One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Hayır, Beni Terk Edemezsin!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

argasdi foto

Çocukluğumuz bize ne anımsatır? Peki içimizdeki çocuktan kaçış yolu var mı? Yoksa büyüdük diye içimizdeki çocuğa sahip çıkmayacak mıyız? Argasdi'nin 55. sayısında Zekiye Şentürklerin kaleminden çıkan makalemizi okuduktan sonra  içinizdeki çocuğa seslenmeyi unutmayın! Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayiilerine, bölgenizdeki Khora Kitabevlerine ve Baraka Kültür Merkezi Lokali'ne uğrayabilirsiniz... argasdi fotoÇoğumuz bir sabah uyandık ve onun bizi terk ettiğini fark ettik. Çok mu ihmal ettik onu? Çok mu ihmal ettirdiler? Öldürdük mü onu? Öldürmelerine izin mi verdik? Yoksa o mu bizi terk etti? Hiç mi geri dönmeyecek? İzin mi vereceğiz onu bir daha yaşatmamaya? İçimizdeki çocuğa sahip çıkmayacak mıyız! Çek ellerini hain! Geçim sıkıntısı, hayat gailesi, yokluk, yoksulluk gün geçtikçe sınırları zorlarken, insanların tek derdi de haliyle yaşam mücadelesi oldu. Sistem bizlerden sürekli almaya ve karşılığında aldığının iki katını istemeye, hatta kat sayısını gün be gün artırmaya devam ederken bir durup düşünmenin zamanı çoktan geçti. Bize bu oyunu oynayanların bizlerden neler aldığının farkında mıyız? Peki, bizlerden alınanların onların zenginliğine zenginlik kattığının? Onların para hırslarını bizlere enjekte etmişler gibi hiç durmadan çalışan, sosyal yaşamından, aile ilişkilerinden ödün veren, insanlıktan çıkmaya yüz tutan birer robot olmamızı seyrediyorlar. Mesailer uzuyor, evimize gelemiyor, çocuğumuzu göremiyoruz. Kazandığımız, ihtiyaçlarımıza yetmiyor, yoruluyoruz, sinirlerimiz yıpranıyor, eşimize dostumuza çatıyoruz. İhtiyaçlarımızı bile karşılayamazken işten arta kalan vakitlerde evlerimize hapsoluyor arkadaşlarımızla iki tek atamıyoruz artık. Sistem ruhumuzu çürütüyor, maddi-manevi bizi sömürüyor, yaşama istencimizi, heyecanımızı emiyor. Bizim neşemizin, heyecanımızın, saflığımızın, öğrenme isteğimizin, küçük mutluluklarımızın, gereksiz alınmalarımızın, zamansız ağlamalarımızın, sonu gelmez inatlarımızın ve kocaman kahkahalarımızın yapı taşı olan içimizdeki çocuğun boynuna ellerini dolamış her an biraz daha sıkıyorlar. O zaman onu öldürmeden “çek ellerini hain” demek için harekete geçme zamanı. Sermayenin içimizdeki çocuğu bastırıp sesini kısmasına engel olalım. İçimizdeki çocuğun boğazındaki elleri gevşetmek, onun çıkarmak istediği değişik sesleri özgür bırakmak, sistemin ona söyletmek istediklerini değil de kendi haykırmak istediklerini ona söyletmek bizim elimizdedir. Bırakalım da içimizdeki çocuk kendi hayallerini gerçekleştirmek için yaşasın. Onu başkalarının beklentileri için öldürmeyelim. Güzel saklayalım, güzel büyütelim içimizdeki çocukluğumuzu. Dünün çocukları belki bugünün ana babaları olarak da önemlidir içimizdeki çocukla olan bağlarımızı koparmamak. Zira Doğan Cüceloğlu’nun İçimizdeki Çocuk adlı kitabında da söylediği gibi; "Her normal, sağlıklı insanın içinde değişik sesler vardır. Bu sesler içimizdeki çocuğun dünyasını dile getirdikleri kadar içimizdeki ana babanın da dileklerini dile getirirler. Eğer birey sağlıksız bir aile ortamında büyümüş ve bu nedenle doğal gelişimini tamamlayamamışsa, İç Çocuğun sesi zayıf olacaktır. Bazı durumlarda İç Çocuk o kadar utanca boğulmuştur ki, sesi artık duyulmaz hale gelmiştir. Duyulan tek ses içteki ana-babanın otoriter sesidir." Hey sen! Elma dersem çık armut dersem çıkma İçimizdeki çocuğu yeniden yaşatmak için çabalayalım. Çünkü o olmadan yeni kazanımlar için mücadeleyi sürdüremeyiz. Asla vazgeçmemek gerektiğini içimizdeki çocuk söyler bize mesela. Yeni yürümeye başlayan bir çocuğu düşünelim. Tüm zorluklara rağmen zafere ulaşana kadar asla vazgeçmez. İlk başlarda yapamasa da kolayca yılmaz, ne kadar sert düşerse düşsün tekrar dener ve başarana kadar mücadeleyi hiç bırakmaz. Ve sonunda yürüyebildiğinde elde etmiş olduğu zafer, hayatındaki en büyük değişimlerden biri olur. Örgütlenmeyi de içimizdeki çocuk hatırlatır bize. Örneğin bir çocuk yalnız olmayı sevmez çünkü o kadar güzel değildir oynamak tek başına. Oyuncağını paylaşıp arkadaşıyla konuşturmak daha zevklidir, birlikte resim çizmek daha öğretici ya da beraber çığlık atmak daha yüksek ses çıkarmaktır. Yani örgütlü kötülüğün karşısında iyiliği örgütleyerek başka bir dünya için mücadeleden asla vazgeçmememizi sağlayacak yegâne aracımız içimizdeki çocuğun elinde. İşte tam da bu yüzden gelin artık armut demekten vazgeçelim içimizdeki çocuğa. Özgür bırakalım onu. Sistemin zindanından çıkaralım ki bizler de sistemin çarkını döndüren bir aparat olmaktan kurtulalım. Kıralım zincirlerimizi. Yeniden merak edelim, soralım, sorgulayalım; neden bu düzen böyle, bunu değiştirmek için ne yapmalıyım? Kendi doğrularımız için mücadele edelim, yanlışlarımızdan öğrenelim, eleştirilelim ki başka bir dünyayı mümkün kılalım. Yeniden ilk denemelerimizi yapalım, olmasın, tekrar yapalım, üretelim, ürettikçe var olalım. Biri yap dedi ya da yapma dedi diye değil, biz doğru olduğuna inandığımız için yapalım, kendimiz için değil herkes için yapalım. Saf ve temiz düşünelim, bizleri sömürdükleri, ezdikleri ve yordukları için biz de etrafımızdakilere aynısını yapmak yerine birlik olalım ve mücadele edelim onların kötülüklerine karşı. Hadi ne duruyoruz bağıralım o zaman hep birlikte; elma! İşte orada! Kocaman lunapark ve rengârenk ışıklar! İçerisinde bulunduğumuz karanlık dünyayı hem kendimiz hem de geleceğimiz olan çocuklarımız için rengârenk ışıkları olan kocaman bir lunaparka çevirmek bizlerin elinde. Kötülüğün karşısına kocaman bir iyilik örgütlemek birlikte olunca, heyecanına, isteğine ve merakına sahip çıkınca hiç de zor değil aslında. Tutalım elinden içimizdeki çocuğun ve görelim neler yapabileceğimizi. Unutmayalım; çıkamaz çocukluğundan kimse!   “Çıkamaz çocukluğundan dışarı Kimse. Kardeşliğimiz bundandır Mavi sularla binlerce yıl.   Çıkamaz çocukluğundan dışarı Kimse Bundandır inanmamamız Kocaman bombalara.”   Fazıl Hüsnü Dağlarca – Dört Yapraklı Çiçek      

Eski Sokak Eski Çocukluk- Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

yakantop

Argasdi'nin 55. sayısıyla çocukluğunuza uzanmaya ne dersiniz? Syakantopezgin Keser'in kaleminden "Eski Sokak Eski Çocukluk"... Hayat her canlının yaşadığı bir süreçtir. Başlar, ilerler ve biter. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde, iyi ya da kötü koşullarda, bazılarımızın sadece kendi için, bazılarımızınsa kendinden çok başkaları için yaşadığı, durmayan ve değişen bir süreçtir. Yedisinde neysek yetmişinde o olmayız. Çünkü yedisinde içinde bulunduğumuz koşullarla yetmişinde içinde bulunduğumuz koşullar bir değildir. Yedisinde neoliberal politikaların kıskacında varlığını sürdürmeye çalışan bir ada ülkesindeyken yetmişinde sosyalizmin yaşandığı bir ada ülkesinde olabiliriz. Bugün toplu ulaşımın sağlanması kavgasını verirken, elli yıl sonra uzay ve zaman yolculuklarına tanık olabiliriz. Değişim kaçınılmazdır. Nerede o eski bayramlar, bizim zamanımızda çocuk olmak başkaydı gibi hasret ve sitem içeren sözlerimiz, bir yandan değişimin kaçınılmazlığını bir yandan da geçmiş ve bugünün karşılaştırmasını yaptığımızı gösterir. Geçmişle bugün arasında yaptığımız karşılaştırmada, belki eskiden sahip olduklarımıza, yaşadıklarımıza duyduğumuz özlemden, belki de bugünkü değişime ayak uyduramayışımızdan geçmişin daha iyi olduğunu düşünürüz. Mesela eskiden çocuk olmakla bugün çocuk olmayı ele alabiliriz. Özellikle 90’lar çocukluğunun ardından 2000’li yıllarla çocukların yaşantısında büyük farklılıklar olmuştur. Son 20 yıl içinde artan dijitalleşme ve sanal yaşam çocukların bilgisayar, telefon, tablet gibi araçlarla sayısız sanal oyunlara ve sınırsız bilgiye ulaşmasını kolaylaştırmıştır. Evinde otururken istemediği kadar oyuna sanal ortamdan ulaşan bir çocuk için sokakta oyun oynamak uzak bir seçenek haline geldi. 80’li, 90’lı yıllarda okul sonrasında sokağa çıkılır ve akşam hava kararana kadar saklambaç, seksek, körebe, yakar top gibi oyunlar oynanırdı. Günümüz çocuklarının sahip olduğu sanal oyun araçlarının yerine bilye, yo-yo, topaç, sevdiğimiz çizgi karakterlerin figürlerinin üzerinde olduğu taso gibi eşyalar eski yılların oyun araçlarındandı. Sokak sadece çocukların yaşamında değil yetişkinlerin yaşamlarında da büyük etkiye sahiptir. Yaşadığımız mahallede sokaktaki yaşamı ne kadar canlı tutarsak o mahallede birlikte yaşadığımız insanlarla komşuluk ilişkilerimiz o kadar gelişir, dayanışma ruhumuz güçlenir ve kolektif olarak bir şeyler yaratmanın keyfini yaşarız. Sokakta oynayan çocukların varlığı sadece o çocukları yalnızlaşmaktan kurtarıp arkadaş edinmelerini sağlamaz, o mahalle sakinleri için de samimi bir yaşam ortamı yaratır. Dolayısıyla eski çocuklukları bugünün çocukluğundan daha çok sevmemiz 90’ların sonuyla sokaktaki hayatın azalıp, evlerde ve kapalı mekanlarda kendimize dönük bir yaşam şeklinin etkin olmaya başlamasındandır. Çalışma saatlerinin uzadıkça uzadığı, evlerimizi sadece geceleri yatmak ve dinlenmek için kullandığımız bir dönemdeyiz. Küçük yaştan çocukları akademik kariyere hazırladığımız, sadece anne babaların değil çocukların da günlük sekiz saat mesai yaptığı bir düzen içerisinde kendine dönük bir yaşama yöneldiğimiz koşullarda, çocukların sokaklarda edinilen arkadaşlık, kardeşlik bağlarının oluştuğu, düşe kalka yaralar bereler içinde öğrendiği ve eğlendiği günlerin bizler için nostalji olarak hatırlarımızda kalması kaçınılmazdır. Çocukların sokaktan uzaklaşmalarındaki tek etken teknolojik gelişmeler değildir, mahallelerde oyun alanlarının kalmaması da bir etkendir. Eskiden top oynadığımız boş arsalar artık sermayenin kar hırsının kurbanı durumunda. Her yer asfalt yollar, evler, apartmanlarla doldurulmuşken, yeşil alanlar yaratılmazken çocukların güvenli bir şekilde oynayabilecekleri parklar yok derecede azdır. Hatta insanların bir araya gelebileceği, çocukların birlikte eğlenebileceği parklar bile bütün günün koşuşturmasının yarattığı bıkkınlığı yaşayan yetişkinler tarafından mahallelerde istenmez olmuştur. Hal böyleyken, sabahtan akşama çalışan bireylerin, çocuklarını, güvende hissetmedikleri sokaklara bırakmamaları, aile büyüklerine emanet etmeleri, özel kreşlere göndermeleri daha akılcı görünebilir. Teknolojik gelişmeler, çocukların sokaktan uzaklaşmasının, bireyselleşmesinin, yalnızlaşmasının sebeplerinden biriyken bir yandan da bu gelişmelerin doğru oranda ve şekilde kullanıldığında çocukların gelişimine büyük faydalar sağlayabileceğini de gözden kaçırmamak gerekir. Sanal ortamın yarattığı bilgiye kolay erişim, daha hızlı öğrenebilen çocukların yetişmesini sağlıyor. Tabletlerle, telefonlarla, bilgisayarlarla daha fazla uyaranla karşılaşan çocukların algısı daha açık oluyor ve birden fazla şeyle ilgilenen çocuğun zekası ve becerisi de artıyor. Çocukluğunu 2000’lerden önce yaşayanların her oyun için farklı materyalleri vardı; bugün ise çocukların sahip oldukları teknolojik cihazlarda becerilerini geliştirebilecekleri, yeteneklerini keşfedebilecekleri sayısız oyun ve program bulunmakta. Her dönemin koşullarının farklılığı dönemsel olarak çocuklukların da birbirlerinden farklı olmasına yol açmaktadır. Günümüzün 80’lere, 90’lara göre değişen ekonomik, politik ve kültürel koşulları eski zamanlardaki sokak hayatını yok etse de çocukların ileri teknolojinin esiri olmadığı, tam gün akademik eğitimle boğulmadıkları, sosyal varlıklar olan biz insanların ihtiyaç duyduğu başka insanlarla etkileşimini, dayanışmayı deneyimleyerek öğrenebilecekleri alanların oluşturulması günümüz çocukluğunu da keyifli, değerli ve hatırlanır kılacaktır.  

Baraka Tiyatro Ekibi: Baskılar Bizi Yıldıramaz!

By Şifa Alçıcıoğlu

_DSC0321

_DSC0321Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’nun yeni sezonunda, yazar ve yönetmenliğini tiyatro sanatçısı Yaşar Ersoy tarafından yapılması planlanan “Yangın Yerinde Kabere” isimli oyunun, yeni atanan devlet tiyatrosu müdürü tarafından yasaklanması bizlere bir kez daha göstermiştir ki siyasi atamalarla yapılan bu görevlendirmeler olduğu sürece baskıcı ve sansürcü sorunlar yaşanmaya devam edecektir. Esas yapılması gereken, devletin tiyatrosunun özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.
Baraka Tiyatro ekibi olarak, ihtiyaç duyduğumuz her anda desteğini yanında hissettiğimiz, gerek atölye çalışmalarımızda gerekse oyun zamanlarında engin tecrübesini ve kıymetli zamanını bizlere ayıran usta oyuncu Yaşar Ersoy’un yanında olduğumuzu bir kez daha yinelemek isteriz. Ekibimizin kapıları sanata, sanatçıya ve Yaşar Ersoy gibi yıllarını bu mücadeleye ayırmış bir üstada her zaman açıktır.
Yıllardır yaşanan politikalar göstermiştir ki baskı ve sansür korkunun ürünüdür. Ülkemizde son yıllarda yaşanmaya başlanan kitap yasaklama, tiyatroya sansür gibi konular muhafazakar ve yasakçı zihniyetin şekil bulmuş halidir. Korkuyorlar, toplumsal olayları mizahi dille anlatan oyundan korkuyorlar, sanatın değiştirme gücünden korkuyorlar! Yaşar Hocamızın da dediği gibi “ sanatın evrensel gücü, onu sınırlamaya çalışan her türlü politikadan daha güçlüdür”
Devlet Tiyatrolarının özerk bir yapıya bürünmesi gerektiğinin, siyasi atamalar yerine sanatçılar tarafından yönetilmesi gerektiğinin altını bir kez daha çizerken, sanatın ve tiyatronun bir özgürleşme aracı olduğunu da hatırlatırız. Baskılar bizi yıldıramaz!
Baraka Tiyatro Ekibi (a)
Şifa Alçıcıoğlu

Çocuk Edebiyatı Üzerine Düşünceler ve Tavsiyeler- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

dragon-kitap-kiz-cizim

Argasdi'nin 55. sayısından "Çocuk Edebiyatı Üzerine Düşünceler ve Tavsiyeler" isimli makaleyi Nazen Şansal'ın kaleminden sizlerle buluşturuyoruz. Yazı; çocukların tablet, kitap döngüsünde yaşadıklarını sorgularken, acaba ne okutsak ne okutmasak diyen ebeveynlere de güzel tavsiyelerde bulunuyor. Argasdi'ye Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden, gazete bayiilerinden ve argasdi2006@gmail.com adresinden de ulaşabilirsiniz. 14-Kedisine-kitap-okuyan-çocuk Çocukluk çağı, yaşam boyu sürecek olan pek çok alışkanlığın başladığı bir süreç... Bu dönemde her ebeveynin çocuğuna aşılamayı arzuladığı, bu amaçla çeşitli yöntemler denediği, kah başardığı kah başaramadığı bir alışkanlık var ki küçük yaşta edinilmesi insanı, yaygınlaşması ise toplumu değiştirebilir; kitap okumak...Bu satırların yazarının bir edebiyat sever olmakla birlikte, pedagog veya eğitimci olmadığını ancak çocuk yetiştirirken ona sunacağı neredeyse her şeyi -ateşi çıkınca içireceği Calpol'a kadar- önce kendi deneyimleyen bir kişi olarak, öznel değerlendirmesini okurla paylaştığını baştan belirtelim. Bırak o tableti de biraz kitap oku! İçinde yaşadığımız ileri teknoloji çağında, sadece çocukların ve gençlerin değil, her yaştan kişinin vaktinin önemli bir kısmını telefon, tablet, bilgisayar gibi araçlarla geçirdiği hepimizin malumu ve kanımca bu çağın gerekliliğidir. Çocukların, oyun ve iletişim amaçlı kullandıkları telefon ya da tabletleri ellerinden bırakıp kitap okumalarını söylemek ise biz yetişkinlerin acizliğidir. Zaten hiçbir sonuç vermediği de aşikardır. Homo ludens (*), gerçek veya sanal alemde oynayacaktır, oynamalıdır da... Unutmayalım ki bugün kitap dediğimiz, bilgi, anlatı ya da edebiyat aracı, bir zamanlar kil bir tabletten ibaretti. Bazılarımız hatırlayacak ki televizyon yaygınlaştığında radyonun ve kitabın biteceği sıklıkla yazılır, söylenirdi. Oysa öyle olmadı... Kitaplar, kendilerinden başka herhangi bir şeyle mukayese edilmeye ihtiyaç duymadan hala hayatımızdalar. Belki gelecekte şekil değiştirip yine bir tür tablete dönüşecekler ama ne iyi ki hayatımızdan kolay kolay çıkmayacaklar.Doğaları gereği merak ve keşif duygusuyla dolup taşan çocukların, nitelikli çocuk edebiyatı eserleriyle buluşmasının koşulları yaratıldığında ise tarihe karışan kitap değil, oyun tableti olacaktır. Calpol'un tadına bakmak Çocuklarımıza kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın, örnek olmaktan, onu kitap edinebileceği kitabevlerine ve kütüphanelere götürmek veya kitaplar alıp evde görebileceği yerlere bırakmak gibi pek çok yolu vardır elbet. Her ebeveynin ve çocuğun yöntemleri, ilgi alanları, kitap beğenisi, dolayısıyla okuma serüveni birbirinden farklıdır. Bu serüvende en önemli noktalardan biri çocuğu iyi bir edebiyatla buluşturabilmektir. İyi bir çocuk edebiyatı, ona yaşam boyu sürecek derin bir dostluğun kapılarını aralarken, kötü kitaplar bu arkadaşlığı daha başlamadan hazin bir sonla bitirebilir. Yetişkinlere düşen çok önemli bir sorumluluk; çocuklarımızın yaşlarına, ilgi alanlarına, dil gelişimlerine, sosyal ve kültürel çevrelerine uygun kitapları seçmelerine yardımcı olmaktır. Bu sebeple bir nebze olsun çocuk edebiyatından anlamalı ve Calpol'u çocuğa içirmeden önce tadına bakmalıyız. Çocuk edebiyatından beklentimiz Çocuk edebiyatı; çocuğun gelişim özelliklerini dikkate alan, onların hayal dünyalarına hitap eden, anlama, kavrama ve yorumlama yeteneklerine katkıda bulunan, onları eğlendiren yazılı ve sözlü eserlerin bütünüdür. Kullanılacak edebi metinler çocuğu biçimlendiren, onu nesne olarak görmeyen, insan yerine koyan ve yaşadıklarını, kaygılarını anlatan, kendini anlatabilmesine köprü oluşturabilecek nitelikte olmalıdır. Çocuğa verilecek metinlerdeki dilin, ana dilin zenginliklerini, imkanlarını yansıtacak yeterlilikte olması gerekir. İyi bir çocuk edebiyatının yalnızca eğitici ve öğretici olması yeterli değildir; aynı zamanda onun edebi değer taşımasına, estetik zevk ve düşünce içerisinde kaleme alınmasına ihtiyaç vardır. (**)

dragon-kitap-kiz-cizim

Öğreten adam ve oğlu Leman dergisi okurlarının hatırlayacağı gibi Kaan Ertem'in "Öğreten adam ve oğlu" başlıklı bir köşesi vardı. Baba, oğluna "Bak evladım" diye başlayan çeşitli hayat dersleri verir, uzun uzun anlatır, oğlu ise sessizce dinler, bir şey diyemezdi. Ama kafasının üzerindeki baloncuktan anlardık ki, bundan çok sıkılıyor, babasını gerçekte dinlemiyor hatta dalga geçiyordu. Çocukların kendilerine doğrudan öğretilemeye çalışılan şeylere tepki gösterdiklerini herkes gözlemlemiştir. Bu sebeple çocuk kitaplarında eğitici ve öğretici olma kriterini aramamak hatta didaktik kitaplardan özellikle kaçınmak gerekir. Bir kitabın sayfalarının arasında kaybolmak, başka dünyalara yelken açmak inanılmaz bir özgürlüktür ve eğitim ya da öğüt verme kaygısı bu çocuksu özgürlüğün önüne geçmemelidir. Ne okutsak, ne okutmasak? Masalların genelde yetişkinlere hitap ettiği, kadın-erkek ilişkilerini ön plana aldığı ve şiddet içerdiği; kısaltılmış klasik romanların ise orijinalinin ana fikrini ve sanatsal derinliğini her zaman yansıtamadığı dikkate alınarak onlarca çocuk edebiyatı türü içinden seçimler yapılabilir. Son yıllarda sevilen fantastik veya bilim kurgu türleri, çocuğun gerçeklikten kopacağı gibi bir endişe duymadan tercih edilebilir. Çünkü çocuklar gerçekle oyunu kolayca ayırabildikleri gibi kitabın kurgu dünyasıyla kendi gerçekleri arasında çok hızlı bir geçiş yapabilme becerisine sahiptir. Çizgi romanlarda özellikle dikkat edilmesi gereken ise yaşa uygunluk ve şiddetin dozajıdır. Çocuğun kitabını sevdiği bir yazar, tarzını ya da çizimlerini beğendiği bir yayınevi varsa mutlaka takip edilmeli, diğer kitapları da edinilmelidir. Bütün bunlardan ayrı olarak bilhassa bazı çocuk kitaplarının çocuğu bir tüketim unsuru olarak kullandığı ve çocuklar üzerinden ticari kaygılar taşıdığı görülmektedir. Popüler filmlerin veya bilgisayar oyunlarının konu edildiği bu gibi kitaplar zaten çocuk edebiyatı anlamında bir nitelik de taşımamaktadır. Çocuğu eğlendiren, ona hayal kurabileceği alanlar yaratan, onu yaratıcı düşünmeye sevk eden amaçlar dışında, edebiyatla verilen ideolojik hedefler çocuğun özne olmasından ziyade onu nesneleştiren bir anlayıştır. Ülkemizde de Hala Sultan, Vakıflar gibi kurumlar aracılığıyla çocuk ve genç yaşta kişilerin, bilimsel olmayan hatta muhafazakarlığa yol açabilecek kitaplarla buluşturulduğu da görülmektedir.   Bu yazının sonuna kadar okuma sabrı gösteren çocuk edebiyatı severlere, binlerce harika kitap arasından birkaç önerim ise şöyle:   - Notabene Yayınları'ndan anti prensesler ve anti kahramanlar serisi, uyanış öyküleri serisi ve genç okurlar için, Sınıfta İsyan Var   - Günışığı Kitapları'ndan Çıtır Çıtır Felsefe serisi   - Ülkemiz yazarlarından Sonay Yakup Yakupsoy'un hayvan özgürleşmesini aşılayan, Sultan ve Uzunayak   - Bu Senin Bildiğin Peri Masallarından Değil, Sheri Radford, Güldünya Yayınları   - Yıldırım Türker çevirisinin keyfiyle Tostoraman, Süpürgede Yer Var mı? ve Nohut Oda bakla Sofa   - Roald Dahl'dan Charlie'nin Çikolata Fabrikası ve Matilda   - Vladimir Tumanov'dan Kraliçeyi Kurtarmak ve Haritada Kaybolmak   - Mıstık Seni Anlamıyoruz (Noktalama İşaretlerinin Öyküsü), Tülin Kozikoğlu   - Rengarenk fil Elmer'in farklılıklar üzerine öyküleri       (*) Akıllı telefonunuza sorunuz!   (**) Türkiye Eğitim Dergisi 2016, Günümüz Çocuk Edebiyatı Yazarları ve Eserleri Üzerine Bir İnceleme, Suat UNGAN, Elif DEMİR  

Çocukluk: Dün, Bugün, Yarın- Fatih Bayraktar

By Şifa Alçıcıoğlu

62203618_370170110300061_8622636554596122624_n

Çocukluğun dünü, bugünü ve yarınını inceleyen makalemiz Fatih Bayraktar'ın kaleminden satırlara dökülürken, Roma döneminden itibaren dünyanın farklı coğrafyalarında çocukların yaşadığı zulümleri de gözler önüne seriyor. Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayiilerini, bölgenizdeki Khorakitabevlerini ve baraka Kültür Merkezi lokalini ziyaret edebilirsiniz. 62203618_370170110300061_8622636554596122624_nÇocukluk deyince zihnimizde ilk beliren genellikle küçüklük, kırılganlık, masumiyet gibi kavramlardır. Bu bize çocuklukların korunması/gözetilmesi gereken bireyler olması gerektiğini hatırlatır. Oysa çocukluk tarihi bu durumun oldukça yeni olduğunu gösterir bize. Roma İmparatorluğu çocuk istismarının zirvesiydi; Orta Çağ Avrupası çocuk ihmalinin… Kapitalizmin yükselmeye başladığı 1800’lü yıllarda çocuk işçiliği son derece doğal karşılanıyordu. Madenler, plantasyonlar çocuklarla doluydu. Paylaşım savaşları en çok çocukları öldürdü. Sonrasında gelenler de… Oysa kabile toplulukları bugün kendine modern(!) diyen birçok toplumdan daha fazla koruyordu çocuklarını. Kızılderililerde bir çocuk doğduğunda kabiledeki tüm erkekler onun babası, kabiledeki tüm kadınlar onun annesi olurdu. Çocuk hakları beyannamesi neden ortaya çıkmıştı? Modern dünya, çocuklarını kendiliğinden ve doğallığında koruyamadığı için… Bu noktada kimdi ilkel? Kimdi ileri? Üstelik iki paylaşım savaşı arasında imzalanan bu beyannameye rağmen bugüne kadar milyonlarca çocuk öldürüldü savaşlarda. UNICEF’in raporuna göre 9 yıldır süren Suriye savaşında yalnızca 2018 yılında ölen çocuk sayısı 1106. Son on yıldaki savaşlarda ise 10 milyonu aşkın çocuğun öldüğü bildirilmekte. Açıktır ki kapitalist dünya çocukları koruyamamakta. Kar hırsı, şirket çıkarları, devletlerin ve hükümetlerin güvenlikleri çocuklardan çok çok daha önemli… Bakın çocuk işçiliğine; Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre dünyada yaşları 5 ile 17 arasında değişen 218 milyon çocuk çalışıyor. Bunun 73 milyonu ölüm riski yüksek işlerde çalıştırılıyor. 1800’lü yıllardan 2000’li yıllara ne değişti? Kapitalizmin motivasyonu değişmediğine göre hiçbir şey. Kıbrıs’ın kuzeyinde yalnızca 2018 yılında 18 yaş altı iki çocuk inşaatlarda çalışırken düşerek iş cinayetine kurban gitti. Bakın çocuklara silah verip insan öldürtenlere; Afganistan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kolombiya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Irak, Mali, Myanmar, Nijerya, Filipinler, Somali, Sudan, Suriye ve Yemen, ordularına 18 yaş altı çocukları alan ülkeler. Hindistan, Pakistan, İsrail, Filistin, Libya ve Tayland paramiliter silahlı güçlerde çocukları kullanan ülkeler. Hani demiştik ya Roma İmparatorluğu çocuk istismarının zirvesiydi… Bugün çocuğun doğrudan cinsel istismarı anlamına gelen çocuk pornografisinin yasal olduğu onlarca ülke var dünya üzerinde. Üstelik bu endüstri(!) 1980’lerden beridir gittikçe gelişmekte. Yani dünyanın neoliberal politikalarla yönetilmeye başlandığı ve muhafazakarlaşmanın arttığı bir dönemde! Açıktır ki kapitalist dünya, çocukları yasalarla koruyamamanın ötesinde onları öldürmekte, onları katil yapmakta, onları emek anlamında da cinsel anlamda da sömürmekte… Var mıdır bundan daha büyük bir iki yüzlülük?  Çocuk haklarını hukuksal anlamda tanıyan Türkiye’de 2017 Mayıs ayında çocuk istismarının önlenmesi için hazırlanan araştırma önergesi, neoliberal ve muhafazakar AKP milletvekillerinin oy çokluğuyla reddedildi. Aynı milletvekilleri 15 yaşındaki çocukların evlenmesinin önünü açan, tecavüzcüleri tecavüz ettikleri kişiyle evlendirerek affeden yasalara imza attılar. Var mıdır bundan daha büyük bir yasal (!) istismar? Sözün özü ne geçmiş aydınlıktı ne de bugün aydınlık çocuklar için. Ama hayat direnmektir… O yüzden geçmişi bilerek, bugünü analiz ederek yarına odaklanmalı insan. Sinikliği, bizden bir şey olmazcılığı elimizin tersiyle itip değişimi kendi hayatımızdan başlatmalıyız. Boğuştuğumuz sorunları kendi kabuğumuza çekilmek için değil mücadelemizi bilemek için kullanmalıyız. Bireysel olanın değil örgütsel olanın etki yaratabileceğini unutmamalıyız. Çocuklar da dahil tüm canlılar için daha adil bir düzenin sağlanması için talepkar olmalıyız. Kadınların, LGBTI bireylerin, hayvanların, göçmenlerin, azınlıkların maruz bırakıldığı şiddetle; çocukların maruz kaldığı şiddet dinamiklerinin ne kadar benzeştiğini, bunların aynı kaynaktan beslendiğini fark etmeli ve mücadelemizi bu kaynağa karşı örgütlemeliyiz. Parasız ve kaliteli eğitim talep ederken korkutmayan, güçlendirici, toplumsal cinsiyet rollerinden arınmış ve hak odaklı bir eğitim de talep etmeliyiz. Ne güzel anlatmıştı büyük usta o güzel şiirinde; Güzel günler göreceğiz çocuklar Motorları maviliklere süreceğiz Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz, güneşli günler Motorları maviliklere süreceğiz Hani şimdi bize Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, Yalnız cumaları, yalnız pazarları Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz Işıklı caddelerde mağazaları, Hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: Açılır kara kaplı kitap: Zindan Kayış kapar kolumuzu Kırılan kemik, kan Hani şimdi bizim soframıza Haftada bir et gelir Ve, çocuklarımız işten eve Sapsarı iskelet gelir Hani şimdi biz İnanın, güzel günler göreceğiz çocuklar Güneşli günler göreceğiz Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar Işıklı maviliklere süreceğiz Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz güneşli günler Motorları maviliklere süreceğiz      

Sokak Hayvanları ve Çocuklar-Emel Cicibaba

By Şifa Alçıcıoğlu

161_4092kisalar-03

Argasdi'nin 55. sayısından çocuklar ve sokak hayvanlarına dair makalemizi "çocukluk" dosyasından sizlerle paylaşıyoruz. Argasdi'ye Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden 10 TL karşılığında ulaşabilirsiniz. 161_4092kisalar-03Daha ufacık bir bebekken başlıyor etrafımızla iletişime geçme ve öğrenme, serüvenimiz. İzleyerek, deneyerek ve yanılarak öğrenen çocuklar şüphesiz ki yetişkinlerden daha açık bir algıya ve çok daha fazla merağa sahiptir. Tam da bu nedenle etraflarında olup bitenleri gözlemleyerek büyüyen çocuklara nasıl örnek olacağımız, ileride şekillenecek karakterleri için belirleyicidir. Ülkemizin kuzey yarısında sokaklardaki hayvan popülasyonu oldukça fazladır. Ayrıca var olan barınakların birçoğu çok yetersiz ve olması gereken barınak standartlarında değildir. Av köpekleri yaşlanıp “işleri bitince” sokağa salınmakta, bazı kişiler bir hevesle alıp bakamadıkları hayvanları dışarı bırakmaktadır. Tüm bunlar çok büyük ve çözülmesi gereken sorunlar değilmiş gibi hala daha pet shop’larda hayvan satışı yapılmaya devam edilmekte ve satılan hayvanların akıbetinin takibi yapılmamaktadır. Tabii ki bunlar devlet politikası haline gelmeli ve sadece insanların değil hayvanların mutluluğunu ve özgürlüğünü garanti altına alan adımlar atılmalı. Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi’nin hazırladığı ve Meclis’te görüşülmeyi bekleyen Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası bunun örneklerinden bir tanesidir. Fakat bundan öte toplumumuz, ta çocuk yaştan doğanın bir parçası olduğumuz ve tüm doğaya saygı gösterilmesi gerektiği, empati gibi unsurlar ile gerek özel gerek sosyal yaşamlarında dönüştürülerek, sokak hayvanları konusunda daha duyarlı olmalıdır. Erken çalan okul zili Birçok çocuk daha iki yaşından itibaren kreş ile okul hayatına adım atıyor ve bu süreç 17 yıl boyunca devam ediyor. Gününün çoğunu okulda geçiren çocukları, dönüştürmek bu kadar olasıyken onları sadece akademik başarıya odaklayan müfredatlar değiştirilmeli. Çocukları ve gençleri, onların sosyal yönlerine olumlu katkı sağlayacak ve hayvanlarla zaman geçirebilecekleri bir müfredatla eğitmeliyiz. Bir sokak hayvanını sahiplenmek ve onunla temizliğinden yürüyüşüne, yemeğinden sağlığına ilgilenmek çocukları sorumluluk bilinci olan bireyler olarak yetiştirecektir. Sorumluluk almayan ve topu sürekli olarak başkalarına atan politik durumumuz da zaten ülkemizde bu bilincin ne kadar eksik olduğunu ve bunun nasıl sonuçlar doğurabileceğini gösterir niteliktedir. Sokak hayvanlarının sorumluluğunu tam anlamıyla üzerimize almak ve bunu yerine getirmediğimiz durumlarda yaptırımlarla karşılaşmak bir süre sonra olayların asıl sorumlularını işaret edebilmemizi sağlayacaktır. Yani bir köpeği “sahiplenip” onu bir kulübeye kapatan, daha sonra tuvalet ihtiyacını karşılasın diye sokağa salan bir birey aslında hayvanların parka alınmamasının, sokaklara zehir atılmasının, hayvan pisliğine kinlenip sokaktaki hayvanların aç bırakılmasının, dolayısıyla bu hayvanların saldırganlaşıp başka canlılara saldırmasının ve bunun cezasının vurularak ya da zehirlenerek yine o hayvanlara kesilmesinin dolaylı yoldan sorumlusudur. İşte tam bu noktada saygı kavramının eksikliği kendini belli eder. Kendi evi, bahçesi kirlenmesin diye hayvanını sokağa salan ya da köpeğini ortalık yere dışkılatıp temizlemeyen bir insanın ne çevre bilinci ne empati yeteneği ne de başkalarına saygısı vardır. İnsan eliyle yaratılan bu kaosun faturası da her zaman sokak hayvanlarına kesilmektedir. Okullarda sokak hayvanları ile ilgili dersler ve eğitimler olması, yeni nesillerin bu gibi konularda birbirlerine ve hayvanlara karşı sevgi, saygı ve sorumluluk duygusuyla yetişmesi için önemlidir. Doğru örnek olabilmek Geleceğimizin çocuklar olduğu ağızlara sakız olmuş durumda iken çocuklarımızı daha iyi bireyler olma yolunda dönüştürecek adımlar çok aza indirgenmiştir. Sokak hayvanları, çocukların sadece akademik başarısını önemseyen bu sistemin doğru ilerletmediği dönüşüm sürecinin sonuçlarını ağır bir şekilde yaşamaktadır. Aileler çocuklarına doğum günlerinde pahalı hayvan satın alarak, sokakta aç bir canlı gördüklerinde doyurmaktan ziyade öteleyerek, sokak hayvanları için “pistir, dokunma”, “ısırabilir yaklaşma” diyerek yanlış örnek oluyor. Çocuklar bunları deneyimleyerek kendilerinin hayvanlardan üstün, onları istedikleri an alıp istedikleri an kurtulabilecekleri birer nesne olduklarını öğrenerek büyüyorlar. Oysa pek çoğumuz gözlemlemişizdir ki küçük yaştaki çocuklar, yetişkinler tarafından korkutulmadan, yönlendirilmeden veya baskı altına alınmadan önce temiz-kirli, sahipli-sahipsiz, pahalı-ucuz ayırt etmeden tüm hayvanlara sevgi ve merhametle yaklaşır, onları kucaklar, onlarla yemeğini paylaşır. Çünkü çocukluk doğa ile bütünleşik olmanın çok daha yoğun yaşandığı bir dönemdir. İşte bu noktada çocuklarımıza nasıl örnek olduğumuz çok önemlidir. En geniş yelpazede devlet, en dar yelpazede ise aileler çocukları eğitirken, insanın da bir tür hayvan olarak doğanın bir parçası olduğunu, kentte yaşama sorumluluğu ile çevre bilincini ön planda tutmalıdır ki etrafına saygılı, sorumlu ve empati yapabilen insanlar yetiştirebilelim. Çünkü sokak hayvanlarının içinde bulunduğu bu kötü durumun sorumlusu bizden başka kimse değildir.  

Mehmet Rıfat Ilgaz- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

rifat-ilgaz-cocuklariniz-icin

Argasdi'nin 55. sayısının bellek sayfasında, romanları şiirleri yanında rifat-ilgaz-cocuklariniz-icinözellikle çocuk kitaplarıyla tanıdığımız Mehmet Rıfat Ilgaz'ı konuk ettik. Çocukluk olarak belirlediğimiz dosyamızda, büyük ustayı saygıyla anıyoruz... 1917’de Kastamonu’da doğdu Rıfat Ilgaz. 1930’da Muallim Mektebi’ni 1936’da ise Gazi Enstitüsü edebiyat bölümünü tamamladı. Soyadı kanunu ile kendisine, doğduğu bölgedeki çok sevdiği Ilgaz dağını soy isim olarak seçti. İlk önce çeşitli ilkokullarda daha sonra ise İstanbul’a tayini çıkınca ortaokul ve liselerde Türkçe öğretmenliği yaptı. Türkiye’de toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli temsilcilerinden olan Rıfat Ilgaz felsefe eğitimi de almıştır. Sait Faik Abasıyanık ve Nazım Hikmet ile de çalışma fırsatı bulan Ilgaz, 1942’de “Yürüyüş Dergisi”ni çıkardı. 1944’te “Yarenlik” isimli ilk şiir kitabını yayımladı. Bu kitabındaki “Sınıf” şiirinde zengin bir çocuğun şımarıklığı ve fakir bir arkadaşının çaresizliğini anlatan şair, “yoldaş” kelimesini kullanarak “komünist propaganda yapmak” ve “zenginlere karşı halkı kışkırtmak” suçlarından altı ay hapse mahkûm edildi, kitabı da toplatıldı. Cezasını yattıktan sonra çok sevdiği öğretmenliğe bir süre daha devam eden Ilgaz, baskılar sebebi ile mesleğini bırakıp gazeteciliğe başlamak zorunda kaldı. Bir röportajında öğretmen olarak, nasıl olur da yazdıklarından dolayı hapis yattığı sorulunca şöyle demiş: “Çocukları okutmaktı ilk işim ikincisi yazdığımı çocuklara okutmak”. İnat ve inançla doğru bildiklerini savunan ve bunları öğretmekten geri durmayan bir adam… Rıfat Ilgaz’ın hayat görüşü ve çocuklara bakışını daha iyi anlamak için “Çocuklarım”  şiirine bakmak faydalı olacaktır. “Yoklama defterinden tanımadım sizi, Benim haylaz çocuklarım Sınıfın en devamsızını Bir sinema dönüşü tanıdım Koltuğunda satılmamış gazeteler Dumanlı bir salonda…” Yoksulluk çeken, geçim derdi ile ezilen yanlarını da gördü çocukluğun o ve bir öğretmen olarak çocuklarının gündelik yaşamlarındaki sorunlarını kendine dert, eserlerine kaynak etti. Bundan hiç çekinmedi. Yaşadığı dönemin yanlışlarını ve dolayısı ile eğitim sisteminin noksanlıklarını gözler önüne sermekten geri durmadı. Bunu yaparken kör göze parmak sokarak veya salt propaganda yaparak değil, estetik, yalın ve de anlaşılır bir şekilde eserler üreterek ortaya koydu. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ile birlikte ünlü “Marko Paşa” isimli siyasi mizah dergisini çıkarttılar. Bu dergi de kapatıldı. Fakat yılmadan tekrar tekrar başka isimlerle dergiyi çıkartmaya devam ettiler. (Malûmpaşa, Merhumpaşa, Bizim Paşa, Yedi-Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Öküz Mehmet Paşa vb…) Rıfat Ilgaz 1953’te “Devam” isimli  şiir kitabını çıkardı. Bu kitabı da toplatıldı ve altı buçuk yıl hapse mahkûm edildi. Daha sonraları herkesin çocukluğuna dokunan “Hababam Sınıfı”nı yazdı. Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde çoğumuzun çocukluğuna giren Hababam Sınıfı ilk yayımlandığında Rıfat Ilgaz’dan özellikle bahsedilmemiş ve buna çok içerlemiş yazar. Yıllar sonra oğlu Aydın Ilgaz’ın anlattığı gibi, Rıfat Ilgaz’ın hem isminin yazılmamasına hem de çok sevdiği Tarık Akan’ın Damat Ferit diye romanda olmayan bir karakteri oynamasına içerlermiş. Sonraları Tarık Akan özür dileyip “Romanı okumadım o yüzden oynadım” demiş ve kendini Rıfat Ilgaz’ın yazdığı “Karartma Geceleri” romanının filminde oynayarak affettirmiştir. Hababam Sınıfı Rıfat Ilgaz için bir eğitim sistemi eleştirisidir. Özellikle çocuklara verdiği değeri çeşitli üretimleri ile hissettiren Rıfat Ilgaz’ın, çocuk edebiyatı alanındaki üretimleri de oldukça fazladır. ("Bacaksız Kamyon Sürücüsü", "Bacaksız Okulda", "Bacaksız Paralı Atlet", "Öksüz Civciv", "Küçükçekmece Okyanusu", "Cankurtaran Yılmaz", "Kumdan Betona").  12 Eylül faşizmi yaşanırken 70 yaşında idi ve yine tutuklandı gözleri bağlanarak çeşitli aşağılanmalara maruz kaldı. Hiç yılmadı anılarını yazarken yine dalga geçti yaşadıkları ile. Yaşamını İstanbul’da kaybeden Rıfat Ilgaz için yakın çevresi Madımak olaylarına çok üzüldüğü ve kalbinin bunu kaldıramadığını söyler. Hemen hemen hepimizin hayatına dokunan bu değerli yazarın en azından Hababam Sınıfı romanını okumak boynumuzun borcu. Ne dersiniz?   Kaynaklar: www.evrensel.net/haber/356440/rifat-ilgaz-kimdir-eserleri-nelerdir www.biyografya.com/biyografi/12758

Yaşasın 8 Mart Kadın Dayanışması

By Şifa Alçıcıoğlu

8 mart 1

8 mart 18 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle  Kadın Eğitimi Kolektifi, Akdoğan Fikir Sanat Atölyesi, BES, GÜÇ-SEN, HAK-SEN, KTÖS, Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu’nun ortak organizasyonuyla Lefkoşa’da yürüyüş düzenlendi. Citroen ışıkları diye bilinen noktadan yürüyüşüne başlayan coşkulu kalabalık yol boyunca kadın mücadelesi temalı sloganlar atarak Lefkoşa sokaklarında bu güne kadar emeği ve bedeni sömürülen, cinsiyeti nedeniyle katledilen tacize tecavüze uğrayan ve görünmeyen emeği altında her gün ezilen kadınlar için ses oldu.
Yürüyüşte “Yaşasın 8 Mart Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Devletin Görevi Sığınma Evi”, “Cami Değil Sığınma Evi”, “Pezevenk Devlet İstemiyoruz”, “Gece Klüpleri Kapatılsın”, “Görünmeyen Emek Sesini Yükselt”, “Sendikasız Çalışmak Yasaklansın”, “Son Son Son Sömürüye Son Cinsel Sınıfsal Sömürüye Son” “Kadın Yaşam Özgürlük”, “Zıpla Zıpla Zıplamayan Cinsiyetçi” gibi sloganlar atıldı. 8 mart 2Öte yandan, Lefkoşa’nın simgesi haline gelmiş ve 25 Kasım, 8 Mart, Reddediyoruz gibi günlerde eylemcileri barı önünde güler yüzü ile karşılayıp mutlaka su, meyve suyu veya kola dağıtan ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Cadı Bar direktörü Naime Timur için ise “Lefkoşa’nın Cadısı Kalbimizde Yaşıyor” ve “Naime abla için ses çıkar” sloganları atıldı. Kalabalık kitle, meclis ve elçiliğin önünde sloganlar atarak eylemi sonlandırdı. Eylem sonlanırken cinsiyeti ve sınıfı yüzünden haksızlığa uğrayan, öldürülen, dövülen kadınlar olduğu sürece mücadelenin süreceği ve kadınların hayatın her alanında var olacağı vurgusu yapıldı. 8 mart 3

Hanaylar Yaptırdım Döşedemedim- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

47486566_10217352085539387_7409447360222199808_n

Argasdi'nin Kıbrısla ilgili kültür sayfasında yıllar önceyle bugünün analizini yapabileceğiniz dereler ve sel konusu işlenmekte. Ayrıca yürekleri buran öyküsüyle "Hanaylar Yaptırdım Döşedemedim" ağıtını bulabileceğiniz makalemiz aktivistimiz Şifa Alçıcıoğlu tarafından kaleme alındı. Argasdi'ye ulaşmak için gazete bayilerine, Baraka Kültür Merkezi'ne ve Khora Kitabevleri'ne uğramayı unutmayın... Hanaylar yaptırdım döşedemedim, çifte kumruları eş edemedim, zalim felek ile baş edemedim. Konma bülbül konma çeşme başına,  bu gençlikte neler geldi başıma. Hanaylar yaptırdım yüceden yüce, içinde yatmadım üç gün üç gece, kurbanlar kestirdim gördüğüm gece. Konma bülbül konma çeşme başına,  bu gençlikte neler geldi başıma. 47486566_10217352085539387_7409447360222199808_n Bu hüzünlü dizeler, 1894 yılında Leymosun’da (Limasol) yaşanan sel felaketinde hayatlarını Garilli Deresi’nin azgın sularına teslim eden bir çiftin anısına yakılan ağıtın sözleridir. Serin bir kasım sabahında, kerpiç evleri önüne katan dere; aşırı yağışla birlikte Trodoslardan eriyen kar sularıyla yükselerek, Türk Mahallesi’nde almıştı soluğu. Garilli Deresi ilk kez taşmıyor, bu acı tabloyu ilk kez yaşatmıyordu… 1330 yılında kente verdiği zarar büyüktü. 16. ve 17. yüzyıllarda toplam 2000 kişinin ölümünden de o sorumluydu. Garilli Deresi, 3 ile 8 ayak yüksekliğiyle adeta köpürüyor ve kapıları teker teker çalarak önüne katıyordu ağaçları, hayvanları, insanları… Ve üç günlük yağışın ardından ortaya çıkan acı tabloda; yıkılan evler, dağılan yuvalar ve yitip giden 23 kişinin cansız bedeni vardı. Ölen at, katır ve eşeklerin ise 130 kadar olduğu saptanmıştı. Dere kenarındaki cami ve kilise de yıkıntılar arasındaydı. Dere sularının evlerden üç gün sonra çıkması, çamur bulanan evlerin temizliği kadar zor olmuştu. Evlenmek üzere olan ve selden kurtulmak için oturacakları hanaylı eve sığınan genç aşıklar da henüz evlenemeden sel sularına kapılırlar o kara bulutlu günde. Halk, onların kavuşamamasına hüzünlenir ve “Hanaylar yaptırdım döşedemedim” ağıtıyla gençleri anar. (Ağıt 1940’lı yıllarda Hasan Taş ve Refia Berkap tarafından derlenip Türkiye’ye gönderildikten sonra Kıbrıs türküleri repertuarına alınır.) Bazı kaynaklarda ise genç çiftin yeni evlendikleri ve kendilerine bir hanay yaptırdıkları ama henüz taşınmadıkları yeni hanaya gittikleri zaman yeni hanayın yıkıldığı, eski hanayın ayakta kaldığı söylenir. Bu büyük felaketten sonra, derenin tekrar tekrar taşması, 1930’lu yıllardan sonra dere yatağının yerinin şehrin dışından akacak şekilde değiştirilmesiyle son buldu. On yıllar önce sorun görülen derenin yatağının değişmesiyle, bazı sorunlar çözülebiliyorsa günümüzde neden yapılamasın? Denize akan suların önünü kesmedikçe su akıp yolunu bulur. Onu yatağından yerinden edenlere de cevabını kötü bir şekilde verir. Geçtiğimiz on yıl boyunca, aşırı yağışlarla birlikte derelerin taşması, evlere su taşkınları olması, çirkef içinde kalan güzel ülkemin aşılmaz bir sorunu olarak kendini göstermeye başladı. Oysa ne güzeldir derelerin gelmesini beklemek, zararsız-ziyansız dualarıyla bereketi dilemek… 2010’da Omorfo başta olmak üzere tüm ülkede yaşanan sel felaketini ne çabuk unuttuk ki hiçbir önlem almadan 2018’in son günlerinde yine bir sel felaketi daha yaşamak zorunda kaldık! Hem de dört gencecik canı da aramızdan ayıran, okulların tavanlarının çökmesine, yolların, evlerin yıkılmasına, arabaların ezilmesine neden olan bir felaket… Oysa ne güzeldir akan bir dereyi izlemek, şırıl şırıl akan suya baktıkça bakmak, kurbağaların şarkılarına kulak kabartmak… *** Kesilen ağacın yerine beton diken zihniyet, doğal afet kılıfı altında, üstünü kapatmaya çalıştığı her türlü pislikle birlikte taşkınlarla su yüzüne çıkar. Aslında suçluları çok iyi biliyoruz; altyapısız yapılaşmanın önüne geçmeyen yönetenler, rant sistemiyle arsalar açılmasına sebep olan siyasetçiler, dere yataklarına yapılan evlere müsade edenler, dere yataklarını çöplüğe döndürenler, çarpık yapılaşmada sorunları, yumak haline getirip çözümsüzlüğe ulaştıran üç maymunu oynayan gelmiş geçmiş tüm belediyeler, hükümetler... Aslında yıllardır değişen bir şey yok… Tıpkı 2009 yılında Fikret Başkaya’nın da dediği gibi: “Geride kalan haftalarda sel onlarca insanı alıp-götürdü, evler köprüler yıkıldı, işyerleri tahrip oldu, ekili alanlar ve mahsuller zarar gördü, suya zehirli kimyasallar karıştı... Doğal âfet dendi, ihmal dendi, dere yatağına ev mi yapılır, bu 'derenin intikamıdır' dendi, sorumlular hesap versin dendi, 'muhalif' olduğu sanılan siyasetçiler hükümeti suçladı... Elbette her zaman olduğu gibi 'konunun uzmanları' da konuştular-yazdılar ama konuşmalarda-yazılarda kapitalizm kelimesi geçmedi... Kimse 'bu sosyal bir felakettir, gerisinde kapitalist sömürü, yağma ve talan var' demedi... Eğer öyle diyecek olsalar 'konunun uzmanı' sayılıp, 'değerli görüşlerini' sizinle paylaşmaları mümkün olur muydu?”     Kaynaklar: Limasol Kenti Tarihi Mezarlıkları, Yenidüzen Gazetesi Limasol’da Yaşanan Büyük Sel Felaketi, Yenidüzen Gazetesi https://bit.ly/2LhsJOd  (Kapitalizmi ‘krizden’ kurtarmak değil, kapitalizmden kurtulmak, Fikret Başkaya.) https://www.youtube.com/watch?v=WPgyIchz53g  

BERTOLT BRECHT MÜZİĞİ- Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

sadet yazi foto

Usta bir şairin şiirlerini bestelemek de ustalık gerektirir.  Brecht'in bu yolda tanıştığı bestecileri bulacağınız makalemizde müziğin sorgulayıcı yanını cesurca ortaya koyan eserlerini de daha net anlayacağız. Hala bir Argasdi edinmediyseniz en yakın gazete bayinize, Khora Kitabevlerine ya da Baraka Kültür Merkezi'ne uğrayabilirsiniz... Asıl adı Eugen Berthold Friedrich Brecht olan Bertolt Brecht, 10 Şubat 1898’de Augsburg’da dünyaya geldi. 20. yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni olarak nitelendirilir. Eserleri uluslararası alanda da saygı ile kabul görmüş ve ödüllendirilmiştir. Kendisini "Komünist" olarak tanımlayan Brecht’in hayatımızda ve bakış açımızdaki yeri göz ardı edilemez. Brecht’in şiirlerine ezgilerle hayat veren ve 1900’lü yıllardan günümüze gelen, ismi Brecht ile anılan 3 besteci Kurt Weill, Hans Eisler ve Paul Dessau’dur. Brecht ile hem politik hem de müzikal anlamda en fazla bağı bulunan besteci 17 şiirinin 13’ünü melodilerle buluşturan Kurt Weill’dir.sadet yazi foto Kurt Weill, 2 Mart 1900-3 Nisan 1950 yılları arasında yaşamış, 1920'lerin sonlarında yazdığı müzikaller ve şarkılarla Almanya'da oldukça popüler olmuştur. Eserleri, Alban Berg, Darius Milhaud ve Stravinsky gibi besteciler tarafından beğenilmiştir. En çok bilinen eseri ilk kez 31 Ağustos 1928'de sahnelenen Üç Kuruşluk Opera'dır. Kurt Weill ve Brecht 1927-1933  yılları arasında ölümsüz yapıtlara adını yazdırmıştır. Weill, John Gay'in yazmış olduğu Dilenciler Operası üzerine Bertolt Brecht ile beraber çalışmış ve bu eserdeki olaylar dizisini koruyarak Brecht'in sözleriyle yeni besteler oluşturup, yolculuklarını başlatmıştır. Yoksulluk, sefalet ve haydutluğun kol gezdiği 1920’ler Londra’sını arka planına alan Üç Kuruşluk Opera, Berlin’de sahnelendi. Bu sahne, sonraları Brecht’in tiyatrosu olarak anılacak olan –ve hâlâ yaşayan- Berliner Ensemble’dı. Brecht’in metniyle Weill’ın müziği müthiş bir uyum yakalamıştı. Bu “bambaşka” bir operaydı. Kurt Weill müziğinin derinlerine inecek olursak; “Kurt Weill’ın müziği, olabildiğince geniş bir izleyici kitlesine ulaşmayı hedefleyen, oyuncuya belirli tavırları dile getirme olanağı vererek doğrudanlığın altını çizen, eylem ve söylemin koşutluğunu önemseyen, birbirinden farklı tarz ve elemanlardan beslenebilen, çoğul yapılı (caz, dans müziği, kabare, halk müziği, marş, vb.) sıradan olanı yeniden işleyip yabancılaştıran ve emin olunan her şeyi sorgulamaya çağıran parodik, alaycı bir müziktir’’.(1) Yaşadığı dönem, Batı müziğinde 1910’dan günümüze uzanan 1. ve 2. Paylaşım Savaşı’nın olduğu, atonalite (tondışı sesler) kullanılan, teknolojinin hayatımızda yer aldığı Çağdaş Dönem olsa da Weill’ın müzik anlayışında 1750-1800’lü yıllarda ortaya çıkan Klasik Dönemin etkileri görülür. Buna bağlı olarak Weill’ın kariyerinde etkili olmuş besteciler, Klasik Dönem bestecileri Mozart ve Mahler’dir. Mozart’ın ‘müzikal ekonomi’, ‘saydamlık’ ve ‘doğrudanlık’ kavramları ve Sihirli Flüt eseri Weill’ın müziğini de etkilemiştir. Kurt Weill, Nazi Partisi’nin iktidara geldiği 1933 senesinde Almanya’yı terk etmek zorunda kalır. Böylece Brecht’le olan 6 yıllık işbirliği de sona ermiş olur. ABD’ye yerleşir ve Broadway müzikallerinin aranan bestecisi haline gelir. 1950’de hayatını kaybeden Weill’ın müzik dünyasında bıraktığı etki, Brecht’le geliştirdikleri yeni bir sahne müziği anlayışı olmuştur. Hayatı boyunca toplumundan kopuk olmayan işlevsel bir sanatı savunan Kurt Weill’ın müzikleri hâlâ dipdiri ve hâlâ bizleri emin olduğumuz her şeyi yeniden sorgulamaya davet ediyor... Günümüze gelecek olursak, Kıbrıs’ta da sergilenen Genco Erkal yorumu ile dinlenecek ‘Bertolt Brecht’ eserlerinin yerini ne tutar bilmiyorum. Söner görkemli ışıklar, başlar şiir, birleşir Weill’ın müziği ve Brecht seslenir; Ben Bertolt Brecht Kara ormanlardan taşımış şehre anam beni Çekip gidene dek ben bu Dünyadan Çıkmayacak ormanların soğuğu içimden...   (1 )http://haber.sol.org.tr/serbest-kursu/ben-kurt-weill-haberi-55136 https://www.youtube.com/watch?v=C2ODfuMMyss- Sihirli Flüt Operası  

Brecht’in Savaş Karşıtlığı ve Frank’ın Ölümü- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

BrechtveOglu

  Bertolt Brecht'i incelemeye aldığımız  Argasdi'nin 53. sayısında, Brecht'in en çok bilinen yönü savaş karşıtlığıyla belki de hiç bilinmeyen yönü  baba olmasının kesişme noktalarını bulacağınız bir makaleyle karşınızdayız. Tahsin Oygar tarafından kaleme alınan ve şiirlerle bezenen bu etkileyici yazıyı mutlaka okumalısınız. Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi'nden, Khora Kitabevlerinden ve tüm gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. BrechtveOgluFrank, Frank’ın ölümünden dokuz ay sonra doğdu. I. Paylaşım Savaşı (Dünya Savaşı) tüm dehşeti ile sürerken Bertolt Brecht Peutinger Lisesi’nde öğrenci idi. Lise yıllarında tanımıştı Frank Wedekind’ı. Wedekind hukuk fakültesi bitirmiş, hukuk yerine şiire, tiyatroya yönelmiş bir yazardı. Bu yazarın savaş karşıtı şiirlerinin yanı sıra burjuva ahlakının saçmalıklarını, küçük burjuvaların yozlaşmalarını, insanın cinselliğinin dürtüselliğine olan bağlılığını konu alan oyunları da vardı. Tiyatro anlayışı ise dışavurumcu ve natüralistti. O dönemlerde Brecht, sıkı bir Wedekind hayranı ve takipçisi olmuştu. Savaş yıllarında dönemin Alman politikacıları Wedekind’in bazı oyunlarını savaşın bitimine kadar yasaklamıştı. 1914’te I. Paylaşım Savaşı’nın başlaması yaklaştıkça, ülkede savaş çığırtkanlığı, kulakları sağır, gözleri kör edecek kadar şiddetlenmişti. Brecht 16 yaşında idi. Peutinger Lisesi, savaş çığlıklarının haklılığını ve gençlerin fikirsel olarak savaşa hazırlanmasını önüne koymuştu ki savaşı güzellemesi için öğrencilerine kompozisyonlar yazdırmaya başlamıştı bile. Genç Brecht, Horatius’un "Anavatan için ölmek hoş ve onurludur" sözünü alıp etkileyici bir kompozisyon yazdı. Kısaca Horatius, MÖ. 65 – 8 yılları arasında yaşamış Romalı bir asker ve şairdi. Horatius’un bu sözü söyledikten sonra katıldığı bir savaşta yenilginin hemen ardından kalkanını dahi bırakıp kaçtığı söylenir. Brecht de kompozisyonunda “Anavatan için ölmek hoş ve onurludur lafı Horatius’un da sonradan anladığı gibi (!) zenginleri daha zengin yapmak isteyenlerin veya boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganıdır” diyerek belki de savaş karşıtı ilk eserini yazmıştır. I. Paylaşım Savaşı’nın bitmesine kısa bir süre kala Mart 1918’de Frank Wedekind ölür. Cenaze törenine katılan Brecht, Wedekind’ın oyunlarını yasaklayan politikacıları orada görünce oldukça içerler ve şöyle der: "Cesedin etrafında dönen leş yiyici akbabalar gibi silindir seklindeki şapkaların içinde kafaları karışık durdular" ve bu olaydan dokuz ay sonra dünyaya gelen oğlunun adını Frank koyar.   Brecht’in genç yaşlarda etkileşim ve hayranlıklarla oluşan savaş karşıtlığı, giderek hem teorik olarak Marksizm’den hem de pratikte iki Paylaşım Savaşı’na tanıklık eden hayatı dolayısıyla oldukça gelişti ve müthiş eserlere dönüştü. Sanatçının savaş karşıtı eserlerinin bu denli basit, anlaşılır ve de etkileyici olmasının sebebi sanırım bu donanımıdır. Genel olarak eserlerinde savaşın yere göğe sığdırılamayan, ulvi ve kutsal söylemlerle süslenmiş yanının saçmalığını kanıtlayıp egemenlerin ipliğini pazara çıkarmaktadır. Örnek verecek olursak: … / Güzel bir günde emri geldi. / Hazır etti çantasını, güneye doğru koyuldu yola. / Bir fatihti kardeşim. / Yerimiz yoktu yaşamaya. / Topraklar ele geçirmekti öteden beri hayalimiz. / Kardeşimin fethettiği yer şimdi Guadarama dağlarında. / Boyu tam bir seksen, derinliği bir elli. İşte böylece, sıradan bir insanın, yaşam derdi yerine hiçbir zaman aklına bile gelmeyecek, hiç bilmediği bir coğrafyayı fetih hayalleri kuramayacağını çarpıcı bir şekilde tersten gösterdi Brecht. Fetih için emir alan bir fatih! Ve fethettiği şey sadece mezarı… Bunun dışında Brecht, insanın yaşama sevinci ve arzusunu körüklerken, ölüm korkusunu da ortaya çıkarmaktan, hissettirmekten geri durmadı. "Savaş istiyoruz!" / En önce vuruldu / bunu yazan. O dönemin egemenleri için kazanılan zaferlerle de elinden geldiğince dalga geçip, bu haksız savaşların kazananının halklar olmadığını ortaya koydu.  Akşam savaş alanına çöktüğünde / Düşmanlar yenilmişti / Telgraf tellerinin tınıları / Haberi uzaklara taşıdı / Dünyanın bir ucunda için için yandı / Bir haykırış, gökkubbede parçalanarak / Bir çığlık, çılgın ağızlardan taşan / Ve esrik göğü aşan. / Bin dudak ilençle soldu / Bin yumruk, vahşi bir öfkeyle sıkıldı. / Dünyanın bir başka ucunda / Bir sevinç, gökkubbede parçalanarak / Büyük bir sevinç, bir eğlence, bir çılgınlık / Rahat bir soluklanma, gerinme / Bin dudak eski bir duayı söyledi / Bin el inançla birleşti. / Gecenin geç saatlerinde / Sayıyordu telgraf telleri / Savaş alanında kalan ölüleri / O zaman dost ve düşman sessizleşti. / Yalnız analar ağladı / Her iki yanda.    Brecht’in savaş karşıtlığı bugünün postmodernlerinin modası salt pasifizm veya her türlü şiddette karşı olmak temelinde değil Marksist temelde sınıf bakış açısı ile yoğrulmuştur. Bunun en güzel örneklerinden biri olan  “Çağrı” şiirine bakar mısınız? … / Sizsiniz uluslar, kaderi dünyanın. / Bilin kuvvetinizi. / Bir tabiat kanunu değildir savaş, / barışsa bir armağan gibi verilmez insana:/ Savaşa karşı barış için / katillerin önüne dikilmek gerek, / …  / indirin yumruğunuzu suratlarına! / Böylece mümkün olacak savaşı önlemek. / Onlar demir çeliği elinde tutan birkaç kişidir, / … / para hesap eder gibi hesaplıyorlar bizi…   Henüz 16 yaşında savaş karşıtı bir duruş geliştirmeye başlayan Bertolt Brecth, hayran olduğu Frank Wedekind’in ismini koyduğu oğlu Frank Banholzer’i II. Paylaşım Savaşı’nda bir bombardımanda  kaybetmiştir. Oğlunun öldürüldüğü zaman sürgünde olan Brecht, bu şiiri belki de hiçkimse yakınını böyle kaybetmesin diye yazmıştır.   HİTLER SAVAŞININ TARİHİNİ TAŞIYAN BİR MEZAR TAŞI   Hoş gördün baba, askere gitmemi, anne, beni saklamadın, kötü öğütler verdin bana, ağabey, ablacığım, uyarmadın beni!         Kaynakça:   https://tr.wikipedia.org/wiki/Horatius   https://www.geni.com/people/Frank-Banholzer/6000000022206050498   http://www.imagi-nation.com/moonstruck/clsc16.htm   https://www.antoloji.com/bertolt-brecht/hayati/   http://kezialogblog.blogspot.com/2013/11/bertolt-brecht-timeline.html   https://www.siir.gen.tr   http://www.filozof.net/Turkce/edebi-sahsiyetler-kisilikler-biyografileri/17520-frank-wedekind-kimdir-hayati-eserleri-hakkinda-bilgi.html  

“Ben Bir Oyun Yazarıyım” Bertolt Brecht- Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

brecht2

Argasdi'nin 53. sayısında, Brecht'in bizlere miras bıraktığı eserlerinden yola çıkarak mücadelemizde sanatın bize nasıl yol gösterici olabileceğini anlatan makalemizi Sezgin Keskin'in kaleminden sizlere aktarıyoruz. Argasdi en yakın gazete bayinizde... “Kentlere huzursuzluk döneminde indim,brecht2 Açlık kol gezerken. İnsanlar arasına çalkantı sırasında karıştım Ve onlarla birlikte öfkelendim. Böyle geçti yeryüzünde Bana verilen ömrüm” Brecht hayatı boyunca içinde yaşadığı çarpık, adaletsiz ve bozuk düzeni sorgulamış, sistemin ve toplumun eleştirisini yapmaktan hiç çekinmemiştir. Dünya görüşü zamanla değişime uğrayan biri  olarak, yeri geldiğinde kendi iç dünyasını yeri geldiğinde de  politik düşüncesini tiyatro oyunlarında, şiirlerinde, hikayelerinde yani tüm eserlerinde yansıtmıştır. Bertolt Brecht gençlik yıllarında daha çok, insanın çaresizliğinden bahseder. Karamsar bir tutumdadır.Dünya görüşü, bilimsel bir temelde değil duygusal bir temeldedir.İnsanı yaşadığı düzen içerisinde bir değişim yaratmaya çalışmayan edilgen bir varlık olarak eserlerinde gösterir. Burada gösterdiği aslında Brecht’in gençlik yıllarında ülkesi Almanya’nın politik ve toplumsal durumununun insanlarda yarattığı nihilist düşüncedir. 1800’lerin sonunda kapitalizm Almanya’da yerleşmeye başlamıştır. Kapitalist düzenin yarattığı sanayileşme, işsizlik, kentte yaşayan nüfusun artışı, işçi kesiminin uzun saatlerce çalıştırılması, sömürülmesi, emekçi halkın politik düzeyde güçlenmesine yol açmıştır. Güçlenmeye başlayan işçi sınıfını bastırmak için burjuvazi ve ülke yöneticileri bir araya gelmiş ve halkla sosyalistlerin arasını açmıştır. Halkın üstünde büyük bir baskı oluşturulmuştur. Ardından emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda başlattığı 1. Paylaşım Savaşı’nı kaybeden Almanya’da ekonomik çöküş ve bir kaos ortamı yaşanmıştır. Bu durum yeteri kadar sınıfsal ve tarihsel bilinci olmayan halkta umutsuzluğa ve çaresizliğe yol açmıştır ve halkıyla aynı duygularda olan Brecht de o dönemin birçok sanatçısı gibi eserlerinde bu umutsuzluğu ve nihilizmi yansıtmıştır. Savaş sonrası yıllarında daha henüz Marksist görüşe sahip olmayan Brecht sosyalist devrim yolunda Spartekist Birliği’ni kuran Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un ölümünün ardından “Gece Çalan Davullar” adında bir oyun yazar. Oyunun baş karakteri, Berlin proleteryasının gerçekleştirdiği isyana katılmak yerine sevgilisinin yanında kalmayı tercih eder. Oyun halk tarafından tepki görür fakat burjuvazinin dikkatini çeker ve bir edebiyat ödülü olan Kleist ödülünü alır. Burjuva bir ailenin içinde büyüyen Brecht lise yıllarında kendi sınıfına baş kaldırmaya başlamıştır. Yıllar sonra yazdığı bu oyunla ise baş kaldırdığı burjuva sınıfının olumlu tepkisini alır. Henüz fikirsel olarak dünya görüşünün oturmayışı yazdığı eserlerindeki içgüdü ve duygusal temele odaklanışı, karşıt olduğu sınıfın hoşuna gidecek bir oyun yazmış gibi durmasının yanında bu oyunda Brecht, devrim uğruna mücadele vermektense içgüdüleriyle hareket eden, dünyaya karşı kayıtsız ve ilgisiz bireyi eleştirir. Bir insanın kişiliğinin ve fikrinin içinde bulunduğu toplumla etkileşim içerisinde değişime uğrayabileceğini Bertolt Brech’te görürüz. İçinde bulunduğu karamsar ve anarşist tutumu gençlik yıllarındaki ülkesinin yansımasıdır.1930’lu yıllara geldiğimizde ise Brecht bu anarşist ve içgüdüsel dünya görüşünden bilimsel, eleştirel ve disiplinli bir politik fikriyata bağlanarak kurtulur. Bu dönemde faşizme karşı sanatıyla mücadele eden ve işçi sınıfını tiyatroyla politik bağlamda birleştirmenin ilk adımlarını atan politik tiyatronun kurucusu Piscator’dan da etkilenen Brecht maddeci dünya görüşünü benimser ve Marksist bir sanatçı olma yoluna girer. Marksizimle buluşan Brecht epik tiyatroyu kurar ve oyunlarını toplumsal eleştiriyle yazmaya başlar. Kapitalizmin bozulmuş düzenini, insanı başkalarını ezerek, döverek, aldatarak yaşayabileceği bir  duruma getirdiğini eserlerinde anlatır. Eserlerinde işçilere, üretenlere, ezilenlere yer vermeye başlar. Gençlik yıllarındaki karamsarlığının yerini Marksizimle beraber umut, salt sistem eleştirisinin yerini de yeni bir düzenin inancı ve savunuculuğu almıştır. Almanya’da yeşerip güçlenmeye başlayan Nazi güçlerinin kara listesine giren Brecht ülkesinden ayrılır. Sürgün yıllarında farklı ülkelere giden Brecht’in bu yıllarda yazdığı oyunlarında diyalektiği görürüz. Akıl ve duygu çatışmasını eserlerinde yansıtır. Duygunun insanın iyi yanı olduğunu fakat onu yıkıma götürdüğünü, aklın ise insanın bu bozuk düzende düzene ayak uydurarak hayatta kalmasını sağlayacağını söyler. “Yazar, doğru bir düzenin gelmesiyle bu akıl-duygu çatışmasının yok edileceğine ve her ikisinin (akıl-duygu) dengeli bir biçimde birbirini destekleyeceğine inanır.”(1) Komünist bir sanatçı olan Brecht hayatının hiçbir evresinde, ne kendi ülkesinde ne de sürgünde olduğu yıllarda komünist bir partiye üye olmamıştır. Hatta Amerika’da yaşadığı yıllarda Komünist Partiye üye olmakla suçlanmıştır. Brecht bu suçlamayı reddetmiş,  hiçbir komünist partinin üyesini olmadığını söylemiştir. Brecht’in hiçbir partiye üye olmayışının kesin bir nedenini bilmiyorsak da tahmin yürütebiliriz. Bir siyasi partiye üye olmanın sanat hayatında partinin istekleri ve belirledikleri doğrultusunda sanatını yapmak zorunda kalacağını ve de yaratıcılığının kısıtlanacağını düşünmüş olabilir. Böyle bir sebep olası olsa da bir yandan da Brecht için tutarsız bir durum yaratır. Çünkü Brecht sürgünden önceki yıllarında yani Marksizmi benimsediği ilk yıllarda Marksizmin yaratıcı yanından ve eleştirel yönünden etkilendiğini dile getirmiştir. Komünist bir partiye üye olması sanatını ve yaratıcılığını kısıtlamayabilir aksine genişletebilir ve geliştirebilirdi de. Brecht’in bize miras bıraktığı eserlerinde yaşamı boyunca faşizme, kapitalizme karşı verdiği mücadelesini ve direnişini görebilir, toplumsal gerçekçiliğini, açık sözlülüğünü, toplumcu bir devrime inanışını, yaratıcılığını ve sanatsal dehasını örnek alabilir, bugün halen kapitalist düzene karşı verdiğimiz mücadelede sanatın bize nasıl ışık olabileceğini öğrenebiliriz.   Kaynaklar (1) https://www.aydinlik.com.tr/kose-yazilari/ozdemir-nutku/2016-aralik/brecht-in-kisiligi-uzerine     https://dunyalilar.org/bir-yasam-ustasi-bertolt-brecht.html/      

Üç Kuruşluk Opera- AZİZ GÜVEN

By Şifa Alçıcıoğlu

14317636-0050451

Baraka Kültür Merkezi'nin 3 ayda bir yayınlanan Kültür-Sanat ve Politika dergisi Argasdi'de bu sayı dosya konusu Bertolt Brecht... Bu büyük ustayı ve adeta bir devrim yaratan 3 kuruşluk operasını okumaya ne dersiniz? Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi'nden, Khora Kitapevlerinden ve tüm gazete bayiilerden ulaşabilirsiniz. 14317636-005045116. yüzyılda, ana yurdu olan İtalya’da ve Rönesans’ın başlıca merkezlerinden biri olan Floransa’da bazı müzisyen ve şairlerin bir araya gelerek eski Yunan oyunlarına benzer eserler yazmak istemelerinden doğan opera sanatının tarihsel gelişim sürecine baktığımız zaman, temalarını genellikle tarih, efsaneler ve mitolojinin oluşturduğunu, bu temaların ise çoğunlukla kahraman figürleri ve kahramanlık hikayeleri ile işlendiğini görürüz. Sonralarında kapitalizmin ve burjuvazinin gelişmesi ile birlikte “gözde” haline gelecek olan opera sanatı, yeni açılacak binaları ve burjuvazi için yazılacak aryaları ile para karşılığı izlenebilecek olan, halktan kopuk ve sadece egemenlerin fikirlerini yansıtacak şekilde sahnelenen bir şekil alacaktır. Kısa zamanda 17. yüzyılda İtalyan operasının merkezi olmaya başlayan Napoli’den Avrupa’ya yayılacak olan bu sanat, 19. yüzyıla gelindiğinde ise en büyük gelişmeyi gösterecektir. Operayı Altüst Eden Opera Bayanlar, baylar! Karşınızda artık yok olmaya yüz tutmuş bir zümrenin, yok olup gidecek bir örneğini görüyorsunuz. Biz küçük burjuva zanaatkarlar, elinde masum bir maymuncukla küçük esnafın nikel kasalarına yeltenen bizler, bankaların desteklediği büyük yatırımcılar tarafından yutulmaktayız. Bir maymuncuk, hisse senetlerinin yanında nedir ki? Bir banka soymak, bir banka açmanın yanında ne ki? Adam öldürmek, adamı memuriyete mahkum etmenin yanında ne ki?” İşte, John Gay ve Christoph Pebusch’un 18. yüzyılda İngiliz Balad operası olan “Dilenciler Operası”ndan uyarlanan Bertolt Brecht’in “Üç Kuruşluk Operası”nın tarihe geçen en ünlü repliği… 20. yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni olan ve epik tiyatronun da kurucularından sayılan Bertolt Brecht’in sayısız eseri arasında bugüne değin önemini hiç kaybetmeyenlerinden: “Üç Kuruşluk Opera”… Orijinal adı “Die Dreigroschenoper” olan ve Kurt Weill tarafından müziklerinin bestelendiği bu müzikal tiyatro oyunu, aynı zamanda epik tiyatro türünün de ilk örneklerinden. İlk kez 31 Ağustos 1928 tarihinde Berlin’deki Theater am Schiffbauerdamm’da sahnelenen “Üç Kuruşluk Opera”, ideolojik anlamdaki yeni tarzı ve sözü ile genel olarak operanın doğduğu ve tarihsel süreç içerisinde geçirmiş olduğu evrelerine ait örneklerine kıyasla büyük farklılık ve önem arz etmektedir. Bertolt Brecht’in sanata ve özellikle de tiyatroya bakışı, onun dünyaya dair sahip olduğu fikirlerinden bağımsız olmamakla birlikte, bugün komünist ve savaş karşıtı bir figür olarak da anılmakta olan Brecht’in erken dönem eserlerinden itibaren dünyaya dair görüşleri zaman içerisinde değişime uğramıştır. Gençlik yıllarında kendi iç dünyasına kapanmışlık, karamsarlık, çaresizlik ve nihilizm ile karakterize olan ve insanı edilgen bir varlık olarak yansıttığı eserleri, maddi temelini şüphesiz ki yaşadığı yerde kapitalizmin her alanda yarattığı kaos ortamından almış; 1. Paylaşım Savaşı’nın ardından şiddetini artıran karamsarlığın ve umutsuzluğun rüzgarı ise adeta kara bulutları dönemin sanatçılarının ve eserlerinin üzerine getirmiştir. Daha sonraları politik tiyatronun kurucusu olan Piscator’dan etkilenerek iç dünyasının karanlığından kendini aydınlığa çıkaracak olan materyalist dünya görüşü ile tanışan Brecht, artık eserlerinde Marksizmin sözünü söyleyecek, kapitalist dünyaya Marksist bir eleştiri getireceği “Üç Kuruşluk Opera”sı ile de geleneksel anlamdaki opera sanatını alt üst edecektir. Tarihin, efsanelerin, mitolojinin ve kahramanlık temalarının aksine rüşvetin, yolsuzluğun hüküm sürdüğü, çağdışı bir Viktorya dönemi Londra’sında, ahlaki açıdan çökmüş, suçlu bir anti-kahramana odaklanan “Üç Kuruşluk Opera”, Pebusch’un “Dilenciler Operası”ndan uyarlanarak dilenciler operasını değil tam da dilenciler için operayı ifade etmektedir. İlk kez Berlin’de sahnelenişinin ardından oyuna birçok farklı tonda tepki gösterilmiştir. Harika olduğunu ifade edenler olduğu gibi muhafazakar ve milliyetçi çevreler tarafından ise başarısız bulunmuştur. Biçimsel olarak genelin dışında olan farklılığı ile doğrudan göze çarpan oyun için belki de söylenebilecek en önemli şey, oyunun sadece bir grup uzman, elit azınlığın anlayabileceği tonda olmayan, “herkes için tiyatro” mantığında bir tarz ile seyircisiyle arasındaki tüm engelleri ortadan kaldırmasıdır. Yeni bir tarz olarak çok büyük tartışmaların konusunu oluşturan Brecht’in epik tiyatro anlayışı, geleneksel opera anlayışının giderek karşılık bulamamasını ve ileride yok olmasını sağlayacak devrimci bir açılım yaratmıştır. Sözünü ezilenlerden yana söyleyen, halk için halkla birlikte yapılan tüm üretim biçimlerinde olduğu gibi sanat alanındaki bu anlayışın devrimci potansiyeli de hayalini kurduğumuz başka bir dünyanın yaratılması mücadelesinde çok önemli bir yere sahiptir. Brecht’in denemekten ve eleştirmekten çekinmeyen devrimci sanatı bugünün devrimcilerine ve sanatçılarına ilham ve cesaret verecek niteliktedir.   Kaynaklar: 1-https:// www.eksisozluk.com 2-https:// www.wikipedia.org 3-https:// www.aydinlik.com.tr  

Özgür Gazeteciliğin Timsali: Metin Göktepe – Hasan Tezbaşar

By Şifa Alçıcıoğlu

metin göktepe

9 Ocak 1996: Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe katledildi. metin göktepe90'lı yıllar… Türkiye'nin karanlık yılları. Faili meçhul cinayetlerin, suikastların ve köylerin yakılmasının hat safhada yaşandığı, devlet-mafya- siyaset üçgeninin etkili olduğu günler… 1950'li yıllarda ABD destekli kurulan Özel Harp Dairesi, kontrgerilla faaliyet yürüten bir yapıydı. NATO-CIA bağlantılı olan bu yapı, Türkiye'nin 50 yılında yaşanacak olan cinayetlerin, katliamların arkasında olan ve zaman içinde çeteleşen, devlet içinde devlet olan örgüttür. 90'lı yıllarda gerçekleşen, Doğu-Güneydoğu bölgesindeki köy yakılmaları, çok sayıda kişinin kaçırılıp kaybedildiği ve katledildiği faili meçhul cinayetlerin, suikastların arkasında devlet destekli Özel Harp Dairesi kadroları vardı. Uğur Mumcu, Musa Anter ve Kıbrıs'ta da Kutlu Adalı'nın katledilmesi o yıllarda gerçekleşen olaylardan sadece birkaçı... Metin Göktepe'nin de sayısız meslektaşı gibi katledilmesi böyle bir dönemde oldu. Üniversitede öğrenci/gençlik mücadelesinin aktif bir üyesi olan Metin Göktepe, gazeteciliğe 1992 yılında “Haberde ve Yorumda Gerçek” adlı dergide başlar. 7 Haziran 1995'te kurulan Evrensel gazetesinin başından itibaren içerisinde yer alır. "Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe, Ümraniye Cezaevi'ne düzenlenen operasyonda yaşamını yitiren iki tutuklunun cenaze törenini izlemek için gittiği Alibeyköy'de, gazeteciliğinin kısıtlanmasına karşı çıktığı ve "çok konuştuğu" gerekçesiyle 8 Ocak 1996 günü gözaltına alındı ve bini aşkın kişiyle birlikte Eyüp Kapalı Spor Salonu'na getirildi. Burada tribünde ve götürüldüğü tuvaletlerde kalas ve keskin cisimlerle dövülerek öldürüldü. Cesedi, Spor Salonu'nun karşısındaki parka bırakıldı."(1) Devlet yetkilileri ilk önce cinayeti gizlemeye çalıştı. Dönemin İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan, "duvardan düştü" dedi (Bahsedilen duvar sadece 1 metreydi). Başbakan Tansu Çiller ve dönemin İstanbul Emniyet Müdürü ise Metin'in gözaltına alınmadığını iddia etmişti. Davanın "güvenlik" sebebiyle ilden ile dolaştırılması ilgiyi azaltmak yerine, her duruşma davayı takip edenlerin sayısını katlanarak artırmıştı. 16 Ocak 1996’da İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı, raporunu açıkladı. Raporda, “Metin Göktepe gözaltına alınmış, gözaltında polis tarafından öldürülmüştür” denildi. 22 Ocak'ta ise cinayetin siyasi sorumlusu olarak kabul edilen Başbakan Tansu Çiller, Göktepe’nin duvardan düşmediğini, gözaltına alındığını açıkladı. 3 gün sonra da, Metin’in duvardan düşerek öldüğünü iddia eden İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan, gözaltında işkence ile öldürüldüğünü kabul etti. "Göktepe Davası, 28 Eylül 2000'de beş polis memuruna "kastı aşan insan öldürmek" ve "faili belli olmayacak şekilde insan öldürmek" suçlarından verilen yedişer yıl altışar ay hapis cezasının onanmasıyla bitti. Bir polis memuru ise Yargıtay'ın kararı bozmasından sonra yirmi ay hapis ve beş ay kamu hizmetlerden uzaklaştırma cezası aldı. Mahkum polislerin cezalarını tamamlamalarına 19 Aralık 2000'de yürürlüğe giren Şartlı Tahliye ve Ceza Erteleme Yasası engel oldu." (2) Sonuç olarak; katilleri tam olarak cezalarını çekmese de, cinayetin esas sorumlularının cezasız kalmasına rağmen, Metin Göktepe gözaltında öldürülen gazeteciler arasında katilleri için mahkumiyet kararı verilmiş ilk gazeteci olarak tarihe geçmiştir. Bu cinayetin gün yüzüne çıkarılması, iktidarın çirkin yalanlarına karşı halkın örgütlü gücünün gerçeğin peşini bırakmamasından kaynaklanmıştır. Kutlu Adalı cinayetinin meşhur failleri ise halen yargılanabilmiş değildir. Metin Göktepe, iktidarın yalanlarını tekrarlamaktansa, halkın haber alma hakkı adına mücadele eden, sorgulayan, gizlenmeye çalışılan gerçeklerin gün yüzüne çıkarılmaları için dövüşen gazeteciliğin timsali olarak yaşamaya devam edecektir.   (1)http://bianet.org/biamag/diger/142484-tum-metin-goktepe-leri-yasatmak (2)https://bianet.org/biamag/diger/142483-metin-goktepe-cinayeti

Nenemin Deyişiynan İmza Günü Etkinliği Gerçekleştirildi

By Şifa Alçıcıoğlu

48356363_2280619991957829_179535233610153984_n

Argasdi Yayınları’ndan çıkan “Nenemin Deyişiynan (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar)” isimli kitabın yazarı Şifa Alçıcıoğlu, Gloria Jean's Coffees Küçük Kaymaklı’nın davetiyle 13 Aralık Perşembe günü okurlarla bir imza günü gerçekleştirdi.48356363_2280619991957829_179535233610153984_n Imza gününe, kitabın hazırlık aşamasında derin araştırmaları ve fotoğraf arşiviyle katkıda bulunan Mehmet Altuner de katıldı. “Hamidmandrez” ve Goca Hamit’in torunları da etkinliğe katılarak; Kıbrıs, kültür, geçmiş ve gelecek hakkında da sohbet etme fırsatı buldular. Okurlarla yazarı buluşturarak, içten ve samimi bir ortam yaratan  Gloria Jean's Coffees Küçük Kaymaklı’nın direktörü Nermin Sucuoğlu da böylesi kültür tüten etkinlikler düzenlemekten ne kadar memnun olduğunu dile getirdi. Baraka Kültür Merkezi’nin kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’de 2012 yılından bu yana yayımlanan kültüre dair yazılardan oluşan kitap, unutulan çocuk oyunlarından masallara, unutulan  sözcüklerden kaybolan mesleklere kültürümüzü hatırlatması ve yaşatması dileğiyle tüm kitabevlerinde 20 TL’den satışa sunuldu.48360681_589671334819943_2560036220516171776_n48356525_301469127242115_1193297757717135360_n48421910_780690035611787_2427615545487523840_n48059171_598159623955098_321440343184637952_n
❌