One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? – Münür Rahvancıoğlu

By Zekiye Şentürkler
Nazım Hikmet kimdir? Birçok insan bu sorunun yanıtını çok iyi bildiğini düşünür! Oysa bu çoğu zaman yüzeysel düşüncelere dayanan bir yanılgıdır. Bugün ona ait olduğu iddia edilen o kadar çok...

İzle-Tartış Özel Gösterim “PHILADELPHIA”

By Pınar Piro
17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtlığı Haftası etkinlikleri başlıyor!!! “Ailem Benim Gailem” teması ile organize edilen 17 Mayıs haftasında, Baraka Kültür Merkezi olarak bir kez daha Organizasyon Komitesindeyiz....

HAPİSLERDE BİR NAZIM – Ali Şahin

By Zekiye Şentürkler
Modern Türkiye tarihine dair tartışmalarda siyasal mücadelenin esas olarak  “Kemalist bürokrat elitler ile dindar halk arasında olduğu” anlayışı, özellikle 12 Eylül sonrasında yaygınlaşmış olsa da her ülkede olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti...

1 Mayıs’ta Sokağa, Devrimin Provasına!

By Nazen Şansal
1 Mayıs… İşçinin, emekçinin ve ezilen tüm kesimlerin hak ve özgürlüklerini bir arada ifade edebileceği, isyanını haykırabileceği bir gün… Güvencesiz, sendikasız, düşük maaşlara, uzun ve esnek çalışma saatlerine karşı sokakta...

“Little little into the middle” Mağusa Temsilini Yaptı, Sırada Girne ve Lefkoşa Var

By Nazen Şansal
Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı “Little little into the middle” adlı oyun, Mağusa Buğday Cami karşısındaki açık alanda seyirciye sunuldu. Yaklaşık 1 saatlik komedi türündeki oyun, Mağusalı tiyatro severler tarafından ilgiyle...

“Little little into the middle” Barış Manço Parkı’nda Son Gösterimini Yapacak

By Nazen Şansal
Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı “Little little into the middle” adlı oyun, 10 Nisan Pazar günü saat 16.00’da Barış Manço Parkı’nda son gösterimini yapacak. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nden bu yana...

“Little little into the middle” İlk Temsilini Yaptı

By Nazen Şansal
  Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı  “Little little into the middle” adlı oyun, Dünya Tiyatro Günü’nde, Barış Manço Parkı’nda seyircisiyle buluştu. Açık havada eğlenceli bir gösteri  izleyen tiyatro severler, baharın gelişi...

Dünya Tiyatro Günü’nde Baraka’dan “Little little into the middle”

By Nazen Şansal
    Baraka Tiyatro Ekibi’nin hazırladığı  “Little little into the middle” adlı oyun, 27 Mart Pazar Dünya Tiyatro Günü’nde, saat 15.00’te Lefkoşa Barış Manço Parkı’nda seyircisiyle buluşacak. Oyun, güncel sorunlarımızı...

Rönesans’ın Estetiğinden Günümüzün Sentetiğine Sanat – Sezgin Keser

By Zekiye Şentürkler
Sevilen ve para kazanan bir sanatçı olmak ister miydiniz? Eğer istiyorsanız işiniz hiç de zor değil. İçtiğiniz veya çevrenizde içilen sigaraların izmaritlerini bir kül tablasında biriktirin. Bir sergi salonunda bu...

Bilmeye Cesaret ve Cüret, Artık Her Zamankinden Çok Daha Fazla Gerek – Tahsin Oygar

By Zekiye Şentürkler
Aydınlanma olarak bilinen dönem, özellikle Avrupa’nın karanlık çağı diye adlandırılan Orta Çağ’dan kurtuluşunun başlangıcıdır. Orta Çağ ise özetle din veya tanrı merkezli toplumsal bir yapı içinde şekillenen bir dönemdi. Evrenin...

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ’NE ÖZEL FİLM GÖSTERİMİ VE SÖYLEŞİ GERÇEKLEŞTİRİLDİ

By Nazen Şansal
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla, her yıl gerçekleştirilen etkinlikler kapsamında, Baraka Kültür Merkezi ve Kadın Eğitimi Kolektifi ortak organizasyonu ile film gösterimi ve söyleşi gerçekleştirildi. Meksika’da yaşayan bir...

FUKUŞİMA NÜKLEER SANTRALİDEKİ FELAKETİN YILDÖNÜMÜNE İLİŞKİN, BİLEŞENİ OLDUĞUMUZ KIBRIS NÜKLEER KARŞITI PLATFORM’UN BASIN AÇIKLAMASI

By Nazen Şansal
Japonya, Fukushima’da Nükleer Santralde meydana gelen felaketin üzerinden 11 Mart 2011’den bu yana on bir yıl geçti. Tesis, 9 derecelik (Richter ölçeği) bir depremin ve bunun sonucunda meydana gelen tsunaminin...

Akılla Alay Eder Akıllanmamış Olan – Nazen Şansal

By Zekiye Şentürkler
Yarayla alay eder yaralanmamış olan Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden Sen çok daha parlaksın çünkü Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki Sen aydınlatırsın geceyi W. Shakespeare   Aydınlanma düşüncesinin...

8 MART 2022: KADINLAR DEVLETTEN VE PATRONLARDAN ALACAKLI

By Zekiye Şentürkler
Her yıl olduğu gibi bu yıl da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günüde adanın dört bir yanında coşkulu yürüyüşler gerçekleştirildi. Omofro, Girne Mağusa ve Lefkoşa’da coşkulu kalabalık sokakları doldurdu. Lefkoşa’daki...

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ ÖZEL FİLM GÖSTERİMİ VE SÖYLEŞİ

By Pınar Piro
Baraka Kültür Merkezi’nin her yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününe özel gösterim gerçekleştirdiği İzle-Tartış etkinliği bu kez Kadın Eğitimi Kolektifi ile birlikte organize ediliyor. 2022 Mart ayı filmi olarak,...

Unutulan Kıbrıs Deyimleri – Şifa Alçıcıoğlu

By Zekiye Şentürkler
Dil, her toplumun geçmişten bugüne getirdiği en büyük hazinelerden biridir. Kıbrıs gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapan bir adada, Latince, Fransızca, Rumca, İngilizce dillerinin etkisini görmekteyiz. Bu şekilde bazı kelimelerin...

Baraka’da Yazar Gürkan Uluçhan ile Söyleşi Gerçekleştirildi

By Mustafa Batak
Baraka Kültür Merkezi’nde 23 Şubat Çarşamba akşamı yazar Gürkan Uluçhan ile söyleşi gerçekleştirdi. Haftada bir gün toplanan ve birlikte kitap okuyan Baraka Okuma Grubu, Ocak ve Şubat aylarında Gürkan Uluçhan’ın...

“Biedermann ile Kundakçılar” Oyunu ve Cevapsız Kalan “Bizi Yakacak Olan Nedir?” Sorusu – Pınar Piro & Nazen Şansal

By Zekiye Şentürkler
Bu yazıda size, Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği “Biedermann ile Kundakçılar” oyunun düşündürdüklerini aktarmak niyetindeyiz. Ama önce, oyuna giderkenki beklentimizi vurgulamak adına Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun geçmişine kısaca değinmek isteriz: Kimseye boyun...

Baraka’da Yazar Gürkan Uluçhan İle Söyleşi Yapılacak

By Nazen Şansal
Baraka Kültür Merkezi’nde 23 Şubat Çarşamba saat 18.30’da yazar Gürkan Uluçhan ile söyleşi yapılacak. Derneğin okuma grubu, Gürkan Uluçhan’ın kaleme aldığı Ahna Kitabı’nı okuyup tartışarak tamamlamasının ardından yazar Gürkan Uluçhan’ın...

Aklı Savunmak – Münür Rahvancıoğlu

By Zekiye Şentürkler
Hepimizin lise tarih kitaplarından aşina olduğumuz Reform, sanatla biraz ilgisi olan kişilerin mutlaka duymuş olduğu Rönesans, günümüzün post modern ikliminde yoğun olarak sorgulanmakta olan bilim ve demokrasi… Bu kavramların ifade...

Modern Tıp, Pandemi ve Düşündürdükleri – Mehmet Adaman

By Zekiye Şentürkler
Covid-19 Pandemisinin ikinci yılını tamamlamak üzereyiz. Bir mikro-organizma, Aralık 2019’dan beridir hayatımızı tam anlamıyla alt üst etti. En basit günlük yaşam alışkanlıklarımızdan tutun da küresel ekonomik dengelere kadar her şeyi...

Baraka Kültür Merkezi 2021 Yılı Faaliyet Raporu

By Nazen Şansal
Dernekler Yasası gereği her yıl Kaymakamlığa usulen sunduğumuz faaliyet raporumuzu, aslında tüm bu üretimleri var eden ve bizimle paylaşan, eleştiri ve katkılarıyla bizi zenginleştirecek olan halkımıza, dostlarımıza sunmayı borç biliriz. ...

İzle-Tartış’ta “Büyük Balık” İzlenecek

By Pınar Piro
Her ay biletsiz ve ücretsiz olarak gerçekleştirilen İzle-Tartış etkinliğinde, 5 Şubat akşamı Büyük Balık filmi izleniyor. Edward Bloom yıllar boyunca oğlu Will’e hep aynı hikâyeyi anlatmıştır: Will’in doğduğu gün, o...

30 Ocak 1933: Hitler Alman Şansölyesi Oldu – Mustafa Keleşzade

By Zekiye Şentürkler
Ocak 1933’te Avusturyalı bir ailenin başarısız çocuğu ve 1. Paylaşım Savaşı gazisi olan Hitler, Almanya’da NAZİ Partisi lideri olarak hükümetin başına geçti. Sonrası malumunuz; 6 milyon Yahudi’nin, komünist ve eşcinsellerin...

Baraka’nın 2021 Yılı Gelirleri ve Harcamaları Açıklandı

By Zekiye Şentürkler
Baraka Kültür Merkezi, kurulduğu zamandan beridir her yıl yaptığı gibi 2021 yılı bütçesini kamuoyu ile paylaştı. Baraka’dan yapılan açıklamada 2021 yılı içerisinde gelirler 46.920,36TL ve giderler -42.130,51 TL olup, dernek...

Aydınlanma’nın Yapıcı, Günümüzün Yıkıcı Radikalizmi – Celal Özkızan

By Zekiye Şentürkler
“Benim kullandığım ve daha önce iktisadi sorunlara uygulanmamış olan inceleme yöntemi, ilk bölümlerin okunmasını hayli güçleştirmiş bulunuyor ve sonuca ulaşmak konusunda her zaman sabırsızlık gösteren ve genel ilkelerle kendilerini dolaysız...

İzle-Tartış’ta Joker Filmi İzlendi

By Mustafa Batak
Baraka Kültür Merkezi’nin her ayın ilk cumartesi günleri gerçekleştirdiği İzle-Tartış etkinliğinde bu ay Joker filmi izlendi. Perdeye yansıdığı günden bu yana tartışmalara neden olan Joker filmi, Barakada da ele alındı....

Sarsıntıların Ardından-Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu
  Akdeniz’in ortasında küçük bir ada olan Kıbrıs, bundan milyonlarca yıl önce okyanus tabanında meydana gelen çarpışmalar ve depremlerle şekillenmeye başladı. Böylece kuzeyde Beşparmak Dağları,  güneyde ise eskilerin “karlı dağ”...

Baraka Kültür Merkezi, Serdar Denktaş Davasından Kazandığı Tazminatı Çağlayan Çocuk Yuvası’na Bağışladı

By Şifa Alçıcıoğlu
Baraka Kültür Merkezi, Serdar Denktaş aleyhine açtığı ve tazminat alınması ile sonuçlanan davanın tazminatını Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sosyal Hizmetler Dairesi’ne bağlı Çağlayan Çocuk Yuvası’na bağışladı. Hatırlanacağı üzere, 7...

Baraka İzle-Tartış Etkinliğinde JOKER İzleniyor (+16)

By Nazen Şansal
Baraka Kültür Merkezi’nin her ay ücretsiz olarak gerçekleşen İzle-Tartış etkinliğinde 8 Ocak Cumartesi akşamı Joker filmi izlenilecek. Filmi birlikte izleyip tartışmaya 16 yaşından büyük sinema severler davet edildi. Joker, başarısız bir...

Dune: Sömürülen Bir Çöl Gezegeni – Sezgin Keser

By Kamil İpçiler
Yaşamımızı devam ettirebilmek ve de kolaylaştırmak için dünyamızın doğal kaynaklarına ihtiyacımızın olduğu ne kadar belirgin bir gerçekse, bu kaynakları elde edip büyük ekonomik ve politik çıkarlar kazanmaya çalışan ülkelerin ve...

Argasdi’nin 64. Sayısı “AKIL SALDIRI ALTINDA: SAPERE AUDE” Dosya Konusu ile Çıktı

By Zekiye Şentürkler
Baraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 64. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, dizi/sinema, dergi/kitap feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “AKIL SALDIRI...

Baraka Okuma Grubu Gürkan Uluçhan’ın “Ahna Kitabı”nı Okuyor

By Nazen Şansal
Haftada bir gün toplanan ve birlikte kitap okuyarak sohbet eden Baraka okuma grubu, yerli yazarlarımızdan Gürkan Uluçhan’ın “Ahna Kitabı”nı okumaya başlıyor. Novella türündeki eser, dili olanların konuşmadığı, dilsizlerin anlattığı hikâyelerden...

Karanlığın En Koyu Anında Mücadele Işığı Yakan Kadınlara – Emel Karagözlü Cicibaba

By Zekiye Şentürkler
Yaşamak için en temel gereklilik nefes alabiliyor olmaktır. Fakat nefes alabilen her canlı yaşıyor diyebilir miyiz yoksa aslında bunun için başka şeylere de ihtiyaç duyar mıyız? Dünyanın birçok farklı noktasında...

İZLE-TARTIŞ ÇOCUKLARI ÇAĞIRIYOR

By Pınar Piro

COCUKFILMI1

COCUKFILMI2Baraka Kültür Merkezi’nin her ay gerçekleştirdiği İzle-Tartış etkinliği bu kez çocuklar ve yetişkinlerin birlikte izleyeceği iki kısa animasyon filme yer veriyor. Aralık ayının ilk Cumartesi akşamı gerçekleşecek olan etkinlikte 2011 yapımı “Şirinler; Bir Yılbaşı Şarkısı” isimli kısa film ve 1982 yapımı “Kardan Adam” isimli animasyon izlenecek. Şirinler: Bir Yılbaşı Şarkısı Film Konusu Mutlu Şirin Yıllar! Şirinler köyünde yeni yıl zamanı! Bu tüm Şirinler için yılın en eğlenceli zamanı demek. Biri hariç: Tabi ki Huysuz Şirin! Huysuz Şirin, yeni yıl ruhuna "hayır" dediğinde işleri düzeltmek Şirin Babanın sihirli iksirine ve üç sihirli Şirine kalır. Acaba Şirinler, köyleri hain Gargamel'in eline düşmeden yeni yıl ruhunun anlamını Huysuz Şirine öğretebilecekler midir? Kardan Adam Film Konusu James, anne-babası ile birlikte yaşayan ama yalnızlık çeken bir çocuktur. Ancak yılbaşından hemen önce bir kardan adam yapan James, kardan adamın canlanmasıyla büyük şaşkınlık yaşar. Sonrasında Noel Baba'yla tanışmak için Kuzey Kutbu'na doğru büyülü bir yolculuğa çıkarlar. 4 Aralık Cumartesi 19:00’da buluşuyoruz Yeni bir yıla girerken, tüm çocukları ve içini çocukluk umudu ile doldurmak isteyen tüm yetişkinleri dernek lokalimize bekleriz. Gösterimin gerçekleşeceği gün tüm mekan dezenfekte edilip maske-mesafe-hijyen kurallarına özenle dikkat edilecektir.

SENİNLE BENİM ARAMDA ENGEL YOK – PINAR PİRO

By Zekiye Şentürkler

263574238_599292228016310_1078442938051333208_n

Bugün, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Yani, dünyanın dört bir yanında engelli bireylere yönelik etkinliklerin düzenlendiği gün. Elbette ki bu etkinliklerden bazıları engelli bireylerin bizzat kendileri için düzenlenirken bir kısım etkinlik de engelli olmayan bireylerin farkındalıklarını artırmak için düzenleniyor. Ve pek tabii ki bu etkinliklerin bir çoğu da sadece reklam amacı ile yapılıyor. Yani birçok organizatör ve katılımcı için 4 Aralık, 2 Aralık’tan farklı olmayacak. Firmalar çalışan işçi alırken engelli bireyleri kabul etmeyecek. Dükkan girişlerinde ve iç mekan düzenlemelerinde engelli bireyler düşünülmeyecek. Restoranlarda müşteriler için braille alfabesi ile menü olmayacak veya hiçbir mağaza işaret dili bilen işçi çalıştırılmayacak mesela. Halkı gözetlemeyi kafasına takmış devlet, görme engelli bireyleri hiçe sayarak oraya buraya mobese direği dikecek, engelli kişinin takip etmesini kolaylaştıracak özel kaldırım taşı kullanmayacak. Her engellinin yasal hakkı olması gereken özel ödenek bir türlü yaratılmayacak. Her okulda engelli öğrenci olma olasılığının çok yüksek olduğu günümüzde, okullara özel eğitim öğretmeni kontenjanı açılmayacak, öğrenci kaynaştırma eğitimden mahrum bırakılacak, üstelik de birçok özel eğitim öğretmeni işsizken. Engel sadece fiziksel düşünülecek ve zihinsel engelli çocuklar çok ağır bir engel yaşamadığı sürece görmezden gelinecek ve aslında zihinsel yetisi olmayan bu öğrenciler tembel diye adlandırılacak. Engelli bireylerin rehabilitasyonunun sağlanacağı merkezler açılmayacak, halihazırda var olanlara ulaşım kolaylaşmayacak, alt yapıları güçlendirilmeyecek. Ve siz, engelliler için engel olmadığını düşünen yetişkinler, belki de kendi çocuklarınızı ayrıştırmaya çalışıp, insanları özelliklerinden dolayı ötekileştirmemeyi öğretmeyeceksiniz. Sınıflara engelli öğrenci kabul etmek lütuf değil. Çocuklarımıza acıma duygusunu değil, insanları olduğu gibi kabul edip birlikte yaşayabilme yetisini kazandırmayı hedeflemeliyiz. İş yerlerine daha ucuz iş gücü olarak gördüğümüzden değil, sadece geçinmek ve kendini gerçekleştirmek için bir işe ihtiyacı olan herhangi bir insan gibi engelli bireyleri de eşit koşullarda çalışan olarak almalıyız. Onların farklı ihtiyaçları olabileceğini kabullenip bunu giderebilecekleri maddi destek ve özel olarak düzenlenmiş mekanlar yaratmalıyız. Özellikle de engelli çocuklar için verilen maddi desteğin, çocuğun yararına kullanıp kullanılmadığını kontrol etmeliyiz. Engelli bireylerin en temel ihtiyacı, toplum içerisinde parmakla gösterilmeden, bakışlar kaçırılmadan, merhamet duygusuyla yaklaşılmadan, ötekileştirilmeden, birey olarak var olabilmek. Yani onların engelleri yaşam kalitelerini olumsuz etkiliyor olabilir ama toplum içinde var olmaları için engel olan insanların onlar için takındıkları tutumdur. Bunun için önce kendi duygu ve düşüncelerimizi yeniden şekillendirmekle başlamalıyız. Engelli bir bireyle karşılaştığımızda, ona geçmiş olsun demekten vazgeçmeliyiz mesela, çünkü geçmeyecektir. Sürekli yardıma muhtaçmışlar hissi yaratmamak için, yardıma ihtiyaçları olup olmadığını sormadan onlar için bir şey yapmamalıyız. Her insanın birbirinden farklı olduğunu aklımızda bulundurarak farklılıklarının sebebini sorgulamayız. Her insan bir engelli adayıdır düşüncemizden biran önce kurtulmalıyız, çünkü engelli olmak bir tercih değildir, dolayısıyla aday olunabilecek bir durum da değildir ve bu düşünce bir korku unsuru haline gelmektedir. Bunların yanında da, sadece bugün değil her gün engelli hakları için birlikte mücadele etmeliyiz. Evde, işte, sokakta, bazen teker teker insanlarla tartışarak bazen de devlet denilen otoritenin sosyal devlet olması için topluca direnerek mücadele etmeliyiz.

25 Kasım’da Sokaklar Haykırdı: “Saray Değil Sığınmaevi”

By Zekiye Şentürkler
Baraka Kültür Merkezi, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde yine sokaktaydı. Kadın Eğitimi Koleketifi’nin çağrısıyla bir araya gelen çeşitli örgütlerin ve kadına şiddete tepkili kişilerin katıldığı eylemde ortak pankart “Kadınlar Yolsullaşmaya, Muhafazakarlaştırmaya, Şiddete Karşı Yürüyor” şeklindeydi. 18.00’de Dereboyu Kumsal parkı girişi önünde toplanan kalabalık ortak basın açıklamasının okunmasının ardından 18.30’da Meclise yürüyerek, cadde boyunca […]

Sağlığınız Yerinde Olsun – Ahmed Hikmet

By Zekiye Şentürkler

sağlıklı yaşam

Bugün yapmanız gereken yarım saatlik yürüyüşü yaptınız mı? Ara öğünlerinizi umarım atlamamışsınızdır. Alkolden uzaklaşıp bitki çaylarına yöneldiğinizi göremesem de bunu yaptığınıza inanıyorum. Peki, en az 7 saat uykunuzu kesintisiz alabildiniz mi? Kısacası sağlıklı yaşam için her gün yapmanız gerekenleri yerine getirdiniz mi? Eğer getirmediyseniz kendinizi sağlıklı hissetmiyor ve çabalamadığınız için pişmanlık duyuyor olabilirsiniz. Eğer yerine getirdiyseniz çabanızı takdir etmenin yanında üzülerek söylüyorum ki bu sistemin içinde tamamıyla sağlıklı bir yaşamınız olamayacaktır. Sağlıklı mıyız? Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bedensel, ruhsal ve sosyal olarak iyi durumdaysak (buradaki iyiyi yeterli olmak olarak düşünebiliriz) sağlıklı bir insan tanımına giriyoruz demektir. Bizi daha sağlıklı kılacak olan günlük faaliyetleri yerine getirmek için dahi, DSÖ’nün belirlediği yeterlilikte olmalıyız. Spor yapmak ve iyi beslenmek fiziksel ve mental olarak bizi güçlü kılacaktır ve gün içinde daha dinç olmamızı sağlayacaktır. Sosyal yönden yeterli olmak insan ilişkilerimizi geliştirecek ve bir işe sahip olabilmemizi ya da bir insan grubuna dahil olabilmemizi sağlayacaktır. Bu gibi örnekler verebiliriz ama sonuç itibariyle sağlıklı olmak hayatın içine daha iyi dahil olabilmemizi ve insana yaraşır bir yaşamımızın olmasını sağlayacaktır. Her insanın sağlıklı olması, hastaysa tedavisinin yapılması ise devlet adını verdiğimiz organizmanın görevidir. Günümüz neoliberal politikalarıyla sağlık hakkımız özelliştiriliyor ve ticarileştiriliyorken bir yandan da sağlıklı olmak insanın kendi bireysel sorumluluğundadır algısı insanlara aşılanıyor. Tabiri caizse, sağlıksız olmak bireysel olarak sorumsuz olmaktır noktasına gidiyor. Seçim sizin, mavi hap mı kırmızı hap mı? Son dönemde sağlıklı yaşam adında bir furyanın patladığının hepimiz farkındayızdır. Sağlığın insanca bir yaşamın parçası olduğundan yukarıda bahsetmiştik. Bu sağlıklı yaşam furyası ise sağlık hakkımızı gasp eden kapitalizmin insanlara dayattığı ve yaptığı her dayatmada olduğu gibi kazanç sağladığı bir alan olmuştur. Bu furyadaki sağlıklı yaşam algısı bizi günlük faaliyetlerimizi yapabilmek için yeterli kapasitede olmaktan öteye her zaman daha sağlıklı olmak için çabalamaya ve yarışmaya yönlendirmektedir. Bu hedef doğrultusunda günde 5 km yürümek, x meyvesi yerine y meyvesini tüketmek ve günlük protein, karbonhidrat yağ dengesine dikkat etmek gibi bir sürü kurallara bağlı şekilde yaşamaya başlıyoruz. Spor yapmadığımız gün kötü hissediyor, cebimizdeki üç kuruş parayı bizi sağlıklı yapacağına inandığımız egzotik ve eksantrik yiyeceklere harcıyor, şekersiz kola yerine şekerli olanı içince kilo alacağımız düşüncesine kapılıyoruz. Hep daha iyisini yapmak anlamına gelen bu takıntıdan ötürü bitmek bilmeyen bir tatminsizlik yaşıyoruz. Her gün sosyal medya hesaplarımızdan takip ettiğimiz spor, yemek vs hesapları ise bu takıntının diri kalmasına ve hatta büyümesine yol açıyor. Günün sonunda sağlıklı yaşam furyasına katılmıyorsak özgür insanlar olarak sağlıksız bir yaşamı seçmiş oluyoruz! Bireyselleşmek sağlıksızdır Günümüz dünyasının çalışma koşullarını şöyle bir gözden geçirelim: Uzun mesai saatleri, dört kişilik bir aileye yetmesi öngörülen ama yetmeyen asgari ücret, ödenmeyen ek mesailer, haftasonu ve resmi tatillerde çalışma, patronların bitmek bilmeyen istekleri, işten atılma korkusu, iş yerinde taciz, mobing gibi sorunlar… Bu sorunların içinde çalışıp gerçek anlamda ne kadar sağlıklı olabiliriz? Bütün gün masa başında çalışan biri akşam iş çıkışında 5 km koştu ya da egzersiz yaptı diye belindeki sıkıntıdan tamamen kurtulabilecek midir? Market alışverişine bütçesi yetmeyen asgari ücretli sağlıklı olmak için yulaf ezmesini nasıl alacaktır? Pazar günleri de çalışan bir işçi takip ettiği fitnesscilerin pazar sabahı sporlarına gıpta ederek nasıl mental olarak sağlıklı olabilecektir? Hastalandığımız zaman paramız olmadığı için tedavi olamıyorsak yediğimiz dragon meyvesinin bize ne faydası olacaktır? Her hakkımızın gasp edildiği, gittikçe fakirleştiğimiz ve emeğimizin sömürüldüğü bu düzende kendimizi sağlıklı yaşam kurallarına ne kadar uydurmaya çalışsak da hiçbir zaman gerçekten sağlıklı olamayız. Eğitimli olmak, sağlıklı olmak, refah içinde yaşamak elinizde deyip insanları bireyselleştiren ve bencilleştiren bu çark içinde hayatımızın üçte birinden fazlasını harcadığımız bu vahşi çalışma hayatından kurtulmadığımız sürece gerçek bir sağlıklı yaşamı elde edemeyiz. Sağlığın yaşamın bir parçası olduğunun ve insanın sağlığına dikkat etmesi gerektiğinin altını çizerken, bizi sağlıksız yapıp, dönüp bize sağlık satan kapitalizmin yaptığı gibi sağlığı hayatın diğer unsurlarından ayırıp bir pazar haline getirmek yerine bütünlüklü, gerçek bir sağlıklı yaşam için çaba sarf etmeliyiz. Brecht’in bir işçinin ağzından bir doktora söylediği şu dizelerle yazımızı bitirelim. “Sırtımızda ki sancı Rutubetten diyorsun, evimizin duvarındaki Lekeler de rutubetten. Peki söylesene: Rutubet neden? Çok çalışıp az beslenmek Zayıf ve güçsüz yapıyor bizi, Senin reçetense Kilo alın, diyor, Bataklık kamışına da Islanma de istersen.”

Yaşamın Tekinsizliği Üzerine – Serap Kedi

By Zekiye Şentürkler

argasdi görsel

Yüz yılı aşkın bir süre önce Sigmund Freud’un literatüre kazandırdığı tekinsiz kavramı Almanca bir kelime olan ‘heimlich’ yani evle ilgili, eve ait olan kelimesinden türeyen ‘unheimlich’ kelimesinden gelir. Tam da etimolojisinde olduğu gibi tekinsiz tekin olandan tekinsiz olana bir geçiş süreci gibi değerlendirilebilir. Tekinsizlik ise tanıdık olanın (ev), tekinsiz, yabancı hale gelmesi, bastırılmış olanın yüzeye çıkması, farklı biçimlerde kendini göstermesi demektir. Freud’un kendi tanımıyla tekinsiz dehşet verici bir ruh halidir. Dehşet verici ruh halini açıklarken sıklıkla karıştırılan korku ve anksiyete kavramlarına da açıklık getirmek ister. Korku her zaman bir nesneyi işaret eder, anksiyete kaygılı olma durumudur ve bizi tehlikeyi beklemeye iter. Oysa dehşet verici olan demek bizi hazırlıksız yakalayan tehlikeli durum olarak ele alınabilir ve bu durumlar her zaman sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan beklenmedik durumlardır. Savaş gibi, Pandemi gibi. Tekinsizlik kavramını farklı boyutlarda inceleyebiliriz ancak yazımın başında az da olsa bu kavramları açıklama ihtiyacım az sonra yaşamın içinden aktaracağım hikâyelerde tekinsizlik kavramını psikolojik açıdan daha net ve anlamlı bir kavram haline getirmek içindir. Tekinsiz kavramıyla tanışmam iki yıl önce cezaevi stajı yapmaya başlamamla oldu. Olguya etik ihlal olmaması açısından yüzeysel olarak değineceğim. Söz konusu 18 yaş altı bir ergen. Kendisi çok iyi bilinen bir çocuk yurdunda kaldığı sırada bir anda beliren aile, çocuğu yanına almak ister ve çocuğun da onayıyla yurt çocuğun çıkışını verir. Hiç anne babasıyla yaşamamış olan bu çocuk, ergenlik döneminden sonra tanıştığı bu kişilerle yabancıdır aslında. Haliyle onlarla başlayan yeni yaşamına adapte olamaz ve evden kovulur. Tekrar kapısını çaldığı yurt ise ailenin ve kendisinin imzasıyla ayrılmış olma durumunu öne sürerek çocuğu geri kabul etmez. kktc’de başka da seçeneği olmayan bu çocuk, dışarıdaki yaşamda kendini var edebileceği, güvende olabileceği bir yaşam alanı bulamayışından suça itiliyor ve en sonunda hapishaneye düşüyor. Serbest bırakıldıktan sonra da suç işlemeye devam eder çünkü tek ailesi gardiyanlar, psikologlar, tek yaşam alanı ise cezaevidir. Çünkü hapishane bilindiktir dışarısı ise tekinsiz. İçerisi ve dışarısı, bilindik olan ve tekinsiz ikilemleri dışında pandemi döneminde bu tekinsizliğin başka bir örneğini toplum olarak deneyimlemiş, gözlemlemiş fazlasıyla da eleştirmiş bulunduk. Salgının ilk patlak verdiği sırada marketlerde yağmalarcasına alışveriş yapılmış hatta büyük marketlerdeki izdiham görüntüleri sosyal medyada çok tepki görmüştü. İlk başta söz ettiğim tekinsizlik kavramının kapsadığı ‘bastırılmış olanın yüzeye çıkması’, ‘bilinenin yabancılaşması’ durumu da bu örnekte karşımıza savaş görmüş neslin/nesillerin çocukları olarak çıkmaktadır. Bir nesil düşünün ki savaş durumunda yaşanan kaybetme, imkânsızlık ve yoksulluk hikâyeleriyle büyümüş. Bir toplum düşünün ki hafızasına savaşın neden olduğu travma ilmek ilmek işlenmiş. Biz bu önceki savaş hikâyelerinin başrollerinde olmasak da annelerimiz, babalarımız, nenelerimiz, dedelerimiz öyleydi. Bu bağlamda herkesin tüketim toplumu ve doyumsuz olmakla bağdaştırdığı –bazı noktalarda ilişkilendirilebilir olsa da- bu izdiham görüntüleri dikkatli bakıldığında tekinsizliğin getirdiği travmatik bir tezahürdür çünkü gelişen yeni durum (ör; salgın) belirsizdir, bilinmezliklerle doludur. Her iki örnekte de bireyin kontrolü dışında gelişen bir durum vardır ve bu durum içerisinde özne kontrol yetimini yitirmiştir ve çaresizdir.  Bu bağlamda örnekler çoğaltılabilir ama bunca belirsizlik içinde ne yapmalı? Yaşam içerisinde kontrol yetimini yitirmiş, aynı çemberin içinde dönüp duran bireyler olarak oturup kalmalı mı? Öz yeterlilik bilincimizi zedeleyen durumların sürekliliği -mesela seçimlerin manipüle edilmesi, baskılanmalar vs. uzun vadede bizi duyarsız, direniş göstermekten kaçınan bireyler olmaya iter. Öz yeterlilik bilinci bu denli zedelenmiş bir toplumun yetkiyi başkasına bırakması, söz sahibinin kendisi değil başkası olması durumu artık daha konforludur. İşte bu noktada kendimizi sorgulamaya başlamamız gerekir. Bizi konfor alanımıza iten şey her zaman kötü olma koşulu taşımasa da bizi orada kalmaya zorlayan her durum kötüdür. Çünkü yaşamın içinde var olabilmenin, yaşamımızın devamlılığını sağlamanın en önemli koşullarından biri beslenmek kadar, üremek kadar büyümektir de aynı zamanda ve ne yazık ki konfor alanında büyüme olmaz. Bireysel olarak da sosyal olarak da büyüyebilmenin ortak koşulu da konfor alanlarımızı terk etmektir. Sizce de çocuklardan suçlu yapan, bizi yoksulluğa mahkûm eden, savaşı güzelleyip ayrıştırmacı, ötekileştirmeci zihinlerin karşısında sizce de artık inisiyatifi ele almanın, konfor alanlarımızdan çıkmanın, direnişi büyütmenin zamanı gelmedi mi?

Doğa İnsansız da Yaşar Ama İnsan Doğa Olmadan Yaşayamaz – Nazen Şansal

By Zekiye Şentürkler

957049

Yaz aylarındaki yangınlardan sonra, doğanın halini en iyi anlatan ifadeler şunlardı: “Elimizde hastalıkla tükenmiş bir bedenin iskeletine benzer bir şey var; bereketli yumuşak toprak tamamen yok olmuş ve yeryüzüne yalnızca deri ve kemik kalmış. Dağlar bugün de izlerini görebileceğimiz geniş ağaçlarla doluydu. Toprak; … suyun aşağıdaki vadilere akmasını ve dört bir yanda nehirler ve kaynaklar oluşturmasını sağlayan yağışlardan nasipleniyordu.” Bu satırların yazarının günümüzde yaşayan bir çevreci olduğunu düşündüyseniz çok yanıldınız. MÖ. 400’lü yıllara ve Platon’a ait! Ekoloji sorunlarının, bugünkünden farklı içerik ve derecede olmakla birlikte binlerce yıl önce de var olduğunu anlatmak için size bu küçük şaşırtmacayı yaptım. Bir de günümüzden bir alıntı yapalım… Dünyanın en meşhur iklim bilimcisi James Hansen’e göre: “Dünya gezegeni, canlılar, uygarlığın geliştiği dünya, bildiğimiz iklim çizgilerine ve sabit kıyı şeritlerine sahip dünya, yakın tehlike altındadır... Ürkütücü sonuç, fosil yakıtların kullanılmaya devam edilmesi halinde, yalnızca gezegendeki diğer milyonlarca türün değil bizzat insanlığın da hayatının tehlikeye gireceğidir. Ve zaman çizelgesi düşündüğümüzden daha kısadır.” Peki neredeyse neolitik çağa kadar uzanan çevre sorunları, ne oldu da günümüzde insanlık için bir ölüm-kalım meselesine dönüştü? Geçmişten günümüze doğa ile ilişkimiz İnsan başlangıçta doğa karşısında güçsüzdü ve ona bağlıydı. Fakat zamanla bu ilişki, insanın çevreyi denetlemesi ve hatta çevre üzerinde egemen olması yolunda değişti. Eski çağlarda bilimin amacı doğanın düzenini anlamak ve onunla uyum içinde yaşamaktı. Dünyanın yaşayan bir organizma ve besleyen bir ana şeklinde düşünülmesi, insanların eylemleri üzerinde dizginleyici bir unsurdu. Rekabetin ortaya çıkması ve kapitalizmin gelişmesi ile doğayı koruyacak etik sınır da ortadan kalktı. Kentleşme ve teknolojideki ilerlemeler, insanın doğayı daha fazla işlemesine vesile oldu. Tek tanrılı dinler de insanın doğanın efendisi olduğu fikrini besledi. Sanayi devrimi ve kitlesel üretime geçilmesi ise dönüm noktası oldu. İnsan faaliyetleri ile çevreye verilen zararlar, doğanın kendini yenileyebilme yeteneği (taşıma kapasitesi) sayesinde başlangıçta fark edilmedi. Ancak zamanla, çevreye bırakılan kirlilik nicel ve nitel olarak arttı ve insan sağlığını tehdit eder noktaya geldi. Buna, 1952 yılında Londra’da meydana gelen ve 4000 kişinin ölümüne yol açan hava kirliliği örnek verilebilir. Çevre felaketlerinin çoğalması nedeniyle, 1960’lı yıllar, duyarlılığın başladığı ve yoğunlaştığı zaman dilimleri oldu. Çöllerin yayılması, ormanların yok olması, toprak erozyonu, asit yağmuru ve kentlerde hava kirliliği gibi kaygılar, 1970’lerden itibaren uluslararası gündeme girdi ama sorunlar bitmedi. 1980’lere gelindiğinde, insan faaliyetlerinin gezegen çapında bir bozulmaya yol açtığı açıkça görülmüştü. Üstelik öncekilere ek olarak bu sefer, ozon deliği, küresel ısınma, biyoçeşitliliğin azalması gibi tüm insanlık için hayati sorunlar da ortaya çıkmıştı. “Kriz” neden şimdi? Bazı düşünürlere göre günümüzde, gezegenimizin en büyük sorunu nüfusun çok fazla olması ve sürekli artmasıdır! Nüfusun arttığı doğru olmakla birlikte çevre-ekoloji sorunlarını açıklamak için sadece nüfusu öne sürmek yanlıştır, Malthusçuluktur. Nüfusun, halkın kullandığı geçim araçlarından daha hızlı geliştiğini ve yoksulluğunun, sömürü nedeniyle değil, nüfusun hızlı artmasından dolayı meydana geldiğini iddia eden İngiliz ekonomist Malthus’un (1766-1834) görüşleri Marksizim ve tarih tarafından yanıtlanmış, yanlışlanmıştır. Sorun, nüfus sorunu değil küresel adalet sorunudur. Bazı mistik ekolojistler ise günümüzdeki teknolojinin doğaya daha fazla ve daha hızlı zarar vermesini sebep göstermektedir. Oysa teknoloji, kimin elinde ve kimin hizmetinde olduğuna göre doğa ve insanlık için yapıcı veya yıkıcı olabilir. Bugün doğayı sömürüp “hastalıkla tükenmiş bir bedenin iskeletine” benzeten şey; büyümede sınır tanımayan, kâr odaklı bir iktisadi sistemde yaşamamızdır. Yeşil kapitalizm imkânsızdır Kapitalizm, kendi genişlemesinde hiçbir sınır tanımaz; ne bir bütün olarak ekonomide, ne zenginler tarafından istenen kârda, ne de şirketlerin daha fazla kâr elde etmesi için insanları yönlendirildiği sürekli artan tüketimde… Büyüme geçici bir süre için bile durursa sistem krize girer. Dolayısıyla kapitalizmde çevre ve doğa, insanların diğer türlerle birlikte yaşamak zorunda olduğu, belli sınırları olan bir yer değil, iktisadi genişleme sürecinde sömürülmesi gereken bir yerdir. Bu sebeptendir ki; şirketler ve onların yandaşı hükümetler, petrol, gaz ve başka madenler gibi doğal kaynaklara erişimi ve denetimi sağlamaya çalışırlar, bunun için savaşlar çıkarırlar. Ancak doğası gereği büyümek ve genişlemek zorunda olan bir sistem, sonunda kısıtlı doğal kaynaklar gerçekliğiyle yüzleşecektir. Yeryüzü, yüzlerce yıldır hayatın yeniden üretilmesi için çalışan bir ekosistemdir. Bugün ise kapitalizmin sosyo-ekonomik sistemi öyle bir boyuta ulaşmıştır ki temel gezegensel sınırları zorlamakta, karbon döngüsü, ormanlar, okyanuslar, kısacası yeryüzündeki tüm ekosistemler gözle görünür bir düşüş yaşamaktadır. Mevcut sistemin doğasında işleri yoluna koyabilecek bir nitelik yoktur, bunun için toplumun dibinden başka güçlere ihtiyaç vardır. İklimi değil sistemi değiştir! 2020’ye Avustralya’daki orman yangınları ile girmiştik, 2021’de Pandemi’nin vurduğu darbeye bir de Türkiye, Yunanistan ve Avrupa'nın bazı bölgeleri ile Kuzey Amerika'da yaşanan yangınlar eklendi. Ülkemizde de canımız, ciğerlerimiz yandı ama hâlâ daha bir yangın helikopteri alınmadı. 2021 Ağustos ayında Birleşmiş Milletlere bağlı bilim insanları “İnsanlık için kırmızı alarm” olarak nitelendirilen bir rapor yayımladı. Rapora göre, gazların atmosfere salımının devam etmesi sonucu 10 yıldan biraz fazla bir süre içinde önemli bir sıcaklık sınırı aşılabilir, ayrıca, bu yüzyıl sonunda deniz seviyeleri 2 metreye kadar yükselebilir. Bu yeni rapor aynı zamanda bugüne kadar deneyimlediğimiz ısınmanın, yüzyıllardan bin yıllara kadar sürecek bir zaman diliminde geri dönüşü olmayacak şekilde gezegenimizde değişiklikler yaptığını da ortaya koyuyor. Okyanuslar ısınmaya devam edecek ve daha asidik hale gelecek. Dağ ve kutup buzulları on yıllar veya yüzyıllar boyunca erimeye devam edecek. Dünyadaki hemen hemen her devlet, 2015 Paris İklim Anlaşması'nın hedeflerine uymayı kabul etti ancak bu gibi anlaşmalar tıpkı Kyoto Protokolü gibi işlevsiz kalıyor ve yeni karbon piyasaları yaratmaktan öteye gidemiyor. Çünkü sorunu yaratanlar, iklimi değiştirmek için ufak tefek pansumanlar yapsa da sistemi değiştirmeye yanaşmıyor. “Doğa insanın organik olmayan bedenidir” diyordu Marx. Şimdi, çolak veya kötürüm kalmamak için bedenimize sahip çıkmanın tam zamanı.   Not: Argasdi sayı 48 (ÇevrEkoloji dosyası) sayfa 6’da yer alan “Kızıl-Yeşil Bir Perspektif: Ekososyalizm” başlıklı makale, bu yazının tamamlayıcısı olarak okunabilir.  
❌