One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Baraka’dan Sokak Tiyatrosu: Mobese’ye NObese!

By Nazen Şansal

77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o

Baraka Tiyatro Ekibi, şehrimize yerleştirilmeye başlanan Mobese kameralarına NObese demek, gözetim toplumunun yaratacağı baskı ve sakıncalara dikkat çekmek ve gözetleme kameralarını toplumda tartıştırmak amacıyla 16 Kasım Cumartesi günü saat 14:14'te Sarayönü'ndeki Mobese direği altında sokak tiyatrosu oynayacak. "Gözeklen da gözetlenin" adlı oyun Sarayönü'nden sonra 15.00'te Lokmacı'da ve Selimiye Meydanı'nda da sokaklanacak. Özgürlükten yana olan tüm tiyatro severler davetlidir... 77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o Başlıyooor! Başlıyooor! Baraka Tiyatro Ekibi’nin “Gözeklen da gözetlenin” oyunu başlıyooor! Gözlerinizin önünde, Göz göre göre dikilen Mobese direklerine Demek için NObese, Elemtere fiiiş, kem gözlere şiiiş niyetine Başlıyooor! Emir geldi büyük yerden Kameralarsa askerden Protokoller imzalandı Bütün meclis onayladı Güya sağlamak için güvenliği Sağcısı solcusu kaldırdılar ellerini: “Kabul!” Büyük hırsızlar otururken rahat koltuklarında Küçük hırsızlar kaçarken memleketten ellerini kollarını sallaya sallaya Kol gezinirken sokaklarda taciz, şiddet, istismar Suçları önliyecekMİŞ  bu kameralar! Diktiler bu direkleri Gözetlemek için hepinizi Şşşşş! İzleniyorsunuz Çıkarmayın sesinizi  

Heyecanımı Besle – Halide Erkıvanç

By Nazen Şansal

foto (1)

Argasdi derginizin 56. sayısından bir tiyatro yazısı...

foto (1)

Asırlardır toplumların hayatına dokunan, yaşamlarından izler taşıyan ve insanların ruhuna hitap eden bir sanat faaliyeti, tiyatro... Gelişmişliğin sembolleri arasında yer alan, ortak bir emeğin insanda toplanıp vücut bulduğu sanatsal bir üretim... İnsanların sanata olan açlığı, her çağda kendisini göstermekle kalmayıp sanatsal üretime de yol açıyor. Yine de ilerlemenin ve üretimin önündeki o her dönem kendisini gösteren karşıt güçler, otoriteler veya insanlar hâlâ var. Ortaçağ’da tiyatro gösterileri yasaklanmış olduğundan, tiyatro ile ilgili düşünce de üretilememiştir. Yalnızca okullarda Latince öğrenimine bağlı olarak okutulan Latin ozanlarının oyunları bilinmekte, yazınla ilgili incelemelerde bu oyunların özelliklerinden söz edilmektedir. Öte yandan din adamları, halkın tiyatro sevgisinin içten içe yaşadığını gözlemledikleri için, her fırsatta bu sanatı suçlamış, tiyatronun zararlı etkilerine karşı uyarılarda bulunmuşlardır. Ortaçağ’da tiyatro düşüncesi, tiyatroyu suçlama biçiminde gelişir. Bunlar insanı hayrete düşürse ve sadece geçmişte kalmış yasakçı zihniyetler olarak görülse de, aslında öyle değil. Tamam bugün belki tiyatro yasak değil ama ne kadar özgür? Sözümüz, sahnemiz ne kadar bizim? Saint Augustine, trajik sahne oyunlarının ayartıcı olduğunu, ruhu tuzağa düşürüp yozlaştırdığını söylemiş, bazı heyecanları kurutacak yerde beslediğini söyleyerek tiyatronun sakıncalarını belirtmiştir. Ve ben söylediği bu sözle tiyatroyu neden bu kadar çok sevdiğimi ve herkesin neden özgür tiyatroyu savunması gerektiğini keşfettim. Heyecanımı beslemesi; bu bitmek bilmeyen coşkumu, heyecanımı, bir şeyler anlatmak, öğrenmek arzumu tiyatroya borçluyum. Sonra düşündüm benim bu kadar heyecan duyduğum, beni bu kadar mutlu eden bir şey nasıl olur da geçmişten günümüze kadar bütün otoriteleri rahatsız eder? Bence sebeplerimiz aynı; tiyatro, dayanışmayı öğretir, düşünceyi eyleme sokma yeteneğini geliştirir, düşünerek, yorumlayarak okumayı öğretir, toplumun kişiliği ezmesini önler. Özetle otoriteler, özgür tiyatroları ve izlediğini anlayabilen tiyatro severleri istemezler. Peki biz ne istiyoruz? Seyirci içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluluğu vardır. Bundan on yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: "Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısında bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının yarattığı harikalar ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin dilemektedirler."  Shakespeare'in Hamlet'te dediği gibi, sahne "çağının aynası ve kısaltılmış tarihi"dir. Bunun için de sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yorumlayıp yansıtabildiği anda önemli bir araçtır. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan, kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve doğruyu yadsımadan görevini yapmalıdır. Bırakın tiyatro görevini yapsın, özgürce sözünü söylesin, bizi uyandırsın, ayağa kaldırsın, önce sesimiz olsun sonra hep beraber ses olalım. Bir de şu gerçeği hiç unutmayalım: Devlet ödenekli tiyatrolar, hükümetlerin değil, devletin tiyatrosudur. Devlet ise halkındır, hükümetlerin değil.   Halide Erkıvanç halideerkivanc0@gmail.com   Kaynaklar: Ülkenin Kalkınmasında Tiyatronun Rolü - Özdemir Nutku Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi- Sevda Şener Uygulamalı Tiyatro Eğitimi- Yılmaz Arıkan  

SOL ANAHTARI PAZAR GÜNÜ LEFKE’DE ÇALACAK

By Mehmet Adaman

FB_IMG_1573305309304

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, 10 Kasım Pazar günü Lefke Hurma Festivali kapsamında saat 15.00'te konser verecek.

Dijital Dünyada Cinsiyet Eşitsizliği – Pınar Piro

By Nazen Şansal

dijital cinsiyet eşitsizliği

Argasdi dergimizin 56. saısından FeministİZ  makalemiz... dijital cinsiyet eşitsizliği Teknolojinin bu kadar geliştiği çağımızda, merak ettiğimiz her şeye ulaşmak artık saniyelik bir kolaylıkta. Elimizin altındaki küçük dikdörtgen kutular, ilgi duyduğumuz/duymadığımız herşeyi bize sunacak şekilde tasarlanmış. Öyle ki, çocuklarımızın çoğu kitapların da değerli olduğunu idrak edebilmiş değil. Ailemizde pişen yemekleri artık büyüklerimizden aldığımız tariflerle değil, internetten araştırdığımız şekliyle hazırlıyoruz. Yol tarifi aldığımız haritaların ömrü neredeyse bitmek üzere. Günümüzde isteyip de ulaşamayacağımız bir bilgi kalmadı. Yaşadığımız yüzyılın bizlere artıları olan bu gelişmeler, gelecekte çok yetersiz kalacak, bunun da farkındayız ve belki de bundan ürküyoruz hatta. Çünkü bu hızlı gelişim, teknolojiyle bu kadar haşır neşir olan büyük bir kesimin sadece uzaktan izlediği bir süreç. Dijital dünyanın insanlığa sunduğu imkanları tamamen olumsuzlayamayacağımız gibi top yekün doğru kabul etmek de doğru değildir. Örneğin insanlığın yerine makinelerin geçtiğini düşünebilir miyiz? Dijital öğretmenler, mahkemede dert anlatmaya çalıştığımız dijital hakimler, iş başvurumuzu değerlendiren dijital sistemler nasıl olurdu mesela? Birçok sebep olsa da en etkili sebeplerden biri, teknolojik nimetlerden tüm dünya halklarının aynı şekilde faydalanamaması gerçeğidir. Tüm ülkelerin aynı teknolojik altyapıya sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da aynı ülkede yaşasalar da tüm çocukların teknolojiden eşit bir şekilde faydalanabildiğini? Dijital hayatta kadınlar Yapılan araştırmalar, ataerkil düzenin kız çocukların dijital becerilerini de engellediğini gösteriyor. Çünkü teknolojik konular erkek ilgi alanı olarak algılanıyor ve bu da kızların ilgi duyma eğilimini düşürüyor. 1990’larda yapılan araştırmalar, odasına bilgisayar konulan erkek çocuk sayısının kız çocuklarının iki katı olduğunu gösteriyor. Bu durum da, gelecekte teknolojiyle ilgilenme anlamında, daha en baştan bir avantaj/dezavantaj konumuna dönüşüyor. Yine bazı araştırmalar gösteriyor ki, eğitimin ilk yıllarında kızlar bilgisayar derslerinde erkeklerden daha başarılı, ancak üniversiteye gelindiğinde bilişim teknolojileri ile ilgili bölümlerde okuyan kızların sayısı erkeklere oranla çok azalıyor. Dijital yazılımların yaratıldığı ortamlarda da kadınların varlığı hiç de tatmin edici sayıda değil. Teknolojide de daha çok kadın Evet, gerçekten de teknolojide daha fazla kadın istiyoruz, ama uzaktan kumandalı bir kutuya hapsedilmemiş halde. Bizim olması gerektiğini düşündüğümüz kadınların adı Siri, Alexa veya Cortana değil. Kadınların sesini telefona verdiğimiz komutları yapan ya da sorularımızı cevaplayan, bize gideceğimiz yolu tarif eden sesler değil, teknik ve bilimsel araştırmalarda açıklamalar yapan, yazılımların geliştirilmesinde politika yürüten sesler olmasını istiyoruz. Ses asistanlarının kadın sesi ile konuşuyor olması da tesadüf değildir. Şirketler bunu yaratmadan önce testler yaptıklarını ve müşterilerin etkili bir kısmının kadın sesi duymayı tercih ettiklerini açıklıyorlar. Ancak bir çok araştırma da insanların yetkili açıklama dinlerken erkek sesi, yardım alırken kadın sesi duymak istediklerini açıkça gösteriyor. Ve tabii ki de amacı kar elde etmek olan şirketler, tercihini karşı cinsten yana yapan kesimi ciddiye alma yönünde kullanıyor. Ses asistanlarındaki sesin kadın sesi olarak tercih edilmesinin sebebi kimi zaman kadının “çocuk yetiştiren” sevgi dolu bir ses olmasına atıfta bulunurken, kimi zaman da kadınların “yardımcı kişiler” olmasına atıfta bulunuyor. Hatta bazı erkekler, bir kadından yol tarifi almak istemedikleri için, navigasyon cihazında seçim şansı varsa eğer, erkek sesini tercih ediyorlar. 1990’lı yıllarda kadın sesinden talimat almak istemeyen sürücülerin şikayetleri nedeniyle BMW 5’ler Amanya’da geri çağrılmış. Japonya’daki borsa sistemlerinde hisse fiyatları kadın sesiyle bildirilirken, işlem onayını veren ses erkek. Sesin cinsiyeti olur mu? Kadına, erkeğe ya da farklı cinsel eğilimlere sahip insanlara atfedilen kimlikler, cinsiyet ayrımcılığının ya da eşitsizliğinin en büyük nedenleri arasında. Kültürden kültüre değişse de kadınların ya da erkeklerin toplum ve aile içerisindeki görevleri daha doğmadan veriliyor. Yeryüzünde cinsiyete dayalı ayrımcılığın yaşanmadığı bir kültür neredeyse yok. Tüm bu söylediklerimize, günümüzün en gelişmiş yapay zekâ yazılımlarına sahip olan sesli asistanlar da dahil. Asistanların hepsi kadın sesinde duyuluyor. Bir grup dilbilimci, mühendis ve ses uzmanı tarafından geliştirilen Q, cinsiyete dayalı ayrımcılığın sonunu getirme, hatta bunun teknolojik olarak önüne geçme amacı taşıyor. Q’nun yapımcıları, eşit oranda kadın, erkek ve eşcinsel 4600 insanın sesini kaydederek Q’nun sesini oluşturdular. Yapay zekânın ilk sürümü test için bir grup katılımcıya dinletildi. Katılımcıların %80’i asistanın bir kadın sesine sahip olduğunu söylediler. Her ne kadar her cinsiyetten eşit oranda ses bulunsa da Q’nun %80 oranında kadın sesi olarak karşılanmasının bir nedeni vardı. Sesli asistanlar, insanların aklında kadın sesine sahip olan yapay zekâlar olarak kodlanmışlardı. Peki neden? Cevap basit; ses asistanı yaratan şirketlerin bilişim teknolojileri birimlerindeki ekip elemanları neredeyse hep erkek. Erkek ağırlıklı ekipler tarafından geliştirilen ses asistanlarının sesinin hatta espiri anlayışının dahi itaatkar kadın hizmetkarlar olması gayet doğal. Ancak bu değişmeli. Neden mi? En basitinden, erkeklerin eğer kadınlara sözlü tacizde bulunurlarsa kibar bir şekilde alttan alınmayacakları gerçeğini yeniden hayata geçirebilmek için. Kadınların yardımcı kişiliklerinden sıyrılabilmeleri için. Kadınların da yönetebileceği, hayata yön verebileceğinin tam kabulü için. Peki bunu kim yapacak?...   Pınar Piro pınarpiro@gmail.com *Bu yazıda Bilim ve Gelecek dergisi Temmuz 2019 sayısında yer alan, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Ses Asistanları makalesinden faydalanılmıştır.  

“12 Yıllık Esaret” ve Devam Eden Kölelik – Serap Kızıl

By Nazen Şansal

IMG_2918

Argasdi dergimizin 56. sayısından bir film değerlendirmesi...

IMG_2918 “12 Yıllık Esaret”, 1800’lerin sonunda, New York’ta yaşayan Solomon Northup’ın kaçırılıp, köle olarak satılması ve 12 yıl süren kölelik yaşamı üzerine çekilmiş biyografik bir film. Hayatını müzisyen olarak, iki çocuğu ve eşiyle özgür bir şekilde sürdüren Solomon Northup, iki kişi tarafından kandırılmış ve bir günde hayatı alt üst olmuştur. Başından sonuna kadar kendinizi başrolün yerine koyacağınız bu filmde, ırkçılık, şiddet, işkence, çaresizlik, kabullenme ve hayata tutunmak için gösterilen tüm mücadeleyi derinden hissediyorsunuz. Ayrıca gerçekçi ve sert yaklaşımıyla, seyri zor ve duygusal açıdan yıpratıcı bir film... Yalnızca “özgürlükler ülkesi” Amerika’nın değil, dünya tarihinin kara lekesi ve utanç kaynağı olan köleliği anlatan bu filmde; köle sahibi beyazların sapkın zihinlerine odaklandığınızda, bir insanın mal gibi görülüp ona sahip olma düşüncesinin akli dengeleri nasıl bozduğunu görüyorsunuz. Kölelerine iyi davranmakla övünenler veya vicdan azabı duyduğunu itiraf edenler dahi, var olan sisteme uyum sağlayarak bu sapkınlığın bir parçası olduklarının farkında değiller ne yazık ki. Köle olarak doğup büyüyenler özgürlüğün ne demek olduğunu bilmedikleri için büyüdükleri çember içerisinde öğrenilmiş çaresizlik örneği göstermektedirler. Solomon Northup’ı diğer kölelerden ayıran en büyük özelliği ise yaşamının ilk yıllarında köleliği bilmemesi... Özgür yaşantısında sadece müziği ve ailesiyle ilgilenen Solomon’un, halkının köle olarak yaşam sürmesi her ne kadar onu rahatsız etmese de, ardından köle olması ironik ve hikayeye mücadele anlamında katkısını gösteriyor. Beyaz perdede gördüklerimizi ve hissettiklerimizi birebir yaşarken; aynı anda bizden çok uzakmış gibi gelse de, aslında hepimiz kapitalist sistemin modern köleleriyiz. Filmde, sahibinden korktuğu için ağzını açamayan, hakkını arayamayan, her söylenileni yapmak zorunda olan kişiler, şiddetle ve belki de ölümle yüz yüze gelmemek için sahiplerinin istediği şekilde, karın tokluğuna, insani olmayan şartlarda kölelik yaşamını sürdürüyorlar. Film bittiğinde; “Tüm bunlara ne gerek vardı!” “İnsanlar birbirlerine nasıl bu kadar acımasız olabildiler?” diye sorduruyor insana. Özellikle Northup’ın şu sözü her şeyi özetleyecek bir biçimde: “Ben hayatta kalmak değil, yaşamak istiyorum.” Solomon Northup’ın 1853 yılında yazdığı ve kendi hikayesini anlattığı romanından uyarlanan film, 2014 Oscar ödüllerinde En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazanmıştır. Senaryosu sağlam, müziklerin, yönetmenliğin ve oyunculukların tek tek iyi olduğu bu film, aldığı ödülleri sonuna kadar hak etse de bu ödüllerin verilme nedenlerinden birinin de “günah çıkarma” olduğu düşünülebilir.

Serap Kızıl srpkzl90@gmail.com

Baraka Tiyatro Kampı Gerçekleştirildi

By Nazen Şansal

3

 

 2

Baraka Kültü Merkezi, Lapta Gençlik Kampı tesislerinde, 2 gün süren bir tiyatro kampı gerçekleştirdi. Derneğin bünyesinde faaliyet yürüten hem yetişkin hem de liseli gençlik ekiplerinin katıldığı kampta eğitici ve eğlenceli bir program yer aldı. 25 tiyatroseverin bir araya geldiği kamp, oyunculuk atölyeleri, drama ve doğaçlama çalışmaları, dans, tirat ve oyun okuma, film izleme ve tartışma gibi etkinliklerle dolu dolu geçti. Sol Anahtarı müzik grubu elemanları da kampa katılarak ses, kulak eğitimi ve şarkı söyleme konusunda bir atölye gerçekleştirdiler. Baraka Tiyatro Ekibi, toplumsal meselelerle ilgili sokak tiyatroları ve sahne oyunları ile seyircisiyle buluşmak üzere çalışmalarına devam ediyor. 5 4 9 19 17 14 11 20 6    

İzle-Tartış’ta Hayat Treni İzlendi

By Pınar Piro

ht1

ht1Baraka’nın kesintisiz devam eden İzle-Tartış etkinliği kapsamında, 2019 bahçede sinema gecelerinin sonuncusu Hayat Treni filmi ile gerçekleştirildi. Ekim ayının ilk cumartesi akşam seyrettiğimiz Hayat Treni filmi bizlere, ikinci paylaşım savası sırasında yerlerinden edilen insanları, onların hayatta kalmak için vermiş oldukları haklı ve trajik/komik hikayesini anlattı. Film sonrası gerçekleştirdiğimiz sohbette savaşın görünen yüzüyle yaşattıklarının yanında görünmeyen yüzünün de olduğu buna ilaveten aslında var olan ancak “görünmeyen” insanlara yani; azınlıklara yaşattıkları da ele alındı. ht2Yapılan keyifli sohbetin ardından Kasım ayı filmi için öneriler bölümüne geçilerek öneriler arasından Der Verdingbub filmine karar verildi.   Bu filmde, Max bir çiftçi ailesinin çiftlik işlerinde çalıştırmak üzere evlatlık aldığı bir yetimdir. Üvey ailesi Max'a adeta bir köle gibi davranırken, evin öz oğlu ise onu aşağılamak ve yetim olduğunu başına kakmak için hiçbir fırsatı kaçırmamaktadır. Akordeon çalmak Max'ın kendine has bir özelliğidir. Kasabanın yeni öğretmeninin Max ile ilgilenmeye başlaması zaten kötü olan durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir. Max'ın çiftlikte çalışan Berteli ile kurduğu dostluk, tüm bu sıkıntılara dayanabilmesini sağlayan tek şeydir. Max onunla, çiftlik aletlerinin bile saf gümüşten olduğu bir dünya hayal etmektedir...   Bu hayal ile birlikte, Max’ın hikayesini konu alan bu filmi gelin birlikte izleyelim. 2 Kasım Cumartesi akşamı 19.00’da başlayacağımız etkinliğimize herkesi bekliyoruz…    

Ersin Tatar Eski Barakacıdır!

By Baraka Kültür Merkezi

BarakaErsin

  BarakaErsin                             Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın özünde “Bütün savaşlar ölüm getirir.” gibi temel bir mesajı olan ve oldukça yerinde bulduğumuz açıklaması sonrası, Türkiye basınına demeç veren Ersin Tatar’ın “Maalesef yaptığı açıklama marjinal grupların etkisinde yapılmış biraçıklamadır… Biz o tarafın kalabalığına Barakacılar diyoruz. Adı Türk, kendileri farklı bir ırk. Bazı Emperyalist güçler de bunları destekliyor” ifadelerini kullandığını öğrenmiş bulunuyoruz.   Öncelikle işbirlikçi siyasetin yıllardır birilerini Ankara’ya hedef göstermek ya da ilgili kişinin sağ cenahtan tepki görmesini sağlamak amacıyla “Bu Barakacıdır.” demesi artık bütün halkımızın aşina olduğu bir durumdur. Bu bağlamda derneğimizle aynı mücadele alanlarında bulunmak dışında hiçbir ilgisi olmayan gazeteciler, sanatçılar ve sendika yönetimleri yıllardır “Barakacı” diye hedef gösterilmektedir. Ancak son dönemde iş iyice çığırından çıkmıştır. Geçtiğimiz günlerde Bertan Zaroğlu isimli halk düşmanı şahıs, İçişleri Bakanı Ayşegül Baybars’ı ‘’Barakacı olmakla’’ suçlamıştır. Bugün ise Cumhurbaşkanı Akıncı için Ersin Tatar tarafından ‘’Barakacıların etkisi altındadır.’’ ifadeleri kullanılarak aslında aynı imada bulunulmaktadır.   Derneğimizin yıllardır verdiği mücadeleden kaynaklı olarak, gailesi halkımızın haklarına sahip çıkmak olan herkes için “Bu Barakacıdır”denilmesi bir bakıma doğru olabilir. Tabii eğer halkın hakları için mücadele ederken Baraka ile aynı çizgiye denk gelmiş olmak birini ‘Barakacı’ yapmak için yeterli bir kriter ise, en eski Barakacılardan birinin Ersin Tatar olduğunu açıklamak durumundayız. 2005 yılında CTP’nin Lefkoşa Belediye Başkanı Kutlay Erk’in Kumsal Park’ı halkın elinden almaya kalkışması üzerine konuya muhalif olanlar bir araya gelmiş, Ersin Tatar da Barakacılar ile komite kurarak, aynı masada toplantılar yapmış, sokakta yan yana bildiri dağıtmıştır. Yani olur da bir gün “Barakacılıkla” suçlanma sırası Ersin Tatar’a gelirse bilinsin ki, kendisi eski Barakacıdır.   Öte yandan Tatar’ın ırkımızla ilgili kullandığı ifadeleri ise halkımıza havale etmeyi uygun görüyoruz. Zira çabalarıyla, mücadelesiyle, sözüyle ve özüyle kim bu halktandır, kimin ise kökü dışardadır insanlarımız her şeyin farkındadır. Kimin Kıbrıslı Türk halkına, kim başka devletlere güvenerek hareket etmekte olduğu da ortadadır. Tüm hesapları ve gelir giderleri şeffaf şekilde kamuoyu ile paylaşılan Baraka’ya yönelik “Emperyalist güçler tarafından desteklendiği” ifadeleriyle ilgili ise, benzer bir iftirada bulunma gafletine düşen Serdar Denktaş’la ilgili hukuki sürecin devam ettiğini Tatar’a hatırlatır, sert gelen toplara kafa vurmaması konusunda uyarırız.       Baraka Kültür Merkezi (a) Kamil İpçiler

Asılan Bedenler Yaşayan Fikirler – Aziz Güven

By Nazen Şansal

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

Argasdi dergimizin "Bellek" sayfasında, 48 yıl önce bugünü; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararının verildiği gün olan 9 Ekim 1971'i ele aldık...

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

9 Ekim 1971... Üç fidanı darağacına gönderen idam kararının verildiği gün... Son dönemlerde idam cezası tekrardan tartışılır olmaya başlandı. En temel insan haklarından biri olan “yaşama hakkı”na aykırı olması nedeni ile Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkenin ceza yasalarından çıkarılmış olan idam cezası; taciz, tecavüz gibi suçları işleyen kişilere karşı duyulan ve büyüyen haklı öfkenin adı olarak sıkça dillendirilir oldu. Yaşama hakkına aykırılığı ve çağ dışılığı bir yana dursun, böylesi bir cezanın hukuk sistemlerinde yer alması halinde kimlere uygulanacağı da göz ardı edilemeyecek kadar önem arz etmektedir. Demokrasinin ve özgürlüklerin her geçen gün gerilediği günümüz Türkiye’sinde, idam cezalarının olsa olsa devrimcilere uygulanacağından endişe duymak hiç de yersiz olmayacaktır. İdam cezası ile taciz ve tecavüz suçlularına duyulan öfkenin dineceği, yüreklerde hissedilen acılara bir nebze de olsa su serpileceği zannedilse de, aslında böylesi suçların yaşanmayacağı daha güzel bir dünya için mücadele edenlerin aleyhine rahatlıkla uygulanabilecek bir yaptırıma da dönüşebilecektir.

*** Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu üyelerinden olan Deniz Gezmiş, yaşasaydı bugün 70 yaşındaydı. 27 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde, öğretmen anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Deniz, henüz daha lise yıllarındayken tanışmıştı sol fikirlerle. Gencecik yaşında kendisini eylemlerin içerisinde buluveren Deniz Gezmiş’in ilk tutuklanması 31 Ağustos 1966 tarihinde Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin, Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında, Türk-İş yöneticilerini protesto eden bir grupla beraber yaptığı eylem sonucunda olacaktı. 1966 Kasımında girdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dahil olduğu çok sayıda eylemliliklerle geçen üniversite yıllarında birçok kez gözaltına alınan ve tutuklanan Gezmiş’in 1967 senesinde öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağının yakılması nedeniyle yaşadığı bir gözaltı da mevcuttur. Anti emperyalist tam bağımsız bir Türkiye uğruna yoldaşları ile birlikte cesurca verdiği mücadeleye sığdırdıkları sayısız protestonun içinde kuşkusuz ki en önemlilerinden biri de 6. Filo eylemleriydi. Üniversite yıllarında Devrimci Hukukçular Örgütü’nün de kurucularından olan Gezmiş’in beraatla sonuçlanan yargılanmaları da oldu. 68 Kuşağı’nın ideolojik atmosferinde “Sosyalist Devrim”, “Milli Demokratik Devrim” gibi politik tezlerden Milli Demokratik Devrim görüşünün öğrenciler arasında yayılmasına çok büyük bir etkisi olan Deniz, 1968 yılında yapılan öğrenci eylemlerinde Cihan Alptekin, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Mustafa İlker Gürkan, Cevat Ercişli, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Erim Süerkan ile birlikte Devrimci Öğrenci Birliği’ni kurar. Yürüttükleri Milli Demokratik Devrim mücadelesi içerisinde silahlı eylemlerde de bulunan Deniz Gezmiş ve arkadaşları başta Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Cihan Alptekin olmak üzere diğer genç sosyalistlerle birlikte 4 Mart 1971 tarihinde yayımladıkları bir bildiri ile THKO’yu kurduklarını kamuoyuna açıklarlar. İlk silahlı eylemini 29 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirecek olan THKO; içinde Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in de bulunduğu idam kararının iptali için çalışmalar yürütecektir. Silahlı faaliyetlerine bu dönemde de devam edecek olan örgüt, Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi’nin, 9 Ekim 1971 tarihinde verdiği idam kararı ve ardından 1972 yılının 6 Mayıs’ında üç fidanın idam edilmeleri neticesinde dağılacaktır. Bugün, üç fidanın haklarında verilen idam kararının 48. yılında Türkiye’deki genel siyasal tablonun hemen hemen hiç değişmediğini söyleyebiliriz. Türkiye’de idam cezası kaldırılmış olsa da, Denizlerin idamına ortak olan zihniyetlerin mirasçıları hala daha iktidardadır; ve yargısız infazlarla idam müessesesini farklı biçimlerde sürdürmeye, her geçen gün idam cezasına geri dönüşün yollarını açmak adına ajitasyon yapmaya devam etmektedir. Kurulu düzenin hukuken, siyaseten ve ahlaken daha da geriye gittiği Türkiye’de, tüm bu olumsuzluklara karşı ilerici, aydın ve devrimci halk kitleleri tarafından sahiplenilen simgenin adıdır Denizler; ve mücadeleleri bugünün devrimcilerine hala ışık tutmaya devam etmektedir. Aziz Güven Kaynak: Vikipedi.com

Baraka ve Bağımsızlık Yolu’ndan “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Çağrısı Yapıldı.

By Sersan
Baraka ve Bağımsızlık Yolu’ndan “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Çağrısı Yapldı  Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, bugün bir basın açıklaması yaparak ülkemiz çevresinde petrol ve Devam »

We should say a clear NO to the extraction of petrol and natural gas that will not help to the nature and the people of the island at all!

By Nazen Şansal

1

Baraka Cultural Center and Independence Path, that organized in the north of Cyprus, had made a statement about oil and gas:

3

We should say a clear NO to the extraction of petrol and natural gas that will not help to the nature and the people of the island at all! The steps of a new ecological crisis are being taken in our country and throughout the Mediterranean for the continuity of the ongoing system of lies and plunder.The petrol and natural gas drilling activities which are the most important issue of the imperialists' political finances and the commercial incomes of the giant energy companies, continue to endanger the peace from time to time.While all around of us is getting dirty with petrol by the clash of interest, no one thinks of the real interest of the people of the island, the future of the Mediterranean and our planet.Regardless of right-leftist, environmentalist-developmentalist, ecologist-capitalist, everyone seems convinced that petrol and gas are ‘wealth’ and ‘need’.The fact that energy companies do not prefer a tense atmosphere in the geography they will invest in and that the states fund the capital, create the belief that ‘peace’ will be risked while taking the petrol to surface.In fact, with that ‘wealth’ (which will come from petrol), plans are being made to cover the cost of the solution (especially the cost of property) which the majority of our people are longing.We; nature lovers, want to live in peace and tranquility of an island where all peoples are brothers and sisters. While we are not standing up against them, both the Republic of Cyprus and Turkey's government is continuing their drilling by a mutual challenge. However, we know very well from the Middle East that there is no human prosperity and the peace of the peoples when it comes to petrol, but wars and ethnic/religious conflicts escalate and terror and armament increase.The natural resources in the hands of capital have brought oppression to the peoples while providing wealth to only a very small class.Peace and brotherhood and sisterhood of the people in Cyprus cannot be built with petrol, but with an ecology-oriented order that is compatible with nature. Apart from the risk of ‘accidents’ that affect the lives of thousands of people that have turned the Gulf of Mexico into a dead sea for years, deep-sea drillings have been damaging the sensitive Mediterranean ecosystem.The catastrophe, which recently resulted in the death of 11 people in the US-owned drilling rig owned by a world-class petrol company, did not only affect the lives of people, but also infiltrated the sea for 3 months, the ecosystem of the Gulf of Mexico and negatively affected lives of the animals such as whales, sea turtles and migratory birds.There is no guarantee that such a disaster will not occur in the Mediterranean and that the lives of the islanders and our ecosystem will not be adversely affected. The filth left by the American company CMC in Lefke region between 1912 and 1974 has been causing environmental problems, pollution of sea and ground waters, cancer and various diseases for 45 years. When petrol is discovered and operated, the result will unfortunately be similar. Above all, if mankind wants to exist on this planet and is thinking of future generations, fossil fuels that arethe most important cause of climate change, air and water pollution and ecological destruction must now be completely abandoned.New wells and resources should not be opened at all. Renewable energy sources should be used as a continuous choice.Almost all of the capitalist states had to accept this scientific truth, and international law was created in this respect by the Paris Agreement.However, states that do not obey their own rules are only maximizing the profits of companies.Because the existing system of exploitation has no choice but to grow.Saying a clear no to petrol extraction in our island - no matter which company or state it is in - also includes an anticapitalist attitude and opens the door to a new way of life for us. The defense that energy is an inevitable ‘need’ also comes up with the question of ‘who needs’ it.Unless the people / producers decide what to produce for how long and for what, we're not talking about real needs but a consumption frenzy inflated by the advertising market.In an era of cultural degeneration and alienation at the peaks and worship of commodities, everything is produced in excess to satisfy the hungry eyes of the market and impudence is imposed as a way of life. We urge our environmentally sensitive people, who shouted that they did not want apetrol filling facility on the shores of our island a few years ago, who organized actions from the east to the west, who asked the account of the pollution created by AKSA, and who made meaningful contributions by planting trees and collecting garbage to say ‘stop’ to the petroleum and gas exploration works. We invite all officials, particularly the President and the Ministries of Foreign Affairs and Environment, to think ecologically, people-oriented, and not to allow petrol and natural gas to be searched in our seas. We invite environmental friends and nature lovers living in the south of our island to raise their voices against their governmentsand to fight together to end the search for petrol and natural gas. Baraka Cultural Center, Independence Path 28 September 2019

Baraka ve Bağımsızlık Yolu’ndan “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Çağrısı Yapldı

By Nazen Şansal

3

1

  Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, bugün bir basın açıklaması yaparak ülkemiz çevresinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına "hayır" denmesi gerektiği mesajını verdi. Baraka lokalinde gerçekleşen açıklamada ilk olarak Bağımsızlık Yolu Genel Sekreteri Münür Rahvancıoğlu bir konuşma yaparak, "Petrol ve doğalgaz konusu, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye hükümeti üzerinden yükselen bir gerilim gibi görünse de bunun geri planında Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği hatta İsraille bağlantılı şirketlerin ülkemizin doğal varlıkları üzerinden elde etmeye çalıştıkları kar ve zenginlik gerilmi vardır." dedi. Petrolün, yıllardan beridir devam eden Kıbrıs sorununun çözümüne hizmet edeceği iddia edilse de aslında çözümü daha da zorlaştıracağını vurgulayan Rahvancıoğlu, dünyadaki örneklere ve ülkemizde Lefke CMC örneğine baktığımızda, maden aranmasının halklara sadece zehir yığını bıraktığını, ekosisteme de ciddi zararlar verdiğini vuguladı. Ardından Baraka aktivisti Pınar Piro'nun okuduğu basın açıklamasında ise petrol ve doğalgaza hayır denmesi çağrısının detayları yer aldı. "Yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir." ifadelerinin yer aldığı açıklamada, "insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır." denildi.

2

Kuzey ve güneyde yaşayan ada halklarına birlikte mücadele çağrısı yapılan açıklamanın tam metni şöyle:   Doğaya ve ada halklarına hiçbir hayrı dokunmayacak petrol ve doğalgazın çıkarılmasına net bir HAYIR demeliyiz! Süregiden yalan ve talan sisteminin devamlılığı için, ülkemizde ve tüm Akdeniz’de yeni bir ekolojik krizin adımları atılıyor. Emperyalistlerin siyasi hesaplarının ve dev enerji şirketlerinin ticari rantlarının en önemli konusu olan petrol ve doğalgaz çıkarma çalışmaları, zaman zaman barışı da tehlikeye atacak şekilde sürüyor. Dört bir yanımız, çıkar çatışmalarıyla petrol karasına bulanmak istenirken kimse ada halklarının gerçek menfaatini, Akdeniz’in ve gezegenimizin geleceğini düşünmüyor. Sağcı-solcu, çevreci-kalkınmacı, ekolojist-kapitalist fark etmeksizin herkes petrol ve doğalgazın “zenginlik” ve “ihtiyaç” olduğuna ikna görünüyor. Enerji şirketlerinin, yatırım yapacakları coğrafyada gergin bir atmosferi tercih etmemesi ve devletlerin de sermayenin dümen suyuna gitmesi, petrolle birlikte “barış”ın da su yüzüne çıkacağı inancını pompalıyor. Hatta halkımızın büyük çoğunluğunun özlemle beklediği çözümün bilhassa mülkiyet ile ilgili maliyetinin bu “zenginlik”le karşılanması planları yapılıyor. Bizler; doğa severler, halkları kardeş bir adada barış ve huzur içinde yaşamak isteyenler, meydanı boş bıraktıkça, bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti bir yandan Türkiye hükümeti, karşılıklı meydan okumalarla sondajlarını sürdürüyor. Oysa yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir. Meksika Körfezi’ni yıllarca ölü bir denize çeviren, binlerce insanın yaşamını etkileyen türde "kaza"ların olma riski bir yana, derin deniz sondajları hassas Akdeniz ekosistemine önemli zararlar vermektedir. Yakın zamanda ABD’de dünya devi bir petrol şirketine ait sondaj alanında 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan felaket, sadece insanların yaşamına etki etmemiş, 3 ay boyunca denize sızan petrol, Meksika Körfezi'nin ekosistemini ve bu ekosistemde yaşayan balinalar, deniz kaplumbağaları ve göçmen kuşlar gibi hayvanların yaşamını olumsuz etkilemiştir. Buna benzer bir felaketin Akdeniz’de yaşanmayacağının, ada halklarının hayatının ve ekosistemimizin olumsuz etkilenmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmamaktadır. 1912-1974 yılları arasında Lefke bölgesinde maden çıkaran ve sömüreceği maden bitince de çekip giden Amerikan şirketi CMC’nin bıraktığı pislik, 45 yıldır ada çapında çevre sorunlarına, deniz ve yer altı sularının kirlenmesine, kanser ve çeşitli hastalıklara yol açmaktadır. Petrol bulunup işletildiğinde varılacak sonuç, ne yazık ki benzer olacaktır. Hepsinden önemlisi, insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır. Bu bilimsel gerçeği, kapitalist devletlerin de neredeyse tümü kabul etmek zorunda kalmış ve Paris Anlaşmasıyla bu konuda uluslararası hukuk yaratılmıştır. Ancak kendi koydukları kurallara dahi uymayan devletlerin tek yaptığı, şirketlerin karını maksimize etmektir. Çünkü mevcut sömürü sisteminin, ne pahasına olursa olsun büyümekten başka çaresi yoktur. Adamızda petrol çıkarılmasına -hangi şirket veya devlet olursa olsun- net bir hayır demek, bu anlamda antikapitalist bir tavır da içerir ve bizlere yeni bir yaşam biçiminin kapılarını aralar. Enerjinin kaçınılmaz bir "ihtiyaç" olduğu savunusu da "neyin ve kimin ihtiyacı?" sorusuyla karşılaşır. Neyin, ne kadar ve ne için üretileceğinin kararını halklar/üretenler vermediği sürece, gerçek ihtiyaçlardan değil reklam piyasasının şişirdiği bir tüketim çılgınlığından bahsediyoruz demektir. Kültürel yozlaşma ve yabancılaşmanın doruklarda yaşandığı, metalara tapılan bir dönemde, piyasanın aç gözünü doyurmak için her şey fazlasıyla üretilmekte ve arsızlık bir yaşam biçimi olarak dayatılmaktadır. Daha birkaç yıl önce adamızın kıyılarında petrol dolum tesisi istemediğini haykıran, en doğudan en batıya eylemler düzenleyen, AKSA'nın yarattığı kirliliğin hesabını soran, ağaç dikmeye ve çöp toplamaya anlamlı katkılar koyan çevreye duyarlı halkımızı, petrol ve doğal gaz arama çalışmalarına da "dur" demeye çağırıyoruz. Başta Cumhurbaşkanı, Dışişleri ve Çevre Bakanları olmak üzere tüm yetkilileri, ekonomi değil ekoloji öncelikli, kar değil insan odaklı düşünmeye ve her kim olursa olsun denizlerimizde petrol ve doğal gaz aranmasına izin vermemeye davet ediyoruz. Adamızın güneyinde yaşayan çevre dostlarını, doğa severleri de kendi hükümetlerine karşı seslerini yükseltmeye, petrol ve doğalgaz aranmasına son vermek için birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu 28 Eylül 2019

 3

Baraka Tiyatro Ekibi Liseli Gençlere Kapılarını Açıyor

By Nazen Şansal

DSC_3750

DSC_3750

Baraka Kültür Merkezi çatısı altında faaliyet gösteren ve pek çok sahne ve sokak oyununa imza atan Baraka Tiyatro Ekibi, yeni katılmak isteyenler için kapılarını açıyor. 18 yaş üzeri yetişkin ekibinin çalışmaları 24 Eylül Salı günü başlarken, 15-18 yaş arası liseli gençlik ekibine katılmak içinse 28 Eylül Cumartesi 16.30’da başvuru ve kayıt yapılabileceği belirtildi. Ücretsiz olarak yapılacak eğitimlere Lefkoşa Belediye Tiyatrosu oyuncularından Döndü Özata ve Özgür Oktay Refikoğlu ile Devlet Tiyatrosu oyuncusu Özlem Özkaram da çeşitli atölyelerle katkı koyacak. Bir ay sürecek eğitimlerde, nefes, ses ve konuşma egzersizleri, beden ve mimik kullanımı, yaratıcı doğaçlama, müzik ve ritim atölyeleri yer alacak. Ayrıca Ekim ayı sonunda da 2 günlük tiyatro kampı gerçekleştirilecek. Eğitim sürecinin ardından çeşitli protest sokak tiyatroları hazırlanması ve mart ayında da sezon oyununun sahnelenmesi planlanıyor. Başvurular ve çalışmalar Baraka lokalinde yapılacak. Adres: Ayvalı Sokak No:3, Kızılbaş, Lefkoşa. (Kermeoğlu karşısı, Ay Mobilya yanı)    

Baraka ve Bağımsızlık Yolu Petrol ve Doğalgaz Konusunda Basın Açıklaması Yapacak

By Nazen Şansal

petrol foto

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, 28 Eylül Cumartesi günü saat 11.00'de Baraka Kültür Merkezi'nin Kızılbaş'taki lokalinde "Doğaya ve ada halklarına hiçbir hayrı dokunmayacak petrol ve doğalgazın çıkarılmasına net bir HAYIR demeliyiz!" başlıklı bir basın açıklaması gerçekleştirerek, ülkemiz kıyılarında petrol aranması konusundaki detaylı görüşlerini basın ve kamuoyu ile paylaşacaktır. Basın emekçilerinin ve konuya duyarlı kişi ve örgütlerin ilgisi ve katılımı özlenir.
Tarih: 28 Eylül Cumartesi
Saat: 11.00
Yer: Baraka Kültür merkezi lokali, Ayvalı Sokak No:3 Kızılbaş-Lefkoşa (Kermeoğlu karşısı, Ay Mobilya yanı)
petrol foto

Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi’nden Av Konusunda Basın Bildirisi: Av Tamamen Yasaklanmalıdır

By Nazen Şansal

2 (1)

2 (1)

Geçtiğimiz yıllarda, Hayvan Refahı (Değiliklik) Yasası çalışmaları, hayvan deneylerine karşı girişimler, yangın helikopteri eylemi, sahillerde çöp temizliği, barınaklarla ilgili eylem ve etkinlikler yapan, Baraka olarak da bileşeni olduğumuz Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, avcıların son eylemi ve siyasilerin tutumu ile ilgili bir açıklama yaptı. “Hükümet, hayvanları yaşatmaya çalışanların taleplerini yıllardır görmezden gelirken, hayvanları öldürenlerin taleplerini kolayca kabul edebilmektedir. Muhalefet ise Hayvan Refahı Yasası’nda olduğu gibi sözde hayvan sever görünmekte ancak avın hiç açılmaması, tamamen yasaklanması için gereken politikaları üretmemektedir.”  Av Tamamen Yasaklanmalıdır Milli parkları talan edilen, ormanları kül olan, dağları oyulan, gölleri kurutulan, denizleri petrolle dolan ülkemizde doğal yaşam zaten büyük bir tehdit altında, pek çok hayvan türü yok olmakta. Avcılık kültürü ise bencilliği, güçlünün zayıf üzerindeki egemenliğini, ataerkil sistemin cinsiyetçi ve türcü kalıplarını beslemekte ve kendi zevki uğruna doğayı feda etmeye yol açmakta. Hal böyleyken her türlü av, doğaya ve ülkemizin geleceğine büyük zararlar verecektir. Ülkesini ve doğayı seven, çocuklarının geleceğini düşünen herkesin ava karşı çıkması ve gerek hükümeti gerekse avcıları ve örgütlerini bu konuda uyarması, duyarlılığa davet etmesi gerekmektedir. Dünya yalnız bizim değil ve doğal ortamında yaşayan hayvanların “spor” veya “hobi” adı altında öldürülmesi katliamdan başka bir şey değildir. Oy hesapları dışında başka bir şey düşünmeyen hükümet ve muhalefet partileri, doğa ve hayvan sevgisinden her fırsatta dem vurmakta ancak şovdan öteye gidemeyerek ortaya ciddi bir icraat veya muhalif bir tavır koyamamaktadır. Hareketimizce hazırlanan ve ülkemizi hayvan haklarında bir nebze olsun ileriye taşıyacak olan Hayvan Refahı Değişiklik Yasası, aradan 2 hükümet geçmesine rağmen halen daha Mecliste bekletilmektedir. Hükümet, hayvanları yaşatmaya çalışanların taleplerini yıllardır görmezden gelirken, hayvanları öldürenlerin taleplerini kolayca kabul edebilmektedir. Muhalefet ise Hayvan Refahı Yasası’nda olduğu gibi sözde hayvan sever görünmekte, avın hiç açılmaması, tamamen yasaklanması için gereken politikaları üretmemektedir. Bizler, tüm hayvan severleri avın yasaklanması konusunda siyasilere baskı yapmaya çağırır, oy değil can düşünen siyasileri ise bu talebimizle yüzleşmeye davet ederiz.  Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi 28/8/2019 2 (2)

Hayır, Beni Terk Edemezsin!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

argasdi foto

Çocukluğumuz bize ne anımsatır? Peki içimizdeki çocuktan kaçış yolu var mı? Yoksa büyüdük diye içimizdeki çocuğa sahip çıkmayacak mıyız? Argasdi'nin 55. sayısında Zekiye Şentürklerin kaleminden çıkan makalemizi okuduktan sonra  içinizdeki çocuğa seslenmeyi unutmayın! Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayiilerine, bölgenizdeki Khora Kitabevlerine ve Baraka Kültür Merkezi Lokali'ne uğrayabilirsiniz... argasdi fotoÇoğumuz bir sabah uyandık ve onun bizi terk ettiğini fark ettik. Çok mu ihmal ettik onu? Çok mu ihmal ettirdiler? Öldürdük mü onu? Öldürmelerine izin mi verdik? Yoksa o mu bizi terk etti? Hiç mi geri dönmeyecek? İzin mi vereceğiz onu bir daha yaşatmamaya? İçimizdeki çocuğa sahip çıkmayacak mıyız! Çek ellerini hain! Geçim sıkıntısı, hayat gailesi, yokluk, yoksulluk gün geçtikçe sınırları zorlarken, insanların tek derdi de haliyle yaşam mücadelesi oldu. Sistem bizlerden sürekli almaya ve karşılığında aldığının iki katını istemeye, hatta kat sayısını gün be gün artırmaya devam ederken bir durup düşünmenin zamanı çoktan geçti. Bize bu oyunu oynayanların bizlerden neler aldığının farkında mıyız? Peki, bizlerden alınanların onların zenginliğine zenginlik kattığının? Onların para hırslarını bizlere enjekte etmişler gibi hiç durmadan çalışan, sosyal yaşamından, aile ilişkilerinden ödün veren, insanlıktan çıkmaya yüz tutan birer robot olmamızı seyrediyorlar. Mesailer uzuyor, evimize gelemiyor, çocuğumuzu göremiyoruz. Kazandığımız, ihtiyaçlarımıza yetmiyor, yoruluyoruz, sinirlerimiz yıpranıyor, eşimize dostumuza çatıyoruz. İhtiyaçlarımızı bile karşılayamazken işten arta kalan vakitlerde evlerimize hapsoluyor arkadaşlarımızla iki tek atamıyoruz artık. Sistem ruhumuzu çürütüyor, maddi-manevi bizi sömürüyor, yaşama istencimizi, heyecanımızı emiyor. Bizim neşemizin, heyecanımızın, saflığımızın, öğrenme isteğimizin, küçük mutluluklarımızın, gereksiz alınmalarımızın, zamansız ağlamalarımızın, sonu gelmez inatlarımızın ve kocaman kahkahalarımızın yapı taşı olan içimizdeki çocuğun boynuna ellerini dolamış her an biraz daha sıkıyorlar. O zaman onu öldürmeden “çek ellerini hain” demek için harekete geçme zamanı. Sermayenin içimizdeki çocuğu bastırıp sesini kısmasına engel olalım. İçimizdeki çocuğun boğazındaki elleri gevşetmek, onun çıkarmak istediği değişik sesleri özgür bırakmak, sistemin ona söyletmek istediklerini değil de kendi haykırmak istediklerini ona söyletmek bizim elimizdedir. Bırakalım da içimizdeki çocuk kendi hayallerini gerçekleştirmek için yaşasın. Onu başkalarının beklentileri için öldürmeyelim. Güzel saklayalım, güzel büyütelim içimizdeki çocukluğumuzu. Dünün çocukları belki bugünün ana babaları olarak da önemlidir içimizdeki çocukla olan bağlarımızı koparmamak. Zira Doğan Cüceloğlu’nun İçimizdeki Çocuk adlı kitabında da söylediği gibi; "Her normal, sağlıklı insanın içinde değişik sesler vardır. Bu sesler içimizdeki çocuğun dünyasını dile getirdikleri kadar içimizdeki ana babanın da dileklerini dile getirirler. Eğer birey sağlıksız bir aile ortamında büyümüş ve bu nedenle doğal gelişimini tamamlayamamışsa, İç Çocuğun sesi zayıf olacaktır. Bazı durumlarda İç Çocuk o kadar utanca boğulmuştur ki, sesi artık duyulmaz hale gelmiştir. Duyulan tek ses içteki ana-babanın otoriter sesidir." Hey sen! Elma dersem çık armut dersem çıkma İçimizdeki çocuğu yeniden yaşatmak için çabalayalım. Çünkü o olmadan yeni kazanımlar için mücadeleyi sürdüremeyiz. Asla vazgeçmemek gerektiğini içimizdeki çocuk söyler bize mesela. Yeni yürümeye başlayan bir çocuğu düşünelim. Tüm zorluklara rağmen zafere ulaşana kadar asla vazgeçmez. İlk başlarda yapamasa da kolayca yılmaz, ne kadar sert düşerse düşsün tekrar dener ve başarana kadar mücadeleyi hiç bırakmaz. Ve sonunda yürüyebildiğinde elde etmiş olduğu zafer, hayatındaki en büyük değişimlerden biri olur. Örgütlenmeyi de içimizdeki çocuk hatırlatır bize. Örneğin bir çocuk yalnız olmayı sevmez çünkü o kadar güzel değildir oynamak tek başına. Oyuncağını paylaşıp arkadaşıyla konuşturmak daha zevklidir, birlikte resim çizmek daha öğretici ya da beraber çığlık atmak daha yüksek ses çıkarmaktır. Yani örgütlü kötülüğün karşısında iyiliği örgütleyerek başka bir dünya için mücadeleden asla vazgeçmememizi sağlayacak yegâne aracımız içimizdeki çocuğun elinde. İşte tam da bu yüzden gelin artık armut demekten vazgeçelim içimizdeki çocuğa. Özgür bırakalım onu. Sistemin zindanından çıkaralım ki bizler de sistemin çarkını döndüren bir aparat olmaktan kurtulalım. Kıralım zincirlerimizi. Yeniden merak edelim, soralım, sorgulayalım; neden bu düzen böyle, bunu değiştirmek için ne yapmalıyım? Kendi doğrularımız için mücadele edelim, yanlışlarımızdan öğrenelim, eleştirilelim ki başka bir dünyayı mümkün kılalım. Yeniden ilk denemelerimizi yapalım, olmasın, tekrar yapalım, üretelim, ürettikçe var olalım. Biri yap dedi ya da yapma dedi diye değil, biz doğru olduğuna inandığımız için yapalım, kendimiz için değil herkes için yapalım. Saf ve temiz düşünelim, bizleri sömürdükleri, ezdikleri ve yordukları için biz de etrafımızdakilere aynısını yapmak yerine birlik olalım ve mücadele edelim onların kötülüklerine karşı. Hadi ne duruyoruz bağıralım o zaman hep birlikte; elma! İşte orada! Kocaman lunapark ve rengârenk ışıklar! İçerisinde bulunduğumuz karanlık dünyayı hem kendimiz hem de geleceğimiz olan çocuklarımız için rengârenk ışıkları olan kocaman bir lunaparka çevirmek bizlerin elinde. Kötülüğün karşısına kocaman bir iyilik örgütlemek birlikte olunca, heyecanına, isteğine ve merakına sahip çıkınca hiç de zor değil aslında. Tutalım elinden içimizdeki çocuğun ve görelim neler yapabileceğimizi. Unutmayalım; çıkamaz çocukluğundan kimse!   “Çıkamaz çocukluğundan dışarı Kimse. Kardeşliğimiz bundandır Mavi sularla binlerce yıl.   Çıkamaz çocukluğundan dışarı Kimse Bundandır inanmamamız Kocaman bombalara.”   Fazıl Hüsnü Dağlarca – Dört Yapraklı Çiçek      

Baraka Kültür Merkezi’nden Özerk Tiyatro Talebi ve Yaşar Ersoy’a Destek

By Nazen Şansal

2

2

Baraka Tiyatro Ekibi, Devlet Tiyatroları önünde sokakladığı bir oyun ile özerk ve özgür tiyatro talebini dile getirdi. Sol Anahtarı elemanlarının da yer aldığı müzikli oyunda, özgürce şarkı söyleyen gençler, siyasi atama olan yasakçı bir müdürün sansürüne ve baskısına maruz kalarak sanatlarını diledikleri gibi yapamaz hale geldiler. Ardından, oyuncular Ataol Behramoğlu’nun “Bu Yangın Yerinde” isimli şiirini okudu. Tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a destek Oyun sonrası, Baraka aktivisti Nazen Şansal tarafından yapılan açıklamada, Devlet Tiyatroları’nın hükümetlerin değil halkın değerli bir kurumu olduğu vurgulanarak, siyasi atama ile yönetilmesine, yasakçı ve baskıcı zihniyetlere,  özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş-geçmiş hükümetlere ve tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a hadsizce dil uzatanlara “TEPKİ” gösterildi.

1

Basın açıklamasının tam metni şöyle: Burada bir yangın yerinin yanı başındayız şimdi… 20 yıl önce kül olan Devlet Tiyatrosu’nun yanındayız! 20 yıldır sahnesizliğe mahkum edilen, siyasi hesaplarla, kişisel çıkarlarla istisnasız her hükümet döneminde müdahale edilen, her şeye rağmen inatla üreten tiyatro sanatçılarının ve emekçilerinin yanındayız. Çünkü Devlet Tiyatrosu, kendi politik görüşüne göre müdür atayıp burayı yönetmeye soyunan, kendini “patron” ilan eden başbakanların, kültür bakanlarının değil, halkın bir kurumudur.  Nereli olduğu veya nereden geldiği fark etmeksizin, halkların kardeşliğine kucak açmalı ve hizmet etmelidir. Biz tiyatro severler olarak tiyatromuzun, küllerinden yeniden doğmasını arzuluyoruz. Ama nasıl? Özerk olarak, özgür olarak… Atanmış siyasilerin değil, sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin kolektif kararlarıyla yönetilmesini istiyoruz. Tüm sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin geleceği garanti altında, güvenceli çalışabilmesini ve böylece kimsenin baskısına maruz kalmadan özgürce üretebilmesini istiyoruz. İşte bu nedenle; Yıllardır Özerk Tiyatro Yasası yapmayan tüm hükümetlere tepkimizi gösteriyoruz! Halkın yanında görünüp, sanatın özgürlüğünden bahsedip Devlet Tiyatrolarını aynı yapısal sorunlarla baş başa bırakan CTP-TDP-HP-DP dörtlüsüne tepkimizi gösteriyoruz! Evrensel olan ve ifade özgürlüğünü de içeren sanatı sadece kendi dar çerçevesinden gören milliyetçi, gerici, baskıcı, yasakçı, sansürcü Ulusal Birlik Partisi’ne ve ırkçı, bölücü Yeniden Doğuş Partisi’ne tepkimizi gösteriyoruz! Sanatın özgürlüğüne, yani özüne, varlık sebebine el uzatanlara; bu halkın yetiştirdiği en değerli sanatçılarımızdan Yaşar Ersoy ustaya hadsizce dil uzatanlara tepkimizi gösteriyoruz! 3 4 5 6  

Eski Sokak Eski Çocukluk- Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

yakantop

Argasdi'nin 55. sayısıyla çocukluğunuza uzanmaya ne dersiniz? Syakantopezgin Keser'in kaleminden "Eski Sokak Eski Çocukluk"... Hayat her canlının yaşadığı bir süreçtir. Başlar, ilerler ve biter. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde, iyi ya da kötü koşullarda, bazılarımızın sadece kendi için, bazılarımızınsa kendinden çok başkaları için yaşadığı, durmayan ve değişen bir süreçtir. Yedisinde neysek yetmişinde o olmayız. Çünkü yedisinde içinde bulunduğumuz koşullarla yetmişinde içinde bulunduğumuz koşullar bir değildir. Yedisinde neoliberal politikaların kıskacında varlığını sürdürmeye çalışan bir ada ülkesindeyken yetmişinde sosyalizmin yaşandığı bir ada ülkesinde olabiliriz. Bugün toplu ulaşımın sağlanması kavgasını verirken, elli yıl sonra uzay ve zaman yolculuklarına tanık olabiliriz. Değişim kaçınılmazdır. Nerede o eski bayramlar, bizim zamanımızda çocuk olmak başkaydı gibi hasret ve sitem içeren sözlerimiz, bir yandan değişimin kaçınılmazlığını bir yandan da geçmiş ve bugünün karşılaştırmasını yaptığımızı gösterir. Geçmişle bugün arasında yaptığımız karşılaştırmada, belki eskiden sahip olduklarımıza, yaşadıklarımıza duyduğumuz özlemden, belki de bugünkü değişime ayak uyduramayışımızdan geçmişin daha iyi olduğunu düşünürüz. Mesela eskiden çocuk olmakla bugün çocuk olmayı ele alabiliriz. Özellikle 90’lar çocukluğunun ardından 2000’li yıllarla çocukların yaşantısında büyük farklılıklar olmuştur. Son 20 yıl içinde artan dijitalleşme ve sanal yaşam çocukların bilgisayar, telefon, tablet gibi araçlarla sayısız sanal oyunlara ve sınırsız bilgiye ulaşmasını kolaylaştırmıştır. Evinde otururken istemediği kadar oyuna sanal ortamdan ulaşan bir çocuk için sokakta oyun oynamak uzak bir seçenek haline geldi. 80’li, 90’lı yıllarda okul sonrasında sokağa çıkılır ve akşam hava kararana kadar saklambaç, seksek, körebe, yakar top gibi oyunlar oynanırdı. Günümüz çocuklarının sahip olduğu sanal oyun araçlarının yerine bilye, yo-yo, topaç, sevdiğimiz çizgi karakterlerin figürlerinin üzerinde olduğu taso gibi eşyalar eski yılların oyun araçlarındandı. Sokak sadece çocukların yaşamında değil yetişkinlerin yaşamlarında da büyük etkiye sahiptir. Yaşadığımız mahallede sokaktaki yaşamı ne kadar canlı tutarsak o mahallede birlikte yaşadığımız insanlarla komşuluk ilişkilerimiz o kadar gelişir, dayanışma ruhumuz güçlenir ve kolektif olarak bir şeyler yaratmanın keyfini yaşarız. Sokakta oynayan çocukların varlığı sadece o çocukları yalnızlaşmaktan kurtarıp arkadaş edinmelerini sağlamaz, o mahalle sakinleri için de samimi bir yaşam ortamı yaratır. Dolayısıyla eski çocuklukları bugünün çocukluğundan daha çok sevmemiz 90’ların sonuyla sokaktaki hayatın azalıp, evlerde ve kapalı mekanlarda kendimize dönük bir yaşam şeklinin etkin olmaya başlamasındandır. Çalışma saatlerinin uzadıkça uzadığı, evlerimizi sadece geceleri yatmak ve dinlenmek için kullandığımız bir dönemdeyiz. Küçük yaştan çocukları akademik kariyere hazırladığımız, sadece anne babaların değil çocukların da günlük sekiz saat mesai yaptığı bir düzen içerisinde kendine dönük bir yaşama yöneldiğimiz koşullarda, çocukların sokaklarda edinilen arkadaşlık, kardeşlik bağlarının oluştuğu, düşe kalka yaralar bereler içinde öğrendiği ve eğlendiği günlerin bizler için nostalji olarak hatırlarımızda kalması kaçınılmazdır. Çocukların sokaktan uzaklaşmalarındaki tek etken teknolojik gelişmeler değildir, mahallelerde oyun alanlarının kalmaması da bir etkendir. Eskiden top oynadığımız boş arsalar artık sermayenin kar hırsının kurbanı durumunda. Her yer asfalt yollar, evler, apartmanlarla doldurulmuşken, yeşil alanlar yaratılmazken çocukların güvenli bir şekilde oynayabilecekleri parklar yok derecede azdır. Hatta insanların bir araya gelebileceği, çocukların birlikte eğlenebileceği parklar bile bütün günün koşuşturmasının yarattığı bıkkınlığı yaşayan yetişkinler tarafından mahallelerde istenmez olmuştur. Hal böyleyken, sabahtan akşama çalışan bireylerin, çocuklarını, güvende hissetmedikleri sokaklara bırakmamaları, aile büyüklerine emanet etmeleri, özel kreşlere göndermeleri daha akılcı görünebilir. Teknolojik gelişmeler, çocukların sokaktan uzaklaşmasının, bireyselleşmesinin, yalnızlaşmasının sebeplerinden biriyken bir yandan da bu gelişmelerin doğru oranda ve şekilde kullanıldığında çocukların gelişimine büyük faydalar sağlayabileceğini de gözden kaçırmamak gerekir. Sanal ortamın yarattığı bilgiye kolay erişim, daha hızlı öğrenebilen çocukların yetişmesini sağlıyor. Tabletlerle, telefonlarla, bilgisayarlarla daha fazla uyaranla karşılaşan çocukların algısı daha açık oluyor ve birden fazla şeyle ilgilenen çocuğun zekası ve becerisi de artıyor. Çocukluğunu 2000’lerden önce yaşayanların her oyun için farklı materyalleri vardı; bugün ise çocukların sahip oldukları teknolojik cihazlarda becerilerini geliştirebilecekleri, yeteneklerini keşfedebilecekleri sayısız oyun ve program bulunmakta. Her dönemin koşullarının farklılığı dönemsel olarak çocuklukların da birbirlerinden farklı olmasına yol açmaktadır. Günümüzün 80’lere, 90’lara göre değişen ekonomik, politik ve kültürel koşulları eski zamanlardaki sokak hayatını yok etse de çocukların ileri teknolojinin esiri olmadığı, tam gün akademik eğitimle boğulmadıkları, sosyal varlıklar olan biz insanların ihtiyaç duyduğu başka insanlarla etkileşimini, dayanışmayı deneyimleyerek öğrenebilecekleri alanların oluşturulması günümüz çocukluğunu da keyifli, değerli ve hatırlanır kılacaktır.  

Baraka’dan Devlet Tiyatroları Önünde TEPKİ Oyunu

By Nazen Şansal

görsel

Baraka Kültür Merkezi olarak, Özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş geçmiş hükümetlere, sanata yasak koyan Devlet Tiyatroları müdürüne ve onu atayan baskıcı zihniyete TEPKİmizi gösteriyoruz! Bu amaçla 22 Ağustos Perşembe saat 18.00’de Devlet Tiyatroları önünde (Okullar Yolu) kısa bir oyun ve şiir sokaklayacağız. Tiyatroya gönül veren tüm sanatçılar, sanatın özgürlüğüne inanan tüm halkımız ve duyarlı örgütler davetlidir.

görsel

   

Baraka Tiyatro Ekibi: Baskılar Bizi Yıldıramaz!

By Şifa Alçıcıoğlu

_DSC0321

_DSC0321Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’nun yeni sezonunda, yazar ve yönetmenliğini tiyatro sanatçısı Yaşar Ersoy tarafından yapılması planlanan “Yangın Yerinde Kabere” isimli oyunun, yeni atanan devlet tiyatrosu müdürü tarafından yasaklanması bizlere bir kez daha göstermiştir ki siyasi atamalarla yapılan bu görevlendirmeler olduğu sürece baskıcı ve sansürcü sorunlar yaşanmaya devam edecektir. Esas yapılması gereken, devletin tiyatrosunun özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.
Baraka Tiyatro ekibi olarak, ihtiyaç duyduğumuz her anda desteğini yanında hissettiğimiz, gerek atölye çalışmalarımızda gerekse oyun zamanlarında engin tecrübesini ve kıymetli zamanını bizlere ayıran usta oyuncu Yaşar Ersoy’un yanında olduğumuzu bir kez daha yinelemek isteriz. Ekibimizin kapıları sanata, sanatçıya ve Yaşar Ersoy gibi yıllarını bu mücadeleye ayırmış bir üstada her zaman açıktır.
Yıllardır yaşanan politikalar göstermiştir ki baskı ve sansür korkunun ürünüdür. Ülkemizde son yıllarda yaşanmaya başlanan kitap yasaklama, tiyatroya sansür gibi konular muhafazakar ve yasakçı zihniyetin şekil bulmuş halidir. Korkuyorlar, toplumsal olayları mizahi dille anlatan oyundan korkuyorlar, sanatın değiştirme gücünden korkuyorlar! Yaşar Hocamızın da dediği gibi “ sanatın evrensel gücü, onu sınırlamaya çalışan her türlü politikadan daha güçlüdür”
Devlet Tiyatrolarının özerk bir yapıya bürünmesi gerektiğinin, siyasi atamalar yerine sanatçılar tarafından yönetilmesi gerektiğinin altını bir kez daha çizerken, sanatın ve tiyatronun bir özgürleşme aracı olduğunu da hatırlatırız. Baskılar bizi yıldıramaz!
Baraka Tiyatro Ekibi (a)
Şifa Alçıcıoğlu

Çocuk Edebiyatı Üzerine Düşünceler ve Tavsiyeler- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

dragon-kitap-kiz-cizim

Argasdi'nin 55. sayısından "Çocuk Edebiyatı Üzerine Düşünceler ve Tavsiyeler" isimli makaleyi Nazen Şansal'ın kaleminden sizlerle buluşturuyoruz. Yazı; çocukların tablet, kitap döngüsünde yaşadıklarını sorgularken, acaba ne okutsak ne okutmasak diyen ebeveynlere de güzel tavsiyelerde bulunuyor. Argasdi'ye Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden, gazete bayiilerinden ve argasdi2006@gmail.com adresinden de ulaşabilirsiniz. 14-Kedisine-kitap-okuyan-çocuk Çocukluk çağı, yaşam boyu sürecek olan pek çok alışkanlığın başladığı bir süreç... Bu dönemde her ebeveynin çocuğuna aşılamayı arzuladığı, bu amaçla çeşitli yöntemler denediği, kah başardığı kah başaramadığı bir alışkanlık var ki küçük yaşta edinilmesi insanı, yaygınlaşması ise toplumu değiştirebilir; kitap okumak...Bu satırların yazarının bir edebiyat sever olmakla birlikte, pedagog veya eğitimci olmadığını ancak çocuk yetiştirirken ona sunacağı neredeyse her şeyi -ateşi çıkınca içireceği Calpol'a kadar- önce kendi deneyimleyen bir kişi olarak, öznel değerlendirmesini okurla paylaştığını baştan belirtelim. Bırak o tableti de biraz kitap oku! İçinde yaşadığımız ileri teknoloji çağında, sadece çocukların ve gençlerin değil, her yaştan kişinin vaktinin önemli bir kısmını telefon, tablet, bilgisayar gibi araçlarla geçirdiği hepimizin malumu ve kanımca bu çağın gerekliliğidir. Çocukların, oyun ve iletişim amaçlı kullandıkları telefon ya da tabletleri ellerinden bırakıp kitap okumalarını söylemek ise biz yetişkinlerin acizliğidir. Zaten hiçbir sonuç vermediği de aşikardır. Homo ludens (*), gerçek veya sanal alemde oynayacaktır, oynamalıdır da... Unutmayalım ki bugün kitap dediğimiz, bilgi, anlatı ya da edebiyat aracı, bir zamanlar kil bir tabletten ibaretti. Bazılarımız hatırlayacak ki televizyon yaygınlaştığında radyonun ve kitabın biteceği sıklıkla yazılır, söylenirdi. Oysa öyle olmadı... Kitaplar, kendilerinden başka herhangi bir şeyle mukayese edilmeye ihtiyaç duymadan hala hayatımızdalar. Belki gelecekte şekil değiştirip yine bir tür tablete dönüşecekler ama ne iyi ki hayatımızdan kolay kolay çıkmayacaklar.Doğaları gereği merak ve keşif duygusuyla dolup taşan çocukların, nitelikli çocuk edebiyatı eserleriyle buluşmasının koşulları yaratıldığında ise tarihe karışan kitap değil, oyun tableti olacaktır. Calpol'un tadına bakmak Çocuklarımıza kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın, örnek olmaktan, onu kitap edinebileceği kitabevlerine ve kütüphanelere götürmek veya kitaplar alıp evde görebileceği yerlere bırakmak gibi pek çok yolu vardır elbet. Her ebeveynin ve çocuğun yöntemleri, ilgi alanları, kitap beğenisi, dolayısıyla okuma serüveni birbirinden farklıdır. Bu serüvende en önemli noktalardan biri çocuğu iyi bir edebiyatla buluşturabilmektir. İyi bir çocuk edebiyatı, ona yaşam boyu sürecek derin bir dostluğun kapılarını aralarken, kötü kitaplar bu arkadaşlığı daha başlamadan hazin bir sonla bitirebilir. Yetişkinlere düşen çok önemli bir sorumluluk; çocuklarımızın yaşlarına, ilgi alanlarına, dil gelişimlerine, sosyal ve kültürel çevrelerine uygun kitapları seçmelerine yardımcı olmaktır. Bu sebeple bir nebze olsun çocuk edebiyatından anlamalı ve Calpol'u çocuğa içirmeden önce tadına bakmalıyız. Çocuk edebiyatından beklentimiz Çocuk edebiyatı; çocuğun gelişim özelliklerini dikkate alan, onların hayal dünyalarına hitap eden, anlama, kavrama ve yorumlama yeteneklerine katkıda bulunan, onları eğlendiren yazılı ve sözlü eserlerin bütünüdür. Kullanılacak edebi metinler çocuğu biçimlendiren, onu nesne olarak görmeyen, insan yerine koyan ve yaşadıklarını, kaygılarını anlatan, kendini anlatabilmesine köprü oluşturabilecek nitelikte olmalıdır. Çocuğa verilecek metinlerdeki dilin, ana dilin zenginliklerini, imkanlarını yansıtacak yeterlilikte olması gerekir. İyi bir çocuk edebiyatının yalnızca eğitici ve öğretici olması yeterli değildir; aynı zamanda onun edebi değer taşımasına, estetik zevk ve düşünce içerisinde kaleme alınmasına ihtiyaç vardır. (**)

dragon-kitap-kiz-cizim

Öğreten adam ve oğlu Leman dergisi okurlarının hatırlayacağı gibi Kaan Ertem'in "Öğreten adam ve oğlu" başlıklı bir köşesi vardı. Baba, oğluna "Bak evladım" diye başlayan çeşitli hayat dersleri verir, uzun uzun anlatır, oğlu ise sessizce dinler, bir şey diyemezdi. Ama kafasının üzerindeki baloncuktan anlardık ki, bundan çok sıkılıyor, babasını gerçekte dinlemiyor hatta dalga geçiyordu. Çocukların kendilerine doğrudan öğretilemeye çalışılan şeylere tepki gösterdiklerini herkes gözlemlemiştir. Bu sebeple çocuk kitaplarında eğitici ve öğretici olma kriterini aramamak hatta didaktik kitaplardan özellikle kaçınmak gerekir. Bir kitabın sayfalarının arasında kaybolmak, başka dünyalara yelken açmak inanılmaz bir özgürlüktür ve eğitim ya da öğüt verme kaygısı bu çocuksu özgürlüğün önüne geçmemelidir. Ne okutsak, ne okutmasak? Masalların genelde yetişkinlere hitap ettiği, kadın-erkek ilişkilerini ön plana aldığı ve şiddet içerdiği; kısaltılmış klasik romanların ise orijinalinin ana fikrini ve sanatsal derinliğini her zaman yansıtamadığı dikkate alınarak onlarca çocuk edebiyatı türü içinden seçimler yapılabilir. Son yıllarda sevilen fantastik veya bilim kurgu türleri, çocuğun gerçeklikten kopacağı gibi bir endişe duymadan tercih edilebilir. Çünkü çocuklar gerçekle oyunu kolayca ayırabildikleri gibi kitabın kurgu dünyasıyla kendi gerçekleri arasında çok hızlı bir geçiş yapabilme becerisine sahiptir. Çizgi romanlarda özellikle dikkat edilmesi gereken ise yaşa uygunluk ve şiddetin dozajıdır. Çocuğun kitabını sevdiği bir yazar, tarzını ya da çizimlerini beğendiği bir yayınevi varsa mutlaka takip edilmeli, diğer kitapları da edinilmelidir. Bütün bunlardan ayrı olarak bilhassa bazı çocuk kitaplarının çocuğu bir tüketim unsuru olarak kullandığı ve çocuklar üzerinden ticari kaygılar taşıdığı görülmektedir. Popüler filmlerin veya bilgisayar oyunlarının konu edildiği bu gibi kitaplar zaten çocuk edebiyatı anlamında bir nitelik de taşımamaktadır. Çocuğu eğlendiren, ona hayal kurabileceği alanlar yaratan, onu yaratıcı düşünmeye sevk eden amaçlar dışında, edebiyatla verilen ideolojik hedefler çocuğun özne olmasından ziyade onu nesneleştiren bir anlayıştır. Ülkemizde de Hala Sultan, Vakıflar gibi kurumlar aracılığıyla çocuk ve genç yaşta kişilerin, bilimsel olmayan hatta muhafazakarlığa yol açabilecek kitaplarla buluşturulduğu da görülmektedir.   Bu yazının sonuna kadar okuma sabrı gösteren çocuk edebiyatı severlere, binlerce harika kitap arasından birkaç önerim ise şöyle:   - Notabene Yayınları'ndan anti prensesler ve anti kahramanlar serisi, uyanış öyküleri serisi ve genç okurlar için, Sınıfta İsyan Var   - Günışığı Kitapları'ndan Çıtır Çıtır Felsefe serisi   - Ülkemiz yazarlarından Sonay Yakup Yakupsoy'un hayvan özgürleşmesini aşılayan, Sultan ve Uzunayak   - Bu Senin Bildiğin Peri Masallarından Değil, Sheri Radford, Güldünya Yayınları   - Yıldırım Türker çevirisinin keyfiyle Tostoraman, Süpürgede Yer Var mı? ve Nohut Oda bakla Sofa   - Roald Dahl'dan Charlie'nin Çikolata Fabrikası ve Matilda   - Vladimir Tumanov'dan Kraliçeyi Kurtarmak ve Haritada Kaybolmak   - Mıstık Seni Anlamıyoruz (Noktalama İşaretlerinin Öyküsü), Tülin Kozikoğlu   - Rengarenk fil Elmer'in farklılıklar üzerine öyküleri       (*) Akıllı telefonunuza sorunuz!   (**) Türkiye Eğitim Dergisi 2016, Günümüz Çocuk Edebiyatı Yazarları ve Eserleri Üzerine Bir İnceleme, Suat UNGAN, Elif DEMİR  

Çocukluk: Dün, Bugün, Yarın- Fatih Bayraktar

By Şifa Alçıcıoğlu

62203618_370170110300061_8622636554596122624_n

Çocukluğun dünü, bugünü ve yarınını inceleyen makalemiz Fatih Bayraktar'ın kaleminden satırlara dökülürken, Roma döneminden itibaren dünyanın farklı coğrafyalarında çocukların yaşadığı zulümleri de gözler önüne seriyor. Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayiilerini, bölgenizdeki Khorakitabevlerini ve baraka Kültür Merkezi lokalini ziyaret edebilirsiniz. 62203618_370170110300061_8622636554596122624_nÇocukluk deyince zihnimizde ilk beliren genellikle küçüklük, kırılganlık, masumiyet gibi kavramlardır. Bu bize çocuklukların korunması/gözetilmesi gereken bireyler olması gerektiğini hatırlatır. Oysa çocukluk tarihi bu durumun oldukça yeni olduğunu gösterir bize. Roma İmparatorluğu çocuk istismarının zirvesiydi; Orta Çağ Avrupası çocuk ihmalinin… Kapitalizmin yükselmeye başladığı 1800’lü yıllarda çocuk işçiliği son derece doğal karşılanıyordu. Madenler, plantasyonlar çocuklarla doluydu. Paylaşım savaşları en çok çocukları öldürdü. Sonrasında gelenler de… Oysa kabile toplulukları bugün kendine modern(!) diyen birçok toplumdan daha fazla koruyordu çocuklarını. Kızılderililerde bir çocuk doğduğunda kabiledeki tüm erkekler onun babası, kabiledeki tüm kadınlar onun annesi olurdu. Çocuk hakları beyannamesi neden ortaya çıkmıştı? Modern dünya, çocuklarını kendiliğinden ve doğallığında koruyamadığı için… Bu noktada kimdi ilkel? Kimdi ileri? Üstelik iki paylaşım savaşı arasında imzalanan bu beyannameye rağmen bugüne kadar milyonlarca çocuk öldürüldü savaşlarda. UNICEF’in raporuna göre 9 yıldır süren Suriye savaşında yalnızca 2018 yılında ölen çocuk sayısı 1106. Son on yıldaki savaşlarda ise 10 milyonu aşkın çocuğun öldüğü bildirilmekte. Açıktır ki kapitalist dünya çocukları koruyamamakta. Kar hırsı, şirket çıkarları, devletlerin ve hükümetlerin güvenlikleri çocuklardan çok çok daha önemli… Bakın çocuk işçiliğine; Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre dünyada yaşları 5 ile 17 arasında değişen 218 milyon çocuk çalışıyor. Bunun 73 milyonu ölüm riski yüksek işlerde çalıştırılıyor. 1800’lü yıllardan 2000’li yıllara ne değişti? Kapitalizmin motivasyonu değişmediğine göre hiçbir şey. Kıbrıs’ın kuzeyinde yalnızca 2018 yılında 18 yaş altı iki çocuk inşaatlarda çalışırken düşerek iş cinayetine kurban gitti. Bakın çocuklara silah verip insan öldürtenlere; Afganistan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kolombiya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Irak, Mali, Myanmar, Nijerya, Filipinler, Somali, Sudan, Suriye ve Yemen, ordularına 18 yaş altı çocukları alan ülkeler. Hindistan, Pakistan, İsrail, Filistin, Libya ve Tayland paramiliter silahlı güçlerde çocukları kullanan ülkeler. Hani demiştik ya Roma İmparatorluğu çocuk istismarının zirvesiydi… Bugün çocuğun doğrudan cinsel istismarı anlamına gelen çocuk pornografisinin yasal olduğu onlarca ülke var dünya üzerinde. Üstelik bu endüstri(!) 1980’lerden beridir gittikçe gelişmekte. Yani dünyanın neoliberal politikalarla yönetilmeye başlandığı ve muhafazakarlaşmanın arttığı bir dönemde! Açıktır ki kapitalist dünya, çocukları yasalarla koruyamamanın ötesinde onları öldürmekte, onları katil yapmakta, onları emek anlamında da cinsel anlamda da sömürmekte… Var mıdır bundan daha büyük bir iki yüzlülük?  Çocuk haklarını hukuksal anlamda tanıyan Türkiye’de 2017 Mayıs ayında çocuk istismarının önlenmesi için hazırlanan araştırma önergesi, neoliberal ve muhafazakar AKP milletvekillerinin oy çokluğuyla reddedildi. Aynı milletvekilleri 15 yaşındaki çocukların evlenmesinin önünü açan, tecavüzcüleri tecavüz ettikleri kişiyle evlendirerek affeden yasalara imza attılar. Var mıdır bundan daha büyük bir yasal (!) istismar? Sözün özü ne geçmiş aydınlıktı ne de bugün aydınlık çocuklar için. Ama hayat direnmektir… O yüzden geçmişi bilerek, bugünü analiz ederek yarına odaklanmalı insan. Sinikliği, bizden bir şey olmazcılığı elimizin tersiyle itip değişimi kendi hayatımızdan başlatmalıyız. Boğuştuğumuz sorunları kendi kabuğumuza çekilmek için değil mücadelemizi bilemek için kullanmalıyız. Bireysel olanın değil örgütsel olanın etki yaratabileceğini unutmamalıyız. Çocuklar da dahil tüm canlılar için daha adil bir düzenin sağlanması için talepkar olmalıyız. Kadınların, LGBTI bireylerin, hayvanların, göçmenlerin, azınlıkların maruz bırakıldığı şiddetle; çocukların maruz kaldığı şiddet dinamiklerinin ne kadar benzeştiğini, bunların aynı kaynaktan beslendiğini fark etmeli ve mücadelemizi bu kaynağa karşı örgütlemeliyiz. Parasız ve kaliteli eğitim talep ederken korkutmayan, güçlendirici, toplumsal cinsiyet rollerinden arınmış ve hak odaklı bir eğitim de talep etmeliyiz. Ne güzel anlatmıştı büyük usta o güzel şiirinde; Güzel günler göreceğiz çocuklar Motorları maviliklere süreceğiz Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz, güneşli günler Motorları maviliklere süreceğiz Hani şimdi bize Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, Yalnız cumaları, yalnız pazarları Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz Işıklı caddelerde mağazaları, Hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: Açılır kara kaplı kitap: Zindan Kayış kapar kolumuzu Kırılan kemik, kan Hani şimdi bizim soframıza Haftada bir et gelir Ve, çocuklarımız işten eve Sapsarı iskelet gelir Hani şimdi biz İnanın, güzel günler göreceğiz çocuklar Güneşli günler göreceğiz Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar Işıklı maviliklere süreceğiz Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz güneşli günler Motorları maviliklere süreceğiz      

Sokak Hayvanları ve Çocuklar-Emel Cicibaba

By Şifa Alçıcıoğlu

161_4092kisalar-03

Argasdi'nin 55. sayısından çocuklar ve sokak hayvanlarına dair makalemizi "çocukluk" dosyasından sizlerle paylaşıyoruz. Argasdi'ye Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden 10 TL karşılığında ulaşabilirsiniz. 161_4092kisalar-03Daha ufacık bir bebekken başlıyor etrafımızla iletişime geçme ve öğrenme, serüvenimiz. İzleyerek, deneyerek ve yanılarak öğrenen çocuklar şüphesiz ki yetişkinlerden daha açık bir algıya ve çok daha fazla merağa sahiptir. Tam da bu nedenle etraflarında olup bitenleri gözlemleyerek büyüyen çocuklara nasıl örnek olacağımız, ileride şekillenecek karakterleri için belirleyicidir. Ülkemizin kuzey yarısında sokaklardaki hayvan popülasyonu oldukça fazladır. Ayrıca var olan barınakların birçoğu çok yetersiz ve olması gereken barınak standartlarında değildir. Av köpekleri yaşlanıp “işleri bitince” sokağa salınmakta, bazı kişiler bir hevesle alıp bakamadıkları hayvanları dışarı bırakmaktadır. Tüm bunlar çok büyük ve çözülmesi gereken sorunlar değilmiş gibi hala daha pet shop’larda hayvan satışı yapılmaya devam edilmekte ve satılan hayvanların akıbetinin takibi yapılmamaktadır. Tabii ki bunlar devlet politikası haline gelmeli ve sadece insanların değil hayvanların mutluluğunu ve özgürlüğünü garanti altına alan adımlar atılmalı. Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi’nin hazırladığı ve Meclis’te görüşülmeyi bekleyen Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası bunun örneklerinden bir tanesidir. Fakat bundan öte toplumumuz, ta çocuk yaştan doğanın bir parçası olduğumuz ve tüm doğaya saygı gösterilmesi gerektiği, empati gibi unsurlar ile gerek özel gerek sosyal yaşamlarında dönüştürülerek, sokak hayvanları konusunda daha duyarlı olmalıdır. Erken çalan okul zili Birçok çocuk daha iki yaşından itibaren kreş ile okul hayatına adım atıyor ve bu süreç 17 yıl boyunca devam ediyor. Gününün çoğunu okulda geçiren çocukları, dönüştürmek bu kadar olasıyken onları sadece akademik başarıya odaklayan müfredatlar değiştirilmeli. Çocukları ve gençleri, onların sosyal yönlerine olumlu katkı sağlayacak ve hayvanlarla zaman geçirebilecekleri bir müfredatla eğitmeliyiz. Bir sokak hayvanını sahiplenmek ve onunla temizliğinden yürüyüşüne, yemeğinden sağlığına ilgilenmek çocukları sorumluluk bilinci olan bireyler olarak yetiştirecektir. Sorumluluk almayan ve topu sürekli olarak başkalarına atan politik durumumuz da zaten ülkemizde bu bilincin ne kadar eksik olduğunu ve bunun nasıl sonuçlar doğurabileceğini gösterir niteliktedir. Sokak hayvanlarının sorumluluğunu tam anlamıyla üzerimize almak ve bunu yerine getirmediğimiz durumlarda yaptırımlarla karşılaşmak bir süre sonra olayların asıl sorumlularını işaret edebilmemizi sağlayacaktır. Yani bir köpeği “sahiplenip” onu bir kulübeye kapatan, daha sonra tuvalet ihtiyacını karşılasın diye sokağa salan bir birey aslında hayvanların parka alınmamasının, sokaklara zehir atılmasının, hayvan pisliğine kinlenip sokaktaki hayvanların aç bırakılmasının, dolayısıyla bu hayvanların saldırganlaşıp başka canlılara saldırmasının ve bunun cezasının vurularak ya da zehirlenerek yine o hayvanlara kesilmesinin dolaylı yoldan sorumlusudur. İşte tam bu noktada saygı kavramının eksikliği kendini belli eder. Kendi evi, bahçesi kirlenmesin diye hayvanını sokağa salan ya da köpeğini ortalık yere dışkılatıp temizlemeyen bir insanın ne çevre bilinci ne empati yeteneği ne de başkalarına saygısı vardır. İnsan eliyle yaratılan bu kaosun faturası da her zaman sokak hayvanlarına kesilmektedir. Okullarda sokak hayvanları ile ilgili dersler ve eğitimler olması, yeni nesillerin bu gibi konularda birbirlerine ve hayvanlara karşı sevgi, saygı ve sorumluluk duygusuyla yetişmesi için önemlidir. Doğru örnek olabilmek Geleceğimizin çocuklar olduğu ağızlara sakız olmuş durumda iken çocuklarımızı daha iyi bireyler olma yolunda dönüştürecek adımlar çok aza indirgenmiştir. Sokak hayvanları, çocukların sadece akademik başarısını önemseyen bu sistemin doğru ilerletmediği dönüşüm sürecinin sonuçlarını ağır bir şekilde yaşamaktadır. Aileler çocuklarına doğum günlerinde pahalı hayvan satın alarak, sokakta aç bir canlı gördüklerinde doyurmaktan ziyade öteleyerek, sokak hayvanları için “pistir, dokunma”, “ısırabilir yaklaşma” diyerek yanlış örnek oluyor. Çocuklar bunları deneyimleyerek kendilerinin hayvanlardan üstün, onları istedikleri an alıp istedikleri an kurtulabilecekleri birer nesne olduklarını öğrenerek büyüyorlar. Oysa pek çoğumuz gözlemlemişizdir ki küçük yaştaki çocuklar, yetişkinler tarafından korkutulmadan, yönlendirilmeden veya baskı altına alınmadan önce temiz-kirli, sahipli-sahipsiz, pahalı-ucuz ayırt etmeden tüm hayvanlara sevgi ve merhametle yaklaşır, onları kucaklar, onlarla yemeğini paylaşır. Çünkü çocukluk doğa ile bütünleşik olmanın çok daha yoğun yaşandığı bir dönemdir. İşte bu noktada çocuklarımıza nasıl örnek olduğumuz çok önemlidir. En geniş yelpazede devlet, en dar yelpazede ise aileler çocukları eğitirken, insanın da bir tür hayvan olarak doğanın bir parçası olduğunu, kentte yaşama sorumluluğu ile çevre bilincini ön planda tutmalıdır ki etrafına saygılı, sorumlu ve empati yapabilen insanlar yetiştirebilelim. Çünkü sokak hayvanlarının içinde bulunduğu bu kötü durumun sorumlusu bizden başka kimse değildir.  

“YOLDA” ALBÜMÜ ARTIK SOUNDCLOUD’DA ÜCRETSİZ

By Mehmet Adaman

Sol Anahtarı - Yolda Albüm Kitapçık Baskı-1

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı'nın son albümü "YOLDA" artık soundcloud'da. Albümü dinlemek için ücretsiz indirebilirsiniz. Sol Anahtarı'nın geçtiğimiz yıllarda çıkarmış olduğu "Kıbrıs Bizim" ve "Başka Bir Şarkı" albümleri de yine soundcloud üzerinden ücretsiz indirilebiliyor. Dinlemek veya indirmek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz. https://soundcloud.com/sol-anahtar-1/sets/sol-anahtari  

Beleşe Deniz- Plajlar Halkındır Hareketi’nden Eylem Çağrısı

By Nazen Şansal

acapulco eylemi

11701104_427064957465926_997126706766618001_n

Bu pazar haksızlığı pazara çıkaralım; "Beleşe deniz" için Acapulco'da buluşalım! Bu yıl sıcakların her zamankinden fazla kendini gösterdiği bir yaza merhaba dedik. Fakat bir ada ülkesinde yaşamanın avantajı olan dört bir yanımızın denizle çevrili olması bize bu yıl maalesef keyiften çok acı getirdi. Otellerin, gemilerin ve büyük işletmelerin atıklarından, düzensiz ve plansız kentleşmeden dolayı beleşe versen girilmeyecek duruma gelen Girne sahillerinde yine de "Beleşe Deniz" hakkını kullanmak isteyen vatandaşlardan fahiş ücretler istenmeye devam ediliyor. Denizlerdeki kirlilik oranı, kirli denizlerde bulunan ve Caretta kaplumbağalarının azalmasıyla da çoğalan deniz anası popülasyonunun kıyılarımızda artması ile kendini gösteriyor. Yani bizden aldıkları para yetmezmiş gibi denizlerimizi kirletmeye ve denizdeki doğal yaşamı katletmeye devam ediyorlar. Bu da yetmezmiş gibi deniz ile çevrelenmiş bir ülkede yaşarken insanların sahil güvenliği ile alakalı yeterli bilgiye sahip olmaması, plajlarda eğitimli cankurtaranların bulunmaması ve yerel yönetimler ile devletin vatandaşları bilgilendirmemesi ve güvenlik artırıcı önlemler almaması maalesef can kayıplarıyla sonuçlanıyor. Bunun yanı sıra, 10 yıldır sürdürdüğümüz mücadelede mahkeme huzurunda kazanılmış haklarımız olmasına rağmen pek çok otel ve işletme "Beleşe Deniz" hakkımızı gaspetmeye, kanun tanımamaya ve kendi istediği gibi davranmaya devam ediyor. Tüm bunlara karşı sesimizi yükseltmek, deniz facialarında hayatını kaybetmiş vatandaşlarımızı anmak ve haklarımıza sahip çıkmak için 28 Temmuz Pazar saat 16:00’da Acapulco önünde buluşarak önce basın açıklamamızı yapıyor sonra da beleşe denize giriyoruz. Tüm halkımızı davet eder; basın emekçilerinin ilgisini rica eder; polismizi de Anayasayı uygulamak ve Plajların Kullanım ve Denetimi Yasası'nın gereğini yapmak üzere göreve çağırırız.  Beleşe Deniz - Plajlar Halkındır Hareketi acapulco eylemi

Mehmet Rıfat Ilgaz- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

rifat-ilgaz-cocuklariniz-icin

Argasdi'nin 55. sayısının bellek sayfasında, romanları şiirleri yanında rifat-ilgaz-cocuklariniz-icinözellikle çocuk kitaplarıyla tanıdığımız Mehmet Rıfat Ilgaz'ı konuk ettik. Çocukluk olarak belirlediğimiz dosyamızda, büyük ustayı saygıyla anıyoruz... 1917’de Kastamonu’da doğdu Rıfat Ilgaz. 1930’da Muallim Mektebi’ni 1936’da ise Gazi Enstitüsü edebiyat bölümünü tamamladı. Soyadı kanunu ile kendisine, doğduğu bölgedeki çok sevdiği Ilgaz dağını soy isim olarak seçti. İlk önce çeşitli ilkokullarda daha sonra ise İstanbul’a tayini çıkınca ortaokul ve liselerde Türkçe öğretmenliği yaptı. Türkiye’de toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli temsilcilerinden olan Rıfat Ilgaz felsefe eğitimi de almıştır. Sait Faik Abasıyanık ve Nazım Hikmet ile de çalışma fırsatı bulan Ilgaz, 1942’de “Yürüyüş Dergisi”ni çıkardı. 1944’te “Yarenlik” isimli ilk şiir kitabını yayımladı. Bu kitabındaki “Sınıf” şiirinde zengin bir çocuğun şımarıklığı ve fakir bir arkadaşının çaresizliğini anlatan şair, “yoldaş” kelimesini kullanarak “komünist propaganda yapmak” ve “zenginlere karşı halkı kışkırtmak” suçlarından altı ay hapse mahkûm edildi, kitabı da toplatıldı. Cezasını yattıktan sonra çok sevdiği öğretmenliğe bir süre daha devam eden Ilgaz, baskılar sebebi ile mesleğini bırakıp gazeteciliğe başlamak zorunda kaldı. Bir röportajında öğretmen olarak, nasıl olur da yazdıklarından dolayı hapis yattığı sorulunca şöyle demiş: “Çocukları okutmaktı ilk işim ikincisi yazdığımı çocuklara okutmak”. İnat ve inançla doğru bildiklerini savunan ve bunları öğretmekten geri durmayan bir adam… Rıfat Ilgaz’ın hayat görüşü ve çocuklara bakışını daha iyi anlamak için “Çocuklarım”  şiirine bakmak faydalı olacaktır. “Yoklama defterinden tanımadım sizi, Benim haylaz çocuklarım Sınıfın en devamsızını Bir sinema dönüşü tanıdım Koltuğunda satılmamış gazeteler Dumanlı bir salonda…” Yoksulluk çeken, geçim derdi ile ezilen yanlarını da gördü çocukluğun o ve bir öğretmen olarak çocuklarının gündelik yaşamlarındaki sorunlarını kendine dert, eserlerine kaynak etti. Bundan hiç çekinmedi. Yaşadığı dönemin yanlışlarını ve dolayısı ile eğitim sisteminin noksanlıklarını gözler önüne sermekten geri durmadı. Bunu yaparken kör göze parmak sokarak veya salt propaganda yaparak değil, estetik, yalın ve de anlaşılır bir şekilde eserler üreterek ortaya koydu. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ile birlikte ünlü “Marko Paşa” isimli siyasi mizah dergisini çıkarttılar. Bu dergi de kapatıldı. Fakat yılmadan tekrar tekrar başka isimlerle dergiyi çıkartmaya devam ettiler. (Malûmpaşa, Merhumpaşa, Bizim Paşa, Yedi-Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Öküz Mehmet Paşa vb…) Rıfat Ilgaz 1953’te “Devam” isimli  şiir kitabını çıkardı. Bu kitabı da toplatıldı ve altı buçuk yıl hapse mahkûm edildi. Daha sonraları herkesin çocukluğuna dokunan “Hababam Sınıfı”nı yazdı. Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde çoğumuzun çocukluğuna giren Hababam Sınıfı ilk yayımlandığında Rıfat Ilgaz’dan özellikle bahsedilmemiş ve buna çok içerlemiş yazar. Yıllar sonra oğlu Aydın Ilgaz’ın anlattığı gibi, Rıfat Ilgaz’ın hem isminin yazılmamasına hem de çok sevdiği Tarık Akan’ın Damat Ferit diye romanda olmayan bir karakteri oynamasına içerlermiş. Sonraları Tarık Akan özür dileyip “Romanı okumadım o yüzden oynadım” demiş ve kendini Rıfat Ilgaz’ın yazdığı “Karartma Geceleri” romanının filminde oynayarak affettirmiştir. Hababam Sınıfı Rıfat Ilgaz için bir eğitim sistemi eleştirisidir. Özellikle çocuklara verdiği değeri çeşitli üretimleri ile hissettiren Rıfat Ilgaz’ın, çocuk edebiyatı alanındaki üretimleri de oldukça fazladır. ("Bacaksız Kamyon Sürücüsü", "Bacaksız Okulda", "Bacaksız Paralı Atlet", "Öksüz Civciv", "Küçükçekmece Okyanusu", "Cankurtaran Yılmaz", "Kumdan Betona").  12 Eylül faşizmi yaşanırken 70 yaşında idi ve yine tutuklandı gözleri bağlanarak çeşitli aşağılanmalara maruz kaldı. Hiç yılmadı anılarını yazarken yine dalga geçti yaşadıkları ile. Yaşamını İstanbul’da kaybeden Rıfat Ilgaz için yakın çevresi Madımak olaylarına çok üzüldüğü ve kalbinin bunu kaldıramadığını söyler. Hemen hemen hepimizin hayatına dokunan bu değerli yazarın en azından Hababam Sınıfı romanını okumak boynumuzun borcu. Ne dersiniz?   Kaynaklar: www.evrensel.net/haber/356440/rifat-ilgaz-kimdir-eserleri-nelerdir www.biyografya.com/biyografi/12758

Baraka Bağımsız Kıbrıs İçin Sokağa Çağrı Yaptı

By admin
Baraka yaptığı açıklama ile Bağımsız Kıbrıs için sokağa çağrı yaptı. Açıklamada, “Her yıl olduğu gibi bu yıl da ülkemizdeki tüm işgallere karşı çıkmak, TC’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde Devam »

Devlet Aklından Hukuk Devletine – Cansu N. Nazlı

By Nazen Şansal
Argasdi’mizin “Çocukluk” temalı yeni sayısı bayilerdeki yerini almışken, “Adalet” temalı eski(meyen) sayımızdan bir yazıyı sizlerle paylaşıyoruz.  Toplumsal yaşamımıza ismen girmese de, cismen varlık gösteren bir olgudur Devlet Aklı. Bu yüzden ilk duyduğunuzda yabancı gelse de, basitçe tanımlayıp örneklendirince hemen tanıyacağımız bir tutuma karşılık gelir. Devlet Aklı, üstün otoritenin (yani devletin) çıkarlarının bütün diğer bireysel, toplumsal […]

TC’nin kktc Elçisi İşsiz Kaldı

By admin
TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yayımladığı  “Kıbrıs İşlerinin Koordinasyonu” genelgesinin ardından, kktc ile ilgili koordinasyon işlerini yürütmek üzere TC Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın görevlendirilmesi üzerine TC’nin kktc elçisinin Devam »

Kültür-Sanat-Politika Dergisi “Argasdi”nin 55. Sayısı “Çocukluk” Dosyası ile Çıktı

By Nazen Şansal

64969036_10155460918072395_1133188230120734720_n

 

 64969036_10155460918072395_1133188230120734720_n

Üç aylık kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 55. sayısı çıktı. 16 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Çocukluk” “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla Baraka Kültür merkezi’nin 16 yıldır çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; kitap, film ve müzik yazılarının yer aldığı sanat sayfalarının yanı sıra “Çocukluk” temasını farklı boyutlarıyla işleyen bir dosya içeriyor. Tarih içinde çocukluk olgusunun gelişimini ve değişimini inceleyen “Çocukluk: Dün, Bugün, Yarın”; içimizdeki çocuğu kaybetmemeyi salık veren “Hayır, Beni Terk Edemezsin”; okuma alışkanlığı ve çocuk kitaplarını ele alan “Çocuk Edebiyatı Üzerine Düşünceler ve Tavsiyeler”; 80’lerin ve 90’ların çocukluğunu anlatan “Eski Sokak Eski Çocukluk”; istismar hakkında bilgi veren “Çocuk İstismarının Psikolojik Boyutu”; hayvan sevgisini aşılayan “Sokak Hayvanları ve Çocuklar” gibi yazılar dosyayı oluşturmakta.  Ayrıca dergide çocuklarla yapılan röportajlar ve çocukların yaptığı resimler de yer almakta. “Ne Sınıfa Kaçış, Ne Sınıftan Kaçış” başlıklı yazıda ise ülkemize Baraka Kültür Merkezi’nin konuğu olarak gelen Kaos GL aktivisti ve Praksis dergisi Yayın Kurulu üyesi Remzi Altınpolat’ın, LGBTİ+ ve Sınıf Mücadelesi konulu konuşmasının özeti okuyucuya sunulmakta. Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Lefkoşa, Mağusa, Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.

Soruyorum Size Adalet Nedir? – Pınar Piro

By Nazen Şansal

soruyorum size adalet nedir

  Yeni sayımız "Çocukluk" dosyası ile matbaaya girmeye hazırlanırken "Adalet" dosyamızdan bir yazıyı sizlerle paylaşıyoruz... Argasdi... Bu topraklarda üreterek direnmek için oku, okut, yay!

soruyorum size adalet nedir

Şimdi çıksak sokağa ve sorsak önümüze çıkan kişilere: “Siz adaletli bir insan mısınız?” diye, hemen herkes “evet” diyecektir muhtemelen. “Evet, ben hayatımda herkese adil davranmaya özen gösteririm. Kimseye haksızlık yapmam. Haksızlığa uğratılmayı da kabul etmem, hakkımı ararım.” Ve ardından bir soru daha sorsak: “Peki sizce adil bir toplumda mı yaşıyoruz?” diye… Yine hemen herkes benzer cevapları verecektir: “Hayır, maalesef toplumumuz herkese adil davranmıyor.” Peki nasıl oluyor da herkesin kendini adalet timsali gördüğü bu sistemde toplumsal adaletten söz edemiyoruz? İşte tam da bu yüzden; sistem yüzünden. Çünkü adalet sadece bireysel değil toplumsal bir olgudur. İnsanların kendi hayatlarını sadece kendi istemleri doğrultusunda var olacak bir adalet anlayışında yaşamaları da adil bir topluma ulaşmanın önündeki en büyük engeldir. Ve bunun yani insanların önce ve hatta bazen sadece kendi haklarını gözetmelerinin sebebi de, içinde yaşadığımız ya da yaşamaya çalıştığımız, birilerinin diğerinin üzerine basarak hayatta kalabildiği sistemdir. Adalet nedir? Adalet, bir toplumda birey haklarını sağlama istemi, hakkın egemen olması durumudur. Çağlar boyunca filozofların adalet hakkında çeşitli görüşleri olmuştur. Kimine göre adaletin özünde bireyin kendini koruma içgüdüsü bulunurken, kimine göre adalet dostluktan beslenir. Kimine göre adalet, adaletsizlikten korkulduğu için uğruna mücadele edilen bir amaçtır. Adalet için güç gerektiğini düşünen filozoflara göre de, güçsüz iktidar adaletsiz, adaletsiz güç zorbadır. Adaleti açıklamaya çalışırken ortaklaşılan eşitlik ve özgürlük kavramları, zamanlara, durumlara ve kişilere göre değiştiği için de herkes adalet olgusunun altını farklı biçimlerde doldurmuştur. Bizce adalet nedir? Toplumu oluşturan her bir birey olarak haklarımızın peşine düşmemiz gayet doğaldır. Ancak kabul etmek gerekir ki, kendi haklarını arayan insanların birçoğu, o hakkı elde ederken geriye kalan insanların haklarına ne olduğunu pek de fazla umursamayıp gemisini kurtaran kaptan olmayı seçmektedir. Oysa kişilerin her zaman ve sadece kendi haklarını arayıp, temas ettikleri kişilerle olan ilişkilerinde adalet sağlamakla yetinmesi, toplumun geri kalanını daha da büyük bir karmaşaya itmektedir. Adalet, herkes için ulaşılabilirse, birisi hakkını elde ederken öteki ezilmiyorsa ancak adalettir. Hak vermek, ezen için lütuf, hakkı elde etmek de ezilen için başarı ise bu hiç de adil bir durum değildir. İş bulamayanın kötü koşullarda çalışmak zorunda kalması ve üstüne üstlük geçinecek maddi yeterliliğe de ulaşamaması ama bunun yanında topluma hiçbir faydası olmayan kişilerin para içinde yüzercesine refaha ulaşması sınıfsal adaletsizliğin en büyük göstergesidir. Adil toplumda öyle bir sistem yaratılmalıdır ki, ağır iş yükünün altına giren işçiler evine ekmek götürüp götüremeyeceğini, çocuğunun okul masraflarını nasıl karşılayabileceğini kara kara düşünmek zorunda kalmadan, o yükün altından keyifle kalkabilmelidir ve bu iş yükü toplumun her kesimince paylaşılabilmelidir. Sendikalı çalışanlar haklarını arama mücadelesinde sesini yükseltip sokakları doldururken, sendikasız işçi çalıştırmanın da yasak olmasını savunmalı ve bunun için gerekeni yapmalıdır. Mahkemelerde yargılanan hiçbir kimse, karşısındakinin sermayesi altında ezilmemelidir. Şiddet uygulayan kişi bilmelidir ki, esas güç özgürce yaşama hakkını savunmaktır ve adalet insanların birbirine zarar vermeden yaşaması için vardır. Bir de Themis var ki herkes için anlamı başka. Tıpkı adalet gibi... Themis, Uranüs ve Gaia’nın kızıydı ve kendisi de bir tanrıçaydı; adalet ve düzen tanrıçası… Mevsimlerin, yılların, sanatların düzenini sağlayan, yaşamla ölüm dengesini kuran bir tanrıçaydı. Themis heykeli ise adaletin simgesi haline geldi. Ancak günümüze kadar gelen Themis, mitolojidekiyle birebir aynı değildir. Örneğin Eski Yunan’da kara bir giysi içinde olan ve bir elinde asası bulunan Themis’e, kılıç ve terazi Rönesans Dönemi’ndeki ressamlarca yakıştırılmıştır. Themis’in elindeki terazi, adaletini ve onu ölçülü şekilde dağıtmasını temsil etmektedir. Diğer elindeki kılıç ise adaletin keskinliğini ve gücünü yansıtmaktadır. Göz bandı ise adalet dağıttığı kişileri görmemesini, yani tarafsızlığını ve objektifliğini simgelemektedir. Bu da mitolojide olmayan ve yorumcular tarafından eklenmiş bir nesne. Bazen heykellerde ayağının altında bir kitap ve bacağına dolanmış bir yılan görürüz. Kitap, adaletinin kurallardan dayanak aldığını gösterir. Yılan ise haksızlıkları ve kötülükleri temsil eder ve Themis tarafından ezilir. Oysa günümüzde bizlere sunulan adalet hiç de heykelin anlattığı gibi değil. Adaletin gücünü sadece parası olanlar kullanabiliyor. Kitaplarda yazan yasalara ulaşmak olabildiğince zor, zaten bu kitapların pek çoğu da ezilenin değil ezenin kurallarını yazıyor. Ve hakkını arayanının ayağına dolanan yılanın başını ezecek bir hak hukuk yargı sistemimiz de yok. Şimdi çıksam sokağa ve sorulsa bana... Adalet, sadece mahkeme koridorlarında aranacak bir hak değildir. Hatta adaleti hukuk sisteminde aramak günümüzde yapılacak en büyük hatalardan biri haline gelmiş durumdadır. Adalet, eşit iş yapanların eşit ücret edinmesidir. Adalet, aynı evi, aynı yolu, aynı sokağı, aynı parkı kullananların birbirinin farkında olması ve iyi kötü her şeyi adil paylaşmasıdır. Adalet her çocuğun ücretsiz ve kaliteli eğitim alabilmesidir. Adalet, her bireyin refah içinde yaşayabileceği bir ülkeyi sadece bir hayal olmaktan çıkarabilmektir. Adalet, herkes için sağlanabildiğinde, işte o zaman başka bir dünya ellerimizde şekillenecektir.   Pınar Piro pınarpiro@gmail.com   Kaynaklar: https://www.insanokur.org/felsefeye-gore-adalet-nedir/ https://www.wannart.com/adaletin-simgesi-tanrica-themis

Baraka’nın Ücretsiz Yaz Kursları ‘Eğitsel Spor Oyunları’ İle Başladı

By Kamil İpçiler

64764626_2623526740991019_2173712167168114688_o

Baraka Kültür Merkezi’nin yaz aylarında ilkokul (7-11 yaş) çocuklarına yönelik ‘Kağıda Kaleme Sarılın’ sloganıyla düzenlediği yaz kursları başladı. Bu yıl yedincisi gerçekleştirilen kurslar, Lefkoşa’da kapalı spor salonunda yer alan eğitsel spor oyunları ile başladı. Çocukların spor faaliyetlerinden aldığı keyif gözden kaçmadı. Alanında deneyimli öğretmenler eşliğinde çocuklarla buluşulacak kurslarda eğitsel spor oyunlarının yanı sıra; seramik, müzik, İngilizce, Yunanca, yoga, görsel sanatlar, halk dansları, modern dans, satranç ve daha birçok farklı etkinlik yer alacak. Bu sene iki farklı etaptan oluşacak olan yaz kursunun ilk etabı olan eğitsel spor oyunları  Haziran ayı sonuna kadar her Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri kapalı spor salonunda gerçekleşecek. Ardından 1 Temmuz itibari ile Baraka Kültür Merkezi Lokalinde bilimsel ve sanatsal faaliyetler ile buluşacak. Kurslar, 20 Temmuz Cumartesi günü ise renkli bir şölen ile son bulacak. Ülkede yaşanan muhafazakarlaşmanın ve yoksulluğun artarak devam ettiği bu süreçte en önemli varlığımızın çocuklarımız olduğunun bilinciyle “Kağıda Kaleme Sarılın” diyor, çocuklarımızı bilimle, sanatla, sporla buluşturacak ücretsiz aktivitelerin artmasını diliyoruz.

Hasanbulliler Destanı – Şifa Alçıcıoğlu

By Nazen Şansal

bulli

  Argasdi yeni sayımız "Çocukluk" dosya konusu ile hazırlanırken, son sayımızdan "Kültür" sayfası yazımız...

bulli

 

Sıcak ve kurak, tefeciliğin ve hırsızlığın ayyuka çıktığı bir yıl: 1877… Kıbrıs’ın en uzak topraklarında, dağlık ve ormanlık bölgeleriyle ulaşımın çok zor sağlandığı, *Şeher’den ve ticaretten uzak bir bölge: Baf… Yoksulluğun ve cahilliğin pençesine düşmüş bir halkın kahramanları: Hasanbulliler… İşte böyle bir zamanda bir destanın yazılma hikayesi başlar: Kuş, civciv ya da tavuk manasına gelen (pouli) Bulli lakaplı kardeşlerin yaşadığı Baf kazasına bağlı Mamonya köyünden kıvılcımlanan, kimilerine göre eşkıya, kimilerine göre birer kahraman olan Hasanbulliler’in bitmeyen şarkısı böylece çalınmaya başlar kulaklarınıza… Hasan Ahmet Bulli, kendisine atılan iftira ve yalancı tanıkların ifadesiyle mahkumiyet cezası alınca, bu yapılan haksızlığa dayanamaz ve kendisini tutuklamaya gelen zaptiyelerin ellerinden kaçarak, dağlara sığınır. 18 ay süren bu kaçak yaşantısında, onu yakalamak için bölge polislerinin yanında Lefkoşa’dan da on kişilik bir zaptiye ekibi gelir. Ancak onu yenen ve zaptiyelere yakalanmasına neden olan şey o yıllarda Kıbrıs’ın en büyük hastalıklarından biri olan sıtmadır. Sıtmaya yakalanan Hasan, tutuklanır ve bir onbaşıyı öldürmekten yargılanıp idama mahkum edilir. Ama cezası daha sonra ömür boyu hapse çevrilir. Bu sırada abilerinin ardından Kaymakam lakaplı ortanca kardeş Mehmet Ahmet Bulli ve küçük kardeş Hüseyin Ahmet Bulli (Gavunis) de bir kavgada bıçakladıkları birinin ölmesi üzerine dağlara çıkarlar. Kardeşlerinin zor durumda olduğunu haber alan büyük kardeş Hasan Bulli, onlara yardım için Büyük Han’da bulunan hapisaneden kaçmaya çalışırken vurulup öldürülür. Destanın kalan kısmını Hasanbulliler’in kardeşleri Mehmet yani Kaymakam ve sarı yüzlü olduğu için kavun anlamına gelen Gavunis lakaplı Hüseyin ve arkadaşları yazacaktır. *** Kaymakam der, aslımızı sorarsanız Mamonya, Bakınız bize ne yaptı bu dünya Biz ne Hanya biliriz ne de Konya Talha’nın garazı varıdı bize İsterdi ille versin bizi İngilize Hüseyin Bulli der, ben Hüseyin Bulliyim hem firavun Merhametim yoktur, kim olsa kıyarım Hatır bilmem, her arzumu yaparım Öldüm teslim olmadım İngilize … (1)   Kıbrıs’ta artık farklı bir devir vardır. Soğuk tavırları, küçümseyici bakışlarıyla adaya ayak basan İngilizler, “bozulan” düzeni yeniden sağlamak için asi ilan ettiği bu gençlere karşı acımasız bir şekilde savaşmayı kafasına koymuştur. Ne var ki İngilizlerin yarattığı bu sömürü düzenine karşı halkın tarafı da bellidir. Cinayet, hırsızlık, kadın kaçırma gibi adi suçlar işlemiş olmalarına rağmen, ister korkudan, ister hayranlıktan deyin, onlara karşı saygı duyan halk, yardımda bulunmaktan asla çekinmemiş ve hiçbir zaman onları ele vermemiştir. Dönemin polis komutanı, Kareklas, Hasanbullilerle ilgili hazırlamış olduğu kitapçıkta şu ifadeleri kullanmıştır: “Bu rapor, Hasanbulliler ve arkadaşlarının suç faaliyetlerinin tüm hikâyesidir. Limasol ve Baf sınırındaki köylerde ve ayrıca bunlara komşu olan köylerde, onların işlemediği bir tür suç ya da yaptıkları kirli bir iş olmayan hiçbir köy yoktur. Eminim ki, köylerin çoğunda sadece erkekler değil, kadınlar ve çocuklar dahi onları desteklemekte idiler ve onlar köyde bulunduğu sırada polisin gelmekte olduğu görüldüğü zaman, ya köydeki erkekler, kadınlar ya da çocuklar koşarlar, onlara haber verirler ve kaçaklar tedbirlerini alırlardı.” Fakat Mehmet Talha adında birisinin kurduğu tuzak sonucunda İngilizler tarafından yenilgiye uğratılırlar. Rumca yazılan ve Hasanbullileri gaddar ve zalim bir şekilde gösteren destanda olay şu şekilde anlatılmaktadır: Çevirdiler martinleri birbiri ardına Küçükleri Hüseyin’i o saattan benzettiler kalbura Soruşturma için götürdüler Kasaba’ya Hısımları çekerdi saçlarını yola yola İş gelsin bir yere, asılmaya kalsın On üç ay hem da beş gün durmadan savaştılar (2) *** 1900’lü yılların başında Lokman Hekim olarak bilinen, Dr. Hafız Cemal tarafından yazılan Türkçe destan, dellal olan Aynalı tarafından okunmakta idi. Yazıldıktan tam bir asır sonra 2000 yılında “Dance of Cyprus” dans grubu tarafından tiyatral bir şekilde sahneye taşınan Hasanbulliler destanı, Tahsin Oygar ve Hüseyin Saltan tarafından bestelenen sözlerle yeniden hayat bulmuştu. 2012 yılında ise Sol Anahtarı tarafından “Başka Bir Şarkı” isimli albümden bizlere seslenme fırsatı yakalamışlardı adeta… Bazen adaletsizliğe isyan duygusuyla halkın zihninde kahramanlar ortaya çıkar ve tıpkı yel değirmenlerine karşı savaşan Don Kişot, zenginden alıp fakire veren Robin Hood gibi zorba bir dünyada masalsı bir kahramanlık yaratırlar. Oysa gerçek kahramanlar içimizden çıkanlardır. Onlar ki bu memlekete emek veren, onuruyla mücadele edenlerdir. İlk kez Kıbrıs adasının dışına çıkıp hemşirelik eğitimi alan Türkan Aziz ve adı resmi tarih kitaplarına geçmeyen kadın kahramanlar yanında Kıbrıs’ın tarihine damga vuran ve özellikle İngiliz Sömürge Yönetimi’nin düzenine karşı kendi “adalet” anlayışlarını getiren, isimlerine destanlar düzülen Hasanbulliler, Arap Ali, Gavur İmamlar vardır!   Şifa Alçıcıoğlu Sifalcicioglu@gmail.com   *Şeher: Lefkoşa   (1)  Hasanbulliler Destanı, Dr. Hafız Cemal, okuyan dellah Aynalı. (2)  Hasanbullilerin Türküsü, Hristodulos Çapura, Türkçe’ye çeviren: Burhan Mahmudoğlu   Kaynak: Bir Zamanlar Kıbrıs’ta, Ahmet Haşim Gürkan, Galeri Kültür Yayınları. https://www.youtube.com/watch?v=pCXTB6SX5JI Hasan Bulliler Destanı- Sol Anahtarı

Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar) Kitabı Lefkoşa Kitap Paylaşım Kutularında

By Nazen Şansal

1

1

Baraka aktivisti Şifa Alçıcıoğlu’nun yazdığı ve Argasdi kitaplığından çıkan Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar), Lefkoşa’nın çeşitli yerlerindeki kitap paylaşım kutularına bırakıldı. Dileyen okurun ücretsiz olarak ulaşması hedefiyle paylaşılan kitap, her yaştan okuyucuya hitap ediyor. Baraka Kültür Merkezi’nin Kültür Dairesi’nin katkılarıyla bastığı kitabın içeriğinde çocuk oyunlarımızdan ovalarımızda yetişen yabani bitkilere, özgür Kıbrıs eşeklerinin tarihinden goncoloz hikayelerine, değişen ölçü birimlerinden kaybolan mesleklere kadar çok çeşitli temalarda araştırma yazıları yer alıyor. Ayrıca kitapta Mehmet Altuner ve Mustafa Korkut’un arşivinden eski Kıbrıs fotoğrafları da bulunmakta. Kitabın bırakıldığı paylaşım kutuları: Arabahmet Kültür Evi karşısı, Barış Manço Parkı, Dr. Fazıl Küçük Parkı, Kermiya Parkı ve Lefkoşa Belediyesi vezne önü. 2  4

Ezelden Ebede Adalet? – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

hammurabi-2_900x600-900x580

Argasdi dergimizin 54. sayısından, adaletin geçmişini, bugününü ve geleceğini sorgulayan bir yazı...

Yeni bir tema ile yeni sayımız Temmuz'da tüm market ve Khora kitabevlerinde...

hammurabi-2_900x600-900x580 Genelde en çok bilinen ilk yazılı hukuk kuralları,  MÖ 1793-MÖ 1750 yılları arasında Babil kralı olan Hamurabi’ninkiler olarak çıkar karşımıza. En çok bilinen olduğu doğrudur. Fakat ilk olduğu yanlış. Bugüne kadar bulunmuş en eski hukuk kuralları MÖ 2400’lerde yaşamış Sümerlerin Lagaş Kralı Urukagina’nın kurallarıdır. O dönemdeki kent devletlerden biri olan Lagaş’ta hüküm sürmüş olan Urukagina tarıma oldukça önem veriyor ve bu alanda çalışanlar için bir dizi kurallar geliştiriyordu. Bunlardan en çok bilineni “Tarla, sürenin; hayvan sağanındır” kuralıdır. Bu kuralla Urukagina, bir çeşit özel mülkiyeti devreye alarak verimliliği artırmayı planlıyordu. Urukagina kendi yönetiminin gücünü artırmak ve tapınağın gücünü azaltmak için tapınağın aldığı vergileri de bu kurallar ile azaltıyordu. Urukagina’dan yaklaşık beş yüz yıl sonra karşımıza Hamurabi kanunları çıkıyor. Hamurabi krallığını güçlendirdi, toplumsal yaşamı geliştirip polis teşkilatına benzer yapılar oluşturdu ayrıca ilkel bir posta sistemi kurdurttu. “Kısasa kısas”, “göze göz, dişe diş” yasaları diye anılan bu kurallar sonraları Tevrat ve şeriatta da gerek benzerlik gerekse mantık anlamında tekrardan karşımıza çıkıyor. Bugün hala radikal İslami anlayışlar tarafından savunulmakta olanları bile vardır. O zamanlar Shamash’inin (Sümer mitolojisinde Utu tanrısına karşılık gelen tanrı; adalet tanrısı olarak da bilinir.) bizzat kendisine bu 282 kuralı ilettiğini iddia eden Hamurabi bu kuralları acımasızca uygulatmıştır. Kurallardan bazıları şöyle; “Göz çıkaranın gözü çıkarılsın, diş kıranın dişi kırılsın, ameliyatta hastanın ölümüne neden olan doktorun ve hastanın gözünü kör eden doktorun parmakları kesilsin, babasına vuran evladın parmakları kesilsin.”  Yönetim tarafından alt tabaka ve üst tabaka diye sınıflara ayrılmış toplumsal yapıda kurallar tabakalara göre de değişebilmekte idi. Örneğin insanın dişini kıranın dişi kırılacaktır, fakat bu suç daha alt tabakadan bir insana karşı işlenirse, o zaman üst tabakadan insan sadece para cezasıyla cezalandırılacaktır! Böylece adalet tanrısının Hamurabi’ye üst sınıfları altlardan biraz daha fazla kollayan kurallar fısıldadığını anlıyoruz. Bugünün dünyasında da tanrılar fısıldamaya devam ediyor Mesela silah tanrısı, ABD’de makineli tüfek kullanımının yasalarla serbest bırakmasını söylemiş yönetenlere. Doğanın tanrısı ise İngiltere’de tüm çiçeklerin kraliçeye ait olduğunu fısıldamış. Bundan dolayı park ve kamusal alanlarda çıkan yabani bir çiçeğin bile kesilmesi yasak. Hangi tanrı bilmiyorum Fransa’da bir domuza Napolyon ismini vermeyi yasaklamış. Terzi tanrı Tayland’da iç çamaşırı giymeden dolaşmayı yasaklarken, İspanya’da ise çırılçıplak dolaşmayı yasal hale getiren bir başka tanrı mı var acaba? Bangladeş’te sınavlarda kopya çekmeyi yasaklayan öğretmen tanrı İsviçre’de gece saat 22:00’den sonra kamuya açık alanlarda erkeklerin ayakta işemesinin yasaklanması ile ilgisi olmadığını fısıldamış. Yargıçlar da fısıldar Bugünlerde bizim kktc’de öğrendiğimde çok şaşırdığım şey ise; adaleti sağlayan, yargıya yön veren yargıçların nasıl seçildiği idi. “Bağımsız” kktc yargısı yargıçlarını hangi kriterlere göre nasıl seçiyor biliyor musunuz? Hukuk bilgisini ve adalet anlayışını ölçen ve fırsat eşitliğini sağlayan yazılı bir sınavla mı? Hayır. Söyleyeyim; var olan yargıçlar olası yargıç adayı olarak düşündükleri avukatların kulağına “yargıçlığa başvurursanız seçileceksiniz.” diye fısıldıyorlar. “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!”  Adalet anlayışı hem tarihsel hem de ulusal ve coğrafi düzlemlerde farklılıklar gösteriyor. Adalet mevzusunu ele alırken belli bir dönemde var olan sınıf ilişkileri ve çıkarları ile hep ilişkilendirilmesi gerektiği düşüncesi en doğru yaklaşım gibi görünmektedir. Ebedi, doğru ve evrensel bir adalet anlayışı yoktur. Engels şöyle diyor; “Ekonomik durum temeldir, ama üst yapının değişik unsurları – sınıf mücadelesinin politik biçimleri ve sonuçları – kazanılan muharebeden sonra kazanan sınıfın belirlediği anayasa – hukuk biçimleri ve hatta bütün bu gerçek mücadelelerin tarafların beyinlerine yansıması, politika, hukuk ve felsefe teorileri, dini dünya görüşleri ve bunların dogma sistemlere evrimi tarihsel mücadelelerin akışı üzerinde etkide bulunuyorlar ve birçok durumda bu mücadelelerin biçimini belirliyorlar.”  Buradan yola çıkarsak kapitalizmin adaletliyim iddiasının, kendi koşulları içerisinde adaletli olmadığını savunmak/göstermek, politik bir mücadele yöntemi olarak kapitalizmin eleştirisi için kullanılabilir ve de etkilidir. Bize fırsat eşitliği gibi sunulan yasaların aslında sadece belli bir sınıfa hizmet ettiğini ve günün sonunda en iyi yasanın bile sınıfsal sömürüyü ortadan kaldırmayacağını gösterebiliriz. Fakat bu yapılırken gerçek adalet şudur, budur gibi evrensel bir anlayışı savunmak mücadeleyi bağlamından koparacağı gibi sizi geleceğin toplumunun kahinliğine soyunan bir konuma yerleştirir. Suç ve adalet birbirleri olmadan var olamazlar. Herakleitos “Eğer adaletsizlik olmasaydı adaletin ismini bilmezlerdi” der ve Igor Jaguar, Murat Menteş’in Antika Titanik kitabında yarattığı bir mafya babası, bakın ne diyor; “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!” Karl Marx’a kulak verecek olursak; “Bayrağınıza tutucu ‘adil bir iş günü için adil bir iş günü ücreti’ şiarı yerine devrimci ‘Kahrolsun Ücret Sistemi’ sloganını yazmalısınız.”   Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynakça: Tarih Sümer’de Başlar –Samuel Noah Kramer Antika Titanik – Murat Menteş https://tr.wikipedia.org/wiki/Heraklitos http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/010-11.pdf https://tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi http://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/366-marxin-ahlaki-realizmi http://www.microdestek.com.tr/dunyanin-en-ilginc-yasalari.html https://www.birgun.net/haber-detay/karl-marx-kapitalist-somuru-ve-adalet-kavrami-200939.html  

Sol Anahtarı Lefkonuk’taydı

By Mehmet Adaman

nor

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, Geçitkale Belediyesi Engelli Meclisi tarafından organize edilen ve engelli bireylerin rol aldığı “Ben Sen’im” isimli tiyatro oyununa katkı koymak için 29 Mayıs Çarşamba akşamı Geçitkale’de (Lefkonuk) konser verdi. Sol Anahtarı, oyun için bestelediği “Engelsiziz” adlı parçayı da oyun öncesi verdiği konserde canlı olarak çalarak, dinleyenlerden büyük alkış aldı. 61417845_888157034853194_7920431271673593856_n 61588695_362042041115767_6588481382547193856_n 61629816_2341294812576577_844022942667898880_n nor nor

Hak, Adalet, Vicdani Ret – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

78589

 Argasdi dergimizin "Adalet" temalı 54. sayısından bir yazı...

78589

Haklar, onları hayatımızda kullanalım veya kullanmayalım herkes içindir. Tüm insanların, insanlık onuruna yaraşır şekilde yaşaması için sahip çıkılmaları ve geliştirilmeleri gerekir. Bir hakkın tanınmasını talep etmek için o hakkın kullanıcısı olmak da şart değildir. Vicdani retçi olmayan hatta toplumsal dönüşüm koşullarının bazı aşamalarında şiddet kullanmanın kaçınılmazlığına inanan bir kişi de vicdani ret hakkını savunabilir, savunmalıdır da… Granma gemisinden Küba sahiline inen doktor Che, Batista’nın askerlerinin saldırısına uğradığında, hem doktor çantasını hem de cephaneyi taşıyamayacağını anlamış ve doktor çantasını bırakıp silahları almıştı.  Meksika’da yerli halklar ile birlikte emperyalizme karşı mücadele eden Zapatistalar, kağıt uçaklarla hava saldırısı gibi yaratıcı eylemlere imza atsalar da aslında yıllardır silahlı bir direnişle neoliberal politikaları geriletebilmektedir. Tüm bunları ve “Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur.” diyen Mahir Çayan’ın ideolojisini takdirle takip ederken vicdani retçi olmayı tutarlı ve mantıklı bulmayabiliriz. Ve tıpkı faşizme karşı verilen İspanya iç savaşındaki gibi, militarist olmayan yapılar içerisinde silahlı direnişi de, daha güzel bir dünya için mücadele yöntemlerinden biri olarak kabul edebiliriz. Ancak yine de evrensel insan haklarını sahiplenmek, herkesin düşünce, inanç ve vicdanının gereklerine göre özgürce yaşayabilmesini savunmayı ve vicdani reddin yasal bir hak olarak tanınmasını talep etmeyi de gerektirir. Hatta vicdanımızdaki adalet duygusu,  vicdani retçi olmasak da bu hakkı savunmamızı zorunlu kılar. Bu nedenle ülkemizde vicdani reddin bir yasa ile düzenlenerek hak olarak kabul edilmesini destekleriz. Bireyin savaşa karşı geliştirdiği bir tavır olarak, savaşlar kadar eski bir tarihe sahip olan vicdani reddin kökleri esas olarak Hristiyan pasifizmine dayanır. Dünyanın ilk bilinen vicdani retçisi Maximilian’dır. Kuzey Afrika’da Numidiya ülkesinden 21 yaşında bir genç, Roma ordusuna katılmayı reddeder ve Romalılar tarafından idam edilir. Tarihin bilinen bu ilk örneğinde olduğu gibi karşı çıkışların ilk gerekçesi, genel olarak, dinlerdeki “insan yaşamını sona erdirmenin kötü olduğu” inancına dayanmıştır. Bugünkü anlamıyla vicdani ret, kişinin ahlaki tercihleri, dini inancı veya politik görüşleri nedeniyle askere gitmeyi reddetmesidir. Vicdani veya dini gerekçelerle askerlik yapmamak ve bunu kamuoyuna açıklamak, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında bir insan hakkıdır. Anayasa’da düşünce, din ve vicdan özgürlüğü açıkça yer almaktadır. Ülkemizin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de bu hak tanınmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararlarında da “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önerdiği gibi askeri hizmet yerine sivil kamu hizmeti yapılmasına olanak tanıyan bir düzenlemeye iç hukukta yer verilmesi, tamamı ile yasama organının değerlendirme ve takdirindedir.” denilerek konunun hükümet ve meclisçe düzenlenmesi gereği belirtilmiş durumdadır. Ülkemizde son aylarda gündemde olan bu konu, hükümetin hazırladığı bir yasa tasarısı ile Meclise de taşındı. Meclis bu yasayı geçirir mi geçirmez mi bilmiyoruz ama bugün hükümeti oluşturan partilerin tümünün vicdani ret hakkını tanıyacakları yönündeki dünkü vaatlerini gayet iyi hatırlıyor ve kendilerine de hatırlatıyoruz. Öte yandan ülkemizde vicdani ret mücadelesi, dünyada bu hak uğruna çok ağır bedeller ödeyenlerin verdiği mücadelelerden ve bu hakkın genel felsefesinden biraz daha farklı bir perspektif ve yöntemlerle gerçekleşmekte, kanaatimizce bu sebeple doğru anlaşılamamaktadır. Vicdani ret, bireyin keyfine veya o günlerdeki fikrine göre askere gitmeyi veya gitmemeyi seçebilmesi demek değildir. Yasada yer alan ve adil bir şekilde değerlendirilen belli şartların var olması halinde, askerlikten muaf tutularak bunun yerine -genelde zorunlu askerlikten biraz daha uzun bir süre- kamu hizmeti yapılmasıdır. Örneğin, Yehova Şahitleri, dini inançları sebebiyle; pasifistler, insan ilişkilerinden beslenmelerine kadar her alanda şiddetsiz bir yaşam felsefesiyle hayatlarını sürdürdükleri için askere gitmemektedir. Bazı İsrail askerlerinin Gazze’de savaş suçu işlendiği için oraya gitmeyi reddetmesi gibi devletin veya ordunun almış olduğu yanlış bir karara ortak olmamak şeklindeki bir politik görüşle de vicdani ret hakkı kullanılabilmektedir. Ancak burada muhtemel bir savaştan değil hali hazırda süren bir savaştan bahsedilmektedir. Bununla birlikte devleti tanımamak bir vicdani ret gerekçesi olabilir mi? Vicdani reddin bir hak olarak o devletin meclisinden geçecek ve kurumlarınca uygulanacak yasalarında yer alması istendiğine göre, devleti tanımamak, mantıklı ve tutarlı bir gerekçe olamaz. Milliyetçiliğe veya ülkemizdeki taşeron işgale karşı verilecek haklı mücadele, vicdani ret hakkıyla karıştırılmamalı, başka araç ve yöntemlerle sonuna kadar savunulmalıdır. Ülkemizdeki vicdani retçilerin çoğu askerliğini yapmış olup seferberliğe gitmemek için vicdani reddini ilan etmiştir. Askere hiç gitmemek üzere vicdani reddini açıklayanlar ise değiştirmek için mücadele ettiğimiz yer olan Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamamaktadır. Bir sivil itaatsizlik biçimi olan vicdani ret mücadelesinin, sivil itaatsizliğin genel prensiplerine uygun olarak yapılması anlamlıdır. Sivil itaatsizlik, değiştirilmesi veya kaldırılması talep edilen yasanın hükümlerine uymayı reddederek o yasaya uyulmamasının, o yasada belirtilen bedeline maruz kalmaya rıza göstermeyi de içeren bir yöntemdir. Yurt dışında kalmak, çalışma veya okuma amaçlı bir zorunluluk da olabileceği gibi, Askerlik Yasasının askere gitmeyi reddedenlere uyguladığı bir bedel değildir. Tüm bunların yanı sıra vicdani ret ile profesyonel askerlik tartışmaları birlikte yürütülmekte ve sanki profesyonel askerlik bu duruma bir çözüm getirecek gibi sunulmaktadır. Oysa askerliğin profesyonelleşmesi, ordu kurumunu halktan uzaklaştıracak ve maddi kaygılarla veya milliyetçi ya da militarist görüşlere sahip olması sebebiyle askere yazılanlar ile halk kesimleri arasında ciddi bir kopuş olacaktır. Bugün eylemlerde gördüğümüz polislerin pek çoğunun halen bizler gibi halktan olmasının tam aksine profesyonel bir ordu, her türlü halk hareketini bastırmakta görev aşkıyla yanıp tutuşacak ve halktan çok hükümete ve dolayısıyla sermayeye yakın duracaktır. Vicdani ret tartışmasının gerek savunanlar gerekse karşı çıkanlar açısından, hem gerekçe hem de yöntem anlamında yanlış bir zeminden yapılması, halkın konuyu yanlış yerden kavrayıp, yurt içinden veya dışından yüzlerce kişinin vicdani retçi olarak askere gitmeyeceğini düşünmesine ve bu insan hakkına mesafeli durmasına sebep olmaktadır. Oysa vicdani ret evrensel bir haktır. Nazen Şansal nazen_sansal@yahoo.com    

Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor

By Nazen Şansal

baraka

Baraka Kültür Merkezi’nden Basın Bildirisi: Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor   Vakıflar İdaresi, “iyilik” projelerinden sonra bu kez de “kitap” ve “okumak” gibi değerli kavramları kullanarak, son yıllarda ince ince yaptığı dini propaganda ve sadaka kültürünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Türk Tarih Kurumu ve Yunus Emre Enstitüsü’nün ortak organizasyonu ile “Hala Sultan Kitap Günleri” adı altında Türkiye’den onlarca yayınevi ve binlerce kitap ülkemize gelecek ve gençlerle buluşacakmış. İlk bakışta masum ve iyi niyetli gibi görünen bu etkinlik, pek çok açıdan ciddi sakıncalar barındırıyor. Öncelikle yüzyıllardır var olan ve Kıbrıslı Türk halkına ait bir kurum olan Vakıfların, her şeyden önce kendi ülkesinin kitabevlerine, yayıncılarına, üreten ve birbirinden değerli eserler veren sanatçı ve yazarlarına kapılarını açması gerekir. Ülkemiz kitabevlerinin davet edilmediği hatta bilgi paylaşımı bile yapılmadığı etkinlikte tek bir Kıbrıslı yazara dahi yer verilmemiştir. Vakıfların gençlere okuma alışkanlığı kazandırmak gibi bir gayesi varsa, bu amaçla bu topraklarda yıllardır inatla ve ısrarla üreten kişi ve kurumlarla işbirliğine gitmesi gerekirdi. Oysa tercih edilen yol, tıpkı yıllardır ekonomik ve kültürel alanda yapılmaya çalışıldığı gibi son yıllarda Vakıflar aracılığıyla da ithal edilen dinsel gericilik ve asimilasyon politikalarına hizmet etmektedir.Vakıfların, dayanışma ve yardımlaşmanın erdemine inanan güzel insanlarımızı da inandırarak yaptığı “iyilik” projeleri de günün sonunda sadaka kültürünü beslemekte ve insanlar iyiliğe muhtaç bırakılmaktadır. Bir halk ancak üreterek var olabilir, var kalabilir. Düşünsel, bilimsel ve sanatsal üretimlerin de Kıbrıslı Türk halkının var oluş mücadelesinde önemi büyüktür. Bu halkın bir değeri olan Vakıfların, kendi halkının edebi ve düşünsel gelişimine katkı sağlaması gerekirken, ülkemiz kitabevlerini maddi anlamda da haksızlığa uğratacak böylesi bir etkinlik düzenlemesi bu halkın değerlerini görmezden gelmek, üreterek var olma mücadelesine ket vurmaktır. Bu etkinliğe onay veren ve çeşitli kolaylıklar sağlayan hükümet de aynı haksızlığın ortağı olmuştur. “İyilik” yapmakla övünen ama bu topraklardaki düşünsel üretime değer vermeden “kitap” ve “okumak” gibi kavramların dahi içini boşaltan Vakıflar İdaresi’ni ve bu etkinliğe onay veren Hükümet yetkililerini kınar, BertoltBrecht’in sözünü kendilerine hatırlatırız: İyi insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin!   Baraka Kültür Merkezi  

Refah Özgürlüğün Neresinde? – Sezgin Keser

By Nazen Şansal

Print

Argasdi dergimizin 54. sayısından, hayvan özgürleşmesi üzerine bir yazı...

Derginizi, tüm Khora'lardan ve marketlerden alabilrisniz.

Tarih sayfalarında halkların özgürlük mücadelelerini, ulusların yaratılışını, kadınların özgürleşmesini, baskıcı rejimlere karşı isyanları, dinlerin oluşumunu, imparatorlukların yıkılışını, kısacası geçmişimize, bugünümüze ve geleceğimize etki eden nice olayları buluruz. Bu sayfalar sadece insanların birbirleriyle olan ilişkilerini değil insanın, doğanın, hayvanların birbirleriyle olan ilişkilerini de yazar. Dünya üzerindeki yaşam bugüne kadar sadece insanlar arasındaki ilişkiler ve çatışmalarla değil insanın doğa ve hayvanlarla olan ilişkilerinden de etkilenerek devam edebilmiştir. Bugünden sonra da yaşamın devam edebilmesi insanların, doğanın ve hayvanların aralarındaki ilişkilerin ne yönde gittiğine bağlı olacaktır. Suyunu kullandığımız doğanın su kaynaklarını yok etmek, yaşama arzsuna sahip bizler için hiç de akıl karı olmayacağı gibi doğal dengenin parçası olan hayvanların varoluşlarını tehdit etmek de bir o kadar akıl karı olmayacaktır.

Print

Günümüzde kar amaçlı üretim daha fazla rekabete ve sömürüye yol açıyor, doğal kaynaklar yaşamın devam edebilmesi gayesiyle temkinli bir şekilde kullanılmıyor, aksine daha fazla kazanç gayesiyle kapitalizm tarafından yok ediliyor. Hayvanların doğal yaşam ortamları bozuluyor ya da tamamıyla yok oluyor. Enerji üretmek amacıyla doğa dostu alternatifleri yerine halen daha bazı ülkeler tarafından tercih edilen nükleer santrallerin, faaliyetleri sonucunda kurulduğu bölgedeki suyun ısı derecesini arttırdığı ve o suda yaşayan canlılar için hayati bir tehlike oluşturduğu bilimsel bir gerçek. Yağmur ormanları son yıllarda palm yağı gibi ürünlerin elde edilmesi için şirketlerin saldırısına uğramış ve bu saldırı bölgede yaşayan hayvanların ölümlerine yol açmıştır. Bu şirketlerin yarattıkları emek sömürüsünü tahmin etmek ise hiç de zor değil. Bu sebeplerden ötürüdür ki bu sömürü düzenine karşı vereceğimiz mücadele ekolojik dengenin devamlılığını ve hayvanların yaşam haklarını da savunmalıdır. Hayvanlar, insanların üzerlerinde hakimiyet kurabilecekleri ve her istediklerini yaptırabilecekleri canlılar değil bu dünyanın sahipleridirler de. Sağlık, barınma, beslenme gibi hakları vardır. Burada söz konusu olan sadece köpekler, kediler ya da sevimli hayvanlar değil bütün hayvanlardır. Son dönemlerde, hayvan dostlarımızın huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini amaçlayan ama bir yandan da etik ve yasal çerçeveyle sınırlanan, ve hayvanların kullanılmasını da içeren “hayvan refahı” fikri, akımı yaygınlaştı. Oysa insanların keyiflerine göre hayvanları kullanabilmesi hayvan haklarını savunmak değil kendi çıkarlarımız doğrultusunda bu hakları şekillendirmek olur. Hayvan hakları savunucularının uğruna mücadele ettiği hayvan özgürlüğü fikri ise insanların hayvanlar üzerindeki baskısını ve kontrolünü ortadan kaldırmayı amaçlar. Ülkemizdeki duruma baktığımızda sokak hayvanlarının, duyarlı vatandaşların ve örgütlerin yürüttükleri mücadelelere rağmen zor koşullarda yaşadığını; yeterli sayıda barınağın olmaması, var olan barınakların sağlık ve beslenme gibi hizmet eksiklikleri bir yanda dursun bu hayvanların asıl yaşam yerleri olan sokakların belediyeler ve yerel yönetimler tarafından yaşanabilir kılınmadığını; doğada yaşayan hayvanların av “sporu” için katledildiğini, çıkan orman yangınları sonucu yaşam ortamlarının yok olduğunu görüyoruz. Durum bu olunca hayvanların yaşamları ve sıkıntıları toplum içerisinde bir tartışma ve mücadele alanı oluşturuyor. 2013 yılında Meclisten geçen AB kriterlerine uygun Hayvan Refahı Yasası hayvanların hayatlarını yasalar çerçevesinde kısmi “özgürlüklerle” sınırlandırıyor. Hayvanlar üzerinde deney yapmak bu yasaya göre mümkün ve ülkemizde yasal iznini dahi almadan hayvan deneyleri yapan üniversite bile bulunmakta. Hayvan deneylerinin yerini alabilecek bir sürü alternatif metod bulunmaktadır. Bilgisayar simülasyonları, kök hücre yöntemi, kadavraların kullanılması, mikrodoz gibi yöntemler,  hayvanları kullanmadan deney yapılmasını sağlayan yöntemler arasındadır.(1) Yasanın sıkıntılı yanlarından biri de hayvanların zevk ve kumar için yarıştırılabilmesine izin verilmesidir. Hayvanların keyfi bir şekilde para için birbirleriyle yarıştırılmaları, bırakın özgürleşmeyi yasanın adında geçen refah mantığıyla bile çelişmektedir. Bir canlının başka bir canlının eğlencesi için kullanılması o canlı için huzurun ve rahatlığın olmadığı anlamına gelir. Yasanın içerdiği maddelere uymayan kişilere kesilen cezalar ise para cezalarıdır. Parasını ödeyen yasaya uymayıp istediği canlıya istediği muamelede bulunabilecektir. Bu keyfi muamelenin olmasını engellemek için cezaların ıslah edici olması gereklidir. Bunun yolu da para cezası yerine kamu hizmeti adı altında hayvanlara ve çevreye faydası olacak cezaların uygulanması olacaktır. Bir yasanın ya da fikrin AB kriterlerine uyuyor olması o yasayı ilgilendirenlerin tamamıyla faydasına olacağı anlamına gelmez. Ülkemizde hayvan hakları alanında mücadele eden örgütlerden ve aktivistlerden Oluşan Kıbrıs Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, Hayvan Refahı Yasası’nın iyileştirilmesi adına Meclise Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası’nı sunmuştur. (2) Ülkemizde de olan hayvan refahı mantığı, hayvanları insana ait bir mal gibi gördükçe gerçek bir hayvan özgürleşmesine hizmet etmeyecektir. Ancak yine de bu yasanın sıkıntılı yanlarını düzeltmek ve eksiklerini tamamlamaya çalışmak hayvanların özgürleşmesi mücadelesinde önemli adımlardan olacaktır. Sezgin Keser (1)http://www.deneyehayir.org/testlerde-hayvanlarin-kullanimina-alternatif-secenekler/#.XHLm4eQza00 (2) http://baraka.cc/?p=635  

AÇIK VE ONURLU Bir Yürüyüş

By Pınar Piro

IMG_0637

Eşcinselliğin, Dünya Sağlık Örgütü tarafından akıl hastalığından çıkarıldığı gün olan 17 Mayıs, Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü olarak kutlanmaktadır. Baraka Kültür Merkezi olarak bizler de her yıl biraraya gelip çeşitli etkinlikler düzenleyen 17 Mayıs organizasyon komitesinde yer almakta, hem bir etkinlik düzenlemekte hem de onur yürüyüşüne katılmaktayız. IMG_0631Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlere karşı her türlü ayrımcılığa ve şiddete karşı ses çıkarmak için oluşan komitenin bu yılki sloganı AÇIK VE ONURLU olarak belirlendi ve bu çerçevede 15 güne yayılan çeşitli etinlikler düzenlendi. Bizler de Baraka olarak içinde olmaktan onur duyduğumuz bu etkinlikler haftasında, LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ isimli bir söyleşi gerçekleştirip, KASO GL aktivisti ve PRAKSİS dergisi yayın kurulu üyesi sevgili REMZİ ALTUNPOLAT'ı da değerli düşüncelerini ve deneyimlerini aktarması için söyleşide konuşmacı olmak üzere ağırladık. IMG_0637Katılımcı tüm örgütlerin etkinliklerinin tamamlanmasının ardından da 18 Mayıs akşamı AÇIK VE ONURLU temasıyla onur yürüyüşü gerçekleştirildi. Tüm renklerin biraraya geldiği yoğun katılımlı yürüyüş Lefkeliler Hanında düzenlenen parti ile son buldu.
❌