One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

İzle-Tartış’ta Joker Filmi İzlendi

By Mustafa Batak
Baraka Kültür Merkezi’nin her ayın ilk cumartesi günleri gerçekleştirdiği İzle-Tartış etkinliğinde bu ay Joker filmi izlendi. Perdeye yansıdığı günden bu yana tartışmalara neden olan Joker filmi, Barakada da ele alındı....

Sarsıntıların Ardından-Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu
  Akdeniz’in ortasında küçük bir ada olan Kıbrıs, bundan milyonlarca yıl önce okyanus tabanında meydana gelen çarpışmalar ve depremlerle şekillenmeye başladı. Böylece kuzeyde Beşparmak Dağları,  güneyde ise eskilerin “karlı dağ”...

Baraka Kültür Merkezi, Serdar Denktaş Davasından Kazandığı Tazminatı Çağlayan Çocuk Yuvası’na Bağışladı

By Şifa Alçıcıoğlu
Baraka Kültür Merkezi, Serdar Denktaş aleyhine açtığı ve tazminat alınması ile sonuçlanan davanın tazminatını Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sosyal Hizmetler Dairesi’ne bağlı Çağlayan Çocuk Yuvası’na bağışladı. Hatırlanacağı üzere, 7...

Baraka İzle-Tartış Etkinliğinde JOKER İzleniyor (+16)

By Nazen Şansal
Baraka Kültür Merkezi’nin her ay ücretsiz olarak gerçekleşen İzle-Tartış etkinliğinde 8 Ocak Cumartesi akşamı Joker filmi izlenilecek. Filmi birlikte izleyip tartışmaya 16 yaşından büyük sinema severler davet edildi. Joker, başarısız bir...

Dune: Sömürülen Bir Çöl Gezegeni – Sezgin Keser

By Kamil İpçiler
Yaşamımızı devam ettirebilmek ve de kolaylaştırmak için dünyamızın doğal kaynaklarına ihtiyacımızın olduğu ne kadar belirgin bir gerçekse, bu kaynakları elde edip büyük ekonomik ve politik çıkarlar kazanmaya çalışan ülkelerin ve...

Argasdi’nin 64. Sayısı “AKIL SALDIRI ALTINDA: SAPERE AUDE” Dosya Konusu ile Çıktı

By Zekiye Şentürkler
Baraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 64. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, dizi/sinema, dergi/kitap feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “AKIL SALDIRI...

Baraka Okuma Grubu Gürkan Uluçhan’ın “Ahna Kitabı”nı Okuyor

By Nazen Şansal
Haftada bir gün toplanan ve birlikte kitap okuyarak sohbet eden Baraka okuma grubu, yerli yazarlarımızdan Gürkan Uluçhan’ın “Ahna Kitabı”nı okumaya başlıyor. Novella türündeki eser, dili olanların konuşmadığı, dilsizlerin anlattığı hikâyelerden...

Karanlığın En Koyu Anında Mücadele Işığı Yakan Kadınlara – Emel Karagözlü Cicibaba

By Zekiye Şentürkler
Yaşamak için en temel gereklilik nefes alabiliyor olmaktır. Fakat nefes alabilen her canlı yaşıyor diyebilir miyiz yoksa aslında bunun için başka şeylere de ihtiyaç duyar mıyız? Dünyanın birçok farklı noktasında...

İZLE-TARTIŞ ÇOCUKLARI ÇAĞIRIYOR

By Pınar Piro

COCUKFILMI1

COCUKFILMI2Baraka Kültür Merkezi’nin her ay gerçekleştirdiği İzle-Tartış etkinliği bu kez çocuklar ve yetişkinlerin birlikte izleyeceği iki kısa animasyon filme yer veriyor. Aralık ayının ilk Cumartesi akşamı gerçekleşecek olan etkinlikte 2011 yapımı “Şirinler; Bir Yılbaşı Şarkısı” isimli kısa film ve 1982 yapımı “Kardan Adam” isimli animasyon izlenecek. Şirinler: Bir Yılbaşı Şarkısı Film Konusu Mutlu Şirin Yıllar! Şirinler köyünde yeni yıl zamanı! Bu tüm Şirinler için yılın en eğlenceli zamanı demek. Biri hariç: Tabi ki Huysuz Şirin! Huysuz Şirin, yeni yıl ruhuna "hayır" dediğinde işleri düzeltmek Şirin Babanın sihirli iksirine ve üç sihirli Şirine kalır. Acaba Şirinler, köyleri hain Gargamel'in eline düşmeden yeni yıl ruhunun anlamını Huysuz Şirine öğretebilecekler midir? Kardan Adam Film Konusu James, anne-babası ile birlikte yaşayan ama yalnızlık çeken bir çocuktur. Ancak yılbaşından hemen önce bir kardan adam yapan James, kardan adamın canlanmasıyla büyük şaşkınlık yaşar. Sonrasında Noel Baba'yla tanışmak için Kuzey Kutbu'na doğru büyülü bir yolculuğa çıkarlar. 4 Aralık Cumartesi 19:00’da buluşuyoruz Yeni bir yıla girerken, tüm çocukları ve içini çocukluk umudu ile doldurmak isteyen tüm yetişkinleri dernek lokalimize bekleriz. Gösterimin gerçekleşeceği gün tüm mekan dezenfekte edilip maske-mesafe-hijyen kurallarına özenle dikkat edilecektir.

SENİNLE BENİM ARAMDA ENGEL YOK – PINAR PİRO

By Zekiye Şentürkler

263574238_599292228016310_1078442938051333208_n

Bugün, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Yani, dünyanın dört bir yanında engelli bireylere yönelik etkinliklerin düzenlendiği gün. Elbette ki bu etkinliklerden bazıları engelli bireylerin bizzat kendileri için düzenlenirken bir kısım etkinlik de engelli olmayan bireylerin farkındalıklarını artırmak için düzenleniyor. Ve pek tabii ki bu etkinliklerin bir çoğu da sadece reklam amacı ile yapılıyor. Yani birçok organizatör ve katılımcı için 4 Aralık, 2 Aralık’tan farklı olmayacak. Firmalar çalışan işçi alırken engelli bireyleri kabul etmeyecek. Dükkan girişlerinde ve iç mekan düzenlemelerinde engelli bireyler düşünülmeyecek. Restoranlarda müşteriler için braille alfabesi ile menü olmayacak veya hiçbir mağaza işaret dili bilen işçi çalıştırılmayacak mesela. Halkı gözetlemeyi kafasına takmış devlet, görme engelli bireyleri hiçe sayarak oraya buraya mobese direği dikecek, engelli kişinin takip etmesini kolaylaştıracak özel kaldırım taşı kullanmayacak. Her engellinin yasal hakkı olması gereken özel ödenek bir türlü yaratılmayacak. Her okulda engelli öğrenci olma olasılığının çok yüksek olduğu günümüzde, okullara özel eğitim öğretmeni kontenjanı açılmayacak, öğrenci kaynaştırma eğitimden mahrum bırakılacak, üstelik de birçok özel eğitim öğretmeni işsizken. Engel sadece fiziksel düşünülecek ve zihinsel engelli çocuklar çok ağır bir engel yaşamadığı sürece görmezden gelinecek ve aslında zihinsel yetisi olmayan bu öğrenciler tembel diye adlandırılacak. Engelli bireylerin rehabilitasyonunun sağlanacağı merkezler açılmayacak, halihazırda var olanlara ulaşım kolaylaşmayacak, alt yapıları güçlendirilmeyecek. Ve siz, engelliler için engel olmadığını düşünen yetişkinler, belki de kendi çocuklarınızı ayrıştırmaya çalışıp, insanları özelliklerinden dolayı ötekileştirmemeyi öğretmeyeceksiniz. Sınıflara engelli öğrenci kabul etmek lütuf değil. Çocuklarımıza acıma duygusunu değil, insanları olduğu gibi kabul edip birlikte yaşayabilme yetisini kazandırmayı hedeflemeliyiz. İş yerlerine daha ucuz iş gücü olarak gördüğümüzden değil, sadece geçinmek ve kendini gerçekleştirmek için bir işe ihtiyacı olan herhangi bir insan gibi engelli bireyleri de eşit koşullarda çalışan olarak almalıyız. Onların farklı ihtiyaçları olabileceğini kabullenip bunu giderebilecekleri maddi destek ve özel olarak düzenlenmiş mekanlar yaratmalıyız. Özellikle de engelli çocuklar için verilen maddi desteğin, çocuğun yararına kullanıp kullanılmadığını kontrol etmeliyiz. Engelli bireylerin en temel ihtiyacı, toplum içerisinde parmakla gösterilmeden, bakışlar kaçırılmadan, merhamet duygusuyla yaklaşılmadan, ötekileştirilmeden, birey olarak var olabilmek. Yani onların engelleri yaşam kalitelerini olumsuz etkiliyor olabilir ama toplum içinde var olmaları için engel olan insanların onlar için takındıkları tutumdur. Bunun için önce kendi duygu ve düşüncelerimizi yeniden şekillendirmekle başlamalıyız. Engelli bir bireyle karşılaştığımızda, ona geçmiş olsun demekten vazgeçmeliyiz mesela, çünkü geçmeyecektir. Sürekli yardıma muhtaçmışlar hissi yaratmamak için, yardıma ihtiyaçları olup olmadığını sormadan onlar için bir şey yapmamalıyız. Her insanın birbirinden farklı olduğunu aklımızda bulundurarak farklılıklarının sebebini sorgulamayız. Her insan bir engelli adayıdır düşüncemizden biran önce kurtulmalıyız, çünkü engelli olmak bir tercih değildir, dolayısıyla aday olunabilecek bir durum da değildir ve bu düşünce bir korku unsuru haline gelmektedir. Bunların yanında da, sadece bugün değil her gün engelli hakları için birlikte mücadele etmeliyiz. Evde, işte, sokakta, bazen teker teker insanlarla tartışarak bazen de devlet denilen otoritenin sosyal devlet olması için topluca direnerek mücadele etmeliyiz.

25 Kasım’da Sokaklar Haykırdı: “Saray Değil Sığınmaevi”

By Zekiye Şentürkler
Baraka Kültür Merkezi, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde yine sokaktaydı. Kadın Eğitimi Koleketifi’nin çağrısıyla bir araya gelen çeşitli örgütlerin ve kadına şiddete tepkili kişilerin katıldığı eylemde ortak pankart “Kadınlar Yolsullaşmaya, Muhafazakarlaştırmaya, Şiddete Karşı Yürüyor” şeklindeydi. 18.00’de Dereboyu Kumsal parkı girişi önünde toplanan kalabalık ortak basın açıklamasının okunmasının ardından 18.30’da Meclise yürüyerek, cadde boyunca […]

Sağlığınız Yerinde Olsun – Ahmed Hikmet

By Zekiye Şentürkler

sağlıklı yaşam

Bugün yapmanız gereken yarım saatlik yürüyüşü yaptınız mı? Ara öğünlerinizi umarım atlamamışsınızdır. Alkolden uzaklaşıp bitki çaylarına yöneldiğinizi göremesem de bunu yaptığınıza inanıyorum. Peki, en az 7 saat uykunuzu kesintisiz alabildiniz mi? Kısacası sağlıklı yaşam için her gün yapmanız gerekenleri yerine getirdiniz mi? Eğer getirmediyseniz kendinizi sağlıklı hissetmiyor ve çabalamadığınız için pişmanlık duyuyor olabilirsiniz. Eğer yerine getirdiyseniz çabanızı takdir etmenin yanında üzülerek söylüyorum ki bu sistemin içinde tamamıyla sağlıklı bir yaşamınız olamayacaktır. Sağlıklı mıyız? Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bedensel, ruhsal ve sosyal olarak iyi durumdaysak (buradaki iyiyi yeterli olmak olarak düşünebiliriz) sağlıklı bir insan tanımına giriyoruz demektir. Bizi daha sağlıklı kılacak olan günlük faaliyetleri yerine getirmek için dahi, DSÖ’nün belirlediği yeterlilikte olmalıyız. Spor yapmak ve iyi beslenmek fiziksel ve mental olarak bizi güçlü kılacaktır ve gün içinde daha dinç olmamızı sağlayacaktır. Sosyal yönden yeterli olmak insan ilişkilerimizi geliştirecek ve bir işe sahip olabilmemizi ya da bir insan grubuna dahil olabilmemizi sağlayacaktır. Bu gibi örnekler verebiliriz ama sonuç itibariyle sağlıklı olmak hayatın içine daha iyi dahil olabilmemizi ve insana yaraşır bir yaşamımızın olmasını sağlayacaktır. Her insanın sağlıklı olması, hastaysa tedavisinin yapılması ise devlet adını verdiğimiz organizmanın görevidir. Günümüz neoliberal politikalarıyla sağlık hakkımız özelliştiriliyor ve ticarileştiriliyorken bir yandan da sağlıklı olmak insanın kendi bireysel sorumluluğundadır algısı insanlara aşılanıyor. Tabiri caizse, sağlıksız olmak bireysel olarak sorumsuz olmaktır noktasına gidiyor. Seçim sizin, mavi hap mı kırmızı hap mı? Son dönemde sağlıklı yaşam adında bir furyanın patladığının hepimiz farkındayızdır. Sağlığın insanca bir yaşamın parçası olduğundan yukarıda bahsetmiştik. Bu sağlıklı yaşam furyası ise sağlık hakkımızı gasp eden kapitalizmin insanlara dayattığı ve yaptığı her dayatmada olduğu gibi kazanç sağladığı bir alan olmuştur. Bu furyadaki sağlıklı yaşam algısı bizi günlük faaliyetlerimizi yapabilmek için yeterli kapasitede olmaktan öteye her zaman daha sağlıklı olmak için çabalamaya ve yarışmaya yönlendirmektedir. Bu hedef doğrultusunda günde 5 km yürümek, x meyvesi yerine y meyvesini tüketmek ve günlük protein, karbonhidrat yağ dengesine dikkat etmek gibi bir sürü kurallara bağlı şekilde yaşamaya başlıyoruz. Spor yapmadığımız gün kötü hissediyor, cebimizdeki üç kuruş parayı bizi sağlıklı yapacağına inandığımız egzotik ve eksantrik yiyeceklere harcıyor, şekersiz kola yerine şekerli olanı içince kilo alacağımız düşüncesine kapılıyoruz. Hep daha iyisini yapmak anlamına gelen bu takıntıdan ötürü bitmek bilmeyen bir tatminsizlik yaşıyoruz. Her gün sosyal medya hesaplarımızdan takip ettiğimiz spor, yemek vs hesapları ise bu takıntının diri kalmasına ve hatta büyümesine yol açıyor. Günün sonunda sağlıklı yaşam furyasına katılmıyorsak özgür insanlar olarak sağlıksız bir yaşamı seçmiş oluyoruz! Bireyselleşmek sağlıksızdır Günümüz dünyasının çalışma koşullarını şöyle bir gözden geçirelim: Uzun mesai saatleri, dört kişilik bir aileye yetmesi öngörülen ama yetmeyen asgari ücret, ödenmeyen ek mesailer, haftasonu ve resmi tatillerde çalışma, patronların bitmek bilmeyen istekleri, işten atılma korkusu, iş yerinde taciz, mobing gibi sorunlar… Bu sorunların içinde çalışıp gerçek anlamda ne kadar sağlıklı olabiliriz? Bütün gün masa başında çalışan biri akşam iş çıkışında 5 km koştu ya da egzersiz yaptı diye belindeki sıkıntıdan tamamen kurtulabilecek midir? Market alışverişine bütçesi yetmeyen asgari ücretli sağlıklı olmak için yulaf ezmesini nasıl alacaktır? Pazar günleri de çalışan bir işçi takip ettiği fitnesscilerin pazar sabahı sporlarına gıpta ederek nasıl mental olarak sağlıklı olabilecektir? Hastalandığımız zaman paramız olmadığı için tedavi olamıyorsak yediğimiz dragon meyvesinin bize ne faydası olacaktır? Her hakkımızın gasp edildiği, gittikçe fakirleştiğimiz ve emeğimizin sömürüldüğü bu düzende kendimizi sağlıklı yaşam kurallarına ne kadar uydurmaya çalışsak da hiçbir zaman gerçekten sağlıklı olamayız. Eğitimli olmak, sağlıklı olmak, refah içinde yaşamak elinizde deyip insanları bireyselleştiren ve bencilleştiren bu çark içinde hayatımızın üçte birinden fazlasını harcadığımız bu vahşi çalışma hayatından kurtulmadığımız sürece gerçek bir sağlıklı yaşamı elde edemeyiz. Sağlığın yaşamın bir parçası olduğunun ve insanın sağlığına dikkat etmesi gerektiğinin altını çizerken, bizi sağlıksız yapıp, dönüp bize sağlık satan kapitalizmin yaptığı gibi sağlığı hayatın diğer unsurlarından ayırıp bir pazar haline getirmek yerine bütünlüklü, gerçek bir sağlıklı yaşam için çaba sarf etmeliyiz. Brecht’in bir işçinin ağzından bir doktora söylediği şu dizelerle yazımızı bitirelim. “Sırtımızda ki sancı Rutubetten diyorsun, evimizin duvarındaki Lekeler de rutubetten. Peki söylesene: Rutubet neden? Çok çalışıp az beslenmek Zayıf ve güçsüz yapıyor bizi, Senin reçetense Kilo alın, diyor, Bataklık kamışına da Islanma de istersen.”

Yaşamın Tekinsizliği Üzerine – Serap Kedi

By Zekiye Şentürkler

argasdi görsel

Yüz yılı aşkın bir süre önce Sigmund Freud’un literatüre kazandırdığı tekinsiz kavramı Almanca bir kelime olan ‘heimlich’ yani evle ilgili, eve ait olan kelimesinden türeyen ‘unheimlich’ kelimesinden gelir. Tam da etimolojisinde olduğu gibi tekinsiz tekin olandan tekinsiz olana bir geçiş süreci gibi değerlendirilebilir. Tekinsizlik ise tanıdık olanın (ev), tekinsiz, yabancı hale gelmesi, bastırılmış olanın yüzeye çıkması, farklı biçimlerde kendini göstermesi demektir. Freud’un kendi tanımıyla tekinsiz dehşet verici bir ruh halidir. Dehşet verici ruh halini açıklarken sıklıkla karıştırılan korku ve anksiyete kavramlarına da açıklık getirmek ister. Korku her zaman bir nesneyi işaret eder, anksiyete kaygılı olma durumudur ve bizi tehlikeyi beklemeye iter. Oysa dehşet verici olan demek bizi hazırlıksız yakalayan tehlikeli durum olarak ele alınabilir ve bu durumlar her zaman sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan beklenmedik durumlardır. Savaş gibi, Pandemi gibi. Tekinsizlik kavramını farklı boyutlarda inceleyebiliriz ancak yazımın başında az da olsa bu kavramları açıklama ihtiyacım az sonra yaşamın içinden aktaracağım hikâyelerde tekinsizlik kavramını psikolojik açıdan daha net ve anlamlı bir kavram haline getirmek içindir. Tekinsiz kavramıyla tanışmam iki yıl önce cezaevi stajı yapmaya başlamamla oldu. Olguya etik ihlal olmaması açısından yüzeysel olarak değineceğim. Söz konusu 18 yaş altı bir ergen. Kendisi çok iyi bilinen bir çocuk yurdunda kaldığı sırada bir anda beliren aile, çocuğu yanına almak ister ve çocuğun da onayıyla yurt çocuğun çıkışını verir. Hiç anne babasıyla yaşamamış olan bu çocuk, ergenlik döneminden sonra tanıştığı bu kişilerle yabancıdır aslında. Haliyle onlarla başlayan yeni yaşamına adapte olamaz ve evden kovulur. Tekrar kapısını çaldığı yurt ise ailenin ve kendisinin imzasıyla ayrılmış olma durumunu öne sürerek çocuğu geri kabul etmez. kktc’de başka da seçeneği olmayan bu çocuk, dışarıdaki yaşamda kendini var edebileceği, güvende olabileceği bir yaşam alanı bulamayışından suça itiliyor ve en sonunda hapishaneye düşüyor. Serbest bırakıldıktan sonra da suç işlemeye devam eder çünkü tek ailesi gardiyanlar, psikologlar, tek yaşam alanı ise cezaevidir. Çünkü hapishane bilindiktir dışarısı ise tekinsiz. İçerisi ve dışarısı, bilindik olan ve tekinsiz ikilemleri dışında pandemi döneminde bu tekinsizliğin başka bir örneğini toplum olarak deneyimlemiş, gözlemlemiş fazlasıyla da eleştirmiş bulunduk. Salgının ilk patlak verdiği sırada marketlerde yağmalarcasına alışveriş yapılmış hatta büyük marketlerdeki izdiham görüntüleri sosyal medyada çok tepki görmüştü. İlk başta söz ettiğim tekinsizlik kavramının kapsadığı ‘bastırılmış olanın yüzeye çıkması’, ‘bilinenin yabancılaşması’ durumu da bu örnekte karşımıza savaş görmüş neslin/nesillerin çocukları olarak çıkmaktadır. Bir nesil düşünün ki savaş durumunda yaşanan kaybetme, imkânsızlık ve yoksulluk hikâyeleriyle büyümüş. Bir toplum düşünün ki hafızasına savaşın neden olduğu travma ilmek ilmek işlenmiş. Biz bu önceki savaş hikâyelerinin başrollerinde olmasak da annelerimiz, babalarımız, nenelerimiz, dedelerimiz öyleydi. Bu bağlamda herkesin tüketim toplumu ve doyumsuz olmakla bağdaştırdığı –bazı noktalarda ilişkilendirilebilir olsa da- bu izdiham görüntüleri dikkatli bakıldığında tekinsizliğin getirdiği travmatik bir tezahürdür çünkü gelişen yeni durum (ör; salgın) belirsizdir, bilinmezliklerle doludur. Her iki örnekte de bireyin kontrolü dışında gelişen bir durum vardır ve bu durum içerisinde özne kontrol yetimini yitirmiştir ve çaresizdir.  Bu bağlamda örnekler çoğaltılabilir ama bunca belirsizlik içinde ne yapmalı? Yaşam içerisinde kontrol yetimini yitirmiş, aynı çemberin içinde dönüp duran bireyler olarak oturup kalmalı mı? Öz yeterlilik bilincimizi zedeleyen durumların sürekliliği -mesela seçimlerin manipüle edilmesi, baskılanmalar vs. uzun vadede bizi duyarsız, direniş göstermekten kaçınan bireyler olmaya iter. Öz yeterlilik bilinci bu denli zedelenmiş bir toplumun yetkiyi başkasına bırakması, söz sahibinin kendisi değil başkası olması durumu artık daha konforludur. İşte bu noktada kendimizi sorgulamaya başlamamız gerekir. Bizi konfor alanımıza iten şey her zaman kötü olma koşulu taşımasa da bizi orada kalmaya zorlayan her durum kötüdür. Çünkü yaşamın içinde var olabilmenin, yaşamımızın devamlılığını sağlamanın en önemli koşullarından biri beslenmek kadar, üremek kadar büyümektir de aynı zamanda ve ne yazık ki konfor alanında büyüme olmaz. Bireysel olarak da sosyal olarak da büyüyebilmenin ortak koşulu da konfor alanlarımızı terk etmektir. Sizce de çocuklardan suçlu yapan, bizi yoksulluğa mahkûm eden, savaşı güzelleyip ayrıştırmacı, ötekileştirmeci zihinlerin karşısında sizce de artık inisiyatifi ele almanın, konfor alanlarımızdan çıkmanın, direnişi büyütmenin zamanı gelmedi mi?

Doğa İnsansız da Yaşar Ama İnsan Doğa Olmadan Yaşayamaz – Nazen Şansal

By Zekiye Şentürkler

957049

Yaz aylarındaki yangınlardan sonra, doğanın halini en iyi anlatan ifadeler şunlardı: “Elimizde hastalıkla tükenmiş bir bedenin iskeletine benzer bir şey var; bereketli yumuşak toprak tamamen yok olmuş ve yeryüzüne yalnızca deri ve kemik kalmış. Dağlar bugün de izlerini görebileceğimiz geniş ağaçlarla doluydu. Toprak; … suyun aşağıdaki vadilere akmasını ve dört bir yanda nehirler ve kaynaklar oluşturmasını sağlayan yağışlardan nasipleniyordu.” Bu satırların yazarının günümüzde yaşayan bir çevreci olduğunu düşündüyseniz çok yanıldınız. MÖ. 400’lü yıllara ve Platon’a ait! Ekoloji sorunlarının, bugünkünden farklı içerik ve derecede olmakla birlikte binlerce yıl önce de var olduğunu anlatmak için size bu küçük şaşırtmacayı yaptım. Bir de günümüzden bir alıntı yapalım… Dünyanın en meşhur iklim bilimcisi James Hansen’e göre: “Dünya gezegeni, canlılar, uygarlığın geliştiği dünya, bildiğimiz iklim çizgilerine ve sabit kıyı şeritlerine sahip dünya, yakın tehlike altındadır... Ürkütücü sonuç, fosil yakıtların kullanılmaya devam edilmesi halinde, yalnızca gezegendeki diğer milyonlarca türün değil bizzat insanlığın da hayatının tehlikeye gireceğidir. Ve zaman çizelgesi düşündüğümüzden daha kısadır.” Peki neredeyse neolitik çağa kadar uzanan çevre sorunları, ne oldu da günümüzde insanlık için bir ölüm-kalım meselesine dönüştü? Geçmişten günümüze doğa ile ilişkimiz İnsan başlangıçta doğa karşısında güçsüzdü ve ona bağlıydı. Fakat zamanla bu ilişki, insanın çevreyi denetlemesi ve hatta çevre üzerinde egemen olması yolunda değişti. Eski çağlarda bilimin amacı doğanın düzenini anlamak ve onunla uyum içinde yaşamaktı. Dünyanın yaşayan bir organizma ve besleyen bir ana şeklinde düşünülmesi, insanların eylemleri üzerinde dizginleyici bir unsurdu. Rekabetin ortaya çıkması ve kapitalizmin gelişmesi ile doğayı koruyacak etik sınır da ortadan kalktı. Kentleşme ve teknolojideki ilerlemeler, insanın doğayı daha fazla işlemesine vesile oldu. Tek tanrılı dinler de insanın doğanın efendisi olduğu fikrini besledi. Sanayi devrimi ve kitlesel üretime geçilmesi ise dönüm noktası oldu. İnsan faaliyetleri ile çevreye verilen zararlar, doğanın kendini yenileyebilme yeteneği (taşıma kapasitesi) sayesinde başlangıçta fark edilmedi. Ancak zamanla, çevreye bırakılan kirlilik nicel ve nitel olarak arttı ve insan sağlığını tehdit eder noktaya geldi. Buna, 1952 yılında Londra’da meydana gelen ve 4000 kişinin ölümüne yol açan hava kirliliği örnek verilebilir. Çevre felaketlerinin çoğalması nedeniyle, 1960’lı yıllar, duyarlılığın başladığı ve yoğunlaştığı zaman dilimleri oldu. Çöllerin yayılması, ormanların yok olması, toprak erozyonu, asit yağmuru ve kentlerde hava kirliliği gibi kaygılar, 1970’lerden itibaren uluslararası gündeme girdi ama sorunlar bitmedi. 1980’lere gelindiğinde, insan faaliyetlerinin gezegen çapında bir bozulmaya yol açtığı açıkça görülmüştü. Üstelik öncekilere ek olarak bu sefer, ozon deliği, küresel ısınma, biyoçeşitliliğin azalması gibi tüm insanlık için hayati sorunlar da ortaya çıkmıştı. “Kriz” neden şimdi? Bazı düşünürlere göre günümüzde, gezegenimizin en büyük sorunu nüfusun çok fazla olması ve sürekli artmasıdır! Nüfusun arttığı doğru olmakla birlikte çevre-ekoloji sorunlarını açıklamak için sadece nüfusu öne sürmek yanlıştır, Malthusçuluktur. Nüfusun, halkın kullandığı geçim araçlarından daha hızlı geliştiğini ve yoksulluğunun, sömürü nedeniyle değil, nüfusun hızlı artmasından dolayı meydana geldiğini iddia eden İngiliz ekonomist Malthus’un (1766-1834) görüşleri Marksizim ve tarih tarafından yanıtlanmış, yanlışlanmıştır. Sorun, nüfus sorunu değil küresel adalet sorunudur. Bazı mistik ekolojistler ise günümüzdeki teknolojinin doğaya daha fazla ve daha hızlı zarar vermesini sebep göstermektedir. Oysa teknoloji, kimin elinde ve kimin hizmetinde olduğuna göre doğa ve insanlık için yapıcı veya yıkıcı olabilir. Bugün doğayı sömürüp “hastalıkla tükenmiş bir bedenin iskeletine” benzeten şey; büyümede sınır tanımayan, kâr odaklı bir iktisadi sistemde yaşamamızdır. Yeşil kapitalizm imkânsızdır Kapitalizm, kendi genişlemesinde hiçbir sınır tanımaz; ne bir bütün olarak ekonomide, ne zenginler tarafından istenen kârda, ne de şirketlerin daha fazla kâr elde etmesi için insanları yönlendirildiği sürekli artan tüketimde… Büyüme geçici bir süre için bile durursa sistem krize girer. Dolayısıyla kapitalizmde çevre ve doğa, insanların diğer türlerle birlikte yaşamak zorunda olduğu, belli sınırları olan bir yer değil, iktisadi genişleme sürecinde sömürülmesi gereken bir yerdir. Bu sebeptendir ki; şirketler ve onların yandaşı hükümetler, petrol, gaz ve başka madenler gibi doğal kaynaklara erişimi ve denetimi sağlamaya çalışırlar, bunun için savaşlar çıkarırlar. Ancak doğası gereği büyümek ve genişlemek zorunda olan bir sistem, sonunda kısıtlı doğal kaynaklar gerçekliğiyle yüzleşecektir. Yeryüzü, yüzlerce yıldır hayatın yeniden üretilmesi için çalışan bir ekosistemdir. Bugün ise kapitalizmin sosyo-ekonomik sistemi öyle bir boyuta ulaşmıştır ki temel gezegensel sınırları zorlamakta, karbon döngüsü, ormanlar, okyanuslar, kısacası yeryüzündeki tüm ekosistemler gözle görünür bir düşüş yaşamaktadır. Mevcut sistemin doğasında işleri yoluna koyabilecek bir nitelik yoktur, bunun için toplumun dibinden başka güçlere ihtiyaç vardır. İklimi değil sistemi değiştir! 2020’ye Avustralya’daki orman yangınları ile girmiştik, 2021’de Pandemi’nin vurduğu darbeye bir de Türkiye, Yunanistan ve Avrupa'nın bazı bölgeleri ile Kuzey Amerika'da yaşanan yangınlar eklendi. Ülkemizde de canımız, ciğerlerimiz yandı ama hâlâ daha bir yangın helikopteri alınmadı. 2021 Ağustos ayında Birleşmiş Milletlere bağlı bilim insanları “İnsanlık için kırmızı alarm” olarak nitelendirilen bir rapor yayımladı. Rapora göre, gazların atmosfere salımının devam etmesi sonucu 10 yıldan biraz fazla bir süre içinde önemli bir sıcaklık sınırı aşılabilir, ayrıca, bu yüzyıl sonunda deniz seviyeleri 2 metreye kadar yükselebilir. Bu yeni rapor aynı zamanda bugüne kadar deneyimlediğimiz ısınmanın, yüzyıllardan bin yıllara kadar sürecek bir zaman diliminde geri dönüşü olmayacak şekilde gezegenimizde değişiklikler yaptığını da ortaya koyuyor. Okyanuslar ısınmaya devam edecek ve daha asidik hale gelecek. Dağ ve kutup buzulları on yıllar veya yüzyıllar boyunca erimeye devam edecek. Dünyadaki hemen hemen her devlet, 2015 Paris İklim Anlaşması'nın hedeflerine uymayı kabul etti ancak bu gibi anlaşmalar tıpkı Kyoto Protokolü gibi işlevsiz kalıyor ve yeni karbon piyasaları yaratmaktan öteye gidemiyor. Çünkü sorunu yaratanlar, iklimi değiştirmek için ufak tefek pansumanlar yapsa da sistemi değiştirmeye yanaşmıyor. “Doğa insanın organik olmayan bedenidir” diyordu Marx. Şimdi, çolak veya kötürüm kalmamak için bedenimize sahip çıkmanın tam zamanı.   Not: Argasdi sayı 48 (ÇevrEkoloji dosyası) sayfa 6’da yer alan “Kızıl-Yeşil Bir Perspektif: Ekososyalizm” başlıklı makale, bu yazının tamamlayıcısı olarak okunabilir.  

KIBRIS’IN KUZEYİNDE İNSAN KALABİLMEK – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler

foto 1

Adına kktc denilen yapının çarpıklığını vurgulamak için, şakayla karışık söylenen meşhur bir laf vardır: “kktc’de yaşamak bir sanattır.” Peki bir de şöyle düşünelim; kktc’de sanat yapmaya çalışmak nasıl bir şeydir? İnsanı diğer tüm canlı ve cansız varlıklardan ayıran çok önemli özellikler vardır. İnsan sosyal bir canlıdır. Okur, yazar, gezer, görür, konuşur, düşünür, sorgular ve en önemlisi üretir. Bunların herhangi birisinin eksikliği durumunda insan aslında insan olmaktan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlar. Kapitalizm dediğimiz şey de aslında tam da bunu hedefler; insanı insan olmaktan uzaklaştırmak… Peki biz buna karşı ne yapmalıyız? İnsan olmakta ve insan kalmakta direnmeliyiz. Peki neyle yapabiliriz bunu? Bu noktada kültürün, sanatın ve sporun insan yaşamındaki önemi ortaya çıkıyor. Müzikle, tiyatroyla, sinemayla, dansla, resimle, edebiyatla, sporla vs. uğraşmak insanlıktan uzaklaşmamıza mani olur. Ancak eğer ki kktc’de yaşıyorsanız, bunları yapmak sizin için oldukça zor ve sıkıntılıdır. Kıbrıs’ın kuzeyinde sanat yapmaya çalışmak, sporla uğraşmak bırakın insanlığa tutunmayı, insanlığınızdan soğumanıza bile neden olabilir. Bu ülkede bir müzisyen olduğunuzu hayal edin mesela. Hayatınızı sadece müzisyenlik yaparak geçirmeniz, sadece yaptığınız sanata odaklanıp kendinizi daha da geliştirme motivasyonunu korumanız mümkün değildir. Çünkü bu ülkede müzisyenler genelde yok sayılır. Yaşadığımız Pandemi sürecinde de bunu net olarak gördük zaten. Bu ülkeyi yönetenler, açık bir şekilde müzisyenleri açlığa terk etti, bunun içini kılını bile kıpırdatmadı. Büyük festivallerde müzisyenlerimiz yıllardır Türkiyeli sanatçıların alt grubu olmaktan öteye geçemiyor. Daha doğrusu bilinçli olarak geçirtilmiyor. Nasıl ki Ankara’ya muhtaç olalım diye Sanayi Holding kapatıldı, KTHY batırıldı, Kıbrıslı Türkler üretimden koparıldı, her alanda olduğu gibi müzikte de Kıbrıslı Türklerin kendi ayakları üzerinde durabilme ihtimali onları korkutuyor.  Kısacası bu ülkede müzisyen olmayalım diye, kktc “devleti” elinden geleni yapıyor. Müzisyenler güvencesiz ve gelecek kaygılarıyla boğuşarak çalışıyor. Bu ülkede müzisyenler, bırakın evlatlarına güzel bir gelecek hazırlayabilmeyi, kendilerinin bile bir gün sonrasını göremiyor. Devletin bu alanda insan yetiştirme gibi bir kaygısı bulunmuyor. Ülkede küçük yaşta müziğe yetenekli çocukların ulaşabileceği kaliteli ve kamusal bir müzik eğitimi neredeyse yok. Sanatın bir toplum için ne kadar önemli olduğunu söyleyip de tiyatroya değinmemek olmaz. kktc devletinin tiyatroya verdiği “önemi” anlatmak için sanırım “20 küsur yıl önce yanan devlet tiyatrosu sahnesinin yerine hâlâ daha yenisi yapılmadı.” cümlesi tek başına yeterli olur. Amatör tiyatrocuların durumu ise çok daha vahimdir. Bu ülkede, kendi yağıyla kendi ciğerini kavurmaya çabalayan pek çok tiyatro ekibi bulunmaktadır. Bu ekiplerin neredeyse tümü de oyunlarını sergileyebilecekleri sahne bulabilme sıkıntısı çekmektedir. Var olan tek tük kamusal sahneler de özele peşkeş çekilmekte, zaten sıkıntılı durumda olan amatör tiyatro ekiplerinin sıkıntılarına bizzat devlet tarafından yenileri eklenmektedir. Kısacası müzikte olduğu gibi tiyatroda da, kktc devleti yeni tiyatrocular yetişmesin, var olan tiyatro ekipleri de sürüm sürüm sürünsün diye adeta elinden geleni yapmaktadır. Biraz sanatın dışına çıkıp spora baktığımızda ise yine karşımıza kocaman bir kktc gerçeği çıkıyor. Ambargolar sebebiyle hiçbir uluslararası organizasyona katılamayan sporcularımız, kendilerini alanlarında geliştirme motivasyonunu gün geçtikçe kaybediyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde sıkışıp kalan sporcular, uluslararası müsabakalara katılabilmek adına çoğu zaman Türkiye veya başka ülkeler adına yarışmak zorunda kalıyor. Başta Türkiye olmak üzere, hiçbir ülkenin umurunda olmayan sporcularımız kocaman bir çaresizlikle baş başa bırakılıyor. Bizler bu topraklara tutunmak ve daha insanca bir yaşam için her türlü zorluğa rağmen sanat, spor ve kültür üretimlerimize devam edeceğiz. Ancak sadece üretmekle yetinmeyip, bu alanlardaki tüm olumsuzluklarla mücadele etmekten de geri durmayacağız. foto 2 foto 3 foto 1

AHLÂKSIZLIKLAR CUMHURİYETİ= kktc!

By Baraka Kültür Merkezi

banana

   banana     Geçen günlerde medyaya yansıyan bir haber üzerinden yola çıkarak, şu an okumaya başladığınız bu yazımın konusunu kafamda belirlemiştim. Haber şöyleydi: “HP’den istifa ederek siyasi hayatlarına UBP’de devam etme kararı alan Bağımsız Milletvekilleri Mesut Genç ve Hasan Büyükoğlu UBP rozetini taktı.” Bu haberi okur okumaz, başka bir partiden UBP’yi eleştirerek aday olan ve milletvekilliği kazanıp daha sonra da istifa ederek UBP’ye geçen bu iki şahsın, siyaseten ne kadar ahlâksızca davrandığını, halkta zaten maalesef var olan siyasete ve siyasilere güvenmeme algısını pekiştirdiğini falan yazacaktım. Daha sonra ortaya herkesin malumu bir video kaydı çıktı ve kendi kendime şöyle dedim: Yahu Hasan Bey ve Mesut Bey’in ne günahı var allah aşkına? kktc dediğimiz bu yapı, zaten koskocaman bir ahlâksızlıklar cumhuriyeti değil mi? kktc zaten bunun için kurulmadı mı? Yani bu ülkedeki mafya siyaset ilişkisi iyice ayyuka çıkmış, aynı parti mensubu insanlar birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışırken, ortada milletin cinsellik içeren videoları dolanırken, parti değiştiren milletvekillerini mi eleştireceğiz? Onlarınki diğerlerinin yanında resmen devede kulak kalır. Normal bir ülkede yaşasak bu iki milletvekili bir daha sokağa bile çıkamazdı ancak gelin görün ki normal bir ülkede yaşamıyoruz.   Türkiye’de, mafya lideri ve derin devletin en azılı elemanlarından faşist Sedat Peker’in AKP ile bazı noktalarda zıt düşmesiyle birlikte sosyal medya üzerinden yayınladığı videolarla mafya-devlet- medya ilişkilerini ortaya dökmesinin ardından, konuların Kıbrıs’a kadar uzanmaması zaten mantıksız olurdu. Zira 1974’ten bugüne kadar, Türkiye tarafından her türlü pis işin, kara para aklamanın, uyuşturucu ticaretinin döndürüldüğü; TC’nin kalın bağırsağına dönüştürülen bir yerdir Kıbrıs’ın kuzeyi. Dolayısıyla ne Peker’in ifşalarının Kıbrıs’a kadar dayanmasında ne de tüm dertlerinin arasında hâlâ daha Peker’in Kıbrıs’la bu denli ilgilenmesinde bir anormallik var. Ancak şunu da unutmamalıyız ki bu sistemin içerisinde yer alan, buradaki çarpıklıktan nemalanan birçok yerli siyasetçimiz de vardır. Mafya – siyaset ilişkisi bir ülkedeki en büyük halk düşmanlığıdır ki ülkemiz halk düşmanı siyasilerle doludur. Mafya ile ilişkileri bulunan, kendi şahsi çıkarları için halkın sırtından mafyaya her türlü imtiyazı sağlayan şahısların pek çoğu yıllarca bu ülkede milletvekilliğinden tutun da devletin en tepesine kadar her kademede görev yaptılar. Halk da bu insanları çok iyi bilmektedir. Bilmektedir ve bu sebeple ne siyasete ne de siyasetçiye güvenmemektedir. Ancak bu doğru bir düşünce değildir. Çünkü bu ülkede şerefiyle, alnının akıyla ve en önemlisi sadece halkının çıkarları için siyaset yapan temiz siyasetçiler de vardır. Herkesi aynı kefeye koymak, büyük haksızlık olur.   Gelelim Ersan Saner’le ilgili görüntülere. Bu ve bundan sonra ortaya çıkması muhtemel başka benzer skandallarda halk olarak odaklanmamız gereken nokta konunun magazinsel boyutu değil, siyasi boyutudur. Konunun magazinsel boyutuyla gereğinden fazla ilgilenmek ve sadece o boyutunu dillendirmek, adı skandala karışan şahsa “mağduriyet” kazandırır. “Mağdur” duruma düşen bir kişi de konunun gerçek boyutlarını rahatlıkla gizleyebilir. Siyasi boyutunda odaklanmamız gereken çok önemli konular vardır. Örneğin; Ersan Saner’e söz konusu görüntülerle ilgili şantaj yapılmışsa, kendisi görüntülerin uzun süre ortaya çıkmasını engellemek için kimlere ne gibi imtiyazlar tanımıştır ya da tanımış mıdır? Hangi yasadışı odaklara bulaşmıştır ki başını böyle bir “belaya” sokmuştur? Böyle bir insanın yöneticilik görevinde bulunması halkın yararına mıdır zararına mıdır? Ve bunun gibi daha birçok soru… Sorgulanması gereken ve halkı ilgilendiren boyut budur.     Tüm bu mafyatik hesaplaşmalar arasında olan yine emekçi halka oluyor. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki para ve mafya babalarının, siyasetçilerle olan kirli ilişkileri açığa çıktıkça nasıl bir çirkefin içinde dövündüğümüz daha net görünüyor. Ama unutulmamalıdır ki emekçiler elbet bu çirkefi temizleyip, mafyanın yönettiği bu ahlaksızlıklar cumhuriyetini yıkacak ve halkın iktidarını kuracak.  

Mehmet Adaman

Baraka Aktivisti

 

Kıbrıs Sorunundan Sonra Hayat Var Mı? – Celal Özkızan

By Zekiye Şentürkler

kıbrıs sorunu foto

Ölümden sonra muhtemelen hayat yok. Ölümden önce yaşadığımız şeye dahi hayat diyebilmek için sabah akşam didinip durmamız gerek zaten. Kıbrıs sorunundan sonra muhtemelen hayat var. Bir kısım insan halâ kabullenmekte zorlansa da, Kıbrıs sorunundan önce ise kesinlikle hayat var. Yaşıyoruz işte. Yok öyle “yaşamak bu yangın yerinde” diye şairane güzellemeler yapıp sonra da çakan ilk kıvılcımda “yaşanmaz artık, çözüm olmadan yaşam olmaz” diye kaçak dövüşmek… Şairane güzellik yapılacaksa illa ki “şimdiden çekilecek acısı bunun / duyulacak mahzunluğu şimdiden / yaşadım diyebilmen için”… Yok öyle gerek tuğladan gerek sosyal medyadan örülmüş duvarlara yaldızlı harflerle “düşmana inat bir gün daha yaşamak” diye yazıp, düşmanın ilk hamlesinde “çözüm yoksa yaşam yok” diye boyun bükmek, ense karartmak, umut kaçırmak, direnişi rafa kaldırmak... *** Kıbrıs sorununun gölgesinde, hele de Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamaya dair beylik laflar kendi kendini tüketse de, beylerin ve hanımların tüketim alışkanlıkları kolay kolay değişmiyor. Şikayet etmenin ve söylenmenin yolu bir şekilde hep bulunuyor. “Tükeniyoruz, yok oluyoruz” diye diye sivrilttiğimizi sandığımız dillerimiz, dişe bile dokunmuyor. Şairin dediği gibi yani, yaşamak değil, bizi bu telaş öldürüyor. Kıbrıs sorunundan önce yaşam; alternatifsiz itirazların ve itirazsız alternatiflerin gölgesinde sürüp giderken, bu iki başlı koro, nakaratı hep aynı olan o bildik şarkıyı mırıldanıyor: “Çözümden önce hayat yok”... *** Peki çözümden önce ne var? Çözümden önce iş kazasında ölmek ya da yaralanmak var. Ancak çözümden önce iş kazasında ölmemek ve yaralanmamak için ses çıkarmak yok. Neden? Çözümden önce hiçbir şey olmaz. Anayasamızın geçici “çözümden önce hiçbir şey olmaz” maddesini gelmiş geçmiş tüm sükûnetler kaldırmaya zaman bulamadılar ne de olsa. Peki ama… bir dakika! Çözümden önce iş kazasında ölmek olur, yaralanmak da olur… bunlara karşı mücadele etmek neden olmaz? Yine mi bir anayasa maddesi keyfi bir biçimde uygulanmakta? Yine mi yasa kimisini kollarken, kimisinin gözününün yaşına bakmamakta? "Anlamak isterim, hangi yasa Bir beşikle bir darağacını Aynı ağaçtan, ne adına var edebilir?" Çözümden önce düzensiz mesai saatleri, güvencesiz iş, belirsiz görev tanımı, işyerinde mobbing, eksik yatan ya da hiç yatmayan sigorta, yetersiz maaş ve sömürü var. Ancak çözümden önce özelde sendikalaşmak için mücadele etmek yok. Neden? Çözümden önce hiçbir şey olmaz. Cıs. Ayıp. Çözümden önce ne var? Sorun var. Bol bol var. Çözümden önce çözüm yok mu? Yok. Taze bitti. Hiç mi yok? Aslında hiç gelmedi. “Ne hasta bekler sabahı, Ne taze ölüyü mezar. Ne de şeytan, bir günahı, Seni beklediğim kadar.” Çözümden önce ne var? Dert var, tasa var, sıkıntı var… çok var. Mücadele? Yok. Direniş? Yok. Varsa da, çözümden sonrasının cennete açılan kapılarının koluna bez bağlayıp dilek tutmak için var, adak adamak için var, mum yakmak için var. Çözümden önce daha rahat nefes alalım diye mücadele yok, direniş de yok. *** Yok mu? “nerede olursan ol içerde, dışarda, derste, sırada, yürü üstüne üstüne tükür yüzüne celladın fırsatcının, fesatcının, hayinin... dayan kitap ile dayan iş ile tırnak ile, diş ile umut ile, sevda ile, düş ile. dayan rüsva etme beni” Kıbrıs sorunundan sonra muhtemelen hayat var. Nasıl bir hayat olacağını ise, Kıbrıs sorunundan önceki hayatımızı nasıl yaşadığımız belirleyecek. Çözüm ve barış, cennetin kapılarını aralayan bir anahtar değil çünkü. Barış bizlerin ellerindedir ve barışta yiyeceğimiz ekmeğin hamurunu, barıştan önce yoğurur ellerimiz, hayata tutunurcasına, hayatı pahasına. Hamur da ellerimizdir, fırın da, ateş de. Ellerimizden başka bir şey değildir barış. Yaşamazsak Kıbrıs sorunundan önce, “çözüm olmazsa hiçbir şey olmaz” diye diye çürütürsek ellerimizin tuttuğu her işi; hamur bozulur, fırın yıkılır, ateş söner. Çözümden önce alınan nefestir çözümden sonra taşıyacağımız akciğeri havayla dolduran. *** Görür müyüz o günleri? Şairane güzellik yapalım, illa ki: “Belki ben o günden çok daha evvel, köprü başında sallanarak bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım. Belki ben o günden çok daha sonra, matruş çenemde ak bir sakalın izi sağ kalacağım... Ve ben o günden çok daha sonra: sağ kalırsam eğer, şehrin meydan kenarlarında yaslanıp duvarlara son kavgadan benim gibi sağ kalan ihtiyarlara, bayram akşamlarında keman çalacağım... Etrafta mükemmel bir gecenin ışıklı kaldırımları Ve yeni şarkılar söyleyen yeni insanların adımları...”

Baraka’da Nazım Şiirleri Okundu

By Nazen Şansal

246936333_4942468229096847_1784208531920917178_n

246866644_4942468782430125_2704023267673901209_n

Baraka Kültür Merkezi bahçesinde gerçekleştirilen bir etkinlikte Nazım ve şiir severler buluştu. Kuvayi Milliye Destanı şiirlerinin özgün müzikler eşliğinde sunulduğu programın yönetmenliğini Gündoğdu Gencer yaparken Yusuf Nidai, Hatice Sevindi ve Gündoğdu Gencer şiirleri seslendirdi, Nuran Nidai ise teknik masada görev yaptı. Sunulan program daha önce, yine Gündoğdu Gencer yönetmenliğinde Avustralya’da geniş bir kadro ile seyirci ile buluşan Kuvayi Milliye Destanı oyunun bazı bölümlerinden oluşmaktaydı. Katılımcıların duygu dolu anlar yaşadığı gecenin sonunda seyirciler de Nazım şiirleri seslendirdi ve şiir nasıl okunmalı üzerine bir söyleşi gerçekleştirildi. 246936333_4942468229096847_1784208531920917178_n 246866644_4942468649096805_2548502046214543627_n 246806388_4942468642430139_4950127447904271839_n 246723866_4942468219096848_6974957284179114610_n 246817588_4942468222430181_4644953835967143287_n 246608619_4942468575763479_4703258155386387791_n 246842225_4942468949096775_2776505238415451934_n  

Baraka Kültür Merkezi’nden, Serdar Denktaş’a Açılan Tazminat Davalarıyla İlgili Kamuoyunu Bilgilendirme

By Nazen Şansal

taz-678x381

Baraka Kültür Merkezi’nden, Serdar Denktaş’a Açılan Tazminat Davalarıyla İlgili Kamuoyunu Bilgilendirme Hatırlanacağı üzere, karanlıkta okula giderken yaşanan otobüs kazasında kaybettiğimiz iki gencimiz ve otobüs şoförü ile ilgili ülkede yaşanan infial üzerine geniş halk kitlesi tarafından eylemler yapılmıştı. Baraka Kültür Merkezi olarak bizim de katıldığımız protestolarda devletin sorumsuzluğu ve işbirlikçi hükümetin yanlış kararları yüzünden kaybedilen canların yarattığı acıların unutulmayacağını, hayatımıza mal olan bu düzenin eninde sonunda değişeceğini dile getirmiştik. Söz konusu eylemlerin ardından Serdar Denktaş, katıldığı bir televizyon programında derneğimiz ve aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu hakkında “gençleri provoke etmek ve insanların üzerinden vandalizm yapmak” gibi çirkin iftiralarda bulunmuş, bunun yanısıra da gerek derneğimizin Avrupa Birliği’nden para alarak halkı devletten soğutmak ve olası bir planda “evet”e hazırlamak için eylemleri provoke ettiğini, gerekse de aktvistimiz Münür Rahvancıoğlu’nun iş ahlakı ve maaşı hakkında da yalan ifadelerde bulunmuştu. Serdar Denktaş’ın televizyon programında sarfettiği çirkin ve asılsız iftiralara karşı gerek aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu gerekse de derneğimiz Baraka Kültür Merkezi dava açarak konuyu Mahkeme gündemine taşımıştık. Aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu’nun açmış olduğu dava, yine hatırlanacağı üzere, Mahkeme tarafından haklı bulunmuş ve Serdar Denktaş davayı kaybederek aleyhine 8,000 Türk Lirası tazminat, ara karar ve dava masraflarına hükmedilmişti. Derneğimizin açmış olduğu dava ise gerek ilk davanın neticesinin beklenmesi gerekse de halen yaşanmakta olan Pandemi dolayısı ile ertelenerek nihayetinde bu adli yılda görüşülmek üzere Mahkemenin gündemindedir. İlk davada aktivistimizden özür dilemek yerine, duruşma yapmayı tercih eden Denktaş, duruşma neticesinde haksız çıkmasına rağmen, derneğimiz ile ilgili davada da özür dilememeyi tercih ediyor. “İlk davanın neticesine göre ikinci dava ile ilgili tavrımız netleşecektir” şeklindeki beyanı Mahkeme tarafından Avukatı vasıtası ile kendisine hatırlatılan Denktaş, davanın günlü olduğu 8 Ekim tarihinde ne davada hazır bulunmuş ne de herhangi bir özür teklifinde bulunmuştur. Avukatların yaptığı görüşmeler neticesinde Mahkeme davayı 25 Ekim tarihine ertelemiştir. Burada belirtmekte fayda vardır ki; Serdar Denktaş, Baraka aktivisti Münür Rahvancıoğlu’nun kazandığı davada, Mahkeme tarafından hükmedilen tazminat ve masraf miktarlarını bugüne kadar hâlâ ödememiştir. Söz konusu davaların açılmasına sebep olan asılsız iftiralar, karanlıkta okula giderken yaşanan kazada kaybettiğimiz gençler için yapılan protestolar üzerineydi; tam da bu sebeple gerek aktivistimiz gerekse de derneğimiz açısından söz konusu davalardaki tavrımızın maddi/parasal değil, politik olduğunun altını çizer, ta en başından beri söylediğimiz gibi Mahkeme tarafından hükmolunan ve hükmolunacak parasal miktarların da trafik alanında faaliyet yürütmekte olan bir kuruma bağışlayacağımzı da tekrardan hatırlatırız. Baraka Kültür Merkezi

Kiminin derdi geçim, kiminin seçim! – Zekiye Şentürkler

By Zekiye Şentürkler

AD236E55-E0E6-4A3C-957F-474CBF4C380F

Toplanmak için helak olan! asgari ücreti belirleme komisyonu hepimizin bildiği üzere en nihayetinde bir karara varmış ve asgari ücreti artırmıştır. “Aferin artırdı” şeklindeki ironik hayıflanmayı buraya bırakıp hemen devam edeyim. Eskilerden gelen bir laf vardır “sıfıra sıfır elde var sıfır” diye, işte bu yapılan artışla o lafa şükreder olduk. Emekçinin elinde artık eksi var. Yine asgari ücret açlık sınırı dersinden sınıfta kaldı. Döviz karşısında eriyen türk lirası ile hem geçimini sağlamak hem de sterlin ev kirası ödemek ülkemizde yapılan en çetrefilli şeyler listesindeki yerini yani zirveyi bu artışla da kimselere bırakamadı. Başlı başına bu durum elde avuçta bırakmıyorken; tüp gaz, elektrik, kahve, gıda peşi sıra zamlar birbirini kovaladı. Et yemek zaten günden güne zorlaşıyordu da, bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı vardı hani. Bütün hafta tabir-i caizse canı sökülene kadar çalışan insanların hafta sonu hem fiziksel hem psikolojik olarak yeniden üretime hazırlanma ihtiyacını karşılamak için en doğal hakkı olan sosyalleşmek uzun bir süredir lüks. Hade bir mekana oturamadık bari arabada bir turlayalım bile yok, çünkü benzine de zam. Ekmeğe süte zam, benzine tüpe zam, ay sonu gelmez oldu… Anlattığım tüm bu geçim dertleri karşısında bir de seçim derdi olanlara bakalım. Hükümet edenlerimizin kurultay, muhalefet edenlerimizin yerel/genel seçim dertleri büyük efendim. Döviz cinsi kiraları türk lirasına sabitlemek için çalışıp oy kaybedeceğine, vatandaşlık dağıtıp oy toplamak gibi zorlu bir süreç içerisindeler şu sıralar. Tabii ki tek dertleri bu değil! Sermayeye hibe, teşvik, yeni parselleyecekleri yerler, deniz aşırıya yaranmak için emirlerini yerine getirme çabası… zor çok zor! Ve önemli; emekçinin bir sokum yemek yemek için, başını sokacak yerin kirasını ödeyebilmek için, çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamak için, sofrasına bir sokum ekmek koyup, bir yudum kahve içebilmek için uyumadan çalışmak zorunda bırakılmasından çok daha önemli! Bir de muhalefette olanlar var ki, ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Hepsinin bir koltuk görmüşlüğü olduğuna göre, e şimdi saydırdıkları şeyler o zamanlar da olduğuna göre… bu şeyler nasıl halen var demekten alıkoyamıyor insan kendini vesselam. Yalnız yazımı sonlandırmadan kimsenin hakkını yemeyeyim; muhalefet hiç bir zaman “uçan araba, ayşeaba, fatma teyze” seviyelerinde saçmalamamış, yüksek makamlardayken sosyal medyadan insanlara “sen şaşırdın” şeklinde yorumlar yazmamıştır. Tüm bu yazdıklarımdan seçim karşıtı olduğum gibi bir sonuca varılmaması için derdimi anlatacak olursam; seçimlerin birilerinin çıkarları için kullanmasına değil, halkın iradesiyle, halkın menfaatine yapılması elzemdir. Eğer demokratik hak ve özgürlükler yoksa ya da engelleniyorsa, hak ve özgürlükler için mücadele şarttır! Gel gelelim iş yine başa düştü. Hal böyleyken emekçinin güçlenip direnmekten, birleşip mücadele etmekten başka çıkar yolu yok. Örgütlenin! Zekiye Şentürkler

Baraka Aktivistleri Gündemi Yazıyor…

By Şifa Alçıcıoğlu

Adsız

AdsızBaraka Kültür Merkezi aktivistleri, her hafta ülke gündemini, toplumsal olayları, Kıbrıs’la ilgili gelişmeleri kaleme alıp, çeşitli makalelerle değerlendiriyor. Derneğin, internet sitesi olan www.baraka.cc adresinde cuma günleri yayınlanacak olan yazıları takip edebilirsiniz. Bu cuma aktivistimiz Zekiye Şentürkler’in kaleme aldığı “Kiminin derdi geçim, kiminin seçim!” isimli makale sizlerle buluşacak.
Devrimci mücadele içinde hayatı deneyimleyerek ve toplumun içinde bulunduğu somut koşulları iyice tahlil ederek ilerlemenin, teoriyle pratiği bu deneyim içinde buluşturmanın önemine inanıyoruz. Bizler; trafiğin gittikçe içinden çıkılmaz bir hal aldığı, cinayet gibi kazaların birbirine ulandığı bu ülkede toplu taşımanın yaygınlaşması gerektiğine inanıyor, ücretsiz bir şekilde eğitim ve sağlık hakkı istiyoruz. Halkın geçim derdinin günden güne artan zamlarla zorlaştığı, üretimden koparılıp bağımlı hale getirildiği bir ülkede yaşamak istemiyoruz. Dağların delinmesini, kamu arazilerinin özel sermayeye devredilmesini, denizlerin kirletilmesini protesto ederken, kadın haklarının önemine vurgu yapıyor hala bir sığınma evi yapılmamasına seyirci kalmak istemiyoruz. Teori pratikle anlamlı kılınabilir diyor, bunu hem kalemimizle hem de eylemlerimizle besliyoruz.
Kavgamız; ekolojiden, emekçiden, kadın haklarından, hayvan haklarından, burayı vatan bilmiş Türkiyeli- Kıbrıslı ayrımı yapmadan örgütlü bir mücadeleden yana… Sevdamız; eşitlikten, özgürlükten, dayanışmadan ve barıştan yana…

Dünya Yalnız Bizim Değil

By Zekiye Şentürkler

hayvanlari-koruma-gunu

1822 yılında İngiltere’de, hayvan dostları tarafından hayvanları korumak, insanların hayvanlara iyi davranmalarını, onların daha iyi koşullarda beslenme ve korunmalarını, kısacası yaşamalarını sağlamak amacıyla “Hayvanları Koruma Birliği” kurulmuştur. Sonrasında birçok ülkede de kurulan bu tarz birlikler birleşerek Hollanda’nın başkenti Lahey’de “Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu”nu oluşturdu. Dünya üzerinde yok olma tehdidi altında olan hayvan türlerine dikkat çekmek üzere 1931 yılında Floransa’da toplanan bu federasyon tarafından; evrende insanlardan başka canlıların da olduğunun farkındalığının yaratılması, onların yaşam alanlarına müdahale edilmemesi ve yaşama haklarına saygı duyulması amacı ile 4 Ekim tarihi, “Hayvanları Koruma Günü” olarak ilan edilmiştir. 15 Ekim 1978’de ise Paris Unesco Evi’nde ilan edilen “Hayvan Hakları Evrensel Bildirisi” ile hayvanlara yönelik birçok hak düzenlenmiştir. Bunlardan bazıları özetle; bütün hayvanların var olma hakkına sahip olmaları; insanca gözetilmeleri, bakılma ve korunmaları; kötü, acımasız ve zalimane davranışlara maruz bırakılmamaları; öldürülmesi zorunlu dahi olsa bunun bir anda, acı çektirmeden ve hayvanı korkutmadan yapılması; insanların yanlarına aldıkları hayvanları terk etmelerinin acımasız ve aşağılık bir davranış sayılması; bütün çalışan hayvanların iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahip olması; fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren, tıbbi, bilimsel, ticari ve başka biçimlerdeki deneylere tabi tutulmamaları; insanların eğlencesi olarak yararlanılmamaları vs. şeklindedir. Evrensel olarak belirlenmiş tüm bu haklar, ülkelerin hükümetleri düzeyinde de temsil olunmalı ve keza insan hakları gibi yasayla da korunmalıdır. Peki dünyada, özelde de ülkemizde hayvanlar 4 Ekim’in amacına ve evrensel olarak düzenlenmiş bu haklara ne kadar sahip; ya da sahip mi? Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bizim ülkemizde de hayvan dostlarımızın durumu maalesef hiç iç açıcı değil. Korunması, beslenmesi, iyi bakılması, merhametli ve duyarlı yaklaşılması gerekirken gerek sokakta gerekse de yaşadıkları diğer yerlerde şiddete maruz kalan, kötü bakılan ve hatta kimi sahipleri tarafından terk edilen hayvan dostlarımızın hak ettikleri refahı yakalayamadıkları aşikardır. Ülkemizde “Hayvan Refahı Yasası” adı altında yasal bir düzenleme mevcut olmakla birlikte söz konusu yasada yapılan değişiklik, hayvan dostlarımıza refah değil zulüm getirecek niteliktedir. Söz konusu yasa değişikliğine karşı Baraka Kültür Merkezi olarak bileşeni olduğumuz “Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi” tarafından protestolar gerçekleştirilmiş, hayvan dostlarımıza daha yaşanılır bir çevre ve hayvan özgürlüğünü esas alan bir yasanın hayata geçirilmesi adına değişiklik önerileri de yapılmıştır. Her ne kadar da hayvanların korunmasına yönelik duyarlı kişiler, hayvan hakları savunucuları olsa da maalesef içinde yaşadığımız dünya sisteminin birçok şey yanında hayvanların da aleyhine kurulu olması, onlar için harcanan tüm çabaların da heba olmasına sebep olmaktadır. Kapitalist üretim ilişkilerinde değişim değerine sahip metalar haline getirilen hayvan dostlarımız bugün; “çiftlik hayvanları” olarak tüketilmek üzere üretilmekte, cesetleri gıda maddesi olarak değerlendirilmekte, “evcil hayvanlar” olarak pazarlanmaktadır. Yine bugün, iş gücü olarak kullanılan birçok hayvan; yük taşımak, sirklerde insanları eğlendirmek, hayvanat bahçelerinde (hapishanelerinde) sergilenmekten tutun da daha birçok yerde ve şekilde kullanılmakta, sömürülmektedir. Kapitalist sistem içerisinde ancak meta ve iş gücü olarak var olabilen hayvanlara yönelik bu hak ihlallerini ortadan kaldırmak, yaşadığımız çevreyi onlar için daha yaşanılır, onları ise daha özgür bir hale getirmek için vermemiz gereken mücadele de kuşkusuz ki hayvanlar üzerine kurulu bu sistemi yani kapitalizmi de hedef almak zorundadır.    

Argasdi’nin 63. Sayısı Çıktı!

By Zekiye Şentürkler

01E91DFA-FF42-45B4-BEC1-8C4ED5F05470

Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, 63. sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, ‘Memleketin Ahvali’, ‘FeministİZ’, ‘Kıbrıs kültürü’, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı derginin bu sayısındadosya olarak ilhamımızı Bertolt Brecht’ten alıyor ve “İnsan Neyle Yaşar” diyoruz. 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, bölgenizdeki Khora Kitap’tan, marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle:   “İnsan Neyle Yaşar” konulu bu sayımızda siz okurlarımız ile birlikte bizler de yaşama dair şeyleri irdelemeyi ve bulmayıamaçladık. İnsan nasıl yaşar? Yaşam insanın kendini merkeze aldığı bir süreç midir yoksa doğa ile birlikte içinde var olduğubir süreç mi? Neyle yaşar insan? Nefes almak yeterli midir yaşamak için, yoksa bazen sadece nefes alabiliyor olabilmek bizi yaşayan bir ölüden farklı mı kılar? Nasıl yaşar çocuklar ve yetişkinler? Nasıl etkileriz çocuklarımızın yaşamını ve neye evriltiriz onları körükleyen o uçsuz bucaksız merak larını? Kaygılarımız, hem bizi hem çocuklarımızı boğarken nasıl alabiliriz hayatımızın dümenini elimize?   İşte bu ve bunun gibi onlarca soru sorduk birbirimize bu sayıyı hazırlarken. Bir insanın ne ile yaşadığı, yaşaması için neyeihtiyaç duyduğunu tartıştık saatlerce. Doğa ile insan ilişkisinin hayati öneminden, kadınların yaşam içindeki yerinden çocukların hayata bakış açısından ve daha birçok şeyden bahsettik ve sonunda elinizde tutup satırlarını okuduğunuz dergimizi hazırladık.   Büyük usta Nazım Hikmet’in de dediği gibi yaşadım diyebilmek için yarınların gailesini bugünden çekmeliyiz. Yaşadım diyebilmek için yarınlar, belki de bizim göremeyeceğimiz yarınlar için çabalamalıyız. Bunu yaparken de Argasdi gibi yayı- larak ve çoğalarak büyümeliyiz. Yaşadım, yaşadık diyebilmek için...  

İZLE-TARTIŞ’TA KAYKAYCI KIZ İZLENECEK

By Pınar Piro

kaykaycıkız2

İZLE-TARTIŞ’TA KAYKAYCI KIZ İZLENECEK kaykaycıkız1Baraka Kültür Merkezi ücretsiz İzle-Tartış etkinliğinde Ekim ayı filmi olarak KAYKAYCI KIZ filmi izlenecek. Film, az gelişmiş ülke coğrafyalarındaki kadının durumunu Hindistan örneği üzerinden çok net olarak anlatmaktadır. Eğitim için para gerekmesi, kadınlara iş hayatında yer verilmediği için hane geçiminin sağlanmasında da güçlük yaşanması, kadının söz hakkının olmaması, kız çocukları için eğitime değil ev işleri ve evlenmeye öncelik tanınması, filmi izlerken rahatsızlık uyandıracak öğelerden sadece birkaçı. Peki bir kaykay bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir? Cesaret ve kararlılıkla çıkılan yolda, size kim ya da ne engelleyebilir? 2 Ekim Cumartesi 20:00’de Kızılbaş’taki dernek lokalimize gelin, birlikte izleyip tartışalım.

İklimi Değil Sistemi Değiştir – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

türkiye

gretaBugün 24 Eylül… Tüm dünyada, özellikle gençlerin iklim grevleri ve eylemleri düzenlendiği bir gün. Kıvılcımı yakan, 2018 yılında 15 yaşındayken, iklim grevlerine başlayan Greta Thunberg’di. İsveç hükümeti, Paris Anlaşmasına uysun ve karbon emisyonunu azaltsın diye, elinde bir döviz (karton pankart) ile günlerce eylem yapmıştı. Bir süre sonra sesi dünya çapında duyuldu ve diğer çevre-ekoloji aktivistleri ile birlikte, iklim adaleti için protestolara katıldı. Dünya zirvelerinde konuştu, liderlere “Eviniz yanıyormuş gibi davranmanızı istiyoruz, çünkü öyle” dedi. Sosyal medyadan “Değişim için oy vermek yetmez. Aynı zamanda aktif yurttaşlar olmalıyız ve sokaklara çıkıp eylem talep etmeliyiz” şeklinde seslendi. Zaten yıllardır çevre ve ekoloji sorunlarıyla ilgili mücadele eden örgütlerin de desteği ile iklim grevleri büyüdü, yayıldı. mağusaHatta ülkemizdeki gençler de (kuzeyiyle, güneyiyle) geçmiş yıllarda bu tür eylemler yapmışlardı. Taleplerini netleştirerek ve yerelleştirerek yenilerini yapmaları, kendi geleceklerine sahip çıkmak adına anlamlı olacaktır. Ülkemizde ağır sanayi veya büyük bir endüstrimiz olmasa da başta zehir saçan termik santrallerimiz olmak üzere taş ocaklarımız, ormansızlaşma sorunumuz, özel araçların ve yeni yolların teşvik edilip toplu taşımaya geçilmemesi, Başbakan’ın gururla söylediği “ülkeyi şantiyeye çevirmeleri” yani inşaat patlaması gibi küresel ısınmayla doğrudan bağlantılı meselelerimiz var. güney lefkoşagirne Tabii popüler olan ve sistemin kontrol altına almak isteği her hareket gibi iklim grevcilerinin bazıları da büyük kuruluşların ve Amerikan şirketlerin “desteğinden”, hayırsever! vakıfların fonlarından nasibini aldı ve mücadeleyi sistem içi bir yerde tutmaya başladı. Ama konumuz bu değil. Konumuz, küresel ısınmayı durdurmak için neden kapitalistlerin kârına dayalı bu sistemi değiştirmek zorunda olduğumuz... Orman yangınlarında çaresizlikten gözlerimiz doluyorsa; nesli tükenen hayvanları çocuklarımız göremeyecek diye üzülüyorsak; her gün yeni bir hastalık duyuyor ve kaygılanıyorsak; soluduğumuz hava egzoz kokuyor, yediğimiz domates ise eskisi gibi tütmüyorsa; binbir emekle sahip olduğumuz evimizin, işimizin, tarlamızın pek de “doğal” olmayan bir afetle yok olması an meselesiyse, artık bir zahmet örgütlü mücadele etmemiz gerektiği… Son raporun söyledikleri Birleşmiş Milletlere bağlı İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Ağustos 2021’de bir rapor yayımladı. Gezegeni en çok kirleten, sera gazı salınımında ilk sıraları kimselere bırakmayan, ekolojik yıkımdan sorumlu olan devletlerin birliğinden çıkacak olan rapordan kime ne hayır gelir demeyin. Rapor, 14 bin bilimsel makale ve 3 bin 949 raporun, 66 ülkeden 234 bilim insanının inceleme ve değerlendirilmesiyle hazırlandı ve IPCC içerisindeki 195 ülkenin onayı alındı. Her ne kadar BM, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması ile güya küresel ısınmayı durdurmak adına, niyet beyanından öteye gitmeyen ve üstüne üstlük karbon ticareti piyasası kuran bir birlik de olsa, bilim insanlarının ortaya koyduğu veriler oldukça dikkat çekici ve insanlığın geleceği için uyarıcı. Dünyada son 40 yılın her bir 10 yılının bir öncekinden daha sıcak geçtiği ve 2010-2019 yılları arasında buzul miktarında ciddi miktarda düşüş yaşandığı raporda yer alıyor. 1981-2018 yılları arasında deniz seviyesinde toplam 20 santimetre artış gerçekleşti. Maldivler'in de aralarında olduğu 50'ye yakın ülke, önlem alınmadığı takdirde yeryüzünden silinecek. Eğer ciddi adımlar atılmazsa 2040 yılına geldiğimizde dünyanın ortalama sıcaklığı en az 1,5 derece artmış olacak. Şu anda 1,1 derece artışla neler yaşadığımızı görüyoruz. Kuraklık, sel felaketleri, yangınlar, sıcak hava dalgaları, fırtınalar, deniz suyu seviyesinde hızlı yükseliş… Özetle birçok felaketin artarak devam edeceği öngörülüyor. ClimateCrisisİnsanlığın karanlık, fosil yakıtların altın çağı 21. yüzyılın başında, sera gazı kaynaklı emisyonlarda büyük bir artış yaşandı. Bu artışta en önemli pay, özellikle elektrik üretiminde kullanılan kömürde. Ayrıca petrol ve doğal gaz üretimi, sürekli daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulduğu yalanı ile yükseliyor. Bu kadar çok üretim ve tüketimin kimin ihtiyacı olduğu ve ne pahasına yapıldığı ise asla sorgulanmıyor. Artık tek bir fosil yakıt yeryüzüne çıkarılmamalıyken adamızın çevresinde de, paylaşılması ayrı bir politik kriz olan petrol ve gaz sondaj çalışmaları devam ediyor. Ekolojik yıkımın geri dönülemez bir noktaya gelmesini engellemek için en kısa zamanda fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminin yerini güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerjiye bırakması zorunlu. Fakat halkların baskısıyla doğru politik kararlar verilse dahi, bu dönüşüm bir çırpıda olamaz. Yeni bir enerji altyapısı inşa etmek için fosil yakıt kaynaklarına dayanan bir üretim süreci yaşanması kaçınılmaz. Dolayısıyla bu “tuzak”tan kurtulmak için büyümeye değil üretim ve tüketimin ekolojik planlamasına dayanan bir ekonomik sistem gerekir. Oysa sermayenin ve beslendiği sistemin hayatta kalabilmesinin tek koşulu (kısa dönemli istisnalar hariç) daha fazla üret(tir)mek, tüket(tir)mek ve büyümektir. Hele ki içinde bulunduğumuz neoliberal dönemin doğasında, doğa dahil her şeyi piyasaya açarak metalaştırmak vardır. Bunun en yıkıcı etkisini ise küresel ısınmadan birinci derecede sorumlu olan gelişmiş ülkelerin halkları değil onların çöplüğü durumundaki yoksul ülkeler yaşıyor. Dolayısıyla bu karanlık çağı aydınlığa çıkarmak istiyorsak; küresel iklim adaleti için, daha temiz bir hava solumak için, bir zeytin ağacı daha kaybetmemek için, canım Akdeniz’i petrole bulamamak için, Asil Köylü ucubesi yerine ormanları savunmak için, Pandemiyi atlattık derken “doğal” afetlere yenik düşmemek için “iklimi değil sistemi değiştir” talebiyle, çevremizdeki irili ufaklı her türlü ekolojik soruna karşı örgütlü mücadele etmeliyiz. Özelde kendi hükümetimize genelde ise sisteme yapılacak her baskı ve elde edilecek en küçük kazanım bile, bu değişime hizmet edecektir. Nazen Şansal

Baraka’dan 15-25 Yaş Arası Gençlere Ücretsiz Tiyatro Eğitim Çalışmaları

By Nazen Şansal

21eylül

 

 21

Baraka Kültür Merkezi, kendini geliştirmek ve oyunlarda rol almak isteyen tiyatro sever gençler için ücretsiz olarak, eğitim ve ardından oyun sezonunu açıyor. 15-25 yaş arası gençlerin başvuru ve kayıt için 21 Eylül Salı günü saat 17.30’da Kızılbaş’taki Baraka lokalinde olması gerekiyor. İki ay sürecek olan eğitim çalışmalarının ardından açık hava oyunları için provalara geçilecek. Eğitim çalışmalarında, nefes, ses ve beden kullanımı, yaratıcı doğaçlamalar, kısa skeç yazımı, ezilenlerin tiyatrosu cephaneliğinden oyunlar, şiir, müzik ve dans gibi temalar yer alacak. Mümkün olduğunca açık havada yapılacak olan eğitim çalışmalarına, Pandemi önlemleri gereği sınırlı sayıda katılımcı kabul edilebilecek. Bu nedenle ilgilenen gençlerin Baraka Kültür Merkezi’ne ulaşmaları ve 21 Eylül Salı günü saat 17.30’da Kızılbaş’taki Baraka lokalinde olması gerekiyor.  

Geçmişten Bugüne Kıbrıs Evleri- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

12039092_10207355852679813_8093694094864473602_o

12039092_10207355852679813_8093694094864473602_oArgasdi'nin Kıbrıs kültürü sayfasında yer alan "Geçmişten Bugüne Kıbrıs Evleri" yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. Argasdi 10 TL okur katkısıyla Baraka Kültür Merkezi'nde, Khora kitabevinde ve gazete bayiilerinde... Ülkemizde yer alan kalelerin taş duvarlarında, her sarı taşın üzerinde yer alan bazı şekiller vardır. Çoğumuz onlara dikkat bile etmemişizdir ama onlar bu kaleleri inşa eden, böylece kaç taş oydukları ve ne kadar para alacaklarını hesaplayan taş ustalarının imzalarıdır. Mimari yapılar, kültürel yaşamın en önemli göstergelerindendir. Onları, kerpici birlikte yapan köylülerin ellerinde yoğrulan çamurda, Koca Sinan gibi mimarların eserlerinde, kimisini de sarı taştan inşa edilen bir kalede görürüz. Neolitik çağlardan bugüne değin yaşamın var olduğu bilinen adamızda da birçok kültürden çeşitli yapılar inşa edilmiş ve bir kısmı günümüze değin ulaşmıştır. Asırlardır haşmetle dikilen bu tarihsel mirasa sahip çıkmak en önemli görev kabul edilmeliyken, üzerine değil bayrak asmak tek çivi çakılmasına izin vermemek gerekir. Dokunduğunuzda hissettiğiniz sadece soğuk taş bir duvardır. Oysa her bir binanın sakladığı sıcacık bir hikâyesi vardır mutlaka. İçinde geniş aileler barındıran kerpiç evlerin, şimdi birer açık hava müzesi olan mermer sütunlarla bezenmiş harabelerin, yüksek duvarlarıyla, kapılarının çeşitli motiflerle bezendiği dönemin zenginliğini yansıtan, bir zamanın kilisesi şimdinin camisi olan inanç evlerinin… Barınma, ilk çağlardan bu yana insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Mağaralarda, kovuklarda başlayan yaşam, insanlığın yerleşik düzene geçmesiyle daha da gelişmeye ve genişlemeye başlar. İlk insanlar, doğanın sunmuş olduğu toprak, taş, ağaç gibi malzemeleri kullanarak yapmaya başladığı evlerle daha korunaklı bir yaşam hayal ederler. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte evlerin işlevselliği de artar. Günümüzde doğa koşullarıyla uyumlu, o toplumun kültürünü yansıtan; ahşaptan, betondan, buzdan, tekerlek üstünde çok çeşitli evler yuva olmakta milyonlarca insana. Kıbrıs’ta bulunan evlerin tarihsel gelişimine bakacak olursak, Lüzinyan döneminde var olan evler, genellikle kesme taş malzemeden oluşan bahçeli konutlardı. Eğer zenginseniz eviniz, iki katlı olup döneme estetik katan gotik kemerli kapı ve pencerelerle süslü olurdu. Venedik döneminde ise depremlerle ve savaşlarla harap hale gelen adanın evlerinin duvarları da surları tamir için kullanıldı. Günümüze kadar gelebilen pek az ev örneği bulunmaktadır. Dönemin kraliçesi Caterina Cornaro’nun evi buna bir örnektir. Osmanlı dönemine geçtiğimizde ise geçmişten günümüze miras kalan evlerde en çok konakları görürüz. Şehirlere yapılan bu yapılar, kemerli sundurmaları (sündürme), iç avluları ve mertekli tavanlarıyla tamamen Türk mimarisine uygun olarak inşa edilmiştir. Daha fazla Lüzinyanlardan kalan taş yapı üzerine inşa edilen evler, günümüze değin gelebilmiştir. Osmanlı döneminde, Türk mimarisine uygun olmayan evlere kafesli cumbalar eklenmiş, toprak damlar kerpiç ve dolgu duvarlarla desteklenmiştir. Kafesli cumbaların amacı sokağa çıkamayan kadınların bu şekilde sokağı izleyebilmesi ve sokaktan geçenlerin evi görmesini engellemekti. Lüzinyan ve Venedik döneminden kalma geniş sokaklar İslami yapıya uygun evler inşa edilmesiyle daralmış ve daha kıvrımlı bir hale gelmiştir. Geleneksel Türk evlerinde, göz hizasından yukarıda bulunan pencereler, yüksek duvarlı avlularla dışarıdan içerisinin görünmeyecek biçimde mahremiyeti koruması amaçlanmaktaydı. O dönem, özellikle Mesarya köylerinde kerpiç yapıların bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu yapılarda genellikle eve giren uzun bir sundurma, sundurmadan odalara açılan kapılar ve avlu bölümleri bulunurdu. Avlu kısmında ise yemeklerin yapıldığı, çamaşırın yıkandığı bir oda da aşevi olurdu. Bazı evlerde ise dışarıdan merdivenlerle üst katta bulunan yatak odasına çıkılır, buna da hanay denirdi. Avlunun epey uzağınaysa tuvalet yapılırdı. Kerpicin tercih edilmesinin sebebi yazları evlerin içini nispeten daha serin yapması, kışın ise daha sıcak tutmasıdır. Sıcak ve kurak Akdeniz iklimi ve kerpicin saman ve çamurdan oluşan bileşimle maliyeti düşünüldüğünde kerpiç kullanmak mantıklıdır ama kerpiç dayanıklı bir malzeme değildir. Her yıl tekrardan sıvanması gerekir. Alçı ise evin cilası durumundadır. Kerpiç uzun yıllar boyunca yaygın olarak kullanıldıktan sonra, modern dönemde modern malzeme olarak beton kullanılmaya başlandı. Çünkü beton, hem daha dayanıklı hem inşası kolay hem de hızla işlenebilen bir malzemeydi. O yüzden kerpiç yapılar zamanla terk edildi ve yerini betona bıraktı. Taşın bol olduğu yerlerde ise taş evler, yarı kerpiç yarı taştan oluşan evler vardır ki bu evler çoğunlukla dağ köylerinde karşımıza çıkar. İngiliz dönemine geçildiğinde ise evler açısından “ilk”ler yaşanır. Örneğin, ilk kez betonarme yapılar bu dönemde kullanılır. İlk sosyal konutlar olan Samanbahçe evleri bu dönemde inşa edilir. Ardından aynı mantıkla Belediye Evleri ve Standart Evleri yapılmıştır. Günümüzün evleri ise modern ve estetik anlayışla bizlere istediğimiz konforu birçok açıdan sunsa da evleri anlamlı kılan bizleriz. Çünkü evler, duygusal bağ kurduğumuz yapılardandır. Bahçesinde koşup oynadığımız çocukluğumuzdur, anılarımızın yeşerdiği ya da karardığı anlarda gözümüzün önüne ilk gelendir, bazılarımız için göç etmek zorunda bıraktığı bir daha dönemeyeceği yerdir.     Kaynaklar: Lefkoşa’da Osmanlı Dönemi Konut Mimarisi- Ceyda Alçıcıoğlu. http://docs.neu.edu.tr/library/6538370750.pdf Fotoğraf: Mehmet Altuner

“Baraka’yı Kurmak, Bıçağa Yumruk Atmakla Eşdeğer Bir İşti”- Münür Rahvancıoğlu ile röportaj

By Şifa Alçıcıoğlu

16864057_1542192785791092_7092112546193560964_n

16864057_1542192785791092_7092112546193560964_nArgasdi'nin 62. sayısında yer alan röportajımızı keyifle okumanızı dileriz. Baraka’nın 20. yaşına özel olarak yapılan röportajda Baraka'nın kurucularından Münür Rahvancıoğlu’yla dernekçilik, aktivizm ve Baraka'yı konuştuk. 1- Dernekçiliğe nasıl bakılmalı? Toplumsal yaşamın şekillenmesinde derneklerin çok büyük bir önemi vardır. Parti, sendika ve dernek tipi örgütlenmeler içinden en etkisizi, en önemsizi derneklermiş gibi algılanır. Oysa derneklerin tarihi, partilerden ve sendikalardan öncelere uzanır. Sendikalar 19. yüzyılda işçi sınıfının gelişmesinin ürünüdürler. Partiler ise 20. yüzyılda bildiğimiz şekline gelmiş nispeten yeni oluşumlardır. Dernekleri ise 18. yüzyıldan itibaren görebiliyoruz. Özellikle 1789 Fransız Devrimi’nde dernekler çok büyük rol oynamışlardır. Kısacası demokrasi, kitle örgütlenmesi, hak mücadelesi ve fikir üretiminde dernekler tarih sahnesine partilerden de sendikalardan da önce çıkmışlardır. Özü itibariyle derneklerin, sendikaların ve partilerin ortak noktası kitlesel bir insan grubunun, demokratik prensipler çerçevesinde bir araya gelerek bir hedef doğrultusunda birlikte hareket ettikleri örgütler olmalarıdır.   2- Ülkemizdeki mevcut derneklerin ve aktivizmin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 20. yüzyıl sonu ile içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl başında derneklerden başlayarak sendikalara sirayet eden post-modern siyasal kültür, hem ülkemizde hem de dünyada biraz önce bahsettiğim demokratik temelin altını oymuş bulunuyor. Tüm demokratik kitle örgütlenmeleri finansmanını üyesinden sağlamak, yönetimini demokratik yollarla seçmek ve yönetimin üyelere hesap vereceği bir mekanizmaya dayalı olmak gibi ortak noktalara sahiptir. Şimdilerde ise özellikle dernek ve sendikalar bu kavram yerine Sivil Toplum Kuruluşu ismi ile anılıyorlar. Derneklerle sendikaların yaşadığı dönüşüm salt bir isim değişiminden ibaret değil, DKÖ tanımından “demokrasi” ve “kitle” kelimelerinin çıkmış olması da tesadüf değil. Kitleler artık finansmanı sağlayan, yönetimi seçen ve hesap soran merkezi unsur değiller; aksine “cahil”, “aptal”, “bilgisiz” bir sürü olarak kabul ediliyorlar. Bilgili ve “duyarlı” azınlık artık DKÖ’lerde kitlelerle “vakit yitirmek” yerine, STK’larda proje yazarak finansman buluyor. Böylece yönetim seçmek veya üyelere hesap vermek gibi “gereksiz” şeylerle oyalanmadan, doğrudan “projelerine” odaklanabiliyorlar! Ülkemizdeki yaygın dernekçilik anlayışı da bu şekildedir. Proje yazıp fon bulmak için bir araya gelmiş kişilerin, şirket gibi yönettiği yapılara dönüşmüştür dernekler. Ne kitlelerin bir fikir etrafında örgütlenmesi, ne demokratik prensiplerle yönetimin seçilmesi ne de yöneticilerin üyelerine hesap vermesi gibi bir olgu kalmamıştır. Tabii içerisinde Baraka’nın da olduğu bir avuç dernek hala demokratik prensipleri ayakta tutmaya çalışıyor. 66243383_2655900641086962_7397672999437991936_n3- Bundan 20 yıl önce Baraka Kültür Merkezi fikriyatı nasıl oluştu? Dernek kurulurken nasıl bir bakış açısı hakimdi? Şimdi geriye dönüp baktığımda 2001 yılında Baraka’yı kurmak, bıçağa yumruk atmakla eşdeğer bir işmiş. Yukarıda sözünü ettiğim dönüşümün en şiddetli döneminde, kendi öz kaynakları ile kendi finansmanını sağlayan, üyelerine hesap veren ve demokratik prensipleri vurgulayan bir örgütlenme yaratma çabasına girdik. Ne yaptığımızın farkındaydık elbette, ama dünyanın gittiği yönün ve yapmaya çalıştığımız şeyin rüzgârın tersine yürümek demek olduğunun ne kadar farkındaydık emin değilim. Bunun farkında olsak bile, rüzgârın şiddetinin ve bu kadar uzun süreceğinin farkında olmadığımız kesin! Ben 2001 yılında 24 yaşındaydım. 1980lerin mücadeleci günlerinin anısı ile ayakta duran, kendi eski örgütlülüğünün gölgesi haline gelmiş ve dünya kafasına yıkılmış bir ilişki ağının parçasıydım. Yaklaşık yedi yıllık bir mücadele deneyimim vardı. Adı konmamış çalışma tarzımız; birbiri ile tanımlanmış bir hukuğu olmayan yoldaşlar çevresi olarak, kendi dışımızdaki geniş kesimlerle çeşitli ortak pratikler örgütlemek şeklindeydi. Bu da sürekli yeni hedefler belirleyen, her defasında yeni bir şeylere başlayan ama kendi içinde de bütünlüğü olmadığı için sürekli azalan bir ilişki ağının dağınık çalışması olmak demekti. Gençlik çalışması yapmış, anti-faşist çalışma yapmış, insan hakları çalışması yapmış, gazete çalışması yapmış, azalmıştık ve bu hep böyle devam edeceğe benziyordu. Buna bir yerde dur demek gerekiyordu. Bunun üzerine benim de dâhil olduğum bir grup genç; kendi içimizde hukuğun belirlenmesi, kimin kime karşı neden sorumlu olduğunun tanımlanması, iç örgütlülüğün “dostça” değil yoldaşça tanımlandığı bir düzenlemenin yapılması, dağınık bir şekilde oradan oraya savrulmaya bir son verilmesi talebi ile harekete geçtik.  Baraka 2001 yılında böyle kuruldu. Bu sancılı bir süreç oldu. Eski tarza devam etmek isteyen arkadaşlar, bizimkinin gelip geçici bir heves olduğunu düşünerek bir müddet suyumuza gittiler ama bildikleri gibi davranmaya da devam ettiler. Bu da 2003 yılında bir ayrışma ile sonuçlandı. Eski yoldaşlarımız aynı tarzı devam ettirerek erimeye devam ettiler. Bugün örgütlü veya kurumsal bir mirasları yok. Her biri farklı yerlerde, birçoğu ise örgütlü siyasal çalışma yapmıyor. Geriye bir şey kalmış değil. Biz Baraka çatısı altında devam ettik. Kendi iç örgütlenmemizi düzenledikten sonra, Argasdi’nin yayınlanması, Sol Anahtarı’nın oluşması, Baraka Tiyatro Ekibi’nin şekillenmesi, Khora’nın kuruluşu ve Bağımsızlık Yolu’nun ilan edilmesi gibi ileri adımlarla yavaş da olsa sürekli büyüyen ve ideolojik olarak netleşip ayrışan bir çizgi tutturduk. Baraka kurulurken amaç, 1980’li yılların devrimci mirasını bugüne taşıyacak bir örgütlenme yaratmaktı. Bunun fazlasıyla başarıldığını ve günümüze uygun daha ileri hedeflerle de zenginleştirilerek devam ettirilmekte olduğunu düşünüyorum.   4- Baraka neden kültür sanat alanında bir dernek olarak kuruldu? Kıbrıslı Türkler 1980’li yıllardan itibaren sistematik politikalarla üretimden koparılmış bir halktır. Bu nedenle de maruz bırakıldığımız asimilasyon, entegrasyon sürecine direniş esas olarak; tiyatro, müzik, resim, şiir ve halk dansları gibi kültür-sanat faaliyetleri üzerinden şekillenmiştir. Baraka’nın kültür sanat alanında bir dernek olarak kurulması, bu stratejik alana yaslanarak hareket etme kararıyla ilgiliydi. Özellikle gençlerin devrimci fikirlere örgütlenmesi için kitlesel bir işçi sınıfı mücadelesinin yokluğunda ve sermaye ideolojisinin küresel saldırısı karşısında kültür-sanat hem sığınılacak bir mecra hem de önemli bir kaldıraç oldu. Hala da öyledir. Bir insanı en umutsuz anında devrimci bir parçadan daha fazla ne motive edebilir? Kolektif çalışmayı hangi faaliyet tiyatrodan daha fazla benimsetebilir? Geçmişi öğrenmek, geleceği planlamak için sinemadan daha uygun bir sanat var mıdır? Bunları uzatmak mümkün ama kısaca şu şekilde söyleyebilirim; devrimci sanat bir topluma ruhunu veren şeydir. Giderek eriyen bir toplumun mevzisini kültür-sanat alanına kurması da en mantıklı adımdır. Baraka işte o mevzidir.   5- Son olarak Baraka’nın 20. yaşını kutlamasıyla ilgili neler söylemek istersiniz? Baraka’nın 2001’de yola çıkması, kültür-sanat alanına yaslanarak devrimci bilince sahip kadroların yetişmesi için bir okul gibi hareket etmesi, demokratik kültürün muhafaza edilmesi için çok önemliydi. Biz bunu çok da bilerek yapmadık; en güvenli yere, kültür-sanat alanına sığındık. Bugün geriye dönüp baktığımda “ne iyi yapmışız” diyorum. Ancak 2010’lardan sonra sermaye birikiminin artmasıyla ülkemizde hatırı sayılır bir özel sektör çalışanları sınıfı oluştu. Kamudaki haklar geriletilerek, kamu emekçileri içerisinde sosyalist çalışma yapmanın koşulları gelişti. Bu da sendikal çalışma ile siyasal parti çalışması için zemin yarattı. Bu koşullarda Baraka da kültür-sanat çalışmasının yeni boyutlarını keşfedecek diye düşünüyorum. İşçi sınıfının gerilediği ve savunmada olduğu yaklaşık 30 yıllık bir dönem kapanıyor, şimdi küresel ölçekte sınıf mücadelesinin yükselişe geçeceği yeni bir döneme giriyoruz. Devrimci sanatın da Baraka’nın da bu dönemde çok önemli bir rolü olacak diye düşünüyorum. Ve iyi ki Baraka var diyorum…

Sağlık Hakkı Platformu: ”Asya bebek büyük bir sağlık krizinin bedelini ödemektedir”

By Nazen Şansal

241844796_114663067612825_5668107243871349833_n

Baraka olarak bileşeni olduğumuz "Asya Bebek İçin Sağlık Hakkı Platformu"nda biraraya gelen ve kamusal sağlık hakkını savunan gönüllüler ve örgütler olarak, yetkililerce yapılan yalan beyanatların doğrusunu kamuoyu ile paylaşmak amacıyla bir basın açıklaması yayımladık.

241844796_114663067612825_5668107243871349833_n

Halkın sağlığından Sağlık Bakanlığının sorumlu olduğunu fakat en temel görevini yapmaktan aciz olduğunu vurguladığımız açıklamada, Asya bebeğin Türkiye'ye götürülmesine aracı olan TC kurumlarının da çocuğun tedavisi için gerekeni yapmadıklarını belirttik. İlaç endüstrisi tekellerinin ilaca değil insan hayatına fiyat biçtiğini söylediğimiz açıklamada, başka ülkelerde de fahiş fiyatlara itiraz edildiğini, ayrıca sosyal sigortanın karşılaması için mücadele verildiğini anlattık. Duyarlı halkımızn katkı koyduğu kampanyalar yürütüldüğünü ancak kimsenin hayatının ve sağlığının toplumun vicdanına veya zenginlerin yardımseverliğine bırakılamayacağının da altını çizdik. Asya bebek büyük bir sağlık krizinin bedelini ödemektedir Asya Polatlı isimli SMA Tip-1 hastalığıyla boğuşan 10 aylık Asya Bebek sağlık sisteminin içine düşürüldüğü krizin mağdurlarından biridir. Asya Bebek ikinci kez Ankara’ya kas erimesini durdurmak için gerekli olan ilacı almaya gitmiştir. İlk olarak Ankara’ya gittiğinde TC vatandaşlığı olmadığı için hastane Asya Bebeğin tedavisini YAPMAMIŞTIR. Bu hastalık için çok önemli olan bu ilacı o tarihlerde alamaması Asya Bebeğin sağlığı için çok büyük bir mağduriyet yaratmıştır. Aylar sonra TC Elçiliği aracılığıyla Ankara’ya gönderilen Asya Bebek zamana karşı yarışırken 4 haftadır ilacının reçetesi yazılmasına rağmen tedavisi YAPILMAMIŞTIR. Asya Bebek, TC vatandaşı olmadığından dolayı Sosyal Güvenlik Kurumuna kaydı yapılamamaktadır. Bu nedenle bu ilacı ALAMAMAKTADIR. Asya Bebeğin vatandaşlık işlemleri gitmeden verilen tüm sözlere rağmen yine Türkiye’de bürokrasiye takılmış, Asya Bebeğin vatandaşlık işlemleri HIZLANDIRILMAMIŞTIR. KKTC Sağlık Bakanlığı ve hükümeti konuyla ilgili duyarsız kalmakla birlikte Sağlık Bakanı Ünal Üstel ve Sağlık Bakanlığından bazı kişiler kamuya yalan beyanatlar vermektedir. Asya Bebeğin tedavisi BAŞLAMAMIŞTIR. Asya Bebeğin yaşaması için gerekli olan ‘Zolgensma’ ilacına, ilaç endüstrisi tekellerinin biçtiği fiyat 2.4 milyon dolardır. Başka ülkelerde, insan hayatına biçilen bu fiyata itiraz edilmekte ve sosyal sigortanın karşılaması için mücadele verilmektedir. Sağlık Bakanlığı, halkın sağlık hakkından sorumlu olmasına rağmen çözüm üretmek için hiçbir adım ATMAMIŞTIR. Asya Bebek 2.4 milyon dolar değerindeki ilacı almazsa ölecektir. Kimsenin hayatı ve sağlığı toplumun vicdanına veya zenginlerin yardımseverliğine bırakılamaz. Buna rağmen duyarlı halkımızın katkı koyduğu kampanyalar yapılmış ancak artık durma noktasına gelmiştir. KKTC Başbakanı Ersan Saner devlet bütçesinden sadece 10 bin TL Asya Bebeğe bağışta bulunmuştur. Şu ana kadar paranın sadece % 15.1’i toplanmıştır. Devletin bu parayı hemen karşılaması elzemdir. Sağlık bütün insanların en temel hakkıdır. Bilimsel, kamusal, ücretsiz sağlık hizmetinden mahrum bırakılan insanlar sırf parası olmadığı için tedavi olamıyorlarsa ve ölüyorlarsa bu cinayetten başta sağlık bakanlığı ve o ülkeyi yönetenler sorumludur. Asya Bebek Sağlık Bakanı Ünal Üstel’in, Başbakan Ersan Saner’in, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın çocuğu olsaydı bu para 5 dakikada bulunacaktı. Asya Bebek halkın çocuğu olduğu için ölüme terkedilmiştir. Bu ülkede bu para varken, bu ülkede milyonlarca lira zengin kesimlere peşkeş çekilirken, hükümet edenler kamu kaynaklarını kendi çıkarları için harcarken göz göre göre bir bebeğin ölüme terkedilmesine seyirci kalmayacağız. Asya Bebeğin sağlık hakkını söke söke alacağız!

Ziller Kimin İçin Çalıyor? – Emel Karagözlü Cicibaba

By Pınar Piro

3C3056FB-30EF-4553-A063-A9623A1A2422

Ziller Kimin İçin Çalıyor? 3C3056FB-30EF-4553-A063-A9623A1A2422Okulların açılmasına sayılı günler kalmışken birçok farklı kesimden birçok farklı görüşü okuduk, dinledik. Çocukların okullarına dönmesini hepimiz istiyor ama bunun sağlıklı ve tüm önlemlerin alındığı bir çerçevede gerçekleşmesi gerektiğini savunuyoruz. İki yıldır tüm olumsuzlukların, beceriksiz yönetimin, yolsuzlukların, alınan göstermelik kararların tümünün faturası eğitim alanına kesildi. Yaz dönemi turizm sezonu açılabilsin diye kuralları esneten, turiste ve kumarcılara yönelik kararlar üreten hükümet söz konusu okullara ve eğitime geldiğinde tek bir karar, tek bir pratik üretmeyip çareyi her eğitim dönemi okulları kapatmakta buldu. İki yıldır okulların pandemi koşullarında eğitim verilebilmesi için kayda değer hiçbir altyapı çalışması yapmayan eğitim bakanlığı, ders sürelerini azaltmak, tenefüsleri artırmak, sınıf sayılarını azaltmak, sınıflarda ve okullardaki hijyenik altyapıyı geliştirmek adına hiçbir şey yapmadı! Eğitim<Turizm Kreş seviyesinden üniversite seviyesine kadar birçok öğrenci mağdur olmaya devam ederken Eğitim Bakanı Amcaoğlu ayakları yere basan ve halka güven veren tek bir açıklama dahi yapamıyor. Okula gitmek isteyen öğretmenleri sürekli topun ağzında bırakan muğlaklıta alınan kararlar ve pratikler ile tüm stressi okul idarelerinin ve öğretmenlerin omzuna yükleyen bakanlık ders saatleri kadar basit bir düzenlemeyi dahi yapmaktan aciz durumda. Tüm yaz boyunca yapılan partiler, kurultaylar, köy gezmeleri hız kesmeden devam ederken ve ülkeye turist girebilsin diye tüm önlemler gevşetilirken tek bir siyasi, tek bir yönetici dahi uzun vaadeli düşünmemiş, bu yapılanların, bu gevşekliğin okulların açılmasını nasıl etkileyeceğini hesaba katmamıştır. Evinde teknolojik altyapısı bulunmayan, bunu karşılayacak maddi gücü olmayan birçok öğrenci iki yıl mağdur edilmiş, yüzyüze eğitime ihtiyaç duyan küçük yaştaki çocuklar okuma yazmayı öğrenememiştir. Okul ortamında arkadaşları ile sosyalleşemeyen, evlerine kapanan birçok çocuk obezite ve asosyalliğin pençelerinde çırpınırken onlara maddi manevi destek olacak tek bir adım atılmamıştır. Özel eğitime gereksinim duyan birçok çocuk resmen unutulmuş ve kendi kaderine mahkum edilmiştir! Tüm bunları dile getirirken atlamamamız gereken bir nokta da turizm emekçilerinin, ki bunların içinde çocuğunu okutmaya çalışan veliler de vardır, ciddi anlamda mağdur edildiğidir. Turizm emekçilerinin kapanmalardan dolayı çekdikleri ciddi sıkıntıları göz ardı etmek doğru olmaz. Küçük işletmelere, esnaflara veya büyük işletmeler yanında çalışan emekçilere bu dönem boyunca ele avuca sığar bir destek yapılmaması toplumun ciddi bir kesimini oluşturan bu insanları fazlasıyla mağdur etmiş ve zor durumda bırakmıştır. İç turizmi canlandıracak adımların atılması küçük işletme ve esnafın belini doğrultması için önemli bir gereklilikti. Otel ve casino gibi yerlerde çalışıp pandemi döneminde işten atılan birçok insan hayatını idame ettirecek parası olmadığı için açlığa ve borç batağına mahkum edilmiştir. Fakat pandemi dönemi boyunca koltuklarda oturan hükümetler bahsi geçen kesime değil, patronlara destek çıkmayı seçmiş ve bu yönde kararlar üretmiştir. Ziller kimin için çalıyor! Kulaklarımda duyduğum ziller Pazartesi okullarda çalacak olan okul zili değil, halkını satan, çocuklarını eğitimden mahrum eden siyasilerin miyadlarının dolduğunu müjdeleyen zildir. Çocukların eğitiminden, toplumu geleceğinden eden eğitim bakanı Olgun Amcaoğlu için çalan zildir. Ülkeye kilit vurulmuşken özel jetle ülkeye kaçak turist getiren, ücretli ve 21 günde bir pcr ve antijen testi kararı alan, doktorlara ve sağlıkçılara kulaklarını tıkayan sağlık bakanı Ünal Üstel için çalan zildir. Zam üstüne zam kararı alınırken, tek derdi tatil ve yandaş ziyareti olan, cebinde tek kuruş kalmayan vatandaş yiyecek tek bir ekmek bulamazken, petrol sızıntıları ülke sınırlarına gelmiş deniz canlılarını yok edip bizi kanser ederken deniz kenarında uyuyan Cumhurbaşkanı Ersin Tatar için çalan zildir. Bu çalan, bu kokuşmuş, pençesini vatandaşın sırtına geçirmiş, eğitimden sağlığa her alanda yüzünü sermayeye çevirip sırtını paraya yaslamış çarpık düzenin tükendiğini müjdeleyen zildir. Fakat unutmamamız gereken nokta şudur ki bu ancak örgütlenip, yaşadığımız tüm haksızlıkların öfkesini bunu gerçekleştirecek mücadeleyi ördüğümüz takdirde mümkün olacaktır. Baraka Aktivisti Emel Karagözlü Cicibaba

Taşı Delmeye Başlayan İlk Su Damlalarından Biri: Sun-İzle-Tartış – Ali Şahin

By Şifa Alçıcıoğlu

IMG_5646

Baraka Kültür Merkezi'nin kurulduğu zamandan bugüne kesintisiz devam eden etkinliği "Sun- İzle-Tartış" ve izlenilen bazı filmler hakkında bilgi sahibi olmak  isterseniz yazımıza bir göz atınız. Bahçede gerçekleştireceğimiz ücretsiz ve biletsiz olan etkinliğimizde  sinema keyfi için yaşamak istiyorsanız 4 Eylül Cumartesi akşamı Baraka Lokalinde bize katılınız. Argasdi'ye  Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevi'nden ve gazete bayiilerinden 10 TL okur katkısıyla ulaşabilirsiniz. IMG_5646Üyeleri arasında 50 yaşına yaklaşanlar olsa da, halkın geniş bir bölümünün hala daha Barakacı gençler ya da sol cenahın bizim çocuklar diye andığı Baraka 20  yaşına geldi. Yaygın söyleme uygun olarak şöyle de söyleyebiliriz ki Baraka, 20 yaşında bir genç artık. Derneğimiz bu 20 yılda Kıbrıslı Türk siyaset, sanat ve kültürüne inkar edilemez katkı ve farklılıklar kattı ki, aktivistlerinin ve dostlarının çok iyi bildiği gibi Baraka’nın namı gerçek gücünün ve etki alanının hep ötesinde oldu. Bu durum bile belki de başlı başına üstünde düşünülmesi gereken bir durum.  Sol bir siyaset açısından yaygın bir  umutsuzluğun yaşandığı koşullarda doğan, doğumundan kısa bir süre sonra ise her şeyin  Annan Planı sürecine göre belirlendiği bir süreçle sıkışan, 2004 referandumu sonrasında ise öncekinden de büyük bir hayal kırıklığı ve yılgınlık koşullarıyla boğuşan bir süreçten bugün gelen bir çabadır Barakacılık. “Yüksek siyaset” dışında bir şey düşünemeyen solcuların ve bu solun içinde halka ve siyasete küsen tiplemelerin “büyük” fikirlerine rağmen “küçük” işlerden başlama ve sürdürebilme cesaretidir. Doğrusu ve yanlışlarıyla taşın içine sızabilmiş bir su damlasıdır. İşte bu sürecin en eski faaliyetlerinden biri olan Sun-İzle-Tartış etkinliği, “Sinemaya seyirci kalmayın sloganıyla” ilk olarak 2003 yılında başladı. Ücretsiz olarak gerçekleştiren bir film gösterimi olan etkinlikte her film öncesinde filmi öneren kişiye belirlediği şekilde bir sunum, filmin ardından ise gösterime katılanlarla izlenilen film üstüne  bir tartışma gerçekleştirilir. Bir sonraki film ise yine o gösterime katılan izleyicilerin önerisi ve kararı üstünden belirlenir. İlk iki yıl 15 günde bir şeklinde gerçekleştirilen İzle-Tartış etkinliği, Baraka’nın faaliyetlerinin artması sonucu daha sonra her ayın ilk cumartesi yapılmaya başladı. Baraka’nın en eski düzenli etkinliği olan Sun-İzle-Tartış’ta bugüne kadar çok çeşitli konu ve tarzlarda 100’den fazla film izlendi. Yazının devamında bahsedeceğim filmler, bugüne kadar izlenen yüzlerce film arasından en beğendiklerimdir.   1- 3 idiots Hint filmi deyince aklınıza hemen filmlerin her anında şarkı söyleyen ve dans eden oyuncular geliyor değil mi? Evet haklısınız. Hemen hemen her Hint filminde böyle sahneler var. Ancak bunun yanında, Hint sinemasında önemli bir devrimci damar da var. Özellikle Aamir Khan’ın rol aldığı filmlerde. Ünlü Hint oyuncunun rol aldığı 2009 yapımı filmde, 3 aylak öğrencinin Hindistan’ın en iyi mühendislik okuluna başlamaları ile başlarından geçen olaylar anlatılmaktadır. Yarışmaya dayalı eğitim sistemlerini eleştiren ve bir komedi filmidir.   2- Hayat Treni II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin soykırımından kurtulmaya çalışan bir Doğu Avrupa Yahudi köyünün öyküsünü son derece eğlenceli bir şekilde anlatan 1998 yapımı kurgu film, müzikleriyle de izleyicilerini etkiliyor. Film sonrasında tartışırken yaşı benden büyük ve filmi gösterime girdiği dönem izleyen bir arkadaşın söyledikleri filmin ayırt edici yanını anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır; “90’lı yılların siyasal ortamı da düşünülünce,  Yahudi soykırımına dair filmlerin içinde Hayat Treni çölde bir vaha gibiydi.”   3- Burn/Queimada Hepimiz Marlon Brando’yu daha çok en meşhur olduğu Godfather filmi üzerinden biliriz. Ancak Brando bir röportajında, rol aldığı filmler arasında kendisini en çok etkileyen filmin Queimada olduğunu söyler. Özgün adı Queimada olan fakat Amerika’da Burn adıyla gösterime giren 1969 yapımı film, adeta yeni sömürgeciliği anlatan siyasal bir metin derinliğindedir. Portekiz sömürgeciliğine karşı bir Karayip adası yerlilerinin ayaklanmasında rol alan bir İngiliz ajanı, önce adanın bağımsızlığını kazanmasını ve ardından da Büyük Britanya’nın yeni sömürgesi haline gelmesi için çabalar. Filmde siyah yerlilerin liderini canlandıran ve Brando ile diğer başrol oyuncusu olan Evaristo Marquez, gerçek hayatta da tıpkı filmde canlandırdığı karakter gibi bir şeker kamışı işçisidir.  

Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir- Mustafa Keleşzade

By Şifa Alçıcıoğlu

13900368_1044400372334465_4255195168987956967_n

Argasdi'nin Bellek sayfasında bu sayıda  14 Ağustos'u anlatıyoruz. Adanın bölünmüşlüğünü yaratan emperyalist müdahalelere karşı isyan ediyor, halkların kardeş olduğu bir Kıbrıs için mücadeleye devam diyoruz. Bugün saat 18.00'de Pronto Çemberi önünde buluşuyor ve  hep birlikte İngiltere Konsolosluğu, Amerikan Temsilciliği ve TC Elçiliği önüne giderek yapacağımız basın açıklamamıza bekliyoruz. 13900368_1044400372334465_4255195168987956967_n14 Ağustos 2012: Çağlayan Çocuk Parkı’nda “Bağımsız Kıbrıs” etkinliği coşkuyla gerçekleşti. 14 Ağustos Türkiye’nin adaya gerçekleştirdiği 2. müdahalenin yıldönümüdür. Fakat son 10 yılda 14 Ağustos’lar farklı da bir anlam kazanmıştır. 14 Ağustos Kıbrıslı Türk halkının iradesine sahip çıkmak için sokaklarda olduğu, Bağımsız ve halkları kardeş bir Kıbrıs için mücadele edenlerin günü haline gelmiştir. 14 Ağustos 2012’de Çağlayan Çocuk Parkı’nda gerçekleştirdiğimiz eylem, “Bağımsız Kıbrıs” şiarını yükselttiğimiz ilk eylemdir. İlk kez Baraka ve YKP öncülüğünde ve pek çok örgütün katılımı ile 14 Ağustos 2009’da Anti-Militarist Barış Harekâtı ismiyle gerçekleşmiş olsa da bugün taşıdığı politik sözü, yaşanılan ayrışmanın ardından 2012 senesinde kazanmıştır. 2012’den günümüze Bağımsız Kıbrıs eylemlerinde Kıbrıs’ın kuzeyinden, güneyinden ve Türkiye’den onlarca sanatçı, aydın dayanışma göstererek, şiirleri, şarkıları ve mesajları ile Bağımsız Kıbrıs mücadelesinin var olmasına katkı sağlamıştır. 14 Ağustos’lar Çağlayan Parkı’ndan Göçmenköy Parkı’na pek çok alanda konserler ve etkinlikler ve yürüyüşler şeklinde gerçekleşmiştir. Eylemlerin yeri ve şekli değişse de adamızın bölünmüşlüğünü yaratan emperyalist müdahalelere karşı isyanını, halkların kardeş bir Kıbrıs mücadelesine olan bağlılığını hiçbir zaman değiştirmemiştir. Bağımsız bir Kıbrıs hedefine etnik temelden ayrışarak ve göçmen düşmanlığı yaparak değil, emek ekseninde birleşip birlikte özneleşerek ulaşılabileceği vurgusunu yapmakla kalmamış ve bu çerçevede faal olduğu döneminde bir göçmen örgütü olan Pir Sultan Abdal’ın da ortak organizatörlüğü ile pratikte bunu göstermiştir. Konserli gerçekleşen etkinliklerde elde edilen gelir de eylemin bir parçası olarak düşünülmüş ve etkinliklerden kalan maddi gelir Mülteci Hakları Derneği gibi eylemin sözünü tamamlayacak şekilde bağışlanmıştır. 2016 senesinde Türkiye’de 15 Temmuz Darbe süreci ile yaratılan faşizm ortamında, 14 Ağustos, Türkiye’de var olan baskıcı ortamın buraya da taşınmasının reddiyesi niteliğinde olmuş, sokaklarımızın bizim olduğu mesajının taşıyıcılığını yapmıştır.  2020 senesinde pek çok kritik eylemin Pandemi nedeni ile yapılamadığı bir dönemde, 14 Ağustos Pandemi kurallarına uyularak, üç yerde; İngiltere Konsolosluğu, Amerikan Temsilciliği ve TC Elçiliği önünde eş zamanlı olarak yapılmıştır. Bağımsız Kıbrıs eylemleri adanın bölünmüşlüğü ve tamamında süren emperyalist işgallere bir isyan olarak ortaya çıkmış, bazen umudun, bazen inancın, bazen ise iradenin sembolü olmuş ama her zaman örgütlü, kararlı ve devrimci bir mücadelenin  taşıyıcısı olmuştur.  

Sahnede ve Sokakta, Devrimin Provasında- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

1 (3)

1 (3)Onları sahnede, sokakta, eylemde görebilirsiniz. Zamlara karşı Sarayönü'nde bir protestoda mesela ya da bir eylemde kadınların görünmeyen emeğini sergilerken, Başbakanlık, Meclis veya TC Elçiliği önünde protest bir şiir okurken hatta güneyde bulunan ABD Elçiliği önünde haksızlığa dayanamayan bir seyirciden dayak yerken... Baraka Kültür Merkezi'nin tiyatro ekibi BTE, gençlik ve yetişkin ekipleriyle, oynadığı oyunlarla, amatör çabanın en değerli emeğini buluşturdu hep seyircisiyle...Nazen Şansal'ın dilinden Baraka Tiyatro Ekibi... “Belki tiyatro kendi içinde devrimci değildir; ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır.”  Augusto Boal - Ezilenlerin Tiyatrosu  Sahnemiz, oyuncumuz, kostümümüz ve bir tiyatro kurmak için tecrübemiz yoktu. Ama bir şeyler söylemek ve bunu oynayarak yapmak istiyorduk, içimizdeki homo ludens bizi rahat bırakmıyordu. 2000’lerin başıydı ve ABD Ortadoğu’ya “demokrasi” götürüyordu, tabii bombalarıyla… Yanı başımızdaki savaşa karşı sessiz kalamadığımızdan Nazım’dan şiirler okuyor, tiyatral biçimlere sokuyorduk. Karamsar bir buluta dönüşen Annan Planı referandumu ertesinde, tekrardan umutlanmak, barıştan vazgeçmemek adına Aziz Nesin’in mizahına sığınıyor, öykülerini oyunlaştırıyorduk. “Başka bir dünya mümkün” diyen Dünya Sosyal Formu’nu takip ediyor, güneyde ve kuzeyde yaptığımız sokak performanslarıyla küresel direnişe minicik de olsa katkımızı koyuyorduk. Ve ilk dayağımızı o zaman yemiş, sokağın etki-tepki sıcaklığını yakından görmüştük. Güneydeki ABD elçiliği önünde oynadığımız bir oyunda, emperyalist-kapitalistleri sembolize eden ve dünya halklarına kök söktüren bir oyuncumuz, buna tahammül edemeyen bir seyirciden dayak yemişti! Bizler, tiyatroyu bir hükmetme veya uyutma aracı olarak değil, bir sorgulama ve özgürleşme aracı olarak görüyoruz. Tiyatronun, insanın bütün faaliyetleri gibi zorunlu olarak politik olduğunu ve yaşamın kendisinden ayrılamayacağını düşünüyoruz. Bu nedenle gerek oyunlarımızda gerekse çalışma yöntemimizde, sanatsal-estetik kaygıların yanı sıra politik bir bakış açısıyla hareket ediyoruz. Yöneten-yönetilen ilişkileri yerine deneyim aktarmayı, bildiklerimizi paylaşmayı ve dayanışarak birlikte üretmeyi tercih ediyoruz. Eğitim çalışmalarımız gibi oyun provalarımızı da, yükü sırtlanmaya gönüllü olan bir veya birkaç “kolaylaştırıcı”nın eşliğinde yürütüyoruz. Derneğimizin dükkândan bozma küçük lokâlinde ve sokaklarda başlayan tiyatro serüvenimiz, zamanla sahneye de taşındı. Daha sonra özelleştirilmesine büyük bir direniş gösterdiğimiz, Belediye’ye ait olan Arabahmet Kültür Evi sahnesi Baraka oyuncularının ikinci yuvası oldu. Ekibimizde her zaman çoğunlukta olan kadınlar, sosyalist feminist bilincini geliştirdikçe bunu sahneye de taşıyor, kadın oyunları ile toplumla paylaşıyorduk. Çevre aktivisti Greta’dan çok önce “Küresel IsınMA Sabrımızı Taşırma” diyor, Karpaz’a elektrik giderken “Elektrik Değil Eşek Tepsin” performansını Mahkeme bahçesinde, polislerin şaşkın bakışları karşısında sokaklıyorduk. Tecrübemiz arttıkça Bertolt Breht, Sermet Çağan, Yakavos Kambanellis, Dario Fo, Moliere gibi yazarların önemli oyunlarını “yazan-bozan” esprisiyle Kıbrıs’a ve günümüze uyarlıyor, toplumcu gerçekçi tiyatro anlayışıyla seyirciye sunuyorduk. Göç Yasası’nın gençleri etkilediği, neoliberal dalganın halkı vurmaya başladığı yıllarda krizin faturası emekçilere kesilemez diyerek “Ödenmeyecek Ödemiyoruz”u, sınıflı topluma bakışımızı, ezen-ezilen çelişkisini ortaya koyan “Cimrinin Uşakları”nı sahneliyorduk. Akkuyu’daki nükleer santrale tepkisiz kalamıyor, sokak performanslarımızla “Radyoaktif Olma Aktif Ol” çağrısı yapıyorduk. Türkiye’deki yoldaşlarımızdan da davetler alıyor, TAKSAV Uluslararası Tiyatro Festivali’nde defalarca sahne alıyorduk. Ekibimiz kalabalıklaşıp gençlerimiz bağımsızlığını ilan etmek isteyince, liseliler için ayrı bir ekip kurarak onların yaşına ve gündemlerine uygun oyunlar yazmaya başladık. Ekoloji, eğitim, aile, özgürlük gibi konuları liseli gençlerin gözüyle sahneye taşıdık. Hep birlikte gözetim toplumuna karşı sokaklara çıkıp, Türkiye’den gelen mobeseler daha yeni kurulurken NObese dedik. Bizi ilk oyunumuzdan bu yana destekleyen Yaşar Ersoy hocamızın Devlet Tiyatrosu’nda yaşadığı sansüre karşı “özerk tiyatro - özgür sanat” talebiyle sokaklamamızı yaptık. John Steinbeck’in “Ay Batarken”iyle işgale karşı direnişi örgütlerken, hayatımızı ve tiyatroyu derinden etkileyen korona, kısa bir süre ne yapacağımızı şaşırtsa da üretmemizi durduramadı. Çünkü insan var olduğundan beri, içine homo ludens kaçanlar rahat duramaz. Tiyatro değil tiyatromsu da olsa video vb. farklı formlarda derdimizi anlatmaya çalıştık. Pandeminin sebeplerini ve sonuçlarını unutturmak değil hatırlatmak ve sorgulamak sorumluluğuyla yazdık, oynadık. Göz göze gelmenin imkânsızlığı, birbirimizi duymamıza engel değildi; geçmişin radyo tiyatrosu, “Zaman Makinesi”ne binip imdadımıza yetişti. Belki bir süre daha buluşamayız aynı salonda ama 20. yaş kutlamalarımızda parklar, sokaklar, meydanlar bizi bekliyor yaz boyunca…      

“Bir barakacık olsa bize yeter!”- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

599703_10151397550457762_615854243_n

“Bir barakacık olsa bize yeter!” dediğimiz o günün üzerinden 20 yıl geçmiş bile. Aktivistimiz Tahsin Oygar'ın kaleminden Baraka'nın kuruluş hikayesini anlattığı makalemizi keyifle okumanızı dileriz. Argasdi'nin 62. sayısı, Baraka dosyasıyla tüm gazete bayiileri, Khorakitap ve Baraka Kültür Merkezi lokalinde 10 TL okur katkısıyla sizlerle buluşmayı bekliyor. 599703_10151397550457762_615854243_nYıllar önce Baraka ile yola koyulmaya karar verirken heyecanlı bir grup gençtik. O dönemlerde Halk-Der geleneğinden gelen “abilerimiz” vardı. Biz gençlerin de politize olma süreci o zamanlarda başlamıştı.  Baraka’nın kurulmasından önce siyasi bir dizi etkinliğimiz olmuştu tabii ki. “Abilerimizin” gündemlerinin peşinde süreçlere ve alınan kararlara hakim olma şansını pek yakalayamıyorduk. Kendimizi o gündemlerin içinde sürüklenirken buluyorduk. Bu “abilerimiz” dediğimiz grubun, dağınık liderliği, örgüt anlayışını geliştirip katılımcı bir demokratik ortam sağlayamamaları, gündelik ve hızlı geliştirilen politikalar tarafından sürüklenmeleri bizi gerçekten yormuştu. Ülkenin içinde bulunduğu durum ve bizim gibi rahatsızlık çekenlere de sol bir anlayışla kültür ve sanat üretimleri üretme, hayatı sol değerler üzerinden paylaşma ve dayanışma fırsatı vermek amacı ile kuruldu Baraka. Kültür merkezimizi kurma çalışmaları için bile toplantı yapacak yer, mekân bulmak oldukça zordu. Yine bu kuruluş toplantılarından birinde, bu mekân bulamama sorunu üzerinden hayıflanırken bir arkadaşımız, yanılmıyorsam Cengiz Erdem’di, “derme çatma baraka bile olsa bize yeter” demiş ve herkes “evet bir barakacık olsa bize yeter” diyerek iç çekmişti. İşte kültür merkezimizin ismi böyle ortaya çıkmıştı. Sonra tüm ilişkiler kullanılarak ilk mekânımız olan Şht. Tuncer İlkokulu yanındaki binamızı kiraladık. İmece usulü ile harabe halde olan dükkanı büyük özveri ve emek ile içine girilebilecek hale getirmek oldukça güç olmuştu. Tabii kaynak sağlamak için dayanışma konseri düzenlemiştik. Ayrıca herkes elinden geldiğince katkı koyunca kendi gücümüzle, zor da olsa bir şeyler başarmak bize özgüven sağlamıştı. Kuruluştan sonraki ilk yedi aylık süreç oldukça zorlayıcı ve bir o kadar da öğretici oldu. Hayal ettiğimiz katılımcı, düzenli ve sistemli bir toplantı düzeni oluşturamıyorduk. “Abilerimizin” dağınık ve gündelik kararlarını Baraka’ya dayatması ve ikili sohbetlerde Baraka’ya ilişkin kararlar ürettiklerini duymak bizi oldukça rahatsız ediyordu. “Kervan yolda da düzülebilir” görüşümüz bizi bir süre sakin tutuyor; ta ki mekânımızın açık olabilmesi için “abilerimizin” önerisi ve bizim onayımızla barakanın büfesini işletmesi için bir arkadaşa görev verene kadar... Bu arkadaşın yönettiği büfe bir süre sonra Baraka’yı bir bar ortamına çevirmeye başlıyor. Gerek mahalle sakinlerinden gerekse de etkinliklerimize katılan gençlerden aldığımız şikayetler üzerine olaya müdahale etmek için harekete geçiyoruz. Fakat tüm çabalarımız sonuçsuz kalıyor. Olayı tartışmayı bile kabul ettiremiyoruz, bir de üstüne üstlük “özel mülkiyetçilik” ve “mekân sahipliği” yapmak ile suçlanıyoruz. Tüm emeklerimizi gerimizde bırakarak birkaç sandalye ve Baraka tabelası ile ilk mekânımızdan ayrılırken “Sorun, mekân sorunu değildir; kültürel duruş tercihidir” isimli tarihi bildirimizi yayınlıyoruz. Kalan arkadaşlar Kırlangıç Kültür olarak kısa bir süre devam ettikten sonra dağılıyorlar. İşte bu olaydan sonra (1 Ocak 2003)  yeni bir mekâna geçiyoruz ve yirmi yıl sonra bugün halâ devam ettirdiğimiz cuma toplantılarımıza ilk kez başlıyoruz. Film gösterimleri, tiyatro ve koro çalışmaları ile örgütlülüğümüz artarken, değerler, çalışma tarzı ve etkinliklerimizi kaleme almaya başlıyoruz. Baraka’nın organizasyon yapısı cuma toplantılarında ele alınıp ilmik ilmik örülmeye başlıyor. “Hemen Şimdi” isimli yayınımız böylece oluşuyor. Cumartesi sohbetleri ile gündeme ilişkin sohbetler düzenlerken, ücretsiz satranç ve bilgisayar kursu vermeye başlıyoruz. 1 Mayıs, 1 Eylül, 8 Mart gibi bizim için önemli günlerde sokakta olmaya çalışıyor ve gündemi takip edip emeğin yanında bir politik hattı kültür sanat etkinliklerimiz ile harmanlamaya çalışıyorduk. Kıbrıslı Elenler ile iletişimimizi geliştirmeye çalışıp birlikte düzenlenen birçok eyleme katılıyorduk. Bu eylemlerden bazıları Savaş Karşıtı, Filistin ile dayanışma için ve adamızdaki İngiliz üslerine karşı yapılan eylemlerdi. Kıbrıslı Türk halkına uygulanmaya çalışılan asimilasyon politikalarına karşı çıkarken, Kıbrıslı milliyetçiliği yapıp neredeyse ırkçı tutumlar sergileyen göçmen düşmanlığı ile de mücadeleyi bir görev edindik, çeşitli üretimlerde bulunduk. Ülkemizin tamamında ekolojik talanın başladığı her yerde ses vermeye çalıştık. Adamızın birleşmesi ve barışın sağlanması için de “Barış Bizlerin Ellerindedir” şiarı ile irademizi teslim eden değil özne olma çabasını ön plana çıkaran bir anlayış ile mücadele verdik. Elinizde tuttuğunuz Argasdi’miz bir duvar gazetesi olarak başladı ve dergi olup çıktığı ilk günden bu güne kesintisiz sizlere ulaşmaya devam ediyor. Müzik grubumuzun albümleri, tiyatro gruplarımızın oyunları, film atölyemiz ve sonrasında BarakaTV olarak faaliyet gösteren etkinlik grubumuzun sayısız üretimi oldu. Okuma grubumuzla birlikte tartışarak kitaplar okuduk. Dinsel gericiliğe karşı çocuklarımız için yaz kursları hazırladık. Siyasi yönümüzün güçlenmesi ile Lefkoşa Belediye seçimlerinde meclis üyesi adayı göstermeden tutun, genel seçimlere kadar bir dizi seçime de girmek durumunda kaldık.  Geziler, yeme içmeler, yaz kampları, paneller, festivaller derken 20 yıl olmuş.  “Her şey herkese kendimize hiçbir şey” şiarı bize kişisel çıkar ve kariyer çabasını değil tüm değer ve zenginliklerin herkese adil ve eşit dağıtılmasından yana olmayı öğretti. Hatası ve sevabı ile geçen 20 yıl. Baraka üretmek isteyen, sanata kültüre ilgi duyan, sol değerlere inanan herkese açık. Gelin bir el atın. Birlikte nice 20 yıllarımız olsun!  

Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz’da

By Nazen Şansal

221567510_547653962947625_3374903743135113810_n

196542983_10159602328512445_2882002770526569367_n

Baraka Kültür Merkezi 20. Yıl Etkinliklerine Devam Ediyor 2001 yılında kurulan bir kültür derneği olan Baraka, 20. yılını çeşitli üretimler ve etkinliklerle kutluyor. Temmuz ayının ilk haftası film gösterimi, Argasdi dergisinin özel sayısı ve Bahcada 10 Tayka özel programı ile başlayan faaliyetler, "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı oyunun parklarda halka açık gösterimleri ile devam ediyor. Barış Manço Parkı ve Göçmenköy Parkı'ndaki gösterimleri tamamlanan oyun son olarak 29 Temmuz Perşembe 19.00'da Büyük Han arkasındaki meydanda, biletsiz ve ücretsiz olarak seyirciye sunulacak.

221567510_547653962947625_3374903743135113810_n

Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz'da 31 Temmuz Cumartesi akşamı saat 19.00'da ise Sol Anahtarı, halka açık bir konser verecek. Grubun albümlerinde yer alan besteleri ile yorumladığı parçalardan oluşan konserde Kıbrıs ezgileri ve dünyadan devrimci şarkılar da seslendirilecek. K.Kaymaklı'daki HAS-DER lokalinde gerçekleşecek olan konser öncesi, Baraka'nın 20. yaş günü kutlamaları çerçevesinde çeşitli videolar ve sunuşlar da yer alacak ve doğum günü pastası kesilecek. Dernekten yapılan açıklamada, tüm Baraka dostlarının davetli olduğu ve etkinliğin Pandemi önlemlerine uyularak açık havada gerçekleşeceği bildirildi.  

Baraka Kültür Merkezi 20. Yıl Etkinliklerine Devam Ediyor

By Nazen Şansal

198096142_10159602330747445_362566168876927998_n

196542983_10159602328512445_2882002770526569367_n

2001 yılında kurulan bir kültür derneği olan Baraka, 20. yılını çeşitli üretimler ve etkinliklerle kutluyor. Temmuz ayının ilk haftası film gösterimi, Argasdi dergisinin özel sayısı ve Bahcada 10 Tayka özel programı ile başlayan faaliyetler, "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı oyunun parklarda halka açık gösterimleri ile devam ediyor. Barış Manço Parkı'ndaki gösterimleri tamamlanan oyun, 27 Temmuz Salı saat 19.00'da Göçmenköy Parkı'nda ve son olarak 29 Temmuz Perşembe Büyük Han arkasındaki meydanda, biletsiz ve ücretsiz olarak seyirciye sunulacak. 224160468_1163683094113387_3343123096354327476_n 221952563_561098915060091_3238578098951713328_n 221635330_343600127479133_2622831560211048623_n 221689566_799080674134185_2048939727252379090_n 222987631_254395279530266_271832780383582443_n 219555517_349026350067728_2962939233613673113_n Sol Anahtarı Konseri 31 Temmuz'da 31 Temmuz Cumartesi akşamı saat 19.00'da ise Sol Anahtarı, halka açık bir konser verecek. Grubun albümlerinde yer alan besteleri ile yorumladığı parçalardan oluşan konserde Kıbrıs ezgileri ve dünyadan devrimci şarkılar da seslendirilecek. K.Kaymaklı'daki HAS-DER lokalinde gerçekleşecek olan konser öncesi, Baraka'nın 20. yaş günü kutlamaları çerçevesinde çeşitli videolar ve sunuşlar da yer alacak ve doğum günü pastası kesilecek. Dernekten yapılan açıklamada, tüm Baraka dostlarının davetli olduğu ve etkinliğin Pandemi önlemlerine uyularak açık havada gerçekleşeceği bildirildi.  

Baraka Tiyatro Ekibi Parkta Seyircisiyle Buluştu

By Nazen Şansal

217888590_880485159532818_1247949457093964555_n

218604526_4126258297429855_5960053618165935127_n        215045568_173534021504538_2669805380968523514_n 

Baraka Kültür Merkezi, toplumun ruh sağlığının da beden sağlığı kadar önemli olduğunu vurgulayarak, Pandemi'ye rağmen ve gereken önlemleri alarak faaliyetlerine devam ediyor. Biletsiz ve ücretsiz, açık hava etkinlikleri ile biraraya gelen sanat severler, yaratılan sosyal dayanışma ortamı ile içinde bulunduğumuz sıkıntılı dönemi bir nebze olsun hafifletebiliyorlar. Baraka Tiyatro Ekibi "İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı" adlı kara mizah oyunu ile dün akşam Barış Manço Parkı'ndaydı. Oyun, üniversite mezunu sıradan bir gencin iş arama serüvenine ve bir gün sınıf atlayıp yükselme hayaline «zoom in» yaparken aslında «zoom out»ta kapitalizmin neoliberal döneminde çekilen toplumsal acılara geniş açılı bir ayna tutuyor. Tıpkı lunaparklardaki kahkaha aynaları gibi, pek çok gencin yaşadığı trajik gerçekliği komik bir biçime sokuyor. 219219486_4095712900513436_7284792351727922723_n Gösterimler devam edecek İlk temsli kaçıranlar için bir sonraki gösterim, 24 Temmuz Cumartesi saat 19.00'da Barış Manço Parkı'nda yer alacak. Ardından 27 Temmuz Salı Göçmenköy Parkı'nda sokaklanacak olan oyun 29 Temmuz Perşembe ise son temsilini Suriçi Büyük Han arkasındaki meydanda gerçekleştirecek. Tümü saat 19.00'da başlayacak olan gösterimlerde sınırlı sayıda sandalye bulunduruluyor ve Pandemi önlemleri bakımından seyircilerin oyun vaktinden 10 dakika önce gelmeleri rica ediliyor. 215045568_173534021504538_2669805380968523514_n 215901221_140465544796957_759508658275121298_n 216721675_241426140939783_2448340208502035265_n 216785842_340742980836964_3401235997869252945_n 216904298_423844022081936_1694246418637673353_n 216936963_884754168797283_3161200839290698078_n 216953588_3147721862127724_7355349941771903280_n 216963920_324484572671144_170726037880090192_n 216970905_560120905331362_7007236677166818764_n 216991465_533268424580381_6085393272663978383_n 217015760_792900194708780_8469380795434846119_n 217130251_965664134228366_5469163382293680226_n 217192879_535711290959719_5759445369879466039_n 217200238_385327916269248_5416526692737578449_n 217345122_299650358342116_7047557180953001538_n 217399655_187019623311404_268677957177388918_n 217406722_802745513718553_3299902790333646753_n 217448067_1698936970292272_4087360626850665846_n 217448072_919982878732394_5071745357046430404_n 217495086_859445738089801_803985194875511993_n 217600361_525687932212101_3574397347484205267_n 217605275_961306414413430_6607476832927822903_n 217628969_2331955846937351_2072422222873880209_n 217680191_543119096717856_8453052052039620949_n 217797771_656282385334421_2526743778744952665_n 217828140_1025706204839884_2607904401514173149_n 217888594_847289242661206_2814778358486040283_n 218065420_1863510053826389_8890391307560433413_n 218083049_4180475572044773_4984510706611651367_n 218106414_344670770559540_7612779051798482618_n 218128763_564707744537929_390307172498426725_n 218198369_1077044242823783_3073563997386270481_n 218223729_404728790958889_8334650070958872458_n 218304525_953131648807620_7680021332460989731_n 218355474_662411925156835_5381869231898753325_n 218378996_524380488881768_6813424061970942593_n 218384640_4160532664035013_8742836967078576789_n 218400603_1021943485241574_3746350292290571999_n 218405006_1422247601486791_4803294547360534669_n 218434664_254814979740255_689836172315798275_n 218449403_2377242415739073_8906058821198618174_n 218604434_239470121352686_44384148046517645_n 218604526_4126258297429855_5960053618165935127_n 218604597_1193976384437193_5018592207128488483_n 218604603_829469614436383_1748641935218269479_n 218634112_492376538728964_4151981832723411061_n 218807824_806015113610987_4428782758658645727_n 218884866_807401266808033_1441429976161697891_n 218907854_858793531387269_7662228291952612364_n 218917510_622178388743277_3755169654280034771_n 219219486_4095712900513436_7284792351727922723_n 219754099_584944216248549_8930395794648218738_n 217888590_880485159532818_1247949457093964555_n

‘Garantör’ sımsıkı koruyor(!): “Kabul edilemez yolcular odasında kilit altında tutuldum”

By admin
İletişim Uzmanı Ali Bizden, dün akşam yaşadığı olayları kişisel sosyal medya hesabından yaptığı açıklama ile duyurdu. Açıklama şöyle: 8 Eylül 2020’de verilen talimatla ‘milli güvenliğe Devam »

Baraka’dan Parklarda Tiyatro Gösterimleri

By Nazen Şansal

211360219_490410378906631_2720349254564699043_n

afiş

Baraka Tiyatro Ekibi parklarda ve meydanlarda seyircisiyle buluşuyor. “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” adlı oyun, 17 ve 24 Temmuz Cumartesi günleri saat 19.00’da Barış Manço Parkı’nda oynanacak. Halka açık ve biletsiz olarak gösterilecek olan yaklaşık bir saatlik oyun, işsiz bir gencin iş arama serüvenini ve bu esnada başına gelen trajikomik olayları konu alıyor. Kolaylaştırıcılığını Nazen Şansal’ın yaptığı oyunda Emel Karagözlü Cicibaba, İncilay Gök, Merin Olgun ve Şifa Alçıcıoğlu rol alıyor. “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” adlı kara komedi, kapitalizmin neoliberal döneminde çekilen toplumsal acılara geniş açılı bir ayna tutuyor. Tıpkı lunaparklardaki kahkaha aynaları gibi, pek çok gencin yaşadığı trajik gerçekliği komik bir biçime sokuyor. Karakterin, iş arama hikâyesinin bir bölümünde Kıbrıs’a da yolunun düşmesiyle oyun ülkemiz gerçeklerine de değiniyor. Baraka’nın 20. yıl etkinlikleri kapsamında yer alacak olan etkinliğin afişini Mustafa Batak, fragman ve video çekimlerini ise Kamil İpçiler gerçekleştirdi. Oyunun kostüm-aksesuar tasarım ve uygulaması ise Merin Olgun’a ait. Biletsiz ve ücretsiz olan oyun, saat 19.00’da başlayacak ve Pandemi önlemlerine uygun olarak açık havada seyirciye sunulacak. Lefkoşa’daki gösterim yerleri şöyle: 17-24 Temmuz Cumartesi Barış Manço Parkı 27 Temmuz Salı Göçmenköy Parkı 29 Temmuz Perşembe Büyük Han arkasındaki meydancık 211360219_490410378906631_2720349254564699043_n  

Doğayı Yok Edecek Olan ve Size Tepeden Bakan ‘‘Asil Köylü’’ İster miydiniz?

By Nazen Şansal

202125562_1244294232683347_3977998037442313035_n

202125562_1244294232683347_3977998037442313035_n

Binlerce üyeyi temsil eden onlarca örgüt ile birlikte bileşeni olduğumuz "Heykele Hayır Platformu"nun ortak açıklaması:

Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi kurucusu Erbil Arkın’ın ‘‘hayalim’’ diyerek ortaya attığı ve Girne Dağları’nın eteklerindeki doğal olarak kalmış en önemli tepelerden birisine ‘‘Asil Köylü’’ adı verilen devasa bir heykel inşaatı yapılması için çalışmalar yürütülmektedir. Henüz, resmi olarak gerekli adımlar atılmamış olsa da gayrı resmi olarak birçok çalışmanın yürütüldüğü, hatta Girne Belediyesi ile bu konuda işbirliği yapıldığı da bilinmektedir.

Toplumumuzun daha ileriye taşınması, doğamızın korunması, kültür-sanatımızın gelişmesi gibi farklı alanlarda çalışmalar yapan ve bir insan hakkı olan çevre hakkına sahip çıkan örgütler olarak, başta bizzat projenin yaratıcılarından olmak üzere çeşitli kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler ışığında söz konusu proje hakkında değerlendirmelerde bulunduk. Bu değerlendirmeler ışığında, aşağıda sıraladığımız gerekçelere dayanarak ‘‘Asil Köylü’’ heykelinin yapımına, toplumun genelinde hâkim olduğuna inandığımız şekilde açıkça karşı olduğumuzu belirtiriz. 1-      Söz konusu projenin, Girne Dağları’nın eteklerinde yer alan ve tamamen ağaçlarla kaplı olan 174 dönümlük ORMAN ARAZİSİ içerisinde yapılması planlanmaktadır. Bu alan yasal olarak bir orman arazisidir ve doğal bir park yapılmak üzere Girne Belediyesi’ne devredilmiştir. Başta Anayasa ve Fasıl 60 Orman Yasası uyarınca buraya, en iyi amaçlarla bile olsa herhangi bir inşaat yapılması söz konusu olamaz, olmamalıdır. Hele ki son yıllarda iklim krizinin de etkisiyle kuraklaşan, yangınlarla ormanları yok olan adamızda, artık tek bir ağaç bile kesilmemelidir. 2-      Betondan fazlasıyla nasibini alan Girne’de, insanların en azından yüzünü dağa döndüğünde 40x40 metre boyutlarında bronzdan yapılmış devasa bir heykeli değil yeşil dağları görebilmesine imkan sağlanmalı ve Girne Dağları’nın görsel ve ekolojik BÜTÜNSELLİĞİ bozulmamalıdır. Yapılması planlanan devasa heykelin, ülkemizin dokusuna, ölçeğine olan aykırılığı ortadadır. Kıbrıs adasına, toplumun geleceğine ve tüm dünyaya karşı doğaya yapılacak her türlü tahribatın sorumluluğunu hissederek hareket etmek, hiç bir surette ödün verilmemesi gereken bir unsurdur. 3-      Bölgenin orman alanı olması dışında, sahip olduğu çeşitlilik ve arazi yapısı dikkate alındığında heykel yapımı için gerçekleştirilecek inşaat faaliyetleri, projeyi hazırlayanların da ‘‘bir miktar zarar verilecek’’ diyerek önemsizleştirdiği ama kabul ettiği şekilde ciddi bir inşaat faaliyeti yaratacak ve doğaya büyük zararlar verilerek geri dönüşümü mümkün olmayan büyük TAHRİBAT yaşanmasına yol açacaktır. Ayrıca, heykelin çok güçlü aydınlatma sistemleri olacağı, bölgede neredeyse gece yaşanmayacak kadar müthiş bir ışık kirliliği ortaya çıkacağı tahmin edilmektedir. Bu da, doğal yaşam ve çevrede yaşayanlar için ciddi bir fiziki ve ruhsal çöküntü/tahribat yaratacaktır. 4-      Her ne kadar da proje tanıtımlarında ‘‘doğayı korumak için heykelin yapılacağı’’ söylemi yer alsa da ülke gerçeklerimiz, heykelin söz konusu bölge ve civarında İMAR BASKISINI artıracağı ve şehrin büyümesini imar planlarında görülenin aksi bir şekilde artıracağına yönelik endişe yaratmaktadır. Bu da sadece heykelin yapılacağı yeri değil tüm kentin dokusunu ve çevre yollarının trafiğini olumsuz yönde etkileyecektir. 5-      Heykelin yapılması planlanan tepe, AB NATURA 2000 çalışmaları kapsamında Kıbrıs’ın kuzeyinde belirlen 6 ekolojik alandan birisi olan Beşparmak Dağları Potansiyel Koruma Alanı sınırları içerisinde yer almaktadır. Diğer 5 bölge (Akdeniz sahili, Alagadi sahili, kuzey ve güney Karpaz, Tatlısu sahili, Mağusa Sulak Alanları), Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edildiği halde taş ocaklarının bulunması nedeniyle Beşparmak Sıra Dağları’nın koruma statüsü resmileştirilmemiştir. Ancak bu durum bölgenin uluslararası anlamda da korunması gerekliliğini ortaya koymaktadır. 6-      ‘‘Asil Köylü’’ heykelinin 40x40 metre boyutlarında ülkenin dört bir yanından görünecek şekilde devasa bir boyutta yapılması planlanmaktadır. Bu ÖLÇEKTE bir yapının hayata geçirilmek istenmesi, gerek malzeme temini ve tahribatın büyüklüğü gerekse inşaatı sırasındaki işçi güvenliği bakımından öngörülemeyen pek çok sıkıntıya da yol açma potansiyeli taşımaktadır. 7-      Söz konusu heykel, Kıbrıs Türk toplumun ürettiği veya kültürel olarak yakın hissedebileceği bir sanat unsuru değildir. Eserin, bir “köylü”nün var oluşundaki gibi doğayla bütünleşik olmadığı tam aksine doğa üzerinde hegemonik bir kurguya sahip olduğu, konu, içerik ve figüratif açıdan yerel değerlerle ve Kıbrıs köylüsü ile bağdaşmadığı da yadsınamaz bir gerçekliktir. 8-      Elbette ki kentlerimizin sanat eserlerine ihtiyacı vardır. Ancak bunlar, zenginliği ve gücü sembolize eden dev yapılar yerine, doğayla ve çevreyle barışık olan, insanlarla iç içe yaşayabilen örnekler olmalıdır.  Kütlesel olarak ezici bir büyüklüğe sahip olmak yerine yaratıcı ve özgün örneklerle toplumun kültürel yapısı zenginleştirilmelidir.  Kent, sokak, cadde, meydan veya park alanları yaratılırken heykel veya diğer kamusal sanat örnekleri için de gerekli mekanlar oluşturmalı ve estetik bir bütünlük içinde heykeller yaşamalıdır. 9-      Heykelin adının, yan yana anılamayacak iki kelime olan, ‘‘asil’’ ve ‘‘köylü’’ kelimelerinden oluşması bile bu projedeki tutarsızlığı itiraf etmektedir. Özellikle monarşi düzeninde kullanılan ve halkı, işçileri, kadınları, köleleri ezen ve üstün kabul edilen soyluları ifade eden ‘‘asil’’ kelimesinin, emekçi, çalışkan, mütevazı Kıbrıs’ın köylüsü ile bir arada kullanılması hayret vericidir. Sadece bu bile, ‘Asil Köylü’ heykelinin bu topraklardan ve halktan kopuk olduğunu diğer taraftan erk sahibinin her şeyi yapabilme istencinin göstergesidir. 10-   Her toplumun yarattığı sanatsal değerlerle var olduğu gerçektir.  “Asil Köylü” heykeli ise ne içerik ne de biçim açısından bu toplumun yarattığı bir değer değildir. Bu nedenle Kıbrıs kültürünü yansıttığı söylenen heykelin, hangi açıdan Kıbrıs halkını yansıttığı belirsizdir. Kıbrıs kültürünün en büyük özelliği olan mütevazılık unsurunu darmadağın eden böylesi bir heykel projesi kültürel perspektiften de yoksundur. 11-   Söz konusu heykelin, Fransa’daki Eiffel kulesini veya Brezilya’daki İsa heykeli örneklerine dayandırılarak ülkemize gelen turist sayısını artıracağı ve ülkemizin ekonomik olarak kalkınmasına katkı sağlayacağı yönündeki ifadeler de gerçek dışı bir söylemdir. Böyle bir iddia, heykelin hangi turizm modelimize uygun bir akıl olduğu ve hangi turizm politikamızın bir yansıması olduğu sorularını cevapsız bırakırken, heykelin turizm potansiyeli taşıması için ünik ve sanatsal açıdan ilerici ve yaratıcı bir dil taşıması gerekliliği da göz ardı edilmektedir. 12-   Böylesi bir heykele Devlet tarafından izin verilmesi, sermayedarlar arasındaki rekabeti artırarak başka zenginlerin de kendi fantezilerini ormanlarımıza, dağlarımıza denizlerimize yapmasına vesile olabilecektir. Sermayenin, kamusal alana ve sanata bu kadar pervasızca girmesi ve kamusal alanları canının istediği gibi bir sanatla donatması, sanatın özgür, yaratıcı ve halkla bütünleşik gelişimini de olumsuz etkileyecektir. Sonuç olarak; doğaya hançer gibi saplanacak, devasa boyutlarıyla her yerden görünecek, güç, ego ve paranın sembolü haline dönüşecek ve toplumun kendi değerleri yerine bir zenginin ölümsüz olma çabası olarak görünen böyle bir heykel projesi, Kıbrıs Türk halkına karşı büyük bir KÜSTAHLIK göstergesidir. “Asil Köylü” heykeli, yukarıda sıraladığımız gibi EKOLOJİK, EKONOMİK, KÜLTÜREL ve SANATSAL açılardan sakıncalarla doludur. Bu nedenle, başta ARUCAD ve Erbil Arkın olmak üzere projenin yaratıcılarını toplumu ikna etmeye çalışmak yerine projedeki ısrarlarından vazgeçmeye çağırırız. Bilinmelidir ki, biz aşağıda imza sahibi örgütler bu yönde gerekli adımlar atılmadığı takdirde çeşitli eylemler ve yargı süreci dahil olmak üzere böyle bir TOPLUMSAL YIKIM PROJESİNE karşı gereken her türlü mücadeleyi ortaya koyacağız. Kamuoyuna önemle duyurulur.  

HEYKELE HAYIR PLATFORMU

Akdeniz Avrupa Sanat Derneği, Avcılık Federasyonu, Bağımsızlık Yolu Partisi, Baraka Kültür Derneği, Barış Derneği, Basın Emekçileri Sendikası, Birleşik Kıbrıs Partisi, Biyologlar Derneği, Çatalköy’ü Geliştirme ve Kültür Derneği, Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu, Dipkarpaz Çevre Koruma ve Sosyal Aktivite Derneği, Doğu Akdeniz Üniversitesi Akademik Personel Sendikası, Esentepe Cennet Vadisi İnisiyatifi, Eşit Hak ve Adalet Sendikası, Federal Kıbrıs Hareketi, Gençlik Merkezi Birliği, Girne Düşünce Derneği, Gümrük Çalışanları Sendikası, Güzelyurt Geliştirme ve Kalkındırma Derneği, Halk Sanatları Derneği, Karpaz Dostları Derneği, Kıbrıs Erozyonla Mücadele ve Ağaçlandırma Vakfı, Kıbrıs Hayvan Hakları Derneği, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Kıbrıs Sulak Alan Topluluğu, Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası, Kıbrıs Türk Devlet Çalışanları Sendikası, Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası, Kooperatif Görevlilileri Sendikası, Kuzey Kıbrıs’ın Dostları Derneği, Lefke Çevre ve Tanıtma Derneği, Lefke Doğa Sporları Derneği, Lefkoşa Gençlik Derneği, Mağusa İnisiyatifi, Mimarlar Odası, Orman Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Sessiz Kullar Hayvanları Yaşatma ve Sahiplendirme Derneği, Sol Hareket, Şehir Plancıları Odası, Şehit Aileleri ve Malül Gaziler Derneği, Taşkent Doğa Parkı, Toplumcu Kurtuluş Partisi, Yerbilimleri Mühendisleri Odası, Yeni Kıbrıs Partisi, Yeryüzü Tohumları İnisiyatifi, Yeşil Barış Hareketi

❌