One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? – Münür Rahvancıoğlu

By Zekiye Şentürkler
Nazım Hikmet kimdir? Birçok insan bu sorunun yanıtını çok iyi bildiğini düşünür! Oysa bu çoğu zaman yüzeysel düşüncelere dayanan bir yanılgıdır. Bugün ona ait olduğu iddia edilen o kadar çok...

HAPİSLERDE BİR NAZIM – Ali Şahin

By Zekiye Şentürkler
Modern Türkiye tarihine dair tartışmalarda siyasal mücadelenin esas olarak  “Kemalist bürokrat elitler ile dindar halk arasında olduğu” anlayışı, özellikle 12 Eylül sonrasında yaygınlaşmış olsa da her ülkede olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti...

1 Mayıs’ta Sokağa, Devrimin Provasına!

By Nazen Şansal
1 Mayıs… İşçinin, emekçinin ve ezilen tüm kesimlerin hak ve özgürlüklerini bir arada ifade edebileceği, isyanını haykırabileceği bir gün… Güvencesiz, sendikasız, düşük maaşlara, uzun ve esnek çalışma saatlerine karşı sokakta...

Rönesans’ın Estetiğinden Günümüzün Sentetiğine Sanat – Sezgin Keser

By Zekiye Şentürkler
Sevilen ve para kazanan bir sanatçı olmak ister miydiniz? Eğer istiyorsanız işiniz hiç de zor değil. İçtiğiniz veya çevrenizde içilen sigaraların izmaritlerini bir kül tablasında biriktirin. Bir sergi salonunda bu...

Bilmeye Cesaret ve Cüret, Artık Her Zamankinden Çok Daha Fazla Gerek – Tahsin Oygar

By Zekiye Şentürkler
Aydınlanma olarak bilinen dönem, özellikle Avrupa’nın karanlık çağı diye adlandırılan Orta Çağ’dan kurtuluşunun başlangıcıdır. Orta Çağ ise özetle din veya tanrı merkezli toplumsal bir yapı içinde şekillenen bir dönemdi. Evrenin...

FUKUŞİMA NÜKLEER SANTRALİDEKİ FELAKETİN YILDÖNÜMÜNE İLİŞKİN, BİLEŞENİ OLDUĞUMUZ KIBRIS NÜKLEER KARŞITI PLATFORM’UN BASIN AÇIKLAMASI

By Nazen Şansal
Japonya, Fukushima’da Nükleer Santralde meydana gelen felaketin üzerinden 11 Mart 2011’den bu yana on bir yıl geçti. Tesis, 9 derecelik (Richter ölçeği) bir depremin ve bunun sonucunda meydana gelen tsunaminin...

Akılla Alay Eder Akıllanmamış Olan – Nazen Şansal

By Zekiye Şentürkler
Yarayla alay eder yaralanmamış olan Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden Sen çok daha parlaksın çünkü Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki Sen aydınlatırsın geceyi W. Shakespeare   Aydınlanma düşüncesinin...

Aklı Savunmak – Münür Rahvancıoğlu

By Zekiye Şentürkler
Hepimizin lise tarih kitaplarından aşina olduğumuz Reform, sanatla biraz ilgisi olan kişilerin mutlaka duymuş olduğu Rönesans, günümüzün post modern ikliminde yoğun olarak sorgulanmakta olan bilim ve demokrasi… Bu kavramların ifade...

Modern Tıp, Pandemi ve Düşündürdükleri – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler
Covid-19 Pandemisinin ikinci yılını tamamlamak üzereyiz. Bir mikro-organizma, Aralık 2019’dan beridir hayatımızı tam anlamıyla alt üst etti. En basit günlük yaşam alışkanlıklarımızdan tutun da küresel ekonomik dengelere kadar her şeyi...

30 Ocak 1933: Hitler Alman Şansölyesi Oldu – Mustafa Keleşzade

By Zekiye Şentürkler
Ocak 1933’te Avusturyalı bir ailenin başarısız çocuğu ve 1. Paylaşım Savaşı gazisi olan Hitler, Almanya’da NAZİ Partisi lideri olarak hükümetin başına geçti. Sonrası malumunuz; 6 milyon Yahudi’nin, komünist ve eşcinsellerin...

Aydınlanma’nın Yapıcı, Günümüzün Yıkıcı Radikalizmi – Celal Özkızan

By Zekiye Şentürkler
“Benim kullandığım ve daha önce iktisadi sorunlara uygulanmamış olan inceleme yöntemi, ilk bölümlerin okunmasını hayli güçleştirmiş bulunuyor ve sonuca ulaşmak konusunda her zaman sabırsızlık gösteren ve genel ilkelerle kendilerini dolaysız...

Baraka’dan Bağımsızlık Yolu’na Destek: “Birlikte Hade, Güzel Günlere”

By Kamil İpçiler
Baraka Kültür Merkezi, seçimlere dair tavrını açıkladı. Emekçinin partisi Bağımsızlık Yolu’na destek açıklayan Baraka, desteğin yalnızca yazılı açıklama ile sınırlı kalmayacağını, Baraka aktivistlerinden bazılarının Bağımsızlık Yolu (BY) listelerinden seçime girdiğini...

Karanlığın En Koyu Anında Mücadele Işığı Yakan Kadınlara – Emel Karagözlü Cicibaba

By Zekiye Şentürkler
Yaşamak için en temel gereklilik nefes alabiliyor olmaktır. Fakat nefes alabilen her canlı yaşıyor diyebilir miyiz yoksa aslında bunun için başka şeylere de ihtiyaç duyar mıyız? Dünyanın birçok farklı noktasında...

SENİNLE BENİM ARAMDA ENGEL YOK – PINAR PİRO

By Zekiye Şentürkler

263574238_599292228016310_1078442938051333208_n

Bugün, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Yani, dünyanın dört bir yanında engelli bireylere yönelik etkinliklerin düzenlendiği gün. Elbette ki bu etkinliklerden bazıları engelli bireylerin bizzat kendileri için düzenlenirken bir kısım etkinlik de engelli olmayan bireylerin farkındalıklarını artırmak için düzenleniyor. Ve pek tabii ki bu etkinliklerin bir çoğu da sadece reklam amacı ile yapılıyor. Yani birçok organizatör ve katılımcı için 4 Aralık, 2 Aralık’tan farklı olmayacak. Firmalar çalışan işçi alırken engelli bireyleri kabul etmeyecek. Dükkan girişlerinde ve iç mekan düzenlemelerinde engelli bireyler düşünülmeyecek. Restoranlarda müşteriler için braille alfabesi ile menü olmayacak veya hiçbir mağaza işaret dili bilen işçi çalıştırılmayacak mesela. Halkı gözetlemeyi kafasına takmış devlet, görme engelli bireyleri hiçe sayarak oraya buraya mobese direği dikecek, engelli kişinin takip etmesini kolaylaştıracak özel kaldırım taşı kullanmayacak. Her engellinin yasal hakkı olması gereken özel ödenek bir türlü yaratılmayacak. Her okulda engelli öğrenci olma olasılığının çok yüksek olduğu günümüzde, okullara özel eğitim öğretmeni kontenjanı açılmayacak, öğrenci kaynaştırma eğitimden mahrum bırakılacak, üstelik de birçok özel eğitim öğretmeni işsizken. Engel sadece fiziksel düşünülecek ve zihinsel engelli çocuklar çok ağır bir engel yaşamadığı sürece görmezden gelinecek ve aslında zihinsel yetisi olmayan bu öğrenciler tembel diye adlandırılacak. Engelli bireylerin rehabilitasyonunun sağlanacağı merkezler açılmayacak, halihazırda var olanlara ulaşım kolaylaşmayacak, alt yapıları güçlendirilmeyecek. Ve siz, engelliler için engel olmadığını düşünen yetişkinler, belki de kendi çocuklarınızı ayrıştırmaya çalışıp, insanları özelliklerinden dolayı ötekileştirmemeyi öğretmeyeceksiniz. Sınıflara engelli öğrenci kabul etmek lütuf değil. Çocuklarımıza acıma duygusunu değil, insanları olduğu gibi kabul edip birlikte yaşayabilme yetisini kazandırmayı hedeflemeliyiz. İş yerlerine daha ucuz iş gücü olarak gördüğümüzden değil, sadece geçinmek ve kendini gerçekleştirmek için bir işe ihtiyacı olan herhangi bir insan gibi engelli bireyleri de eşit koşullarda çalışan olarak almalıyız. Onların farklı ihtiyaçları olabileceğini kabullenip bunu giderebilecekleri maddi destek ve özel olarak düzenlenmiş mekanlar yaratmalıyız. Özellikle de engelli çocuklar için verilen maddi desteğin, çocuğun yararına kullanıp kullanılmadığını kontrol etmeliyiz. Engelli bireylerin en temel ihtiyacı, toplum içerisinde parmakla gösterilmeden, bakışlar kaçırılmadan, merhamet duygusuyla yaklaşılmadan, ötekileştirilmeden, birey olarak var olabilmek. Yani onların engelleri yaşam kalitelerini olumsuz etkiliyor olabilir ama toplum içinde var olmaları için engel olan insanların onlar için takındıkları tutumdur. Bunun için önce kendi duygu ve düşüncelerimizi yeniden şekillendirmekle başlamalıyız. Engelli bir bireyle karşılaştığımızda, ona geçmiş olsun demekten vazgeçmeliyiz mesela, çünkü geçmeyecektir. Sürekli yardıma muhtaçmışlar hissi yaratmamak için, yardıma ihtiyaçları olup olmadığını sormadan onlar için bir şey yapmamalıyız. Her insanın birbirinden farklı olduğunu aklımızda bulundurarak farklılıklarının sebebini sorgulamayız. Her insan bir engelli adayıdır düşüncemizden biran önce kurtulmalıyız, çünkü engelli olmak bir tercih değildir, dolayısıyla aday olunabilecek bir durum da değildir ve bu düşünce bir korku unsuru haline gelmektedir. Bunların yanında da, sadece bugün değil her gün engelli hakları için birlikte mücadele etmeliyiz. Evde, işte, sokakta, bazen teker teker insanlarla tartışarak bazen de devlet denilen otoritenin sosyal devlet olması için topluca direnerek mücadele etmeliyiz.

Sağlığınız Yerinde Olsun – Ahmed Hikmet

By Zekiye Şentürkler

sağlıklı yaşam

Bugün yapmanız gereken yarım saatlik yürüyüşü yaptınız mı? Ara öğünlerinizi umarım atlamamışsınızdır. Alkolden uzaklaşıp bitki çaylarına yöneldiğinizi göremesem de bunu yaptığınıza inanıyorum. Peki, en az 7 saat uykunuzu kesintisiz alabildiniz mi? Kısacası sağlıklı yaşam için her gün yapmanız gerekenleri yerine getirdiniz mi? Eğer getirmediyseniz kendinizi sağlıklı hissetmiyor ve çabalamadığınız için pişmanlık duyuyor olabilirsiniz. Eğer yerine getirdiyseniz çabanızı takdir etmenin yanında üzülerek söylüyorum ki bu sistemin içinde tamamıyla sağlıklı bir yaşamınız olamayacaktır. Sağlıklı mıyız? Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bedensel, ruhsal ve sosyal olarak iyi durumdaysak (buradaki iyiyi yeterli olmak olarak düşünebiliriz) sağlıklı bir insan tanımına giriyoruz demektir. Bizi daha sağlıklı kılacak olan günlük faaliyetleri yerine getirmek için dahi, DSÖ’nün belirlediği yeterlilikte olmalıyız. Spor yapmak ve iyi beslenmek fiziksel ve mental olarak bizi güçlü kılacaktır ve gün içinde daha dinç olmamızı sağlayacaktır. Sosyal yönden yeterli olmak insan ilişkilerimizi geliştirecek ve bir işe sahip olabilmemizi ya da bir insan grubuna dahil olabilmemizi sağlayacaktır. Bu gibi örnekler verebiliriz ama sonuç itibariyle sağlıklı olmak hayatın içine daha iyi dahil olabilmemizi ve insana yaraşır bir yaşamımızın olmasını sağlayacaktır. Her insanın sağlıklı olması, hastaysa tedavisinin yapılması ise devlet adını verdiğimiz organizmanın görevidir. Günümüz neoliberal politikalarıyla sağlık hakkımız özelliştiriliyor ve ticarileştiriliyorken bir yandan da sağlıklı olmak insanın kendi bireysel sorumluluğundadır algısı insanlara aşılanıyor. Tabiri caizse, sağlıksız olmak bireysel olarak sorumsuz olmaktır noktasına gidiyor. Seçim sizin, mavi hap mı kırmızı hap mı? Son dönemde sağlıklı yaşam adında bir furyanın patladığının hepimiz farkındayızdır. Sağlığın insanca bir yaşamın parçası olduğundan yukarıda bahsetmiştik. Bu sağlıklı yaşam furyası ise sağlık hakkımızı gasp eden kapitalizmin insanlara dayattığı ve yaptığı her dayatmada olduğu gibi kazanç sağladığı bir alan olmuştur. Bu furyadaki sağlıklı yaşam algısı bizi günlük faaliyetlerimizi yapabilmek için yeterli kapasitede olmaktan öteye her zaman daha sağlıklı olmak için çabalamaya ve yarışmaya yönlendirmektedir. Bu hedef doğrultusunda günde 5 km yürümek, x meyvesi yerine y meyvesini tüketmek ve günlük protein, karbonhidrat yağ dengesine dikkat etmek gibi bir sürü kurallara bağlı şekilde yaşamaya başlıyoruz. Spor yapmadığımız gün kötü hissediyor, cebimizdeki üç kuruş parayı bizi sağlıklı yapacağına inandığımız egzotik ve eksantrik yiyeceklere harcıyor, şekersiz kola yerine şekerli olanı içince kilo alacağımız düşüncesine kapılıyoruz. Hep daha iyisini yapmak anlamına gelen bu takıntıdan ötürü bitmek bilmeyen bir tatminsizlik yaşıyoruz. Her gün sosyal medya hesaplarımızdan takip ettiğimiz spor, yemek vs hesapları ise bu takıntının diri kalmasına ve hatta büyümesine yol açıyor. Günün sonunda sağlıklı yaşam furyasına katılmıyorsak özgür insanlar olarak sağlıksız bir yaşamı seçmiş oluyoruz! Bireyselleşmek sağlıksızdır Günümüz dünyasının çalışma koşullarını şöyle bir gözden geçirelim: Uzun mesai saatleri, dört kişilik bir aileye yetmesi öngörülen ama yetmeyen asgari ücret, ödenmeyen ek mesailer, haftasonu ve resmi tatillerde çalışma, patronların bitmek bilmeyen istekleri, işten atılma korkusu, iş yerinde taciz, mobing gibi sorunlar… Bu sorunların içinde çalışıp gerçek anlamda ne kadar sağlıklı olabiliriz? Bütün gün masa başında çalışan biri akşam iş çıkışında 5 km koştu ya da egzersiz yaptı diye belindeki sıkıntıdan tamamen kurtulabilecek midir? Market alışverişine bütçesi yetmeyen asgari ücretli sağlıklı olmak için yulaf ezmesini nasıl alacaktır? Pazar günleri de çalışan bir işçi takip ettiği fitnesscilerin pazar sabahı sporlarına gıpta ederek nasıl mental olarak sağlıklı olabilecektir? Hastalandığımız zaman paramız olmadığı için tedavi olamıyorsak yediğimiz dragon meyvesinin bize ne faydası olacaktır? Her hakkımızın gasp edildiği, gittikçe fakirleştiğimiz ve emeğimizin sömürüldüğü bu düzende kendimizi sağlıklı yaşam kurallarına ne kadar uydurmaya çalışsak da hiçbir zaman gerçekten sağlıklı olamayız. Eğitimli olmak, sağlıklı olmak, refah içinde yaşamak elinizde deyip insanları bireyselleştiren ve bencilleştiren bu çark içinde hayatımızın üçte birinden fazlasını harcadığımız bu vahşi çalışma hayatından kurtulmadığımız sürece gerçek bir sağlıklı yaşamı elde edemeyiz. Sağlığın yaşamın bir parçası olduğunun ve insanın sağlığına dikkat etmesi gerektiğinin altını çizerken, bizi sağlıksız yapıp, dönüp bize sağlık satan kapitalizmin yaptığı gibi sağlığı hayatın diğer unsurlarından ayırıp bir pazar haline getirmek yerine bütünlüklü, gerçek bir sağlıklı yaşam için çaba sarf etmeliyiz. Brecht’in bir işçinin ağzından bir doktora söylediği şu dizelerle yazımızı bitirelim. “Sırtımızda ki sancı Rutubetten diyorsun, evimizin duvarındaki Lekeler de rutubetten. Peki söylesene: Rutubet neden? Çok çalışıp az beslenmek Zayıf ve güçsüz yapıyor bizi, Senin reçetense Kilo alın, diyor, Bataklık kamışına da Islanma de istersen.”

Yaşamın Tekinsizliği Üzerine – Serap Kedi

By Zekiye Şentürkler

argasdi görsel

Yüz yılı aşkın bir süre önce Sigmund Freud’un literatüre kazandırdığı tekinsiz kavramı Almanca bir kelime olan ‘heimlich’ yani evle ilgili, eve ait olan kelimesinden türeyen ‘unheimlich’ kelimesinden gelir. Tam da etimolojisinde olduğu gibi tekinsiz tekin olandan tekinsiz olana bir geçiş süreci gibi değerlendirilebilir. Tekinsizlik ise tanıdık olanın (ev), tekinsiz, yabancı hale gelmesi, bastırılmış olanın yüzeye çıkması, farklı biçimlerde kendini göstermesi demektir. Freud’un kendi tanımıyla tekinsiz dehşet verici bir ruh halidir. Dehşet verici ruh halini açıklarken sıklıkla karıştırılan korku ve anksiyete kavramlarına da açıklık getirmek ister. Korku her zaman bir nesneyi işaret eder, anksiyete kaygılı olma durumudur ve bizi tehlikeyi beklemeye iter. Oysa dehşet verici olan demek bizi hazırlıksız yakalayan tehlikeli durum olarak ele alınabilir ve bu durumlar her zaman sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan beklenmedik durumlardır. Savaş gibi, Pandemi gibi. Tekinsizlik kavramını farklı boyutlarda inceleyebiliriz ancak yazımın başında az da olsa bu kavramları açıklama ihtiyacım az sonra yaşamın içinden aktaracağım hikâyelerde tekinsizlik kavramını psikolojik açıdan daha net ve anlamlı bir kavram haline getirmek içindir. Tekinsiz kavramıyla tanışmam iki yıl önce cezaevi stajı yapmaya başlamamla oldu. Olguya etik ihlal olmaması açısından yüzeysel olarak değineceğim. Söz konusu 18 yaş altı bir ergen. Kendisi çok iyi bilinen bir çocuk yurdunda kaldığı sırada bir anda beliren aile, çocuğu yanına almak ister ve çocuğun da onayıyla yurt çocuğun çıkışını verir. Hiç anne babasıyla yaşamamış olan bu çocuk, ergenlik döneminden sonra tanıştığı bu kişilerle yabancıdır aslında. Haliyle onlarla başlayan yeni yaşamına adapte olamaz ve evden kovulur. Tekrar kapısını çaldığı yurt ise ailenin ve kendisinin imzasıyla ayrılmış olma durumunu öne sürerek çocuğu geri kabul etmez. kktc’de başka da seçeneği olmayan bu çocuk, dışarıdaki yaşamda kendini var edebileceği, güvende olabileceği bir yaşam alanı bulamayışından suça itiliyor ve en sonunda hapishaneye düşüyor. Serbest bırakıldıktan sonra da suç işlemeye devam eder çünkü tek ailesi gardiyanlar, psikologlar, tek yaşam alanı ise cezaevidir. Çünkü hapishane bilindiktir dışarısı ise tekinsiz. İçerisi ve dışarısı, bilindik olan ve tekinsiz ikilemleri dışında pandemi döneminde bu tekinsizliğin başka bir örneğini toplum olarak deneyimlemiş, gözlemlemiş fazlasıyla da eleştirmiş bulunduk. Salgının ilk patlak verdiği sırada marketlerde yağmalarcasına alışveriş yapılmış hatta büyük marketlerdeki izdiham görüntüleri sosyal medyada çok tepki görmüştü. İlk başta söz ettiğim tekinsizlik kavramının kapsadığı ‘bastırılmış olanın yüzeye çıkması’, ‘bilinenin yabancılaşması’ durumu da bu örnekte karşımıza savaş görmüş neslin/nesillerin çocukları olarak çıkmaktadır. Bir nesil düşünün ki savaş durumunda yaşanan kaybetme, imkânsızlık ve yoksulluk hikâyeleriyle büyümüş. Bir toplum düşünün ki hafızasına savaşın neden olduğu travma ilmek ilmek işlenmiş. Biz bu önceki savaş hikâyelerinin başrollerinde olmasak da annelerimiz, babalarımız, nenelerimiz, dedelerimiz öyleydi. Bu bağlamda herkesin tüketim toplumu ve doyumsuz olmakla bağdaştırdığı –bazı noktalarda ilişkilendirilebilir olsa da- bu izdiham görüntüleri dikkatli bakıldığında tekinsizliğin getirdiği travmatik bir tezahürdür çünkü gelişen yeni durum (ör; salgın) belirsizdir, bilinmezliklerle doludur. Her iki örnekte de bireyin kontrolü dışında gelişen bir durum vardır ve bu durum içerisinde özne kontrol yetimini yitirmiştir ve çaresizdir.  Bu bağlamda örnekler çoğaltılabilir ama bunca belirsizlik içinde ne yapmalı? Yaşam içerisinde kontrol yetimini yitirmiş, aynı çemberin içinde dönüp duran bireyler olarak oturup kalmalı mı? Öz yeterlilik bilincimizi zedeleyen durumların sürekliliği -mesela seçimlerin manipüle edilmesi, baskılanmalar vs. uzun vadede bizi duyarsız, direniş göstermekten kaçınan bireyler olmaya iter. Öz yeterlilik bilinci bu denli zedelenmiş bir toplumun yetkiyi başkasına bırakması, söz sahibinin kendisi değil başkası olması durumu artık daha konforludur. İşte bu noktada kendimizi sorgulamaya başlamamız gerekir. Bizi konfor alanımıza iten şey her zaman kötü olma koşulu taşımasa da bizi orada kalmaya zorlayan her durum kötüdür. Çünkü yaşamın içinde var olabilmenin, yaşamımızın devamlılığını sağlamanın en önemli koşullarından biri beslenmek kadar, üremek kadar büyümektir de aynı zamanda ve ne yazık ki konfor alanında büyüme olmaz. Bireysel olarak da sosyal olarak da büyüyebilmenin ortak koşulu da konfor alanlarımızı terk etmektir. Sizce de çocuklardan suçlu yapan, bizi yoksulluğa mahkûm eden, savaşı güzelleyip ayrıştırmacı, ötekileştirmeci zihinlerin karşısında sizce de artık inisiyatifi ele almanın, konfor alanlarımızdan çıkmanın, direnişi büyütmenin zamanı gelmedi mi?

KIBRIS’IN KUZEYİNDE İNSAN KALABİLMEK – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler

foto 1

Adına kktc denilen yapının çarpıklığını vurgulamak için, şakayla karışık söylenen meşhur bir laf vardır: “kktc’de yaşamak bir sanattır.” Peki bir de şöyle düşünelim; kktc’de sanat yapmaya çalışmak nasıl bir şeydir? İnsanı diğer tüm canlı ve cansız varlıklardan ayıran çok önemli özellikler vardır. İnsan sosyal bir canlıdır. Okur, yazar, gezer, görür, konuşur, düşünür, sorgular ve en önemlisi üretir. Bunların herhangi birisinin eksikliği durumunda insan aslında insan olmaktan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlar. Kapitalizm dediğimiz şey de aslında tam da bunu hedefler; insanı insan olmaktan uzaklaştırmak… Peki biz buna karşı ne yapmalıyız? İnsan olmakta ve insan kalmakta direnmeliyiz. Peki neyle yapabiliriz bunu? Bu noktada kültürün, sanatın ve sporun insan yaşamındaki önemi ortaya çıkıyor. Müzikle, tiyatroyla, sinemayla, dansla, resimle, edebiyatla, sporla vs. uğraşmak insanlıktan uzaklaşmamıza mani olur. Ancak eğer ki kktc’de yaşıyorsanız, bunları yapmak sizin için oldukça zor ve sıkıntılıdır. Kıbrıs’ın kuzeyinde sanat yapmaya çalışmak, sporla uğraşmak bırakın insanlığa tutunmayı, insanlığınızdan soğumanıza bile neden olabilir. Bu ülkede bir müzisyen olduğunuzu hayal edin mesela. Hayatınızı sadece müzisyenlik yaparak geçirmeniz, sadece yaptığınız sanata odaklanıp kendinizi daha da geliştirme motivasyonunu korumanız mümkün değildir. Çünkü bu ülkede müzisyenler genelde yok sayılır. Yaşadığımız Pandemi sürecinde de bunu net olarak gördük zaten. Bu ülkeyi yönetenler, açık bir şekilde müzisyenleri açlığa terk etti, bunun içini kılını bile kıpırdatmadı. Büyük festivallerde müzisyenlerimiz yıllardır Türkiyeli sanatçıların alt grubu olmaktan öteye geçemiyor. Daha doğrusu bilinçli olarak geçirtilmiyor. Nasıl ki Ankara’ya muhtaç olalım diye Sanayi Holding kapatıldı, KTHY batırıldı, Kıbrıslı Türkler üretimden koparıldı, her alanda olduğu gibi müzikte de Kıbrıslı Türklerin kendi ayakları üzerinde durabilme ihtimali onları korkutuyor.  Kısacası bu ülkede müzisyen olmayalım diye, kktc “devleti” elinden geleni yapıyor. Müzisyenler güvencesiz ve gelecek kaygılarıyla boğuşarak çalışıyor. Bu ülkede müzisyenler, bırakın evlatlarına güzel bir gelecek hazırlayabilmeyi, kendilerinin bile bir gün sonrasını göremiyor. Devletin bu alanda insan yetiştirme gibi bir kaygısı bulunmuyor. Ülkede küçük yaşta müziğe yetenekli çocukların ulaşabileceği kaliteli ve kamusal bir müzik eğitimi neredeyse yok. Sanatın bir toplum için ne kadar önemli olduğunu söyleyip de tiyatroya değinmemek olmaz. kktc devletinin tiyatroya verdiği “önemi” anlatmak için sanırım “20 küsur yıl önce yanan devlet tiyatrosu sahnesinin yerine hâlâ daha yenisi yapılmadı.” cümlesi tek başına yeterli olur. Amatör tiyatrocuların durumu ise çok daha vahimdir. Bu ülkede, kendi yağıyla kendi ciğerini kavurmaya çabalayan pek çok tiyatro ekibi bulunmaktadır. Bu ekiplerin neredeyse tümü de oyunlarını sergileyebilecekleri sahne bulabilme sıkıntısı çekmektedir. Var olan tek tük kamusal sahneler de özele peşkeş çekilmekte, zaten sıkıntılı durumda olan amatör tiyatro ekiplerinin sıkıntılarına bizzat devlet tarafından yenileri eklenmektedir. Kısacası müzikte olduğu gibi tiyatroda da, kktc devleti yeni tiyatrocular yetişmesin, var olan tiyatro ekipleri de sürüm sürüm sürünsün diye adeta elinden geleni yapmaktadır. Biraz sanatın dışına çıkıp spora baktığımızda ise yine karşımıza kocaman bir kktc gerçeği çıkıyor. Ambargolar sebebiyle hiçbir uluslararası organizasyona katılamayan sporcularımız, kendilerini alanlarında geliştirme motivasyonunu gün geçtikçe kaybediyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde sıkışıp kalan sporcular, uluslararası müsabakalara katılabilmek adına çoğu zaman Türkiye veya başka ülkeler adına yarışmak zorunda kalıyor. Başta Türkiye olmak üzere, hiçbir ülkenin umurunda olmayan sporcularımız kocaman bir çaresizlikle baş başa bırakılıyor. Bizler bu topraklara tutunmak ve daha insanca bir yaşam için her türlü zorluğa rağmen sanat, spor ve kültür üretimlerimize devam edeceğiz. Ancak sadece üretmekle yetinmeyip, bu alanlardaki tüm olumsuzluklarla mücadele etmekten de geri durmayacağız. foto 2 foto 3 foto 1

Kıbrıs Sorunundan Sonra Hayat Var Mı? – Celal Özkızan

By Zekiye Şentürkler

kıbrıs sorunu foto

Ölümden sonra muhtemelen hayat yok. Ölümden önce yaşadığımız şeye dahi hayat diyebilmek için sabah akşam didinip durmamız gerek zaten. Kıbrıs sorunundan sonra muhtemelen hayat var. Bir kısım insan halâ kabullenmekte zorlansa da, Kıbrıs sorunundan önce ise kesinlikle hayat var. Yaşıyoruz işte. Yok öyle “yaşamak bu yangın yerinde” diye şairane güzellemeler yapıp sonra da çakan ilk kıvılcımda “yaşanmaz artık, çözüm olmadan yaşam olmaz” diye kaçak dövüşmek… Şairane güzellik yapılacaksa illa ki “şimdiden çekilecek acısı bunun / duyulacak mahzunluğu şimdiden / yaşadım diyebilmen için”… Yok öyle gerek tuğladan gerek sosyal medyadan örülmüş duvarlara yaldızlı harflerle “düşmana inat bir gün daha yaşamak” diye yazıp, düşmanın ilk hamlesinde “çözüm yoksa yaşam yok” diye boyun bükmek, ense karartmak, umut kaçırmak, direnişi rafa kaldırmak... *** Kıbrıs sorununun gölgesinde, hele de Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamaya dair beylik laflar kendi kendini tüketse de, beylerin ve hanımların tüketim alışkanlıkları kolay kolay değişmiyor. Şikayet etmenin ve söylenmenin yolu bir şekilde hep bulunuyor. “Tükeniyoruz, yok oluyoruz” diye diye sivrilttiğimizi sandığımız dillerimiz, dişe bile dokunmuyor. Şairin dediği gibi yani, yaşamak değil, bizi bu telaş öldürüyor. Kıbrıs sorunundan önce yaşam; alternatifsiz itirazların ve itirazsız alternatiflerin gölgesinde sürüp giderken, bu iki başlı koro, nakaratı hep aynı olan o bildik şarkıyı mırıldanıyor: “Çözümden önce hayat yok”... *** Peki çözümden önce ne var? Çözümden önce iş kazasında ölmek ya da yaralanmak var. Ancak çözümden önce iş kazasında ölmemek ve yaralanmamak için ses çıkarmak yok. Neden? Çözümden önce hiçbir şey olmaz. Anayasamızın geçici “çözümden önce hiçbir şey olmaz” maddesini gelmiş geçmiş tüm sükûnetler kaldırmaya zaman bulamadılar ne de olsa. Peki ama… bir dakika! Çözümden önce iş kazasında ölmek olur, yaralanmak da olur… bunlara karşı mücadele etmek neden olmaz? Yine mi bir anayasa maddesi keyfi bir biçimde uygulanmakta? Yine mi yasa kimisini kollarken, kimisinin gözününün yaşına bakmamakta? "Anlamak isterim, hangi yasa Bir beşikle bir darağacını Aynı ağaçtan, ne adına var edebilir?" Çözümden önce düzensiz mesai saatleri, güvencesiz iş, belirsiz görev tanımı, işyerinde mobbing, eksik yatan ya da hiç yatmayan sigorta, yetersiz maaş ve sömürü var. Ancak çözümden önce özelde sendikalaşmak için mücadele etmek yok. Neden? Çözümden önce hiçbir şey olmaz. Cıs. Ayıp. Çözümden önce ne var? Sorun var. Bol bol var. Çözümden önce çözüm yok mu? Yok. Taze bitti. Hiç mi yok? Aslında hiç gelmedi. “Ne hasta bekler sabahı, Ne taze ölüyü mezar. Ne de şeytan, bir günahı, Seni beklediğim kadar.” Çözümden önce ne var? Dert var, tasa var, sıkıntı var… çok var. Mücadele? Yok. Direniş? Yok. Varsa da, çözümden sonrasının cennete açılan kapılarının koluna bez bağlayıp dilek tutmak için var, adak adamak için var, mum yakmak için var. Çözümden önce daha rahat nefes alalım diye mücadele yok, direniş de yok. *** Yok mu? “nerede olursan ol içerde, dışarda, derste, sırada, yürü üstüne üstüne tükür yüzüne celladın fırsatcının, fesatcının, hayinin... dayan kitap ile dayan iş ile tırnak ile, diş ile umut ile, sevda ile, düş ile. dayan rüsva etme beni” Kıbrıs sorunundan sonra muhtemelen hayat var. Nasıl bir hayat olacağını ise, Kıbrıs sorunundan önceki hayatımızı nasıl yaşadığımız belirleyecek. Çözüm ve barış, cennetin kapılarını aralayan bir anahtar değil çünkü. Barış bizlerin ellerindedir ve barışta yiyeceğimiz ekmeğin hamurunu, barıştan önce yoğurur ellerimiz, hayata tutunurcasına, hayatı pahasına. Hamur da ellerimizdir, fırın da, ateş de. Ellerimizden başka bir şey değildir barış. Yaşamazsak Kıbrıs sorunundan önce, “çözüm olmazsa hiçbir şey olmaz” diye diye çürütürsek ellerimizin tuttuğu her işi; hamur bozulur, fırın yıkılır, ateş söner. Çözümden önce alınan nefestir çözümden sonra taşıyacağımız akciğeri havayla dolduran. *** Görür müyüz o günleri? Şairane güzellik yapalım, illa ki: “Belki ben o günden çok daha evvel, köprü başında sallanarak bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım. Belki ben o günden çok daha sonra, matruş çenemde ak bir sakalın izi sağ kalacağım... Ve ben o günden çok daha sonra: sağ kalırsam eğer, şehrin meydan kenarlarında yaslanıp duvarlara son kavgadan benim gibi sağ kalan ihtiyarlara, bayram akşamlarında keman çalacağım... Etrafta mükemmel bir gecenin ışıklı kaldırımları Ve yeni şarkılar söyleyen yeni insanların adımları...”

Baraka Kültür Merkezi’nden, Serdar Denktaş’a Açılan Tazminat Davalarıyla İlgili Kamuoyunu Bilgilendirme

By Nazen Şansal

taz-678x381

Baraka Kültür Merkezi’nden, Serdar Denktaş’a Açılan Tazminat Davalarıyla İlgili Kamuoyunu Bilgilendirme Hatırlanacağı üzere, karanlıkta okula giderken yaşanan otobüs kazasında kaybettiğimiz iki gencimiz ve otobüs şoförü ile ilgili ülkede yaşanan infial üzerine geniş halk kitlesi tarafından eylemler yapılmıştı. Baraka Kültür Merkezi olarak bizim de katıldığımız protestolarda devletin sorumsuzluğu ve işbirlikçi hükümetin yanlış kararları yüzünden kaybedilen canların yarattığı acıların unutulmayacağını, hayatımıza mal olan bu düzenin eninde sonunda değişeceğini dile getirmiştik. Söz konusu eylemlerin ardından Serdar Denktaş, katıldığı bir televizyon programında derneğimiz ve aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu hakkında “gençleri provoke etmek ve insanların üzerinden vandalizm yapmak” gibi çirkin iftiralarda bulunmuş, bunun yanısıra da gerek derneğimizin Avrupa Birliği’nden para alarak halkı devletten soğutmak ve olası bir planda “evet”e hazırlamak için eylemleri provoke ettiğini, gerekse de aktvistimiz Münür Rahvancıoğlu’nun iş ahlakı ve maaşı hakkında da yalan ifadelerde bulunmuştu. Serdar Denktaş’ın televizyon programında sarfettiği çirkin ve asılsız iftiralara karşı gerek aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu gerekse de derneğimiz Baraka Kültür Merkezi dava açarak konuyu Mahkeme gündemine taşımıştık. Aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu’nun açmış olduğu dava, yine hatırlanacağı üzere, Mahkeme tarafından haklı bulunmuş ve Serdar Denktaş davayı kaybederek aleyhine 8,000 Türk Lirası tazminat, ara karar ve dava masraflarına hükmedilmişti. Derneğimizin açmış olduğu dava ise gerek ilk davanın neticesinin beklenmesi gerekse de halen yaşanmakta olan Pandemi dolayısı ile ertelenerek nihayetinde bu adli yılda görüşülmek üzere Mahkemenin gündemindedir. İlk davada aktivistimizden özür dilemek yerine, duruşma yapmayı tercih eden Denktaş, duruşma neticesinde haksız çıkmasına rağmen, derneğimiz ile ilgili davada da özür dilememeyi tercih ediyor. “İlk davanın neticesine göre ikinci dava ile ilgili tavrımız netleşecektir” şeklindeki beyanı Mahkeme tarafından Avukatı vasıtası ile kendisine hatırlatılan Denktaş, davanın günlü olduğu 8 Ekim tarihinde ne davada hazır bulunmuş ne de herhangi bir özür teklifinde bulunmuştur. Avukatların yaptığı görüşmeler neticesinde Mahkeme davayı 25 Ekim tarihine ertelemiştir. Burada belirtmekte fayda vardır ki; Serdar Denktaş, Baraka aktivisti Münür Rahvancıoğlu’nun kazandığı davada, Mahkeme tarafından hükmedilen tazminat ve masraf miktarlarını bugüne kadar hâlâ ödememiştir. Söz konusu davaların açılmasına sebep olan asılsız iftiralar, karanlıkta okula giderken yaşanan kazada kaybettiğimiz gençler için yapılan protestolar üzerineydi; tam da bu sebeple gerek aktivistimiz gerekse de derneğimiz açısından söz konusu davalardaki tavrımızın maddi/parasal değil, politik olduğunun altını çizer, ta en başından beri söylediğimiz gibi Mahkeme tarafından hükmolunan ve hükmolunacak parasal miktarların da trafik alanında faaliyet yürütmekte olan bir kuruma bağışlayacağımzı da tekrardan hatırlatırız. Baraka Kültür Merkezi

Kiminin derdi geçim, kiminin seçim! – Zekiye Şentürkler

By Zekiye Şentürkler

AD236E55-E0E6-4A3C-957F-474CBF4C380F

Toplanmak için helak olan! asgari ücreti belirleme komisyonu hepimizin bildiği üzere en nihayetinde bir karara varmış ve asgari ücreti artırmıştır. “Aferin artırdı” şeklindeki ironik hayıflanmayı buraya bırakıp hemen devam edeyim. Eskilerden gelen bir laf vardır “sıfıra sıfır elde var sıfır” diye, işte bu yapılan artışla o lafa şükreder olduk. Emekçinin elinde artık eksi var. Yine asgari ücret açlık sınırı dersinden sınıfta kaldı. Döviz karşısında eriyen türk lirası ile hem geçimini sağlamak hem de sterlin ev kirası ödemek ülkemizde yapılan en çetrefilli şeyler listesindeki yerini yani zirveyi bu artışla da kimselere bırakamadı. Başlı başına bu durum elde avuçta bırakmıyorken; tüp gaz, elektrik, kahve, gıda peşi sıra zamlar birbirini kovaladı. Et yemek zaten günden güne zorlaşıyordu da, bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı vardı hani. Bütün hafta tabir-i caizse canı sökülene kadar çalışan insanların hafta sonu hem fiziksel hem psikolojik olarak yeniden üretime hazırlanma ihtiyacını karşılamak için en doğal hakkı olan sosyalleşmek uzun bir süredir lüks. Hade bir mekana oturamadık bari arabada bir turlayalım bile yok, çünkü benzine de zam. Ekmeğe süte zam, benzine tüpe zam, ay sonu gelmez oldu… Anlattığım tüm bu geçim dertleri karşısında bir de seçim derdi olanlara bakalım. Hükümet edenlerimizin kurultay, muhalefet edenlerimizin yerel/genel seçim dertleri büyük efendim. Döviz cinsi kiraları türk lirasına sabitlemek için çalışıp oy kaybedeceğine, vatandaşlık dağıtıp oy toplamak gibi zorlu bir süreç içerisindeler şu sıralar. Tabii ki tek dertleri bu değil! Sermayeye hibe, teşvik, yeni parselleyecekleri yerler, deniz aşırıya yaranmak için emirlerini yerine getirme çabası… zor çok zor! Ve önemli; emekçinin bir sokum yemek yemek için, başını sokacak yerin kirasını ödeyebilmek için, çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamak için, sofrasına bir sokum ekmek koyup, bir yudum kahve içebilmek için uyumadan çalışmak zorunda bırakılmasından çok daha önemli! Bir de muhalefette olanlar var ki, ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Hepsinin bir koltuk görmüşlüğü olduğuna göre, e şimdi saydırdıkları şeyler o zamanlar da olduğuna göre… bu şeyler nasıl halen var demekten alıkoyamıyor insan kendini vesselam. Yalnız yazımı sonlandırmadan kimsenin hakkını yemeyeyim; muhalefet hiç bir zaman “uçan araba, ayşeaba, fatma teyze” seviyelerinde saçmalamamış, yüksek makamlardayken sosyal medyadan insanlara “sen şaşırdın” şeklinde yorumlar yazmamıştır. Tüm bu yazdıklarımdan seçim karşıtı olduğum gibi bir sonuca varılmaması için derdimi anlatacak olursam; seçimlerin birilerinin çıkarları için kullanmasına değil, halkın iradesiyle, halkın menfaatine yapılması elzemdir. Eğer demokratik hak ve özgürlükler yoksa ya da engelleniyorsa, hak ve özgürlükler için mücadele şarttır! Gel gelelim iş yine başa düştü. Hal böyleyken emekçinin güçlenip direnmekten, birleşip mücadele etmekten başka çıkar yolu yok. Örgütlenin! Zekiye Şentürkler

İklimi Değil Sistemi Değiştir – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

türkiye

gretaBugün 24 Eylül… Tüm dünyada, özellikle gençlerin iklim grevleri ve eylemleri düzenlendiği bir gün. Kıvılcımı yakan, 2018 yılında 15 yaşındayken, iklim grevlerine başlayan Greta Thunberg’di. İsveç hükümeti, Paris Anlaşmasına uysun ve karbon emisyonunu azaltsın diye, elinde bir döviz (karton pankart) ile günlerce eylem yapmıştı. Bir süre sonra sesi dünya çapında duyuldu ve diğer çevre-ekoloji aktivistleri ile birlikte, iklim adaleti için protestolara katıldı. Dünya zirvelerinde konuştu, liderlere “Eviniz yanıyormuş gibi davranmanızı istiyoruz, çünkü öyle” dedi. Sosyal medyadan “Değişim için oy vermek yetmez. Aynı zamanda aktif yurttaşlar olmalıyız ve sokaklara çıkıp eylem talep etmeliyiz” şeklinde seslendi. Zaten yıllardır çevre ve ekoloji sorunlarıyla ilgili mücadele eden örgütlerin de desteği ile iklim grevleri büyüdü, yayıldı. mağusaHatta ülkemizdeki gençler de (kuzeyiyle, güneyiyle) geçmiş yıllarda bu tür eylemler yapmışlardı. Taleplerini netleştirerek ve yerelleştirerek yenilerini yapmaları, kendi geleceklerine sahip çıkmak adına anlamlı olacaktır. Ülkemizde ağır sanayi veya büyük bir endüstrimiz olmasa da başta zehir saçan termik santrallerimiz olmak üzere taş ocaklarımız, ormansızlaşma sorunumuz, özel araçların ve yeni yolların teşvik edilip toplu taşımaya geçilmemesi, Başbakan’ın gururla söylediği “ülkeyi şantiyeye çevirmeleri” yani inşaat patlaması gibi küresel ısınmayla doğrudan bağlantılı meselelerimiz var. güney lefkoşagirne Tabii popüler olan ve sistemin kontrol altına almak isteği her hareket gibi iklim grevcilerinin bazıları da büyük kuruluşların ve Amerikan şirketlerin “desteğinden”, hayırsever! vakıfların fonlarından nasibini aldı ve mücadeleyi sistem içi bir yerde tutmaya başladı. Ama konumuz bu değil. Konumuz, küresel ısınmayı durdurmak için neden kapitalistlerin kârına dayalı bu sistemi değiştirmek zorunda olduğumuz... Orman yangınlarında çaresizlikten gözlerimiz doluyorsa; nesli tükenen hayvanları çocuklarımız göremeyecek diye üzülüyorsak; her gün yeni bir hastalık duyuyor ve kaygılanıyorsak; soluduğumuz hava egzoz kokuyor, yediğimiz domates ise eskisi gibi tütmüyorsa; binbir emekle sahip olduğumuz evimizin, işimizin, tarlamızın pek de “doğal” olmayan bir afetle yok olması an meselesiyse, artık bir zahmet örgütlü mücadele etmemiz gerektiği… Son raporun söyledikleri Birleşmiş Milletlere bağlı İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Ağustos 2021’de bir rapor yayımladı. Gezegeni en çok kirleten, sera gazı salınımında ilk sıraları kimselere bırakmayan, ekolojik yıkımdan sorumlu olan devletlerin birliğinden çıkacak olan rapordan kime ne hayır gelir demeyin. Rapor, 14 bin bilimsel makale ve 3 bin 949 raporun, 66 ülkeden 234 bilim insanının inceleme ve değerlendirilmesiyle hazırlandı ve IPCC içerisindeki 195 ülkenin onayı alındı. Her ne kadar BM, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması ile güya küresel ısınmayı durdurmak adına, niyet beyanından öteye gitmeyen ve üstüne üstlük karbon ticareti piyasası kuran bir birlik de olsa, bilim insanlarının ortaya koyduğu veriler oldukça dikkat çekici ve insanlığın geleceği için uyarıcı. Dünyada son 40 yılın her bir 10 yılının bir öncekinden daha sıcak geçtiği ve 2010-2019 yılları arasında buzul miktarında ciddi miktarda düşüş yaşandığı raporda yer alıyor. 1981-2018 yılları arasında deniz seviyesinde toplam 20 santimetre artış gerçekleşti. Maldivler'in de aralarında olduğu 50'ye yakın ülke, önlem alınmadığı takdirde yeryüzünden silinecek. Eğer ciddi adımlar atılmazsa 2040 yılına geldiğimizde dünyanın ortalama sıcaklığı en az 1,5 derece artmış olacak. Şu anda 1,1 derece artışla neler yaşadığımızı görüyoruz. Kuraklık, sel felaketleri, yangınlar, sıcak hava dalgaları, fırtınalar, deniz suyu seviyesinde hızlı yükseliş… Özetle birçok felaketin artarak devam edeceği öngörülüyor. ClimateCrisisİnsanlığın karanlık, fosil yakıtların altın çağı 21. yüzyılın başında, sera gazı kaynaklı emisyonlarda büyük bir artış yaşandı. Bu artışta en önemli pay, özellikle elektrik üretiminde kullanılan kömürde. Ayrıca petrol ve doğal gaz üretimi, sürekli daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulduğu yalanı ile yükseliyor. Bu kadar çok üretim ve tüketimin kimin ihtiyacı olduğu ve ne pahasına yapıldığı ise asla sorgulanmıyor. Artık tek bir fosil yakıt yeryüzüne çıkarılmamalıyken adamızın çevresinde de, paylaşılması ayrı bir politik kriz olan petrol ve gaz sondaj çalışmaları devam ediyor. Ekolojik yıkımın geri dönülemez bir noktaya gelmesini engellemek için en kısa zamanda fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminin yerini güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerjiye bırakması zorunlu. Fakat halkların baskısıyla doğru politik kararlar verilse dahi, bu dönüşüm bir çırpıda olamaz. Yeni bir enerji altyapısı inşa etmek için fosil yakıt kaynaklarına dayanan bir üretim süreci yaşanması kaçınılmaz. Dolayısıyla bu “tuzak”tan kurtulmak için büyümeye değil üretim ve tüketimin ekolojik planlamasına dayanan bir ekonomik sistem gerekir. Oysa sermayenin ve beslendiği sistemin hayatta kalabilmesinin tek koşulu (kısa dönemli istisnalar hariç) daha fazla üret(tir)mek, tüket(tir)mek ve büyümektir. Hele ki içinde bulunduğumuz neoliberal dönemin doğasında, doğa dahil her şeyi piyasaya açarak metalaştırmak vardır. Bunun en yıkıcı etkisini ise küresel ısınmadan birinci derecede sorumlu olan gelişmiş ülkelerin halkları değil onların çöplüğü durumundaki yoksul ülkeler yaşıyor. Dolayısıyla bu karanlık çağı aydınlığa çıkarmak istiyorsak; küresel iklim adaleti için, daha temiz bir hava solumak için, bir zeytin ağacı daha kaybetmemek için, canım Akdeniz’i petrole bulamamak için, Asil Köylü ucubesi yerine ormanları savunmak için, Pandemiyi atlattık derken “doğal” afetlere yenik düşmemek için “iklimi değil sistemi değiştir” talebiyle, çevremizdeki irili ufaklı her türlü ekolojik soruna karşı örgütlü mücadele etmeliyiz. Özelde kendi hükümetimize genelde ise sisteme yapılacak her baskı ve elde edilecek en küçük kazanım bile, bu değişime hizmet edecektir. Nazen Şansal

Sağlık Hakkı Platformu: ”Asya bebek büyük bir sağlık krizinin bedelini ödemektedir”

By Nazen Şansal

241844796_114663067612825_5668107243871349833_n

Baraka olarak bileşeni olduğumuz "Asya Bebek İçin Sağlık Hakkı Platformu"nda biraraya gelen ve kamusal sağlık hakkını savunan gönüllüler ve örgütler olarak, yetkililerce yapılan yalan beyanatların doğrusunu kamuoyu ile paylaşmak amacıyla bir basın açıklaması yayımladık.

241844796_114663067612825_5668107243871349833_n

Halkın sağlığından Sağlık Bakanlığının sorumlu olduğunu fakat en temel görevini yapmaktan aciz olduğunu vurguladığımız açıklamada, Asya bebeğin Türkiye'ye götürülmesine aracı olan TC kurumlarının da çocuğun tedavisi için gerekeni yapmadıklarını belirttik. İlaç endüstrisi tekellerinin ilaca değil insan hayatına fiyat biçtiğini söylediğimiz açıklamada, başka ülkelerde de fahiş fiyatlara itiraz edildiğini, ayrıca sosyal sigortanın karşılaması için mücadele verildiğini anlattık. Duyarlı halkımızn katkı koyduğu kampanyalar yürütüldüğünü ancak kimsenin hayatının ve sağlığının toplumun vicdanına veya zenginlerin yardımseverliğine bırakılamayacağının da altını çizdik. Asya bebek büyük bir sağlık krizinin bedelini ödemektedir Asya Polatlı isimli SMA Tip-1 hastalığıyla boğuşan 10 aylık Asya Bebek sağlık sisteminin içine düşürüldüğü krizin mağdurlarından biridir. Asya Bebek ikinci kez Ankara’ya kas erimesini durdurmak için gerekli olan ilacı almaya gitmiştir. İlk olarak Ankara’ya gittiğinde TC vatandaşlığı olmadığı için hastane Asya Bebeğin tedavisini YAPMAMIŞTIR. Bu hastalık için çok önemli olan bu ilacı o tarihlerde alamaması Asya Bebeğin sağlığı için çok büyük bir mağduriyet yaratmıştır. Aylar sonra TC Elçiliği aracılığıyla Ankara’ya gönderilen Asya Bebek zamana karşı yarışırken 4 haftadır ilacının reçetesi yazılmasına rağmen tedavisi YAPILMAMIŞTIR. Asya Bebek, TC vatandaşı olmadığından dolayı Sosyal Güvenlik Kurumuna kaydı yapılamamaktadır. Bu nedenle bu ilacı ALAMAMAKTADIR. Asya Bebeğin vatandaşlık işlemleri gitmeden verilen tüm sözlere rağmen yine Türkiye’de bürokrasiye takılmış, Asya Bebeğin vatandaşlık işlemleri HIZLANDIRILMAMIŞTIR. KKTC Sağlık Bakanlığı ve hükümeti konuyla ilgili duyarsız kalmakla birlikte Sağlık Bakanı Ünal Üstel ve Sağlık Bakanlığından bazı kişiler kamuya yalan beyanatlar vermektedir. Asya Bebeğin tedavisi BAŞLAMAMIŞTIR. Asya Bebeğin yaşaması için gerekli olan ‘Zolgensma’ ilacına, ilaç endüstrisi tekellerinin biçtiği fiyat 2.4 milyon dolardır. Başka ülkelerde, insan hayatına biçilen bu fiyata itiraz edilmekte ve sosyal sigortanın karşılaması için mücadele verilmektedir. Sağlık Bakanlığı, halkın sağlık hakkından sorumlu olmasına rağmen çözüm üretmek için hiçbir adım ATMAMIŞTIR. Asya Bebek 2.4 milyon dolar değerindeki ilacı almazsa ölecektir. Kimsenin hayatı ve sağlığı toplumun vicdanına veya zenginlerin yardımseverliğine bırakılamaz. Buna rağmen duyarlı halkımızın katkı koyduğu kampanyalar yapılmış ancak artık durma noktasına gelmiştir. KKTC Başbakanı Ersan Saner devlet bütçesinden sadece 10 bin TL Asya Bebeğe bağışta bulunmuştur. Şu ana kadar paranın sadece % 15.1’i toplanmıştır. Devletin bu parayı hemen karşılaması elzemdir. Sağlık bütün insanların en temel hakkıdır. Bilimsel, kamusal, ücretsiz sağlık hizmetinden mahrum bırakılan insanlar sırf parası olmadığı için tedavi olamıyorlarsa ve ölüyorlarsa bu cinayetten başta sağlık bakanlığı ve o ülkeyi yönetenler sorumludur. Asya Bebek Sağlık Bakanı Ünal Üstel’in, Başbakan Ersan Saner’in, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın çocuğu olsaydı bu para 5 dakikada bulunacaktı. Asya Bebek halkın çocuğu olduğu için ölüme terkedilmiştir. Bu ülkede bu para varken, bu ülkede milyonlarca lira zengin kesimlere peşkeş çekilirken, hükümet edenler kamu kaynaklarını kendi çıkarları için harcarken göz göre göre bir bebeğin ölüme terkedilmesine seyirci kalmayacağız. Asya Bebeğin sağlık hakkını söke söke alacağız!

Ziller Kimin İçin Çalıyor? – Emel Karagözlü Cicibaba

By Pınar Piro

3C3056FB-30EF-4553-A063-A9623A1A2422

Ziller Kimin İçin Çalıyor? 3C3056FB-30EF-4553-A063-A9623A1A2422Okulların açılmasına sayılı günler kalmışken birçok farklı kesimden birçok farklı görüşü okuduk, dinledik. Çocukların okullarına dönmesini hepimiz istiyor ama bunun sağlıklı ve tüm önlemlerin alındığı bir çerçevede gerçekleşmesi gerektiğini savunuyoruz. İki yıldır tüm olumsuzlukların, beceriksiz yönetimin, yolsuzlukların, alınan göstermelik kararların tümünün faturası eğitim alanına kesildi. Yaz dönemi turizm sezonu açılabilsin diye kuralları esneten, turiste ve kumarcılara yönelik kararlar üreten hükümet söz konusu okullara ve eğitime geldiğinde tek bir karar, tek bir pratik üretmeyip çareyi her eğitim dönemi okulları kapatmakta buldu. İki yıldır okulların pandemi koşullarında eğitim verilebilmesi için kayda değer hiçbir altyapı çalışması yapmayan eğitim bakanlığı, ders sürelerini azaltmak, tenefüsleri artırmak, sınıf sayılarını azaltmak, sınıflarda ve okullardaki hijyenik altyapıyı geliştirmek adına hiçbir şey yapmadı! Eğitim<Turizm Kreş seviyesinden üniversite seviyesine kadar birçok öğrenci mağdur olmaya devam ederken Eğitim Bakanı Amcaoğlu ayakları yere basan ve halka güven veren tek bir açıklama dahi yapamıyor. Okula gitmek isteyen öğretmenleri sürekli topun ağzında bırakan muğlaklıta alınan kararlar ve pratikler ile tüm stressi okul idarelerinin ve öğretmenlerin omzuna yükleyen bakanlık ders saatleri kadar basit bir düzenlemeyi dahi yapmaktan aciz durumda. Tüm yaz boyunca yapılan partiler, kurultaylar, köy gezmeleri hız kesmeden devam ederken ve ülkeye turist girebilsin diye tüm önlemler gevşetilirken tek bir siyasi, tek bir yönetici dahi uzun vaadeli düşünmemiş, bu yapılanların, bu gevşekliğin okulların açılmasını nasıl etkileyeceğini hesaba katmamıştır. Evinde teknolojik altyapısı bulunmayan, bunu karşılayacak maddi gücü olmayan birçok öğrenci iki yıl mağdur edilmiş, yüzyüze eğitime ihtiyaç duyan küçük yaştaki çocuklar okuma yazmayı öğrenememiştir. Okul ortamında arkadaşları ile sosyalleşemeyen, evlerine kapanan birçok çocuk obezite ve asosyalliğin pençelerinde çırpınırken onlara maddi manevi destek olacak tek bir adım atılmamıştır. Özel eğitime gereksinim duyan birçok çocuk resmen unutulmuş ve kendi kaderine mahkum edilmiştir! Tüm bunları dile getirirken atlamamamız gereken bir nokta da turizm emekçilerinin, ki bunların içinde çocuğunu okutmaya çalışan veliler de vardır, ciddi anlamda mağdur edildiğidir. Turizm emekçilerinin kapanmalardan dolayı çekdikleri ciddi sıkıntıları göz ardı etmek doğru olmaz. Küçük işletmelere, esnaflara veya büyük işletmeler yanında çalışan emekçilere bu dönem boyunca ele avuca sığar bir destek yapılmaması toplumun ciddi bir kesimini oluşturan bu insanları fazlasıyla mağdur etmiş ve zor durumda bırakmıştır. İç turizmi canlandıracak adımların atılması küçük işletme ve esnafın belini doğrultması için önemli bir gereklilikti. Otel ve casino gibi yerlerde çalışıp pandemi döneminde işten atılan birçok insan hayatını idame ettirecek parası olmadığı için açlığa ve borç batağına mahkum edilmiştir. Fakat pandemi dönemi boyunca koltuklarda oturan hükümetler bahsi geçen kesime değil, patronlara destek çıkmayı seçmiş ve bu yönde kararlar üretmiştir. Ziller kimin için çalıyor! Kulaklarımda duyduğum ziller Pazartesi okullarda çalacak olan okul zili değil, halkını satan, çocuklarını eğitimden mahrum eden siyasilerin miyadlarının dolduğunu müjdeleyen zildir. Çocukların eğitiminden, toplumu geleceğinden eden eğitim bakanı Olgun Amcaoğlu için çalan zildir. Ülkeye kilit vurulmuşken özel jetle ülkeye kaçak turist getiren, ücretli ve 21 günde bir pcr ve antijen testi kararı alan, doktorlara ve sağlıkçılara kulaklarını tıkayan sağlık bakanı Ünal Üstel için çalan zildir. Zam üstüne zam kararı alınırken, tek derdi tatil ve yandaş ziyareti olan, cebinde tek kuruş kalmayan vatandaş yiyecek tek bir ekmek bulamazken, petrol sızıntıları ülke sınırlarına gelmiş deniz canlılarını yok edip bizi kanser ederken deniz kenarında uyuyan Cumhurbaşkanı Ersin Tatar için çalan zildir. Bu çalan, bu kokuşmuş, pençesini vatandaşın sırtına geçirmiş, eğitimden sağlığa her alanda yüzünü sermayeye çevirip sırtını paraya yaslamış çarpık düzenin tükendiğini müjdeleyen zildir. Fakat unutmamamız gereken nokta şudur ki bu ancak örgütlenip, yaşadığımız tüm haksızlıkların öfkesini bunu gerçekleştirecek mücadeleyi ördüğümüz takdirde mümkün olacaktır. Baraka Aktivisti Emel Karagözlü Cicibaba

Doğayı Yok Edecek Olan ve Size Tepeden Bakan ‘‘Asil Köylü’’ İster miydiniz?

By Nazen Şansal

202125562_1244294232683347_3977998037442313035_n

202125562_1244294232683347_3977998037442313035_n

Binlerce üyeyi temsil eden onlarca örgüt ile birlikte bileşeni olduğumuz "Heykele Hayır Platformu"nun ortak açıklaması:

Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi kurucusu Erbil Arkın’ın ‘‘hayalim’’ diyerek ortaya attığı ve Girne Dağları’nın eteklerindeki doğal olarak kalmış en önemli tepelerden birisine ‘‘Asil Köylü’’ adı verilen devasa bir heykel inşaatı yapılması için çalışmalar yürütülmektedir. Henüz, resmi olarak gerekli adımlar atılmamış olsa da gayrı resmi olarak birçok çalışmanın yürütüldüğü, hatta Girne Belediyesi ile bu konuda işbirliği yapıldığı da bilinmektedir.

Toplumumuzun daha ileriye taşınması, doğamızın korunması, kültür-sanatımızın gelişmesi gibi farklı alanlarda çalışmalar yapan ve bir insan hakkı olan çevre hakkına sahip çıkan örgütler olarak, başta bizzat projenin yaratıcılarından olmak üzere çeşitli kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler ışığında söz konusu proje hakkında değerlendirmelerde bulunduk. Bu değerlendirmeler ışığında, aşağıda sıraladığımız gerekçelere dayanarak ‘‘Asil Köylü’’ heykelinin yapımına, toplumun genelinde hâkim olduğuna inandığımız şekilde açıkça karşı olduğumuzu belirtiriz. 1-      Söz konusu projenin, Girne Dağları’nın eteklerinde yer alan ve tamamen ağaçlarla kaplı olan 174 dönümlük ORMAN ARAZİSİ içerisinde yapılması planlanmaktadır. Bu alan yasal olarak bir orman arazisidir ve doğal bir park yapılmak üzere Girne Belediyesi’ne devredilmiştir. Başta Anayasa ve Fasıl 60 Orman Yasası uyarınca buraya, en iyi amaçlarla bile olsa herhangi bir inşaat yapılması söz konusu olamaz, olmamalıdır. Hele ki son yıllarda iklim krizinin de etkisiyle kuraklaşan, yangınlarla ormanları yok olan adamızda, artık tek bir ağaç bile kesilmemelidir. 2-      Betondan fazlasıyla nasibini alan Girne’de, insanların en azından yüzünü dağa döndüğünde 40x40 metre boyutlarında bronzdan yapılmış devasa bir heykeli değil yeşil dağları görebilmesine imkan sağlanmalı ve Girne Dağları’nın görsel ve ekolojik BÜTÜNSELLİĞİ bozulmamalıdır. Yapılması planlanan devasa heykelin, ülkemizin dokusuna, ölçeğine olan aykırılığı ortadadır. Kıbrıs adasına, toplumun geleceğine ve tüm dünyaya karşı doğaya yapılacak her türlü tahribatın sorumluluğunu hissederek hareket etmek, hiç bir surette ödün verilmemesi gereken bir unsurdur. 3-      Bölgenin orman alanı olması dışında, sahip olduğu çeşitlilik ve arazi yapısı dikkate alındığında heykel yapımı için gerçekleştirilecek inşaat faaliyetleri, projeyi hazırlayanların da ‘‘bir miktar zarar verilecek’’ diyerek önemsizleştirdiği ama kabul ettiği şekilde ciddi bir inşaat faaliyeti yaratacak ve doğaya büyük zararlar verilerek geri dönüşümü mümkün olmayan büyük TAHRİBAT yaşanmasına yol açacaktır. Ayrıca, heykelin çok güçlü aydınlatma sistemleri olacağı, bölgede neredeyse gece yaşanmayacak kadar müthiş bir ışık kirliliği ortaya çıkacağı tahmin edilmektedir. Bu da, doğal yaşam ve çevrede yaşayanlar için ciddi bir fiziki ve ruhsal çöküntü/tahribat yaratacaktır. 4-      Her ne kadar da proje tanıtımlarında ‘‘doğayı korumak için heykelin yapılacağı’’ söylemi yer alsa da ülke gerçeklerimiz, heykelin söz konusu bölge ve civarında İMAR BASKISINI artıracağı ve şehrin büyümesini imar planlarında görülenin aksi bir şekilde artıracağına yönelik endişe yaratmaktadır. Bu da sadece heykelin yapılacağı yeri değil tüm kentin dokusunu ve çevre yollarının trafiğini olumsuz yönde etkileyecektir. 5-      Heykelin yapılması planlanan tepe, AB NATURA 2000 çalışmaları kapsamında Kıbrıs’ın kuzeyinde belirlen 6 ekolojik alandan birisi olan Beşparmak Dağları Potansiyel Koruma Alanı sınırları içerisinde yer almaktadır. Diğer 5 bölge (Akdeniz sahili, Alagadi sahili, kuzey ve güney Karpaz, Tatlısu sahili, Mağusa Sulak Alanları), Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edildiği halde taş ocaklarının bulunması nedeniyle Beşparmak Sıra Dağları’nın koruma statüsü resmileştirilmemiştir. Ancak bu durum bölgenin uluslararası anlamda da korunması gerekliliğini ortaya koymaktadır. 6-      ‘‘Asil Köylü’’ heykelinin 40x40 metre boyutlarında ülkenin dört bir yanından görünecek şekilde devasa bir boyutta yapılması planlanmaktadır. Bu ÖLÇEKTE bir yapının hayata geçirilmek istenmesi, gerek malzeme temini ve tahribatın büyüklüğü gerekse inşaatı sırasındaki işçi güvenliği bakımından öngörülemeyen pek çok sıkıntıya da yol açma potansiyeli taşımaktadır. 7-      Söz konusu heykel, Kıbrıs Türk toplumun ürettiği veya kültürel olarak yakın hissedebileceği bir sanat unsuru değildir. Eserin, bir “köylü”nün var oluşundaki gibi doğayla bütünleşik olmadığı tam aksine doğa üzerinde hegemonik bir kurguya sahip olduğu, konu, içerik ve figüratif açıdan yerel değerlerle ve Kıbrıs köylüsü ile bağdaşmadığı da yadsınamaz bir gerçekliktir. 8-      Elbette ki kentlerimizin sanat eserlerine ihtiyacı vardır. Ancak bunlar, zenginliği ve gücü sembolize eden dev yapılar yerine, doğayla ve çevreyle barışık olan, insanlarla iç içe yaşayabilen örnekler olmalıdır.  Kütlesel olarak ezici bir büyüklüğe sahip olmak yerine yaratıcı ve özgün örneklerle toplumun kültürel yapısı zenginleştirilmelidir.  Kent, sokak, cadde, meydan veya park alanları yaratılırken heykel veya diğer kamusal sanat örnekleri için de gerekli mekanlar oluşturmalı ve estetik bir bütünlük içinde heykeller yaşamalıdır. 9-      Heykelin adının, yan yana anılamayacak iki kelime olan, ‘‘asil’’ ve ‘‘köylü’’ kelimelerinden oluşması bile bu projedeki tutarsızlığı itiraf etmektedir. Özellikle monarşi düzeninde kullanılan ve halkı, işçileri, kadınları, köleleri ezen ve üstün kabul edilen soyluları ifade eden ‘‘asil’’ kelimesinin, emekçi, çalışkan, mütevazı Kıbrıs’ın köylüsü ile bir arada kullanılması hayret vericidir. Sadece bu bile, ‘Asil Köylü’ heykelinin bu topraklardan ve halktan kopuk olduğunu diğer taraftan erk sahibinin her şeyi yapabilme istencinin göstergesidir. 10-   Her toplumun yarattığı sanatsal değerlerle var olduğu gerçektir.  “Asil Köylü” heykeli ise ne içerik ne de biçim açısından bu toplumun yarattığı bir değer değildir. Bu nedenle Kıbrıs kültürünü yansıttığı söylenen heykelin, hangi açıdan Kıbrıs halkını yansıttığı belirsizdir. Kıbrıs kültürünün en büyük özelliği olan mütevazılık unsurunu darmadağın eden böylesi bir heykel projesi kültürel perspektiften de yoksundur. 11-   Söz konusu heykelin, Fransa’daki Eiffel kulesini veya Brezilya’daki İsa heykeli örneklerine dayandırılarak ülkemize gelen turist sayısını artıracağı ve ülkemizin ekonomik olarak kalkınmasına katkı sağlayacağı yönündeki ifadeler de gerçek dışı bir söylemdir. Böyle bir iddia, heykelin hangi turizm modelimize uygun bir akıl olduğu ve hangi turizm politikamızın bir yansıması olduğu sorularını cevapsız bırakırken, heykelin turizm potansiyeli taşıması için ünik ve sanatsal açıdan ilerici ve yaratıcı bir dil taşıması gerekliliği da göz ardı edilmektedir. 12-   Böylesi bir heykele Devlet tarafından izin verilmesi, sermayedarlar arasındaki rekabeti artırarak başka zenginlerin de kendi fantezilerini ormanlarımıza, dağlarımıza denizlerimize yapmasına vesile olabilecektir. Sermayenin, kamusal alana ve sanata bu kadar pervasızca girmesi ve kamusal alanları canının istediği gibi bir sanatla donatması, sanatın özgür, yaratıcı ve halkla bütünleşik gelişimini de olumsuz etkileyecektir. Sonuç olarak; doğaya hançer gibi saplanacak, devasa boyutlarıyla her yerden görünecek, güç, ego ve paranın sembolü haline dönüşecek ve toplumun kendi değerleri yerine bir zenginin ölümsüz olma çabası olarak görünen böyle bir heykel projesi, Kıbrıs Türk halkına karşı büyük bir KÜSTAHLIK göstergesidir. “Asil Köylü” heykeli, yukarıda sıraladığımız gibi EKOLOJİK, EKONOMİK, KÜLTÜREL ve SANATSAL açılardan sakıncalarla doludur. Bu nedenle, başta ARUCAD ve Erbil Arkın olmak üzere projenin yaratıcılarını toplumu ikna etmeye çalışmak yerine projedeki ısrarlarından vazgeçmeye çağırırız. Bilinmelidir ki, biz aşağıda imza sahibi örgütler bu yönde gerekli adımlar atılmadığı takdirde çeşitli eylemler ve yargı süreci dahil olmak üzere böyle bir TOPLUMSAL YIKIM PROJESİNE karşı gereken her türlü mücadeleyi ortaya koyacağız. Kamuoyuna önemle duyurulur.  

HEYKELE HAYIR PLATFORMU

Akdeniz Avrupa Sanat Derneği, Avcılık Federasyonu, Bağımsızlık Yolu Partisi, Baraka Kültür Derneği, Barış Derneği, Basın Emekçileri Sendikası, Birleşik Kıbrıs Partisi, Biyologlar Derneği, Çatalköy’ü Geliştirme ve Kültür Derneği, Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu, Dipkarpaz Çevre Koruma ve Sosyal Aktivite Derneği, Doğu Akdeniz Üniversitesi Akademik Personel Sendikası, Esentepe Cennet Vadisi İnisiyatifi, Eşit Hak ve Adalet Sendikası, Federal Kıbrıs Hareketi, Gençlik Merkezi Birliği, Girne Düşünce Derneği, Gümrük Çalışanları Sendikası, Güzelyurt Geliştirme ve Kalkındırma Derneği, Halk Sanatları Derneği, Karpaz Dostları Derneği, Kıbrıs Erozyonla Mücadele ve Ağaçlandırma Vakfı, Kıbrıs Hayvan Hakları Derneği, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Kıbrıs Sulak Alan Topluluğu, Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası, Kıbrıs Türk Devlet Çalışanları Sendikası, Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası, Kooperatif Görevlilileri Sendikası, Kuzey Kıbrıs’ın Dostları Derneği, Lefke Çevre ve Tanıtma Derneği, Lefke Doğa Sporları Derneği, Lefkoşa Gençlik Derneği, Mağusa İnisiyatifi, Mimarlar Odası, Orman Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Sessiz Kullar Hayvanları Yaşatma ve Sahiplendirme Derneği, Sol Hareket, Şehir Plancıları Odası, Şehit Aileleri ve Malül Gaziler Derneği, Taşkent Doğa Parkı, Toplumcu Kurtuluş Partisi, Yerbilimleri Mühendisleri Odası, Yeni Kıbrıs Partisi, Yeryüzü Tohumları İnisiyatifi, Yeşil Barış Hareketi

Kültür Derneklerinden Başbakanlık Önünde Eylem: “Tüzük değişikliği yapılmazsa kaybeden kültür ve sanatımız olacaktır”

By Nazen Şansal

2

1

Çeşitli alanlarda faaliyet gösteren 66 dernek adına temsilciler, bugün Bakanlar Kurulu toplantısının yapılacağı Başbakanlık önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasını öncesi yapılan konuşmada, ülkemizin doğusundan batısına, halk dansları, fotoğraf, seramik, edebiyat, müzik, tiyatro, kadın çalışmaları ve benzeri alanlarda üretimler yapan ve yüzlerce üyesi bulunan derneklerin ortak bir sıkıntısının dile getirileceği vurgulandı. Pandemi koşulları gereği, toplum sağlığını korumak adına sınırlı sayıda temsilci ile gerçekleştirilen eyleme destek veren turizm emekçilerine ve Bu Memleket Bizim Platformu’na da teşekkür edildi. Serkan Soyalan’ın okuduğu ortak açıklamada; Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde, derneklere hiç danışılmadan değişiklik yapıldığı ve derneklerin Değerlendirme Komisyonu’na seçtiği 5 üyenin iptal edildiği anlatıldı. Komisyonda, Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile derneklerin demokratik seçimle belirlediği 5 üyenin yıllardır uzlaşı içerisinde çalıştığı vurgulanarak “Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini ve derneklerin dışlanmasını protesto ediyoruz” denildi. Ayrıca bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirildiği ve bu toplantılardan çıkan sonuçların da takipçisi olunacağı belirtildi. 2 3 Açıklamanın tam metni ise şöyle: Değerli basın emekçileri kültür-sanata duyarlı halkımız, Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde bir değişiklik yapılarak Değerlendirme Komisyonu'na, Kültür-Sanat Danışma Kurulunca seçilmekte olan 5 üyenin iptal edildiğini ve yerine Kültür Dairesi Müdürü tarafından 5 üyenin atanacağını öğrendik. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, yıllardır bu alanda aktif olarak çalışan; müzikten halk danslarına, tiyatrodan fotoğrafçılığa, tangodan edebiyata kadar pek çok konudaki üretimlere imza atarak kültür ve sanatın gelişimine katkı yapan onlarca dernek varken hiçbirinin fikri alınmadan böyle bir değişikliğe gidilmesi kabul edilemezdir. Üstelik yasal dayanakla kurulmuş olan ve derneklerin seçilmiş temsilcilerinin de yer aldığı Kültür Sanat Danışma Kurulu, yasa ve tüzük gereği Bakan'a danışmanlık yapmakla görevli ve yetkilidir. Tüzük değişikliğine gidilmeden bu Kurulun görüşünün alınması çok daha doğru ve sağlıklı olurdu. Oysa Bakanlık, bunu yapmadan Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nü değiştirmiştir. Dolayısıyla bu Tüzük değişikliği sadece antidemokratik değil, teamüllere de aykırı olmuştur. Değerlendirme Komisyonu’nda, mevcut tüzüğe göre Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile Kültür Sanat Danışma Kurulu tarafından demokratik seçimle belirlenen 5 üye, yıllardır uyumlu ve uzlaşı içerisinde çalışmaktaydı. Şimdi bunca zorluğun yaşandığı Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için derneklere daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini şiddetle kınıyoruz ve protesto ediyoruz. Mevcut tüzük, devlet olanaklarının, atanmış kişilerin iki dudağı arasından çıkacak keyfi ve partizan kararlarla yürütülmesine alternatif, demokratik, katılımcı ve devlet ile derneklerin işbirliğini hayata geçiren bir tüzük olarak kurgulanmıştı. Ancak yıllar içinde uygulamada ortaya çıkan eksiklikleri gidermenin yolu, kesinlikle dernek temsilcilerinin karar alma süreci dışına atılması olamaz. Hep aynı kişilerin görev yapması bir sorun olarak görülürse, Komisyon üyeliğine belli bir süre sınırı konması gayet uygun, demokratik ve katılımcı bir çözüm olacaktır. Bu amaçla bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirdik ve bir uzlaşı noktası bulmak üzere çeşitli önerilerde bulunduk. Önerilerimiz tümüyle kabul görmedi ancak dün yaptığımız toplantıda Bakan’dan bir söz aldık. Şöyle ki; derneklerin seçeceği sadece 2 kişi arasından Bakanın veya Kültür Dairesi Müdürünün atama yapması şeklinde Tüzüğün değiştirileceği bize açıklandı. Bu yöndeki bir uygulamanın yaratacağı sakıncaları veya sağlayacağı faydayı henüz enine boyuna değerlendirme imkanımız olmasa da ve bu hususta çeşitli dernekler farklı görüşlerde olmakla birlikte, tüm dernekler olarak Bakanın en azından verdiği bu sözü tutmasının takipçisi olacağız. Bu Tüzük değişikliği Nisan ayı sonuna kadar yapılmaz ise sonuçta kaybeden kültür-sanat alanındaki çeşitlilik, çoğulculuk, nitelikli üretimler ve dolayısıyla kültür-sanata duyarlı halkımız olacaktır. Şunu da kaydetmek gerekir ki; kültür ve sanatın gelişmesi için devletin desteği önemli ve gereklidir hatta bu, devletin Anayasal ödevidir. Ancak kültür-sanat, devletin ve resmi ideolojinin uhdesinde olmamalı, farklı ve renkli alternatif seslere ve yaratıcı düşüncelere yer açılmalıdır. Bu açıklamayı yapan kültür-sanat dernekleri olarak, tek derdimiz devletten katkı almak değildir. Elbette parasal destekle üretimlerimiz daha kaliteli olabilmekte, halkımıza daha fazla ulaşabilmekte, gençlerimize, çocuklarımıza ücretsiz etkinliklere dönüşebilmektedir. Ancak bizler, ülkesine, kültürüne ve sanata gönül vermiş kişiler olarak kendi dayanışma ağlarımızla da üretimlerimizi her şekilde sürdüreceğiz. Derdimiz, yıllar içinde mücadele ile kazandığımız demokratik ve katılımcı bir anlayışın, topluma da zarar verecek şekilde otoriter bir zihniyetle değiştirilmiş olmasıdır. Bakanlığı bu konuda verdiği sözü tutmaya ve tüm halkımızı da kültür-sanata sahip çıkmaya çağırıyoruz. Akademi Sanat Derneği Akdeniz Avrupa Sanat Derneği (EMAA) Akçay Kültür Sanat Derneği (AKDER) Alayköy Folklor Derneği Alpay Volkan Kültür Sanat Derneği Alzheimer Derneği AVSAD AYDER Baraka Kültür Merkezi Çatalköy’ü Geliştirme ve Kültür Derneği (ÇADER) Dikmen Gençlik Merkezi Derneği (DİGEM) Dördüncü Duvar Kültür ve Düşünce Derneği Envision Diversity Evrensel Hasta Hakları Derneği Genç Yetenekler Kültür Sanat Derneği Gençlik Merkezi Birliği Girne Gençlik Merkezi Göçmenköy Taşkınköy Kültür Derneği (GÖÇ-TAŞ) Güzelyurt Amatör Sanatçılar Derneği (GASAD) Güzelyurt Atılımcı Sanat Derneği (GASAD) Güzelyurt Geliştirme ve Kalkındırma Derneği (GÜKAD) Halk Sanatları Derneği (HASDER) Hayata Dokun Hareketi İnönü Gençlik Merkezi Kültür Sanat ve Spor Derneği (İGEM) İnsan Kaynakları Yönetimi Derneği (İKYD) İskele Kültür Sanat Derneği (İSDER) Kadından Yaşama Destek Derneği (KAYAD) Kalkanlı Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (KAYDER) Kıbrıs AB Derneği Kıbrıs Ada Tango Derneği Kıbrıs Edebiyat Derneği Kıbrıs Fotoğraf Sanatı Derneği (KIFSAD) Kıbrıs Havaları Derneği (KIBHAD) Kıbrıs Kâğıt Sanatçıları Derneği Kıbrıs Polifonik Korolar Derneği Kıbrıs Sanat Derneği Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği Kıbrıs Türk Fotoğraf Derneği Kıbrıs Türk Fransız Kültür Derneği Kıbrıs Türk Kütüphaneciler Derneği Kıbrıs Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği (KTÜKD) Kıbrıs Türk Yazarlar Birliği Kuir Kıbrıs Derneği Kuzey Kıbrıs Seramikçiler Derneği Lefkoşa Folklor Derneği (FOLKDER) Lefkoşa Folklor ve Gençlik Merkezi (FOGEM) Lirik Şiir Grubu Mehmetçik Kültür ve Dayanışma Derneği Mağusa Kadın Merkezi Derneği (MAKAMER) Mağusa Kültür Derneği Nicosia New Generation Lions Kulübü Özgür Adımlar Kültür ve Sanat Derneği Sevgi Çiçeği Kültür Sanat Derneği (SEÇDER) Sivil Toplum İnisiyatifi Sonare Çoksesli Korolar Derneği Tango Siempre Dans ve Sosyal Aktivite Derneği Turizm ve Folklor Araştırmaları Derneği (TUFAD) Üçüncü Toplum Forumu Üretim Merkezi Yeni Erenköy Kültür ve Sanat Derneği (YENDER) Yunan Dili Derneği (YUDER)   Ayrıca “Bu Memleket Bizim Platformu” da derneklere destek açıklamıştır.    

Yarım Kalan Başkent Tiyatrosu Önünde Monologlar Oynanacak

By Nazen Şansal

barakasokakta_2803199

barakasokakta_2803199

Baraka Kültür Merkezi 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te Başkent Tiyatro binası önünde tiyatral bir etkinlikle Dünya Tiyatro Günü’nü kutlayacak. Lefkoşa Belediyesi ile işbirliği halinde gerçekleştirilecek olan etkinlikte Shakespeare’den Hamlet, Dinçer Sümer’den Sevtap, Samuel Becket’ten Godot’yu Beklerken tiradları sahnelenecek. Ayrıca Bertolt Brecht’in “Oyun Yazarının Türküsü” adlı şiiri seslendirilecek. Konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Lefkoşa Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da konuşma yapacağı etkinliğe tüm sanat severler davet edildi. Konukların, araçlarını Lefkoşa Belediyesinin otoparkına park edebileceği duyuruldu. Baraka Kültür Merkezi Dünya Tiyatro Günü mesajı ise şöyle: Ezberleri bozuyor ve bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! "Tüm dünya bir sahnedir. Ve bütün insanlar sadece birer oyuncu... Girerler ve çıkarlar. Bir kişi, bir çok rolü birden oynar." Shakespeare'in de dediği gibi pek çok rolümüz var şu koca sahnede. Ezberlememiz ve oynamamız istenen, sorgulamadan, itiraz etmeden, değiştirmeden kabullenmemiz beklenen... Önce kandırılan bir çocuk, ardından yenilikçi fikirleri önemsenmeyen bir genç, sonra emeği sömürülen bir emekçi, hakları ihlal edilen bir vatandaş, doğası bozulan bir insan, en sonda da tecrübeleri hiçe sayılıp yalnızlığa mahkûm edilen bir ihtiyar rolü biçiliyor bizlere. Oysa sanat ve sanatçı her şeyden önce sorgulayan ve toplumu ileriye götürmeye çalışandır. Otoriteye, baskıya, dayatmaya itirazı olan; özgürlükçü ve aydınlık fikirleri, barış ve kardeşlik istencini, toplumun çeşitli renkleriyle birlikte hayata bulaştırmaya çalışandır. "Ben" değil "biz" diyen, başkasının derdini de sahneye, melodiye, tuvale, kâğıda, ekrana taşıyandır. "Tüm sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşam sanatına katkıda bulunmalıdır" diyordu Bertolt Brecht. Bizler de tiyatroya gönül vermiş kişiler olarak ülkemizde ve dünyada daha eşit, daha adil, daha özgür ve bağımsız "başka bir hayat"ın mümkün olduğunu biliyor ve sanatımızı bu güzel günlerin hizmetine sunuyoruz. Pandeminin yarattığı olumsuzluklara ve hükümetlerin bu süreci yönetmekteki başarısızlığına rağmen tiyatroyu; insanlığın doğuşundan bu yana var olan bu sanatı, yaşatmanın yollarını arıyoruz. Hükümetler, yeni tiyatro binaları yapmak, sağlık koşullarına uygun açık hava sahneleri düzenlemek yerine Pandemide ilk olarak sanatı gözden çıkarıp tiyatroları kapatıyorlar. Özerk tiyatro yasası yapmak ve sanatı özgürleştirmek yerine sadece sanat severMİŞ gibi görünüp, üstüne bir de dernek tiyatrolarına yapılacak katkıları kesmenin tüzüklerini yapıyorlar. Çünkü boyun eğmeyen ve İNSANI İNSANA İNSANLA ANLATAN bu sanatın gücünden korkuyorlar. Sadece kendilerine tabi olacak, sahibinin sesini sahneye taşıyacak bir tiyatro istiyorlar. Bunun için bize bir ezber yaptırıp verdikleri rolleri oynamamızı bekliyorlar. Ama biz, seyirci kalmayan seyircilerimizle birlikte, ezberleri bozuyor bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! Barış içinde, özgür, eşit ve adil bir toplum için, doğanın ve insanın sömürülmediği bir dünya için "yaşasın tiyatro, yaşasın hayat" diyoruz! Tüm tiyatro emekçilerinin ve seyircilerinin 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. 55627831_627398437719749_508467356968681472_n-678x381    

Örgütler, Kültürel İşbirliği Protokolü’ne “TEPKİ” Gösterdi

By Nazen Şansal

160787753_284507736421941_8339364950369102546_n

Bugün Meclis Genel Kurulu’nun gündeminde olan Kültürel İşbirliği Protokolü, örgütler tarafından “TEPKİ”yle karşılandı. Türkiye ile imzalanan ve Meclis’in onayına sunulan anlaşma, Yunus Emre Enstitüsü’ne çocuklarla ilgili verilen yetkiler dolayısıyla protesto edildi. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Biat Değil Özgürlük İnisiyatifi, KTÖS, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği ve Kadın Eğitimi Kolektifi tarafından Meclis önünde gerçekleştirilen basın açıklamasında, “Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan dini ve milli şuura sahip gençler yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor” denildi. Örgütler, “Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor” ifadelerini kullanarak milletvekillerine seslendi. Bu protokole onay verilmesinin laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" demek anlamına geldiğinin vurgulandığı açıklamada “Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz” sözleri kullanıldı. Ayrıca protokolün 14. Maddesine değinilerek Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı, hatta ayrı bir devlet değil TC’nin egemenliği altında görüldüğü de belirtildi. Eylemciler, ellerinde tuttukları harflerle Hükümet’e “TEPKİ” gösterdiler ve en az 5 yıl yürürlükte kalacak olan protokolün, azınlık Hükümeti tarafından onaylanmasının doğru olmayacağını vurguladılar. Bugün Genel Kurul salonunda çıkan tartışma sonrası yeniden toplanamayan Meclis, söz konusu protokolü görüşemedi ve yarın (16 Mart Salı) gündemine aldı. 160787753_284507736421941_8339364950369102546_n Basın açıklamasını tam metni şöyle: Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!? Türkiye ile imzalanan paketlere, protokollere her gün bir yenisi ekleniyor. Bunlar, sadece ekonomik yönden değil kültürel açıdan da Kıbrıslı Türk kimliğini yok etmek, asimile etmek üzere açık veya gizli niyetler içeriyor. Halkımızın laik ve demokratik yapısına tahammülü olmayan ve bunu seçimlerde de irademize müdahale ederek gösteren gerici zihniyetler, çocuklarımızı kendilerine benzetmenin yollarını arıyorlar. Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan "dini ve milli şuura sahip gençler" yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor. Türkiye ile imzalanan ve bugün Meclis'in onayına sunulan Kültürel İşbirliği Protokolü, kültür-sanatla ilgili destek beyan eden bir sürü güzel lafın yanı sıra -ki bu protokol olmadan da sanatçılarımıza destek olunmasına hiçbir engel yoktur- Yunus Emre Enstitüsü'nün çocuklarımızla ilgili faaliyetler yapmasını öngörüyor. Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor. Kuruluş aşamasında Tanıtma Fonu'ndan 1 milyon TL aktarılan Vakfa, pek çok kamu malı ve bina da hibe ediliyor. Devlet destekli olsa da nihayetinde bir STÖ olan bu kurumun, devletler arası bir anlaşmada hukuken yerinin olmaması bir yana, cemaatinin yurt dışı okullarına karşılık kurulduğu daha sonra da bir süre cemaatin eline geçtiği iddia ediliyor. İyi niyetlerle Yunus Emre Enstitüsü'nde çalışan veya etkinliklere destek olan sanatçıları ve kurslara katılan kişileri tenzih ederek söylüyoruz ki bu zihniyete çocuklarımızı veya gençlerimizi emanet etmek, bu halka yapılacak en büyük kötülüktür. Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz. Meclis'teki milletvekillerine sesleniyoruz: Kültürümüzün yaşatılıp tanıtılması kılıfıyla önünüze konan bu protokole onay verirseniz, dini ve milli duyguları önce kabartılıp sonra istismar edilen, AKP zihniyetinde, muhafazakâr gençler yetişmesine, laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" diyeceksiniz. Zaten protokolü yazanların, Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı ve hatta bizi ayrı bir devlet değil kendi egemenlikleri altında gördükleri de 14. maddeden bellidir. Bu maddede adamızın tarihi; Osmanlı öncesi dönem, Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi şeklinde kategorize edilmiştir! Bu protokolün bir Eğitim ve Kültür Bakanı tarafından, en azından bu maddesi düzeltilmeden imzalanması hayret verici olup, ayrı devlet olduğunu iddia eden bir Meclis tarafından onaylanması da kendi kendini inkâr etmek anlamına gelecektir. Katılan Örgütler: Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Biat Değil Özgürlük İnisiyatifi, KTÖS, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Kadın Eğitimi Kolektifi  

Basın Açıklamasına Çağrı: Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!?

By Nazen Şansal

sanatcilar-girisimi-reddediyoruz-757624-5

Laiklik ve demokrasi ilkelerine bağlı tüm duyarlı örgütlere ve kişilere çağrımızdır.

Gelin pazartesi günü bu protokolü Meclis önünde protesto edelim!

unnamed

Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!? Türkiye ile imzalanan paketlere, protokollere her gün bir yenisi ekleniyor. Bunlar, sadece ekonomik yönden değil kültürel açıdan da Kıbrıslı Türk kimliğini yok etmek, asimile etmek üzere açık veya gizli niyetler içeriyor. Halkımızın laik ve demokratik yapısına tahammülü olmayan ve bunu seçimlerde de irademize müdahale ederek gösteren gerici zihniyetler, çocuklarımızı kendilerine benzetmenin yollarını arıyorlar. Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan  "dini ve milli şuura sahip gençler" yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor. Türkiye ile imzalanan ve 15 Mart Pazartesi günü Meclis'in onayına sunulacak olan Kültürel İşbirliği Protokolü, kültür-sanatla ilgili destek beyan eden bir sürü güzel lafın yanı sıra -ki bu protokol olmadan da sanatçılarımıza destek olunmasına hiçbir engel yoktur- Yunus Emre Enstitüsü'nün çocuklarımızla ilgili faaliyetler yapmasını öngörüyor. Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor. Kuruluş aşamasında Tanıtma Fonu'ndan 1 milyon TL aktarılan Vakfa, pek çok kamu malı ve bina da hibe ediliyor. Devlet destekli olsa da nihayetinde bir STÖ olan bu kurumun, devletler arası bir anlaşmada hukuken yerinin olmaması bir yana, cemaatinin yurt dışı okullarına karşılık kurulduğu daha sonra da bir süre cemaatin eline geçtiği iddia ediliyor. İyi niyetlerle Yunus Emre Enstitüsü'nde çalışan veya etkinliklere destek olan sanatçıları ve kurslara katılan kişileri tenzih ederek söylüyoruz ki bu zihniyete çocuklarımızı veya gençlerimizi emanet etmek, bu halka yapılacak en büyük kötülüktür. Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz. Meclis'teki milletvekillerine sesleniyoruz: Kültürümüzün yaşatılıp tanıtılması kılıfıyla önünüze konan bu protokole onay verirseniz, dini ve milli duyguları önce kabartılıp sonra istismar edilen, AKP zihniyetinde, muhafazakar gençler yetişmesine, laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" diyeceksiniz. Zaten protokolü yazanların, Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı ve hatta bizi ayrı bir devlet değil kendi egemenlikleri altında gördükleri de 14. maddeden bellidir. Bu maddede adamızın tarihi; Osmanlı öncesi dönem, Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi şeklinde kategorize edilmiştir! Bu protokolün bir Eğitim ve Kültür Bakanı tarafından, en azından bu maddesi düzeltilmeden imzalanması hayret verici olup, ayrı devlet olduğunu iddia eden bir Meclis tarafından onaylanması da kendi kendini ikâr etmek anlamına gelecektir. Laiklik ve demokrasi ilkelerine bağlı tüm duyarlı örgütlere ve kişilere açık çağrımızdır. Gelin pazartesi günü bu protokolü Meclis önünde protesto edelim! 15 Mart Pazartesi saat 13.13'te Meclis önünde, katılmak ve imza koymak isteyenlere açık olarak basın açıklamamızı yapıyoruz.   160090429_280329456834996_7976240067303865390_n    159871106_202528918321695_7131805150692208849_n

Baraka Kültür Merkezi’nden, Değişen Kültür Dairesi Tüzüğü İle İlgili Basın Açıklaması: “Ne Sihirdir Ne Keramet, El Çabukluğu Marifet!”

By Nazen Şansal

18194914_1615945568415813_4190026662382637401_n

 

18194914_1615945568415813_4190026662382637401_n

Emekçi düşmanı, gerici ve sağlığa zararlı UBP-DP-YDP hükümetinden, kültür-sanata çağdaş bir yön vermesini beklemiyorduk elbette… Ancak toplum can derdinde, ekmek derdindeyken ve alınması gereken onca önemli karar varken, kültür-sanat alanında demokratik ve katılımcı bir anlayışla uygulanan bir tüzüğü, el çabukluğuyla değiştirebilme marifetini de ummazdık doğrusu!

“Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü”, Kültür Dairesi’nin özverili personelinin çabaları ve derneklerin de katkılarıyla, uzun yıllardır şeffaf ve demokratik bir şekilde uygulanmaktadır. Geçmişte de, yine UBP döneminde bazı derneklere karşı ayrımcılık ve yasa dışı uygulamalar yapılmış ancak Tüzük’teki demokratik ve katılımcı yapı bozulmamıştı. Bu Tüzük çerçevesinde dernekler, her yıl yapacakları kültür-sanat projelerine bir miktar maddi katkı alabilmekte ve böylece ülkemiz kültür-sanatının gelişmesine destek olunmaktadır. Kamusal bir fon olan Kültür Dairesi’nin bütçesinden, belli kriterler çerçevesinde başvuran derneklerin sanatsal projelerine bir miktar para verilmekte, kararlar kamuya açık yayımlanmakta ve projelerin gerçekleşip gerçekleşmediği de Daire tarafından takip edilmektedir. Kültür-sanat derneklerinin çoğu mevcut Tüzüğün işleyişinden memnundur, memnun olmayanların da sözlerini söyleyebilecekleri mekanizmalar (Kültür Sanat Danışma Kurulu ve Değerlendirme Komisyonu) mevcuttur. Derneklerin projelerine katkı yapılıp yapılmayacağını inceleyen komisyonda, Kültür Dairesi Müdürü zaten başkan olarak bulunmakta ve devletin kültür sanat kurumlarından da (Devlet Tiyatroları, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gibi) temsilciler yer almaktadır. Ayrıca çeşitli alanlarda (müzik, sahne sanatları, edebiyat, halkbilimi gibi) faaliyet gösteren derneklerin temsilcileri de kendi aralarında yaptıkları seçimle Komisyonda görev yapmaktaydı. Bu yönüyle Komisyon, ülkemizde nadir bulunan türden demokratik ve katılımcı bir oluşumdu. Emekçi düşmanı, gerici ve sağlığa zararlı UBP-DP-YDP hükümetinin, eğitimi e’sinden anlamayan Eğitim Bakanı Olgun Amcaoğlu, kaşla göz arasında yaptığı ve Bakanlar Kuruluna onaylattığı bir tüzük değişikliği ile kaş yaparken göz çıkarmıştır! Değerlendirme Komisyonu’nun demokratik ve katılımcı yapısını bozan tüzük değişikliği ile kültür-sanat derneklerinden seçimle gelen temsilciler tamamen Komisyondan çıkarılmış ve yerine Kültür Dairesi Müdürü’nün atayacağı kişiler konmuştur. Tüzüğün gerekçesi, Anayasa’ya ve mevzuat yapma kurallarına aykırı olarak belirtilmemiş olsa da, bizim öngörümüz odur ki sadece kendilerine yakın kesimlere destek sağlayıp, barıştan, demokrasiden, laiklikten, kültürel mozaikten, sanatsal özgürlükten yana olan derneklere katkı verilmemesi için bu değişiklik yapılmıştır. Böylesi bir otoriter uygulama, sanatın özgürlükçü yönü ve kültürün çoğulcu yapısıyla bağdaşmaz. Baraka Kültür Merkezi olarak bu Tüzük değişikliğini kabul etmemekle birlikte derneğimizin üretimlerini ve eylemliliğini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini; çünkü esas olarak maddi ve manevi gücümüzü halktan ve dostlarımızdan aldığımızı belirtmek isteriz. Ancak bugün hükümet koltuklarında oturanlar değiştiğinde ve terazinin dengesi bozulduğunda, demokratik katılımın bir gün herkese lazım olacağını anlayacaklar. Anayasa’nın 62. Maddesi “Devlet, sanatın özgürce gelişebileceği ortamı yaratır, sanatçıyı koruyucu, destekleyici, özendirici önlemleri alır” demektedir. Oysa bu Tüzük değişikliği, sanatın özgürlüğüne doğrudan bir devlet müdahalesidir. Anayasa ayrıca devlete, “herkesin kültür yaşamında yer almasını sağlamak” görevini de vermektedir. Böylesi ekonomik sıkıntıların olduğu bir dönemde derneklerin aidat toplama zorlukları da düşünüldüğünde, bu Tüzükle kültür derneklerinin bir kısmı faaliyetlerini yapamaz hale gelecek ve belki de kapanma noktasına kadar gidecektir. Korona önlemleri sebebiyle bir kenara itilen, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilen sanatçılar şimdi de bu Tüzüğün değiştirilmesiyle tamamen yok edilmek istenmektedir. Baraka olarak duyarlı pek çok dernek ve sanatçıyla birlikte, faşist kafalıların bu tüzüğünü geri aldırmak için gereken mücadeleyi vereceğimizi belirtir, sanatın özgürlüğüne ve kültürel alanın zenginliğine önem veren her örgütü ve bireyi bu konuda duyarlılığa davet ederiz.

baraka logo

 

Baraka Kültür Merkezi’nden 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü Bildirisi

By Nazen Şansal

126428426_708205079821719_8849085543224914103_n

126428426_708205079821719_8849085543224914103_n

 Bundan 60 yıl önce dünyanın uzak bir ülkesinde bir ailenin üç kızı birden faşistlerce acımasızca tecavüz edilip, katledildi… Bu cümle sanki çok uzun yıllar önce yaşanmış ve tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir hikâye gibi duyulsa da aslında kadınların yaşıyor olduğu şiddet yüz yıllar önce başlamış ve ne yazık ki bugün de hâlâ devam etmekte. Şiddeti uygulayanlar aynı insanlar olmasa da şiddeti meşru gören zihniyet aynı. Kadına yönelik şiddet, kontrol edilemeyen öfke sonucu ortaya çıkan bir şiddet türü olmadığı gibi kişisel bir mesele olmanın da çok ötesindedir. Temelinde güç ve çıkar ilişkilerinin yattığı cinsiyet eşitsizliğinin yol açtığı, erkek egemen zihniyetten doğan toplumsal bir sorundur. Bugün ülkemizde de olduğu gibi bu durum sadece aile içindeki şiddetle sınırlı değil kamusal alanda da söz konusudur. Kadına yönelik şiddet sadece fiziksel değil aynı zamanda cinsel, psikolojik ve ekonomik şekillere bürünüp hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Günümüzde şiddet kapitalist sömürü, sosyal adaletsizlik, milliyetçilik, ırkçılık, homofobi, militarizm, yoksullaşma ve gericilikten beslenmekte. Dolayısıyla bizler bu geniş cepheden gelen saldırılara hep birlikte her alanda örgütlü bir şekilde karşı durarak mücadele etmeliyiz. Tabii ki tüm sorunlarımız, yılda bir kez 25 Kasım’da sokakta yürümekle çözülmeyecek ama şunu iyi biliyoruz ki; kararlılığımızı ve örgütlülüğümüzü pekiştirmek, şiddet görüp sindirilmiş tüm kız kardeşlerimize ilham olabilmek, bizi yok sayan, itaat ve biat etmeye zorlayan herkese dayanışmamızı ve gücümüzü göstermek adına 25 Kasım Çarşamba günü saat 18:00’da Kumsal Park’ta buluşacağız. 25 Kasım Organizasyon Komitesi’nin düzenlediği yürüyüş ile Meclis’e yürüyecek ve taleplerimizi bir kez daha haykıracağız. Sen de bize katıl! Her alanda bu mücadeleyi sürdürebilmek için sana ihtiyacımız var!  

Baraka’dan Tayyip Erdoğan’a: “Tak Sepeti Koluna Haydi Herkes Yoluna!”

By Nazen Şansal

4

1

Baraka Kültür Merkezi bugün Cumhurbaşkanlığı önünde basın açıklaması yaparak bir piknik sepeti bıraktı. “Bizde, yurt dışından gelen misafire armağan vermek adettendir. Ersin Tatar’a bıraktığımız bu sepeti, hafta sonu misafir edeceği Tayyip Erdoğan’a vermesini rica ediyoruz” denilen açıklamada; “Çünkü onların piknik yapıp çekip gideceği yer bizim için memlekettir. Bu memleket bizim ve biz yönetmek istiyoruz. İrademize müdahale edilmesini değil kendi yolumuzda özgür irademizle yürümeyi istiyoruz. Bu sebeple onlara ‘tak sepeti koluna haydi herkes yoluna’ diyerek bu sepeti armağan ediyoruz.” ifadelerine yer verildi. 15 Kasım Pazar günü, Bağımsızlık Yolu’nun düzenlediği eyleme de çağrı yapılan basın açıklamasının tam metni şöyle: Adamızın kuzeyinde yakın zamanda gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, UBP, Ersin Tatar ve Ankara tarafından seçim malzemesi haline getirilerek açılan Maraş’ta bu pazar Tayyip Erdoğan, kurmayları ve yerli işbirlikçileri bir piknik yapacaklarını duyurdular. Ama bu piknik öyle bildiğimiz aileyle, dostlarla, haftanın yorgunluğunu atmak, doğayla iç içe olmak için yapılan pikniklerden değil. Bu piknik;
  • Spor ve gençlik dairelerini işlevsiz kılıp Ankara’ya bağlı Koordinasyon Ofisi’yle gençlerimizi ve geleceğimizi kendi istekleri doğrultusunda kontrol etmek isteyenlerin,
  • Din İşleri Dairesi (Değişiklik) Yasası’yla toplumumuzu muhafazakârlaştırmaya, laikliğimize el sürmeye çalışanların,
  • Milliyetçi duygular üzerinden kışkırttıkları kitleleri bir gazeteye saldırtarak, düşünce ve ifade özgürlüğümüzü elimizden almaya çalışanların,
  • Her adımımızı, yaptıklarımızı gözetlemek için neredeyse her sokağa MOBESE dikenlerin,
  • Yaklaşık 20 yıldır iktidarda kaldığı Türkiye’de yoksulluğu, kadın cinayetlerini, çocuk istismarını arttırıp ülkenin bütün zenginliklerini sermayenin önüne serenlerin,
  • Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarını adamız üzerinde çıkarları olan emperyalist güçlerle paylaşma yarışına girenlerin,
  • Kendi irademizle ülkemizin cumhurbaşkanını belirleyeceğimiz seçimlerde elçilik aracılığıyla seçim çalışması yürütüp, Ersin Tatar’ı cumhurbaşkanı yapmak için demokrasiyi ayaklar altına alanların pikniğidir.
Kıbrıslı Türk halkı olarak irademize, özgürlüğümüze, bağımsızlığımıza yıllardır müdahale eden, kardeş Türkiye halklarına yaptıkları zulmü bizlere de yapmaya çalışan AKP ve onun cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Maraş’ta yapmayı planladığı pikniğin güç gösterisi olduğunun, milliyetçi duyguları kabartıp ada halklarını birbirine düşürmek amacıyla yapıldığının farkındayız ve bu pikniğin bizim gözümüzde meşruluğu yoktur. Tayyip Erdoğan’a, piknik yapıp sonra da çekip gideceği yerin, bizim için yurt olduğunu hatırlatır, piknik yapmak için daha uygun yerler bulabileceği, mesela sömürüyle ve doğa katliamıyla inşa ettirdiği sarayının bahçesinde yapabileceği inancıyla, sepetini koluna takıp gitmesini tavsiye ederiz. Baraka Kültür Merkezi 2 3

Bak Postacı Geliyor!

By Nazen Şansal

77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o

Lefkoşa'yı bir Panoptikon hapishanesine çeviren MOBESE'lere 11 Haziran 2020 tarihinde yaptığımız resmi itirazlara, yasal sürenin bitiminden iki buçuk ay sonra ve kapılarında eylem yapınca cevap geldi. Kent Güvenlik Yönetim Sistemi İtiraz Kurulu toplanarak itirazlarımızı değerlendirmiş ve bize mektuplar göndermişler, sağ olsunlar. Gerçi genel olarak; itiraz konumuzun kurulun yetki alanı dışında kalmasından, itiraz gerekçesini makul bulmadıklarından, kameraların yasa ve tüzüklere dayanmasından, trafik ve bakanlıkların güvenliği gözetildiğinden dolayı, tahmin ettiğimiz gibi itirazlarımızın çoğunu reddetmişler. Ancak derneğimizin yakınındaki, Kızılbaş Kilisesi - Kaymaklı yolundaki kameranın kaldırım işgali yaptığı ve özel gereksinimli kişilerin ve yayaların geçişine engel olduğu gerekçesiyle yaptığımız itirazımız kabul edilerek kaldırım genişletme çalışması yapılmıştır. Ayrıca Sarayönü, Girne Limanı gibi tarihi ve turistik bölgelerdeki direklerin dokuya uyumlulukları için boylarının kısaltılarak mat siyaha boyanması yönünde karar alındığı da tarafımıza bildirilmiştir. Gözetim toplumunun temelinde, otoritelerin bakışını her daim üzerimizde hissetmenin getireceği baskı ve otosansür vardır. Güvenliğin, özgürlüğün üstünde tutulması için de toplumun rızası yaratılır. Tüm kentlerimizi açık hava hapishanesine çeviren MOBESE'lerle 7/24 gözetlenmekten hoşlanmıyorsanız veya herhangi bir kameranın özel hayatınızı ihlal ettiğini, kaldırım işgali yarattığını, tarihi ve kültürel dokuya zarar verdiğini düşünüyorsanız, görüntülerin kimler tarafından ne kadar süreyle saklandığı ve ne için kullanıldığı konusunda kuşkularınız varsa, eylem yapmak, örgütlenmek gibi Anayasal haklarınızın baskı altına alındığı fikrindeyseniz, siz de kameranın kurulmasından itibaren 6 ay içinde itiraz dilekçesi verebilirsiniz. Başbakanlık sitesinden ulaşabileceğiniz itiraz dilekçesi linki: https://basbakanlik.gov.ct.tr/Portals/3/itiraz%20formu.pdf… #SenDeİtirazEt

Baraka Kültür Merkezi Mobeselere İtiraz Dilekçelerini Verdi

By Nazen Şansal

2

1

Baraka Kültür Merkezi, Başbakanlık önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasının ardından Mobeselerle ilgili itiraz dilekçelerini Başbakanlığa verdi. Kent Güvenlik Yönetim Sistemi Yasası uyarınca vatandaşlar tarafından yapılan itirazlar, İtiraz Kurulu tarafından 30 gün içerisinde yanıtlanmak durumunda. Baraka Kültür Merkezi aktivistleri, gözetim toplumu yaratması, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle Mobese kameralarına itiraz dilekçelerini sundular. Başbakanlık önünde yapılan basın açıklamasında “Gözeklen da gözetlenin”, “Zeki Müren de bizi görecek mi?”, “Big brother is watching you”, “Mobeseye NObese” yazılı pankartlarla mesaj verildi. Baraka’dan yapılan açıklamada, itiraz formlarının Başbakanlığın internet sitesinden alınabileceği ve herkesin bu gözetleme kameralarına kendi gerekçeleriyle itiraz edebileceği de vurgulandı.

2

Basın açıklamasının tam metni ise şöyle: Lefkoşa’da yaşayanlar gayet iyi bileceklerdir ki neredeyse her caddemiz, her sokağımız ucube kameralarla dolduruldu. Güvenlik bahanesiyle özgürlüğümüzü yok eden bu kameralar, gözetim toplumu yaratılmasına hizmet ediyor, baskı ve kontrol mekanizmasıyla halkı denetim altına alıp sindirmeyi amaçlıyor. Üstüne üstlük bizim ülkemizin yetkilileri mi Türkiye mi bizi gözetliyor bu da belli değil. Çünkü kameraları, TC ile imzalanan ve Meclisteki tüm partilerin oybirliği ile geçen bir protokole dayanarak TC askeri şirketi ASELSAN kuruyor. 2017’de bu konu ilk gündeme geldiğinden bu yana yazıp söylediğimiz gibi; Mobese kameralarının, suçları önlemede kullanıldığı iddia edilse de yapılan araştırmalar, suçu önlemede hiç bir fonksiyonunun olmadığını; tüm dünyada terör, cinayet, soygun gibi önemli suçların Mobeselere rağmen artış gösterdiğini ortaya koymaktadır. Yolsuzluk, rüşvet, yetkinin kötüye kullanılması gibi suçlar bizzat devlet yetkilileri tarafından işlenmeye devam edilmekte fakat makam odaları kameralarla izlenmemektedir. Öte yandan sokaklarımıza, parklarımıza, meydanlarımıza yerleştirilecek kamera görüntülerinin, kimin tarafından, ne kadar süreyle ve ne amaçla kaydedilip kullanılacağı da büyük bir soru işaretidir. Çünkü imzalanan protokolde, devletin tüm plaka bilgilerimizi TC’ye vereceği açıkça yazmakta ve TC’nin yetkili Bakanı; “ASELSAN bu çalışmaları Türkiye’de yürüttüğü gibi Kıbrıs’ta da yürütecektir. İnanıyorum ki bu protokol bağlarımızı daha da daha da kuvvetlendirecektir” demektedir. 52 milyon liralık bir proje olduğu söylenen Mobeseler yerine, halkın gerçek ihtiyaçları dikkate alınarak, yangın helikopteri alınabilir, sığınma evi ve kültür-sanat merkezi açılabilir, hastanelerimizin, okullarımızın, yollarımızın nice ihtiyaçları karşılanabilirdi! Kent Güvenlik Yönetim Sistemi Yasası, tüm halka kameralara itiraz etme hakkı vermektedir. Biz de bu hakkımızı kullanmak ve bizi gözetlemek isteyenlere biraz olsun rahatsızlık vermek amacıyla bugün çeşitli gerekçelerle itirazlarımızı dosyalayacağız. Gözetim toplumu inşası, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle itiraz dilekçelerimizi Başbakanlığa sunuyoruz. Ve 30 gün içerisinde İtiraz Kurulu’ndan bir yanıt bekliyoruz. Şehrin dört bir yanını saran Mobeselerden rahatsız olan tüm halkımızı da Başbakanlığın internet sitesinden edinecekleri formları, kendi gerekçeleriyle doldurarak itirazlarını yapmaya davet ediyoruz.

3

Nükleer Santrallere Karşı Sesimizi Yükseltmezsek Koronanın Yarım Bıraktığını Akkuyu Tamamlar

By Nazen Şansal

NukleereHayir

 

NukleereHayir

Korona virüsü ile mücadele etmeye çalıştığımız bu zorlu dönemde, birçoğumuzun elinden gelen tek şey evde kalmak. Çalışmak zorunda olan ve sağlığını tehlikeye atan ya da çalışamadığı için maddi sorunlar yaşayan insanların sıkıntılarıyla ilgilenmek yerine, Türkiye hükümeti gururla Akkuyu Nükleer Güç Santrali ie ilgili açıklamalar yapıyor. Türkiye'de vaka sayısı 100.000 civarında, hayatını kaybedenler 2.000'den fazla, öte yandan 34 yıl önce yaşanan Çernobil faciası halen hayatlarımızı ve doğayı tehdit ediyor. Ukrayna'da , Çernobil nükleer santrali yakınlarında 4 Nisan'da çıkan orman yangını nedeniyle, başkent Kiev'in üstü yoğun bir duman tabakasıyla kaplandı ve kent dünyada hava kirliliğinin en kötü olduğu yerlerden biri haline geldi. Yangının radyasyon artışına neden olması ve bir felaketin daha yaşanması an meselesiiydi. Tüm bunlara rağmen Türkiye Cumhuriyeti Maliye Bakanı Berat Albayrak Twitter'dan şöyle bir mesaj paylaştı: “Büyük hayallerimiz, tamamlanacak hikâyelerimiz, milletimize sözlerimiz var. 70 yıllık stratejik nükleer hayalimiz gerçeğe dönüşüyor. Akkuyu NGS inşaatı atom çekirdeği üzerinde yükseliyor.” Açıklamalarına utanmadan korona ile çok iyi mücadele ettiklerini ve virüs bittiğinde, yeni dünya düzeninde en güçlülerden olmayı planladıklarını da ekledi. Ülkemizde “Nükleere Hayır Platformu”nda birleşen onlarca örgüt ve binlerce kişinin imzaları ve eylemleri ile nükleere karşı olduğumuzu defalarca vurgulamıştık. Şimdi sokağa çıkamasak da nükleer santrallere karşı olduğumuzu her fırsatta hatırlatıyoruz. Akkuyu'da; sadece 90km mesafemizde ve hatta deprem riski olan bir bölgede kurulacak bir nükleer santralin, adamızdaki tüm yaşamı ve gelecek nesilleri önemli ölçüde etkileyeceği aşikardır. Çevre mühendisleri rüzgâr akımlarına ve meteorolojik verilere dayanarak yaptıkları bilimsel araştırma sonucunda, olası bir kazanın ilk önce ve yoğunluklu olarak Kıbrıs’ı etkileyeceğini söylemektedir. Herhangi bir kaza olmasa bile Akdeniz’in su sıcaklığının nükleer santrale uygun olmadığı, denizdeki tüm ekosistemlerin olumsuz etkileneceği de bilinmektedir. Koronanın yarım bıraktığını Akkuyu tamamlamasın! Sen de 26 Nisan Pazar günü saat 4'te Kıbrıs Nükleere Hayır Platformu'nun sosyal medya eylemine destek ver. Bir kağıda "Kıbrıs nükleere hayır diyor" yaz, gerekçeni bir cümle ile ekle ve fotoğrafını #StopNuclear haştağıyla paylaş.  

Dünya Tiyatro Günü’nde Baraka’dan Videolu Mesaj

By Nazen Şansal
  Dünya Tiyatro Günü’nde tiyatrolarımız perde açamaz, sokaklar sanatsız ve insansız kalırken Baraka Kültür Merkezi, sanatın her daim, her yerde olduğunu hatırlatan bir mesaj yayımladı. Her yıl 27 Mart’ı sokakta kutlayan Baraka’nın videolu olarak hazırladığı mesajda “Çünkü tiyatro her şeye rağmen insan kalmaktan, umuttan, dayanışmadan, eşitlikten ve adaletten taraftır. Çünkü sanat karanlığı aydınlatır.” sözlerine yer veriliyor […]

Lefkara İşi – Şifa Alçıcıoğlu

By Nazen Şansal

indir

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

Keten, hurmalı kare, goftili işleme ya da gaco çekme size ne anımsatır? Birçoğumuzun yabancı bulduğu bu sözcükler,Lefkara işini yaparken kullanılan terimlerden başka bir şey değildir aslında. Kültürümüzün en güzel el sanatlarından biri olan Lefkara işi, diğer bir adıyla Lefkaratika Ortaçağ’dan bugüne, bin bir emekle Kıbrıslı kadınların ellerinde şekillenmiş çok zahmetli bir nakıştır. Keten kumaş üzerine iğneyle işlenen motifler yanında, iğne işi olarak tabir edilen bir nakış daha vardır ki bilindiği kadarıyla günümüzde yapan pek kimse kalmamıştır.

Trodos Dağları’nın eteklerinde bulunan Lefkara adındaki köyle başlar, Lefkara işinin hikayesi…Köy, yüksek konumu ve temiz havasıyla hala daha oldukça popüler bir yerdir. Birçok medeniyetle tanışan adamız, 1489 yılından 1571 yılına dek Venedik hükümdarlığının boyunduruğu altında kaldı. İşte o zamanlarda Lefkara, Venedikli soyluların tatil beldesi olarak tercih ettikleri bir köy olmuş. Yaz aylarında buraya gelen kadınlar yanlarında getirdikleri keten ve iplikle nakış işlemekteymiş. Daha fazla haç gibi dini motifleri nakşeden Venedikli kadınlardan etkilenen Kıbrıslı kadınlar da doğayı taklit ederek ve kendi yaratıcılıklarını katarak bugünkü Lefkara işinin gelişmesine vesile olmuşlar. Kıbrıslı Türk’ü, Kıbrıslı Elen’i hep birlikte toplanan kadınlar, bir yandan sohbet ederken, öbür yandan alın teriyle emeği kavuşturur, biten işler ise sergilenir, en güzel parçalar da ödüllendirilirmiş vaktiyle Lefkara’da… Lefkara işi o denli ünlü olmuş ki bazı kaynaklara göre 1481 yılında adaya gelen Leonardo Da Vinci kenarlarında dere motifi bulunan bir masa örtüsü satın alarak, MilanKatedrali’ne sunak örtüsü olarak hediye etmiştir. Leonardo Da Vinci’nin ünlü “Son Akşam Yemeği” tablosunda bulunan masa örtüsünün her iki kenarında dere motifi olanbir Lefkara işi olduğu açıkça görülmektedir. Bu motife “Vinci deseni” adı verilmesi de tabloyla ilişkilendirilir. indir Lefkara işi,  köyde bulunan kadınlarca yıllarca işlenmiş, genç kızlar, kız çocukları okuldan alınıp bu nakışla tanıştırılmış, hatta dışarıya gelin vermeyip köye damat alınmış ki bu değerli iş köyün dışına taşmasın.Lefkara işi, önceleri çeyiz ve süsleme gibi ihtiyaçları karşılamak için yapılırken daha sonraları bu iş bir kazanç kapısı olma ümidi taşımış bölgeli kadınlara. Ancak tıpkı adanın kaderi gibi kadınları da bölerek yöneten aracılar, parça başı ödedikleri ve işin bütününü göstermekten kaçındıkları kadınların emeği üzerinden ciddi kazançlar elde etmiştir. Savaştan sonra kuzeye yerleşen ve Lefkara işi bilen Kıbrıslı Türk kadınların, emeklerini işleten tüccarlar da bu işten epey para kazanmayı başarmış.Gözleri kör edecek kadar zor bu nakış, yurt dışına satılırken alınan birkaç kuruş da görünmeyen emeği daha da görünmez kılmış yıllarca. *** Günümüzde de Lefkara işi hem Lefkara’da hem de o dönem Lefkara’da yaşayan şimdi ise Aytotoro’ya (Çayırova) göç etmek zorunda kalan Kıbrıslı Türk Lefkaralı kadınların kurduğu Lefkara Evi’yle, bazı köylerde kadınların emeğiyle, çeşitli derneklerin ve belediyelerin verdiği kurslarla, bu işe gönlünü, yıllarını vermiş esnaf kadınların emeğiyle yaşatılmaya çalışılmaktadır.Peki dünya mirası listesine girmiş ve yaklaşık 500 yaşında olan bu sanat, gelecek nesillere nasıl aktarılmalıdır? Teknolojinin, günden güne ilerlediği çağımızda kültür de bir şekilde bundan etkilenmektedir. Bir zamanlar insanların gündelik yaşamlarına anlam katan eşyalar,bugün ya turist bir metaya dönüştürülmüş ya da sadecenostaljik bir değer olarak görülmektedir. Kadınların yıllarca uğraşıp uğrunda gözlerini bozduğu Lefkara işi de makineleşmeyle tanışmıştır. Bu durum belki de Lefkara işiyle hiç tanışmayacak olan neslin onu tanıması için bir avantaj niteliğindedir. Elbette ki makinelerin yaptığı işle, saatlerce uğraşarak ortaya çıkan üretim yarıştırılamaz. Ancak, kültürel mirasın yaşaması için belki de makineleşmeye karşı çıkmamak gerekir. Bilmeliyiz ki hiç kimse varlığından haberdar olmadığı bir şeyin kaybından dolayı üzülmez. Zaten hayatında hiç nakış işlememiş, onu tanımamış bir çocuk için Lefkara işinin var olup olmadığı bir önem taşımaz. Dolayısıyla eksikliği ona bir şey ifade etmez.Ailelere, öğretmenlere düşen en büyük görev kültürü de çocuklara aşılamak olmalıdır. Eğitim programlarına kültürümüzle ilgili daha fazla ders eklenmeli, çocukların kültürü sahiplenmesi sağlanmalıdır. Hatta bu gibi nakışlar için atölyeler kurulmalı ve yaparak yaşayarak prensibinden faydalanılmalıdır ki bilgi ve kültür akışı bu şekilde devam edebilsin. Aksi takdirde bu tarz şeyleri deneyimlememiş çocukların ve yetişkinlerin yapılan işi takdir etmesini, yaymasını ve korumasını beklemek ve bunun için çaba sarf etmesini istemek hayalden öteye geçmeyecek bir dilek olarak kalacaktır. Şifa Alçıcıoğlu sifalcicioglu@gmail.com Kaynak: Muharrem Faiz, Kültür ve Yabancılaşma-Lefkara işi Üzerine Bir Araştırma, Galeri Kültür Yayınları.  

Yapay Zekadan Ütopyaya – Sezgin Keser

By Nazen Şansal

yapay zeka foto

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

yapay zeka foto

 

Yıl 2154. Güneşin doğuşuyla gökyüzü aydınlanıyor ve sokaklarda hareketlilik başlıyor. Bir yandan parklarda koşan, yürüyen insanlar bir yandan sürücüsüz toplu ulaşım araçları, öte yandan da mesaisine erken başlayan çalışanlar... Günümüz dünyasında bilimin ve teknolojinin geldiği noktanın az çok farkındayız. Cep telefonlarımız ve bilgisayarlarımızdaki akıllı uygulamalar ve oyunlar, fabrikalarda, atölyelerde, ofislerde, kafelerde kullanılan, üretim ve hizmetin bir parçası haline gelen akıllı sistemler , insan zekasıyla kıyaslanmaya başlanan yapay zekanın neler yapabildiğinin günlük hayattaki yansımalarıdır. Bu yansımalara baktığımızda yapay zekanın verilen komutlara bağlı olarak belirlenen görevi çerçevesinde işlediğini anlarız. Buna en iyi örnek 1996 yılında dünya satranç şampiyonu Kasparov’u yenen Deep Blue adlı bilgisayardır. Deep Blue kendisine yüklenen veriler doğrultusunda satrançta yapılacak her bir hamlenin oluşturacağı sonucu önceden bilmekte ve ona göre en rasyonel hamlesini yapmaktaydı. Yani Deep Blue yapılan hamlelere göre tepki veren dar bir yapay zekaydı.Tabi ki 1996 yılından bu yana bilimsel çalışmalar yapay zekayı farklı noktalara taşımaya başladı. Telefonlarımızdaki dijital asistanlar aldıkları yeni verilerle ve görevlerini yerine getirirken elde ettikleri tecrübelerle sadece sınırlı bir görevi yerine getirmiyor, aksine gelişen yeni durumlara göre kararlar verebiliyorlar. Yani dijital asistanımızla yaptığımız sohbetler, ona sorduğumuz sorular daha sonraki sorularımızın ve sohbetimizin yapay zeka açısından altyapısını oluşturmaktadır.Yapay zekanın dış dünyadan öğrendiği her şey kendisi için belirlenen görevini aşmasını ve geliştirmesini sağlamaktadır. Yapay zeka üzerinde yapılan çalışmalar bitmiyor ve sürekli yeni ilerlemeler sağlanıyor. Artık müzik yapan, resim çizen yapay zekalara sahip robotlar var. Nasıl ki biz insanlar yazı yazarken, müzik yaparken, resim çizerken, farklı kültürel ve sanatsal eylemlerde bulunurken insan ve dünya tarihinin teorik ve pratik birikiminden, duygularımızdan faydalanıyorsak yapay zekalar da insanlardan aldıkları ve dışarıdan öğrendikleri datalarla yaratıcı eylemler yapabiliyorlar. Buna örnek olarak, farklı akorların, müzik türlerinin, ritimlerin veri olarak yüklendiği  ve hangi duyguyla ve sözlerle bir şarkı oluşturması komutunun verildiği ve belleğindeki bilgilerle yeni şarkılar yaratan yapay zeka müzik yazılımlarını gösterebiliriz. (1) Bu kadar gelişmekulağımıza hoş gelirken yapay zekanın insanların davranışlarını, tavırlarını anlayabilecek ve tahmin edebilecek bir seviyeye hatta kendi öz varlığına yani tamamıyla kendi bilincine sahip olabileceği bir noktaya geleceği beklentisi insanlarda korku yaratmaya ya da yarattırılmaya başladı. Kendi bilincine sahip olacak yapay zekaların insanların yerine geçebilecekleri, insanların işlerini ellerinden alacakları, hatta dünyayı ele geçireceklerine dair senaryolar özellikle bilim insanları tarafından dillendirilmektedir. Peki bu endişe verici senaryolar olası mı? Büyük kapitalist ülkelerde iş alanında aktif bir şekilde kullanılan yapay zeka sayesinde daha az insana ihtiyaç duyulan, daha çok robotun olduğu, sistem üzerinden üretimin, dağıtımın her anının görülebileceği akıllı fabrikalar oluşturulmaya başlandı.Daha az insana ihtiyaç duyulan otomasyon sistemlere bankaların mobil uygulamalarını örnek gösterebiliriz.Banka işlemlerinin birçoğunu bu mobil uygulamalar sayesinde yaparken, bankanın bu işleri yapacak yeni eleman istihdam etmesine gerek kalmayacaktır.Bu gelişmelere rağmen iş hayatındaki bu değişim, ne düşünüldüğü gibi hızlı bir şekilde gerçekleşecek ne de dünyanın her ülkesinde aynı değişim yaşanacaktır.Çünkü teknoloji, her ülkede ve toplumda aynı gelişmişlik düzeyinde değildir.Şunu da belirtmek gerekir ki “kapitalizmin eğilimi sadece en ileri teknolojiyi üretim alanında uygulamak değil, en ucuz iş gücünü kullanmak ve en yoğun sömürüyü gerçekleştirmektir. Dolayısıyla robotların tüm üretim alanlarına hızla girmesi ve işçilerin yerini robotların alması söz konusu olmayacaktır.” (2) Rekabetin, bencilliğin dayatıldığı bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin kapitalist güçler tarafından başka ülkeleri işgal etmek, doğal kaynaklarını sömürmek için savaş sanayisinde kullanıldığı bir düzende, kendi bilincine sahip olacak yapay zekaların bu düzenin oyununu kendi kurallarına göre oynayacağı yani ezen tarafında olacağı bir apokaliptik gelecek korkusunun oluşması normaldir. Bu korkuya inat teknolojik ilerlemelerin egemenlerin çıkarları doğrultusunda kullanılması yerine bu gelişmelerin halkların çıkarları doğrultusunda kullanaılacağı başka bir dünyanın olabileceği gerçeğini kabul etmeliyiz.Yapay zekanın insanların işlerini ellerinden alması gibi bir durum yerine ihtiyaç temelinde bir üretimin olduğu, yapay zekalar sayesinde iş yükümüzün ve saatlerimizin azaldığı dolayısıyla kültürel, sosyal, sanatsal yaşamımıza daha fazla vakit ayırabileceğimiz sömürüsüz bir gelecek kurulabilir.Nasıl ki bir insanı şekillendiren, içinde yaşadığı düzen ve çevresi ise kendi bilincine sahip olacak yapay zekalı insanımsı robotları da aynı düzen ve çevre şekillendirecektir. Yıl 2154. Güneşin doğuşuyla gökyüzü aydınlanıyor ve sokaklarda hareketlilik başlıyor. Bir yandan parklarda koşan, yürüyen insanlar bir yandan sürücüsüz toplu ulaşım araçları, öte yandan da mesaisine erken başlayan çalışanlar ve mesai arkadaşları yapay zekalı insanımsı robotlar. Şehrin sokakları ağaçlarla, renkli teknolojik evlerle, tiyatro salonlarıyla, kafelerle, spor salonlarıyla dolu. İnsanların emeğinin sömürülmediği aksine geliştirdikleri bilim ve teknoloji sayesinde sosyal yaşamlarına daha fazla zaman ayırdıkları bir dönem…   Sezgin Keser sezginkeser92@gmail.com   (1)  https://musiconline.com.tr/muzik-ve-yapay-zeka/ (2)  https://journo.com.tr/arif-kosar-robotlarin-isleri-devralmasi-mumkun-degil

Kapitalizm ve Sosyalizmde Teknoloji – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

teknoloji

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

teknoloji

Teknolojiye bakışın, anlayışın nasıl olması gerektiği ile ilgili çok fazla tartışma yapıl(a)mıyor günümüzde. En fazla sonuçları üzerinden hayıflanmak, modern zamanları lanetleyip, “kaçınılmaz!” son ile ilgili yapacak hiçbir şeyin olmadığı konusunda hemfikir olmak, o kadar! Karl Marx ne demişti? “Bana teknolojini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” şaka, şaka! Yani tam olarak böyle dememişti ama buraya varıyor söyledikleri… Esas olarak söylediği şuydu: “Teknoloji; insanın doğayı ele alış biçimini, yaşamını sürdürmek için başvurduğu üretim sürecini açıklayarak, toplumsal ilişkilerinin oluşum biçimini ve bu ilişkilerden doğan kavramları ve düşünce biçimlerini ortaya koyar.”  Yani bir toplumu, içinde yaşadığı doğa ile olan ilişkilerini, hatta bireylerin ilişkilerini bile belirleyen, anlaşılmasını sağlayandır teknoloji. En son çıkan cep telefonunun özelliklerini bilmemiz isteniyor yalnızca. Üretim ve ihtiyaçların belirlenmesine ne kadar dahilsiniz? Kapitalist sistem teknolojiyi mistik, zaten olması beklenen, kendiliğinden bir şekilde gelişen bir şeymiş gibi sunuyor. Hâlbuki egemenler kendi iktidar ve kar amaçları doğrultusunda bilinçli olarak teknolojik gelişimi planlıyorlar. Hatta o kadar planlılar ki kendi aralarındaki çıkar çatışmaları uğruna, sabotaj, itibarsızlaştırma ve türlü entrikalarla bu işi savaşa dönüştürmüş durumdalar. “Yüksek” teknoloji dedikleri aslında yüksek değil de saklanan, gizlenen, nasıl yapıldığı insanlıkla paylaşılmayan anlamına geliyor. “Know how” veya patent diye uydurulup, paketlenip tekrar tekrar kendi aralarında alınıp satılan bir metaya dönüşmüş durumda bilgi. Ateş yakmayı bulan ilk insan: “Bu ateşi yakmayı ben buldum bundan sonra her yakan bana patent parası verecek” deseydi ne olurdu acaba? İşte bu kadar saçma kapitalizmin yaptıkları… Bilim, kolektif bir insan etkinliğidir. Bugüne kadar yüz yıllardır on binlerce buluş gerçekleştirmiştir insanlık, tüm bu mirastan yararlanmadan bugünün teknoloji devleri kibrit dahi üretemezdi. Teknoloji en basit tanımı ile bir ihtiyacın karşılanabilme koşullarının kolaylaştırılmasıdır. Peki, eğer bunda hemfikir isek, kimin ihtiyacı? Bu ihtiyaç, kimin tarafından neye göre belirleniyor? Ve neye rağmen kolaylaştırılıyor? Bugünün kapitalist dünyasında, teknolojiyi üreten araçlar genelde kapitalistlerin elinde, kar ve iktidar ihtiyaçları için doğanın ve insanlığın talanına rağmen bir şeyleri kolaylaştırıyorlar! Teknolojinin gelişim bilgisini de tekellerine alan egemenlerin bu bilginin paylaşılmasına da tahammülleri yok. Kısacası, kapitalizmin toplumsal ihtiyaçlara göre bir teknoloji planlaması beklenemez. Reel sosyalizimdeki (SSCB) teknoloji anlayışı Bu konu bir makalede tüm yönleriyle değerlendirilemeyecek kadar geniştir fakat elimizden geldiğince değinmek gerek. 1917 devriminden sonra ülkede ciddi bir açlık söz konusu idi. Sosyalist bir devlet inşa etmek hedefi ile bilim ve teknoloji alanının Çarlık döneminden kalan çarpık ve dağınık durumu hemen merkezileştirildi. Gençlerin bilim ve teknoloji alanına ilgilerinin artırılması için üniversitelerin kapıları tümüyle halka açıldı. Laboratuvar ve enstitüler geliştirilip halkın hizmetine verildi. Toplamda yaklaşık 800 bilim kurumu kuruldu, kısa bir süre içinde 40 yeni üniversite açıldı. İlk işlerden biri SSCB Bilimler Akademisi’nin(SBA) kurulması ve Ulusal Ekonomi Komisyonu ile birlikte çalışmasının sağlanması oldu. Ülkede elektrik sıkıntısı ve açlık en önemli sorunlar olarak tespit edildi. Tüm ülkeye beş yıl içinde elektrik götürebilmek için Goelro Planı geliştirildi. Bu plan çerçevesinde tüm akademi ve enstitüler birlikte çalışmaya başladı. Tarımda verimliliği artırmak için Tarım Bilimleri Akademisi kuruldu. Kapitalizmin aksine küçük bir azınlığın kar amacı için değil, sosyalist bir ülkenin toplumsal ihtiyaçları için planlı hareket eden bir mekanizma kurulmaya çalışıldığı çok net bir şekilde anlaşılıyor. Teknoloji ve bilime bu şekilde yaklaşım, sonuçlarını çok kısa bir sürede verdi. Örneğin fizikte, kristal deformasyonunun mekaniğindeki buluşları ile bugün “elastik”, “plastik”, “anelastik”ten bahsedebiliyoruz. Kömürün yeraltında gaza dönüştürülmesini sağlayarak, maden işçilerinin tehlikeli ve zor koşullardaki çalışmalarını ortadan büyük ölçüde kaldırdılar. Tüm bunların yanı sıra dönemin iki kutuplu gerilimli dünyasında, kapitalizm karşısında sosyalizmin “gücünü” kanıtlamak amacıyla silah, nükleer ve roket teknolojilerine de büyük önem gösterildi. 1930’larda uzay programı devreye alınarak geriye kalan kapitalist dünya ile bu alanlarda rekabete girildi. İlk kez uzaya insan gönderme, aya insansız ilk iniş gibi “başarılar” elde edildi. Gizli nükleer silah araştırmaları, gizli uzay programlarına gereğinden fazla önem verildi. Her dönem kendi koşulları ile değerlendirilmeli fakat bugünden bakıldığında ABD ile girilen bu rekabet büyük ölçüde sosyalist teknoloji ve bilim anlayışı ile çelişmektedir. Sosyalist bir toplum dayanışmacıdır, sosyalizmde teknoloji ise rekabet uğruna değil insanlığın yararına geliştirilmelidir. Kapitalizm ile rekabet edemez, doğasına terstir. Bir yandan sistemin demokratik bir sosyalizmden uzaklaşıp otoriter bir rejime yaklaşması, diğer yandan o dönem dünyadaki ekolojik talanın, bugünkü kadar kötü durumda olmadığı için teknolojik gelişim planlamasının ekolojik sonuçlarının hesaplanamaması, reel sosyalizmin teknoloji anlayışını tersine çevirdi. Bu yaşananlardan ders çıkarmalıyız. Başka bir bilim ve teknoloji anlayışı mümkündür. İnsanın doğanın bir parçası ve de toplumsal bir varlık olduğunu bilerek, planlı, dayanışarak, bilgiyi paylaşarak ve doğa dostu olarak geliştirilecek teknoloji, sadece mevcut toplumsal ihtiyaçların karşılanması ve üretici güçlerin gelişmesini sağlamayacak, birey olarak insanın niteliğini ve mutluluğunu da artıracaktır.   Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynaklar: https://en.wikipedia.org/wiki/GOELRO_plan https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/337-sayi-095/1248-sovyetler-birliginde-gunumuz-bilim-ve-teknolojisi https://sarkac.org/2019/05/sovyetler-birliginde-teknoloji/ http://bilimveaydinlanma.org/sovyet-sosyalist-cumhuriyetler-birliginde-bilim-kulturu/ https://tr.wikipedia.org/wiki/Sovyet_uzay_program%C4%B1

Dijital Dünyada Cinsiyet Eşitsizliği – Pınar Piro

By Nazen Şansal

dijital cinsiyet eşitsizliği

Argasdi dergimizin 56. saısından FeministİZ  makalemiz... dijital cinsiyet eşitsizliği Teknolojinin bu kadar geliştiği çağımızda, merak ettiğimiz her şeye ulaşmak artık saniyelik bir kolaylıkta. Elimizin altındaki küçük dikdörtgen kutular, ilgi duyduğumuz/duymadığımız herşeyi bize sunacak şekilde tasarlanmış. Öyle ki, çocuklarımızın çoğu kitapların da değerli olduğunu idrak edebilmiş değil. Ailemizde pişen yemekleri artık büyüklerimizden aldığımız tariflerle değil, internetten araştırdığımız şekliyle hazırlıyoruz. Yol tarifi aldığımız haritaların ömrü neredeyse bitmek üzere. Günümüzde isteyip de ulaşamayacağımız bir bilgi kalmadı. Yaşadığımız yüzyılın bizlere artıları olan bu gelişmeler, gelecekte çok yetersiz kalacak, bunun da farkındayız ve belki de bundan ürküyoruz hatta. Çünkü bu hızlı gelişim, teknolojiyle bu kadar haşır neşir olan büyük bir kesimin sadece uzaktan izlediği bir süreç. Dijital dünyanın insanlığa sunduğu imkanları tamamen olumsuzlayamayacağımız gibi top yekün doğru kabul etmek de doğru değildir. Örneğin insanlığın yerine makinelerin geçtiğini düşünebilir miyiz? Dijital öğretmenler, mahkemede dert anlatmaya çalıştığımız dijital hakimler, iş başvurumuzu değerlendiren dijital sistemler nasıl olurdu mesela? Birçok sebep olsa da en etkili sebeplerden biri, teknolojik nimetlerden tüm dünya halklarının aynı şekilde faydalanamaması gerçeğidir. Tüm ülkelerin aynı teknolojik altyapıya sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da aynı ülkede yaşasalar da tüm çocukların teknolojiden eşit bir şekilde faydalanabildiğini? Dijital hayatta kadınlar Yapılan araştırmalar, ataerkil düzenin kız çocukların dijital becerilerini de engellediğini gösteriyor. Çünkü teknolojik konular erkek ilgi alanı olarak algılanıyor ve bu da kızların ilgi duyma eğilimini düşürüyor. 1990’larda yapılan araştırmalar, odasına bilgisayar konulan erkek çocuk sayısının kız çocuklarının iki katı olduğunu gösteriyor. Bu durum da, gelecekte teknolojiyle ilgilenme anlamında, daha en baştan bir avantaj/dezavantaj konumuna dönüşüyor. Yine bazı araştırmalar gösteriyor ki, eğitimin ilk yıllarında kızlar bilgisayar derslerinde erkeklerden daha başarılı, ancak üniversiteye gelindiğinde bilişim teknolojileri ile ilgili bölümlerde okuyan kızların sayısı erkeklere oranla çok azalıyor. Dijital yazılımların yaratıldığı ortamlarda da kadınların varlığı hiç de tatmin edici sayıda değil. Teknolojide de daha çok kadın Evet, gerçekten de teknolojide daha fazla kadın istiyoruz, ama uzaktan kumandalı bir kutuya hapsedilmemiş halde. Bizim olması gerektiğini düşündüğümüz kadınların adı Siri, Alexa veya Cortana değil. Kadınların sesini telefona verdiğimiz komutları yapan ya da sorularımızı cevaplayan, bize gideceğimiz yolu tarif eden sesler değil, teknik ve bilimsel araştırmalarda açıklamalar yapan, yazılımların geliştirilmesinde politika yürüten sesler olmasını istiyoruz. Ses asistanlarının kadın sesi ile konuşuyor olması da tesadüf değildir. Şirketler bunu yaratmadan önce testler yaptıklarını ve müşterilerin etkili bir kısmının kadın sesi duymayı tercih ettiklerini açıklıyorlar. Ancak bir çok araştırma da insanların yetkili açıklama dinlerken erkek sesi, yardım alırken kadın sesi duymak istediklerini açıkça gösteriyor. Ve tabii ki de amacı kar elde etmek olan şirketler, tercihini karşı cinsten yana yapan kesimi ciddiye alma yönünde kullanıyor. Ses asistanlarındaki sesin kadın sesi olarak tercih edilmesinin sebebi kimi zaman kadının “çocuk yetiştiren” sevgi dolu bir ses olmasına atıfta bulunurken, kimi zaman da kadınların “yardımcı kişiler” olmasına atıfta bulunuyor. Hatta bazı erkekler, bir kadından yol tarifi almak istemedikleri için, navigasyon cihazında seçim şansı varsa eğer, erkek sesini tercih ediyorlar. 1990’lı yıllarda kadın sesinden talimat almak istemeyen sürücülerin şikayetleri nedeniyle BMW 5’ler Amanya’da geri çağrılmış. Japonya’daki borsa sistemlerinde hisse fiyatları kadın sesiyle bildirilirken, işlem onayını veren ses erkek. Sesin cinsiyeti olur mu? Kadına, erkeğe ya da farklı cinsel eğilimlere sahip insanlara atfedilen kimlikler, cinsiyet ayrımcılığının ya da eşitsizliğinin en büyük nedenleri arasında. Kültürden kültüre değişse de kadınların ya da erkeklerin toplum ve aile içerisindeki görevleri daha doğmadan veriliyor. Yeryüzünde cinsiyete dayalı ayrımcılığın yaşanmadığı bir kültür neredeyse yok. Tüm bu söylediklerimize, günümüzün en gelişmiş yapay zekâ yazılımlarına sahip olan sesli asistanlar da dahil. Asistanların hepsi kadın sesinde duyuluyor. Bir grup dilbilimci, mühendis ve ses uzmanı tarafından geliştirilen Q, cinsiyete dayalı ayrımcılığın sonunu getirme, hatta bunun teknolojik olarak önüne geçme amacı taşıyor. Q’nun yapımcıları, eşit oranda kadın, erkek ve eşcinsel 4600 insanın sesini kaydederek Q’nun sesini oluşturdular. Yapay zekânın ilk sürümü test için bir grup katılımcıya dinletildi. Katılımcıların %80’i asistanın bir kadın sesine sahip olduğunu söylediler. Her ne kadar her cinsiyetten eşit oranda ses bulunsa da Q’nun %80 oranında kadın sesi olarak karşılanmasının bir nedeni vardı. Sesli asistanlar, insanların aklında kadın sesine sahip olan yapay zekâlar olarak kodlanmışlardı. Peki neden? Cevap basit; ses asistanı yaratan şirketlerin bilişim teknolojileri birimlerindeki ekip elemanları neredeyse hep erkek. Erkek ağırlıklı ekipler tarafından geliştirilen ses asistanlarının sesinin hatta espiri anlayışının dahi itaatkar kadın hizmetkarlar olması gayet doğal. Ancak bu değişmeli. Neden mi? En basitinden, erkeklerin eğer kadınlara sözlü tacizde bulunurlarsa kibar bir şekilde alttan alınmayacakları gerçeğini yeniden hayata geçirebilmek için. Kadınların yardımcı kişiliklerinden sıyrılabilmeleri için. Kadınların da yönetebileceği, hayata yön verebileceğinin tam kabulü için. Peki bunu kim yapacak?...   Pınar Piro pınarpiro@gmail.com *Bu yazıda Bilim ve Gelecek dergisi Temmuz 2019 sayısında yer alan, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Ses Asistanları makalesinden faydalanılmıştır.  

“12 Yıllık Esaret” ve Devam Eden Kölelik – Serap Kızıl

By Nazen Şansal

IMG_2918

Argasdi dergimizin 56. sayısından bir film değerlendirmesi...

IMG_2918 “12 Yıllık Esaret”, 1800’lerin sonunda, New York’ta yaşayan Solomon Northup’ın kaçırılıp, köle olarak satılması ve 12 yıl süren kölelik yaşamı üzerine çekilmiş biyografik bir film. Hayatını müzisyen olarak, iki çocuğu ve eşiyle özgür bir şekilde sürdüren Solomon Northup, iki kişi tarafından kandırılmış ve bir günde hayatı alt üst olmuştur. Başından sonuna kadar kendinizi başrolün yerine koyacağınız bu filmde, ırkçılık, şiddet, işkence, çaresizlik, kabullenme ve hayata tutunmak için gösterilen tüm mücadeleyi derinden hissediyorsunuz. Ayrıca gerçekçi ve sert yaklaşımıyla, seyri zor ve duygusal açıdan yıpratıcı bir film... Yalnızca “özgürlükler ülkesi” Amerika’nın değil, dünya tarihinin kara lekesi ve utanç kaynağı olan köleliği anlatan bu filmde; köle sahibi beyazların sapkın zihinlerine odaklandığınızda, bir insanın mal gibi görülüp ona sahip olma düşüncesinin akli dengeleri nasıl bozduğunu görüyorsunuz. Kölelerine iyi davranmakla övünenler veya vicdan azabı duyduğunu itiraf edenler dahi, var olan sisteme uyum sağlayarak bu sapkınlığın bir parçası olduklarının farkında değiller ne yazık ki. Köle olarak doğup büyüyenler özgürlüğün ne demek olduğunu bilmedikleri için büyüdükleri çember içerisinde öğrenilmiş çaresizlik örneği göstermektedirler. Solomon Northup’ı diğer kölelerden ayıran en büyük özelliği ise yaşamının ilk yıllarında köleliği bilmemesi... Özgür yaşantısında sadece müziği ve ailesiyle ilgilenen Solomon’un, halkının köle olarak yaşam sürmesi her ne kadar onu rahatsız etmese de, ardından köle olması ironik ve hikayeye mücadele anlamında katkısını gösteriyor. Beyaz perdede gördüklerimizi ve hissettiklerimizi birebir yaşarken; aynı anda bizden çok uzakmış gibi gelse de, aslında hepimiz kapitalist sistemin modern köleleriyiz. Filmde, sahibinden korktuğu için ağzını açamayan, hakkını arayamayan, her söylenileni yapmak zorunda olan kişiler, şiddetle ve belki de ölümle yüz yüze gelmemek için sahiplerinin istediği şekilde, karın tokluğuna, insani olmayan şartlarda kölelik yaşamını sürdürüyorlar. Film bittiğinde; “Tüm bunlara ne gerek vardı!” “İnsanlar birbirlerine nasıl bu kadar acımasız olabildiler?” diye sorduruyor insana. Özellikle Northup’ın şu sözü her şeyi özetleyecek bir biçimde: “Ben hayatta kalmak değil, yaşamak istiyorum.” Solomon Northup’ın 1853 yılında yazdığı ve kendi hikayesini anlattığı romanından uyarlanan film, 2014 Oscar ödüllerinde En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazanmıştır. Senaryosu sağlam, müziklerin, yönetmenliğin ve oyunculukların tek tek iyi olduğu bu film, aldığı ödülleri sonuna kadar hak etse de bu ödüllerin verilme nedenlerinden birinin de “günah çıkarma” olduğu düşünülebilir.

Serap Kızıl srpkzl90@gmail.com
❌