One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Piyasalaştırılan Frida-Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

ped

Argasdi'de bugün; Frida dosyamızdan Tahsin Oygar'ın kaleminden "Piyasalaştırılan Frida" yazısını sizlerle paylaşıyoruz.frida-barbie720x566 esasfotoSon yıllarda oldukça popüler bir figür, idol haline gelen, getirilen Frida Kahlo yaşamı, fikirleri, mücadelesi veya sanatı yerine silueti, oyuncağı, imajı ile yaşamlarımızda daha fazla yer bulmaya başladı. Che, Marx ve benzeri antikapitalist, devrimci değerli insanlar da bu çeşit saldırılara uğradılar uğruyorlar. Yaşamlarını kapitalizm ile savaşmaya adayan, bu uğurda fikir, direniş, mücadele, sanat üreten, toplumlarına mal olmuş hemen hemen herkesi kapitalizm bir yolunu bulup kara dönüştürmeye, içini boşaltmaya çalışıyor. Sistem şöyle: Eğer yok edemiyorsan değersizleştir, manipüle et ve sat. Böylece hem kar elde ediyor, hem de bu kişileri popüler idole, moda ürününe dönüştürüp, onlara vasat bir hayranlık duyan kişilere vicdan rahatlatma aracı, farklı görünmek isteyenlere veya kendilerini entel dantel satmak isteyenlere de süs malzemesi olarak satmaya çalışıyor. Bu konuda da oldukça başarılı görünüyorlar.

restoran

  Frida piyasada Cancun’nun tatil paketlerinde “Frida deneyimi yaşayın!” diyen bir sloganla başlayan silsile Apple firmasının iphone kullanıcılarına papuçemoji olarak Frida’yı kullanabilme imkânını sunmasına kadar uzanan bir yelpazede ürünler sunuyor müşteriye. Piyasa Frida’yla şekillendiriliyor.  Bilinen, Frida’nın yüzünün kullanıldığı “lisanslı”(!) ürünler şöyle; ojeler, kredi kartları, tişörtler, takılar, çeşit türlü alkollü içecekler, tabaklar ve bu tabaklar ile servis yapılan restoranlardan oluşan zincir, saatler, pabuçlar ve hatta kadınların regl dönemlerinde kullandığı bir ped markası olan Saba’nın ambalajı. Kan dondurucu! Lisanslı dedim çünkü Kahlo’nun yeğeninin kızı Mara Cristina Romeo Pinedo, Frida Kahlo Corporation şirketinin kurucusu ve hissedarları arasında, şirket Kahlo’nun çehresini lisanslamış satıyor durumda. Feodal kan bağını kullanıp teyzesinin ruhuna ihanet eden bu kadın olmasaydı da Kahlo’nun ürünleri yapılıp satılmaya devam edecekti elbette. Zaten bir sürü “lisanssız” ürün var ama sırf feodal bağın var diye de o insanın fikirlerine, sanatına, duruşuna para için saygısızlık da ayrı bir ayıp benim için. Paragöz yeğen 2018 yılının mart ayında Barbie bebeklerinin üreticisi Mattel’e de dava açtı. Mattel firmasının Frida Kahlo bebeği ürettiğini öğrenen aile Meksika mahkemesine başvurdu. Mattel firmasının adiliğini ve bugüne kadar doğaya ve fiziğe aykırı kadın bedeni anlayışını biliyorsunuzdur. Frida’yı da tüm diğer Barbie bebekleri ile aynı ölçülerde yaparken kaşlarını da ayırmışlar. Şimdilik ailenin açgözlülüğü tüm Frida Barbie’lerini toplatmaya yetti ama Mattel kesenin ağzını açarsa gelecek yılın mart ayında Frida Barbie bebekler piyasada yerini alır kuşkusuz. Neyse ki Frida ve sevgilisi Diego Rivera kendi sanat eserlerini Meksika halkına miras bırakmış, yoksa bu aileye kalsaydı eserlere internetten ulaşmakta bile ciddi sıkıntılar yaşardık. oje Şunu söylemekte yarar var: Frida’nın sadece çehresi değil piyasalaştırılan. Onun aşkları, acıları ve hayatı da piyasalaştırılmış durumda. (Frida’nın fikirleri, mücadelesi ve sanatını içeren tüm ürünleri, filmleri ve kitapları tenzih ederim.) Bir arabesk Brezilya dizisi kıvamında magazinsel aşk ve kadersizlik hikâyeleri içeren çeşitli ürünlerle, kendi eserlerinden ve fikirlerinden yoksun müzelerle, eserlerini postmodernizmin belirsizliği ile değerlendiren eleştirel makalelerle de piyasalaştırılmaya devam ediyor Frida. Tiksindirici, ırkçı muhafazakar partinin o dönemki lideri ve İngiltere’nin eski Başbakanı Theresa May bile Frida resimleri olan bir bileklikle İngiltere halkının karşısına çıkmıştı birkaç ay önce. Bu mide bulandırıcı olayın nedeni çok açık! May her daim halkının yanında olan Frida’yı brexit tartışmaları ile yıpranan kendi imajını yeniden onarmak için kullanmaktaydı. Oysaki Frida Her şeyden önce devrime, eşitliğe, özgürlüğe inanan bir komünist feministti ve Stalinizmin etkisi altında kalan Komünist Parti’den, sevgilisine yapılan haksızlığa karşı onunla birlikte  istifa edecek kadar da aşık. Başkası ile olduğu için Diego’dan ayrılan fakat Detroit Savaşı denilen ve Henry Ford’a karşı yapılan 1932 işçi grevlerinde duvar resimleri ile sokakta işçilerin yanında yer alan Diego’ya bu mücadeleye katıldığı için tekrardan aşık olan biri. Sürrealist tarzda resim yaptığını iddia edenlere karşı çıkan, 1917 devriminin ilham kaynağı olduğunu söyleyen "Marksizm Hastaları İyileştirecek" isimli bir tablosu bulunan bir ressam. Bugünün modası haline getirilen kıyafetleri ve takıları ise Meksika devriminde önemli rol almış devrimci yerli bir halk olan, “toprak ve özgürlük” sloganıyla devrime koşan Indios’ların kıyafetleri ve takılarıdır. Frida İspanya iç savaşında cumhuriyetin desteklenmesi için uğraş vermiş. Guatemala'nın sol eğilimli cumhurbaşkanının CIA destekli bir darbeyle devrilmesini protesto etmek için, tekerlekli sandalyesiyle protestolara katılmıştır. İşte Frida bunlardan dolayı kapitalizm için piyasalaştırılmaya değerdir. Kapitalizm koşullarında bu tür devrimci figürlerin piyasalaştırılması sadece kar için değil onların değersizleştirilme çabası içindir de. Bu anlamda, onların hayatlarını, fikirlerini mücadelelerini ve sanatlarını iyi bilmek, anlamak ve yaşatmak devrimci bir görevdir.   Kaynaklar: http://bit.ly/2rDpYkS http://bit.ly/2Sy194F http://bit.ly/2Mz3uJ5 http://bit.ly/2Q1b15t http://bit.ly/2Sw7td6

Geçmişten Günümüze Kıbrıs Halk Müziği-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

132428

Sağlığımız için evlerde kalma sorumluluğumuzun arttığı bu günlerde sizler için Argasdi'nin 57. sayısından Kıbrıs halk müziğiyle ilgili makalemizi paylaşıyoruz.  Argasdiyle, kitapla, müzikle ve en önemlisi sağlıkla kalın... 132428Kıbrıs Halk Müziği dediğimizde kulağımızda hemen bir müzik duyulmaya başlar. Bu müzik yaşadığımız ana göre anlam kazanır. Askerdeysek “Beşparmak Dağları”, meyhanedeysek   “Mağusa Limanı”, bir düğündeysek vazgeçilmezimiz “Kozan Oyun havası” gibi… Yıllar her alanda olduğu gibi müzik alanında da değişim ve gelişim gösterir. Kıbrıs Halk Müziğimiz folklorik dans alanında büyük bir anlam kazanmaktadır. Ağıtlar, sirtolar, karşılamalar, çiftetelli gibi parçalarımız birçok folklor grubumuz tarafından sergilenmektedir. Folklor kelimesinin sözlük anlamı “halk bilimi”dir. Halk müziğinin özelliği; halka ait olması, anonim olması, nesilden nesile geçerek yayılmış olmasıdır. İşte bizim için önemli soru: “Sizce kültürümüzün müziklerinin zaman içinde değişime uğraması iyi bir değişim mi kötü bir değişim mi?” Genel olarak bakacak olursak; günümüzde bu alanda her ne kadar müzikler orjinalliğini korumaya çalışsa da hem melodi anlamında hem de enstrüman anlamında birçok grupta halk müziklerimiz modernize edilmiştir. Ortaya çıktığı dönemlerde sadece keman, darbuka, ud, cümbüş, tef, kaval, davul kullanılırken günümüzde Kıbrıs müziğine gitar, flüt, trompet gibi enstrüman renkleri de eklenmeye başlanmıştır. Zaman ilerledikçe Kıbrıs müziğinde de değişimler kendini göstermeye devam etmiştir. Çağdaşlaştırılmış melodiler oluşturulmaya başlanmıştır. Sözlü şarkılarımız, yeni yapılan besteler, manili müzikler hepsi gelişerek zamandaki yerini bulmuştur. Örnek verecek olursak; Sol Anahtarı müzik grubumuz Kıbrıs’a ait olan eserleri, kendi enstrüman profiline göre şekillendirmiş, bilinen eserleri çağdaş tınılarla ve farklı müzik yapılarıyla harmanlayıp albümlerinde de yer vermiştir. Dinlediğiniz zaman “Vapurum Üç Borulu” parçası olduğunu hemen anlıyorsunuz ama sizi 70 yaşlarındaki büyüklerimizi götürdüğünden daha farklı bir duygu yoğunluğuna götürüyor. Ana melodi var fakat çeşitlemeler ve süslemeler artmış durumda oluyor. Gelişen ve ilerleyen teknoloji, ülkemizde daha sık kullanılmaya başlandıkça batı müziği enstrümanlarının hayatımıza girmesiyle halk müziğimiz daha da zengin bir hal alıyor. Örneğin “Mağusa Limanı” eseri, barlarda hafif rock tarzında kulağınıza gelebilir. Halk dansları oynanırken flüt tınısı yakalayabilirsiniz. Sol Anahtarı grubunda trompet-flüt-keman üçlemesiyle kendinizi başka diyarlarda bulabilirsiniz. 1980’ler ile 2020 yılındaki en sevilen halk müzikleri hala aynı ise bunu, çağdaş halk müziğine borçlu olabiliriz. Çağ ilerledikçe müziklerimizin de modernize oluşum doğallığında gelişiyor aslında. Kıbrıs şarkılarında enstrüman değişikliği, ezginin üzerinde doğaçlama esintiler, çalan grubun müzik yapısını ve tarzını ortaya koyuyor. Aslında bir parçanın ana tema melodisini değiştirmezseniz, parça özünü kaybetmeden çok değişik tarzlara bürünebilir. Sonuç olarak zamanı nasıl ki durduramıyoruz müzik de hiçbir zaman bir durmayacak. İlerleyecek, gelişecek, modernleşecek ama bu durumdan bazılarımız memnun olmasa da bazılarımız memnun olacak çünkü kendi halk müziğimizi nesilden nesile aktarmış, yaşatmış olacağız.  

Baraka’dan Hükümete: Bugün sokakta değiliz ama bu işin yarını da var!

By Nazen Şansal

GÖRSEL

GÖRSEL

Halkın sağlığının her şeyden önde tutulması gereken bir dönemde, hükümet edenler sürekli toplantılar yapıp geç de olsa güç de olsa bazı önlemler alıyorlar. Ancak alınan önlemlerin hukuki olup olmadığı tartışması bir yana, halk sağlığını korumak için yetersiz veya uygulamada sadece kağıt üzerinde kaldığını kaygıyla izlemekteyiz. Hafta sonu pek çok mekan açıkken, inşaatlar devam etmekteyken yüzlerce kişi de sokaklardaydı ve bugün pek çok emekçi iş başı yapmaya çağrılmış, zorlanmış durumdadır. Zaruri hizmetlerde çalışanlar içinse gereken tedbirler alınamamaktadır. Turizm, ekonomi ve piyasa ilişkilerindeki zararlar, toplumsal dayanışmayla zaman içinde aşılabilir ancak bu salgının kaçınılmaz sonu olan, insanlarımızın ölmesi geri döndürülemez bir durumdur. Ne yazık ki hükümet bizi bu sona doğru sürüklemektedir. Derhal kamulaştırma! Sağlık çalışanlarının tüm özverisine rağmen devlet hastanelerimizin normal zamanda bile yetersizliği ortadayken böylesi olağanüstü bir dönemde, derhal özel hastaneler kamulaştırılmalı, bir avuç zenginin karı değil toplumun sağlığı ön plana alınmalıdır. Aksi halde farklı sağlık sorunları yaşayan kişiler için de sağlık hizmetlerine ulaşmak mümkün olamayacaktır. Sokağa çıkma yasağı, hemen şimdi! Tabip örgütlerinin ve bilim insanlarının sözlerine kulak vermeyen, dünyadaki apaçık verilerin doğru bir okumasını yapamayanlar bilsinler ki hemen şimdi sokağa çıkma yasağı konmadıkça sorunlar katlanarak büyüyecektir. Ve halkın menfaatine olan her durumda "her şey herkese kendimize hiçbir şey" diyerek sokakta olan Baraka, bugün sokakta değilse bile bu işin yarını da olacaktır.    

Baraka: “LTL Skandalında Toplum Vicdanının Rahatlaması İçin Polis Olayı Bir An Evvel Mahkemeye Taşımalıdır.”

By Onur Butuner

baraka

Geçtiğimiz haftalarda Lefkoşa Türk Lisesi’nde ortaya çıkan olayı ibretle takip etmekteyiz. Yaşanan bu olumsuz hadise tüm toplumu derinden etkilemiş ve toplum vicdanını sarsmıştır. Konuyla ilgili gerek Eğitim Bakanlığı gerekse de ilgili sendika tarafından gerekli açıklamalar yapılmıştır. Eğitim Bakanlığı konu hakkında soruşturma başlatıp, ismi geçen ilgili öğretmenleri soruşturma sürecinde açığa alırken, ilgili öğretmenlerin bağlı bulunduğu sendika da disiplin kurulu üyesi olan öğretmeni görevinden uzaklaştırmıştır. Bu konuda polisin de savcılığın da soruşturma yürüttüğünü biliyoruz! Hem toplum vicdanının rahatlaması hem de konunun acilen açıklığa kavuşması için polis ve savcılığın soruşturmayı en erken zamanda tamamlaması ve mahkemeye taşıması gerekmektedir. Bu nedenle konunun takipçisi olacağımızı buradan bildiriyoruz! Tüm bu yaşananların ardından özellikle sosyal medya üzerinden tüm öğretmenleri hedef alan yorumların yapılmasını ve öğretmenlik mesleğinin de belirli kesimler tarafından bilinçli olarak yıpratılmaya çalışılmasını doğru bulmadığımızı belirtir, kamu vicdanının rahatlaması ve muğlaklığın ortadan kaldırılması için konunun acilen yargıya taşınması ihtiyacının bir kez daha altını çizeriz.

Sun-İzle-Tartış’ta Zerre Filmi İzlendi

By Mustafa Batak

izle tartış görsel 3

Baraka’nın her ayın ilk cumartesi akşamı ücretsiz gerçekleşen film gösterimleri olan Sun-İzle-Tartış’ta 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü öncesinde Zerre filmi izlendi. Hasta çocuğu ve yaşlı annesi ile yaşayıp hiçbir masrafını karşılayamayan, bir restaurantın artık yemekleri ile karın doyuran Zeynep ve ailesinin yaşadıkları izleyiciler üzerinde derin etkiler bıraktı. Filmin ardından gerçekleştirilen sohbet kısmında anlatılan hikâyenin gerçekliği ve acısının tüm izleyicilerin kalbine dokunduğu, insan hayatının bu kadar değersizleşmesinin kabul edilebilir bir durum olmadığı konuşuldu. Hayatın herkes için farklı zorluklar barındırmasının yanı sıra bir kadının hayatta kalmak için daha fazla mücadele etmesi gerektiğine de değinildi. izle tartış görsel 2 İnsanların yoksullukla savaşırken hiç istemedikleri kararlar almalarına, kendilerine verdikleri değerden vazgeçmelerine sebep oluşunun bir insanlık ayıbı olduğu konuşuldu. Ülkemizde de filmde gösterilen yaşama benzer hayatlar süren yabancı uyruklu çalışanların olduğuna da değinildi. izle tartış görsel 1 Film yansıttığı gerçeklikle birlikte izleyici üzerinde çaresizlik hissi bıraktığına da değinildi. Ancak hikâyenin gerçekliğinin de zaten böyle bir sona varması gerektiği konuşuldu. Sohbetin ardından bir sonraki gösterim için yapılan öneriler arasından Kasabanın Sırrı filminin izlenmesine karar verildi. Nisan ayında Baraka Tiyatro Ekibinin gösterimleri başlayacağından bir sonraki film 2 Mayıs Cumartesi akşamı 20:00de gerçekleştirilecek. Birlikte film izleyip tartışmak isteyen herkesi bekleriz.

Frida Bir Devrimciydi, Peki Sanatı da Öyle miydi?- Cansu N. Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

frida

frida Frida'yı mercek altına altına aldığımız dergimiz Argasdi'de Frida ve sanat anlayışını Cansu N. Nazlı'nın kaleminden aktarıyoruz. Argasdinizi 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Khora Kitap'tan ve tüm bayiilerden alabilirsiniz. 18 yaşında bir tıp öğrencisiyken başına gelen o talihsiz otobüs kazası gerçekleşmeseydi büyük ihtimalle Frida ile bir ressam olarak tanışmamız mümkün olmayacaktı. Aylarca hiç kıpırdamadan yatması gerekliliği, onu oyalanması için resim yapmaya itmişti. Sonrasında, sanatına hayran olduğu ünlü ressam Diego'ya resimlerini göstererek resim yapmaya devam edip etmemeyi sorması ise Frida'nın yolunu hem resimle hem de Diego ile ölünceye dek birleştirdi. Frida, 1943’te öğretim üyesi olarak çalışmaya başladığı La Esmeralda isimli sanat okulundaki işine sağlığı kötüleşene dek devam edecek ve ilk kişisel sergisini ölmeden 1 yıl önce, 1953’te açacaktı. Neden kendini bu kadar çizmişti? 143 eserinin 55’i otoportre olan ressama neden bu kadar kendini çizdiği sorulduğunda cevabı basit bir gerçeğe dayanıyordu; yatılı tedavi görürken yatağının üzerine taktırdığı aynada tüm gün boyunca yalnız kendini görüyor olması onu resim yaparken kendini model almaya sevk etmişti. Ressam kadınların otoportre çalışmaları kişisel olduğu için sanat çevrelerinde hakir görülürken çağdaşı olan ünlü ressam Picasso, Frida için "Biz onun kadar iyi portre çizemiyoruz."diyecekti. Frida sürrealist bir ressam mıydı? Fransa'da gerçekleşen sürrealist bir sergide resimleri sergilenirken sürrealizmin kurucusu sayılan Andre Breton Frida'yı bir sürrealist olarak kategorize edecek, Frida ise buna, kendinin hayallerini değil, kendi gerçekliğini çizdiğini söyleyerek hiddetle karşı çıkacaktı. Kendisi hiçbir şekilde kabul etmese de, belirli yazarlar tarafından bugün sürrealist ressamlar arasında anılmaktadır. Bazı yazarlar ise Frida'nın herhangi bir akıma doğrudan yerleştirilemeyecek nitelikte özgün tarzı olduğu yönünde yorumlarda bulunmaktadır. Sürrealist  bir ressam olup olmadığı tartışmasını bir kenara koyarsak; onun sürrealizmden nefret ettiğini ve bu kategoride anılmaktan duyduğu rahatsızlığı ifade etmesinde, ideolojik görüşünün etkili olduğunu söyleyebiliriz. Sürrealizmin burjuva sanatı olduğunu ifade etmesi ve sosyalist gerçekçi akıma dahil olma isteği onun komünist olmasındandı. Frida’nın resimlerinde yer alan etnik kıyafetler, tropik meyveler, hayvanlar ve mitolojik imgeler ekseriyetle Meksika kültürüne, dini inanışlarına ve yerel kimliğine dayanır. Frida’nın eserlerinin bu yönüyle, çeşitli akımların izlerini taşıyan, yerel köklerine inmeyi ve Meksikalı ulusal kimliği yaratmayı hedefleyen bir sanat akımı olarak tarifleyebileceğimiz Meksika Rönesansı’ndan etkilendiği söylenir. Özellikle, ABD’de yaşadığı dönem yapmış olduğu ‘ABD-Meksika Sınırında Otoportre’ çalışmasında ABD ve Meksika kültürü arasındaki farkı ortaya koyarak canlı renklerle hayat verdiği Meksika kültürünü sahiplenirken ABD’nin aşırı endüstrileşmesini ve emperyalizmini renksiz ve ruhsuz resmederek eleştirmiştir. Yine aynı dönem yapmış olduğu ‘Elbisem Orada Asılı’ adlı çalışması da benzer içeriktedir. Frida’nın kendi bedenini resmedişi Frida, çocuk sahibi olmayı çok istemesine rağmen geçirmiş olduğu düşükleri ve kürtajı ‘Henry Ford Hastanesi’ ile ‘Frida ve Düşük’ adlı çalışmalarında resmetmiştir. Yaşadığı kaza ve onlarca ameliyattan sonra çektiği bedensel acıları ifade ettiği pek çok resmi arasında en bilindik olanı ‘Kırık Sütun’dur. Frida’nın bahsi geçen çalışmalarında vücudunu çıplak resmediş şekli, ünlü erkek ressamların Susanna Banyoda, Samson ve Delilah, Üç Güzeller, Kırda Kahvaltı gibi çok bilinen eserlerde işlediği kadın çıplaklığından farklıdır. Anılan eserlerde, izleyicinin/alıcının da erkek olduğu düşüncesiyle çıplak kadın figürleri seyirlik bir arzu nesnesi ya da başka bir ifadeyle cinsel bir obje gibi resmedilmiştir. Frida’nın ölümünden yıllar sonra geliştirilen feminist sanat eleştirileri, kadın bedeninin nesneleştirilerek erkeklerin zevkine hitap edecek biçimde resmedilişini tenkit etmektedir. Frida’nın eserlerine dönecek olursak, onun ne bedensel acılar, ne de aşk acısı çektiğini ifade ettiği resimleri bedenini nesneleştirmemekte; çıplaklığa resimlerinde çok doğal biçimde yer verdiği görülmektedir. Son dönem çalışmaları… “Resim yapmamla ilgili rahatsızım. Her şeyin üstünde bunu komünist devrimci hareketin işine yarayacak bir şeye dönüştürmek istiyorum. Şimdiye kadar sadece kendimin samimi portrelerini yaptım ama partinin işine yarayacak çalışmalarda bulunmaktan çok uzağım. Sağlığım elverdikçe devrime birkaç olumlu şey katmak için bütün gücümle savaşmalıyım.” Ölmeden önceki son yıllarında resimlerinin devrimci mücadeleye katkı koyması düşüncesiyle yapmakta olduğunu sandığımız ‘Marksizm Hastaya Sağlık Getirecek’ ve Stalin portresi eserleri yarım kalmış, tamamlanamamıştır. Frida'nın resimleri sosyalizme hizmet etti mi? Sovyetler Birliği'nin ilk Sosyal Güvenlik Bakanı olarak, boşanmanın kolaylaştırılması, kürtajın yasallaşması, ücretsiz cinsiyet değiştirme ameliyatlarına olanak sağlanması gibi birçok uygulamaya öncülük eden Aleksandre Kollontay, otobiyografisinde emekçi kadının özgürleşmesi ile yeni bir cinsel ahlakın inşasını devrimci mücadelesinin ereği saydığını ifade eder. Frida’nın da aşkı, cinselliği sorgulaması ve resimlerinde annelik, kürtaj gibi konuları kamusallaştırmasının Kollantay’ın devrimci mücadelenin ereği saydığı kadın özgürleşmesine ve yeni bir cinsel ahlakın inşasına katkı sunduğunu söyleyebiliriz. Ancak Frida’nın ölmeden önce, devrimci mücadeleye katkı koymak için portresini yapmakta olduğu Stalin’in, Ekim Devrimi’nin emekçileri, kadınları, LGBT bireyleri özgürleştirici uygulamalarına son vererek devrimi gerilettiğini ve Kollantay’ı sürgün ettiğini de belirtmemiz gerekir. Sonsöz yerine Tarihin çok uzun bir dönemi kadınların resim sanatında yer almasına izin verilmemiş; resim alanında kadınların yapmış olduğu çalışmalar naif, kişisel, pastel renkler kullanılması kisvesiyle zanaat olarak görülmüş, sanat erkek işi sayılmıştır. Kadınların sanat akademilerine kabulü ise 19. yüzyılı bulmuştur.  Ünlü ressamların çoğunlukla erkek olması bu sebeple bir tesadüf değildir. Fiziksel engeli, cinsiyeti, cinsel yönelimi ve komünist dünya görüşü olmasına karşın tüm ayrımcı bariyerleri atlayarak dünyaca tanınan az sayıda ressam kadından biri olması Frida’nın en büyük devrimci başarısıdır.

Baraka Okuma Grubu Söyleşi Gerçekleştirdi

By Mustafa Batak

4

Baraka Okuma Grubu, geçtiğimiz aylarda okuyup bitirdiği “En Uzun Koşuda Adalılar” kitabıyla ilgili bir söyleşi gerçekleştirdi. Baraka’nın Kızılbaş’taki Lokalinde gerçekleştirilen söyleşiye, kitabın yazarı Ali Şahin de katıldı. 3   Söyleşiye katılanlar Khora Yayınları’ndan çıkan ve 1967-1981 yılları arasında Türkiye’de öğrenci olarak bulunan ve çeşitli sol hareketlerde aktif olan Kıbrıslı Türkler ile röportajlardan oluşan kitapla ilgili soru ve görüşlerini yazara yöneltme şansı buldu. 2 Keyifli bir ortamda ve sohbet havasında gerçekleştirilen söyleşide gerek kitabın konu aldığı yıllar gerekse de bugüne dair egemenlere karşı mücadele biçim ve yöntemleriyle alakalı görüş, deneyim ve fikirler aktarılırdı. Ayrıca yazar Ali Şahin kitabın hazırlanış süreciyle ilgili deneyimlerini de paylaştı. 1 Yeni dönemde Baraka Okuma Grubu makale, şiir, öykü ve daha birçok genel ve güncel konulara ilişkin metinleri buluşup okumayı hedefliyor. Her çarşamba saat 18.30-19.30 saatleri arası Baraka’nın Kızılbaş’taki Lokalinde gerçekleşen buluşmalara sizleri de bekleriz.

İZLE-TARTIŞ’TA KARANLIK ZİHİNLER İZLENDİ

By Mustafa Batak

ana görsel

Her ay ilk Cumartesi gerçekleştirilen İzle-Tartış etkinliği kapsamında Şubat ayı filmi olarak Karanlık Zihinler filmi izlendi. Bir çeşit virüsle hastalanan gençlerin bazıları hayatta kalabilmek için verdiği mücadeleyi anlatan film ilgi ile izlendi. Filmin ardından gerçekleştirilen sohbette de gençlerin sisteme karşı duruşunun her türlü mücadeleye en büyük katkıyı sağladığından bahsedildi. Filmin, gençlikten korkan bir zihniyetin onu yok etmek ya da kendi tarafına çekebilmek için neleri göze aldığını çok iyi vurguladığına da değinildi. Gençler ayakta kalabilmek, din, dil ve ırk ayrımı yapmaksızın karşılarında duran sisteme karşı gelmek için mücadele veriyorlar. Bunun yanında uzak kaldıkları ailelerini özlüyorlar ve eski hayatlarına geri dönmek ve bu dönüş gerçekleşirken daha güzel bir gelecek hazırlamak için tam yol mücadeleye devam eden gençlerin, ülkemizde şuan tam da olması gereken direnişi gösterdiklerinden de bahsedildi. ara görsel Filmin kurgusundan devam filminin de geleceği tahmin edilen bu güzel izletinin ardından Mart ayı filmi olarak Zerre filminin izlenmesine karar verildi. Annesi ve hasta olan küçük kızı ile küçük bir dairede yaşam mücadelesi veren, çalışmak için evinden çok uzaklara gitmek zorunda kalan Zeynep, 8 Mart öncesi bir günde sizleri kadınların yaşam mücadelesinin tüm zorluklarına tanık olmaya çağırıyor. 7 Mart Cumartesi akşamı sizleri Baraka lokalinde Zerre filmini izlemeye, 8 Mart’ta ise kadın mücadelesine omuz vermek için sokakta buluşmaya davet ediyoruz.

TC Cumhurbaşkanı Danışmanı Bulut: “KKTC Toprakları Türkiye’nin Deniz Aşırı Bir Vilayetidir”(Video Haber)

By admin
TC’nin kktc’yi ilhakı gündemde değildir diyenlere TC Cumhurbaşkanı Danışmanı Yiğit Bulut devletin kanalı TRT’den cevap veriyor.

İşgalci TC Egemenleri Kıbrıslı Türk Halkının Bağımsızlık Talebini Hazmedemiyor: “Saygısız”, “Utanmaz Adam”

By admin
Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Kıbrıslı Türk halkının bağımsızlık istencini dile getirmesinin ardından TC’deki siyasi yapılardan hadsizce saldırılar devam ediyor. AKP, MHP, CHP, İYİ Parti, BBP’nin yetkililerinden sonra Devam »

TC Egemenleri Fiili İşgali İlhaka Dönüştürme Emellerini Her Fırsatta Dile Getiriyor: Bahçeli Alt-Üst İlişkisi İstmeyen Akıncı’yı Hadsizce İstifaya Davet Etti

By admin
Faşist AKP İktidarı’ndan hesap soracağım noktasından onun koltuk değneği haline gelen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Kıbrıslı Türk halkı bağımsız olacaktır”, “Türkiye’ye ilhak korkunç bir Devam »

Aşkın, Acının ve Devrimin Kadını – Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

resim

Frida dosya konulu 59. sayımızdan Frida ve aşklarına dair makalemizi keyifle okuyacaksınız. Argasdi'yi 10 TL karşılığında tüm gazete bayiilerinden, Khora Kitap Cafe ve Baraka Kültür Merkezi lokalinden temin edebilirsiniz. resim“Sadece ruhen ve bedenen zayıf düştüm. Ama resim yapabildiğim sürece yaşıyor olmaktan mutluluk duyacağım.” Frida Kahlo; Meksika devriminin çocuğu, tek başına dimdik ayakta duran bir kadın, kendinden kesinlikle ödün vermeyen, en büyük zaafı aşk olan, acıdan beslenen ve hayatı mücadele ile geçen yirminci yüzyılın en güçlü kadın ikonlarından bir ressam… Meksikalı Michelangelo olarak tanınan ünlü ressam Diego Rivera ile yaşadığı entrikalı ve acı dolu aşkın yanı sıra, geçirmiş olduğu trafik kazasının ardından vücudundaki birçok demir yığınıyla bir süre yatağa bağlandığı dönemde sonsuz bir aşkı daha buluyor Frida; resim. Eserlerinin büyük çoğunluğunu bu yatalak dönemlerinde yaratıyor. Ruh halini, çevresiyle olan ilişkilerini tuvaline yansıtan Frida’nın resimleri bir tür otobiyografiye dönüşüyor. Bu zor dönemi atlatmak ve güçlü kalabilmek için resme sarılıyor dört koldan ve aşk yaşıyor tuvalleriyle. Çoğu resmi otoportrelerden oluşan ressamın gerçeküstü imgeleri, hayatının iki büyük sorunsalı olan aşk ve acı gerçeği ile şekilleniyor. Ve en çok da, hayranı olduğu Meksika kültürünün ve devrimci halkının özelliklerini taşıyor tutkuyla yaptığı resimlerine. “Hayatımda iki ciddi kazanın acısına katlandım. İlki bir tramvayın beni yere devirdiği kazaydı. İkincisi ise Diego.” Geçirdiği tramvay kazasının ardından annesinin kendine tuval ve boya alıp yatağının üzerine bir ayna yerleştirmesiyle amatör olarak resim yapmaya koyulan Frida, bir arkadaşının aracılığıyla ünlü ressam Diego ile tanışıp evlendi. Her ikisi de sanatçı ruhlarıyla, “normal”in dışında, kıskançlığın sınırında, sadakatsizliğin beslediği ölümsüz aşklarını en derininden yaşadılar. Frida’dan 20 yaş büyük olan Diego’nun iri yarı ve yakışıklılık kriterlerine uymayan fiziği ile Frida’nın kendine özgü özgürlüğünün yan yana geldiği evlilikleri, “Fil ile Güvercin”in birlikteliğine benzetilmekteydi. Çocuk sahibi olmak istediler ancak Frida sağlık sorunları nedeniyle birçok kez düşük yaptı. Bunun peşi sıra pek çok acıyı barındırdı bu aşk; en başta sadakatsizliği. Önce Diego aldattı Frida’yı ve ayrıldılar. 1 yıl sonra yeniden evlendiler ve bu kez Frida birçok kez aldattı Diego’yu. Ve Frida bunların hepsini tuvallerine taşıdı. Ataerkil bir toplumda yaşayan, sadakatsiz bir eşe sahip, sağlık yönünden hayatının her evresinde ciddi sorunlarla burun buruna gelmiş, anne olmak istemiş ve olamamış bir kadın olarak Frida’nın resmettikleri birçok kadının anlatamadıkları; aşkları ve acılarıydı. “Norm”ların dışında olan sanki Frida’ydı ama sessiz kalan, kalıplara sıkışmış tüm kadınların sesiydi o. Aşklarını, acılarını, ayrılıklarını ve aldatmalarını özgürce yaşadı. Kocasıyla bir dargın bir barışık evliliği esnasında aşık olduğu fotoğraf sanatçısı Nickolas Muray’a bir mektubunda şöyle diyordu: "Nick, bir meleği severcesine seviyorum seni. Sen, vadimde bir zambaksın aşkım. Seni hiç unutmayacağım, hiç ama hiç. Sen hayatımsın benim. Umarım bunu asla unutmazsın..."  Bir süre kalbinde iki sevdaya yer olsa da Diego’ya olan aşkı itiyordu her yaptığına Frida’yı. Kıskandığı için kıskandırmak isteyerek aldattı eşini birçok kez. Kadınlarla da ilişki yaşadı. Bilhassa da Diego’nun onu aldattığı kadınlar ile de yaşadı bu ilişkiyi, aramak için kendinde olmayıp Diego’nun o kadınlarda bulduğu şeyi. Hep anladılar birbirlerini o yüzden birbirlerinden hiç kopamadılar ancak hiç de birleşemediler. Ve bu besledi ikinci büyük aşkını Frida’nın; resim… Yaşamak istediği her duyguyu resimleri aracılığıyla atıyordu içinden, özgürlüğü zirveye çıkıyordu tablolarıyla. O yüzden de diyordu ki “Ben hayatımda üç şeyden vazgeçmem. Birincisi aşkım Diego, ikincisi sanatım, üçüncüsü ise Komünist Parti.” Çünkü hepsi onun için birer aşk, acı, zafer ve kaybedişti. Troçki ile ilişkisi Kızıl Ordu'nun kurucusu Troçki, Stalin tarafından sürgüne gönderildiğinde, Diego Rivera'nın Meksika Cumhurbaşkanı'ndan aldığı özel izinle Meksika'ya gelip, Frida'nın evine yerleşmişti. Karısıyla birlikte Frida ve Diego’nun evinde kaldığı yıllarda kurulan dostluk ve yoldaşlık bağları zamanla bir ilişkiye dönüşmüştü. Ta ki Troçki'nin eşi bu ilişkiyi fark edip Frida'yla konuşuncaya kadar. Frida ilişkiyi bitirmişti bitirmesine ama ya bu aşkın izleri... İlişkileri bittikten üç yıl sonra Troçki bir suikast sonucu Meksika'da, Stalin'in ajanı tarafından öldürüldüğünde ilk sorgulananlardan birisiydi Frida. Bugünün aşkları ve Frida Bugün Frida’nın yaşamı boyunca verdiği mücadelenin, devrime olan inancının, komünist dünya görüşünün, örgütlü yaşamının, ABD emperyalizmine karşı duruşunun değil de yalnızca aşk hayatının magazinsel olarak ön plana çıkarılması ve onun en tutkulu, en üretken duygularının, günümüzün yozlaşmış günübirlik cinsellik anlayışına meşruluk kazandırması, anısına yapılan en büyük saygısızlıktır. Frida, hayatı boyunca üretmiş ve ülkesinin geleceği için taraf olmuş, örgütlenmiş bir sanatçıydı. Anlık hazları yaşam felsefesi yapan, özgürlüğü bireycilik ve örgütsüzlük olarak algılayan kişilerin, Frida’yı sembol olarak kullanması onun yaşamını ve mücadelesini hiç anlamamaktır. Bu da Frida’nın tüm renklerin ahengine yer veren dünyasına değil, karşısında olduğu karanlığın devamına yaramaktadır.     Kaynaklar: http://bit.ly/2sqNB0l http://bit.ly/39fUX7D

Çiçek Başlı Kadın- Aziz Güven

By Şifa Alçıcıoğlu

frida hasta yatağında

Argasdi'nin 57. sayısı Frida Kahlo ile hayat buluyor. Devrimin kadını Frida Kahlo'nun hayatına kısa bir yolculuğa hazır mısınız? frida hasta yatağında“Ben; aşkın, acının ve devrimin kadınıyım...” Kendisini böyle ifade ediyordu Frida Kahlo. 47 yıllık hayatına sığdırdığı “normal” dışı aşkları, çektiği onca acı ve resimleri ile devrimci mücadeleye olan katkıları kuşkusuz onu aşkın, acının ve devrimin kadını yapmıştı. Yirminci yüzyılın popüler kültür ikonası, kafasında çiçekleriyle, resime olan aşkıyla, yaşadığı onca acıya ve özleme inat dimdik ayakta durmayı başarmış Meksikalı bir ressam; Frida... Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kız çocuğundan üçüncüsü olarak 1907 yılında dünyaya gelmiş olan Frida, sonrasında doğum gününü Meksika devriminin tarihi olan 7 Temmuz 1910 olarak ilan edecekti. Devrimci karakteri ile bütünleşmesinin bir göstergesi olan bu kararı ile tabiri caizse devrimin Meksikası’yla yeniden doğmuş olmayı istiyordu. Frida Kahlo’nun yaşadığı yıllar, dünyanın bir çok yerinde çalkantılı yıllardı. Bir yandan paylaşım savaşlarının yarattığı yıkımlar, diğer yandan da özellikle 1917 yılından itibaren başlayan protesto ve devrim dalgaları... Her ne kadar birinci paylaşım savaşı 1917 yılında Rusya’da, sonrasında ise 1918 yılında Almanya’da devrimle sonuçlanacak olsa da arka arkaya esen devrim rüzgarları bir fırtınaya dönüşemeden kısa zaman içerisinde dinecektir. Nihayetinde Almanya’daki devrimin yenilgiye uğraması ve Stalin liderliğindeki Rusya’da devrimin giderek yozlaşması ile işçi sınıfı demokrasisi yok olurken, devrim rüzgarlarının yerini de faşizm alacaktır. Avrupa’da bunlar yaşanırken diğer yandan Frida’nın Meksikası’nda ise 1910 Devrimi ve beraberinde yaşanacak çok sayıda ayaklanma ile iktidara karşı Zapata Hareketi ortaya çıkmış, 1929 yılında Ulusal Devrimci Parti’nin (PRI) iktidara gelmesiyle birlikte ülkede tek partili dönem hayat bulmaya başlamışsa da uzun süren kanlı savaşın ve diplomatik krizlerin tüm şiddeti ile devam etmesinden dolayı ülke ekonomik olarak daha da fakirleşmişti. Ülkesinde yaşanmaya devam eden sıkıntılara rağmen diğer yandan esmekte olan devrim rüzgarları ile Modern Meksika’nın doğuşuna atfettiği yaşamı, Frida’nın henüz altı yaşındayken geçireceği çocuk felci ile ilk acıyı tadacaktı. Kendisine engelli bacağından dolayı “tahta bacak” denilmesine aldırış etmeden engeli ile baş etmeyi başaracak olan Frida, 1925 yılında okul otobüsünün travmayla çarpmışması sonucu geçirdiği o felaket kazadan sonra doktorluk hayallerine ve adımlarına veda edecekti. Ancak maruz kaldığı engeli ile Frida, asla ve asla hayata elveda demeyecekti. Hayatına yatalak olarak devam edeceği yatağında, ailesinin de teşviği ile resim çizmeye başlayacak olan Frida’nın doktorluk hayallerinin yerini, kendisini yirminci yüzyılın en önemli ressamlarından biri yapacak olan resimleri alacakken, çizeceği resimlerle bedenini saran tüm acılarından arınıp kaybettiği adımlarının yerineyse her duyguda uçabilmeyi öğrenecektir. Yatılı tedavi görürken yatağının üzerine taktırdığı aynadan dolayı çizdiği resimlerinin çoğu otoportre şeklinde olan Frida, birçok sanat eleştirmeni tarafından sürrealist bir ressam olarak tanımlansa da buna şiddete karşı çıkarak hayallerini değil, kendi gerçekliğini çizdiğini söyleyecektir. Dönemin ressam kadınlarının bu yöndeki çalışmalarının sanat çevreleri tarafından kabul görmediği, bu sanatın sadece erkeklere ait olarak kabul edildiği bir çağda portre çizimindeki müthiş başarısı ise onun bu alanda adından fazlasıyla söz edilecek olmasını sağlayacaktır. Frida komünist bir ressamdı. Sürrealizmi burjuvazinin bir sanat akımı olarak görmesi ve resimlerinde sosyalist gerçekçi akımı benimsemesi kuşkusuz ki bundan kaynaklanıyordu. Resimlerinin her biri ayrı ayrı ve derinlemesine incelenmeye değer olan Frida’nın komünist karakterini ortaya koyan en önemli tablolarından biri ABD ve Meksika kültürü arasındaki farkı anlattığı ve ABD’nin aşırı endüstrileşmesini ve emperyalizmini resmederek eleştirdiği “ABD-Meksika Sınırı’nda Otoportre” isimli çalışmasıydı. Evet, Frida komünistti. “Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok...” diyordu kendisi için. Devrim ve Marksizm, Frida’nın yaşamında çok önemli bir yere sahipti. Bu siyasi karakteri onu Meksika Komünist Partisi’yle de buluşturmuştu. Kendisi gibi ünlü ve dev boyutlu sol-siyasi içerikli duvar resimleri ile dünyaca tanınan bir ressam olan Diego Rivera ile evlenmelerinin ardından Komünist Parti ile ilişkiye geçmiş; ancak sonradan Stalinist bir çizgiye yaklaşan partiden eşi Rivera ile birlikte yollarını ayırmıştı. Hayatının son yıllarında ise tekrar partiye bağlı bir üye olacaktı. Yaşamı onlarca acı ve zorluklarla geçmiş, ancak tüm bunlara rağmen mücadeleci ruhundan bir an dahi vazgeçmeyen ikonik kadın Frida bugün, ölümünden yıllar sonra, ne yazık ki kapitalizmin popüler ve tüketim kültürünün de ikonu haline gelmiştir. Bugünün dünyasında, hemen hemen başımızı çevirdiğimiz her yerde telefon kılıfından, çantalara, tişörtlerden çoraplara kadar birçok eşyada görmek mümkün artık çiçek başlı kadını... Kapitalizmin ikonlaştırıp piyasalaştırdığı Frida figürü, kıyafetlerinden bitişik kaşlarına ve başındaki çiçeklere kadar tüketim kültürünün bir sembolü haline getirilip altı boşaltılmaya çalışılmış olsa da, bugün Frida’nın bizim için anlamı, tüm engellerine rağmen mücadeleye adadığı hayatı, fikirleri ve resimleri ile her daim ezilen halkın yanında olan onurlu duruşuydu.     Kaynaklar: 1-https://marksist.org 2-www.wikipedia.org

Baraka 2019 Yılı Faaliyet Raporunu Açıkladı

By Nazen Şansal

68757163_2739229659420726_6527073572236558336_n

Baraka Kültür Merkezi, 2019 yılı içerisinde yine pek çok kültürel ve sanatsal aktiviteye ve toplumsal sorunlara dikkat çeken eylem ve etkinliğe imza attı. Dernekler Yasası çerçevesinde Kaymakamlığa sunulan 2019 Yılı Faaliyet Raporumuzu, esas değerlendirme yetkisine sahip olan halkımızla paylaşıyoruz: KÜLTÜR-SANAT-POLİTİKA DERGİSİ “ARGASDİ” 2019 yılında “Bertolt Brecht”, “Adalet”, “Çocukluk” ve “Bilim-Teknoloji-Ütopya” dosya konularını okurla buluşturan üç aylık neşriyat Argasdi, Baraka Kültür Merkezi’nin kültür-sanat-politika dergisidir. Dosya konularının çeşitli boyutlarıyla irdelendiği dergide bu yıl yine derginin sürekli sayfaları olan “Memleketin Ahvali”, “Feminist-İZ”, “Kıbrıs Kültürü” gibi bölümler okuyucuyla buluşmaya devam etti. Hem dünyada hem de Kıbrıs tarihinde yaşanan olaylar “Bellek” sayfasından aktarılırken, ülke gündemindeki konuların değerlendirilmesi ile çeşitli mücadele alanlarından yazılar Argasdi sayfalarına taşındı. Bunun yanı sıra şiir, müzik, karikatür, kitap, film ve tiyatro yazılarının yer aldığı kültür-sanat sayfaları da pek çok farklı yazarın kaleminden okurların beğenisine sunuldu. 24 sayfalık renkli dergi, ülkemizin en uzun süre kesintisiz yayınlanan kültür-sanat-politika dergisi olarak 2020 yılında da yayın hayatını devam ettirecek.

 67262636_2682921281718231_6993801711173238784_n

LİSELİ GENÇLER VE YETİŞKİNLER İÇİN TİYATRO EKİPLERİMİZ Baraka Tiyatro Ekibi, yetişkin ve gençlik grupları ile 2019 yılında sahne ve sokak tiyatroları gerçekleştirdi. Baraka Gençlik Tiyatrosu “Neler Oluyor Hayatta?” adlı oyununu şubat ayında Arabahmet Kültür Evi’nde, ardından da mart ayında Lefkoşa Türk Lisesi öğrencilerine özel gösterim olarak AKM’de ve Alayköy Kültür Derneği’nin davetlisi olarak Alayköy’de sahneledi. Hababam sınıfından esintilerle, eğitim sisteminin sıkıntılarını gençlerin gözünden mizahi bir dille anlatan oyun, İslam ülkelerindeki kız çocuklarının eğitim hakkına da vurgu yapmaktaydı.  Yetişkinler tiyatro ekibimiz ise Sermet Çağan’ın “Ayak Bacak Fabrikası” oyununu Nisan ayında Arabahmet Kültür Evi'nde sahneledi, ardından da mayıs ayında Mağusa ve Omorfo seyircisiyle buluşturdu. Sermaye ile işbirliği yapan yöneticilerin kendi çıkarları için halkı kandırma çabalarını ve halkın aymazlığını anlatan oyun canlı müzik ve danslı sahneleriyle de beğeni topladı. 2019 yılının eylül ve ekim aylarında tiyatro ekiplerimiz yeni döneme, yeni katılanlarla birlikte eğitim çalışmaları yaparak başladı. Belediye ve Devlet Tiyatroları oyuncularının da atölye çalışmaları ile katkı koyduğu eğitim sürecinde Lapta gençlik Kampı tesislerinde Tiyatro Kampı da gerçekleştirildi. Devlet Tiyatrosu önünde, sanatta sansürün olmaması ve özerk tiyatro için;  Lefkoşa çarşısında ise gözetim toplumuna karşı Mobeseye NObese demek için sokaklamalar da yapan tiyatrocularımız, John Steinbeck’in “Ay Batarken” romanından uyarladıkları oyun için provalara devam ediyor.

  51982121_2409958759014486_8918296627169460224_o    56902443_2508174542526240_6247345689437667328_n

MÜZİK GRUBUMUZ: SOL ANAHTARI Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, 2019 yılı içerisinde her yıl olduğu gibi yine pek çok festivalde, eylemde ve etkinlikte ücretsiz olarak sahne aldı. Grup, “3. Uluslararası Fikret Demirağ Şiir Festivali”, “10. Lefke Hurma Festivali”, “11. Göçmenköy - Taşkınköy Kültür ve Sanat Festivali”, “Turnalar Kırsal Köy Festivali” gibi festivallere katılarak her zaman olduğu gibi ücretsiz konserler verdi. Geçitkale Belediyesi Engelli Meclisi tarafından organize edilen ve engelli bireylerin de rol aldığı tiyatro oyunu için “Engelsiziz” adlı parçayı besteleyen grup, oyun öncesi Geçitkale’de mini bir konser verdi. Çernobil faciasının yıldönümü nedeniyle Lefkoşa’da ara bölgede düzenlenen iki toplumlu nükleer karşıtı eyleme destek veren Sol Anahtarı, eylemde şarkılarını seslendirdi. Grup, katıldığı festivallerde verdiği konserlerin yanı sıra eylül ayında Baraka Kültür Merkezi lokali bahçesinde halka açık ücretsiz konser düzenledi. Sol Anahtarı ayrıca aralık ayında Bağımsızlık Yolu’nun dayanışma yemeğinde de sahne aldı. Arif Hasan Tahsin’in ölüm yıldönümünde sebebiyle düzenlenen anma etkinliğinde sahne alan Sol Anahtarı, Taşkent’te düzenlenen “Yaban Hayat Destek Konseri”nde de konser verdi. Sol Anahtarı 2018 yazında çıkardığı “Yolda” albümünde yer alan “Gurtulaman Elimden” şarkısına Kültür Dairesinden aldığı maddi destekle klip çekti. Grup, yine aynı albümde yer alan “Varacağız” isimli şarkısı için de klip çekimi çalışmalarına halen devam etmektedir.

 71220850_2806703762673315_9179581357758611456_n

ÇOCUKLARA YÖNELİK ÜCRETSİZ YAZ KURSLARI Baraka aktivistleri, geçmiş yıllarda olduğu gibi 2019 yaz tatilinde de 5 hafta boyunca, ilkokul çocuklarına yönelik kurslar düzenledi. “Kalem Kağıda Sarılın” temasıyla haftanın altı günü gerçekleştirilen kurslar, “Okuyan İnsan Halkının Yanındadır” çağrısıyla katkı koymak isteyen, alanında uzman ve deneyimli gönüllü eğitmenlerle birlikte gerçekleştirildi. İki etaptan oluşan yaz kurslarında çocuklar ilk 2 hafta boyunca eğitsel spor oyunları ile hem bedenlerini daha iyi tanıma fırsatı yakaladı hem de fiziksel becerilerini geliştirme imkanı buldu. Kursların ikinci etabında da görsel sanatlar, müzik, seramik, satranç, İngilizce, evrim, fen deneyleri, halk dansları, modern dans gibi konuların yanında, engelliler adına empati, çocuk hakları, hayvan sevgisi, çevre bilinci, felsefe treni ve yaratıcı drama gibi çeşitli temalarda bilgilendirici ve farkındalık yaratıcı seminerler de verildi. Aynı zaman da kültür gezisi çerçevesinde Girne Limanı ve Girne Kalesi’ne gezi düzenlendi. Çocuklar gezi boyunca hem eğlenceli vakit geçirdi hem de Girne Limanı ve Girne Kalesi hakkında bilgiler edindi. Kurs sonunda yapılan şenlikte koro, halk dansları ve modern dans gösterileri sunuldu. Aynı zamanda çocukların görsel sanatlar ve seramik dersindeki üretimleri sergilendi ve okuma alışkanlığını geliştirmek için onlara kitaplar hediye edildi.  Çocukların spor, bilim, sanat ve kültürel değerlerle büyümesinin önemine inanan ve tüm çocuklara ücretsiz olarak kapılarını açmanın en büyük sorumluluklardan biri olduğunu düşünen Baraka aktivistleri, yedi yıldır devam eden etkinliği ücretsiz olarak her yıl tekrarlamayı planlıyorlar. 66390582_2661150343895325_7160280699470086144_o 66397540_2664655156878177_8305591363114631168_o 66639431_2668595976484095_3507230363602649088_o 65241028_2627325140611179_472591297576697856_o SUN-İZLE-TARTIŞ (ÜCRETSİZ SİNEMA ETKİNLİĞİ) Baraka Kültür Merkezinin on altı yıldan fazla süredir kesintisiz olarak devam ettirdiği ücretsiz sinema etkinliği Sun-İzle-Tartış, 2019 yılında da katılımcıların yoğun ilgisi ile devam etti. İzleyicilerin önerileriyle belirlenen filmler, birçok farklı konu ve görüşü barındırarak; verdiği mesaj ve tartıştığı konular ile ufuk açıp başka bir sinema kültürünün de mümkün olduğunu bir kez daha gösterdi. Her ay Baraka’nın Kızılbaş’taki lokalinde gerçekleşen, halka açık ve ücretsiz etkinliklerde, özel günlerde özel gösterimlere de yer verildi. Yılın ilk filmi olarak ocak ayında “Ben Malala” izlendi. Şubat ayında okulların da tatile girmesiyle çocuklara da hitap edebilecek bir film tercih edilerek “Yerdeki Yıldızlar – Her Çocuk Özeldir” filmi izlenip toplumun özel çocuklara karşı tutumu tartışıldı. mart ayında ise “İtirazım Var” filmi izlendi. Ücretsiz gerçekleştirilen bu etkinlik çerçevesinde nisan ayında “Black Panter” filmi izlenirken bir sonraki ayda da “Wonder” sinema severlerle buluştu. Havaların ısınmasıyla bahçeye taşınan İzle-Tartış’ta yaz filmleri olarak “Hanna”, “Bulut Atlası”, “Hayat Treni”  izlenerek farklı temalarda söyleşiler gerçekleştirildi. Sonrasında serinleyen hava ile tekrar salona taşınan etkinlik, “Der Verdingbub” ve “Yeşil Rehber” filmlerinin izlenmesi ile bir yılı daha tamamladı. İzlenen filmler vasıtasıyla; muhafazakarlaşma, kız çocuklarının eğitim hakkı, toplumun özel veya farklı gördüğü kişilere karşı takındığı tutum, liderlerin sözde halk adına aldığı kararların sorgulanması, ırkçılık, birlik olmanın gücü artırdığı ve hakların ancak uğruna mücadele dilerek kazanılabileceği gibi konular hakkında derin sohbetlere yer verildi. Katılanların önerileri ile seçilen filmler, önerenlerin dilediği gibi gerçekleştirdiği sunumlar ve gösterim sonrası gerçekleşen serbest sohbet ortamı ile Sun-İzle-Tartış etkinliğimiz, birlikte film izlemenin yanı sıra farklı bakış açılarını yakalamak, sinema izlemenin sadece pasif izleme alanları olan kocaman salonlardan ibaret olmadığını göstermek amacını taşımaktadır. OKUMA-TARTIŞMA GRUBU Baraka’nın en uzun soluklu etkinlik gruplarından bir tanesi olan “Okuma-Tartışma” grubu 2019 yılında da birlikte okuyup birlikte tartışmaya devam etti. Haftada bir periyoduyla devam eden bu faaliyetimiz, karşılıklı öğrenme üzerine kurulu bir yapıya sahiptir. Etkinliğe katılan üyelerin birlikte belirledikleri kitap, yazı veya makaleler birlikte okunup tartışılmaktadır. Geçtiğimiz yıl da birçok farklı kitap seçilerek okunmaya devam etti. 2019 yılına Andrew Boyd ve Dave Oswald Mitchell’ın derlediği “Bela İyidir” isimli kitabın ardından Stefan Zweig’in kaleme aldığı “Satranç” kitabı seçildi. Keyifli geçen bu okumaların devamında Eduardo Galeano’nun “Aynalar” kitabı tamamlandı ve hemen ardından “En Uuzun Koşuda Adalılar” isimli kitaba başlandı. Söyleşileri Ali Şahin tarafından yapılan bu kitap şu sıralar devam etmektedir. Okuma-tartışma grubu, kitapları seven ve birlikte okuma keyfi ile birlikte disiplinine sahip olan herkese açık bir etkinliktir. VİDEO ATÖLYESİ 2019 yılında oluşturulan Baraka Video Atölyesi, video çekim ve montaj tekniklerinin hep birlikte öğrenilmesini, video üretiminin kolektif hale getirilmesini ve görsel alandaki üretimlerin çoğaltılabilmesi hedefiyle yola çıktı. Eğlenerek ve keyif alarak, videonun etkin kullanımı, montaj, videoda ses/ışık, senaryo/kurgu çalışması, temel kamera açıları/açıların kullanımı gibi alanlarda dersler düzenlendi. Bildiklerini birbirleriyle paylaşan ve birlikte öğrenen katılımcılar, Baraka Video Atölyesi imzasıyla 2019 yılı içerisinde kısa video denemeleri hazırlarken, Baraka gençlik ve yetişkin tiyatro ekiplerinin fragman ve oyun çekimlerini gerçekleştirdi, müzik grubu Sol Anahtarı’nın performans kayıt ve montajlarını yaptı. Atölye ayrıca yıl içerisinde düzenlenen 1 Mayıs gibi kitlesel mitingler için Baraka Kültür Merkezi adına çağrı videoları hazırlarken, bazı eylemleri de kayıt altına alarak teorinin yanına pratiği de eklediği ilk dönemini geride bırakmış oldu.

 68757163_2739229659420726_6527073572236558336_n

YAZ KAMPI Baraka Kültür Merkezi bu yıl 13’üncüsünü gerçekleştirdiği yaz kampında tüm yılın yorgunluğunu atmayı ve yeni etkinliklere hazırlanmayı amaçladı. Kamp, Akatu’da 2 - 4 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirildi. Baraka aktivistleri ve dostlarına açık bir şekilde çadır kampı olarak düzenlenen kampta yeni bir üretim ve mücadele dönemi için enerji toplandı. Baraka Tiyatro Ekibi’nin ve Sol Anahtarı müzik grubunun etkinlikleriyle katılımcılar keyifli vakit geçirdi. Satranç ve tavla turnuvası yanında sportif aktiviteler de düzenlendi. Ayrıca “Kültürel alan araçlarının politik mücadeleye katkısı ve aralarındaki diyalektik ilişki” konulu bir de forum (söyleşi) gerçekleştirildi. KADIN EĞİTİMİ KOLEKTİFİ Baraka aktivistlerinin de gönüllü eğitmen olarak görev aldığı Kadın Eğitimi Kolektifi, 2019 yılında eğitimlerine devam ederken, kadın cinayetleri, gece kulüpleri, kadına yönelik şiddet gibi konularda da eylem ve etkinlikler gerçekleştirdi. Ayrıca 17 Mayıs, 8 Mart ve 25 Kasım gibi toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda verilen mücadeleleri simgeleyen günlerde yapılan eylemlerin organizasyonu da bulundu veya katkı koydu. Kolektif, mart ayında 8 Mart etkinlikleri kapsamında TEL-SEN’in düzenlediği konferansa konuşmacı olarak katıldı. Ayrıca, kadın filmleri ve söyleşilerden oluşan FeMİNİstival adlı film festivali kapsamında, şubat ayında Lefkoşa, Akdoğan, Omorfo ve Mağusa olmak üzere 4 farklı bölgede film gösterimleri düzenlendi. Baraka aktivistlerinin de toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışmalar yürüttüğü Kadın Eğitimi Kolektifi, mayıs ayında Girne Üniversitesi, ocak ayında ise Yakındoğu Üniversitesi Sosyal Hizmetler Bölümü öğrencilerini, seminer ve drama atölyelerinde buluşturdu. Her seminerin ardından yapılan drama çalışmaları ile eğitimin pekiştirilmesi ve katılımcıların özgürleşmeyi ve değişimi prova etmesi sağlandı. Ücretsiz olan eğitimlerin en az 4’üne katılanlara sertifika da verildi. Ocak ayında ise “Akile için adalet” talebiyle, kocası tarafından öldürülen Akile Nacisoy davasının takipçisi oldu ve mahkemede bulundu. Bunların dışında Kolektif aktivistleri yıl boyunca gündemde olan çeşitli toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın cinayeti, gece kulüpleri, emek sömürüsü gibi konularda gazete/tv/radyo programlarına katılmış ve demeç vermiştir. UMUT BAHÇESİ BAKIM ETKİNLİKLERİ Bağımsızlık Yolu ile birlikte Haydarpaşa Ticaret Lisesi’nin yanında Lefkoşa Türk Belediyesi’ne ait bir yeşil alanın ağaçlandırılmasını üstlenen ve buraya Belediye Meclisi kararıyla “Umut Bahçesi” adını veren Baraka aktivisteri, ağaçlandırmış oldukları bahçenin bakımını yapmaya, sulamaya ve otlardan temizlemeye devam etti. Şehrin içinde nefes alınabilecek bir alan yaratma gayesi ile çıktığımız bu yolda, gelecek yıl da bakım ve yeni ekim çalışmalarımıza devam edeceğiz. 59400268_2538248162852211_6766826119942373376_o 53347528_2452267954783566_8528424333834452992_o 69224006_2746884755321883_4846662107233517568_o 68484449_2731904753486550_2794443531098259456_o ÇEŞİTLİ EYLEM, ETKİNLİK, PANEL VE SEMİNERLER: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü: Emeği ve bedeni sömürülen, eşi, sevgilisi, patronu tarafından tacize ve tecavüze uğrayan, baskı ve şiddet altında ezilen kadınların sesi olmak ve kadınlarla birlikte tüm toplumu özgürleştirmek için bu yıl da çeşitli örgütlerle Lefkoşa sokaklarını doldurduk. 1 Mayıs İşçilerin Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü: Doğamızı ve emeğimizi sömüren; düşük ücretlerle, uzun mesai saatleriyle, güvencesiz çalışma ortamlarıyla daha fazla kar ve kazanç için emekçileri ezenlere karşı mücadelemizi büyütmek için Çağlayan Parkı’nda başlattığımız yürüyüşümüzü ara bölgedeki iki toplumlu etkinlikle sonlandırdık. 17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Transfobi ve Bifobi Karşıtlığı Günü: Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlere karşı her türlü ayrımcılığa ve şiddete karşı ses çıkarmak için geçmiş yıllarda da dahil olduğumuz 17 Mayıs Komitesi’ne bu yıl da dahil olduk ve düzenlenen etkinliklerde ve yürüyüşte yer aldık. “Lgbti+ ve Sınıf Mücadelesini Konuşuyoruz” Semineri: 17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Transfobi ve Bifobi Karşıtlığı Haftası etkinlikleri kapsamında, Kaos GL aktivisti ve Praksis dergisi yayın kurulu üyesi Remzi Altunpolat derneğimiz tarafından konuk edildi. Söyleşide lgbti+ ve sınıf mücadelesinin kesiştiği ve ayrıştığı noktalar, kapitalist düzene karşı hep birlikte bir mücadelenin verilmesi gerekliliği gibi konular konuşuldu. “Dünden Bugüne Kıbrıs Sorunu - Beklemekten Öte Bir Barış Mücadelesi İçin Neler Yapılabilir?” Paneli: Bağımsız Kıbrıs etkinlikleri çerçevesinde 10 Ağustos günü lokalimizde Bağımsızlık Yolu’yla birlikte organize ettiğimiz panelde Kıbrıs sorununun devrimciler açısından nasıl okunması gerektiği ve gerçek bir barış için neler yapılabileceği üzerine konuşuldu. Bağımsız Kıbrıs Eylemi: Ülkemizdeki tüm işgallere, faşizme, gericiliğe karşı yürüttüğümüz halkları kardeş bir Kıbrıs yaratma mücadelemizi bu sene de şarkılarla, şiirlerle ve sloganlarla 14 Ağustos günü Bağımsızlık Yolu’yla birlikte sokaklara taşıdık. Sokak Tiyatrosuyla Özerk Tiyatro Talebi: Devlet Tiyatroları’nın yasakçı zihniyetine ve sanatı sansürleyişine karşı bugüne kadar özerk tiyatro yasası geçirmeyen hükümetlere tepkimizi göstermek ve Devlet Tiyatroları’nın sanatçılar ve tiyatro emekçilerinin  kolektif kararlarıyla yönetilmesini talebimizi sokak tiyatromuzla dile getirdik. 1 Eylül Dünya Barış Günü: Halkları kardeş bağımsız bir Kıbrıs için emekten yana federal bir barışın gerekliliğini ve sendikaların, partilerin, demokratik kitle örgütlerinin vazgeçtiği sokaklarda kurulabileceği gerçeğini benimseyerek Bağımsızlık Yolu’yla birlikte Dışişleri Bakanlığı önünde bir eylem gerçekleştirdik. “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Basın Açıklaması: Gözlerini Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarına diken emperyalist ülkelere ve bu kaynakların halkın değil egemenlerin çıkarları doğrultusunda kullanılacağını, adamızın ekosistemine büyük zararlar vereceğini ve buna karşı kuzey ve güneydeki ada halkları olarak birlikte mücadele etmemizi gerekliliğini basın açıklamamızla bildirdik. Mobeseye NObese Sokak Tiyatrosu: TC ile onaylanan protokol ve meclisteki tüm partilerin onayıyla geçen yasa sonucunda sokaklarımıza dikilmeye başlanan MOBESE direklerinin suçları önlediği iddiasının gerçek olmadığı ve halkı gözetlemek için bu kameraların dikiliyor oluşunu sokak tiyatromuzla anlatarak farkındalık yarattık. Siyanüre Karşı Ortak Eylem: Madencilik endüstrisinde yer alan siyanürün çevreye verdiği zararların belirtildiği ve yasaklanması gerektiği, adanın kuzeyinde ve güneyinde maden atıklarıyla kirlenmiş yerlerin restore edilmesi talebinin dile getirildiği, adanın iki tarafından katılan örgütlerin düzenlediği eyleme dernek olarak biz de destek verdik. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü: Kadına yönelik şiddetin her gün artmasına ve devletin şiddeti uygulayanları korumasına karşı tepkimizi ve şiddete maruz kalan kadınların devlet tarafından karşılanması gereken sığınma evi ihtiyacının hemen karşılanması talebimizi çeşitli örgütler ve kadına yönelik şiddetle mücadele eden kişilerle Dereboyu’ndan Başbakanlığa kadar olan yürüyüşümüzde sokaklara yansıttık. Başbakanlık önünde ülkemizde son 10 yılda erkek şiddeti sonucu hayatını kaybeden kadınların isimleri okundu ve fotoğrafları Başbakanlığın gancellisine yansıtıldı.        

“Gancelli Davası” Protesto Edildi

By Nazen Şansal

foto1

“Gancelli Davası” Protesto Edildi

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, Lefkoşa Mahkemesi önünde “Gancelli Davası” ile ilgili basın açıklaması gerçekleştirdi. Bağımsızlık Yolu Basın Yayın Propaganda Sekreteri Mustafa Keleşzade, Girne dağ yolunda gerçekleşen “kaza” sonrası 1 Aralık 2016’da düzenlenen kitlesel eylemler sırasında Başbakanlık gancellisinin kırılması nedeniyle çeşitli örgütlerden toplam 24 kişiye dava açıldığını hatırlatarak, savcılığın görevini yapmaması sebebiyle davanın sürekli ertelendiğini ve bunun da eylemcilere fiili bir cezaya dönüştüğünü söyledi. Açıklamada, aleyhlerine dava getirilen Bağımsızlık Yolu ve Baraka üyelerinin, diğer davacıları mağdur etmemek ve adaletin tecellisine yardımcı olmak için, polis tarafından aylarca iletilemeyen tebligatlarını kendilerinin gidip aldığı ve en kısa sürede yargılanmayı talep ettiği ancak aradan yıllar geçmesine rağmen davaya bir türlü başlanamadığı belirtildi. Savcılığın bu ihmalinin, insan haklarından olan makul sürede adil yargılanma hakkını ve hatta halkın eylem yapma özgürlüğünü de ihlal ettiği vurgulandı.

foto1

“Savcılık Yargısız İnfaz Yapıyor, Adil Yargılanma ve Eylem Yapma Hakkı İhlal Ediliyor” Baraka aktivisti Mustafa Batak ise iki örgüt adına okuduğu ortak açıklamada, “Gancellinin kırılmasıyla hiçbir ilgisi olmayan eylemcilere gözdağı vermek amaçlı açıldığına inandığımız bu dava ile halkın eylem yapma hakkı baskı altına alınarak ihlal edilmekte, bu da demokrasi kültürüne zarar vermektedir. Kısacası savcılığın kamu malına zarar bahanesiyle açtığı bu dava, aslında kamu vicdanına hasar vermekte ve hem adaleti hem de eylemcileri oyalamakta, kamu kaynaklarının israfına yol açmaktadır. Gencecik canlarımızın kaybıyla sonuçlanan trafik “kazası”nın esas sorumluları; yolları doğru düzgün yapmayan gelmiş geçmiş hükümetler ile Türkiye’ye yaranmak için saatleri geri almayarak öğrencileri karanlıkta okula gitmeye mahkum bırakanlar, adalet karşısına çıkmamış fakat eylemciler aylardır yargısız infaz edilerek cezalandırılmıştır.” sözlerine yer verdi. Dava Duruşma Amaçlı Ertelendi Bu sabah görüşülen ve sanıkların avukatları ile birlikte duruşmaya hazır bulunduğu dava, Savcılığın isteğiyle yine ertelendi.  Aylardan sonra duruşmayı yürütecek savcının belirlendiği bugünkü oturumda, savcılık kendi açtığı ve davalıları her seferinde Mahkemeye getirttiği davada yine duruşmaya başlayamadı. “Gancelli davası”, savcılığın hazırlanması ve görüntüleri incelemesi amacıyla 27 Şubat Perşembe gününe, duruşma için ertelendi. Polisin halen daha tebligat yapamadığı kişiler varken, bugün bir eylemci daha kendi tebligatını kendisi alarak yargılanmayı talep etti. Bugün Mahkeme önünde okunan basın açıklamasını tam metni ise şöyle: Değerli basın emekçileri, değerli halkımız; Bildiğiniz gibi Girne dağ yolunda gerçekleşen “kaza” sonrası 1 Aralık 2016’da düzenlenen eylemler sırasında Başbakanlık gancellisinin kırılması nedeniyle çeşitli örgütlerden toplam 24 kişiye dava açılmıştı. Eylemciler aleyhine, Başbakanlık kapısının yanı sıra kapının yanındaki duvarı ve projektörü kırarak devleti 15,010TL’lik hasara uğratmaktan dava getirilmişti. 16 Ekim 2018 tarihinde dosyalanan dava, savcılığın görevini yapmaması sebebiyle bir buçuk senedir ertelenmeye devam ediyor. Aleyhlerine dava getirilen Bağımsızlık Yolu ve Baraka üyeleri, diğer davacıları mağdur etmemek ve adaletin tecellisine yardımcı olmak için, polis tarafından aylarca iletilemeyen tebligatlarını kendileri gidip almış ve en kısa sürede yargılanmayı talep etmişti. Ancak aradan aylar hatta yıl geçmesine rağmen davaya bir türlü başlanamamakta çünkü savcılık, dava ettiği kişilere bir türlü tebligat yaptıramamaktadır. Bu durum bir yandan savcılığın kendi açtığı davaya olan ilgisizliğini ve ciddiyetsizliğini gösterirken diğer yandan her ay işini gücünü bırakıp, öğrencilerini, mesai arkadaşlarını, hizmet almaya gelen vatandaşı zor duruma sokmak pahasına mahkemeye gelen öğretmenleri, kamu emekçilerini, özel sektör çalışanlarını mağdur etmektedir. Hızlı ve makul bir sürede yargılanma hakkı, adil yargılanma hakkının bir parçası olup önemli bir insan hakkıdır. Savcılık bir yıldan uzun bir süredir gereken tebligatları yapmayıp davasını ilerletmeyerek, eyleme katılan kişilerin insan haklarını ihlal etmektedir; daha dava başlayamadan, tıpkı bir mahkeme gibi fiilen ceza uygulamaktadır. Keza gancellinin kırılmasıyla hiçbir ilgisi olmayan eylemcilere gözdağı vermek amaçlı açıldığına inandığımız bu dava ile halkın eylem yapma hakkı da baskı altına alınarak ihlal edilmekte, bu da demokrasi kültürüne zarar vermektedir. Kısacası savcılığın “kamu malına zarar” bahanesiyle açtığı bu dava, aslında kamu vicdanına hasar vermekte ve hem adaleti hem de eylemcileri oyalamakta, kamu kaynaklarının israfına yol açmaktadır. Gencecik canlarımızın kaybıyla sonuçlanan trafik “kazası”nın esas sorumluları; yolları doğru düzgün yapmayan gelmiş geçmiş hükümetler ile Türkiye’ye yaranmak için saatleri geri almayarak öğrencileri karanlıkta okula gitmeye mahkum bırakanlar, adalet karşısına çıkmamış fakat eylemciler aylardır yargısız infaz edilerek cezalandırılmıştır. Mahkemenin duruşma safhasına geçeceği önümüzdeki günlerde, ifade ve eylem özgürlüğünden, adil yargılanma hakkından ve demokrasiden yana tüm halkımızı bu davayı yakından takip etmeye ve adaletten yana taraf olmaya çağırırız. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu

 foto2

 

Baraka, Değerlerini Tüm Halka Açık Olan “Cuma Toplantıları”nda Tartışarak Güncelliyor

By Kamil İpçiler

baraka hemen şimdi

Baraka Kültür Merkezi, yaklaşık 10 yıl önce belirleyerek kitaplaştırdığı değerlerini yeniden tartışmaya ve geliştirmeye devam ediyor. Baraka’da son olarak ‘Bağımsızlık’ değeri, ‘Cuma Toplantıları’nda yapılan tartışmalar doğrultusunda güncellendi. Süreç, Baraka’nın tüm değerlerin yeniden ele alınması ve tartışılmasıyla devam edecek. Baraka’nın değerleri, Baraka Kültür Merkezi’nin her Cuma saat 19.00’da, Kızılbaş’taki Baraka lokalinde gerçekleştirdiği ve herkese açık olan ‘Cuma Toplantıları’nda tartışılıyor. Bağımsızlık değerinin son hali ise şöyle: Baraka bağımsızlıkçıdır. Barak aktivistleri kişisel bağımsızlıklarını tutkuyla savunurlar. Baraka örgütsel bağımsızlığından hiçbir koşulda taviz vermez. Ülkemiz Kıbrıs’ın bağımsızlığını sosyalizm mücadelesi ile ayrı düşünemez. Kıbrıs’ın bağımsızlığına ulaşmasını ve sosyalizmi önüne hedef olarak koyar. Baraka’nın kişisel bağımsızlıktan anladığı şey, kendi kafasının dikine gitmek, örgütsüzlük ve “ben bilirim”cilik değildir. Bizim için bireysel bağımsızlık; sosyal, ekonomik ve düşünsel anlamda kendine yeterli bireyler olma çabasıyla mümkündür. Böylesi bir bağımsızlık, kendi gibi bağımsız diğer bireylerin düşüncelerine önem vermeyi, kolektif olarak hareket edebilme olgunluğunu gösterebilmeyi ve tartışma yolu ile ikna olmaya açık olabilmeyi içerir. Bağımsız bireyler olarak ne birileri tarafından (iyi amaçlar için dahi olsa) körü körüne yönlendirilmeyi ne de başka kişileri körü körüne yönlendirmeyi kabul ederiz. Bizler ortak amaçlara, ortak süreçlerden geçerek varmaya azimli bağımsız bireyler olarak dıştan gelen eleştirileri tartışmaya ve pratik eylemlerimizin sonuçlarından ders çıkarmaya kıymet veririz. Baraka örgütsel bağımsızlık ile sekterliğin birbirine karıştırılmaması gerektiğinin farkındadır. Baraka’nın iş-güç-eylem birlikteliği ve cephe tarzı ilişkilere bakışı Çalışma Tarzı’nda ortaya konmuştur. Ancak burada kısaca söylemek gerekirse, Baraka bu tarz birlikteliklere sıcak bakmaktadır. Baraka’nın örgütsel bağımsızlığı ister ekonomik-demokratik, ister siyasi isterse de ideolojik mücadele alanından olsun, kendi dışında hiçbir örgütün ekonomik, idari veya fiziki kontrolü altına girmeyi kabul etmemesine dayanır. Baraka kendi kendini finanse eder, kendi kararlarını alır ve kendi uygulama metotlarını geliştirir. Bunları yaparken dayanışma ilişkilerine girmekten geri durmaz ama belirleyen veya belirlenen olmamaya özen gösterir. Ülkemizde alan örgütlenmelerinin (kadın, kültür, gençlik, ekoloji, sendika vb.) partilere bağımlı olması neredeyse kural durumundadır. Baraka olumlu bulduğu bir partiyle dahi bu tarz bir ilişki içine girmeyi yanlış bulur. Çünkü Baraka sadece kendisinin değil BÜTÜN ALAN ÖRGÜTLERİNİN her bakımdan partilerden bağımsız olması gerektiği fikrindedir. Bununla birlikte Baraka’nın alan bağımsızlığından veya örgütsel bağımsızlıktan anladığı şey ideolojiden bağımsızlık değildir. Baraka devrimci (Marksist) ideolojiye sıkı sıkıya bağlıdır ve bu ideolojiye kendi alanından katkı koymak için örgütsel bağımsızlığın önde gelen bir şart olduğunun bilincindedir. Baraka anti-kapitalist zeminde bağımsız bir Kıbrıs için mücadele eder. Ancak bu, kendi içine kapalı ulusalcı bağımsızlık olmadığı gibi, “kurtuluş” adına emperyalist oluşumlara (AB, BM) bel bağlamak da değildir. Bugün siyasi anlamda bağımsız olduğu iddia edilen birçok ülkenin, ekonomik, kültürel, askeri ve idari anlamda emperyalizmin yeni- sömürgesi olduğu inkar edilemez. Öyleyse Kıbrıs için talep ettiğimiz bağımsızlık şekilsel bir sözde bağımsızlık değil; her yönü ile gerçek bir bağımsızlık olmalıdır. Bağımsız bir ülkede yaşayan bağımsız bir halk, dünya halklarının bağımsız (demek ki gönüllü) bir dayanışma ağı oluşturmasının temel koşuludur. Enternasyonalizmin en önemli özelliği halkların gönüllü (demek ki bağımsız) ortak mücadele ve dayanışma birlikteliğine dayanıyor olmasıdır. Tüm bu sebeplerle Baraka, bağımsızlıkçıdır ve Baraka aktivistleri bulundukları her zeminde gerçek bağımsızlık için mücadele eder.

“Gancelli Davası” ile İlgili Mahkeme Önünde Basın Açıklaması Yapılacak

By Nazen Şansal

51593

51593

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, 27 Ocak Pazartesi günü saat 13.00’te Lefkoşa Mahkemesi önünde “Gancelli Davası” ile ilgili basın açıklaması yapacak. Girne dağ yolunda gerçekleşen “kaza” sonrası 1 Aralık 2016’da düzenlenen eylemler sırasında Başbakanlık gancellisinin kırılması nedeniyle çeşitli örgütlerden toplam 24 kişiye dava açılmıştı. 2018 yılında dosyalanan dava, savcılığın görevini yapmaması sebebiyle bir buçuk senedir ertelenmeye devam ediyor. Aleyhlerine dava getirilen Bağımsızlık Yolu ve Baraka üyeleri, diğer davacıları mağdur etmemek ve adaletin tecellisine yardımcı olmak için, polis tarafından aylarca iletilemeyen tebligatlarını kendileri almış ve en kısa sürede yargılanmayı talep etmişti. Ancak aradan yıllar geçmesine rağmen davaya bir türlü başlanamamakta çünkü savcılık, dava ettiği kişilere bir türlü tebligat yaptıramamaktadır. Mahkemenin duruşma safhasına geçeceği önümüzdeki günlerde, ifade ve eylem özgürlüğünden, adil yargılanma hakkından ve demokrasiden yana tüm halkımızı bu davayı yakından takip etmeye ve adaletten yana taraf olmaya çağırırız. Bu amaçla, davaların görüşüleceği 27 Ocak Pazartesi günü saat 13.00’te Lefkoşa Mahkemesi önünde yapılacak basın açıklamasına, duyarlı halkımızın ve basın emekçilerinin ilgisini rica ederiz. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu    

Baraka’nın 2019 Yılı Gelirleri ve Harcamaları Açıklandı

By Zekiye Şentürkler

baraka

Baraka Kültür Merkezi, kurulduğu zamandan beridir her yıl yaptığı gibi 2019 yılı bütçesini kamuoyu ile paylaştı. Baraka’dan yapılan açıklamada 2019 yılı içerisinde gelirler 49.031,11TL ve giderler -48.028,59 TL olup, dernek hesabı 2020 yılına 1002,25 TL ile başladı. Baraka’nın gelirlerinin kırılımı şu şekildedir; %34.08 ile dernek üyelerinden toplanan aidatlar, Baraka Tiyatro Ekibi %19,36, Dernekler Yardım Tüzüğü kapsamında sunulan projeler %40,79, Sol Anahtarı Müzik Topluluğu albümleri %3,37 ve büfe %2,4. Baraka’nın en büyük gider kalemlerinden birini dernek binasının borcu oluşturuyor. Giderlerinin %26’sını binasının borcuna ayıran Baraka, geriye kalan bütçesi ile telefon, elektrik, belediye, demirbaş gibi sabit masraflarını karşıladı. Ayrıca eylem, örgütsel dayanışma, Sol Anahtarı klip hazırlıkları ve internet sitelerinin bedelleri ve çeşitli üretimlerinin finansmanı gibi hususlar da Baraka’nın bütçesinden karşılandı. 2019 yılı içerisinde Baraka aktivistlerinin gönüllü ve ücretsiz emekleri, Baraka dostlarının katkıları ve Baraka bütçesinin kısıtlı imkanları ile ortaya konan bazı üretim, eylem ve etkinlikler şöyle: - Üç ayda bir yayımlanan Argasdi dergisinin dört sayısı - Baraka Tiyatro Ekibi’nin “Ayak Bacak Fabrikası” isimli oyunu ve turneleri - Baraka Gençlik Tiyatrosu’nun “Neler Oluyor Hayatta” isimli oyunu ve turneleri - Baraka müzik topluluğu Sol Anahtarı’nın ücretsiz konserleri - Baraka müzik topluluğu Sol Anahtarı’nın 2 klibinin çekimi - İlkokul çocuklarına yönelik gerçekleştirilen Yaz Kursları - İzle-Tartış ücretsiz film gösterimleri - Kadın Eğitimi Kolektifinin organize feminist filmlerin gösteriminden oluşan “Feministival” - Umut Bahçesi bakım, temizlik, ağaç dikme etkinlikleri - 1 Mayıs, 17 Mayıs, 8 Mart ve 25 Kasım eylemleri için yapılan katkı ve harcamalar   Yıl boyunca oluşan gelir ve giderleri ekteki dosyadan inceleyebilirsiniz. 2019  

İzle-Tartış’ta Karanlık Zihinler İzlenilecek

By Mustafa Batak

haber görseli

Her ayın ilk cumartesi akşamı düzenlenen ücretsiz İzle-Tartış etkinliği kapsamında Şubat ayı filmi olarak gençler ve yetişkinlerin birlikte katılımı ile Karanlık Zihinler filmi izlenilecek. Karanlık Zihinler, milyonlarca insanın ölümüne neden olan salgından kurtulmayı başaran bir grup gencin hikayesini konu ediyor. Amerika'daki bütün gençleri öldüren korkunç vebada hayatta kalmayı başaran Ruby Dale, özel güçlere sahiptir. Kendisi gibi diğer hayatta kalanlar da değişik güçlere sahiplerdir ve sadece renklerle tanımlanırlar; yeşiller (ileri zekâ), maviler (telekinezi), sarılar (elektriği kontrol edebilme), turuncular (zihin kontrol) ve kırmızılar (ateşi kontrol edebilme). Ruby ise "turuncu" türünün çok güçlü bir üyesidir. Ruby ve arkadaşları, gönderildikleri korkutucu devlet tesisi Thurmond'dan kaçtıklarında hayat bambaşka bir hal alır. East River'daki güvenli bölgeye ulaşmaya çalışan grup, yetişkinlerin gençlere savaş açtığı bu dünyada yalnızca kaçmanın yeterli olmadığını fark etmeye başlarlar... Alexandra Bracken'ın gençlik roman serisinden beyaz perdeye uyarlanan "Karanlık Zihinler"in başrolünü Açlık Oyunları serisinin genç Rue'su olarak ünlenen Amandla Stenberg üstlenirken, kadroda geçtiğimiz sene “This Is Us” ile Altın Küre adaylığı elde eden Mandy Moore, “Trust” dizisinde izlediğimiz Harris Dickinson, “The West Wing” ile 3 kez Altın Küre’ye aday gösterilen Bradley Whitford, Wallace Langham, Golden Brooks, Mark O'Brien, Patrick Gibson ve “Game of Thrones”un Brienne’i Gwendoline Christie yer alıyor. Bir ülkenin geleceği için şimdiki gençliğe verilmesi gereken önemi birlikte tartışmak isteyen herkesi 1 Şubat Cumartesi akşamı 19:00’da Baraka Kültür Merkezine bekleriz.

Baraka Zamları Sokak Gösterisiyle Protesto

By Mustafa Batak

zam eylem görsel 1

Baraka Kültür Merkezi, günden güne yoksullaşan halkımızın sırtına bir yük daha yükleyen zamları protesto etti. zam eylem görsel 2 Büyükhan’da gerçekleşen sokak gösterisinde, sermayenin çıkarlarını savunmayı görev bilen gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin krizlerin faturasını halka kestiğine dikkat çekildi. Ayrıca yapılmayan yollarda gerçekleşen kazalara karşı da ses yükseltildi. Baraka Tiyatro Ekibi’nin dansı ve Sol Anahtarı'nın müzikleri eşliğindeki “Zamazingo Kantosu” büyük ilgi gördü ve alkış topladı. zam eylem görsel 3 “Zamazingo Kantosu”nun sözlerini ve gerçekleşen sokak protestosunu linkini aşağıda bulabilirsiniz. Ülkelerin birinde, belki de bizimkinde ekonomik kriz çalışanı vurmuş. Her şeye hep zam, zam üstüne zam zam, maaşlar yetmez olmuş. Ekmeğe, süte zam, benzine, tüpe zam ay sonu gelmez olmuş. Kemerleri sıkalım, dayanıyoruz! Zamanın yenisinde, belki de tam bugünde neoliberalizm bir halkı soymuş. Elektrik, telefon, okulda, sağlıkta fon cüzdanlar bomboş kalmış. Nasıl ödeyelim tükeniyoruz! Yapılmayan yollarda kazalar da olunca, seyrüsefer harçları kabul edilemezmiş. Halkın haklı öfkesi, ezilenlerin sesi birleşip de çığlık olmuş. SOKAKLARA ÇIKALIM, DİRENİYORUZ! https://bit.ly/2QMke23

Argasdi’nin Yeni Sayısı “Frida” Dosya Konusu ile Çıktı

By Nazen Şansal

81833587_803968106695860_8429967749081464832_n

81833587_803968106695860_8429967749081464832_n

Baraka Kültür Merkezi’nin 17 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, Memleketin Ahvali, FeministİZ, Kıbrıs kültürü, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı dergide bu sayı “Belleğimizden İzlerle 2020 Takvimi” de okurlara hediye ediliyor. Takvimde ülkemizden ve dünyadan toplumsal bellekte iz bırakan önemli olaylar ve kişiler kısaca açıklanıyor. Dosya konusu olarak Frida Kahlo’nun sanatı, yaşamı ve mücadelesinin incelendiği 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, Khora Kitapçıladan,  tüm marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle: Yeni bir yılı daha karşıladık. Goncolozları kovalayıp, bereketli olsun diye golifaları yapıp dama da attıktan sonra gece yarısına 10 saniye kala başlayan heyecanımızla 2019’a veda edip, büyük bir coşkuyla karşıladık 2020’yi. Yeni yıl güzel geçer mi, beklentiler karşılanır mı bilinmez ama bizler; kaybettiklerimizi, kazançlarımızı, sevinçlerimizi, acılarımızı cebimize koyup yeni bir bilinmezliğe doğru yol almaya başladık bile… Geçtiğimiz yıl  “Bertolt Brecht”, “Adalet”, “Çocukluk” ve “Bilim-Teknoloji ve Ütopya” dosya konularını okurla buluşturduğumuz Argasdimizde bu sayı yine çok özel bir konuğu ağırladık: “Frida Kahlo” 57. sayımızda, aşk ile acının harmanından çıkıp gelen bu güzel ruhlu kadının, resimleriyle kendini ve hayatını anlatmasına tanıklık ederken, engelli olmasına rağmen asla pes etmeyen mücadelesini, Komünist Partiyle olan ilişkisini, devrimci kişiliğini, çalkantılı aşk hayatını paylaşmaya çalıştık sizlerle. Duvar resimlerinde, tişörtlerde, çantaların ve çeşitli eşyaların üzerinde; başında çiçekler olan kaşları bitişik bir kadın figürü dikkatimizi çekmeye başladı. Kültürünün bir parçası olan çiçekleri, takıları ve kıyafetleri neden giydiğini bilmeden ona Frida dediler…  Adını biliyorlardı fakat Frida’nın kim olduğunu biliyorlar mıydı? Hayatını, fikirlerini, sanatını ya da mücadelesini duymuşlar mıydı? Bilinmelidir ki sadece popüler bir figür olarak piyasalaştırılıp içi boşaltılan bir simge değildir Frida!  O, fiziksel engellerine rağmen, sadece erkeklerin ressam olduğu bir dönemde resimleriyle kendini ifade eden, halktan, köylüden, yoksuldan, emekçiden yana duruşu ve sorgulayıcı tavrı ile ölümsüz bir devrimcidir.

76931648_2714424505314927_5715945672419573760_n

Baraka’dan “Zamazingo” Sokak Gösterisi

By Mustafa Batak

Zam zamazingo

Yeni yılın ilk günleriyle birlikte açıklanan zamlar, günden güne yoksullaşan halkın sırtına bir yük daha yükledi! Halkın refahı adına orada bulunan ancak sermaye kesimlerini teşviklerle “doyurmanın” peşinde koşan gelmiş geçmiş tüm hükümetler gibi UBP-HP hükümeti de bu zamlarla halkın belini büktü.   Ne iyi ki halkımız “Yol yoksa seyrüsefer da yok” inisiyatifinin öncülüğünde, yol ve trafik sorunlarına ve seyrüsefer zammına güçlü bir tepki göstermeye hazırlanıyor. Bu eylemliliği destekliyor ve biz de sokak sanatıyla sesimizi yükseltiyoruz.   Zamların geri alınması için sözümüz, müziğimiz ve dansımızla zamları protesto ediyoruz. Baraka Tiyatro Ekibi ve Sol Anahtarı'nın “Zamazingo Kantosu” eşliğinde, müzikli, danslı, sokak gösterisi gerçekleştireceği bu protesto, 11 Ocak Cumartesi günü saat 13.30’da Büyük Han’da gerçekleşecektir.   Tüm halkımız davetlidir.   Zamlar geri alınsın!

Lefkara İşi – Şifa Alçıcıoğlu

By Nazen Şansal

indir

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

Keten, hurmalı kare, goftili işleme ya da gaco çekme size ne anımsatır? Birçoğumuzun yabancı bulduğu bu sözcükler,Lefkara işini yaparken kullanılan terimlerden başka bir şey değildir aslında. Kültürümüzün en güzel el sanatlarından biri olan Lefkara işi, diğer bir adıyla Lefkaratika Ortaçağ’dan bugüne, bin bir emekle Kıbrıslı kadınların ellerinde şekillenmiş çok zahmetli bir nakıştır. Keten kumaş üzerine iğneyle işlenen motifler yanında, iğne işi olarak tabir edilen bir nakış daha vardır ki bilindiği kadarıyla günümüzde yapan pek kimse kalmamıştır.

Trodos Dağları’nın eteklerinde bulunan Lefkara adındaki köyle başlar, Lefkara işinin hikayesi…Köy, yüksek konumu ve temiz havasıyla hala daha oldukça popüler bir yerdir. Birçok medeniyetle tanışan adamız, 1489 yılından 1571 yılına dek Venedik hükümdarlığının boyunduruğu altında kaldı. İşte o zamanlarda Lefkara, Venedikli soyluların tatil beldesi olarak tercih ettikleri bir köy olmuş. Yaz aylarında buraya gelen kadınlar yanlarında getirdikleri keten ve iplikle nakış işlemekteymiş. Daha fazla haç gibi dini motifleri nakşeden Venedikli kadınlardan etkilenen Kıbrıslı kadınlar da doğayı taklit ederek ve kendi yaratıcılıklarını katarak bugünkü Lefkara işinin gelişmesine vesile olmuşlar. Kıbrıslı Türk’ü, Kıbrıslı Elen’i hep birlikte toplanan kadınlar, bir yandan sohbet ederken, öbür yandan alın teriyle emeği kavuşturur, biten işler ise sergilenir, en güzel parçalar da ödüllendirilirmiş vaktiyle Lefkara’da… Lefkara işi o denli ünlü olmuş ki bazı kaynaklara göre 1481 yılında adaya gelen Leonardo Da Vinci kenarlarında dere motifi bulunan bir masa örtüsü satın alarak, MilanKatedrali’ne sunak örtüsü olarak hediye etmiştir. Leonardo Da Vinci’nin ünlü “Son Akşam Yemeği” tablosunda bulunan masa örtüsünün her iki kenarında dere motifi olanbir Lefkara işi olduğu açıkça görülmektedir. Bu motife “Vinci deseni” adı verilmesi de tabloyla ilişkilendirilir. indir Lefkara işi,  köyde bulunan kadınlarca yıllarca işlenmiş, genç kızlar, kız çocukları okuldan alınıp bu nakışla tanıştırılmış, hatta dışarıya gelin vermeyip köye damat alınmış ki bu değerli iş köyün dışına taşmasın.Lefkara işi, önceleri çeyiz ve süsleme gibi ihtiyaçları karşılamak için yapılırken daha sonraları bu iş bir kazanç kapısı olma ümidi taşımış bölgeli kadınlara. Ancak tıpkı adanın kaderi gibi kadınları da bölerek yöneten aracılar, parça başı ödedikleri ve işin bütününü göstermekten kaçındıkları kadınların emeği üzerinden ciddi kazançlar elde etmiştir. Savaştan sonra kuzeye yerleşen ve Lefkara işi bilen Kıbrıslı Türk kadınların, emeklerini işleten tüccarlar da bu işten epey para kazanmayı başarmış.Gözleri kör edecek kadar zor bu nakış, yurt dışına satılırken alınan birkaç kuruş da görünmeyen emeği daha da görünmez kılmış yıllarca. *** Günümüzde de Lefkara işi hem Lefkara’da hem de o dönem Lefkara’da yaşayan şimdi ise Aytotoro’ya (Çayırova) göç etmek zorunda kalan Kıbrıslı Türk Lefkaralı kadınların kurduğu Lefkara Evi’yle, bazı köylerde kadınların emeğiyle, çeşitli derneklerin ve belediyelerin verdiği kurslarla, bu işe gönlünü, yıllarını vermiş esnaf kadınların emeğiyle yaşatılmaya çalışılmaktadır.Peki dünya mirası listesine girmiş ve yaklaşık 500 yaşında olan bu sanat, gelecek nesillere nasıl aktarılmalıdır? Teknolojinin, günden güne ilerlediği çağımızda kültür de bir şekilde bundan etkilenmektedir. Bir zamanlar insanların gündelik yaşamlarına anlam katan eşyalar,bugün ya turist bir metaya dönüştürülmüş ya da sadecenostaljik bir değer olarak görülmektedir. Kadınların yıllarca uğraşıp uğrunda gözlerini bozduğu Lefkara işi de makineleşmeyle tanışmıştır. Bu durum belki de Lefkara işiyle hiç tanışmayacak olan neslin onu tanıması için bir avantaj niteliğindedir. Elbette ki makinelerin yaptığı işle, saatlerce uğraşarak ortaya çıkan üretim yarıştırılamaz. Ancak, kültürel mirasın yaşaması için belki de makineleşmeye karşı çıkmamak gerekir. Bilmeliyiz ki hiç kimse varlığından haberdar olmadığı bir şeyin kaybından dolayı üzülmez. Zaten hayatında hiç nakış işlememiş, onu tanımamış bir çocuk için Lefkara işinin var olup olmadığı bir önem taşımaz. Dolayısıyla eksikliği ona bir şey ifade etmez.Ailelere, öğretmenlere düşen en büyük görev kültürü de çocuklara aşılamak olmalıdır. Eğitim programlarına kültürümüzle ilgili daha fazla ders eklenmeli, çocukların kültürü sahiplenmesi sağlanmalıdır. Hatta bu gibi nakışlar için atölyeler kurulmalı ve yaparak yaşayarak prensibinden faydalanılmalıdır ki bilgi ve kültür akışı bu şekilde devam edebilsin. Aksi takdirde bu tarz şeyleri deneyimlememiş çocukların ve yetişkinlerin yapılan işi takdir etmesini, yaymasını ve korumasını beklemek ve bunun için çaba sarf etmesini istemek hayalden öteye geçmeyecek bir dilek olarak kalacaktır. Şifa Alçıcıoğlu sifalcicioglu@gmail.com Kaynak: Muharrem Faiz, Kültür ve Yabancılaşma-Lefkara işi Üzerine Bir Araştırma, Galeri Kültür Yayınları.  

SOL ANAHTARI “GURTULAMAN ELİMDEN” ŞARKISINA KLİP ÇEKTİ

By Mehmet Adaman

final.00_00_08_17.Still001

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, geçen aylarda çıkardığı 3. albümünde yer alan “Gurtulaman Elimden” adlı şarkıya klip çekti. Sözleri Kıbrıs manilerinden oluşan şarkının müziği Sol Anahtarı tarafından bestelenmişti. Lefkoşa'nın tarihi mekanları Büyük Han, Bandabuliya ve Samanbahça’da çekilen klip, sosyal medyada yayınlanmasının ardından büyük beğeni topladı. Gözü yükseklerde olan bir kıza aşık olan kemanecinin hikâyesinin anlatıldığı ve buram buram Kıbrıs kültürü kokan klibin sonunda ise izleyicileri bir sürpriz bekliyor. Klip, Youtube ve Baraka Kültür Merkezi Facebook sayfasından izlenebilir. Klibi izlemek için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz:   https://www.youtube.com/watch?v=yIuVKWTkDDI&fbclid=IwAR3pelB4L4lwzCGnNhkGNkdeM2T9uOg4moLIkBMpz_ftEi5q6SAHWw0RrzA https://www.facebook.com/barakakulturmerkezi/ final.00_00_21_13.Still007 final.00_00_13_14.Still005 final.00_00_08_17.Still001 final.00_00_28_07.Still010 final.00_01_28_07.Still014 final.00_01_41_03.Still004 final.00_02_52_22.Still022 final.00_03_16_23.Still024

Yapay Zekadan Ütopyaya – Sezgin Keser

By Nazen Şansal

yapay zeka foto

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

yapay zeka foto

 

Yıl 2154. Güneşin doğuşuyla gökyüzü aydınlanıyor ve sokaklarda hareketlilik başlıyor. Bir yandan parklarda koşan, yürüyen insanlar bir yandan sürücüsüz toplu ulaşım araçları, öte yandan da mesaisine erken başlayan çalışanlar... Günümüz dünyasında bilimin ve teknolojinin geldiği noktanın az çok farkındayız. Cep telefonlarımız ve bilgisayarlarımızdaki akıllı uygulamalar ve oyunlar, fabrikalarda, atölyelerde, ofislerde, kafelerde kullanılan, üretim ve hizmetin bir parçası haline gelen akıllı sistemler , insan zekasıyla kıyaslanmaya başlanan yapay zekanın neler yapabildiğinin günlük hayattaki yansımalarıdır. Bu yansımalara baktığımızda yapay zekanın verilen komutlara bağlı olarak belirlenen görevi çerçevesinde işlediğini anlarız. Buna en iyi örnek 1996 yılında dünya satranç şampiyonu Kasparov’u yenen Deep Blue adlı bilgisayardır. Deep Blue kendisine yüklenen veriler doğrultusunda satrançta yapılacak her bir hamlenin oluşturacağı sonucu önceden bilmekte ve ona göre en rasyonel hamlesini yapmaktaydı. Yani Deep Blue yapılan hamlelere göre tepki veren dar bir yapay zekaydı.Tabi ki 1996 yılından bu yana bilimsel çalışmalar yapay zekayı farklı noktalara taşımaya başladı. Telefonlarımızdaki dijital asistanlar aldıkları yeni verilerle ve görevlerini yerine getirirken elde ettikleri tecrübelerle sadece sınırlı bir görevi yerine getirmiyor, aksine gelişen yeni durumlara göre kararlar verebiliyorlar. Yani dijital asistanımızla yaptığımız sohbetler, ona sorduğumuz sorular daha sonraki sorularımızın ve sohbetimizin yapay zeka açısından altyapısını oluşturmaktadır.Yapay zekanın dış dünyadan öğrendiği her şey kendisi için belirlenen görevini aşmasını ve geliştirmesini sağlamaktadır. Yapay zeka üzerinde yapılan çalışmalar bitmiyor ve sürekli yeni ilerlemeler sağlanıyor. Artık müzik yapan, resim çizen yapay zekalara sahip robotlar var. Nasıl ki biz insanlar yazı yazarken, müzik yaparken, resim çizerken, farklı kültürel ve sanatsal eylemlerde bulunurken insan ve dünya tarihinin teorik ve pratik birikiminden, duygularımızdan faydalanıyorsak yapay zekalar da insanlardan aldıkları ve dışarıdan öğrendikleri datalarla yaratıcı eylemler yapabiliyorlar. Buna örnek olarak, farklı akorların, müzik türlerinin, ritimlerin veri olarak yüklendiği  ve hangi duyguyla ve sözlerle bir şarkı oluşturması komutunun verildiği ve belleğindeki bilgilerle yeni şarkılar yaratan yapay zeka müzik yazılımlarını gösterebiliriz. (1) Bu kadar gelişmekulağımıza hoş gelirken yapay zekanın insanların davranışlarını, tavırlarını anlayabilecek ve tahmin edebilecek bir seviyeye hatta kendi öz varlığına yani tamamıyla kendi bilincine sahip olabileceği bir noktaya geleceği beklentisi insanlarda korku yaratmaya ya da yarattırılmaya başladı. Kendi bilincine sahip olacak yapay zekaların insanların yerine geçebilecekleri, insanların işlerini ellerinden alacakları, hatta dünyayı ele geçireceklerine dair senaryolar özellikle bilim insanları tarafından dillendirilmektedir. Peki bu endişe verici senaryolar olası mı? Büyük kapitalist ülkelerde iş alanında aktif bir şekilde kullanılan yapay zeka sayesinde daha az insana ihtiyaç duyulan, daha çok robotun olduğu, sistem üzerinden üretimin, dağıtımın her anının görülebileceği akıllı fabrikalar oluşturulmaya başlandı.Daha az insana ihtiyaç duyulan otomasyon sistemlere bankaların mobil uygulamalarını örnek gösterebiliriz.Banka işlemlerinin birçoğunu bu mobil uygulamalar sayesinde yaparken, bankanın bu işleri yapacak yeni eleman istihdam etmesine gerek kalmayacaktır.Bu gelişmelere rağmen iş hayatındaki bu değişim, ne düşünüldüğü gibi hızlı bir şekilde gerçekleşecek ne de dünyanın her ülkesinde aynı değişim yaşanacaktır.Çünkü teknoloji, her ülkede ve toplumda aynı gelişmişlik düzeyinde değildir.Şunu da belirtmek gerekir ki “kapitalizmin eğilimi sadece en ileri teknolojiyi üretim alanında uygulamak değil, en ucuz iş gücünü kullanmak ve en yoğun sömürüyü gerçekleştirmektir. Dolayısıyla robotların tüm üretim alanlarına hızla girmesi ve işçilerin yerini robotların alması söz konusu olmayacaktır.” (2) Rekabetin, bencilliğin dayatıldığı bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin kapitalist güçler tarafından başka ülkeleri işgal etmek, doğal kaynaklarını sömürmek için savaş sanayisinde kullanıldığı bir düzende, kendi bilincine sahip olacak yapay zekaların bu düzenin oyununu kendi kurallarına göre oynayacağı yani ezen tarafında olacağı bir apokaliptik gelecek korkusunun oluşması normaldir. Bu korkuya inat teknolojik ilerlemelerin egemenlerin çıkarları doğrultusunda kullanılması yerine bu gelişmelerin halkların çıkarları doğrultusunda kullanaılacağı başka bir dünyanın olabileceği gerçeğini kabul etmeliyiz.Yapay zekanın insanların işlerini ellerinden alması gibi bir durum yerine ihtiyaç temelinde bir üretimin olduğu, yapay zekalar sayesinde iş yükümüzün ve saatlerimizin azaldığı dolayısıyla kültürel, sosyal, sanatsal yaşamımıza daha fazla vakit ayırabileceğimiz sömürüsüz bir gelecek kurulabilir.Nasıl ki bir insanı şekillendiren, içinde yaşadığı düzen ve çevresi ise kendi bilincine sahip olacak yapay zekalı insanımsı robotları da aynı düzen ve çevre şekillendirecektir. Yıl 2154. Güneşin doğuşuyla gökyüzü aydınlanıyor ve sokaklarda hareketlilik başlıyor. Bir yandan parklarda koşan, yürüyen insanlar bir yandan sürücüsüz toplu ulaşım araçları, öte yandan da mesaisine erken başlayan çalışanlar ve mesai arkadaşları yapay zekalı insanımsı robotlar. Şehrin sokakları ağaçlarla, renkli teknolojik evlerle, tiyatro salonlarıyla, kafelerle, spor salonlarıyla dolu. İnsanların emeğinin sömürülmediği aksine geliştirdikleri bilim ve teknoloji sayesinde sosyal yaşamlarına daha fazla zaman ayırdıkları bir dönem…   Sezgin Keser sezginkeser92@gmail.com   (1)  https://musiconline.com.tr/muzik-ve-yapay-zeka/ (2)  https://journo.com.tr/arif-kosar-robotlarin-isleri-devralmasi-mumkun-degil

Kapitalizm ve Sosyalizmde Teknoloji – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

teknoloji

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

teknoloji

Teknolojiye bakışın, anlayışın nasıl olması gerektiği ile ilgili çok fazla tartışma yapıl(a)mıyor günümüzde. En fazla sonuçları üzerinden hayıflanmak, modern zamanları lanetleyip, “kaçınılmaz!” son ile ilgili yapacak hiçbir şeyin olmadığı konusunda hemfikir olmak, o kadar! Karl Marx ne demişti? “Bana teknolojini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” şaka, şaka! Yani tam olarak böyle dememişti ama buraya varıyor söyledikleri… Esas olarak söylediği şuydu: “Teknoloji; insanın doğayı ele alış biçimini, yaşamını sürdürmek için başvurduğu üretim sürecini açıklayarak, toplumsal ilişkilerinin oluşum biçimini ve bu ilişkilerden doğan kavramları ve düşünce biçimlerini ortaya koyar.”  Yani bir toplumu, içinde yaşadığı doğa ile olan ilişkilerini, hatta bireylerin ilişkilerini bile belirleyen, anlaşılmasını sağlayandır teknoloji. En son çıkan cep telefonunun özelliklerini bilmemiz isteniyor yalnızca. Üretim ve ihtiyaçların belirlenmesine ne kadar dahilsiniz? Kapitalist sistem teknolojiyi mistik, zaten olması beklenen, kendiliğinden bir şekilde gelişen bir şeymiş gibi sunuyor. Hâlbuki egemenler kendi iktidar ve kar amaçları doğrultusunda bilinçli olarak teknolojik gelişimi planlıyorlar. Hatta o kadar planlılar ki kendi aralarındaki çıkar çatışmaları uğruna, sabotaj, itibarsızlaştırma ve türlü entrikalarla bu işi savaşa dönüştürmüş durumdalar. “Yüksek” teknoloji dedikleri aslında yüksek değil de saklanan, gizlenen, nasıl yapıldığı insanlıkla paylaşılmayan anlamına geliyor. “Know how” veya patent diye uydurulup, paketlenip tekrar tekrar kendi aralarında alınıp satılan bir metaya dönüşmüş durumda bilgi. Ateş yakmayı bulan ilk insan: “Bu ateşi yakmayı ben buldum bundan sonra her yakan bana patent parası verecek” deseydi ne olurdu acaba? İşte bu kadar saçma kapitalizmin yaptıkları… Bilim, kolektif bir insan etkinliğidir. Bugüne kadar yüz yıllardır on binlerce buluş gerçekleştirmiştir insanlık, tüm bu mirastan yararlanmadan bugünün teknoloji devleri kibrit dahi üretemezdi. Teknoloji en basit tanımı ile bir ihtiyacın karşılanabilme koşullarının kolaylaştırılmasıdır. Peki, eğer bunda hemfikir isek, kimin ihtiyacı? Bu ihtiyaç, kimin tarafından neye göre belirleniyor? Ve neye rağmen kolaylaştırılıyor? Bugünün kapitalist dünyasında, teknolojiyi üreten araçlar genelde kapitalistlerin elinde, kar ve iktidar ihtiyaçları için doğanın ve insanlığın talanına rağmen bir şeyleri kolaylaştırıyorlar! Teknolojinin gelişim bilgisini de tekellerine alan egemenlerin bu bilginin paylaşılmasına da tahammülleri yok. Kısacası, kapitalizmin toplumsal ihtiyaçlara göre bir teknoloji planlaması beklenemez. Reel sosyalizimdeki (SSCB) teknoloji anlayışı Bu konu bir makalede tüm yönleriyle değerlendirilemeyecek kadar geniştir fakat elimizden geldiğince değinmek gerek. 1917 devriminden sonra ülkede ciddi bir açlık söz konusu idi. Sosyalist bir devlet inşa etmek hedefi ile bilim ve teknoloji alanının Çarlık döneminden kalan çarpık ve dağınık durumu hemen merkezileştirildi. Gençlerin bilim ve teknoloji alanına ilgilerinin artırılması için üniversitelerin kapıları tümüyle halka açıldı. Laboratuvar ve enstitüler geliştirilip halkın hizmetine verildi. Toplamda yaklaşık 800 bilim kurumu kuruldu, kısa bir süre içinde 40 yeni üniversite açıldı. İlk işlerden biri SSCB Bilimler Akademisi’nin(SBA) kurulması ve Ulusal Ekonomi Komisyonu ile birlikte çalışmasının sağlanması oldu. Ülkede elektrik sıkıntısı ve açlık en önemli sorunlar olarak tespit edildi. Tüm ülkeye beş yıl içinde elektrik götürebilmek için Goelro Planı geliştirildi. Bu plan çerçevesinde tüm akademi ve enstitüler birlikte çalışmaya başladı. Tarımda verimliliği artırmak için Tarım Bilimleri Akademisi kuruldu. Kapitalizmin aksine küçük bir azınlığın kar amacı için değil, sosyalist bir ülkenin toplumsal ihtiyaçları için planlı hareket eden bir mekanizma kurulmaya çalışıldığı çok net bir şekilde anlaşılıyor. Teknoloji ve bilime bu şekilde yaklaşım, sonuçlarını çok kısa bir sürede verdi. Örneğin fizikte, kristal deformasyonunun mekaniğindeki buluşları ile bugün “elastik”, “plastik”, “anelastik”ten bahsedebiliyoruz. Kömürün yeraltında gaza dönüştürülmesini sağlayarak, maden işçilerinin tehlikeli ve zor koşullardaki çalışmalarını ortadan büyük ölçüde kaldırdılar. Tüm bunların yanı sıra dönemin iki kutuplu gerilimli dünyasında, kapitalizm karşısında sosyalizmin “gücünü” kanıtlamak amacıyla silah, nükleer ve roket teknolojilerine de büyük önem gösterildi. 1930’larda uzay programı devreye alınarak geriye kalan kapitalist dünya ile bu alanlarda rekabete girildi. İlk kez uzaya insan gönderme, aya insansız ilk iniş gibi “başarılar” elde edildi. Gizli nükleer silah araştırmaları, gizli uzay programlarına gereğinden fazla önem verildi. Her dönem kendi koşulları ile değerlendirilmeli fakat bugünden bakıldığında ABD ile girilen bu rekabet büyük ölçüde sosyalist teknoloji ve bilim anlayışı ile çelişmektedir. Sosyalist bir toplum dayanışmacıdır, sosyalizmde teknoloji ise rekabet uğruna değil insanlığın yararına geliştirilmelidir. Kapitalizm ile rekabet edemez, doğasına terstir. Bir yandan sistemin demokratik bir sosyalizmden uzaklaşıp otoriter bir rejime yaklaşması, diğer yandan o dönem dünyadaki ekolojik talanın, bugünkü kadar kötü durumda olmadığı için teknolojik gelişim planlamasının ekolojik sonuçlarının hesaplanamaması, reel sosyalizmin teknoloji anlayışını tersine çevirdi. Bu yaşananlardan ders çıkarmalıyız. Başka bir bilim ve teknoloji anlayışı mümkündür. İnsanın doğanın bir parçası ve de toplumsal bir varlık olduğunu bilerek, planlı, dayanışarak, bilgiyi paylaşarak ve doğa dostu olarak geliştirilecek teknoloji, sadece mevcut toplumsal ihtiyaçların karşılanması ve üretici güçlerin gelişmesini sağlamayacak, birey olarak insanın niteliğini ve mutluluğunu da artıracaktır.   Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynaklar: https://en.wikipedia.org/wiki/GOELRO_plan https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/337-sayi-095/1248-sovyetler-birliginde-gunumuz-bilim-ve-teknolojisi https://sarkac.org/2019/05/sovyetler-birliginde-teknoloji/ http://bilimveaydinlanma.org/sovyet-sosyalist-cumhuriyetler-birliginde-bilim-kulturu/ https://tr.wikipedia.org/wiki/Sovyet_uzay_program%C4%B1

Baraka’dan Sokak Tiyatrosu: Mobese’ye NObese!

By Nazen Şansal

77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o

Baraka Tiyatro Ekibi, şehrimize yerleştirilmeye başlanan Mobese kameralarına NObese demek, gözetim toplumunun yaratacağı baskı ve sakıncalara dikkat çekmek ve gözetleme kameralarını toplumda tartıştırmak amacıyla 16 Kasım Cumartesi günü saat 14:14'te Sarayönü'ndeki Mobese direği altında sokak tiyatrosu oynayacak. "Gözeklen da gözetlenin" adlı oyun Sarayönü'nden sonra 15.00'te Lokmacı'da ve Selimiye Meydanı'nda da sokaklanacak. Özgürlükten yana olan tüm tiyatro severler davetlidir... 77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o Başlıyooor! Başlıyooor! Baraka Tiyatro Ekibi’nin “Gözeklen da gözetlenin” oyunu başlıyooor! Gözlerinizin önünde, Göz göre göre dikilen Mobese direklerine Demek için NObese, Elemtere fiiiş, kem gözlere şiiiş niyetine Başlıyooor! Emir geldi büyük yerden Kameralarsa askerden Protokoller imzalandı Bütün meclis onayladı Güya sağlamak için güvenliği Sağcısı solcusu kaldırdılar ellerini: “Kabul!” Büyük hırsızlar otururken rahat koltuklarında Küçük hırsızlar kaçarken memleketten ellerini kollarını sallaya sallaya Kol gezinirken sokaklarda taciz, şiddet, istismar Suçları önliyecekMİŞ  bu kameralar! Diktiler bu direkleri Gözetlemek için hepinizi Şşşşş! İzleniyorsunuz Çıkarmayın sesinizi  

Heyecanımı Besle – Halide Erkıvanç

By Nazen Şansal

foto (1)

Argasdi derginizin 56. sayısından bir tiyatro yazısı...

foto (1)

Asırlardır toplumların hayatına dokunan, yaşamlarından izler taşıyan ve insanların ruhuna hitap eden bir sanat faaliyeti, tiyatro... Gelişmişliğin sembolleri arasında yer alan, ortak bir emeğin insanda toplanıp vücut bulduğu sanatsal bir üretim... İnsanların sanata olan açlığı, her çağda kendisini göstermekle kalmayıp sanatsal üretime de yol açıyor. Yine de ilerlemenin ve üretimin önündeki o her dönem kendisini gösteren karşıt güçler, otoriteler veya insanlar hâlâ var. Ortaçağ’da tiyatro gösterileri yasaklanmış olduğundan, tiyatro ile ilgili düşünce de üretilememiştir. Yalnızca okullarda Latince öğrenimine bağlı olarak okutulan Latin ozanlarının oyunları bilinmekte, yazınla ilgili incelemelerde bu oyunların özelliklerinden söz edilmektedir. Öte yandan din adamları, halkın tiyatro sevgisinin içten içe yaşadığını gözlemledikleri için, her fırsatta bu sanatı suçlamış, tiyatronun zararlı etkilerine karşı uyarılarda bulunmuşlardır. Ortaçağ’da tiyatro düşüncesi, tiyatroyu suçlama biçiminde gelişir. Bunlar insanı hayrete düşürse ve sadece geçmişte kalmış yasakçı zihniyetler olarak görülse de, aslında öyle değil. Tamam bugün belki tiyatro yasak değil ama ne kadar özgür? Sözümüz, sahnemiz ne kadar bizim? Saint Augustine, trajik sahne oyunlarının ayartıcı olduğunu, ruhu tuzağa düşürüp yozlaştırdığını söylemiş, bazı heyecanları kurutacak yerde beslediğini söyleyerek tiyatronun sakıncalarını belirtmiştir. Ve ben söylediği bu sözle tiyatroyu neden bu kadar çok sevdiğimi ve herkesin neden özgür tiyatroyu savunması gerektiğini keşfettim. Heyecanımı beslemesi; bu bitmek bilmeyen coşkumu, heyecanımı, bir şeyler anlatmak, öğrenmek arzumu tiyatroya borçluyum. Sonra düşündüm benim bu kadar heyecan duyduğum, beni bu kadar mutlu eden bir şey nasıl olur da geçmişten günümüze kadar bütün otoriteleri rahatsız eder? Bence sebeplerimiz aynı; tiyatro, dayanışmayı öğretir, düşünceyi eyleme sokma yeteneğini geliştirir, düşünerek, yorumlayarak okumayı öğretir, toplumun kişiliği ezmesini önler. Özetle otoriteler, özgür tiyatroları ve izlediğini anlayabilen tiyatro severleri istemezler. Peki biz ne istiyoruz? Seyirci içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluluğu vardır. Bundan on yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: "Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısında bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının yarattığı harikalar ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin dilemektedirler."  Shakespeare'in Hamlet'te dediği gibi, sahne "çağının aynası ve kısaltılmış tarihi"dir. Bunun için de sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yorumlayıp yansıtabildiği anda önemli bir araçtır. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan, kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve doğruyu yadsımadan görevini yapmalıdır. Bırakın tiyatro görevini yapsın, özgürce sözünü söylesin, bizi uyandırsın, ayağa kaldırsın, önce sesimiz olsun sonra hep beraber ses olalım. Bir de şu gerçeği hiç unutmayalım: Devlet ödenekli tiyatrolar, hükümetlerin değil, devletin tiyatrosudur. Devlet ise halkındır, hükümetlerin değil.   Halide Erkıvanç halideerkivanc0@gmail.com   Kaynaklar: Ülkenin Kalkınmasında Tiyatronun Rolü - Özdemir Nutku Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi- Sevda Şener Uygulamalı Tiyatro Eğitimi- Yılmaz Arıkan  

SOL ANAHTARI PAZAR GÜNÜ LEFKE’DE ÇALACAK

By Mehmet Adaman

FB_IMG_1573305309304

Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, 10 Kasım Pazar günü Lefke Hurma Festivali kapsamında saat 15.00'te konser verecek.

Dijital Dünyada Cinsiyet Eşitsizliği – Pınar Piro

By Nazen Şansal

dijital cinsiyet eşitsizliği

Argasdi dergimizin 56. saısından FeministİZ  makalemiz... dijital cinsiyet eşitsizliği Teknolojinin bu kadar geliştiği çağımızda, merak ettiğimiz her şeye ulaşmak artık saniyelik bir kolaylıkta. Elimizin altındaki küçük dikdörtgen kutular, ilgi duyduğumuz/duymadığımız herşeyi bize sunacak şekilde tasarlanmış. Öyle ki, çocuklarımızın çoğu kitapların da değerli olduğunu idrak edebilmiş değil. Ailemizde pişen yemekleri artık büyüklerimizden aldığımız tariflerle değil, internetten araştırdığımız şekliyle hazırlıyoruz. Yol tarifi aldığımız haritaların ömrü neredeyse bitmek üzere. Günümüzde isteyip de ulaşamayacağımız bir bilgi kalmadı. Yaşadığımız yüzyılın bizlere artıları olan bu gelişmeler, gelecekte çok yetersiz kalacak, bunun da farkındayız ve belki de bundan ürküyoruz hatta. Çünkü bu hızlı gelişim, teknolojiyle bu kadar haşır neşir olan büyük bir kesimin sadece uzaktan izlediği bir süreç. Dijital dünyanın insanlığa sunduğu imkanları tamamen olumsuzlayamayacağımız gibi top yekün doğru kabul etmek de doğru değildir. Örneğin insanlığın yerine makinelerin geçtiğini düşünebilir miyiz? Dijital öğretmenler, mahkemede dert anlatmaya çalıştığımız dijital hakimler, iş başvurumuzu değerlendiren dijital sistemler nasıl olurdu mesela? Birçok sebep olsa da en etkili sebeplerden biri, teknolojik nimetlerden tüm dünya halklarının aynı şekilde faydalanamaması gerçeğidir. Tüm ülkelerin aynı teknolojik altyapıya sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da aynı ülkede yaşasalar da tüm çocukların teknolojiden eşit bir şekilde faydalanabildiğini? Dijital hayatta kadınlar Yapılan araştırmalar, ataerkil düzenin kız çocukların dijital becerilerini de engellediğini gösteriyor. Çünkü teknolojik konular erkek ilgi alanı olarak algılanıyor ve bu da kızların ilgi duyma eğilimini düşürüyor. 1990’larda yapılan araştırmalar, odasına bilgisayar konulan erkek çocuk sayısının kız çocuklarının iki katı olduğunu gösteriyor. Bu durum da, gelecekte teknolojiyle ilgilenme anlamında, daha en baştan bir avantaj/dezavantaj konumuna dönüşüyor. Yine bazı araştırmalar gösteriyor ki, eğitimin ilk yıllarında kızlar bilgisayar derslerinde erkeklerden daha başarılı, ancak üniversiteye gelindiğinde bilişim teknolojileri ile ilgili bölümlerde okuyan kızların sayısı erkeklere oranla çok azalıyor. Dijital yazılımların yaratıldığı ortamlarda da kadınların varlığı hiç de tatmin edici sayıda değil. Teknolojide de daha çok kadın Evet, gerçekten de teknolojide daha fazla kadın istiyoruz, ama uzaktan kumandalı bir kutuya hapsedilmemiş halde. Bizim olması gerektiğini düşündüğümüz kadınların adı Siri, Alexa veya Cortana değil. Kadınların sesini telefona verdiğimiz komutları yapan ya da sorularımızı cevaplayan, bize gideceğimiz yolu tarif eden sesler değil, teknik ve bilimsel araştırmalarda açıklamalar yapan, yazılımların geliştirilmesinde politika yürüten sesler olmasını istiyoruz. Ses asistanlarının kadın sesi ile konuşuyor olması da tesadüf değildir. Şirketler bunu yaratmadan önce testler yaptıklarını ve müşterilerin etkili bir kısmının kadın sesi duymayı tercih ettiklerini açıklıyorlar. Ancak bir çok araştırma da insanların yetkili açıklama dinlerken erkek sesi, yardım alırken kadın sesi duymak istediklerini açıkça gösteriyor. Ve tabii ki de amacı kar elde etmek olan şirketler, tercihini karşı cinsten yana yapan kesimi ciddiye alma yönünde kullanıyor. Ses asistanlarındaki sesin kadın sesi olarak tercih edilmesinin sebebi kimi zaman kadının “çocuk yetiştiren” sevgi dolu bir ses olmasına atıfta bulunurken, kimi zaman da kadınların “yardımcı kişiler” olmasına atıfta bulunuyor. Hatta bazı erkekler, bir kadından yol tarifi almak istemedikleri için, navigasyon cihazında seçim şansı varsa eğer, erkek sesini tercih ediyorlar. 1990’lı yıllarda kadın sesinden talimat almak istemeyen sürücülerin şikayetleri nedeniyle BMW 5’ler Amanya’da geri çağrılmış. Japonya’daki borsa sistemlerinde hisse fiyatları kadın sesiyle bildirilirken, işlem onayını veren ses erkek. Sesin cinsiyeti olur mu? Kadına, erkeğe ya da farklı cinsel eğilimlere sahip insanlara atfedilen kimlikler, cinsiyet ayrımcılığının ya da eşitsizliğinin en büyük nedenleri arasında. Kültürden kültüre değişse de kadınların ya da erkeklerin toplum ve aile içerisindeki görevleri daha doğmadan veriliyor. Yeryüzünde cinsiyete dayalı ayrımcılığın yaşanmadığı bir kültür neredeyse yok. Tüm bu söylediklerimize, günümüzün en gelişmiş yapay zekâ yazılımlarına sahip olan sesli asistanlar da dahil. Asistanların hepsi kadın sesinde duyuluyor. Bir grup dilbilimci, mühendis ve ses uzmanı tarafından geliştirilen Q, cinsiyete dayalı ayrımcılığın sonunu getirme, hatta bunun teknolojik olarak önüne geçme amacı taşıyor. Q’nun yapımcıları, eşit oranda kadın, erkek ve eşcinsel 4600 insanın sesini kaydederek Q’nun sesini oluşturdular. Yapay zekânın ilk sürümü test için bir grup katılımcıya dinletildi. Katılımcıların %80’i asistanın bir kadın sesine sahip olduğunu söylediler. Her ne kadar her cinsiyetten eşit oranda ses bulunsa da Q’nun %80 oranında kadın sesi olarak karşılanmasının bir nedeni vardı. Sesli asistanlar, insanların aklında kadın sesine sahip olan yapay zekâlar olarak kodlanmışlardı. Peki neden? Cevap basit; ses asistanı yaratan şirketlerin bilişim teknolojileri birimlerindeki ekip elemanları neredeyse hep erkek. Erkek ağırlıklı ekipler tarafından geliştirilen ses asistanlarının sesinin hatta espiri anlayışının dahi itaatkar kadın hizmetkarlar olması gayet doğal. Ancak bu değişmeli. Neden mi? En basitinden, erkeklerin eğer kadınlara sözlü tacizde bulunurlarsa kibar bir şekilde alttan alınmayacakları gerçeğini yeniden hayata geçirebilmek için. Kadınların yardımcı kişiliklerinden sıyrılabilmeleri için. Kadınların da yönetebileceği, hayata yön verebileceğinin tam kabulü için. Peki bunu kim yapacak?...   Pınar Piro pınarpiro@gmail.com *Bu yazıda Bilim ve Gelecek dergisi Temmuz 2019 sayısında yer alan, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Ses Asistanları makalesinden faydalanılmıştır.  

“12 Yıllık Esaret” ve Devam Eden Kölelik – Serap Kızıl

By Nazen Şansal

IMG_2918

Argasdi dergimizin 56. sayısından bir film değerlendirmesi...

IMG_2918 “12 Yıllık Esaret”, 1800’lerin sonunda, New York’ta yaşayan Solomon Northup’ın kaçırılıp, köle olarak satılması ve 12 yıl süren kölelik yaşamı üzerine çekilmiş biyografik bir film. Hayatını müzisyen olarak, iki çocuğu ve eşiyle özgür bir şekilde sürdüren Solomon Northup, iki kişi tarafından kandırılmış ve bir günde hayatı alt üst olmuştur. Başından sonuna kadar kendinizi başrolün yerine koyacağınız bu filmde, ırkçılık, şiddet, işkence, çaresizlik, kabullenme ve hayata tutunmak için gösterilen tüm mücadeleyi derinden hissediyorsunuz. Ayrıca gerçekçi ve sert yaklaşımıyla, seyri zor ve duygusal açıdan yıpratıcı bir film... Yalnızca “özgürlükler ülkesi” Amerika’nın değil, dünya tarihinin kara lekesi ve utanç kaynağı olan köleliği anlatan bu filmde; köle sahibi beyazların sapkın zihinlerine odaklandığınızda, bir insanın mal gibi görülüp ona sahip olma düşüncesinin akli dengeleri nasıl bozduğunu görüyorsunuz. Kölelerine iyi davranmakla övünenler veya vicdan azabı duyduğunu itiraf edenler dahi, var olan sisteme uyum sağlayarak bu sapkınlığın bir parçası olduklarının farkında değiller ne yazık ki. Köle olarak doğup büyüyenler özgürlüğün ne demek olduğunu bilmedikleri için büyüdükleri çember içerisinde öğrenilmiş çaresizlik örneği göstermektedirler. Solomon Northup’ı diğer kölelerden ayıran en büyük özelliği ise yaşamının ilk yıllarında köleliği bilmemesi... Özgür yaşantısında sadece müziği ve ailesiyle ilgilenen Solomon’un, halkının köle olarak yaşam sürmesi her ne kadar onu rahatsız etmese de, ardından köle olması ironik ve hikayeye mücadele anlamında katkısını gösteriyor. Beyaz perdede gördüklerimizi ve hissettiklerimizi birebir yaşarken; aynı anda bizden çok uzakmış gibi gelse de, aslında hepimiz kapitalist sistemin modern köleleriyiz. Filmde, sahibinden korktuğu için ağzını açamayan, hakkını arayamayan, her söylenileni yapmak zorunda olan kişiler, şiddetle ve belki de ölümle yüz yüze gelmemek için sahiplerinin istediği şekilde, karın tokluğuna, insani olmayan şartlarda kölelik yaşamını sürdürüyorlar. Film bittiğinde; “Tüm bunlara ne gerek vardı!” “İnsanlar birbirlerine nasıl bu kadar acımasız olabildiler?” diye sorduruyor insana. Özellikle Northup’ın şu sözü her şeyi özetleyecek bir biçimde: “Ben hayatta kalmak değil, yaşamak istiyorum.” Solomon Northup’ın 1853 yılında yazdığı ve kendi hikayesini anlattığı romanından uyarlanan film, 2014 Oscar ödüllerinde En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazanmıştır. Senaryosu sağlam, müziklerin, yönetmenliğin ve oyunculukların tek tek iyi olduğu bu film, aldığı ödülleri sonuna kadar hak etse de bu ödüllerin verilme nedenlerinden birinin de “günah çıkarma” olduğu düşünülebilir.

Serap Kızıl srpkzl90@gmail.com

Baraka Tiyatro Kampı Gerçekleştirildi

By Nazen Şansal

3

 

 2

Baraka Kültü Merkezi, Lapta Gençlik Kampı tesislerinde, 2 gün süren bir tiyatro kampı gerçekleştirdi. Derneğin bünyesinde faaliyet yürüten hem yetişkin hem de liseli gençlik ekiplerinin katıldığı kampta eğitici ve eğlenceli bir program yer aldı. 25 tiyatroseverin bir araya geldiği kamp, oyunculuk atölyeleri, drama ve doğaçlama çalışmaları, dans, tirat ve oyun okuma, film izleme ve tartışma gibi etkinliklerle dolu dolu geçti. Sol Anahtarı müzik grubu elemanları da kampa katılarak ses, kulak eğitimi ve şarkı söyleme konusunda bir atölye gerçekleştirdiler. Baraka Tiyatro Ekibi, toplumsal meselelerle ilgili sokak tiyatroları ve sahne oyunları ile seyircisiyle buluşmak üzere çalışmalarına devam ediyor. 5 4 9 19 17 14 11 20 6    

İzle-Tartış’ta Hayat Treni İzlendi

By Pınar Piro

ht1

ht1Baraka’nın kesintisiz devam eden İzle-Tartış etkinliği kapsamında, 2019 bahçede sinema gecelerinin sonuncusu Hayat Treni filmi ile gerçekleştirildi. Ekim ayının ilk cumartesi akşam seyrettiğimiz Hayat Treni filmi bizlere, ikinci paylaşım savası sırasında yerlerinden edilen insanları, onların hayatta kalmak için vermiş oldukları haklı ve trajik/komik hikayesini anlattı. Film sonrası gerçekleştirdiğimiz sohbette savaşın görünen yüzüyle yaşattıklarının yanında görünmeyen yüzünün de olduğu buna ilaveten aslında var olan ancak “görünmeyen” insanlara yani; azınlıklara yaşattıkları da ele alındı. ht2Yapılan keyifli sohbetin ardından Kasım ayı filmi için öneriler bölümüne geçilerek öneriler arasından Der Verdingbub filmine karar verildi.   Bu filmde, Max bir çiftçi ailesinin çiftlik işlerinde çalıştırmak üzere evlatlık aldığı bir yetimdir. Üvey ailesi Max'a adeta bir köle gibi davranırken, evin öz oğlu ise onu aşağılamak ve yetim olduğunu başına kakmak için hiçbir fırsatı kaçırmamaktadır. Akordeon çalmak Max'ın kendine has bir özelliğidir. Kasabanın yeni öğretmeninin Max ile ilgilenmeye başlaması zaten kötü olan durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir. Max'ın çiftlikte çalışan Berteli ile kurduğu dostluk, tüm bu sıkıntılara dayanabilmesini sağlayan tek şeydir. Max onunla, çiftlik aletlerinin bile saf gümüşten olduğu bir dünya hayal etmektedir...   Bu hayal ile birlikte, Max’ın hikayesini konu alan bu filmi gelin birlikte izleyelim. 2 Kasım Cumartesi akşamı 19.00’da başlayacağımız etkinliğimize herkesi bekliyoruz…    

Ersin Tatar Eski Barakacıdır!

By Baraka Kültür Merkezi

BarakaErsin

  BarakaErsin                             Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın özünde “Bütün savaşlar ölüm getirir.” gibi temel bir mesajı olan ve oldukça yerinde bulduğumuz açıklaması sonrası, Türkiye basınına demeç veren Ersin Tatar’ın “Maalesef yaptığı açıklama marjinal grupların etkisinde yapılmış biraçıklamadır… Biz o tarafın kalabalığına Barakacılar diyoruz. Adı Türk, kendileri farklı bir ırk. Bazı Emperyalist güçler de bunları destekliyor” ifadelerini kullandığını öğrenmiş bulunuyoruz.   Öncelikle işbirlikçi siyasetin yıllardır birilerini Ankara’ya hedef göstermek ya da ilgili kişinin sağ cenahtan tepki görmesini sağlamak amacıyla “Bu Barakacıdır.” demesi artık bütün halkımızın aşina olduğu bir durumdur. Bu bağlamda derneğimizle aynı mücadele alanlarında bulunmak dışında hiçbir ilgisi olmayan gazeteciler, sanatçılar ve sendika yönetimleri yıllardır “Barakacı” diye hedef gösterilmektedir. Ancak son dönemde iş iyice çığırından çıkmıştır. Geçtiğimiz günlerde Bertan Zaroğlu isimli halk düşmanı şahıs, İçişleri Bakanı Ayşegül Baybars’ı ‘’Barakacı olmakla’’ suçlamıştır. Bugün ise Cumhurbaşkanı Akıncı için Ersin Tatar tarafından ‘’Barakacıların etkisi altındadır.’’ ifadeleri kullanılarak aslında aynı imada bulunulmaktadır.   Derneğimizin yıllardır verdiği mücadeleden kaynaklı olarak, gailesi halkımızın haklarına sahip çıkmak olan herkes için “Bu Barakacıdır”denilmesi bir bakıma doğru olabilir. Tabii eğer halkın hakları için mücadele ederken Baraka ile aynı çizgiye denk gelmiş olmak birini ‘Barakacı’ yapmak için yeterli bir kriter ise, en eski Barakacılardan birinin Ersin Tatar olduğunu açıklamak durumundayız. 2005 yılında CTP’nin Lefkoşa Belediye Başkanı Kutlay Erk’in Kumsal Park’ı halkın elinden almaya kalkışması üzerine konuya muhalif olanlar bir araya gelmiş, Ersin Tatar da Barakacılar ile komite kurarak, aynı masada toplantılar yapmış, sokakta yan yana bildiri dağıtmıştır. Yani olur da bir gün “Barakacılıkla” suçlanma sırası Ersin Tatar’a gelirse bilinsin ki, kendisi eski Barakacıdır.   Öte yandan Tatar’ın ırkımızla ilgili kullandığı ifadeleri ise halkımıza havale etmeyi uygun görüyoruz. Zira çabalarıyla, mücadelesiyle, sözüyle ve özüyle kim bu halktandır, kimin ise kökü dışardadır insanlarımız her şeyin farkındadır. Kimin Kıbrıslı Türk halkına, kim başka devletlere güvenerek hareket etmekte olduğu da ortadadır. Tüm hesapları ve gelir giderleri şeffaf şekilde kamuoyu ile paylaşılan Baraka’ya yönelik “Emperyalist güçler tarafından desteklendiği” ifadeleriyle ilgili ise, benzer bir iftirada bulunma gafletine düşen Serdar Denktaş’la ilgili hukuki sürecin devam ettiğini Tatar’a hatırlatır, sert gelen toplara kafa vurmaması konusunda uyarırız.       Baraka Kültür Merkezi (a) Kamil İpçiler

Asılan Bedenler Yaşayan Fikirler – Aziz Güven

By Nazen Şansal

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

Argasdi dergimizin "Bellek" sayfasında, 48 yıl önce bugünü; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararının verildiği gün olan 9 Ekim 1971'i ele aldık...

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

9 Ekim 1971... Üç fidanı darağacına gönderen idam kararının verildiği gün... Son dönemlerde idam cezası tekrardan tartışılır olmaya başlandı. En temel insan haklarından biri olan “yaşama hakkı”na aykırı olması nedeni ile Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkenin ceza yasalarından çıkarılmış olan idam cezası; taciz, tecavüz gibi suçları işleyen kişilere karşı duyulan ve büyüyen haklı öfkenin adı olarak sıkça dillendirilir oldu. Yaşama hakkına aykırılığı ve çağ dışılığı bir yana dursun, böylesi bir cezanın hukuk sistemlerinde yer alması halinde kimlere uygulanacağı da göz ardı edilemeyecek kadar önem arz etmektedir. Demokrasinin ve özgürlüklerin her geçen gün gerilediği günümüz Türkiye’sinde, idam cezalarının olsa olsa devrimcilere uygulanacağından endişe duymak hiç de yersiz olmayacaktır. İdam cezası ile taciz ve tecavüz suçlularına duyulan öfkenin dineceği, yüreklerde hissedilen acılara bir nebze de olsa su serpileceği zannedilse de, aslında böylesi suçların yaşanmayacağı daha güzel bir dünya için mücadele edenlerin aleyhine rahatlıkla uygulanabilecek bir yaptırıma da dönüşebilecektir.

*** Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu üyelerinden olan Deniz Gezmiş, yaşasaydı bugün 70 yaşındaydı. 27 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde, öğretmen anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Deniz, henüz daha lise yıllarındayken tanışmıştı sol fikirlerle. Gencecik yaşında kendisini eylemlerin içerisinde buluveren Deniz Gezmiş’in ilk tutuklanması 31 Ağustos 1966 tarihinde Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin, Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında, Türk-İş yöneticilerini protesto eden bir grupla beraber yaptığı eylem sonucunda olacaktı. 1966 Kasımında girdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dahil olduğu çok sayıda eylemliliklerle geçen üniversite yıllarında birçok kez gözaltına alınan ve tutuklanan Gezmiş’in 1967 senesinde öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağının yakılması nedeniyle yaşadığı bir gözaltı da mevcuttur. Anti emperyalist tam bağımsız bir Türkiye uğruna yoldaşları ile birlikte cesurca verdiği mücadeleye sığdırdıkları sayısız protestonun içinde kuşkusuz ki en önemlilerinden biri de 6. Filo eylemleriydi. Üniversite yıllarında Devrimci Hukukçular Örgütü’nün de kurucularından olan Gezmiş’in beraatla sonuçlanan yargılanmaları da oldu. 68 Kuşağı’nın ideolojik atmosferinde “Sosyalist Devrim”, “Milli Demokratik Devrim” gibi politik tezlerden Milli Demokratik Devrim görüşünün öğrenciler arasında yayılmasına çok büyük bir etkisi olan Deniz, 1968 yılında yapılan öğrenci eylemlerinde Cihan Alptekin, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Mustafa İlker Gürkan, Cevat Ercişli, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Erim Süerkan ile birlikte Devrimci Öğrenci Birliği’ni kurar. Yürüttükleri Milli Demokratik Devrim mücadelesi içerisinde silahlı eylemlerde de bulunan Deniz Gezmiş ve arkadaşları başta Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Cihan Alptekin olmak üzere diğer genç sosyalistlerle birlikte 4 Mart 1971 tarihinde yayımladıkları bir bildiri ile THKO’yu kurduklarını kamuoyuna açıklarlar. İlk silahlı eylemini 29 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirecek olan THKO; içinde Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in de bulunduğu idam kararının iptali için çalışmalar yürütecektir. Silahlı faaliyetlerine bu dönemde de devam edecek olan örgüt, Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi’nin, 9 Ekim 1971 tarihinde verdiği idam kararı ve ardından 1972 yılının 6 Mayıs’ında üç fidanın idam edilmeleri neticesinde dağılacaktır. Bugün, üç fidanın haklarında verilen idam kararının 48. yılında Türkiye’deki genel siyasal tablonun hemen hemen hiç değişmediğini söyleyebiliriz. Türkiye’de idam cezası kaldırılmış olsa da, Denizlerin idamına ortak olan zihniyetlerin mirasçıları hala daha iktidardadır; ve yargısız infazlarla idam müessesesini farklı biçimlerde sürdürmeye, her geçen gün idam cezasına geri dönüşün yollarını açmak adına ajitasyon yapmaya devam etmektedir. Kurulu düzenin hukuken, siyaseten ve ahlaken daha da geriye gittiği Türkiye’de, tüm bu olumsuzluklara karşı ilerici, aydın ve devrimci halk kitleleri tarafından sahiplenilen simgenin adıdır Denizler; ve mücadeleleri bugünün devrimcilerine hala ışık tutmaya devam etmektedir. Aziz Güven Kaynak: Vikipedi.com

Baraka ve Bağımsızlık Yolu’ndan “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Çağrısı Yapıldı.

By Sersan
Baraka ve Bağımsızlık Yolu’ndan “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Çağrısı Yapldı  Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, bugün bir basın açıklaması yaparak ülkemiz çevresinde petrol ve Devam »

We should say a clear NO to the extraction of petrol and natural gas that will not help to the nature and the people of the island at all!

By Nazen Şansal

1

Baraka Cultural Center and Independence Path, that organized in the north of Cyprus, had made a statement about oil and gas:

3

We should say a clear NO to the extraction of petrol and natural gas that will not help to the nature and the people of the island at all! The steps of a new ecological crisis are being taken in our country and throughout the Mediterranean for the continuity of the ongoing system of lies and plunder.The petrol and natural gas drilling activities which are the most important issue of the imperialists' political finances and the commercial incomes of the giant energy companies, continue to endanger the peace from time to time.While all around of us is getting dirty with petrol by the clash of interest, no one thinks of the real interest of the people of the island, the future of the Mediterranean and our planet.Regardless of right-leftist, environmentalist-developmentalist, ecologist-capitalist, everyone seems convinced that petrol and gas are ‘wealth’ and ‘need’.The fact that energy companies do not prefer a tense atmosphere in the geography they will invest in and that the states fund the capital, create the belief that ‘peace’ will be risked while taking the petrol to surface.In fact, with that ‘wealth’ (which will come from petrol), plans are being made to cover the cost of the solution (especially the cost of property) which the majority of our people are longing.We; nature lovers, want to live in peace and tranquility of an island where all peoples are brothers and sisters. While we are not standing up against them, both the Republic of Cyprus and Turkey's government is continuing their drilling by a mutual challenge. However, we know very well from the Middle East that there is no human prosperity and the peace of the peoples when it comes to petrol, but wars and ethnic/religious conflicts escalate and terror and armament increase.The natural resources in the hands of capital have brought oppression to the peoples while providing wealth to only a very small class.Peace and brotherhood and sisterhood of the people in Cyprus cannot be built with petrol, but with an ecology-oriented order that is compatible with nature. Apart from the risk of ‘accidents’ that affect the lives of thousands of people that have turned the Gulf of Mexico into a dead sea for years, deep-sea drillings have been damaging the sensitive Mediterranean ecosystem.The catastrophe, which recently resulted in the death of 11 people in the US-owned drilling rig owned by a world-class petrol company, did not only affect the lives of people, but also infiltrated the sea for 3 months, the ecosystem of the Gulf of Mexico and negatively affected lives of the animals such as whales, sea turtles and migratory birds.There is no guarantee that such a disaster will not occur in the Mediterranean and that the lives of the islanders and our ecosystem will not be adversely affected. The filth left by the American company CMC in Lefke region between 1912 and 1974 has been causing environmental problems, pollution of sea and ground waters, cancer and various diseases for 45 years. When petrol is discovered and operated, the result will unfortunately be similar. Above all, if mankind wants to exist on this planet and is thinking of future generations, fossil fuels that arethe most important cause of climate change, air and water pollution and ecological destruction must now be completely abandoned.New wells and resources should not be opened at all. Renewable energy sources should be used as a continuous choice.Almost all of the capitalist states had to accept this scientific truth, and international law was created in this respect by the Paris Agreement.However, states that do not obey their own rules are only maximizing the profits of companies.Because the existing system of exploitation has no choice but to grow.Saying a clear no to petrol extraction in our island - no matter which company or state it is in - also includes an anticapitalist attitude and opens the door to a new way of life for us. The defense that energy is an inevitable ‘need’ also comes up with the question of ‘who needs’ it.Unless the people / producers decide what to produce for how long and for what, we're not talking about real needs but a consumption frenzy inflated by the advertising market.In an era of cultural degeneration and alienation at the peaks and worship of commodities, everything is produced in excess to satisfy the hungry eyes of the market and impudence is imposed as a way of life. We urge our environmentally sensitive people, who shouted that they did not want apetrol filling facility on the shores of our island a few years ago, who organized actions from the east to the west, who asked the account of the pollution created by AKSA, and who made meaningful contributions by planting trees and collecting garbage to say ‘stop’ to the petroleum and gas exploration works. We invite all officials, particularly the President and the Ministries of Foreign Affairs and Environment, to think ecologically, people-oriented, and not to allow petrol and natural gas to be searched in our seas. We invite environmental friends and nature lovers living in the south of our island to raise their voices against their governmentsand to fight together to end the search for petrol and natural gas. Baraka Cultural Center, Independence Path 28 September 2019

Baraka ve Bağımsızlık Yolu’ndan “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Çağrısı Yapldı

By Nazen Şansal

3

1

  Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, bugün bir basın açıklaması yaparak ülkemiz çevresinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına "hayır" denmesi gerektiği mesajını verdi. Baraka lokalinde gerçekleşen açıklamada ilk olarak Bağımsızlık Yolu Genel Sekreteri Münür Rahvancıoğlu bir konuşma yaparak, "Petrol ve doğalgaz konusu, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye hükümeti üzerinden yükselen bir gerilim gibi görünse de bunun geri planında Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği hatta İsraille bağlantılı şirketlerin ülkemizin doğal varlıkları üzerinden elde etmeye çalıştıkları kar ve zenginlik gerilmi vardır." dedi. Petrolün, yıllardan beridir devam eden Kıbrıs sorununun çözümüne hizmet edeceği iddia edilse de aslında çözümü daha da zorlaştıracağını vurgulayan Rahvancıoğlu, dünyadaki örneklere ve ülkemizde Lefke CMC örneğine baktığımızda, maden aranmasının halklara sadece zehir yığını bıraktığını, ekosisteme de ciddi zararlar verdiğini vuguladı. Ardından Baraka aktivisti Pınar Piro'nun okuduğu basın açıklamasında ise petrol ve doğalgaza hayır denmesi çağrısının detayları yer aldı. "Yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir." ifadelerinin yer aldığı açıklamada, "insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır." denildi.

2

Kuzey ve güneyde yaşayan ada halklarına birlikte mücadele çağrısı yapılan açıklamanın tam metni şöyle:   Doğaya ve ada halklarına hiçbir hayrı dokunmayacak petrol ve doğalgazın çıkarılmasına net bir HAYIR demeliyiz! Süregiden yalan ve talan sisteminin devamlılığı için, ülkemizde ve tüm Akdeniz’de yeni bir ekolojik krizin adımları atılıyor. Emperyalistlerin siyasi hesaplarının ve dev enerji şirketlerinin ticari rantlarının en önemli konusu olan petrol ve doğalgaz çıkarma çalışmaları, zaman zaman barışı da tehlikeye atacak şekilde sürüyor. Dört bir yanımız, çıkar çatışmalarıyla petrol karasına bulanmak istenirken kimse ada halklarının gerçek menfaatini, Akdeniz’in ve gezegenimizin geleceğini düşünmüyor. Sağcı-solcu, çevreci-kalkınmacı, ekolojist-kapitalist fark etmeksizin herkes petrol ve doğalgazın “zenginlik” ve “ihtiyaç” olduğuna ikna görünüyor. Enerji şirketlerinin, yatırım yapacakları coğrafyada gergin bir atmosferi tercih etmemesi ve devletlerin de sermayenin dümen suyuna gitmesi, petrolle birlikte “barış”ın da su yüzüne çıkacağı inancını pompalıyor. Hatta halkımızın büyük çoğunluğunun özlemle beklediği çözümün bilhassa mülkiyet ile ilgili maliyetinin bu “zenginlik”le karşılanması planları yapılıyor. Bizler; doğa severler, halkları kardeş bir adada barış ve huzur içinde yaşamak isteyenler, meydanı boş bıraktıkça, bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti bir yandan Türkiye hükümeti, karşılıklı meydan okumalarla sondajlarını sürdürüyor. Oysa yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir. Meksika Körfezi’ni yıllarca ölü bir denize çeviren, binlerce insanın yaşamını etkileyen türde "kaza"ların olma riski bir yana, derin deniz sondajları hassas Akdeniz ekosistemine önemli zararlar vermektedir. Yakın zamanda ABD’de dünya devi bir petrol şirketine ait sondaj alanında 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan felaket, sadece insanların yaşamına etki etmemiş, 3 ay boyunca denize sızan petrol, Meksika Körfezi'nin ekosistemini ve bu ekosistemde yaşayan balinalar, deniz kaplumbağaları ve göçmen kuşlar gibi hayvanların yaşamını olumsuz etkilemiştir. Buna benzer bir felaketin Akdeniz’de yaşanmayacağının, ada halklarının hayatının ve ekosistemimizin olumsuz etkilenmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmamaktadır. 1912-1974 yılları arasında Lefke bölgesinde maden çıkaran ve sömüreceği maden bitince de çekip giden Amerikan şirketi CMC’nin bıraktığı pislik, 45 yıldır ada çapında çevre sorunlarına, deniz ve yer altı sularının kirlenmesine, kanser ve çeşitli hastalıklara yol açmaktadır. Petrol bulunup işletildiğinde varılacak sonuç, ne yazık ki benzer olacaktır. Hepsinden önemlisi, insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır. Bu bilimsel gerçeği, kapitalist devletlerin de neredeyse tümü kabul etmek zorunda kalmış ve Paris Anlaşmasıyla bu konuda uluslararası hukuk yaratılmıştır. Ancak kendi koydukları kurallara dahi uymayan devletlerin tek yaptığı, şirketlerin karını maksimize etmektir. Çünkü mevcut sömürü sisteminin, ne pahasına olursa olsun büyümekten başka çaresi yoktur. Adamızda petrol çıkarılmasına -hangi şirket veya devlet olursa olsun- net bir hayır demek, bu anlamda antikapitalist bir tavır da içerir ve bizlere yeni bir yaşam biçiminin kapılarını aralar. Enerjinin kaçınılmaz bir "ihtiyaç" olduğu savunusu da "neyin ve kimin ihtiyacı?" sorusuyla karşılaşır. Neyin, ne kadar ve ne için üretileceğinin kararını halklar/üretenler vermediği sürece, gerçek ihtiyaçlardan değil reklam piyasasının şişirdiği bir tüketim çılgınlığından bahsediyoruz demektir. Kültürel yozlaşma ve yabancılaşmanın doruklarda yaşandığı, metalara tapılan bir dönemde, piyasanın aç gözünü doyurmak için her şey fazlasıyla üretilmekte ve arsızlık bir yaşam biçimi olarak dayatılmaktadır. Daha birkaç yıl önce adamızın kıyılarında petrol dolum tesisi istemediğini haykıran, en doğudan en batıya eylemler düzenleyen, AKSA'nın yarattığı kirliliğin hesabını soran, ağaç dikmeye ve çöp toplamaya anlamlı katkılar koyan çevreye duyarlı halkımızı, petrol ve doğal gaz arama çalışmalarına da "dur" demeye çağırıyoruz. Başta Cumhurbaşkanı, Dışişleri ve Çevre Bakanları olmak üzere tüm yetkilileri, ekonomi değil ekoloji öncelikli, kar değil insan odaklı düşünmeye ve her kim olursa olsun denizlerimizde petrol ve doğal gaz aranmasına izin vermemeye davet ediyoruz. Adamızın güneyinde yaşayan çevre dostlarını, doğa severleri de kendi hükümetlerine karşı seslerini yükseltmeye, petrol ve doğalgaz aranmasına son vermek için birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu 28 Eylül 2019

 3

Baraka Tiyatro Ekibi Liseli Gençlere Kapılarını Açıyor

By Nazen Şansal

DSC_3750

DSC_3750

Baraka Kültür Merkezi çatısı altında faaliyet gösteren ve pek çok sahne ve sokak oyununa imza atan Baraka Tiyatro Ekibi, yeni katılmak isteyenler için kapılarını açıyor. 18 yaş üzeri yetişkin ekibinin çalışmaları 24 Eylül Salı günü başlarken, 15-18 yaş arası liseli gençlik ekibine katılmak içinse 28 Eylül Cumartesi 16.30’da başvuru ve kayıt yapılabileceği belirtildi. Ücretsiz olarak yapılacak eğitimlere Lefkoşa Belediye Tiyatrosu oyuncularından Döndü Özata ve Özgür Oktay Refikoğlu ile Devlet Tiyatrosu oyuncusu Özlem Özkaram da çeşitli atölyelerle katkı koyacak. Bir ay sürecek eğitimlerde, nefes, ses ve konuşma egzersizleri, beden ve mimik kullanımı, yaratıcı doğaçlama, müzik ve ritim atölyeleri yer alacak. Ayrıca Ekim ayı sonunda da 2 günlük tiyatro kampı gerçekleştirilecek. Eğitim sürecinin ardından çeşitli protest sokak tiyatroları hazırlanması ve mart ayında da sezon oyununun sahnelenmesi planlanıyor. Başvurular ve çalışmalar Baraka lokalinde yapılacak. Adres: Ayvalı Sokak No:3, Kızılbaş, Lefkoşa. (Kermeoğlu karşısı, Ay Mobilya yanı)    

Baraka ve Bağımsızlık Yolu Petrol ve Doğalgaz Konusunda Basın Açıklaması Yapacak

By Nazen Şansal

petrol foto

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, 28 Eylül Cumartesi günü saat 11.00'de Baraka Kültür Merkezi'nin Kızılbaş'taki lokalinde "Doğaya ve ada halklarına hiçbir hayrı dokunmayacak petrol ve doğalgazın çıkarılmasına net bir HAYIR demeliyiz!" başlıklı bir basın açıklaması gerçekleştirerek, ülkemiz kıyılarında petrol aranması konusundaki detaylı görüşlerini basın ve kamuoyu ile paylaşacaktır. Basın emekçilerinin ve konuya duyarlı kişi ve örgütlerin ilgisi ve katılımı özlenir.
Tarih: 28 Eylül Cumartesi
Saat: 11.00
Yer: Baraka Kültür merkezi lokali, Ayvalı Sokak No:3 Kızılbaş-Lefkoşa (Kermeoğlu karşısı, Ay Mobilya yanı)
petrol foto
❌