One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Denktaşizmden kurtulmak…

By Mertkan Hamit

On yıllar sonra adadaki gazeteleri inceleyen bir araştırmacı ne diyecek.
Önce adadaki Kıbrıslı Türk siyasi seçkinlerin Kıbrıs sorunu bağlamında Kıbrıslı Rumları ve Yunanistanı suçlayan açıklamalarını okuyacak.
Hatta, düşman diye anlatılan Yunanistan’a dair köşe yazarları görecek
Birkaç sayfa çevirecek kuzeyin ekonomisindeki zorlukları zamlara yönelik şikayetleri okuyacak
Birkaç sayfa daha çevirecek bu sefer Kıbrıslı Türklerin Yunanistan’daki yangın felaketine karşı dayanışma çağrılarını, toplanan paraları hatta bir iş adamının “milliyetçiyim” ama diyerek yaptığı katkıyı okuyacak.
Ekonomik krizden dolayı borçlarını ödeyemediğini söyeyen birilerinin aynı zamanda düşman olduğu öğretilen bir ülkeye maddi katkı yaptığını okuyacak.
Bir başkasının düşmanca ifadelerini ve ona karşı çıkanların tepkilerini okuyacak.
Toplum dediğimiz şeyin tek bir kalıba sığmadığını, tek biçimde açıklanamayacağı sonucuna varacak muhtemelen araştırmacı.
Belki o zaman birileri “toplum lideri” sıfatını da sorgulayacak. Hangi toplumun lideri diyebilecek…
Toplumun hangi davranışının lideri diye soracak…
Hangi toplumun hangi iradesinin temsilcisi diyecek…
Seçkinlerin liderliğinin meşruluğu ancak katılımcı olup, farklı fikirleri bir potada birleştirip ondan yeni bir anlayış yaratabileceği zaman makul bir hal alır. Demokrasi bu noktada oluşur.
Geriye kalan ise otoriter eğilimlerden ibarettir. Otoriter eğilimleri gerçekleştirecek kadar muktedir olabilenlerin yaratacağı yönetim biçimleri ise birbirilerine benzer.
Bu açıdan yaklaştığımızda belki bu ülkede Denktaşizmin neden yine ve yeniden kendini yarattığını da daha iyi anlayabileceğiz.
Denktaşizmden kurtulmlak “iyi insan”, “sağlam insan”, “akıllı insan” olmakla ilgili değil, daha güçlü demokrasi ile mümkündür.

Fişlenmek

By Mertkan Hamit

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Modern devletin aygıtları var olabilmesi kimlik yaratma yeteneğine bağlıdır. Ulus kimliği bunların en güçlü olanıdır ve kitleler tarafından da en fazla kabul görenidir. Çıkıp da ben Türk değilim derseniz, abuk bakışlarla karşılaşırsınız ‘marjinal’ olursunuz. Müslüman değilim dersiniz, ‘ateist’ olursunuz. Benzeri durum sadece devlette değil, aslında modern aklın barındığı her yerde vardır. Bir örgüte üye olursunuz, bir anda fişek gibi bir “devrimci” olursunuz. Ancak bir hata yapar da örgütün ağababasına aykırı üç kelam edersiniz “reformist” yaftası yersiniz.

Aslında meselenin esası modern iktidar ile ilgilidir. İktidarın olduğu alanlar kimlikle doğrudan ilişkilidir. İktidarı var eden kimliklerin birlik ve bütünlüğü iktidarın gerekliliğidir. Bu yüzden tüm iktidarlar birlik ve bütünlük halini koruyabileceği insanları yani makul olanları sever, gerisini ise fişler. Onları aykırı unsurlar olarak görür. Modern devlet suçlu ilan eder, modern devletin örgütü üyelikten atar, modern toplum ise yabancılaştırır.  Modern iktidar ve onun minik örneklerinin içinde geçen hayatımız, çoğunlukla makul insanlar kadar sıradan olduğumuzu anlatma çabası gibi geçer.

Fişleme, sadece devletin kalın kara kitaplarında yer almaz. Gazetelerdeki yazarlar, dalkavukluğu seven fikir önderleri, gürültücü örgüt liderleri ve dahası; kişileri fişleyerek, birilerinin adına birilerinin hikayesini anlatmayı uygun görürler. Öznel hikâye yok olur ve iktidara uygun hikayeler farklı duygulara göre şekillenir ve yeniden oluşturulur.

Muhtemelen, hikayeleştirilen meselelerin içinde iktidar kendi “makul” inançlılarını ve “laf anlamaz” muhaliflerini yaratır. Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarındaki hikayeler gibi ikilemler yaratılır, bazılarına “cennet” sunulurken, bazıları ise “cehennemi” yaşarlar. Bu ikilemin bir tarafında oluruz.

Hikayeye inanırız, inanmayız, kutsarız veya lanetleriz. Bazen de hiçbir şey yapmayız. İkilem içinde taraftarlık yaparken, esas müdahalenin hikayeyi değiştirmekten geçtiğini unuturuz. İşin devrim yaratan ve doğal olarak dönüştürücü olan boyutu da budur. Yazılan hikayelere yapılacak müdahale ise bazen on binlerce insanın canına mal olur, kimi zaman öfke patlamaları gerektirir. Bazen ise Edward Said’in de dediği gibi entelektüel sorumluluğunu icra edersiniz ve “iktidarı” oluşturan her kimse, konu her ne ise ona doğruları söylersiniz ve tam da o anda iktidarın çatırdadığını duyarsınız.

se-003.jpg

Devlet denilen makro iktidar alanında bu çatırtıyı kolay kolay duyamayız. Ancak, mikro iktidar alanlarında bunu daha yaygın olarak yaşayabiliriz. En azından birini sessiz sedasız yaşadık. Kıbrıs Türk sol siyasi tarihine yönelik devrimci bir dokunuş gerçekleşti geçtiğimiz hafta. Gazetelerde okuduğumuz üye istifalarından, disiplin kurullarından, kol kırılır yen içinde kalır deyişlerinden ya da seçim sonucundan bahsetmiyorum.

Sevgili Sümer Erek bahsettiğim iktidar çatırdamasını, 6-7 Haziran tarihinde Atatürk Kültür Merkezi’nde yaşattı. ‘Yaşatma’ isimli enstalasyon çalışması aslında, “demokrasi şehitleri mağduriyeti” anlatısını aşan ve hepimizi bu anlatıyı aşmak zorunda bırakan güçlü bir performanstı.

Erek, tabelası olmasa müze salonu olduğuna ikna etmenin bile zor olacağı dar bir koridorda, Kıbrıs Türk sol tarihinin en hassas meselelerinden birini, “devletin” kendini var etme alanını kısmi olarak işgal ederek yaptı.

Senelerdir militarist anmalar ve saygı duruşları üzerinden anlattığımız sol mirası, alıp yarım ülkenin ortasındaki merkezde radikal bir eylem biçimi olan afişlemeye dönüştürdü.

Birbirini sokakta bulmadığını söyleyenler ve birbirini sokakta bulanlar en sonunda sokakta ölenlere dair kalıplaşmış anlatıları bir kenara bırakıp yüzleşmeye çağırdı. Hem de geçen 40 seneye dair bir yüzleşme çağrısıydı.

O zamanlar bir yeri afişleyen, bir yere slogan yazan gençler bunları yaptıkları için fişlendiler, bazıları da öldürüldüler. Muhtemelen 40 yıl sonra onların söylediklerini hala sosyal medya sayfalarında gönderi olarak paylaşanlarımız vardır. Ancak bu sürede, o duvarları boyayanlar veya bir yerleri afişleyenlerin hayatta kalanları iktidarın sadece ‘makul’ öznesi olmadılar. Aynı zamanda iktidarın kendisi de oldular. Sendikada, partide ve hatta hükümetin başkanlığını yaptılar.

Tüm bunlar olurken, demokrasi şehitleri anlatısına uygun bir pratik gerçekleşemedi. Sokakta ölenlerin anılarını salonda yaşatma sevdası o kadar güzel geldi ki bazılarına, demokrasi mücadelesini de yılda bir gerçekleştirilen anma konuşmalarından ileriye gitmedi. Hayatlarını kaybedenlerin mücadelesini ilerletme sözleri verilen onlarca toplantı, ak saçlı adamların ve kadınların günah çıkarma odalarına dönüştü. Anma biçimi dönüştürülemeyen, ölenlerin arkasından konuşan çoğunluğun ölenlerin ölmelerinin anlamını yok edenler olduğunu bile bile, sessizliği tercih eden çoğunluğun dün, bugün ve yarın ilişkisi kurulmasına dahi olanak vermeyen tepkisizliğinde boğuluyorken, Sümer Erek’in sergisi bir can simidi olan yetişti. Solu sol yapan meseleleri, soldan ve yeniden anlatma gailesi yaygın anlatının ötesine geçti. Geçmişi devrimci romantizm bataklığından koparıp yapıcı bir sürece çağırdı.

Bahsi geçen sergi ile kurduğum bağı biraz daha kişisel bir noktadan anlatmak isterim. 2004 yılında üniversiteye ilk başladıktan kısa bir süre sonra Kıbrıslı Gençlik Platformu (KGP) diye bilinen öğrenci örgütüne dahil olmuştum. Örgütümüzün bir ritüeli de, Kıbrıslı öğrenci hareketinin tarihinin anlatılmasıydı. O dönemlerde etkili olan ve İstanbul’da yaşayan abilerimiz gelir, bizlere İKÖK’den başlayarak, KÖGEF, ÜTK’yı anlatır. Bu ilişki ağı içinde KGP’nin devam niteliğinden bahsedilirdi. Bu örgütlerin niteliklerini anlatıldıktan sonra da KÖGEF’in militan süreci anlatılırdı.

Romantik bir devrim anlatısının içerisinde demokrasi şehitleri meselesine girilir ve bu insanların faşistler tarafından katledildikleri bizlere söylenirdi. Bu anlatıların her yıl gerçekleştiğini ve her yıl benzeri şeylerin anlatıldığını düşündüğümüzde; pek tabi belli noktalarda “bu bölümü iyi dinle” dediğimiz yerler olurdu bizden küçüklere.

Bunlardan biri, Ülmen isimli bir öğrencinin, vurulmasına rağmen “hayatta kalmayı” başarması ile ilgiliydi. Üstelik vurulduktan sonra kendini hedef alanın robot resmini de Ülmen’in çizip polise bıraktığı söylenirdi. Ülmen adını değiştirip, Londra’ya yerleştiği bize anlatılır ve konu orada kapanırdı. Ülmen’in hayatının devamına dair ne olmuş, ne yaşanmış, hiçbir şey bilmezdik. Ancak anlatının etkisinden olacak, Ülmen, demokrasi şehitlerinden sonra en önemli mağduru temsil ederdi.

Demokrasi şehitleri anlatıcılarının Ülmen’i, Sümer Erek olarak bu anlatıları yeniden anlamak, anlatmak ve aşabilmenin anahtarını sundu sergide. Bir insanın kahramanı olduğu öyküyü alaşağı etmesi, bir anlamda Tanrıyı öldürmesi demektir aslında. Anlatıların esiri olduğumuz onlarca yılda, radikal ancak estetik bir darbe ile sol egemen anlayışı alaşağı ederek zihnimizi özgürleşmeye olanak sağladı bu sergi.

Egemen anlayışın fişlenenlerinin, mağdurlarının ve hayallerini kaybedenlerin huzursuzluğunu bir araya getiren bu sergi, hayalleri ile hayatları arasında bir tercih yapmaya itildikleri ve bir kısmının hayatlarını kaybettiği, kalanların ise hayallerini de kuramadıkları için hayal etme becerilerini kaybetmeleri çıkmazına bir yol açtı.

Bu açılan yol bir yere varır mı bilinmez ama; Camus’un dediği gibi “yolculuk bizi kendimize getirir” ve Arouba’nın söylediği gibi “önemli olan varmak değil, yolda olmaktır.”

 

(Fotoğraflar: Mustafa Öngün)

Adres Kıbrıs’ta yayınlanmıştır

10 maddede Mağusa’da yerel seçim

By Mertkan Hamit

1- Yerel seçimlerde son günlere girerken birçok bölgede sonuçlar kendini göstermeye başladı. Sonucu belli olmayan, seçmen tavrı netleşmeyen bölgelerin başında ise Mağusa geliyor. 5 adayın yarıştığı ancak 1 adayın hiçbir iddiası olmayan yarışta, mevcut başkan İsmail Arter’e karşı Ulaş Gökçe, Güneş Güneşoğlu ve Erol Adalıer aday.

2- İsmail Arter yarışa favori olarak başladı. Belediyenin elinde olması, gündelikçi olarak yapılan istihdamlar vs… ciddi bir fark ile kazanma şansı olduğuna inanılıyordu. Ancak, istihdam ters tepki yarattı. Her usulsüz işe alımda olduğu gibi, işe alınmayanlar neden bizde alınmıyoruz diyerek, tepki koydu. Güneş Güneşoğlu’nun aday çıkması ile kendi tabanının oyu bölündü. Şu an kazanamayacağı garanti diyemeyeceğimiz gibi, hızla oy kaybı yaşadığı da bir gerçek.

3- Geleneksel olarak Mağusa’da en genel hatlarıyla sol oylar %45, sağ %55 tabana sahiptir. Arter’in hızlı düşüşü ile Güneş Güneşoğlu’nun hızlı yükselişi birbirini besliyor. Mevcut koşullarda seçmen ortadan ikiye bölünmüş olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu durumda Güneş ve Arter yarışında ipi iki taraf da koparmış değil ve ipi koparanın olmayacağı kitlenin bölünmüş kalacağı sabit gibi görünüyor. Ancak açık olan bir nokta, hala daha İsmail Arter’in bir adım önde göründüğü.

4- CTP adayı Erol Adalıer’in CTP’lilerin önemli bir bölümü tarafından sahiplenilmediği ilk günden biliniyordu. Buna rağmen, İsmail Arter’den rahatsız olan sağ kanada hitap edebilecek bir aday stratejisi dahilinde Ulaş Gökçe’ye destek verilmemişti. Ancak sağın alternatif adayı Güneş Güneşoğlu sahaya çıkınca, UBP’nin önemli isimlerinden Erdal Özcenk’i de yanına almış olması CTP’nin planlarını bozarak, Erol Adalıer’i CTP’nin yalnız adayı haline getirdi.

5- Mağusa’da önceki genel seçimde %21 oranında oyu olan CTP’nin kendi taban oyunun en fazla yarısına hitap ettiği düşünülen Erol Adalıer, Güneş Güneşoğlu adaylığı sonrasında sağa hitap edecek niteliğini kaybetti. Erol Adalıer’in sola hitap etme şansı da bulunmadığından, CTP’nin sağa yönelim stratejisinin sonuçsuz kalmasına sebep olduğundan dolayı, aynı zamanda da İsmail Arter yönetiminde belediye meclis üyesi olup da etkili bir muhalefet yapmış olmamasından dolayı samimiyet testini geçemedi. Muhtemelen seçimin yalnız adayı olarak son sıraya yerleşti.

6- Kapsamlı önerileri olduğundan ve sadece Mağusa’da değil diğer bölgelerde de ilgi topladığından Ulaş Gökçe ciddi bir psikolojik üstünlük kazandı. CTP’nin önemli bir bölümünün desteği, TDP’nin, YKP’nin desteği ile birleştiğinden bağımsız ortak aday niteliği güçlendi. HP’nin ise bir kısmının açıktan desteği, son zamanlarda da HP belediye meclis üyelerinin “cümbezin altı” mesajlarıyla da somut destek kazandı. Ancak hala daha bu seçimin belirleyici aktörü, genel seçimlerde HP’den yana tavır koyan sessiz kitle.

7- HP kitlesi yerel seçimlerde HP’nin ilkeleri ışığında temiz toplum, şeffaflık gibi ilkelerle hareket edecekse İsmail Arter’i desteklemesi mümkün değil. Muhtemelen tercihi bağımsız adaylardan yana olacaktır. Eğer HP ilkelerinde samimiyse, bu sessiz kitlenin Ulaş Gökçe’ye yönelmesi güçlü bir olasılık.

8- Mevcut koşullarda %55 sağ oyun; %20 Güneş, %30 Arter ile bölündüğü görülüyor. CTP’nin genel seçimlerdeki %21 oyunun en fazla yarısına civarına hitap eden Erol Adalıer bunun yanında %5 civarında sağ-merkez desteğini aldığı görülüyor. Bu açıdan baktığımızda Adalıer’in oyu %15 civarında olacak.

9- Ulaş Gökçe ise Mağusa’nın %30 civarındaki oylarının sahibi. CTP kitlesinin İsmail Arter’e karşı taktiksel oy olarak Ulaş’a dönmesi, HP’de de Ulaş’a doğru kayma hali yaşanıyor. Lefkoşa’da resmi olarak kurulan Harmancı ittifakının benzeri, Mağusa’daki doğal koşullar nedeniyle sessizce Ulaş Gökçe üzerinden oluşuyor.

10- Seçimde son güne girilirken İsmail Arter – Ulaş Gökçe yarışı yaşanacak. Kazananı sandık belirleyecek ama moral üstünlük Ulaş Gökçe’den yana…

Tepki Oylarına Dair Bir Seçim Yazısı

By Mertkan Hamit
Mertkan Hamit
Seçimde tepki oyları üç yol izleyecek.
1- Tepki oylarının mühür olarak hükümette olmayan bir partiye gitmesi
2- Karma oy kullanılması
3- Doğrudan oy vermeyecek olanlar yani boykot oyları.
Seçimde belirleyici olacak olan tepki oylarının son halini anlayabilmek için HP’nin aday listesi son derece belirleyici olacak. Aynı zamanda tepki oylarının HP’nin mühür sayısını da belirleyecek. Şimdilik HP aday adaylarına dair herhangi bir dedikodu çıkmaması, ezber bozan aday çıkmama ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Diğer bir taraftan CTP ile TDP’nin aday adayları listesini karşılaştırdığımda tepki oylarında, TDP’nin daha avantajlı olacağı kuvvetle muhtemel.
CTP kontenjan adaylarında bir fark yaratamazsa, ana akım sol partiler arasında CTP ile TDP’nin yer değiştirmesini görmemiz bile muhtemel. Bu noktada CTP’nin geleceği tartışmalarının seyrini kontenjan adayları belirleyecek.
YDP’nin Doğuş Derya davası sonrasında zemin kaybedeceği düşünülüyor. Bence mağduriyet kartıyla “TC kökenli seçmen” üzerinde hala etkisini sürdürebilir. Özellikle TC kökenli seçmen üzerinden on yıllardır yapılan aşağılayıcı tavır da hesaba katıldığında, mahkeme kararının etkisi her halükarda YDP’nin tabanının sertleşmesine ve sağ oylarda DP tepki oylarının çekimi olabilir. Bu DP’ye zemin kaybettirir ama YDP’ye seçim kazandıracak gücü sağlamaz.
TKP-BKP ittifakının ise şimdilik hiçbir karşılık bulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden “boykot” tercihli seçmenin kararını değiştirebilecek bir alternatif yaratmadığını söyleyebilirim.
HP adaylarını açıklamadan konuşmak erken, ancak tepkili ancak oy vermekte ısrarlı seçmenin oylarında TDP’nin daha kazançlı çıkma ihtimali olduğunu söylemem gerek. Ancak bu kazanımın, siyasi dönüşüme bir faydası olmayacağına da inandığımı belirtmeliyim.
Sürer durumdan rahatsız ve federal bir çözümün gerçekleşmediği her koşulda Kıbrıslı Türklerin yaşadığı coğrafyada oluşturulan iktidar ilişkilerinin bozulmasının kolay olmayacağının farkında olan insan sayısı oldukça yüksek. Bunun farkında olan insanlar aynı zamanda bundan rahatsız. Yapısal reformların TC tarafından belirlendiği, öz yönetim haklarının ihlal edildiği koşullarda, oy vererek başarısızlığı yeniden yaşamaya mahkum olmadığını düşünen insan sayısı bir hayli fazla.
Bu grup için öz yönetim haklarının talebi, “bizden birilerinin” mecliste konuşma yapması ile çözülmüyor. Tam tersine, “bizden birilerinin” meclis kürsüsüne sırtını dönmesi ile öz yönetim haklarının bir ilişkisi olduğunu görebiliyor. 
Son noktada, farklı görüşleri, arzuları, öncelikleri olan insanlar arasında önemli bir grup siyasi dönüşüme katkı sağlayacak olanın, seçimde oy vermemek olduğuna inanıyor. Bu yüzden olası seçimlerden sonra  yeni dinamizm boykot tartışmaları ekseninde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Seçim havasına rağmen, kararlı bir biçimde oy vermeyenlerin sayısı arttıkça, sivil itaatsizlik ortaya koyanların fazlalığı dikkat çekici olacaktır. Bu, siyasi partilerin de kendi zeminlerini kaybederek toplumla kutuplaşma risklerinin artacağını gösterecektir.
Kutuplaşma “yönetilemezliğe” katkı koyacak, doğal olarak, hükümet olanların kamuoyu baskısını ensesinde hissetmesi ile sonuçlanacaktır.
İyi yönetimin mümkün olması için, karar verme yetkisine sahip insanlarıntoplumdan çekinmesi gerekir. Şu an herkes en az benim kadar bu işleri bu şekilde yapacağını kabul ediyor değil, en absürt işleri yapmaktan çekince duymuyorlar. O yüzden onların oyununun dışından meseleyi ne kadar iyi organize edebilirsek belki de o kadar etki sahibi olacağız. 
Başka bir deyişle, iktidar olmadan baskıyı sürekli kılmanın yolu, başka bir iktidar oyununa bulaşarak değil iktidarın karşısında karmaşık bir blok oluşturabilmekten geçmektedir.
Seçimde oy vermeyerek, sivil itaatsizlik göstermek, birarada yaşamak için gerekli olduğunu düşündüğümüz ve geçerli olduğunu varsaydığımız “toplum sözleşmesini” tartışmaya açmak demektir. İktidar olma değil, geleceği kurma kaygısında olan kitleler için ise bunu ortaya koymanın yolu, bir anlamda, eski sözleşmenin geçersiz olduğunu söylemektir.
❌