocukların bir kenara atılmasına, kaderine terk edilmesine seyirci kalmamalı, devlete sürekli olarak bu çocuklara bakmak, sıkıntılarına çare üretmek zorunda olduğunu hatırlatmalıyız. Çağlayan Çocuk Yuvası ve benzeri kimsesiz ve korunmaya alınmış çocuklara yuva olan kurumların durumu da maalesef hiç iyi değildir. Gerek maddi, gerekse de manevi olarak birçok sorunla boğuşan bu kuruluşlara, devletin katkısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Devletin yapması gereken, bu kuruluşların maddi açıklarını kapatmak için sağda solda adeta bağış dilenmelerini izlemek yerine, bu kuruluşlara destek olmaktır. Ülkemize gerek narenciye kesim ekiplerinde çalışmak, gerekse de başka işlerde çalıştırılmak üzere Türkiye ve diğer ülkelerden getirilen, karın tokluğuna çalıştırılarak, insan onurunu ayaklar altına alan yerlerde kalmak zorunda bırakılan işçi çocuklarının durumu ise tam anlamıyla içler acısıdır. Bazılarının okula gönderilmeyip çalışmak zorunda bırakılması bazılarının ise ailelerinin çalışma izni olmadan “kaçak” durumuna düşürülmesinden dolayı okula kayıt bile olamamaları da cabası. Bu çocukların, bizlerden uzak yerlerde yaşamaları onları görmeyeceğimiz, yokmuş gibi davranacağımız anlamına gelmez. Bu konuda ortada büyük bir insanlık ayıbı vardır ve buna karşı çıkmak vicdan sahibi her insanın yapması gereken bir şeydir. Devletin ilgili tüm kurumlarının bu konuyu ciddiyetle ele almalarını, gerekli denetimleri yapmalarını isteyip, bu konuda zorlayıcı olmalıyız. Çocuklarımızın bilimsel eğitimle yetiştirilmeleri de çok önemli bir konudur. Türkiye’den adamıza dayatılan gericilik politikaları nedeniyle çok yaygın bir şekilde her türlü maddi desteği de arkasına alarak yapılan kuran kursları mücadele edilmesi gereken çok önemli bir sorundur. “Ben çocuğumu göndermiyorum, göndermek isteyen göndersin, bana ne” demek oldukça bencilce ve sığ bir görüştür. Çünkü bilimsel eğitimle değil, gerici hurafelerle yetişen çocuklar, ülkemizin de gelecekte ne duruma geleceğinin habercisidir. Sadece kendi çocuğunuzu korumak, hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Tüm bunların yanında çocuklarımızı, gelişim psikolojisinden bihaber, gerekli pedagojik formasyonu olmayan Kuran kursu hocalarına emanet etmek bu çocukların, izleri hiçbir zaman silinmeyecek psikolojik yaralar almasına da davetiye çıkarmaktadır. Ülkesinin geleceğini düşünen her insanın bu noktayı da gözden kaçırmaması ve bu konuda mücadele etmesi gerekir. Çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmak için hiçbir konuya karşı tarafsız olmamalıyız. Taraf olup, doğrudan yana mücadele etmeliyiz. Bütün mesele budur. Gerisi lafügüzaf.  

Tiyatrodan Yaşama – Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

argasdi 60.sayı tiyatro görsel

"Tiyatrodan Yaşama" tiyatronun Pandemiyle mücadelesine güzel bir ışık tutuyor. Argasdi'nin 60. sayısında, Sanat sayfasında yer alan makaleyi aktivistimiz Sezgin Keser kaleme aldı. Evde kalın, Argasdi'yle kalınargasdi 60.sayı tiyatro görsel... Yaklaşık bir yıldır tüm dünyayı kasıp kavuran Pandemi içinde yaşamaya çalışıyoruz. Virüsün nereden, nasıl çıktığı tartışmaları artık pek konuşulmazken bugünkü yaşantımızda yarattığı etkiler ve geleceğimizi nasıl etkileceyeği daha çok dert edilmeye başlandı. Bir ülkeden başka bir ülkeye geçişte uygulanan karantinalar, sokağa çıkma yasakları, sosyal ve kültürel alanların tedbir amaçlı kapatılması gibi birçok önleme alışmaya çalışıyoruz ama bir yandan da bu önlemlerin bazılarını kabulleniyor, bazılarını da kabullenemiyoruz. Mesela kendi ülkemizi ele alırsak; adaya girişte uygulanan karantinayı onaylarken bu kadar zamandır Pandemi önlemleri alınarak açık tutulabilecek tiyatroların, gece kulüpleri ve casinoların açık olmasına rağmen, kapalı olmasını kabullenemiyoruz. Bu kabullenmeyiş de bir tepkiye evriliyor ve bu tepki de tiyatroların açık kalması için bir mücadeleye dönüşüyor. Kimileri için anlamlı kimileri için gereksiz bir mücadele…   “Koyun can derdinde, kasap et derdinde” mi? Ortalıkta virus kol gezinirken, birebir temastan kaçmak gerekliyken, hele ki kış döneminde kalabalık ve kapalı ortamlara girilmemeli derken tiyatroların açılmasını istemek deliliktir ya da saçmalıktır diye düşünülebilir. Millet canının derdindeyken, asgari ücrete zam yapılmamışken, kadınlar Pandemi sürecinde şiddete (ekonomik, fiziksel, psikolojik) daha fazla maruz kalmışken, ülkeyi yönetenler tarikatlarda fink atarken, çocuklar ve gençler eğitimde geri kalmışken, 40 günde yapılacak Pandemi hastanesi yılan hikayesine dönmüş ve seçim malzemesi haline getirilmişken, halkın iradesi yok sayılmışken kim ne yapsın tiyatroyu da denilebilir. Aslında tam da bu sebeplerden kim ne yapsın tiyatroyu demek yerine tiyatroyu yaşatmalı, daha güzel günler için umudumuzu yitirmemeliyiz. Bu kadar sorun ve sıkıntıya karşı sesimizi çıkarmak, çözümler üretmek ve çözümlerimizi hayata geçirmek için, bu çarpık düzenin savunucularını eleştirmek, korkutmak ve düzeni değiştirmek için tiyatroya ihtiyacımız var. Gece kulüpleri açıkken tiyatroların kapalı olmasını mizahi ve eleştirel bir şekilde tiyatrodan başka neyle anlatabiliriz? Kadınların, çocukların, mültecilerin yaşadıkları zorlukları sözsüz ve sessiz bir şekilde tiyatro dışında başka hangi yolla toplumun gözleri önüne serebiliriz? İrademizi hiçe sayıp bizi himayeleri altına almaya çalışanlara karşı en yaratıcı ve sert şekilde tiyatro dışında başka nasıl tepkimizi gösterebiliriz ki? Yani kısacası bu hikayedeki kasap et derdinde değil, onurlu ve insanca bir yaşam derdinde...   “Onlar Ümidin Düşmanıdır Sevgilim” Covid-19 insanlık tarihinin ne ilk virüsüdür ne de son virüsü olacaktır. Tarih boyunca çeşitli virüslerle mücadele edilmiş ve yaşamaya bir şekilde devam edilmiştir. Aniden bir bombanın patlamasıyla ölünebilecek savaş dönemlerinde bile tiyatro oyunları yazılmış ve oynanmıştır. Çünkü insanların yaşamaya devam edebilmeleri için akıl sağlıklarını koruyabilmeleri için üretmeye ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla tiyatro hem o günün mücadelesidir hem de daha güzel bir geleceğin umududur. Ülkemizde Pandemi koşulları bahane edilip tiyatroların uzun süre kapalı kalmasının tek açıklaması tiyatronun ülkedeki sermaye iktidarının cebini dolduracak bir alan olmaması ve tiyatronun eleştirici, dönüştürücü gücünden korkuluyor olmasıdır. Hem ideolojik olarak gelişimimiz hem de psikolojimiz için tiyatroların gerekli tedbirler alınarak açık kalması bugün bizlerin vereceği bir mücadeledir ve bu mücadele yarının başka umutlarını yeşertecektir.    

Barış Umutları Bitti mi? – Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

129873376_175785894266711_1892466403070386413_n

Argasdi'nin 60. sayısında yer alan makalemiz aktivistimiz Mustafa Keleşzade'nin kaleminden sizlere ulaşıyor. "Barış Umutları Bitti mi?" 129873376_175785894266711_1892466403070386413_nCumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mustafa Akıncı’nın kaybetmesi ile bir hayal kırıklığı ortamı oluştu. “Her şey bitti” sesleri yüksek perdeden seslendirilmeye başlandı. Peki, durum gerçekten de böyle mi? Adanın bölünmesinden bugüne 47 sene geçmiş durumda. Bu senelerin 37’sinde Cumhurbaşkanlığı koltuğunda “çözümsüzlük çözümdür” diyen kişiler oturdu. Sadece 10 senesinde ise Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı oturdu. Daha da ilginci ise Kıbrıs’ta çözüm ve barış için Kıbrıs’ın kuzeyinde on binlerce kişilik mitinglerin yapıldığı, tartışmasız en güçlü nabzın olduğu yıllarda, yani 2000’li yılların ilk yarısında Cumhurbaşkanlığı koltuğunda yine bir “çözümsüzlük çözümdür”cü oturmaktaydı. Hem de 2000 yılında gerçekleşen seçimin ilk turunda yarış, barış yanlıları ile barış karşıtları arasında da geçmemişti. İki çözümsüzlükçü aday Denktaş ve Eroğlu seçimlerin ilk turunda yüzde 80’e yakın oy almıştı. Bu seçimde barış yanlısı diyebileceğimiz iki aday olan Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı’nın toplam oyu ise yüzde 21’de kalmıştı. 2020 seçimlerine benzer şekilde dış müdahalelerin damga vurduğu ve Derviş Eroğlu’nun “Peşimde 42 tane MİT ajanı dolanıyor” diyerek ikinci turunda çekildiği seçimi hükmen statükonun “has adamı” Denktaş kazanmıştı.  Fakat ne olmuşsa olmuş daha beş yıl geçmeden gerçekleşen Annan Planı referandumunda Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i federal bir çözüme evet demiş, Denktaş ilk seçimlerde aday dahi olamamıştı. Gerçekten nasıl oluşmuştu bu durum?  2000’li yılları Kıbrıslı Türk halkı bugün olduğu gibi baskıların ve ekonomik zorlukların içerisinde karşılamıştı. Türkiye’de ise aynı dönem, emperyalizmin neoliberal dönüşüm politikalarına denk gelmiş ve bu yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılayamayan iktidar bloğu içerisinde bir dağılma yaşanmış ve başını neoliberal İslamcı AKP’nin çektiği yeni bir iktidar bloğunun oluşumunun adımları atılmıştı. Bu koşullar karşısında ise Kıbrıs’ın kuzeyinde sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve partiler seçimlerde alınan sonuçlarla pes etmek yerine, baskılar ve yaşanan başta mudi krizi gibi ekonomik sorunlara karşı oluşan tepkiyi sokakta örgütleme yolunu seçmişti. Türkiye’de yeni iktidar bloğu kurulurken yaşanan boşluk ve nispi demokratik ortam da Kıbrıs’ın kuzeyinde statükonun yıkılması için bir fırsata dönüşmüştü. Böylece yıkıcı bir seçim sonucunun ardından barış için umutların doruk noktasına çıktığı bir süreç yaratılmıştı. Peki, bugün ne durumdayız? Bugün ile 2000’li yılların başının benzer pek çok yönü var. Bu benzerliklere geçmeden önce bu görüşe karşılık “ama nüfus yapısı değişti” diyenlere istatistiki bir cevap vereyim. Ersin Tatar seçimlerin ikinci turunda 67 bin oy aldı, Annan Planı’nda çıkan “evet” oyu rakamsal olarak 77 bindi. Yani ortada istatistiki olarak böylesi bir durum yoktur. Ayrıca böylesi bir argüman siyasi ve sosyolojik bir karşılığa da sahip değildir; Annan Planı’nda kökeni fark etmeksizin Kıbrıslı Türk halkının yüzde 65’i evet demişti. Belki de en çok göçmen insanlar federal bir Kıbrıs için o dönem umutlanmıştı. Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulu statüko halkın geneline zarar vermekle beraber, adanın güneyine dahi geçemeyen Türkiye kökenli emekçi insanımıza en büyük zararı vermekte ve izole durumu yaratmaktaydı. Bu durum halen sürmektedir. “Nüfus yapısı değişti” cümlesi umutsuzluğa zemin hazırlamak veya mücadeleden kaçmak için kullanılan sinik bir argümandan öte bilimsel bir zemine yaslanmamaktadır. Bugün 2000’li yılların ilk dönemlerine benzer bir ekonomik krizin içerisinden geçmekteyiz. O dönemin mudi krizinin yerini bu dönemde kredi borçlusu bir toplum ve döviz krizi almış durumdadır. Toplumsal sıkışmışlık ise pandemi döneminde geçiş noktalarının da kapanması ile üst noktaya ulaşmıştır. 2000 seçimlerinde Eroğlu’nun seçimlerden çekilmesi ile ortaya çıkan irade müdahalesinin daha da katmerlisi 2020 seçimlerinde Akıncı’ya karşı uygulanmış durumdadır. Türkiye’de iktidar bloğu ise 2015 yılından beri sallanmaktadır. Bugün MHP ve eski iktidar bloğu kirli bir ittifak yapmadan ayakta duramaz hale gelmiş ve kaybettiği halk desteğini milliyetçilikle saldırganlaşarak dengelemeye çalışmaktadır. Bu çabası ise hem ekonomik krizi derinleştirmekte, hem de dış politikada her geçen gün daha fazla düşman edinmesine sebebiyet vermektedir. Yani Türkiye’de iktidar bloğu sallanmaktadır. 2000’li yıllar ile bugün arasında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da vardır. Öncelikle 2000 seçimlerinde iki çözümsüzlükçü aday arasında seçim yapılması dahi engellenen Kıbrıslı Türk halkı bu sefer barış ve iradeyi seçimlerde tüm baskılara rağmen ikinci tura taşıyabilmiştir. Eroğlu gibi baskılara karşı çekilmeyi tercih eden bir aday yerine ilk kez sonuna kadar gidip onurlu bir mücadele deneyimini toplumun kazanımı olarak elde eden bir adayla seçimlere girilmiştir. 2000’li yıllarda siyasi egemenlik, renksiz, kokusuz bir çözüm söylemine mücadeleyi hapseden CTP’de iken, bugün halka yönelik tüm dayatmalara karşı mücadeleyi hedefine koyan, “biat değil özgürlük” diyen, “Ankara Elini Yakamızdan Çek” diyen bir siyasi öznenin oluşumu görülür şekilde gerçekleşmektedir. Yani 2000’le koşullar itibarı ile benzer bir mücadele zemini varken, daha gerçekçi ve korkusuz bir siyasi öznenin mücadele içerisinde oluşma olasılığı bu dönemin karakteristiği olarak şekillenmektedir. 10 Kasım’da neredeyse kendiliğinden gelişen “Demokrasi ve İrade Mitingi”, 15 Kasım’da Tayyip Erdoğan’ın adaya geldiği gün Bağımsızlık Yolu’nun çağrısı ardından ilerici örgütlerin ortak organizasyonuna dönüşen ve yasaklara rağmen yapılan “Emek, Demokrasi, İrade” eylemi göstermektedir ki sokak da yine mücadelenin merkezi haline dönüşecektir. Bu çerçevede “barış umutları bitti mi?” sorusuna cevap verecek olursak,  umutsuzluğu değil mücadeleyi seçerseniz bağımsız ve halkları kardeş bir Kıbrıs için yürünecek açık bir yolumuz var.  

Baraka Tiyatro Ekibi’nden “Zaman Makinesi” İsimli Podacto (Radyo Tiyatrosu)

By Nazen Şansal

hqdefault

görsel

Baraka Tiyatro Ekibi, salonlarda seyirci ile buluşmanın mümkün olmadığı Pandemi koşullarında, tiyatro severlere ulaşmanın bir aracı olarak radyo tiyatrosu hazırlıklarını tamamladı. Podacto olarak da tanımlanan kulak tiyatrosu, önümüzdeki günlerde çeşitli ses platformlarından ve Baraka Kültür Merkezi’nin sosyal medya hesaplarından dinleyicilerin beğenisine sunulacak. Ayrıca radyo kanallarına da dağıtımı yapılacak. Nazen Şansal’ın yazdığı “Zaman Makinesi”ni seslendirenler; Fatoş Muhtaroğlu, Feray Karahüseyin, İncilay Gök, Merin Olgun, Sezgin Keser, Sözalp Kahvaltıcı, Şifa Alçıcıoğlu ve Tahsin Oygar. Müziklerinin Sol Anahtarı’nın Kıbrıs şarkılarından seçildiği, afiş tasarımını Mustafa Batak’ın yaptığı oyunun kayıt ve ses montajı ise Ahmet Güvenler ve Tahsin Oygar tarafından gerçekleştirildi.

afiş 1

“Arkası Yarın” formatında hazırlanan radyo tiyatrosu, “Zeytinyağlı Sac Gatmeri”, “Vakitsiz Aşk”, “Bundo Bundo Bundo” ve “Sarfoşum Amman” adlı bölümlerden oluşuyor ve Kıbrıs tarihi ve kültürü ile ilgili öğeler içeriyor. Ülkemiz radyo tiyatrosunun ilklerinden “Alikko ile Caher”den de bir kesit içeren ve Kıbrıs ağzıyla seslendirilen oyunun konusu ise şöyle: Mucit Arif, yaşlı annesini korona riskinden kurtarmak ve geleceğe götürmek amacıyla zaman makinesini icat eder. Ancak komşuları İncilay yanlışlıkla 1970 yılına gider ve Kıbrıslı Türk halkının o dönemdeki sosyo-ekonomik yaşamına tanık olur. Dönemin günümüz ile benzerliklerini de fark eden İncilay, kendini bir aşk hikâyesinin içinde buluverir. Bakalım makinenin sırrını çözüp kendi zamanına geri dönmeyi başarabilecek midir?  

Bir Umut Sömürüsü olarak Yoksulluk ve Göçmenlik- Ali Şahin

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_4947

Argasdi'nin "UMUT bitmez MÜCADELE sürer" dosya konusunu ele aldığı 60. sayısından; yoksulluk ve göçmenlik üzerine yazılan makale Ali Şahin'in kaleminden sizlere ulaşıyor. 18. yılında da yine sizlerle olan Argasdi'ye 10 TL okur katkısı karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitaplardan ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. IMG_4947İçinde yaşadığımız çağ kitlesel nüfus hareketlerinin en yoğun yaşandığı dönem. Sermaye hareketlerinde ve teknolojide yaşanan gelişmeler ile hızlanmalar insanlığın hareket alanını ve hızını da geçmiş dönemlere oranla önemli ölçüde farklılaştırdı. Bu değişime paralel olarak her gün binlerce insan gerek legal gerekse de “illegal” yöntemlerle yollara düşüyor. Kimileri sadece yaşadığı kentten ayrılırken kimileri ise ülkelerini dahi terk ediyor. Şüphesiz ki insan yaşadığı topraklardan, kişiliğini oluşturan, karakterini şekillendiren yerlerden sebepsiz yere ayrılmaz. Kimi işsizlikten ve yoksulluktan, kimi savaştan, kimisi ise sayamayacağımız kadar çeşitli nedenlerden ötürü daha iyi bir yaşam umudunun peşinden gidiyor. Çıkılan bu yolculuklar varılan ülkedeki koşullardan bağımsız olarak bazen daha başında çok acı şekilde sonuçlanıyor. Binlerce mültecinin Akdeniz’de yaşamını yitirmesi yıllardır süren kanlı bir savaşın yanı başında bulunan bizlerin yakından gözlemleyebildiği acı bir gerçek. Ancak tüm bu risklere ya da hedeflenen ülkedeki şartlara rağmen insanlar yollara düşmekten vazgeçmiyor, vazgeçemiyor. Bu durum kimilerinin iddia ettiğinin aksine cahillikten kaynaklı değil, çaresizlikten… Umut sömürüsü tam da burada başlıyor zaten.  İnsanların çaresizliğinden faydalanan bir sistem üzerine kurulu mevcut yapı, sadece emeği ve bedeni değil yoksulların duygu ve umutlarını da sömürüyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca insan vaadedilenlerden farklı koşullarda ya da mesleklerde çalışmak için insanlık dışı yollarla ülke değiştirmeye çalışıyor. Yoğunlukla Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarına doğru yaşansa da dünyanın bir çok ülkesi üçüncü dünya ülkelerinden ve doğu Avrupa'dan milyonlarca insanın göç etmeye çalıştığı ülkeler arasında. Yasal statülerinde yaşadıkları sıkıntılar bir yana gerek dil sorunları gerekse de gittikleri ülkelerde yabancı oldukları için ucuz iş gücü ve seks kölesi olarak kullanılan sayısız kadın, erkek ve çocuk var. Her ne kadar AKP’nin çeşitli şekillerde müdahil olduğu bir savaştan ötürü farklı şekillerde konuşulsa da, Türkiye’de yaşayan milyonlarca Suriyeli bunun bariz bir örneği. Çeşitli imkanlara sahip sınırlı bir kesimi saymazsak Suriye’den Türkiye’ye gelen insanlar Türkiye’deki emek piyasasının en alt basamaklarında bulunuyorlar. Avrupa yolunda bir durak olarak algılandığı için Suriye’nin yanında Afganistan başta olmak üzere onlarca ülkeden kaçan yoksul ve savaş mağduru insan, soluğu Türkiye’de alıyor. Türkiye’deki benzer durumlar kısmi farklılıklarına rağmen Kıbrıs’ın kuzeyi için de geçerli. Geçtiğimiz dönemlerde ağırlıkla Türkiye’den gelen göçmenlerin çalıştığı ve çalışma yaşamında en ağır sayılabilecek işler, son yıllarda geçmişe kıyasla daha da ucuza çalıştırılan Afrika ve Asya’nın çeşitli ülkelerinden gelmiş insanlar tarafından yapılıyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan herkes, kısa bir gözlem sonucu özellikle de kol gücüne dayalı ağır işlerde çalışan işçi profillerini rahatça görebilir. Bunların yanında utanç kaynağı haline gelen seks köleliği de tüm dünyada her geçen gün artıyor. Gayrı yasal statüsü gereği sermayedarlar ve pezevenkler için ayrıca elverişli olan Kıbrıs’ın kuzeyi, seks köleliğiyle ün salmış durumda. Konsomatris olarak çalıştırılacağı vaadedilerek adaya gelen binlerce kadın cinsel ve sınıfsal bir sömürüye maruz kalıyor. Gerek göçmen veya mülteci olmanın kendi getirdiği zorluklar gerekse de emek hareketinin güncel sorunlar karşısında yerli veya göçmen ayırt etmeden emekçileri birleştirecek örgütlenmeleri henüz geliştiremeyişi sermayeden kaynaklı yaşanılan emek, beden ve umut sömürüsünü görünmez kılıyor. Örneğin, yürürlükte olan İş Yasası ülkede Türkçe bilmeyen binlerce işçi olmasına rağmen  İngilizce’ye bile çevrilmiş durumda değil. Hal böyle olunca göçmen işçiler mevcut haklarını öğrenme imkanından dahi yoksun bırakılmış oluyorlar. Devlet adıyla idarecilik edenler sorumluluklarını yerine getirmek bir yana açıkça bu sömürü çarkının devamı için çabalayanların tarafındalar. Birkaç örnekle tanımlamaya çalıştığımız bu acı tablo, maalesef  küresel çapta bir örgütlenme üstüne kurulu. Halihazırda her ülkedeki emekçi kesimlerin sömürüsü üzerinden zenginleşen sermaye, milyonlarca kadın ve erkek göçmenin çaresizliğinden faydalanarak daha da katmerleşen sömürü çarkını büyütüyor. Yoksul ülkelerin geri bırakılmışlığında da birinci derecede sorumlu olan emperyalizm, bir diğer deyişle yarattığı cehennemden kaçışta da kendini cennet gibi satıyor. Küresel çapta örgütlü bu sistemi ise ancak küresel çapta örgütlü bir karşı çıkışla durdurabiliriz. Çünkü mevzu sadece bulunduğumuz yeri veya ülkeyi düzeltebilmek değil, zaten bu kısmi ilerlemeler dışında mümkün de değil. Kapitalizm gücünü küresel çaptaki genişliğinden alırken onun alternatifi de enternasyonel bir mücadeleden başkası olamaz. Çok uzak ve güç bir hedef olarak görünse de emeği ve umutları sömüren bu sistem ancak böyle yıkılacaktır.  

Argasdi’nin 60. Sayısı Çıktı!

By Şifa Alçıcıoğlu

Kapak Size

Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, Memleketin Ahvali, FeministİZ, Kıbrıs kültürü, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı dergide bu sayı dosya olarak “UMUT bitmez MÜCADELE sürer” diyoruz. Umudun olduğu yerde mücadelenin, mücadelenin olduğu yerde de umudun olduğunu biliyoruz. Dosyamızda bu konuların işlendiği çeşitli makaleler yanında yeni yıla özel masa takvimi de sizlere hediye olarak derginiz Argasdi’de yer alıyor. 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, bölgenizdeki Khora Kitap’tan, marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle: Yaşamın vazgeçilmezidir umut. Hayat akışı içerisinde daha güzel günlerin geleceğine beslenen inançtır. Umut etmek insana güç verir, zorluklara dayanmak ve kurtuluş için çözüm yolları arayıp eyleme geçmek onun sayesinde gerçekleşir. Umudun karşısında korkmak durur her zaman. Gerçekleşmesini beklerken gerçekleşmeyeceğinden korkmak… Ve işte korkularına yenik düşmeyenler umut ettiğine ulaşmaya en yakın kişilerdir. Ve işte burada bir kelime parlıyor akıllarda, mücadele. Sabırla, kararlılıkla ve inançla mücadele… Kokuyu, tadı ve nefesi bedeninden alan virüs ile kıran kırana bir mücadele... Emeğin karşılığını vermeyen patron ile mücadele... Eli güçsüze karşı hep havada olan “güçlü” ile mücadele…  Bulaşı sözüm ona engellemeye çalışırken patrondan almayıp emekçiden çalan, ıspastıra kağıdından kule gibi bir anda yıkılıp bir türlü kurulamayan, asgari ücreti belirlemekten aciz, kriz süreçlerinde krizin boyutunu artıran, eğitimde fırsat eşitsizliği yaratıp çocukların umutları ile oyun oynayan hükümet ile kısacası ülkeyi yönettiğini sanırken yangın yerine döndüren hükümet ile bıkmadan usanmadan mücadele... Senin ülkende seni hiçe sayanlarla son nefesine kadar susmadan mücadele... Belki korkarak ama korktuğun oranda da başaracağına inanarak mücadele... Daha fazla güneş, toprak ve su için, toprak sahibinin tüm müdahalelerine rağmen umutla mücadele ederek yeşeren bir bitki olan Argasdi’den isim alan dergimizin 60. sayısında “Umut Bitmez Mücadele Sürer” dedik. Ülkemizde yeşeren ve kararan umutları yazdık satırlarımıza.  Kapak Size

“Ay Batarken” Oyunu Youtube’dan Seyirciye Sunuldu

By Nazen Şansal

55475321_2481405055203189_3183348503308926976_n

131893875_4036613233015689_2392845584910386466_o

Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı “Ay Batarken” adlı oyun, geçen hafta AKM’de gerçekleşen prömiyerin ardından Youtube’dan da seyirciye sunuldu. Paylaşımda: “Steinbeck’in, halkların bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerine bir örnek, belki de bir ışık olabilecek Ay Batarken adlı eseri, umudumuzla, sevgimizle, dayanışmamızla, kavgamızla yaşadığımızı bize bir kere daha hatırlatıyor.” ifadelerine yer veriliyor. Baraka Kültür Merkezi Youtube kanalından paylaşılan oyun,  John Steinbeck’in aynı adlı romanından sahneye uyarlanmış ve korona koşullarında, küçük gruplar halinde çalışılarak film şeklinde montajlanmıştı. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&feature=youtu.be&fbclid=IwAR2vysuo-LTACVps_d8kRMG2TvGq5WbdYjtfQntizrZ_6W30cnhQqsJNSH8 Ekibin yeni oyunu Podacto (Radyo Tiyatrosu) şeklinde hazırlanıyor Tiyatronun ışığında yeniden buluşana kadar evlere konuk olan Baraka Tiyatro Ekibi’nin geçmiş sezonlardaki oyunları da derneğin Youtube kanalından izlenebilir. Ekibin yeni sezon oyunları ise sokak tiyatrolarının yanı sıra Podacto (Radyo Tiyatrosu) şeklinde hazırlanıyor. 3 55475321_2481405055203189_3183348503308926976_n  

“Ay Batarken” Oyununun Prömiyeri Yapıldı

By Nazen Şansal

1

1

Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı “Ay Batarken” adlı oyunun prömiyeri, video gösterimi şeklinde AKM’de gerçekleştirildi. John Steinbeck’in yazdığı romandan sahneye uyarlanan tek perdelik oyun, Baraka oyuncuları tarafından küçük gruplar halinde biraraya gelerek çalışılmış ve film şeklinde montajlanmıştı. Oyuncuların da katılımıyla, biletsiz ve ücretsiz olarak gerçekleşen etkinlikte dernek adına konuşma yapan Nazen Şansal, koronanın karanlığına rağmen sanatın aydınlığında, tiyatronun ışığında buluşan katılımcılara teşekkür etti. 2004 yılında kurulan Baraka Tiyatro Ekibi’nin çalışmaları ve oyunun hazırlık süreci hakkında bilgilerin paylaşıldığı konuşmada, Steinbeck’in Avrupa'nın pek çok ülkesinde illegal olarak basılıp milyonlara ulaşan işgal karşıtı bu önemli eserinin ülkemiz seyircisine de çok şey ifade edeceği kaydedildi.

3

Oyun Youtube’dan paylaşılacak Kültür Dairesi'nin katkılarıyla hazılranan “Ay Batarken” oyununun, derneğin Youtube kanalından da paylaşıma açılacağı belirtildi. Oyunun konusu ise şöyle: Geçimini madencilikle sağlayan ve uzun yıllardır savaş görmemiş huzurlu bir kasaba, askeri bir birlik tarafından apansız işgal edilir. Savaş nedir bilmeyen kasabalıların beklenmedik şekilde karşı karşıya kaldığı bu olay, dışarıdan gelen düşmanın yanı sıra içlerinden çıkan hainlerin de keşfi anlamına gelmiştir. Sakin, sıradan ama bağımsızlığına düşkün bu insanların zamanla hararetlenen sessiz mücadelesi, bardağı taşıran son damlayla, gözüpek bir meydan okumaya, öfkeli bir direnişe dönüşür. 2    4  

Baraka Tiyatro Ekibi’nden Video Şeklinde Tiyatro Gösterimi: “Ay Batarken”

By Nazen Şansal

128764800_2125185924283180_4580010774392254334_n

129365477_129685708753929_1864839998158285385_n

Baraka Tiyatro Ekibi, 15 Aralık Salı akşamı saat 20.00’de Lefkoşa AKM’de video şeklinde bir tiyatro gösterimi gerçekleştirecek. John Steinbeck’in yazdığı romandan sahneye uyarlanan “Ay Batarken” isimli tek perdelik oyun, Baraka oyuncuları tarafından küçük gruplar halinde biraraya gelerek çalışıldı ve video kayıt yapıldı. Film şeklinde montajlanan “Ay Batarken”, oyuncuların da katılımıyla AKM’de prömiyer yapıyor. Biletsiz ve ücretsiz olarak gerçekleştirilecek gösterime, pandemi önlemlerine uygun olarak maskeli ve sınırlı sayıda seyirci alınacak. Bu nedenle oyunu izlemek isteyen sanat severlerin 19.45’te AKM’de olması tavsiye edildi. Kültür Dairesi’nin maddi katkılarıyla hazırlanan ve yaklaşık 1 saat 15 dakika süren video-oyunun konusu ise şöyle: Geçimini madencilikle sağlayan ve uzun yıllardır savaş görmemiş huzurlu bir kasaba, askeri bir birlik tarafından apansız işgal edilir. Savaş nedir bilmeyen kasabalıların beklenmedik şekilde karşı karşıya kaldığı bu olay, dışarıdan gelen düşmanın yanı sıra içlerinden çıkan hainlerin de keşfi anlamına gelmiştir. Sakin, sıradan ama bağımsızlığına düşkün bu insanların zamanla hararetlenen sessiz mücadelesi, bardağı taşıran son damlayla, gözüpek bir meydan okumaya, öfkeli bir direnişe dönüşür. John Steinbeck'in en önemli eserlerinden biri sayılan ve Nazi Almanyası'nın çizmesi altında ezilen Avrupa'nın pek çok ülkesinde illegal olarak basılıp milyonlara ulaşan Ay Batarken, askeri bir işgalin hikâyesini anlatıyor. Steinbeck, bu eseriyle direnişçilere hem umut vermiş hem de ilham kaynağı olmuştur. Zorbalığın olduğu yerde direnişin ve özgürlük mücadelesinin en doğal hak haline gelişi Ay Batarken'de evrensel bir kurala, günümüze de ışık tutan bir gerçekliğe dönüşüyor.    

Chavez’in Ardından- Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

119042580_311349390137438_7526250883182161764_n

Bellekte bugün 1998'in yılının 6 Aralık gününe gidiyor ve Hugo Chavez'in Venezuela’da seçimleri kazandığı bu günü ve seçim zaferine giden yolda yaşanılan bağımsızlık mücadelesine tanıklık ediyoruz... 119042580_311349390137438_7526250883182161764_n6 Aralık 1998’de Hugo Chavez Beşinci Cumhuriyet Hareketi adayı olarak girdiği başkanlık seçimlerini yüzde 56.2’lik oy oranıyla kazandı. Bu zafer Venezuela’daki devrimci hareketin ne iktidara ulaşmak için attığı ilk adımdı, ne de iktidar olduğu anlamına geliyordu. 1998 yılında gerçekleşen seçimlere Beşinci Cumhuriyet Hareketi ilk kez dahil oluyordu, fakat hareketin tabanını oluşturan devrimci dalga çok daha eskiye dayanmaktadır. Beşinci Cumhuriyet Hareketi seçimlere girmek için yasal partiye dönüşmeden önce adı Bolivarcı Devrimci Hareket 200 (MBR-200) olarak anılmaktaydı. Bu hareket de adını bölgenin “özgürleştiricisi” olarak anılan İspanyol emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesi lideri Simon Bolivar’dan (1783-1830)  almaktaydı. Yani hareket yüzyıllardır şekil değiştirse de sürmekte olan bir bağımsızlık mücadelesini sürdürme iddiası taşıyordu. Tarih Bolivar döneminde kazanılan siyasi bağımsızlığın, ekonomik bağımsızlık anlamına gelmeyeceğini tüm Latin Amerika ülkelerine gösterdiği gibi Venezuela’ya da göstermişti. Tıpkı 1998 seçim zaferinin iktidar olmak anlamına gelmeyeceğini göstereceği gibi... MBR 200, 1980’lerde illegal bir örgüt olarak kuruldu, adını 1992 senesinde Chavez önderliğinde gerçekleşen başarısız darbe girişimi ile duyurdu. Darbe başarısız olsa da, darbe girişimi sırasında Chavez’in halka seslendiği konuşması yoksulluğa mahkum edilmiş Venezuela halkında yankı bulmuştu. MBR 200, yoksul halkın ve geniş tabanlı halk örgütlerinin desteği ile giderek güçlenmeye başladı. 1994 senesinde oluşan halk hareketi, tutuklu bulunan Chavez’in serbest bırakılmasına sebep oldu ve 1998 seçim zaferine giden süreci yarattı. Hareket temel olarak yoksul halk kitlelerinin sesi oldu ve ekonomik bağımsızlığın kazanılması için 21. yüzyılın sosyalizmi tezlerine yoğunlaştı. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan Venezuela’da petrolün yabancı tekellerin elinden alınarak kamulaştırılmasına odaklandı. Seçimleri kazanmanın iktidar olmak demek olmadığının en net göstergesi 2002 darbesi ile görüldü. Sağ görüşlü askerler ABD destekli bir darbe girişiminde bulundu, Chavez tutuklandı, Başkanlık Sarayı ele geçirildi. Darbe iki gün sürdü. İkinci gün örgütlenen halk kitleleri Başkanlık Sarayı’nı ele geçirdi ve Chavez’i serbest bıraktı. Halkın iktidarı mücadelesinde önemli bir adım atılmıştı. Hugo Chavez devrimcilere karşı özel birlik askeri olarak başladığı hayatını, tarihe geçen devrimci bir lider olarak 2013 senesinde noktaladı. Emperyalizmin tüm saldırılarına göğüs geren Chavez kanserden vefat etti. Venezuela’da yaşanan devrim özelde Latin Amerika, genelde ise tüm dünyada sarsıcı etkiler yarattı; emperyalist kuşatma altındaki Küba’ya can suyu olurken, Latin Amerika ülkeleri arasında kurduğu dayanışmaya dayalı işbirliği ile bölgesel etki yarattı. Belki de en önemlisi sosyalizmin tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş bir ideoloji olduğunu yayan liberal şarlatanlara mücadelenin sürdüğü mesajını verdi. Chavez’in ardından Venezuela’daki devrimci iktidar mücadelesi halen sürmektedir. Devrimin liderliği Chavez’in ardından örgütlü halk hareketini geçmiş durumda... Tarihin gördüğü en büyük ekonomik ve siyasi ablukalardan birine sahne olan Venezuela’da halk, yaratılan insani kriz, darbe ve dış müdahale tehditleri ile devam eden emperyal saldırganlığa göğüs germeyi halen başarmaktadır. Venezuela devrim süreci bugün sol liberal kesimlerce yaşanan güncel krizlerin etkisi ile reddedilme noktasına gelmiştir. Sovyet deneyiminde olduğu gibi, Venezuela deneyimi de hatalarından öğrenip, olumluluklarından örnek alacağımız, kutsallaştırmamız ama ret de etmemiz gereken bir mirasın parçasıdır

Kaybolan Tarihimiz- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

30

Argasdi'nin 59. sayısından, sanat tarihimize ve adanın hazinelerine dair bir makale kaybolan tarihimiz... 30Kıbrıs’a ilk yerleşimin MÖ 10,000-9,000 yılları arasında olduğu tahmin edilmektedir. (1) Ülkemizde yapılan çeşitli arkeolojik kazılar, ilk çağ insanlarının yaşamlarına dair ipuçlarını ortaya çıkarmış ve tarihin gizemini çözmede çok büyük bir yardımda bulunmuştur. Ne var ki bu tarihi güzelliklerin varlığı ve içinde barındırdığı “hazineler” her daim ada üzerinde bir çekim noktası yaratmıştır. Bilimsel çalışmaların yanı sıra mağara oyukları, tepe yamaçları, kutsal kabul edilen harup, zeytin ya da defne ağacının altı gibi en mahrem yerlere gömülen bu “hazineler”, yüzyıllar boyunca korsanlar dahil olmak üzere, davetsiz misafirlerce açılarak tahrip edildiler. Tarihe ve kültüre yapılan bu saygısızlık, bulunan tarihi eserlerin yağmalanıp satılmasına, dünyanın başka yerlerine kaçırılmasına neden oldu. Ortaya çıkarılan eserlerin pek az bir kısmı Kıbrıs müzelerinde bulunuyor. Bununla birlikte dünyanın birçok müzesinde tarihimizle karşılaşıyoruz. Mesela New York Metropolitan Müzesi’ne, Londra’da bulunan “British Museum”a ya da İsveç’te bulunan Medelhavsmuseet (Akdeniz Medeniyetleri Müzesi) Müzesi’ne yolunuz düşerse bu küçücük adanın tarihi eserlerinden yüzlercesini görebileceğinizi biliyor musunuz? Amatör arkeologlar Toprağın derinliklerinde saklanan birçok tarihi eser, ölümden sonraki yaşamda kullanmaları için eşyalarıyla birlikte ölen kişinin yanında gömülen parçalardı. Bazı zamanlarda zengin kesimlerin eş, köle ya da evcil hayvanları da onlara eşlik ederdi ebedi uykularında. Bu mezarlarda bulunan tarihi eserler; mücevherler, çanaklar, amforalar, kilden ya da gümüşten yapılmış adak figürleri gibi sayamayacağımız kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Adamızda bulunan tarihi eserler her dönem ilgi odağı olmuştur. Özellikle buraya gelen yabancı diplomatlar bu keşfedilmemiş hazineleri bulmanın heyecanına yenik düşmüş, yasanın da eksikliğinden faydalanarak eserleri yurt dışına kaçırmaktan geri durmamıştır. Osmanlı Dönemi’nde, 1865-1877 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri konsolosu olarak göreve getirilen Luigi Palma di Cesnola’nın Kıbrıs’ta yaptığı kazılardan çıkan eski eserleri kaçırması ve bunları Avrupa’ya satmaya çalışması ta ki New York’a dönüp (1879) Metropolitan Müzesi’nin başına yönetici olana dek sürmüştür. Müze, eserleri satın alarak sergilemeye açmıştır. Yapılan kazılarda bulunan yaklaşık 35,000 eserden, 5,000 tanesinin gemiyle taşınırken batması, kaçırılan tarihin bir daha su yüzüne çıkmamasına vesile olmuştur. Konsolosla ilgili ortaya atılan en önemli iddialardan biri yapılan kazılarla ilgili yetersiz ve eksik bilgiler vermesi ve eserleri kaçırırken hasar görenlerin restorasyonunda yanlışlıklar yaptığı yönündedir. New York’a uğrarsanız müzeyi de ziyaret etmeyi unutmayın.(2) İsveç Kıbrıs keşif gezisi 1922 yılının mart ayında Sırbistan sınırında tesadüfen karşılaşan iki İsveçli’nin tanışması “İsveç Kıbrıs Keşif Gezisi” ekibinin Kıbrıs’a gelmesine ve kazılar yapmasına zemin hazırlayan olaydı. İsveçli adamlardan biri, İngiliz Sömürge Yönetimi Dönemi’nde olan Kıbrıs’ın İsveç konsolosuydu adı Pierides’ti ve o da tıpkı Cesnola gibi kazılara bayılan amatör bir arkeologtu. Diğeri ise akademide ders veren Persson adında bir profesördü. Pierides tanışmalarının sonunda arkeolog olan profesörü Kıbrıs’a kazılar yapmak için davet etti. Sonuç olarak Persson’un öğrencilerinden oluşan bir heyet 1927 yılında adaya ayak bastı. Kazı teklifini ilginç bulan ve ekibin başında bulunan Einar Gjerstad 1980’de kaleme aldığı kitabında “Kıbrıs hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyordum ve bu yüzden çok fazla düşünmeden evet dedim. Bilinmeyenler çağırdı.” (3) diyerek düşüncelerini ifade edecekti. 1934 yılına kadar adada kalan Einar Gjerstad, Erik Sjöqvist, Alfred Westholm adlı üç arkeolog ve mimar John Lindrosekip gerçekleştirdikleri yirmi beş kazıyla neolitik döneme ait oldukça fazla bilgi ve obje buldular. Özellikle 1929 yılında köy papazı tarafından bahçede bulunan seramik parçasının ardından Aya İrini’de (Akdeniz köyü) yapılan kazıda ortaya çıkarılan açık hava kutsal alanları büyük bir buluş olarak kayıtlara geçmiştir. Burada bulunan eserlerden birçoğu insan boyutunda heykeller ve heykelciklerden oluşmaktaydı. Ekip adadan ayrılırken bulduğu bulguları ciltler halinde toparlasa da “Kıbrıs’ın sakallı tanrıçaları”nı (*) yanında götürmekten geri kalmamıştır. Var olan yasal eksiklikler o dönemde de devam etmiş heykeller ne yazık ki İsveç’le Kıbrıs arasında paylaşılmıştır. (4) Yine o yıllarda heykellerin bulunduğu yerin yakınına bir müze kurulmasına karar verilip çalışmalara başlansa da inşaat yarım kalmış ve 1974 yılında tamamen bir yıkıntıya dönüşmüştür. (5) vuniEkibin, Vuni Sarayı’nda arkeolojik kazı yaparken denizin ortasında duran kayalığı fark etmesiyle kazı başka bir boyut kazanmıştır. Bu kayalığın adı Limnidi’dir. Zorluklarla da olsa bu minik adacığa geldiklerinde, bir yerleşim yeri, neolitik döneme ait çok sayıda obsidyen taşı, taş balta gibi aletler buldular. Böylece adaya ait en eski yerleşim yerlerinden birini ortaya çıkardılar. (6) Adamızda bulunan tarihi eserler, yasal ya da yasal olmayan yollardan yurt dışına kaçırılmış olsa da o ülkelerin müzelerinde korunaklı bir şekilde sergilenmektedir. Tahmin ediyoruz ki adamızdaki arkeolojik zenginlik hala son bulmuş değil, yasadışı kazılar tarihi mirasımız için mücadele edilmesi gereken en önemli konulardan biridir. Yapılan arkeolojik kazılarda ise araştırma sonuçları titizlikle ortaya konmalı, bulunan her miras korunmalı ve Kıbrıs kültür, tarih ve turizmine uygun şekilde adamızda kalarak gerekli koşullarda sergilenmelidir. Bununla birlikte var olan eserlerin korunması, müzeciliğin geliştirilmesi, eserlere gereken önemin gösterilmesi ayrıca tarihi eserlerle ilgili atölye çalışmaları gibi etkinliklerin yapılması kendi kültür mirasımızı tanımamızda ve tanıtmamızda oldukça önemlidir. Bu ada, bu tarih, bu kültür bizim… Kaynaklar  (*) İsveçli arkeolog ve yazar Marie-Louise Winbladh'ın "Kıbrıs'ın Sakallı Tanrıçaları" kitabı Kıbrıs’tan çıkarılan eserleri konu almaktadır. (1)tr.wikipedia.org (Kıbrıs) (2) https://en.wikipedia.org/wiki/Luigi_Palma_di_Cesnola (3) http://www.astromeditions.com/books/book/?artno=PB12- “Ages and Days in Cyprus” (Kıbrıs'ta Çağlar ve Günler)  (4) http://cypernochkreta.dinstudio.se/empty_137.html (5) http://www.yeniduzen.com/akdeniz-koyunun-eski-eserleri-1-81784h.htm (6) http://www.yeniduzen.com/vuni-sarayi-ve-petra-tou-limnidi-adasi- 111514h.htmbit.ly/3lxhKBG (Aegean Lectures - Giorgos Bourogiannis - 11 April 2014) https://www.persee.fr/docAsPDF/cchyp_0761-8271_2012_num_42_1_1033.pdf    

Baraka Tiyatro Ekibi’nden Lefkoşa Çarşısında Kadına Şiddetle İlgili Sokak Tiyatrosu

By Nazen Şansal

xx

xx

Baraka Tiyatro Ekibi, 21 Kasım Cumartesi günü Lefkoşa çarşısında kadına şiddetle ilgili sokak tiyatrosu gerçekleştirecek. Saat 14.00’te Sarayönü’nde, 14.30’da ise Büyük Han’da yer alacak olan gösteri esnasında 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Yürüyüş için çağrı da yapılacak. Kadın Eğitimi Kolektifi’nin davetiyle biraraya gelen çeşitli örgütler, 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü’nde Dereboyu’nda bir yürüyüş gerçekleştirecekler. Eylemi desteklediğini açıklayan Baraka Tiyatro Ekibi, kadına yönelik farklı şiddet türlerinin resmedildiği kısa bir gösteriyle sokakta olacak.  
❌