One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2

Argasdi'nin pandemi özel sayısından; kadına karşı şiddet vakalarını ele aldığımız  "Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak" isimli makalemizi paylaşıyoruz sizlerle... PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2Yazılışı çok güzel olan ve birçok kişinin yeni başlangıçlar için önüne hedef koyduğu 2020 yılının ülkemiz için çok güzel başladığı söylenemez. Dünyayı sarsan korona virüsünün bir anda ülkemize gelmesi ve ne büyük talihsizlik ki çok kısa bir süre önce de Lefkoşa Devlet Hastanesi'nin yangın sebebi ile büyük hasar görmüş olması, Kıbrıs gibi küçük bir ülke için felaket olarak tanımlanabilir. Hele ki o ülke yönetimi de başlı başına bir felaketse! Ne var ki kendilerini evlerine kapatan bilinçli insanlarla, "bize bir şey olmaz"cı kesim arasında uzun süren karmaşık durum süreci zorlaştırsa da, sağlık emekçlerimizin bilgilendirmeleri ve özverili çalışmaları sayesinde ve devletin aslında ilk günden yapılması gereken kısmi sokağa çıkma yasağını işleve koyması ile pandeminin ülkemizdeki yayılma hızı düştü. Tabii kendine işleyen emekçinin hiçe sayıldığı ya da işyeri kapanınca maaş alamayacak emekçiye de üç kuruş sadaka verileceği, hatta onun da öyle kriterlere dayandırılacağı ki neredeyse kimsenin o yardımı alamayacağı kadar saçma kararlar alınmış olması da başka bir yazının konusu... Kimse işe gitmiyor, ne güzel değil mi? Ve işte o evlere kapanma ile birlikte, ülkemizin çok uzun yıllardır yaşadığı ama aynen bu günlerde olduğu gibi hep başka gündemlerin gölgesinde kalan ve hiçbir yetkilinin de öncelik vermediği başka bir acı gerçek katlanarak devam ediyor. Ev içi şiddet! Birçok eş, genç ve çocuk, özellikle de kadınlar pandemiden korunmak için sığındıkları evlerinde başka bir hastalıklı zihniyetin odağı olmak durumunda kalıyor. Dünyanın dört bir yanında yapılan araştırmalar ve korunmaya başvuranların hesaplanması ile yapılan istatistikler, bu süreçlerde yaşanan kadına yönelik ev içi şiddet vakalarının en az %30 civarlarında arttığını gösteriyor. Peki neden? Salgın sebepli ev izolasyonu nedeni ile normalde birlikte çok az vakit geçirebilen aile bireyleri 24 saatin neredeyse her saniyesini birlikte geçirmeye başladı. Hal böyle olunca da günlük yaşam koşuşturmacasından farkına bile varamadığımız özelliklerimizi karşılıklı olarak yeniden keşfetmeye başladık. Bunun yanı sıra ne yazık ki işlerimize gitmememizin sebebi tatil olmadığından ve eve giren gelirin azalmasıyla sürekli evde geçen vakitte özellikle de mutfak giderlerinin de artmasıyla dengesiz bir maddi durum ile karşı karşıya kaldık. Kimimiz borçlarını nasıl ödeyeceğinin derdine düştü, kimimiz çocuğun okulu ne olacak diye endişelenmekte. Günlük yaşamlarımız aile fertlerini gündüz bir araya getirebilecek koşullarda olmadığı için ilk günler birlikteliğin keyfini çıkarırken haftalar içerisinde bocalamalar yaşamaya başlayan aileler oldu. Sürekli birlikte olmanın belirli bir karşılıklı anlayış ve hoşgörü gerektirdiği göz önünde bulundurulduğunda, sürekli evde olup artık sıkılmalar baş gösterince, üstüne bir de zaten salgına yakalanır mıyım korkusu ve maddi geçimimiz ne olacak sıkıntısı da eklenince sinirler yıprandı, gerilimler ve tartışmalar başladı. Ve bu gerilimden en büyük zararı da kadınlar görüyor. Kendini üstün gören erkek egemen zihniyetli kişiler, çalışamadığı şu günlerde gücünü kaybettiği hissiyatı ile kendini güçlü hissetmenin yolunu kadına şiddet uygulamakta buldu. Çünkü şiddetin kökeninde, baskıcı ataerkil yapının yanı sıra, şiddet uygulayanın bir şekilde yoksun ve yoksul olması nedeniyle kendini yeniden güçlü hissetme, hayatının kontrolünü kaybettiğinde bir başka hayatı kontrol altına alma çabası vardır. Şu günlerde de insanlar devlet eli ile yoksullaştırılmakta ve yoksunlaştırılmaktadır. Ve maalesef şiddete uğrayan kadınların çoğu şu an ülke gündemi salgın ile meşgul olduğundan ve birçok hizmet de devlet tarafından durdurulmuş olduğundan nereye başvuracağını, ne yapabileceğini bilmez bir halde susup katlanarak artan şiddete maruz kalmaktadır. Ancak bundan önce olduğu gibi bu gün de yarın da susmamalıyız! Çünkü ev içi izolasyona mecbur oluşumuz şiddet görmeye mecbur olduğumuz veya buna sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Şiddeti yok etmek için verilen çabalar ara verilebilecek, ertelenebilecek ya da ikinci sıraya itilebilecek türden değildir. Salgın öncesi verilen mücadele bugünlerde de verilecek, şikayet etmekten geri kalınmayacak ve suçluların ceza alabilmesi için atılacak tüm adımlar atılacaktır. Çünkü şiddet bir suçtur ve diğer tüm suçlar gibi cezalandırılmalıdır. Sessiz kalmayarak şiddete direnenlerin korunması en kısa sürede sağlanmalıdır. Hiçbir kadın dört duvar arasında sıkışmış kalmamalıdır. Devlet tarafından verilen idari tatillerin adli yardım süreçlerini etkilemediği bilinmelidir. Şiddet gören kişiler Sosyal Hizmetler ihbar hattı 183 veya 155 polis şikayet hattını arayarak şikayette ve yardım talebinde bulunabilirler. Lefkoşa Belediyesi'nin kadın sığınma evine başvuruda bulunabilirler. İdari izin süresinde dahi adli yardım hizmetinden faydalanılıp mahkemeden koruma emri alabilirler. Bu günler elbet geçecek. Umuyoruz ki en az zararla geçecek. Ama şiddet yüzünde ölen bir kadın, gelecek güzel günleri göremeyecek. Her gün şiddet gördüğü ev bir daha şenlenmeyecek, ruhu asla eskisi gibi neşelenmeyecek. Buna sessiz kalabilir miyiz? Kadın Eğitimi Kolektifi dayanışmaya devam ediyor Kadın Eğitimi Kolektifi, bu sürecin başından beri "dayanışma yaşatır" diyerek bilgi paylaşımlarına ve şiddet gören kadınlarla dayanışmaya devam ediyor. Şiddet anında neler yapılması gerektiği, yardım alma ve polise şikayet yöntemleri, koruma emri başvurusu, sığınma evinden yararlanma koşulları gibi konularda bilgi edinmek için Kolektifi takip edebilir ve katkı koyabilirsiniz.

Kapitalizm Salgınına İnat Yaşasın Hayat, Yaşasın 1 Mayıs!

By Mehmet Adaman

9

Dünyayı ve ülkemizi saran Covid – 19 salgını bizlere, kapitalizmin vahşetini, bu düzenin kimlerin çıkarına işlediğini ve sınıf mücadelesinin gerekliliğini tekrar hatırlatırken, yaşanabilir bir dünya için daha fazla mücadele etmemiz gerçeğini de ortaya koymaktadır. Virüs herkese bulaşabilir, dolayısıyla zengin yoksul ayrımı yapmaz söylemi, kapitalizmin her krizinde ortaya atılan hepimiz aynı gemideyiz kandırmacasıyla eşdeğerdir. Hatta bu kandırmaca bu sefer direkt sağlığımızı ve canımızı tehdit etmektedir. Sağlık en temel hakkımızken ve devletin ücretsiz bir şekilde sağlaması gerekirken, neoliberal politikalarla özelleştirilen sağlık sistemimizin salgına karşı yetersizliğini görüyor ve yaşıyoruz. Virüsün adamızda görüldüğü ilk günden bugüne kadar yaklaşık bir buçuk ay kadar bir zaman geçmesine rağmen pandemi hastanesinin yapılmaması, özelleştirilen sağlık sistemimizin kaymağını yiyen özel hastanelerden birinin bile kamulaştırılıp pandemi hastanesine dönüştürülmemesi ve devlet hastanesinin pandemi hastanesi yapılması, canla başla çalışan sağlık emekçilerine yapılan bir ihanet ve halkın sağlığını hiçe saymaktır. Mevcut asgari ücretle dahi geçinemeyen özel sektör emekçisine, salgın döneminde reva görülen 1500 TL’lik sözde destek, ya açlıktan ya da hastalıktan ölmek seçimini sunmaktır. Kamu emekçilerinden kesintiler yapılırken bu ülkenin kaynaklarını, emekçilerini sömürerek zenginliklerini kat kat arttıran sermayedarlara dokunmamak, iktidarın kimlerin elinde olduğunu göstermektedir. Salgın henüz bitmemiş, aşı ve ilaç bulunmamış ve sağlık imkanları sosyal yaşama dönmek için yeterli hâle getirilmemişken elzem yerler dışındaki işyerlerini açmayı hedefleyen hükümetin tek derdi patronların cebini doldurmaktır. Vergi muafiyetlerinden, teşviklerinden faydalanarak, emekçinin hakkını gasp ederek, vergi ödemeyerek sermayelerini büyüten ultrazenginlerin servetlerinden vergi almak yerine, kamu dairelerini açarak bu dönem iş yapmayan esnaftan ve emekçiden vergiyle kaynak sağlamak, halkı soymak ve bu salgın günlerinde halkı daha fazla çaresiz hâle getirmektir. Bizlere her şeyin başı sağlık dedirten bugünlerde, sermayenin kazancının halkın sağlığından daha değerli kılındığı bu düzende sağlık da yaşamak da politiktir. Birçok işletmenin, fabrikanın kapandığı bu süreçte kapitalizmin ihtiyaçtan fazla üretim ve tüketim anlayışının doğayı nasıl katlettiğini bugün içimize çektiğimiz temiz havayla anlayabiliyoruz. Evlere kapandığımız bu sürecin üreten bir halkın üretmesine engel olmadığını, müziğinden tiyatrosuna, el işinden bahçe işine, sosyal medya eyleminden birbirimizle dayanışmaya kadar yaptıklarımızla deneyimliyoruz. Üretenlerin yönetenler olması gerektiğini bir daha öğreniyoruz. Salgın sebebiyle bu 1 Mayıs’ta sokakları dolduramasak da içimizdeki 1 Mayıs ruhu dinmek yerine daha fazla büyümektedir. İnsan sağlığını hiçe sayan, emeğimizi ve doğamızı sömüren, aynı gemideyiz yalanlarıyla sırtımızdan geçinenlere bugünden, tekrardan sokakları dolduracağımız günleri beklemeden, hesap sormaya, bugünlerin bedelini ödetmeye ve kavgamızı sürdürmeye devam edeceğiz. Kapitalizm Salgınına İnat Yaşasın Hayat! Yaşasın 1 Mayıs!  

Argasdi Özel sayı: Pandemi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandemi kapak son

Herkese merhaba…   Evde kaldığımız süre boyunca sizlerle; kültürle, sanatla, müzikle, filmle, şiirle, tiyatroyla, okumayla ve yazılarla bir araya gelerek hayatın durağanlığına inat, hayatı devam ettirmeye çalıştık. Her gün 2'den 22'ye yaptığımız paylaşımlarda bugün Argasdi günü. Argasdi hammaliye kurulu, okurlarına şöyle seslendi: pandemi kapak son"3 aylık periyotlar halinde yayımlanan dergimizin 58. sayısını yayına hazırlandığımız sıralarda patlak veren salgınla birlikte evlerimize kapanarak, dergi hazırlıklarını ertelemek zorunda kaldık; ama evde kal çağrılarını duymazdan gelemediğimiz gibi “Argasdi ne zaman çıkacak?” sorusuna da kayıtsız kalamazdık. O yüzden gündeme de uygun olarak internet üzerinden sizlere ulaşabilecek küçük bir sayı hazırladık. Karşınızda, pandemi özel sayısı… Tüm dünyayı etkileyen pandemiyle ilgili bizler de çeşitli konuları bir araya getirdik bu sayımızda; ülkemizde yaşanan süreci mercek altına aldık. Hükümetin; sağlık, eğitim, çalışma yaşamıyla ilgili yaptığı çalışmaları değerlendirdik. Evlere hapsolmakla birlikte kadına karşı şiddet vakalarının artmasını gündeme taşıdık. Geçmişte Kıbrıs’ta yaşanan salgınlar ve karantina uygulamalarını ele alırken, izole yaşamayı ve sosyal medyanın üzerimizdeki etkisini de tartışmaya açtık. Ekonominin hiç gündemden düşmediği bu süreçte, “kapitalizmin neoliberal dönemi bu krize cevap üretebilecek mi, yoksa yeni bir açılım yaratmak zorunda mı kalacak? Sosyalistlerin bu krizde talepleri, cevapları ne olmalı?” sorularıyla, aslında tüm insanlığın aynı gemide olup olmadığını tartıştık. Doğa üzerindeki tahakküm anlayışından kaynaklanan pandeminin bir sonucu olarak, insanların evlere kapanmasının, üretimin yavaşlamasının ekosistemde yarattığı iyileşme ve tüketim alışkanlıklarının değişimi hakkındaki makalemiz de bu sayıdaki yerini aldı." Dergimizi aşağıdaki linkten okuyabilir, paylaşabilir, görüş ve yorumlarınızı bizlere aktarabilirsiniz. https://online.flippingbook.com/view/788149/?fbclid=IwAR0IxuUCFvYOfPkKdj1QwzWdHXTPnXpF0MnxrN4syXr5I32MDx3bWygzxYQ    

Nükleer Santrallere Karşı Sesimizi Yükseltmezsek Koronanın Yarım Bıraktığını Akkuyu Tamamlar

By Nazen Şansal

NukleereHayir

 

NukleereHayir

Korona virüsü ile mücadele etmeye çalıştığımız bu zorlu dönemde, birçoğumuzun elinden gelen tek şey evde kalmak. Çalışmak zorunda olan ve sağlığını tehlikeye atan ya da çalışamadığı için maddi sorunlar yaşayan insanların sıkıntılarıyla ilgilenmek yerine, Türkiye hükümeti gururla Akkuyu Nükleer Güç Santrali ie ilgili açıklamalar yapıyor. Türkiye'de vaka sayısı 100.000 civarında, hayatını kaybedenler 2.000'den fazla, öte yandan 34 yıl önce yaşanan Çernobil faciası halen hayatlarımızı ve doğayı tehdit ediyor. Ukrayna'da , Çernobil nükleer santrali yakınlarında 4 Nisan'da çıkan orman yangını nedeniyle, başkent Kiev'in üstü yoğun bir duman tabakasıyla kaplandı ve kent dünyada hava kirliliğinin en kötü olduğu yerlerden biri haline geldi. Yangının radyasyon artışına neden olması ve bir felaketin daha yaşanması an meselesiiydi. Tüm bunlara rağmen Türkiye Cumhuriyeti Maliye Bakanı Berat Albayrak Twitter'dan şöyle bir mesaj paylaştı: “Büyük hayallerimiz, tamamlanacak hikâyelerimiz, milletimize sözlerimiz var. 70 yıllık stratejik nükleer hayalimiz gerçeğe dönüşüyor. Akkuyu NGS inşaatı atom çekirdeği üzerinde yükseliyor.” Açıklamalarına utanmadan korona ile çok iyi mücadele ettiklerini ve virüs bittiğinde, yeni dünya düzeninde en güçlülerden olmayı planladıklarını da ekledi. Ülkemizde “Nükleere Hayır Platformu”nda birleşen onlarca örgüt ve binlerce kişinin imzaları ve eylemleri ile nükleere karşı olduğumuzu defalarca vurgulamıştık. Şimdi sokağa çıkamasak da nükleer santrallere karşı olduğumuzu her fırsatta hatırlatıyoruz. Akkuyu'da; sadece 90km mesafemizde ve hatta deprem riski olan bir bölgede kurulacak bir nükleer santralin, adamızdaki tüm yaşamı ve gelecek nesilleri önemli ölçüde etkileyeceği aşikardır. Çevre mühendisleri rüzgâr akımlarına ve meteorolojik verilere dayanarak yaptıkları bilimsel araştırma sonucunda, olası bir kazanın ilk önce ve yoğunluklu olarak Kıbrıs’ı etkileyeceğini söylemektedir. Herhangi bir kaza olmasa bile Akdeniz’in su sıcaklığının nükleer santrale uygun olmadığı, denizdeki tüm ekosistemlerin olumsuz etkileneceği de bilinmektedir. Koronanın yarım bıraktığını Akkuyu tamamlamasın! Sen de 26 Nisan Pazar günü saat 4'te Kıbrıs Nükleere Hayır Platformu'nun sosyal medya eylemine destek ver. Bir kağıda "Kıbrıs nükleere hayır diyor" yaz, gerekçeni bir cümle ile ekle ve fotoğrafını #StopNuclear haştağıyla paylaş.  

Pandemiden Çernobil’e inkar, ihmal ve bir öngörü – Pınar Demircan

By YKP
Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sokaktaki yaşama es verdirip hayatı mekanların içine sıkıştırınca şehirdeki insanın doğadan kopuk oluşu da daha dramatik hale geldi. Özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için parklar, bahçeler, deniz kenarları da yasak. Üstelik bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan […]

Universal Basic Income is (not) the Solution

By Beyond Europe

Around the world, the sudden lockdown to limit the pandemic’s spread is leading to an abrupt economic slowdown. With cash handouts as the only way to avoid starvation and social unrest, the topic of Universal Basic Income is back on the table. Here is why it is (not) the solution.

by Jan Fürth

UBI as a bandaid or a permanent fix?

“In times of crisis, we are all socialists”, as social media memes liked to comment economic measures taken by governments facing the economic crisis caused by the pandemic. Italy, Canada, Germany and even the US are among those who have included cash handouts in their action plans, with many countries following suite. At the beginning of April, Spain made international headlines by announcing the introduction of a permanent Universal Basic Income (UBI), even if it’s not really universal. Finally, in his Easter message, Pope Francis came out in favour of the idea. What was a marginal idea only several weeks ago jumped to the forefront.

Without a question, various forms of (universal) basic income are necessary steps in this time of pandemic to allow people to stay in quarantine while preventing them from starving and losing their homes. Especially, as the quarantine is expected to be on and off, with waves of infection over the next months or years. However, UBI as a long-term instrument has several pitfalls that we must avoid if we don’t want it to become yet another aspect of neoliberalism. Indeed, there is a real risk that UBI could serve as an instrument to worsen the precarisation of labour and excessive consumerism if it is not accompanied by a radical redistribution of wealth and a reorganisation of economic relations.

Panem et circenses

While we should welcome the prospects of freeing people from the necessity to sell their labour or to be policed by social services in order to have a bare minimum to survive on, there are many ways in which UBI could be far from emancipatory. Indeed, we should be wary of a dystopian capitalist future in which the masses on a low UBI would be providing cheap and flexible labour for Uber, Wolt, Airbnb and all the other gig economy villains. With UBI ensuring the basic needs of workers, these corporations could have a powerful argument to scrap work contracts, the minimal wage and social security contributions.

In this sense, a low UBI could just be a perverse way to trap people in the Western consumerist lifestyle by giving them enough to feed corporations but not enough to discourage them from selling their labour to consume even more. As the foremost supporter of UBI in the USA and Democratic Party primaries’ candidate Andrew Yang writes on his website: UBI “actually fits seamlessly into capitalism. […] Markets need consumers to sell things to. UBI is capitalism with a floor that people cannot fall beneath.” While Yang does speak about social issues, this rhetoric betrays the fact that UBI could just be a little fix for the system without really challenging it. A modern version of Ancient Rome’s system of panem et circenses, bread and games for the masses.

Tax, seize, transform

Far from discarding UBI as a tool of neoliberal capitalism, we should see it as a two-edged sword that could be part of a series of immediate measures towards a major overhaul of socio-economic relations. Indeed, in the short-term, it can help society better absorb the shocks of the radical socio-economic changes necessary to avoid new social and environmental destruction, and in the long-term it can be part of a new economical system in which productivism and profit are not central tenets anymore. Accompanied by a radical redistribution of wealth and a reorganisation of economic relations, UBI can be a source of great personal and social emancipation.

If UBI does not go hand in hand with a radical redistribution of wealth, it risks being implemented to the detriment of other key sectors of social intervention such as infrastructures, housing, education, public transport and healthcare. Thus, it can only be introduced if it radically questions wealth redistribution. As a way to immediately fund it, addressing tax justice is crucial. According to the EU Parliament, up to a trillion euro is lost every year to tax avoidance and tax evasion! Yet, no action is taken as EU countries are pitted against each other, with some of them like Ireland having become financially dependent on its role as a tax haven.

While UBI can be financed by taxing the richest individuals and big corporations, we cannot stop short of greater changes and we must challenge the very structure of this system. Thus, UBI should be seen as a tool for radical reforms and a shift in the public and political discourse about labour, wealth, living conditions and the social structure, rather then the end goal, in efforts to stop the madness of the current system built on greed and destruction. With the current crisis, states have a historical chance to challenge the rule of capital and lay the bases for a social and environmental economy. Indeed, now and in the upcoming months, corporations on their knees can be cheaply bought off by the state, or simply nationalised, and transferred to the workers themselves. With UBI, the shocks of mass unemployment and of the transformation can be better absorbed.

Redefining work

In a context of necessary transformation, UBI is not about getting rid of work. It’s about valuing everyone’s existence while also redefining what is work, who does it and for how much. The post-pandemic cannot be a return to the so-called ‘business as usual’, but must be an acceleration of socio-economic changes. Escaping the grip of global finance through taking back control over public finances and moving away from a growth- and profit-driven economy, it is time to massively invest in socially owned green energy, infrastructures, healthcare, education, housing, agriculture and culture. This requires a lot of work and workers, but it must be done without setting a hierarchy between workers based on their market value.

Indeed, one of the injustices of capitalism is that it sets the standards for what is ‘work’ and how much one earns, with little interest for real value based on social usefulness. Thanks to its financial strength translated in political power, it has been increasingly socialising costs and privatising profit. This is especially obvious in the case of unpaid labour in the care sector (childcare, home care, domestic work), mostly performed by women. Despite its usefulness for capital itself, capitalists have largely escaped their responsibility to contribute to it. In efforts to unharness work from a profit-driven logic, UBI can put an end to this artificial separation between labour and chores, and finally remunerate those people who are often performing inestimable tasks outside of traditional working collectives.

Whether it’s being with children, taking care of the sick at home or just doing other forms of communal, reproductive work, everyone can be sure to at least a living wage through UBI, without bureaucratic hurdles and policing. As we see in these times of pandemic, and as we could see before, many people are eager to help each other without expecting a reward. Unfortunately, this is not seen as ‘work’ in our system, and only few people can afford to devote all their time and energy to serving the community. Instead, they are forced to enter into economic relations based on a logic of exploitation and financial return on investment. This has dire consequences for both society and environment, as human energy is more often than ever put in the service of personal greed and resource depletion.

Social emancipation

UBI is not the solution, but if it comes along with a radical redistribution of wealth and deep changes in economic relations, then it can be a formidable tool on the path to rebuild a social economy from the bottom-up. With UBI covering basic needs, social investments restoring public services and systemic rules restraining or eliminating big capital, the way will be paved for new economic relations based on environmentally responsible and non-hierarchical principles. Limiting the possibility and the need to sacrifice human and non-human well-being in order for one to make a living can open up countless possibilities for creativity and emancipation.

I see the revival of rural communities freed from the need to compete on the global market. I see the sprouting of autonomous workplaces that can develop without the pressure of instant profit-making, with workers able to make decisions collectively without fearing to die of hunger, without the unfair competition of asocial corporations, without state repression and financial rapacity. I see individuals able to devote themselves to their artistic projects and to communal work without having to think about food, rent and the bills. I see slower societies in which no one is pushed aside and social uncertainty is sent to the dustbin of history. And I think to myself, what a wonderful world.

Röportaj: Çocuklar Dünyayı Alacak Elimizden, Ölümsüz Ağaçlar Dikecekler

By Şifa Alçıcıoğlu

çocuklar

2'den 22'ye paylaşımlarımıza küçük kardeşlerimiz konuk oluyor bugün. Argasdi'nin "Çocukluk" dosyasında yer alan röportajımızdan çocukların sesine kulak verelim. Okulları, aileleri ve hayalleriyle ilgili sorulara bakalım nasıl cevaplar vermişler.   Sence okulun eksik ya da kötü yanları nelerdir? Pembe ÇelebiPembe Çelebi: Okulda pamuk şeker satmamaları ve parkta salıncakların olmaması.   Kaya Erden: Aslında okulumu severim ancak daha fazla oyun alanının olmasını isterdim. Daha büyük ve değişik oyuncakların olduğu bir park çok güzel olurdu. Daha temiz ve daha rahat tuvaletler de olması gerekir. Ayrıca eskiden geri dönüşüm kutuları vardı artık yok.   Güneş Gülhan: Benim okuldan en büyük şikayetim dışarıda olduğumuz derslerde sağlıklı bir şekilde oyalanacağımız oyuncakların, kapalı salon gibi alanların az olmasıdır.   Akile Çelebi: Kantinde yiyeceklerin çok pahalı olması. Güvenilir ve güzel bir çocuk parkımızın bulunmaması. Parkımız var ancak içinde salıncak yok. Sporcu arkadaşlarımızın antremanlarını yapabilecekleri kapalı salonlarının olmaması.   Kayra Erden: Okulumuzda bir futbol sahasının olmaması... Söz verildi ama yapılmadı. Bir de formalar çok eski. Okulda futbol ile hiç ilgilenilmez. Arkadaşlarımızla sohbet edeceğimiz gölge yer yok, her yer çok sıcak.   Akıle ÇelebiPeki, ailenden şikayetlerin nelerdir? Pembe Çelebi: Her istediğimi almıyorlar. Örneğin; telefon ve oyuncak alınmaması.   Kaya Erden: Playstation’ı zaman zaman kaldırmalarından çok şikayetçiyim. Annem benim süreli oynamamı ister. Gözlerim bozulurmuş ama ben zaten gözlük takarım. Bir de ben sadece havuza gitmek isterim ama annem deniz daha sağlıklıymış der ve denize daha çok giderik.   Güneş Gülhan: Bazı çocukların ailesinden şikayeti olabilir ama benim ailemden tek bir şikayetim bile yok.Güneş Gülhan   Akile Çelebi: Çocuk olarak düşünmemeleri ve beni bu yüzden anlamamaları, beni artık çok büyümüşüm gibi görmeleri ama ben daha çocuğum. Her istediğimin her zaman olmaması ve önümde hep bir zaman olması. Zamanı gelince alırız, şimdi küçüksün gibi… Yani galiba bazı zaman küçük bazı zaman büyük oluyorum.   Kayra Erden: Okuldan gelince hemen futbol oynamak isterim ama annem izin vermez. Önce illa yemek yeycem, yok çok sıcaktır oynayamazmışım. Babama da bir şey sorunca annenle konuşmamız lazım der. Bizim evde playstation serbest değil. Annem ve babam hep süre koyar.   Gerçek hayatta pek çok zorlukla karşılaşıyorsun. O zaman biraz da hayallerinden bahsedelim. En büyük hayalin nedir? Pembe Çelebi: Öğretmen olmak istiyorum. Çünkü çocuklara yeni bilgiler öğretmek istiyorum. Çocuklara eğlence ile ders yaptırıp aslında derslerin korkutucu olmadığını göstermek istiyorum.   Kaya Erden: Çok büyük bir hayvan barınağı yapmak isterim. Her hayvanın bir bakıcısı olsun isterim. Her hayvana gerçekten iyi bakılsın. Hepsinin evi, oyuncağı, yemeği olsun. Bizim mahallemize av zamanları hep köpek bırakırlar. Bazıları yaralı bile olur. Nenemle biz hep onlara yiyecek veririk. Evimize kırlangıçlar yuva yaptı. Yavruların biri yuvadan düştü. Babam beni omzuna aldı ben da yavrucuğu yuvasına koydum. Güneş Gülhan: Benim en büyük hayalim ailem ile bir restoran açmaktır. Çünkü yemek pişirmeyi çok severim ve insanlara yardım yani hizmet etmek istiyorum.   Akile Çelebi: Büyüdüğümde çok ünlü bir müzikalde oynayıp şarkı söylemek istiyorum. Aynı zamanda herkesin bildiği bir yazar olmak istiyorum. Çünkü sahnede kendimi çok mutlu ve özgür hissediyorum. Sanki her şeyi başaracakmışım gibi… Yazarak kendimi daha iyi anlatabiliyorum.   Kayra ErdenKayra Erden: En büyük hayalim çok büyük bir spor okulu açmaktır. İçinde her bölüm olsun. İsteyen futbol, isteyen basketbol, isteyen tenis gibi sporlarda eğitilsin. Ben de ünlü bir futbolcu olayım. Parası olmayan da gelebilsin. Hatta içinde müzik bölümü de olsun ve otobüsü de olsun. Çünkü ben gitara giderim ama arkadaşımın ailesi götüremez diye o gidemez. Futbol antremanlarına da düzenli gelemez. Çünkü köyü uzaktır.   Her istediğine izin verilecek olsa ne yapmak isterdin? Pembe Çelebi: Anne ve babamın beni her gün lunaparka götürmelerini isterdim.   Kaya Erden: İzin verilse de okulu yönetsem çok güzel olurdu. Beden eğitimi dersleri her gün ve daha çok saat sürerdi. Bir da okullar biraz daha geç başlasın.   Güneş Gülhan: Erkenden bir pastane açmak isterdim. Çünkü bu benim en büyük hayalim.   Akile Çelebi: Tüm paramla lösemili çocuklara yardım edip, onları mutlu etmek ve her istediklerini yapmak isterdim.   Kayra Erden: Hiç sınav olmayan bir ülke yaratırdım. Hiçbir çocuk stres yaşamasın diye. Ve ben derslere oyunda eklerdim. Çocuklar ders yaparken oyun da oynasınlar diye.   Sence çocuk olmak nasıl bir şey? Pembe Çelebi: Çok güzel bir şey ve hep çocuk kalmak isterim. Annem ve babam hep yanımda olsun diye.   Kaya ErdenKaya Erden: Çocuk olmak bence özgür olmak demektir. Çünkü büyüklerin hep bir işleri, planları vardır. Bir da insanlar çocukları daha çok sever.   Güneş Gülhan: Bence çocuk olmak dünyanın en iyi şeyidir. Çünkü asıl eğleneceğimiz ve öğreneceğimiz zaman çocukluk zamanlarıdır.   Akile Çelebi: Çok güzel çünkü her şey çok basittir, çünkü çocuksundur. Örneğin; şeker yiyebilirsin, parkta oynayıp çok güzel vakit geçirebilirsin ama en önemlisi çocuk olduğun için anne ve baban hep yanında… Onlar yanımda olunca ben bilirim ki bana bir şey olmaz.   Kayra Erden: Bence çocuk olmak dünyanın en güzel şeyi. Büyüklerin sorumluluğu kadar sorumlulukları yok. Oyun oynarken çok mutlu olabiliyoruz. Ama ne yazık ki dünyada şanslı ve şanssız çocuklar var. Yani çocuk olmak eğer şanslıysan çok güzel.

çocuklar

Ay Batarken Şafak Söker-Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

ay batarken foto

ay batarken fotoBugün sizlere Argasdi'nin sanat sayfasında yer alan bir kitap yorumuyla sesleniyoruz. John Steinbeck tarafından kaleme alınan Ay Batarken isimli kitap, işgal edilen bir kasabanın işgalciyle ve savaşla imtihanını yalın ama çarpıcı bir dille ele alıyor. Baraka aktivisti Sezgin Keser tarafından yorumlanan kitabın, tiyatro oyunu ise Baraka Tiyatro ekibi tarafından Mart ve Nisan aylarında sahnelenmek üzere hazırlanmasına rağmen seyirciyle kavuşamamıştı. Buluşma karantina günlerinin ardına sizlerle olacak. Ay batarken şafak söker; yeni günün doğumunda buluşmak üzere... Güneşin doğuşu yeni bir mücadelenin; tarlada ekip biçmeyle, denizde balık avıyla, pazarda meyve sebze satmayla, kamu binasında halka hizmetle, atölyede mevsimine göre kıyafetler dikmeyle geçecek bir günün habercisidir. Güneşin batışı, ayın yükselişiyle hayat durağanlaşır, insanlar yalnızlaşmaya, kendi içlerine çekilmeye başlar. Bir kasaba halkı düşünün ki gecesinde de gündüzünde de kendi kendine yetebilen, kasabanın yöneticilerinin halktan kopmadığı hatta halktan çekindiği ve halktan bağımsız kararlar alamadığı, sınıfsal çatışmaların, fikirsel farklılıkların da olduğu... Bir işgal ordusunun kasabayı fethettiği güne kadar savaşmayı bilmeyen bu halkın güneşi batarken, ayın doğuşuyla kasaba için karanlık bir dönem başlar.   Savaşlarda halklar, egemenlerin daha fazla toprağa, doğal kaynağa, güce sahip olmak arzuları için savaştırılır ve günün sonunda ise kaybeden halklar, kazananlar saraylarında oturanlar olur. Dünya üzerinde toprağına, doğal kaynağına göz dikilmeyen yer yoktur. İşte bu kasaba halkının da üstünde yaşadığı toprak ve sahip olduğu kömür madeni nice ülkeleri fetheden işgal gücünün yeni hedefi olmuştur. İşgalci güç yukarıdan aldığı emirlerle kasabayı fetheder ve kasaba halkının bugüne kadar çıkarmadığı kömürü çıkarmanın planlarını yapar. Özgür insanların özgürlüklerini ellerinden alıp istemediklerini yaptırmak zordur ve üzerlerindeki baskı arttıkça gösterecekleri direniş de artacaktır. İşgalci güç için mevzu madenin çıkarılması kadar basit görünürken halk için mevzu aslında o kadar da basit değildir. İnsanların geçmişlerinin, bugünlerinin ve geleceklerinin kararını o topraklar üzerinde emeği geçmeyen, oranın kültürünü yaşatmak için mücadele etmeyen, orayı sömürülecek bir hedef olarak görenler veremez, vermek istediklerinde de savaşmak istemeyen özgür insanların yeri geldiğinde savaştan kaçmadıklarını görürler.   91178107_10156076156347395_2998436808162803712_nİşgal ettikleri topraklar üzerinde sorunsuz ve sıkıntısız bir şekilde, kasaba halkının kendilerini kabul edeceklerini düşünen, kimisi sıkı sıkıya emirlere itaat eden, kimisi hayalperest, kimisi romantik, kimisi duygusuz askerlerin yüzleşeceği gerçek, ilk başlarda asık suratlarken zamanla öfkeli yüzler olacaktır. Zorla madende çalıştırılan işçisinden eşleri öldürülen kadınlara, halkına bağlı belediye başkanından direnişi yeşerten ve büyüten gençlerine, bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkün kasaba halkı, kendi içlerindeki hainlere ve bireysel çıkarlarını halkının önünde tutanlara rağmen sönük bir mum ışığı gibi başlayan mücadelelerini işgal ordusunu yakacak koca bir ateşe dönüştürecektir. Kasabayı fetheden sinek kağıdı zamanla güneşin doğuşuyla sinekler tarafından fethedilecektir.   Irgat bir ailenin çocuğu olan, gençlik yıllarında çiftliklerde ve üniversite döneminde de çok farklı işlerde çalışan John Steinbeck’in 1942 yılında yayımlanan Ay Batarken adlı romanı bir kasaba halkının yurtlarını işgal edenlere karşı verdiği mücadeleyi anlatmaktadır. Steinbeck, yurt savunmasında bir halkın kendi potansiyelini aşıp neler yapabileceğini anlattığı bu eserinden öncesinde ve sonrasında yazdığı eserlerinde dönem dönem bireysel hikayelere yönelmiş dönem dönem ise toplumsal sorunları kaleme almıştır. Yazar ilk eserlerinde kendi amaçları uğruna toplumdan kopmuş bireylerin hikayelerini anlatır. Daha sonraki yıllarda yazdığı Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga gibi romanlarında ise işçi ve işveren arasındaki çatışmaları, göçmen ve mevsimlik işçilerin sorunlarını ve çalışma koşullarını okurlarına aktarır.   Steinbeck’in bağımsızlık ve özgürlük uğruna halkların mücadelelerine bir örnek, belki de bir ışık olabilecek Ay Batarken adlı eseri umudumuzla, sevgimizle, dayanışmamızla, kavgamızla yaşadığımızı bir kere daha bize hatırlatmaktadır. https://www.facebook.com/barakakulturmerkezi/videos/653211562167840      

Frida Yaşarken Yaşananlar- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

nazen frida

2'den 22'ye yaptığımız paylaşımlarda bugün Argasdi günü. Son sayımızda yer alan Frida dosyasından tarihsel bir arka planla "Frida Yaşarken Yaşananlar"ı paylaşıyoruz sizlerle... nazen fridaFrida'nın yaşadığı 1900'lü yılların ilk yarısı, Latin Amerika'dan Sovyetlere, Afrika'dan Avrupa'ya, dünyanın hemen her yerinde çalkantılı yıllardı. Kızıl Rosa'nın “Ya sosyalizm ya barbarlık” önermesindeki her iki seçenek de, tahteravallinin iki ucu gibi art arda insanlığı sallamaktaydı. Birinci ve ikinci paylaşım savaşları, eşi görülmemiş bir kıyıma, yıkıma ve israfa yol açarken, 1917'den itibaren Avrupa'yı bir protesto ve devrim dalgası kasıp kavurdu. Halkın savaşa kuvvetli tepkisi, yönetenleri alaşağı edilmenin eşiğine getirmiş, kapitalizm, son nefesini vermekten kıl payı kurtulmuştu. Birinci Dünya Savaşı, önce 1917’de Rusya’da, sonra 1918’de Almanya’da devrimle sona erdi. Ancak 1920’lerin sonuna gelindiğinde, bu büyük devrimci dalga artık dünyanın dört bir yanında duruluyordu. Alman devrimi yenilmişti ve Ekim 1917 ayaklanması, dünya sosyalist devriminin fitilini ateşleyememişti. Rus devrimi tecrit edilmiş, düşmanlarla kuşatılmış, savaşın yıkımına uğramış ve yoksullaşmış durumdaydı. Rejim, zamanla içine kapandı ve yozlaşarak eski sosyalist fikirlerin çirkin bir taklidine dönüştü. Stalin liderliğindeki Rusya’da işçi sınıfı demokrasisi yok edildi, muhalif görüştekiler sürgüne gönderildi, öldürüldü. Aynı zamanda Büyük Buhran ve faşizmin yükselişi Amerika ve Avrupa’da milyonlarca insanı derinden etkilemiş, yenilgiyle sonuçlanmış olsa da İspanya’da faşizme karşı enternasyonal dayanışmanın da sergilendiği önemli bir savaş verilmişti. Aynı anda dünyanın diğer ucunda Yerkürenin bir yanında tüm bunlar yaşanırken diğer yanındaki Latin Amerika ülkeleri yeni bir tür sömürgecilikle karşı karşıyaydı; ABD emperyalizmi… Halbuki bu uzak kıtanın halkları, Avrupalı sömürgecilerinden ulusal bağımsızlıklarına kavuşalı daha sayılı yıllar olmuştu. Bir dönem diktatör ailelerle, bir dönem askeri darbelerle ve son 20-30 yıldır da uyuşturucu trafiğiyle tehdit edilen Latin Amerika, büyük etki bırakan devrimlere ev sahipliği yapmıştır. Bu devrimlerden en uzun süreni, 30 yıl ile Meksika Devrimi’dir. Başlama nedeni, adil bir toprak reformunun gerçekleşmeyişi ve ulusal zenginliklerin ABD ve Avrupalı güçlerce pervasızca yağmalanmasıdır. Frida’nın hayata gözlerini açtığı ilk yıllarda, 1910’da Meksika, İspanyol sömürgecilerin soyundan gelen toprak sahibi seçkinlerin hakimiyetindeydi. Yönetimde diktatör bir başkan Diaz vardı ve ekonomisi giderek Amerika’nın ticari çıkarlarının esiri oluyordu. Yerli Kızılderililerin ve karma ırk Mestizos’un oluşturduğu çoğunluk ezilmekteydi. Liberal siyasetçi Madero, 1910-11 silahlı isyanında Diaz’ı yönetimden indirdi. Ama tarım reformu vaatlerini gerçekleştiremeyince, toplumsal konulara duyarlı bir eşkıya olan Panço Villa kuzeyde, köylü bir çiftçi olan Emiliano Zapata ise güneyde yeni hükümete karşı devrimci bir savaş başlattılar. Sloganları “toprak ve özgürlük” olan Villa ile Zapata’nın köylü orduları 1914’te Meksiko şehrine girdi. Fakat iktidarını almak yerine tekrar liberal hükümete bıraktılar. Radikal bir toprak reformu yapmayı reddeden hükümet birlikleri, köylü gerillaları ezmek için ABD kuvvetleriyle omuz omuza çarpıştılar. Zapata 1919’da, Villa ise 1923’te öldürüldü. Daha sonra ülke yönetimi uzun süre sabit kalamadan değişmeye başladı. En sonunda Ulusal Devrimci Parti’nin yöneticilerinden birisi olan Kızılderili kökenli Cardenas başkanlığa geçti. Milyonlarca hektar toprağı halka dağıttı; kolektif tarımsal birlikler kurdurdu, hastane okul gibi hizmetleri arttırdı. Eğitim sistemi sosyalist anlayışla düzenlendi, teknik eğitim veren enstitüler kuruldu. Bunlara Meksika’nın kültürel yaşamındaki canlanma eşlik etti. Ulusal ve evrensel kültür değerlerinin uyum içinde bütünleştiği yapıtlar verildi, resim ve müzik sanatları gelişti. İspanya iç savaşı döneminde ülkelerini terk etmek zorunda kalan pek çok sanatçı, yazar ve bilim insanının Meksika’ya sığınmasına izin veren Cardenas, Stalin’e muhalefet eden Troçki’yi de Meksika’da ağırladı. Değişik siyasi görüşlere yaşam hakkı tanınması Meksika’nın siyasi yaşamı için büyük bir zenginlikti. Zapatista Devrimi, Meksika halklarına sadece ekonomik ve politik özgürlüğü değil, kültürel devrimin evrensel sanatçılarından Frida’yı da kazandırmıştı. İşte Frida Kahlo dünyanın ve ülkesinin bu koşullarında hayatını sürdürdü.  “Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının!” Kişiliğini, köylü devrimi ve toprak reformunu gerçekleştiren Zapata Devrimi ile bütünleştiren ve “Ben devrimle doğdum” diyerek doğum yılını 1910 olarak değiştiren Frida, “Devasız hastalığımın zayıf bıraktığı bedenim, tüm gücünü, enerjimi devrime adamakta buluyor; hayatta kalmamın tek amacı budur” diyecek kadar Zapatista Devrimi’ne bağlıydı. Frida, resimlerinde ölümsüzleştirdiği, “toprak ve özgürlük” sloganıyla, ayağa kalkan köylülerin kıyafetlerini giyiyor, takılarını takıyordu. Frida için ikinci önemli ilham kaynağı, 1917 Ekim Devrimi'ydi. Marksizm'e duyduğu ilgi ve yakınlığı, “Marksizm hastaları iyileştirecek” adlı bir tabloda ifade etmişti. Meksikalı devrimci sanatçı Orozco, eşi Diego ve başka genç sanatçılarla birlikte 1922’de Teknik İşçiler, Ressamlar ve Heykeltıraşlar Sendikası’nı kuranlar arasındaydı. Sendikanın manifestosunda, yeni, kökeninde yerli (ve özünde Amerikan yerlisi) bir sanat; “herkes için, mücadeleci ve eğitici” bir sanat çağrısında bulunuluyordu. İspanya iç savaşı patlak verdiğinde, Frida, faşizme karşı cumhuriyetin desteklenmesi için bir dayanışma komitesi kurdu. Toplantılar düzenledi, mektuplar yazdı, acil yardım topladı, İspanya’ya gönderilmek üzere giysi ve ilaç kolileri hazırladı. İspanyadaki faşizm için “Siyasal olaylar içinde beni en çok etkileyen bu savaştır. Gaddar, iç parçalayıcı bir olaydır.” diyordu. Hem kendi ülkesindeki hem de Latin Amerika’daki eylemliliklerde aktif rol aldı. 1954 yılında ölümünden hemen önce, Guatemala'nın sol eğilimli cumhurbaşkanının CIA destekli bir darbeyle devrilmesini protesto etmek için, tekerlekli sandalyesiyle hayatının son gösterisine katılmıştı. 1930'lu yıllarda Frida ve eşi Diego, Stalin tarafından sürgüne gönderilen Rusyalı devrimci Troçki'yi evlerinde ağırlayarak desteklemişti. Ancak yaşamının son yıllarında Troçki'nin ve sosyalist demokrasinin düşmanı Stalin'e dair olumlu ifadeleri de vardır. Bir yazısında; “Ülkemin ve hemen hemen bütün halkların tarihini okudum. Sınıf mücadelelerini ve ekonomik mücadelelerini çoktan biliyorum. Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’nun materyalist diyalektiğini açık seçik anlıyorum. Yeni komünist dünyanın temel direkleri olarak seviyorum onları.” demektedir. Ayrıca Frida Kahlo müzesinde, Frida'nın yaptığı iki Stalin portresi sergilenmektedir. Frida gibi özgürlükçü bir sanatçının Stalin’e sevgi ve hayranlık duyması şaşırtıcı olmakla birlikte o dönemin koşullarında Rusya’da ve Komünist Parti içinde yaşananların detaylı bilinememesi veya emperyalist baskılara karşı sosyalist devrimin tarafında durmak istemesi bunun bir sebebi olabilir. Üyesi olduğu Meksika Komünist Partisi ile örgütsel bağları veya Troçki’yi dünyanın bir ucunda buz baltasıyla öldürtebilen karanlık bir güçten duyulan çekinme ve içten içe korku da olabilir... Çünkü Frida, çok acı çekmesine rağmen yaşamayı seven ve hayat dolu bir kadındı. Belki de bu yüzden son tablosuna “Yaşasın Hayat” adını vermişti.   Kaynaklar: 1-Marksist Dünya Tarihi, Neil Faulkner, Yordam Kitap 2-Frida Kahlo - Aşk ve Acı, Rauda Jamis, Everest Yayınları 3-Kendi Gerçeğimin Resmini Yapıyorum, Chistina Burrus, Yapı Kredi Yayınları  

Oh Europe! – Comment on the current situation

By Beyond Europe

Oh Europe,

you are the oldest topic within our network. Hell, we named ourselves after you. We found each other during the heat of Austerity, imposed by Germany‘s obsession with the „Schwarze Null“ (black Zero; avoiding debts) over all of Europe, transforming several economies into the protestant model by South German cutting master Schäuble (only eat when you work), cutting and crippling everything that seemed somehow social in several societies on the old continent. The enemies of the interiour were found quickly: unemployed, receivers of social services, „the lazy Greek“ and other „parasites“ – the culturalisation of „life is pain“.

Amongst others, these austerity measurements were politicized by many factions and we gained much hope and energy from the square-movements and solidarity initiatives all over Europe. But it were the right-wing populists and extremists and their chauvinist and racist agenda, which led to several, onholding political successes – not only in the form of direct elections and taking over power apparatuses, but in imposing their own agenda on conservative and social democratic politics. They all agreed, that this „sanctuary“ called Europe must be protected – and the fortification of „Fortress Europe“ went into the next level – finding its most hideous expression in the desaster of Lesvos and Moria (just two names representing many cases). Moria is the dangerously concrete example of the saying, that fascist barbarism won‘t come around the corner and say „hey, I‘m fascism, I‘m back“, but disguising itself in pseudo-rational arguments by liberals giving the „reasonable“ ground for real fascists at work: hunting refugees, burning down NGO structures – while the police watches and the European parliament condemns the means, but not the ends.

Furthermore, the Corona crisis reveals the sad reality of the European Union itself, not just in the matter of building up and securing borders, saying who belongs here and who doesn‘t with the language of the military. The late German-European religion, austerity, has shredded down national health systems for the sake of the „free market“ so hard, that we are witnessing it collapsing and with it thousands of people dying – daily, in one of the most advanced regions of the world with unbelievable potentials. Italy and Spain, two countries most shaken up by austerity and, with heavily racial overtones, were made responsible for an „out of the line lifestyle“ – with all their apertivos and fiestas (how dare they!) – lose hundreds, thousands of people a day by the pandemic. What are the reactions? European solidarity? Pah, you wish! China and Cuba, the West‘s worst and most evil enemies, send out staff and medicine to help. Europe? German and British high-profile politicians dare to say out loud: enough quarantine now, the economy has to run! Market over lives – this used to be a metaphor for right-wingers and neo-liberals, now it is literally the agenda.

The measurements to prevent further spread of the virus are highly controversial; experts and medical staff point out every day that we should stay home to prevent further infections, so that the health system and its cut down ressources – hospital beds, respirators, medical staff – will not be overwhelmed too much in a too short time. Otherwise, the battle over these ressources and the decisions, who should live and should die, can turn into ugly civil wars. Certain factions in European politics use these restriction to fulfill their wet dream of even further authorisation and finally cutting down what‘s left of one of Europe‘s greates achievements: non-negotiable individual freedom-rights. While the French slaughterer of the people just calls it „a war“, Hungarian leader Viktor Orban sees the opportunity and officially dispowers parliament. It has a certain sad irony how European Union points fingers at authoritarian systems (Russia, China, Cuba, Middle Eastern countries…) and keeps on and on about moralising its own democratic constitution – but now, it has its own home-made dictatorship.

This is not a destructive piece from the „Anti-Europe“-faction within antiauthoritarians and the Left. This is a perspective transcending the national narrow-mindedness, which is becoming more and more popular at the moment – also within the Left or the radical movements. We came together as Beyond Europe as a consequence of the fact, that transforming our societies cannot happen in national boundaries. The current pandemic underlines that and makes clear, that we need at least a European (if not a global) attempt to stop nationalism, authoritarianism, the mantra „free market over all“, racism and chauvinism, that is why we fight for solidarity, self-organisation, „people and planet over all“, freedom of movement and equality. More than ever we have to move beyond this Europe.

Beyond Europe Editorial Team, April 2020

“Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali”nden Korona Günlerinde Evde Sinema

By Nazen Şansal

ss

 

ss

  Ülkemizde 11 yıldır onlarca sendika ve örgütün desteğiyle gerçekleştirilen ve çeşitli ülkelerden farklı temalarda emeğin sinemasını seyircisiyle buluşturan Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali, sosyal medya sayfasından bir duyuruda bulunarak festival filmlerini paylaşıma açıyor. "Bu sene hazırlıklarına başladığımız 12. Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali’ni, ülkemizi ve dünyayı saran korona salgını sebebiyle ertelemek zorunda kaldık. Bu zor günleri hep birlikte dayanışarak atlatıp önümüzdeki aylarda festivalimizde buluşacağız. Bu süreçte de Türkiye İşçi Filmleri Festivali sayfasından seçtiğimiz filmleri siz sinema severlerle paylaşıyoruz." Bu bağlamda bugüne değin paylaşılan ve festivalin Facebook sayfasından izlenebilecek olan bazı filmler ve konuları şöyle:   Yengeç Gemisi 1953 yapımı Yengeç Gemisi filmi, Japonya proletarya edebiyatı akımının önde gelen yazarlarından Kobayaşi Takici’nin (1903-1933) aynı adlı romanından uyarlanmış. Kuzeydoğu Japonya’dan Bering Denizi’ne doğru yengeç avlamak üzere bir gemi yola çıkar. Aynı zamanda bir konserve fabrikası olan gemide işçiler ağır koşullar altında çalışmaktadırlar. Yöneticilerin giderek yoğunlaşan taleplerine ve ağır çalışma koşullarına dayanamayan işçiler greve giderler. Yönetmen: Yamamura So Dil: Japonca-Türkçe altyazılı Yapım Yılı: 1953 Süre: 109′   Amador Marcela, ekonomik ve sosyal açıdan zor zamanlar geçiren göçmen bir kadındır. Yalnız ve yatalak bir hasta olan Amador’a bakıcılık yaparak para kazanmaya çalışmaktadır. Amador ve Marcela arasında sırların paylaşıldığı samimi bir arkadaşlık gelişir. Seyircileri sürpriz ve güzel bir son beklemektedir. Yönetmen: Fernando León de Aranoa Senaryo: Ignacio del Moral/Fernando León de Aranoa Süre: 112′ Dil: İspanyolca/Türkçe altyazlı Oyuncular: Magaly Solier, Celso Bugallo, Pietro Sibille, Sonia Almarcha   Matewan Gerçek bir olaya ve karakterlerin gerçek kişilere dayandığı filmde, yerel, siyah ve İtalyan gruplarından oluşan kömür işçilerinin, sendika örgütleyicisi olan Joe Kenehan’ın önderliğinde şirket yöneticilerine ve işverenin silahlı adamlarına karşı verdikleri sendika kurma mücadelelerini anlatıyor. Yönetmen: John Sayles Dil: İngilizce/Türkçe altyazılı Yapım Yılı: 1987 Süre: 132′   Diğer festival filmlerini, Sendika.Org ve Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali sosyal medya hesabından takip edebilirsiniz.    

Yollara Düştük- Kemal Vural

By Şifa Alçıcıoğlu

yollara düştük

Her gün "2'den 22'ye" diyerek birçok paylaşımla karşınızda olmaya devam ediyoruz. Bugün sizleri Argasdi'nin sanat sayfasından bir belgesel film yorumuyla karşılıyoruz: "Yollara Düştük". Yeşilçam Sinemasında sinema emekçilerinin örgütlenerek ortaya çıkardığı bir sendikalaşma hikayesi, aslında gerçeği. Keyifli okumalar ve izlemeler... yollara düştük “Size karşı sorumluyuz. Sizden destek almak için yollara düştük.” Bu cümlelerle başlıyor belgesel ve 1977 yılında sinema filmlerine uygulanmaya başlanan sansüre karşı yürütülen mücadele, o dönemi yaşayanlar tarafından anlatılıyor. 1977 yılında çıkarılan sansür kanunu nedeniyle Yeşilçam Sineması ölme noktasına gelir. Polis ve jandarma komutanlığı da dahil birçok kurumun film çekimlerine karışmasına neden olan sansür kanunu, beraberinde oto-sansürü de getirmişti. Buna rağmen filmlerin sansür kurulundan onay alamaması ve diğer baskılar da birleşince bir grup aydın sinema oyuncusu ve yapımcısı Ankara’ya bir yürüyüş düzenleyerek seslerini duyurmaya karar verirler. Daha önceden böyle bir tecrübeleri olmadığından fikir almak için Vedat (Hoca) Türkali’ye danışırlar. Yürüyüşün, sinemanın özgürleşmesi ve gelişmesi için yapılacağına dair bir bildiri yazılır ve mevcut kişiler tarafından imzalanır. Fakat örgütlenme safhasında Türk sineması kurulduğundan beri sigortasız ve maaş güvencesiz çalıştırılan sinema emekçilerinin bu yürüyüşe katılmayacağı anlaşılır. Çünkü onların haklarını iyileştirmeye yönelik tek bir kelime bile bildiride yoktur.  Ve işçilerin katılmadığı bir eylemin başarıya ulaşmasının da mümkünü yoktur. Bunun üzerine bildiriye işçilerin çalışma koşullarını iyileştirici maddeler de eklenerek bildiri güncellenir. Yürüyüş basına duyurulur fakat basında kendine fazla yer bulamaz. Aksine o dönem yaygın olan porno filmler örnek gösterilerek idareciler tarafından ahlaksızlıkla suçlanırlar ve eylemin içi boşaltılmaya çalışılır. Tüm bu engellemelere rağmen örgütlenme mükemmel şekilde yapılır ve yürüyüşün yapılacağı günler tek bir film seti bile çalışmaz. Dağıtılan bildiriler sayesinde yürüyüş halktan da destek görür, yolda karşılaştıkları grevdeki işçilere destek belirtirler. Yapılan organizasyonlarla yürüyüş sıkıcı ve yorucu olmaz, aksine neşe dolu olur. Yürüyüş boyunca sözlü ve fiziksel saldırılara maruz kalsalar ve yetkililer son gün Ankara’ya girmelerine engel olmaya çalışsa da geri adım atmayarak yürüyüşlerini tamamlarlar. Bu eylem neticesinde sansür uygulaması esnetilir. Sinema emekçileri, haklarını korumanın en iyi yolunun sendikalaşma olacağında kanaat getirerek Sinema Emekçileri Sendikası’nı (SİNE-SEN) kurdular. Ne yazık ki ülkemizde mevcut sendikaların çoğu halen daha özel sektör çalışanlarına yönelik adımlar atmıyor ve kamu sendikacılığı yapmaya devam ediyorlar. Yapılan eylemler çoğu zaman uzun, sıkıcı ve yorucu hale geliyor. Yine halka dertlerini tam olarak anlatamamaları yüzünden idarecilerin hedef şaşırtmasına olanak sağlıyor ve halktan tepki görüyor, haklıyken haksız duruma düşüyor. Geçtiğimiz aylarda yaşanan KIB-TEK genel grevi örneklerden sadece biri. Hükümetin vaat ettiği yatırımları yapmaması nedeniyle en doğal hakları olan genel grev hakkını kullanmışlardır fakat halkla olan iletişim bozukluğu nedeniyle, yaşanan aksaklıklar kuruma ve sendikaya tepki olarak dönmüştür. Hükümet de bunu fırsat bilip grevi yasaklamıştır. Özel sektör çalışanlarını örgütlemeden yapılan eylemler her zaman için eksik kalır, çünkü işçi ve emekçinin en güzel “rolü” sokaktadır. https://www.youtube.com/watch?v=8axHCQRqjU0

Dünya Tiyatro Günü’nde Baraka’dan Videolu Mesaj

By Nazen Şansal
  Dünya Tiyatro Günü’nde tiyatrolarımız perde açamaz, sokaklar sanatsız ve insansız kalırken Baraka Kültür Merkezi, sanatın her daim, her yerde olduğunu hatırlatan bir mesaj yayımladı. Her yıl 27 Mart’ı sokakta kutlayan Baraka’nın videolu olarak hazırladığı mesajda “Çünkü tiyatro her şeye rağmen insan kalmaktan, umuttan, dayanışmadan, eşitlikten ve adaletten taraftır. Çünkü sanat karanlığı aydınlatır.” sözlerine yer veriliyor […]

27 Mart Dünya Tiyatro Günü-Onur Bütüner

By Şifa Alçıcıoğlu

a8317-cover-small

Bellekte bugün:27 Mart Dünya Tiyatro Günü ...Çünkü tiyatro bir devrim provasıdır, keyifli okumalar dileriz... a8317-cover-small27 Mart, 1961'de Uluslararası Tiyatrolar Birliği (International Theater Institute) tarafından Dünya Tiyatro Günü olarak ilan edilmiştir. Her yerde olduğu gibi ülkemizde de hem sokakta hem de sahnede birçok amatör ve profesyonel tiyatrocu tarafından bugün kutlanmaktadır. Bizim için tiyatro gününün olması, tiyatronun gücünü daha da göstermek anlamında önemlidir. Ezilenlerin Tiyatrosu’nun kuramcısı Augusto Boal’in “Belki de tiyatro kendi içinde devrimci değildir ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır” sözünde vurguladığı gibi bizler tiyatronun toplumu uyandırıcı, barıştan, emekten yana bir dönüştürme çabası olduğuna inanıyoruz. Ve bu anlamda da tiyatroyu başka bir dünyanın yaratılmasına doğru bir araç olarak görüyoruz. Ki zaten dönüp de geçmişe baktığımızda sanattan egemenlerin ne kadar korktuğunu görmek mümkün. İktidarlar her zaman sanatın dönüştürücü, halkı uyandıracak gücünden korkmuş ve her fırsatta sanata müdahale etmiştir. Bundan nasibini alanlardan biri de tiyatro olmuştur. Çok geçmişe gitmeye gerek kalmadan bunun en yakın örneklerini hem yakın coğrafyamızda bulunan Türkiye'de hem de ülkemizde görmemiz mümkündür. Türkiye'de yakın zamanda birçok tiyatrocu oynadıkları oyunlar yüzünden gözaltına alınmış, devlet tiyatroları kapanmanın eşiğine getirilmiş, Barış Atay’ın oynadığı “Sadece Diktatör” oyunu yasaklanmıştır. Aynı şekilde ülkemizde de duayen sanatçılarımızdan olan Yaşar Ersoy’un “Yangın Yerinde Kabare” oyununun Devlet Tiyatroları’nda oynanması engellenmiştir. Tüm bunların nedeni açıkça bilinmektedir. Çünkü tiyatro insanların yaşadıkları sıkıntıların sebeplerini yüzlerine vuruyor. İnsanları silkeleyip onlara bir şeylerin değişme ihtimali olduğu ile ilgili umutların hala tükenmediğini anlatıyor. İktidarın maskesinin düşmesini sağlıyor. Tarihin her döneminde tiyatroyu, toplumu özgürlükçü yönde değiştirmek değil uyutmak ve oyalamak için kullanan sanatçılar da olagelmiştir. Ta Antik Yunan’da, tragedyalarla halkın, süregiden eşitsiz düzeni sorgulamaması, kaderine boyun eğmesi ve korkup sinerek yönetenlerin işine karışmaması sahnelerden salık verilmekteydi. Günümüzde de yönetenlere yakın duran veya “tarafsız” bir yerden tiyatro sanatını icra ederek aslında bu eşitsiz ve baskıcı sistemin devamına hizmet eden tiyatrolar, tiyatrocular vardır. Oysa tiyatro, insanın tüm eylemleri gibi zorunlu olarak politiktir ve onu politikadan ayırmaya çalışanlar, bilerek veya bilmeyerek politik bir tutum sergilemektedir. Ülkesinin ve dünyanın savaşlarla, ekonomik ve ekolojik yıkımlarla, insan hakları ihlalleriyle, kadına ve çocuğa şiddetle dolu olduğu bir çağda, suya sabuna dokunmadan sadece sanatını icra eden tiyatrocular, bu büyük sanatın gücünü bu korkunç sistemin hizmetine sunmaktadır. Elbette sahnelerden güzeli, estetiği ve insan ruhuna dokunanı göstermek tüm sanatlar gibi tiyatronun da vazgeçilmezidir. Ancak yaşanılan çağa sahne üzerinden bir ayna tutulması da sanatçıların topluma karşı en önemli sorumluluğudur. Tiyatro severlerin sorumluluğu ise bir yandan sanata katılmak ve sanatçıları desteklemek, öte yandan katkı ve eleştirilerle tiyatroyu barıştan, emekten, ezilenden ve insanlıktan yana taraf olmaya, halkın menfaatlerinin hizmetine koşmaya zorlamaktır. Yaşanan sıkıntıları dışarıdan görme ve nasıl değiştirebileceğimiz ile ilgili sorgulama yapma imkanı sağlayan tiyatro “insanı insana insanca anlatma sanatıdır” ve tiyatrolarda anlatılan senin hikayendir. Kısaca tiyatro daha güzel bir dünya için bizlere umuttur. Ve umut en son ölür.

Başında Çiçekler, Göğsünde Orak-Çekiç (Bir Mücadelenin Fırça İzleri)-Emel Cicibaba

By Şifa Alçıcıoğlu

frida-kahlo kürtaj

Herkese Merhaba… Argasdi’nin 57. Sayısı olan “Frida Kahlo” dosyamızdan Feminist-iz sayfasında yayınlanan makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Saat 2’den 22’ye kadar merak ettiklerinizi, katkılarınızı, eleştirilerinizi ve yorumlarınızı bizlerle paylaşmanızı bekliyoruz. Sanatla-kültürle kalın… frida-kahlo kürtajFrida, hayatı boyunca yaşadığı tüm zorluklara rağmen hiçbir zaman yılmadan asla pes etmediği mücadelesini sanatıyla gösterdi. Aşk acısı, geçirdiği kazalar ve onların yarattığı travmalar, iki bebeğini kaybetmesi, istismara uğraması, hayatı boyunca sakat kalması gibi yaşadığı büyük acılar, onun Komünist Parti’ye üye olmasında ve devrimci mücadeleye katkı koymasında büyük rol oynadı. Yılmak bilmeyen adam Wilhelm Frida ve babası çok özel bir ilişkiye sahipti. Kız kardeşleriyle birlikte anneleri tarafından dini açıdan muhafazakar ve sıkı bir şekilde yetiştiriliyorlardı. Fakat Frida öğrenmeye aç bir çocuktu ve resim yapmaktan çok hoşlanıyordu. Babası onu Meksika’daki Alman Koleji’ne yazdırdı. Frida burada Wolfgang von Goethe, Friedrich Schiller ve Arthur Schopenhauer gibi birçok Avrupalı filozofa aşina oldu. Daha sonra burada yaşadığı istismar ile büyük bir travma geçiren Kahlo okuldan ayrılmak zorunda kaldı. 1922’de değişen eğitim politikası ile Ulusal Hazırlık Okuluna, sınavı geçerek başlamaya hak kazanan 35 kızdan biri oldu ve akademik anlamda mükemmelleşeceği  bu yola çıktı. Babasının ona olan inancı ve her zaman ona açtığı kapılar sayesinde günümüz tarihinde yerini  alacak olan Frida Kahlo olmaya ve politik anlamda aktifleşmeye başladı. Işte o yılmak bilmeyen adam, kızının istikbali için yılmadan çabaladı ve belki de Frida asla pes etmemeyi babasından öğrendi. Tuvallerde saklı bir feminizm Frida, sürrealist bir ressam olarak biliniyordu. Fakat kendi çizdiği eserlerde gerçek dışı olayları değil, kendi gerçekliği ve hayat hikayesini anlattığını söylüyordu. Yaşadığı tüm zorlukları tuvallere döküyordu. Kürtaj, cinsiyet rolleri, doğum gibi birçok derdini fırça darbeleriyle anlatmaya çalışıyordu insanlara. Geçirdiği kazalardan sonra çok uzun süre yatağa mahkum olan Frida, aynalara bakarak kendi otoportrelerini resmetmeye başladı. Hayatının her döneminde yaşadığı tüm acıları kendi bedeninden yola çıkarak çizdi ve anlatmaya çalıştı. O, zincirlendiği yatağında devrimin ve mücadelenin bir simgesi oldu ve feminist akım için önemli bir sembol haline geldi. Yatalak olması da onun için bir sorun teşkil etmiyordu. İlk kişisel sergisine yatağını taşıtarak katılan Frida, kadınların ataerkil toplum içinde ikinci planda olduğu ve türlü eşitsizliklerle karşılaştığı 1900’lerin ortası olan o dönemde, tüm bunlara olan isyanını göstermek için sergisinde tabii ki bulunacaktı! Karşıtlar En büyük ve çalkantılı aşkı olan Diego Rivera’ya saplantılı denebilecek kadar aşıktı. Kız kardeşiyle aldatılması bile ona olan aşkından vazgeçirememişti Frida’yı. Defalarca  aldatılan ve buna rağmen  boşandıktan sonra bile tekrar Diego’yla evlenen Kahlo’nun feminist olmadığını, hatta bu yaptıklarının ve boyun eğdiklerinin de bunun ispatı olduğunu söyleyen bir kesim de mevcuttu. Oysa bir kişinin feministliği, aşkının ve tutkusunun yoğunluğuyla değil örgütlü ve özel yaşamında kendisi ve toplumu için tüm yaptıkları ve yapmadıklarıyla sınanmalıdır. Frida ve Diego sadece aşık değil, yoldaş, meslektaş hatta arkadaştı. Ne de olsa Frida onu hayatının en büyük ikinci acısı olarak görüyor ve onun yüzünden çektiği tüm acıları resmediyordu. O acıları resmettiği eserlerinde çıkış noktası Diego iken ondan nasıl tam anlamıyla kopabilirdi ki? Her çiçekte o ve her tuvalde devrim! Çoğunu yatarak geçirdiği hayatı sonlandığında yakılmak istedi. Şimdi külleri müze olan Mavi Ev’de sergileniyor. O Latin Amerika kökenlerini, ülkesini hep giysilerinde, başında taşır ülkesinin ve tüm işçilerin özgürlüğü için buna sarılırdı. Devrim ise hep göğsündeydi. Devrim onun her şeyiydi. Hasta yatağında göğsüne çekiç orağı çizmiş, kafasına taktığı Meksika’ya özgü kültürel bir simge olan çiçekleriyle her şeye rağmen inandığı ‘devrim’e sarılmıştı. O Meksika devrimini doğum günü kabul edecek kadar inanıyordu komünist mücadeleye. Komünist mücadele içinde, sırtlandığı ve kanatlarıyla daha da yükseğe çıkardığı feminist mücadelenin bir simgesiydi o. Hala daha da öyle! Onun sadece görünüşündeki renkliliği, bedensel ve cinsel özgürleşmesini ön plana çıkaran sığ feministler için değilse de bugünün sosyalist feministleri için bu dünyadan Frida’nın geçmiş olması, halktan, köylülerden, yoksullardan, emekçilerden yana duruşu ve sorgulayıcı ama her daim örgütlü yaşamı ile anlamlıdır.   Kaynaklar: Aşk ve Acı” R. Jamis, Everest Yayınları, Mart 2019 Frida Kahlo: Bir Fahişe Olarak Doğdum”, Temmuz 2013, https://bit.ly/2RHThNO “Hayata Başkaldıran Kadınlar”, Mart 2017, https://bit.ly/2sfTqgE  

Piyasalaştırılan Frida-Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

ped

Argasdi'de bugün; Frida dosyamızdan Tahsin Oygar'ın kaleminden "Piyasalaştırılan Frida" yazısını sizlerle paylaşıyoruz.frida-barbie720x566 esasfotoSon yıllarda oldukça popüler bir figür, idol haline gelen, getirilen Frida Kahlo yaşamı, fikirleri, mücadelesi veya sanatı yerine silueti, oyuncağı, imajı ile yaşamlarımızda daha fazla yer bulmaya başladı. Che, Marx ve benzeri antikapitalist, devrimci değerli insanlar da bu çeşit saldırılara uğradılar uğruyorlar. Yaşamlarını kapitalizm ile savaşmaya adayan, bu uğurda fikir, direniş, mücadele, sanat üreten, toplumlarına mal olmuş hemen hemen herkesi kapitalizm bir yolunu bulup kara dönüştürmeye, içini boşaltmaya çalışıyor. Sistem şöyle: Eğer yok edemiyorsan değersizleştir, manipüle et ve sat. Böylece hem kar elde ediyor, hem de bu kişileri popüler idole, moda ürününe dönüştürüp, onlara vasat bir hayranlık duyan kişilere vicdan rahatlatma aracı, farklı görünmek isteyenlere veya kendilerini entel dantel satmak isteyenlere de süs malzemesi olarak satmaya çalışıyor. Bu konuda da oldukça başarılı görünüyorlar.

restoran

  Frida piyasada Cancun’nun tatil paketlerinde “Frida deneyimi yaşayın!” diyen bir sloganla başlayan silsile Apple firmasının iphone kullanıcılarına papuçemoji olarak Frida’yı kullanabilme imkânını sunmasına kadar uzanan bir yelpazede ürünler sunuyor müşteriye. Piyasa Frida’yla şekillendiriliyor.  Bilinen, Frida’nın yüzünün kullanıldığı “lisanslı”(!) ürünler şöyle; ojeler, kredi kartları, tişörtler, takılar, çeşit türlü alkollü içecekler, tabaklar ve bu tabaklar ile servis yapılan restoranlardan oluşan zincir, saatler, pabuçlar ve hatta kadınların regl dönemlerinde kullandığı bir ped markası olan Saba’nın ambalajı. Kan dondurucu! Lisanslı dedim çünkü Kahlo’nun yeğeninin kızı Mara Cristina Romeo Pinedo, Frida Kahlo Corporation şirketinin kurucusu ve hissedarları arasında, şirket Kahlo’nun çehresini lisanslamış satıyor durumda. Feodal kan bağını kullanıp teyzesinin ruhuna ihanet eden bu kadın olmasaydı da Kahlo’nun ürünleri yapılıp satılmaya devam edecekti elbette. Zaten bir sürü “lisanssız” ürün var ama sırf feodal bağın var diye de o insanın fikirlerine, sanatına, duruşuna para için saygısızlık da ayrı bir ayıp benim için. Paragöz yeğen 2018 yılının mart ayında Barbie bebeklerinin üreticisi Mattel’e de dava açtı. Mattel firmasının Frida Kahlo bebeği ürettiğini öğrenen aile Meksika mahkemesine başvurdu. Mattel firmasının adiliğini ve bugüne kadar doğaya ve fiziğe aykırı kadın bedeni anlayışını biliyorsunuzdur. Frida’yı da tüm diğer Barbie bebekleri ile aynı ölçülerde yaparken kaşlarını da ayırmışlar. Şimdilik ailenin açgözlülüğü tüm Frida Barbie’lerini toplatmaya yetti ama Mattel kesenin ağzını açarsa gelecek yılın mart ayında Frida Barbie bebekler piyasada yerini alır kuşkusuz. Neyse ki Frida ve sevgilisi Diego Rivera kendi sanat eserlerini Meksika halkına miras bırakmış, yoksa bu aileye kalsaydı eserlere internetten ulaşmakta bile ciddi sıkıntılar yaşardık. oje Şunu söylemekte yarar var: Frida’nın sadece çehresi değil piyasalaştırılan. Onun aşkları, acıları ve hayatı da piyasalaştırılmış durumda. (Frida’nın fikirleri, mücadelesi ve sanatını içeren tüm ürünleri, filmleri ve kitapları tenzih ederim.) Bir arabesk Brezilya dizisi kıvamında magazinsel aşk ve kadersizlik hikâyeleri içeren çeşitli ürünlerle, kendi eserlerinden ve fikirlerinden yoksun müzelerle, eserlerini postmodernizmin belirsizliği ile değerlendiren eleştirel makalelerle de piyasalaştırılmaya devam ediyor Frida. Tiksindirici, ırkçı muhafazakar partinin o dönemki lideri ve İngiltere’nin eski Başbakanı Theresa May bile Frida resimleri olan bir bileklikle İngiltere halkının karşısına çıkmıştı birkaç ay önce. Bu mide bulandırıcı olayın nedeni çok açık! May her daim halkının yanında olan Frida’yı brexit tartışmaları ile yıpranan kendi imajını yeniden onarmak için kullanmaktaydı. Oysaki Frida Her şeyden önce devrime, eşitliğe, özgürlüğe inanan bir komünist feministti ve Stalinizmin etkisi altında kalan Komünist Parti’den, sevgilisine yapılan haksızlığa karşı onunla birlikte  istifa edecek kadar da aşık. Başkası ile olduğu için Diego’dan ayrılan fakat Detroit Savaşı denilen ve Henry Ford’a karşı yapılan 1932 işçi grevlerinde duvar resimleri ile sokakta işçilerin yanında yer alan Diego’ya bu mücadeleye katıldığı için tekrardan aşık olan biri. Sürrealist tarzda resim yaptığını iddia edenlere karşı çıkan, 1917 devriminin ilham kaynağı olduğunu söyleyen "Marksizm Hastaları İyileştirecek" isimli bir tablosu bulunan bir ressam. Bugünün modası haline getirilen kıyafetleri ve takıları ise Meksika devriminde önemli rol almış devrimci yerli bir halk olan, “toprak ve özgürlük” sloganıyla devrime koşan Indios’ların kıyafetleri ve takılarıdır. Frida İspanya iç savaşında cumhuriyetin desteklenmesi için uğraş vermiş. Guatemala'nın sol eğilimli cumhurbaşkanının CIA destekli bir darbeyle devrilmesini protesto etmek için, tekerlekli sandalyesiyle protestolara katılmıştır. İşte Frida bunlardan dolayı kapitalizm için piyasalaştırılmaya değerdir. Kapitalizm koşullarında bu tür devrimci figürlerin piyasalaştırılması sadece kar için değil onların değersizleştirilme çabası içindir de. Bu anlamda, onların hayatlarını, fikirlerini mücadelelerini ve sanatlarını iyi bilmek, anlamak ve yaşatmak devrimci bir görevdir.   Kaynaklar: http://bit.ly/2rDpYkS http://bit.ly/2Sy194F http://bit.ly/2Mz3uJ5 http://bit.ly/2Q1b15t http://bit.ly/2Sw7td6

Geçmişten Günümüze Kıbrıs Halk Müziği-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

132428

Sağlığımız için evlerde kalma sorumluluğumuzun arttığı bu günlerde sizler için Argasdi'nin 57. sayısından Kıbrıs halk müziğiyle ilgili makalemizi paylaşıyoruz.  Argasdiyle, kitapla, müzikle ve en önemlisi sağlıkla kalın... 132428Kıbrıs Halk Müziği dediğimizde kulağımızda hemen bir müzik duyulmaya başlar. Bu müzik yaşadığımız ana göre anlam kazanır. Askerdeysek “Beşparmak Dağları”, meyhanedeysek   “Mağusa Limanı”, bir düğündeysek vazgeçilmezimiz “Kozan Oyun havası” gibi… Yıllar her alanda olduğu gibi müzik alanında da değişim ve gelişim gösterir. Kıbrıs Halk Müziğimiz folklorik dans alanında büyük bir anlam kazanmaktadır. Ağıtlar, sirtolar, karşılamalar, çiftetelli gibi parçalarımız birçok folklor grubumuz tarafından sergilenmektedir. Folklor kelimesinin sözlük anlamı “halk bilimi”dir. Halk müziğinin özelliği; halka ait olması, anonim olması, nesilden nesile geçerek yayılmış olmasıdır. İşte bizim için önemli soru: “Sizce kültürümüzün müziklerinin zaman içinde değişime uğraması iyi bir değişim mi kötü bir değişim mi?” Genel olarak bakacak olursak; günümüzde bu alanda her ne kadar müzikler orjinalliğini korumaya çalışsa da hem melodi anlamında hem de enstrüman anlamında birçok grupta halk müziklerimiz modernize edilmiştir. Ortaya çıktığı dönemlerde sadece keman, darbuka, ud, cümbüş, tef, kaval, davul kullanılırken günümüzde Kıbrıs müziğine gitar, flüt, trompet gibi enstrüman renkleri de eklenmeye başlanmıştır. Zaman ilerledikçe Kıbrıs müziğinde de değişimler kendini göstermeye devam etmiştir. Çağdaşlaştırılmış melodiler oluşturulmaya başlanmıştır. Sözlü şarkılarımız, yeni yapılan besteler, manili müzikler hepsi gelişerek zamandaki yerini bulmuştur. Örnek verecek olursak; Sol Anahtarı müzik grubumuz Kıbrıs’a ait olan eserleri, kendi enstrüman profiline göre şekillendirmiş, bilinen eserleri çağdaş tınılarla ve farklı müzik yapılarıyla harmanlayıp albümlerinde de yer vermiştir. Dinlediğiniz zaman “Vapurum Üç Borulu” parçası olduğunu hemen anlıyorsunuz ama sizi 70 yaşlarındaki büyüklerimizi götürdüğünden daha farklı bir duygu yoğunluğuna götürüyor. Ana melodi var fakat çeşitlemeler ve süslemeler artmış durumda oluyor. Gelişen ve ilerleyen teknoloji, ülkemizde daha sık kullanılmaya başlandıkça batı müziği enstrümanlarının hayatımıza girmesiyle halk müziğimiz daha da zengin bir hal alıyor. Örneğin “Mağusa Limanı” eseri, barlarda hafif rock tarzında kulağınıza gelebilir. Halk dansları oynanırken flüt tınısı yakalayabilirsiniz. Sol Anahtarı grubunda trompet-flüt-keman üçlemesiyle kendinizi başka diyarlarda bulabilirsiniz. 1980’ler ile 2020 yılındaki en sevilen halk müzikleri hala aynı ise bunu, çağdaş halk müziğine borçlu olabiliriz. Çağ ilerledikçe müziklerimizin de modernize oluşum doğallığında gelişiyor aslında. Kıbrıs şarkılarında enstrüman değişikliği, ezginin üzerinde doğaçlama esintiler, çalan grubun müzik yapısını ve tarzını ortaya koyuyor. Aslında bir parçanın ana tema melodisini değiştirmezseniz, parça özünü kaybetmeden çok değişik tarzlara bürünebilir. Sonuç olarak zamanı nasıl ki durduramıyoruz müzik de hiçbir zaman bir durmayacak. İlerleyecek, gelişecek, modernleşecek ama bu durumdan bazılarımız memnun olmasa da bazılarımız memnun olacak çünkü kendi halk müziğimizi nesilden nesile aktarmış, yaşatmış olacağız.  

Baraka’dan Hükümete: Bugün sokakta değiliz ama bu işin yarını da var!

By Nazen Şansal

GÖRSEL

GÖRSEL

Halkın sağlığının her şeyden önde tutulması gereken bir dönemde, hükümet edenler sürekli toplantılar yapıp geç de olsa güç de olsa bazı önlemler alıyorlar. Ancak alınan önlemlerin hukuki olup olmadığı tartışması bir yana, halk sağlığını korumak için yetersiz veya uygulamada sadece kağıt üzerinde kaldığını kaygıyla izlemekteyiz. Hafta sonu pek çok mekan açıkken, inşaatlar devam etmekteyken yüzlerce kişi de sokaklardaydı ve bugün pek çok emekçi iş başı yapmaya çağrılmış, zorlanmış durumdadır. Zaruri hizmetlerde çalışanlar içinse gereken tedbirler alınamamaktadır. Turizm, ekonomi ve piyasa ilişkilerindeki zararlar, toplumsal dayanışmayla zaman içinde aşılabilir ancak bu salgının kaçınılmaz sonu olan, insanlarımızın ölmesi geri döndürülemez bir durumdur. Ne yazık ki hükümet bizi bu sona doğru sürüklemektedir. Derhal kamulaştırma! Sağlık çalışanlarının tüm özverisine rağmen devlet hastanelerimizin normal zamanda bile yetersizliği ortadayken böylesi olağanüstü bir dönemde, derhal özel hastaneler kamulaştırılmalı, bir avuç zenginin karı değil toplumun sağlığı ön plana alınmalıdır. Aksi halde farklı sağlık sorunları yaşayan kişiler için de sağlık hizmetlerine ulaşmak mümkün olamayacaktır. Sokağa çıkma yasağı, hemen şimdi! Tabip örgütlerinin ve bilim insanlarının sözlerine kulak vermeyen, dünyadaki apaçık verilerin doğru bir okumasını yapamayanlar bilsinler ki hemen şimdi sokağa çıkma yasağı konmadıkça sorunlar katlanarak büyüyecektir. Ve halkın menfaatine olan her durumda "her şey herkese kendimize hiçbir şey" diyerek sokakta olan Baraka, bugün sokakta değilse bile bu işin yarını da olacaktır.    

Baraka: “LTL Skandalında Toplum Vicdanının Rahatlaması İçin Polis Olayı Bir An Evvel Mahkemeye Taşımalıdır.”

By Onur Butuner

baraka

Geçtiğimiz haftalarda Lefkoşa Türk Lisesi’nde ortaya çıkan olayı ibretle takip etmekteyiz. Yaşanan bu olumsuz hadise tüm toplumu derinden etkilemiş ve toplum vicdanını sarsmıştır. Konuyla ilgili gerek Eğitim Bakanlığı gerekse de ilgili sendika tarafından gerekli açıklamalar yapılmıştır. Eğitim Bakanlığı konu hakkında soruşturma başlatıp, ismi geçen ilgili öğretmenleri soruşturma sürecinde açığa alırken, ilgili öğretmenlerin bağlı bulunduğu sendika da disiplin kurulu üyesi olan öğretmeni görevinden uzaklaştırmıştır. Bu konuda polisin de savcılığın da soruşturma yürüttüğünü biliyoruz! Hem toplum vicdanının rahatlaması hem de konunun acilen açıklığa kavuşması için polis ve savcılığın soruşturmayı en erken zamanda tamamlaması ve mahkemeye taşıması gerekmektedir. Bu nedenle konunun takipçisi olacağımızı buradan bildiriyoruz! Tüm bu yaşananların ardından özellikle sosyal medya üzerinden tüm öğretmenleri hedef alan yorumların yapılmasını ve öğretmenlik mesleğinin de belirli kesimler tarafından bilinçli olarak yıpratılmaya çalışılmasını doğru bulmadığımızı belirtir, kamu vicdanının rahatlaması ve muğlaklığın ortadan kaldırılması için konunun acilen yargıya taşınması ihtiyacının bir kez daha altını çizeriz.

Sun-İzle-Tartış’ta Zerre Filmi İzlendi

By Mustafa Batak

izle tartış görsel 3

Baraka’nın her ayın ilk cumartesi akşamı ücretsiz gerçekleşen film gösterimleri olan Sun-İzle-Tartış’ta 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü öncesinde Zerre filmi izlendi. Hasta çocuğu ve yaşlı annesi ile yaşayıp hiçbir masrafını karşılayamayan, bir restaurantın artık yemekleri ile karın doyuran Zeynep ve ailesinin yaşadıkları izleyiciler üzerinde derin etkiler bıraktı. Filmin ardından gerçekleştirilen sohbet kısmında anlatılan hikâyenin gerçekliği ve acısının tüm izleyicilerin kalbine dokunduğu, insan hayatının bu kadar değersizleşmesinin kabul edilebilir bir durum olmadığı konuşuldu. Hayatın herkes için farklı zorluklar barındırmasının yanı sıra bir kadının hayatta kalmak için daha fazla mücadele etmesi gerektiğine de değinildi. izle tartış görsel 2 İnsanların yoksullukla savaşırken hiç istemedikleri kararlar almalarına, kendilerine verdikleri değerden vazgeçmelerine sebep oluşunun bir insanlık ayıbı olduğu konuşuldu. Ülkemizde de filmde gösterilen yaşama benzer hayatlar süren yabancı uyruklu çalışanların olduğuna da değinildi. izle tartış görsel 1 Film yansıttığı gerçeklikle birlikte izleyici üzerinde çaresizlik hissi bıraktığına da değinildi. Ancak hikâyenin gerçekliğinin de zaten böyle bir sona varması gerektiği konuşuldu. Sohbetin ardından bir sonraki gösterim için yapılan öneriler arasından Kasabanın Sırrı filminin izlenmesine karar verildi. Nisan ayında Baraka Tiyatro Ekibinin gösterimleri başlayacağından bir sonraki film 2 Mayıs Cumartesi akşamı 20:00de gerçekleştirilecek. Birlikte film izleyip tartışmak isteyen herkesi bekleriz.

Frida Bir Devrimciydi, Peki Sanatı da Öyle miydi?- Cansu N. Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

frida

frida Frida'yı mercek altına altına aldığımız dergimiz Argasdi'de Frida ve sanat anlayışını Cansu N. Nazlı'nın kaleminden aktarıyoruz. Argasdinizi 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Khora Kitap'tan ve tüm bayiilerden alabilirsiniz. 18 yaşında bir tıp öğrencisiyken başına gelen o talihsiz otobüs kazası gerçekleşmeseydi büyük ihtimalle Frida ile bir ressam olarak tanışmamız mümkün olmayacaktı. Aylarca hiç kıpırdamadan yatması gerekliliği, onu oyalanması için resim yapmaya itmişti. Sonrasında, sanatına hayran olduğu ünlü ressam Diego'ya resimlerini göstererek resim yapmaya devam edip etmemeyi sorması ise Frida'nın yolunu hem resimle hem de Diego ile ölünceye dek birleştirdi. Frida, 1943’te öğretim üyesi olarak çalışmaya başladığı La Esmeralda isimli sanat okulundaki işine sağlığı kötüleşene dek devam edecek ve ilk kişisel sergisini ölmeden 1 yıl önce, 1953’te açacaktı. Neden kendini bu kadar çizmişti? 143 eserinin 55’i otoportre olan ressama neden bu kadar kendini çizdiği sorulduğunda cevabı basit bir gerçeğe dayanıyordu; yatılı tedavi görürken yatağının üzerine taktırdığı aynada tüm gün boyunca yalnız kendini görüyor olması onu resim yaparken kendini model almaya sevk etmişti. Ressam kadınların otoportre çalışmaları kişisel olduğu için sanat çevrelerinde hakir görülürken çağdaşı olan ünlü ressam Picasso, Frida için "Biz onun kadar iyi portre çizemiyoruz."diyecekti. Frida sürrealist bir ressam mıydı? Fransa'da gerçekleşen sürrealist bir sergide resimleri sergilenirken sürrealizmin kurucusu sayılan Andre Breton Frida'yı bir sürrealist olarak kategorize edecek, Frida ise buna, kendinin hayallerini değil, kendi gerçekliğini çizdiğini söyleyerek hiddetle karşı çıkacaktı. Kendisi hiçbir şekilde kabul etmese de, belirli yazarlar tarafından bugün sürrealist ressamlar arasında anılmaktadır. Bazı yazarlar ise Frida'nın herhangi bir akıma doğrudan yerleştirilemeyecek nitelikte özgün tarzı olduğu yönünde yorumlarda bulunmaktadır. Sürrealist  bir ressam olup olmadığı tartışmasını bir kenara koyarsak; onun sürrealizmden nefret ettiğini ve bu kategoride anılmaktan duyduğu rahatsızlığı ifade etmesinde, ideolojik görüşünün etkili olduğunu söyleyebiliriz. Sürrealizmin burjuva sanatı olduğunu ifade etmesi ve sosyalist gerçekçi akıma dahil olma isteği onun komünist olmasındandı. Frida’nın resimlerinde yer alan etnik kıyafetler, tropik meyveler, hayvanlar ve mitolojik imgeler ekseriyetle Meksika kültürüne, dini inanışlarına ve yerel kimliğine dayanır. Frida’nın eserlerinin bu yönüyle, çeşitli akımların izlerini taşıyan, yerel köklerine inmeyi ve Meksikalı ulusal kimliği yaratmayı hedefleyen bir sanat akımı olarak tarifleyebileceğimiz Meksika Rönesansı’ndan etkilendiği söylenir. Özellikle, ABD’de yaşadığı dönem yapmış olduğu ‘ABD-Meksika Sınırında Otoportre’ çalışmasında ABD ve Meksika kültürü arasındaki farkı ortaya koyarak canlı renklerle hayat verdiği Meksika kültürünü sahiplenirken ABD’nin aşırı endüstrileşmesini ve emperyalizmini renksiz ve ruhsuz resmederek eleştirmiştir. Yine aynı dönem yapmış olduğu ‘Elbisem Orada Asılı’ adlı çalışması da benzer içeriktedir. Frida’nın kendi bedenini resmedişi Frida, çocuk sahibi olmayı çok istemesine rağmen geçirmiş olduğu düşükleri ve kürtajı ‘Henry Ford Hastanesi’ ile ‘Frida ve Düşük’ adlı çalışmalarında resmetmiştir. Yaşadığı kaza ve onlarca ameliyattan sonra çektiği bedensel acıları ifade ettiği pek çok resmi arasında en bilindik olanı ‘Kırık Sütun’dur. Frida’nın bahsi geçen çalışmalarında vücudunu çıplak resmediş şekli, ünlü erkek ressamların Susanna Banyoda, Samson ve Delilah, Üç Güzeller, Kırda Kahvaltı gibi çok bilinen eserlerde işlediği kadın çıplaklığından farklıdır. Anılan eserlerde, izleyicinin/alıcının da erkek olduğu düşüncesiyle çıplak kadın figürleri seyirlik bir arzu nesnesi ya da başka bir ifadeyle cinsel bir obje gibi resmedilmiştir. Frida’nın ölümünden yıllar sonra geliştirilen feminist sanat eleştirileri, kadın bedeninin nesneleştirilerek erkeklerin zevkine hitap edecek biçimde resmedilişini tenkit etmektedir. Frida’nın eserlerine dönecek olursak, onun ne bedensel acılar, ne de aşk acısı çektiğini ifade ettiği resimleri bedenini nesneleştirmemekte; çıplaklığa resimlerinde çok doğal biçimde yer verdiği görülmektedir. Son dönem çalışmaları… “Resim yapmamla ilgili rahatsızım. Her şeyin üstünde bunu komünist devrimci hareketin işine yarayacak bir şeye dönüştürmek istiyorum. Şimdiye kadar sadece kendimin samimi portrelerini yaptım ama partinin işine yarayacak çalışmalarda bulunmaktan çok uzağım. Sağlığım elverdikçe devrime birkaç olumlu şey katmak için bütün gücümle savaşmalıyım.” Ölmeden önceki son yıllarında resimlerinin devrimci mücadeleye katkı koyması düşüncesiyle yapmakta olduğunu sandığımız ‘Marksizm Hastaya Sağlık Getirecek’ ve Stalin portresi eserleri yarım kalmış, tamamlanamamıştır. Frida'nın resimleri sosyalizme hizmet etti mi? Sovyetler Birliği'nin ilk Sosyal Güvenlik Bakanı olarak, boşanmanın kolaylaştırılması, kürtajın yasallaşması, ücretsiz cinsiyet değiştirme ameliyatlarına olanak sağlanması gibi birçok uygulamaya öncülük eden Aleksandre Kollontay, otobiyografisinde emekçi kadının özgürleşmesi ile yeni bir cinsel ahlakın inşasını devrimci mücadelesinin ereği saydığını ifade eder. Frida’nın da aşkı, cinselliği sorgulaması ve resimlerinde annelik, kürtaj gibi konuları kamusallaştırmasının Kollantay’ın devrimci mücadelenin ereği saydığı kadın özgürleşmesine ve yeni bir cinsel ahlakın inşasına katkı sunduğunu söyleyebiliriz. Ancak Frida’nın ölmeden önce, devrimci mücadeleye katkı koymak için portresini yapmakta olduğu Stalin’in, Ekim Devrimi’nin emekçileri, kadınları, LGBT bireyleri özgürleştirici uygulamalarına son vererek devrimi gerilettiğini ve Kollantay’ı sürgün ettiğini de belirtmemiz gerekir. Sonsöz yerine Tarihin çok uzun bir dönemi kadınların resim sanatında yer almasına izin verilmemiş; resim alanında kadınların yapmış olduğu çalışmalar naif, kişisel, pastel renkler kullanılması kisvesiyle zanaat olarak görülmüş, sanat erkek işi sayılmıştır. Kadınların sanat akademilerine kabulü ise 19. yüzyılı bulmuştur.  Ünlü ressamların çoğunlukla erkek olması bu sebeple bir tesadüf değildir. Fiziksel engeli, cinsiyeti, cinsel yönelimi ve komünist dünya görüşü olmasına karşın tüm ayrımcı bariyerleri atlayarak dünyaca tanınan az sayıda ressam kadından biri olması Frida’nın en büyük devrimci başarısıdır.

Baraka Okuma Grubu Söyleşi Gerçekleştirdi

By Mustafa Batak

4

Baraka Okuma Grubu, geçtiğimiz aylarda okuyup bitirdiği “En Uzun Koşuda Adalılar” kitabıyla ilgili bir söyleşi gerçekleştirdi. Baraka’nın Kızılbaş’taki Lokalinde gerçekleştirilen söyleşiye, kitabın yazarı Ali Şahin de katıldı. 3   Söyleşiye katılanlar Khora Yayınları’ndan çıkan ve 1967-1981 yılları arasında Türkiye’de öğrenci olarak bulunan ve çeşitli sol hareketlerde aktif olan Kıbrıslı Türkler ile röportajlardan oluşan kitapla ilgili soru ve görüşlerini yazara yöneltme şansı buldu. 2 Keyifli bir ortamda ve sohbet havasında gerçekleştirilen söyleşide gerek kitabın konu aldığı yıllar gerekse de bugüne dair egemenlere karşı mücadele biçim ve yöntemleriyle alakalı görüş, deneyim ve fikirler aktarılırdı. Ayrıca yazar Ali Şahin kitabın hazırlanış süreciyle ilgili deneyimlerini de paylaştı. 1 Yeni dönemde Baraka Okuma Grubu makale, şiir, öykü ve daha birçok genel ve güncel konulara ilişkin metinleri buluşup okumayı hedefliyor. Her çarşamba saat 18.30-19.30 saatleri arası Baraka’nın Kızılbaş’taki Lokalinde gerçekleşen buluşmalara sizleri de bekleriz.

İZLE-TARTIŞ’TA KARANLIK ZİHİNLER İZLENDİ

By Mustafa Batak

ana görsel

Her ay ilk Cumartesi gerçekleştirilen İzle-Tartış etkinliği kapsamında Şubat ayı filmi olarak Karanlık Zihinler filmi izlendi. Bir çeşit virüsle hastalanan gençlerin bazıları hayatta kalabilmek için verdiği mücadeleyi anlatan film ilgi ile izlendi. Filmin ardından gerçekleştirilen sohbette de gençlerin sisteme karşı duruşunun her türlü mücadeleye en büyük katkıyı sağladığından bahsedildi. Filmin, gençlikten korkan bir zihniyetin onu yok etmek ya da kendi tarafına çekebilmek için neleri göze aldığını çok iyi vurguladığına da değinildi. Gençler ayakta kalabilmek, din, dil ve ırk ayrımı yapmaksızın karşılarında duran sisteme karşı gelmek için mücadele veriyorlar. Bunun yanında uzak kaldıkları ailelerini özlüyorlar ve eski hayatlarına geri dönmek ve bu dönüş gerçekleşirken daha güzel bir gelecek hazırlamak için tam yol mücadeleye devam eden gençlerin, ülkemizde şuan tam da olması gereken direnişi gösterdiklerinden de bahsedildi. ara görsel Filmin kurgusundan devam filminin de geleceği tahmin edilen bu güzel izletinin ardından Mart ayı filmi olarak Zerre filminin izlenmesine karar verildi. Annesi ve hasta olan küçük kızı ile küçük bir dairede yaşam mücadelesi veren, çalışmak için evinden çok uzaklara gitmek zorunda kalan Zeynep, 8 Mart öncesi bir günde sizleri kadınların yaşam mücadelesinin tüm zorluklarına tanık olmaya çağırıyor. 7 Mart Cumartesi akşamı sizleri Baraka lokalinde Zerre filmini izlemeye, 8 Mart’ta ise kadın mücadelesine omuz vermek için sokakta buluşmaya davet ediyoruz.

TC Cumhurbaşkanı Danışmanı Bulut: “KKTC Toprakları Türkiye’nin Deniz Aşırı Bir Vilayetidir”(Video Haber)

By admin
TC’nin kktc’yi ilhakı gündemde değildir diyenlere TC Cumhurbaşkanı Danışmanı Yiğit Bulut devletin kanalı TRT’den cevap veriyor.

İşgalci TC Egemenleri Kıbrıslı Türk Halkının Bağımsızlık Talebini Hazmedemiyor: “Saygısız”, “Utanmaz Adam”

By admin
Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Kıbrıslı Türk halkının bağımsızlık istencini dile getirmesinin ardından TC’deki siyasi yapılardan hadsizce saldırılar devam ediyor. AKP, MHP, CHP, İYİ Parti, BBP’nin yetkililerinden sonra Devam »

TC Egemenleri Fiili İşgali İlhaka Dönüştürme Emellerini Her Fırsatta Dile Getiriyor: Bahçeli Alt-Üst İlişkisi İstmeyen Akıncı’yı Hadsizce İstifaya Davet Etti

By admin
Faşist AKP İktidarı’ndan hesap soracağım noktasından onun koltuk değneği haline gelen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Kıbrıslı Türk halkı bağımsız olacaktır”, “Türkiye’ye ilhak korkunç bir Devam »

Aşkın, Acının ve Devrimin Kadını – Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

resim

Frida dosya konulu 59. sayımızdan Frida ve aşklarına dair makalemizi keyifle okuyacaksınız. Argasdi'yi 10 TL karşılığında tüm gazete bayiilerinden, Khora Kitap Cafe ve Baraka Kültür Merkezi lokalinden temin edebilirsiniz. resim“Sadece ruhen ve bedenen zayıf düştüm. Ama resim yapabildiğim sürece yaşıyor olmaktan mutluluk duyacağım.” Frida Kahlo; Meksika devriminin çocuğu, tek başına dimdik ayakta duran bir kadın, kendinden kesinlikle ödün vermeyen, en büyük zaafı aşk olan, acıdan beslenen ve hayatı mücadele ile geçen yirminci yüzyılın en güçlü kadın ikonlarından bir ressam… Meksikalı Michelangelo olarak tanınan ünlü ressam Diego Rivera ile yaşadığı entrikalı ve acı dolu aşkın yanı sıra, geçirmiş olduğu trafik kazasının ardından vücudundaki birçok demir yığınıyla bir süre yatağa bağlandığı dönemde sonsuz bir aşkı daha buluyor Frida; resim. Eserlerinin büyük çoğunluğunu bu yatalak dönemlerinde yaratıyor. Ruh halini, çevresiyle olan ilişkilerini tuvaline yansıtan Frida’nın resimleri bir tür otobiyografiye dönüşüyor. Bu zor dönemi atlatmak ve güçlü kalabilmek için resme sarılıyor dört koldan ve aşk yaşıyor tuvalleriyle. Çoğu resmi otoportrelerden oluşan ressamın gerçeküstü imgeleri, hayatının iki büyük sorunsalı olan aşk ve acı gerçeği ile şekilleniyor. Ve en çok da, hayranı olduğu Meksika kültürünün ve devrimci halkının özelliklerini taşıyor tutkuyla yaptığı resimlerine. “Hayatımda iki ciddi kazanın acısına katlandım. İlki bir tramvayın beni yere devirdiği kazaydı. İkincisi ise Diego.” Geçirdiği tramvay kazasının ardından annesinin kendine tuval ve boya alıp yatağının üzerine bir ayna yerleştirmesiyle amatör olarak resim yapmaya koyulan Frida, bir arkadaşının aracılığıyla ünlü ressam Diego ile tanışıp evlendi. Her ikisi de sanatçı ruhlarıyla, “normal”in dışında, kıskançlığın sınırında, sadakatsizliğin beslediği ölümsüz aşklarını en derininden yaşadılar. Frida’dan 20 yaş büyük olan Diego’nun iri yarı ve yakışıklılık kriterlerine uymayan fiziği ile Frida’nın kendine özgü özgürlüğünün yan yana geldiği evlilikleri, “Fil ile Güvercin”in birlikteliğine benzetilmekteydi. Çocuk sahibi olmak istediler ancak Frida sağlık sorunları nedeniyle birçok kez düşük yaptı. Bunun peşi sıra pek çok acıyı barındırdı bu aşk; en başta sadakatsizliği. Önce Diego aldattı Frida’yı ve ayrıldılar. 1 yıl sonra yeniden evlendiler ve bu kez Frida birçok kez aldattı Diego’yu. Ve Frida bunların hepsini tuvallerine taşıdı. Ataerkil bir toplumda yaşayan, sadakatsiz bir eşe sahip, sağlık yönünden hayatının her evresinde ciddi sorunlarla burun buruna gelmiş, anne olmak istemiş ve olamamış bir kadın olarak Frida’nın resmettikleri birçok kadının anlatamadıkları; aşkları ve acılarıydı. “Norm”ların dışında olan sanki Frida’ydı ama sessiz kalan, kalıplara sıkışmış tüm kadınların sesiydi o. Aşklarını, acılarını, ayrılıklarını ve aldatmalarını özgürce yaşadı. Kocasıyla bir dargın bir barışık evliliği esnasında aşık olduğu fotoğraf sanatçısı Nickolas Muray’a bir mektubunda şöyle diyordu: "Nick, bir meleği severcesine seviyorum seni. Sen, vadimde bir zambaksın aşkım. Seni hiç unutmayacağım, hiç ama hiç. Sen hayatımsın benim. Umarım bunu asla unutmazsın..."  Bir süre kalbinde iki sevdaya yer olsa da Diego’ya olan aşkı itiyordu her yaptığına Frida’yı. Kıskandığı için kıskandırmak isteyerek aldattı eşini birçok kez. Kadınlarla da ilişki yaşadı. Bilhassa da Diego’nun onu aldattığı kadınlar ile de yaşadı bu ilişkiyi, aramak için kendinde olmayıp Diego’nun o kadınlarda bulduğu şeyi. Hep anladılar birbirlerini o yüzden birbirlerinden hiç kopamadılar ancak hiç de birleşemediler. Ve bu besledi ikinci büyük aşkını Frida’nın; resim… Yaşamak istediği her duyguyu resimleri aracılığıyla atıyordu içinden, özgürlüğü zirveye çıkıyordu tablolarıyla. O yüzden de diyordu ki “Ben hayatımda üç şeyden vazgeçmem. Birincisi aşkım Diego, ikincisi sanatım, üçüncüsü ise Komünist Parti.” Çünkü hepsi onun için birer aşk, acı, zafer ve kaybedişti. Troçki ile ilişkisi Kızıl Ordu'nun kurucusu Troçki, Stalin tarafından sürgüne gönderildiğinde, Diego Rivera'nın Meksika Cumhurbaşkanı'ndan aldığı özel izinle Meksika'ya gelip, Frida'nın evine yerleşmişti. Karısıyla birlikte Frida ve Diego’nun evinde kaldığı yıllarda kurulan dostluk ve yoldaşlık bağları zamanla bir ilişkiye dönüşmüştü. Ta ki Troçki'nin eşi bu ilişkiyi fark edip Frida'yla konuşuncaya kadar. Frida ilişkiyi bitirmişti bitirmesine ama ya bu aşkın izleri... İlişkileri bittikten üç yıl sonra Troçki bir suikast sonucu Meksika'da, Stalin'in ajanı tarafından öldürüldüğünde ilk sorgulananlardan birisiydi Frida. Bugünün aşkları ve Frida Bugün Frida’nın yaşamı boyunca verdiği mücadelenin, devrime olan inancının, komünist dünya görüşünün, örgütlü yaşamının, ABD emperyalizmine karşı duruşunun değil de yalnızca aşk hayatının magazinsel olarak ön plana çıkarılması ve onun en tutkulu, en üretken duygularının, günümüzün yozlaşmış günübirlik cinsellik anlayışına meşruluk kazandırması, anısına yapılan en büyük saygısızlıktır. Frida, hayatı boyunca üretmiş ve ülkesinin geleceği için taraf olmuş, örgütlenmiş bir sanatçıydı. Anlık hazları yaşam felsefesi yapan, özgürlüğü bireycilik ve örgütsüzlük olarak algılayan kişilerin, Frida’yı sembol olarak kullanması onun yaşamını ve mücadelesini hiç anlamamaktır. Bu da Frida’nın tüm renklerin ahengine yer veren dünyasına değil, karşısında olduğu karanlığın devamına yaramaktadır.     Kaynaklar: http://bit.ly/2sqNB0l http://bit.ly/39fUX7D

Çiçek Başlı Kadın- Aziz Güven

By Şifa Alçıcıoğlu

frida hasta yatağında

Argasdi'nin 57. sayısı Frida Kahlo ile hayat buluyor. Devrimin kadını Frida Kahlo'nun hayatına kısa bir yolculuğa hazır mısınız? frida hasta yatağında“Ben; aşkın, acının ve devrimin kadınıyım...” Kendisini böyle ifade ediyordu Frida Kahlo. 47 yıllık hayatına sığdırdığı “normal” dışı aşkları, çektiği onca acı ve resimleri ile devrimci mücadeleye olan katkıları kuşkusuz onu aşkın, acının ve devrimin kadını yapmıştı. Yirminci yüzyılın popüler kültür ikonası, kafasında çiçekleriyle, resime olan aşkıyla, yaşadığı onca acıya ve özleme inat dimdik ayakta durmayı başarmış Meksikalı bir ressam; Frida... Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kız çocuğundan üçüncüsü olarak 1907 yılında dünyaya gelmiş olan Frida, sonrasında doğum gününü Meksika devriminin tarihi olan 7 Temmuz 1910 olarak ilan edecekti. Devrimci karakteri ile bütünleşmesinin bir göstergesi olan bu kararı ile tabiri caizse devrimin Meksikası’yla yeniden doğmuş olmayı istiyordu. Frida Kahlo’nun yaşadığı yıllar, dünyanın bir çok yerinde çalkantılı yıllardı. Bir yandan paylaşım savaşlarının yarattığı yıkımlar, diğer yandan da özellikle 1917 yılından itibaren başlayan protesto ve devrim dalgaları... Her ne kadar birinci paylaşım savaşı 1917 yılında Rusya’da, sonrasında ise 1918 yılında Almanya’da devrimle sonuçlanacak olsa da arka arkaya esen devrim rüzgarları bir fırtınaya dönüşemeden kısa zaman içerisinde dinecektir. Nihayetinde Almanya’daki devrimin yenilgiye uğraması ve Stalin liderliğindeki Rusya’da devrimin giderek yozlaşması ile işçi sınıfı demokrasisi yok olurken, devrim rüzgarlarının yerini de faşizm alacaktır. Avrupa’da bunlar yaşanırken diğer yandan Frida’nın Meksikası’nda ise 1910 Devrimi ve beraberinde yaşanacak çok sayıda ayaklanma ile iktidara karşı Zapata Hareketi ortaya çıkmış, 1929 yılında Ulusal Devrimci Parti’nin (PRI) iktidara gelmesiyle birlikte ülkede tek partili dönem hayat bulmaya başlamışsa da uzun süren kanlı savaşın ve diplomatik krizlerin tüm şiddeti ile devam etmesinden dolayı ülke ekonomik olarak daha da fakirleşmişti. Ülkesinde yaşanmaya devam eden sıkıntılara rağmen diğer yandan esmekte olan devrim rüzgarları ile Modern Meksika’nın doğuşuna atfettiği yaşamı, Frida’nın henüz altı yaşındayken geçireceği çocuk felci ile ilk acıyı tadacaktı. Kendisine engelli bacağından dolayı “tahta bacak” denilmesine aldırış etmeden engeli ile baş etmeyi başaracak olan Frida, 1925 yılında okul otobüsünün travmayla çarpmışması sonucu geçirdiği o felaket kazadan sonra doktorluk hayallerine ve adımlarına veda edecekti. Ancak maruz kaldığı engeli ile Frida, asla ve asla hayata elveda demeyecekti. Hayatına yatalak olarak devam edeceği yatağında, ailesinin de teşviği ile resim çizmeye başlayacak olan Frida’nın doktorluk hayallerinin yerini, kendisini yirminci yüzyılın en önemli ressamlarından biri yapacak olan resimleri alacakken, çizeceği resimlerle bedenini saran tüm acılarından arınıp kaybettiği adımlarının yerineyse her duyguda uçabilmeyi öğrenecektir. Yatılı tedavi görürken yatağının üzerine taktırdığı aynadan dolayı çizdiği resimlerinin çoğu otoportre şeklinde olan Frida, birçok sanat eleştirmeni tarafından sürrealist bir ressam olarak tanımlansa da buna şiddete karşı çıkarak hayallerini değil, kendi gerçekliğini çizdiğini söyleyecektir. Dönemin ressam kadınlarının bu yöndeki çalışmalarının sanat çevreleri tarafından kabul görmediği, bu sanatın sadece erkeklere ait olarak kabul edildiği bir çağda portre çizimindeki müthiş başarısı ise onun bu alanda adından fazlasıyla söz edilecek olmasını sağlayacaktır. Frida komünist bir ressamdı. Sürrealizmi burjuvazinin bir sanat akımı olarak görmesi ve resimlerinde sosyalist gerçekçi akımı benimsemesi kuşkusuz ki bundan kaynaklanıyordu. Resimlerinin her biri ayrı ayrı ve derinlemesine incelenmeye değer olan Frida’nın komünist karakterini ortaya koyan en önemli tablolarından biri ABD ve Meksika kültürü arasındaki farkı anlattığı ve ABD’nin aşırı endüstrileşmesini ve emperyalizmini resmederek eleştirdiği “ABD-Meksika Sınırı’nda Otoportre” isimli çalışmasıydı. Evet, Frida komünistti. “Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok...” diyordu kendisi için. Devrim ve Marksizm, Frida’nın yaşamında çok önemli bir yere sahipti. Bu siyasi karakteri onu Meksika Komünist Partisi’yle de buluşturmuştu. Kendisi gibi ünlü ve dev boyutlu sol-siyasi içerikli duvar resimleri ile dünyaca tanınan bir ressam olan Diego Rivera ile evlenmelerinin ardından Komünist Parti ile ilişkiye geçmiş; ancak sonradan Stalinist bir çizgiye yaklaşan partiden eşi Rivera ile birlikte yollarını ayırmıştı. Hayatının son yıllarında ise tekrar partiye bağlı bir üye olacaktı. Yaşamı onlarca acı ve zorluklarla geçmiş, ancak tüm bunlara rağmen mücadeleci ruhundan bir an dahi vazgeçmeyen ikonik kadın Frida bugün, ölümünden yıllar sonra, ne yazık ki kapitalizmin popüler ve tüketim kültürünün de ikonu haline gelmiştir. Bugünün dünyasında, hemen hemen başımızı çevirdiğimiz her yerde telefon kılıfından, çantalara, tişörtlerden çoraplara kadar birçok eşyada görmek mümkün artık çiçek başlı kadını... Kapitalizmin ikonlaştırıp piyasalaştırdığı Frida figürü, kıyafetlerinden bitişik kaşlarına ve başındaki çiçeklere kadar tüketim kültürünün bir sembolü haline getirilip altı boşaltılmaya çalışılmış olsa da, bugün Frida’nın bizim için anlamı, tüm engellerine rağmen mücadeleye adadığı hayatı, fikirleri ve resimleri ile her daim ezilen halkın yanında olan onurlu duruşuydu.     Kaynaklar: 1-https://marksist.org 2-www.wikipedia.org

Baraka 2019 Yılı Faaliyet Raporunu Açıkladı

By Nazen Şansal

68757163_2739229659420726_6527073572236558336_n

Baraka Kültür Merkezi, 2019 yılı içerisinde yine pek çok kültürel ve sanatsal aktiviteye ve toplumsal sorunlara dikkat çeken eylem ve etkinliğe imza attı. Dernekler Yasası çerçevesinde Kaymakamlığa sunulan 2019 Yılı Faaliyet Raporumuzu, esas değerlendirme yetkisine sahip olan halkımızla paylaşıyoruz: KÜLTÜR-SANAT-POLİTİKA DERGİSİ “ARGASDİ” 2019 yılında “Bertolt Brecht”, “Adalet”, “Çocukluk” ve “Bilim-Teknoloji-Ütopya” dosya konularını okurla buluşturan üç aylık neşriyat Argasdi, Baraka Kültür Merkezi’nin kültür-sanat-politika dergisidir. Dosya konularının çeşitli boyutlarıyla irdelendiği dergide bu yıl yine derginin sürekli sayfaları olan “Memleketin Ahvali”, “Feminist-İZ”, “Kıbrıs Kültürü” gibi bölümler okuyucuyla buluşmaya devam etti. Hem dünyada hem de Kıbrıs tarihinde yaşanan olaylar “Bellek” sayfasından aktarılırken, ülke gündemindeki konuların değerlendirilmesi ile çeşitli mücadele alanlarından yazılar Argasdi sayfalarına taşındı. Bunun yanı sıra şiir, müzik, karikatür, kitap, film ve tiyatro yazılarının yer aldığı kültür-sanat sayfaları da pek çok farklı yazarın kaleminden okurların beğenisine sunuldu. 24 sayfalık renkli dergi, ülkemizin en uzun süre kesintisiz yayınlanan kültür-sanat-politika dergisi olarak 2020 yılında da yayın hayatını devam ettirecek.

 67262636_2682921281718231_6993801711173238784_n

LİSELİ GENÇLER VE YETİŞKİNLER İÇİN TİYATRO EKİPLERİMİZ Baraka Tiyatro Ekibi, yetişkin ve gençlik grupları ile 2019 yılında sahne ve sokak tiyatroları gerçekleştirdi. Baraka Gençlik Tiyatrosu “Neler Oluyor Hayatta?” adlı oyununu şubat ayında Arabahmet Kültür Evi’nde, ardından da mart ayında Lefkoşa Türk Lisesi öğrencilerine özel gösterim olarak AKM’de ve Alayköy Kültür Derneği’nin davetlisi olarak Alayköy’de sahneledi. Hababam sınıfından esintilerle, eğitim sisteminin sıkıntılarını gençlerin gözünden mizahi bir dille anlatan oyun, İslam ülkelerindeki kız çocuklarının eğitim hakkına da vurgu yapmaktaydı.  Yetişkinler tiyatro ekibimiz ise Sermet Çağan’ın “Ayak Bacak Fabrikası” oyununu Nisan ayında Arabahmet Kültür Evi'nde sahneledi, ardından da mayıs ayında Mağusa ve Omorfo seyircisiyle buluşturdu. Sermaye ile işbirliği yapan yöneticilerin kendi çıkarları için halkı kandırma çabalarını ve halkın aymazlığını anlatan oyun canlı müzik ve danslı sahneleriyle de beğeni topladı. 2019 yılının eylül ve ekim aylarında tiyatro ekiplerimiz yeni döneme, yeni katılanlarla birlikte eğitim çalışmaları yaparak başladı. Belediye ve Devlet Tiyatroları oyuncularının da atölye çalışmaları ile katkı koyduğu eğitim sürecinde Lapta gençlik Kampı tesislerinde Tiyatro Kampı da gerçekleştirildi. Devlet Tiyatrosu önünde, sanatta sansürün olmaması ve özerk tiyatro için;  Lefkoşa çarşısında ise gözetim toplumuna karşı Mobeseye NObese demek için sokaklamalar da yapan tiyatrocularımız, John Steinbeck’in “Ay Batarken” romanından uyarladıkları oyun için provalara devam ediyor.

  51982121_2409958759014486_8918296627169460224_o    56902443_2508174542526240_6247345689437667328_n

MÜZİK GRUBUMUZ: SOL ANAHTARI Baraka Müzik Grubu Sol Anahtarı, 2019 yılı içerisinde her yıl olduğu gibi yine pek çok festivalde, eylemde ve etkinlikte ücretsiz olarak sahne aldı. Grup, “3. Uluslararası Fikret Demirağ Şiir Festivali”, “10. Lefke Hurma Festivali”, “11. Göçmenköy - Taşkınköy Kültür ve Sanat Festivali”, “Turnalar Kırsal Köy Festivali” gibi festivallere katılarak her zaman olduğu gibi ücretsiz konserler verdi. Geçitkale Belediyesi Engelli Meclisi tarafından organize edilen ve engelli bireylerin de rol aldığı tiyatro oyunu için “Engelsiziz” adlı parçayı besteleyen grup, oyun öncesi Geçitkale’de mini bir konser verdi. Çernobil faciasının yıldönümü nedeniyle Lefkoşa’da ara bölgede düzenlenen iki toplumlu nükleer karşıtı eyleme destek veren Sol Anahtarı, eylemde şarkılarını seslendirdi. Grup, katıldığı festivallerde verdiği konserlerin yanı sıra eylül ayında Baraka Kültür Merkezi lokali bahçesinde halka açık ücretsiz konser düzenledi. Sol Anahtarı ayrıca aralık ayında Bağımsızlık Yolu’nun dayanışma yemeğinde de sahne aldı. Arif Hasan Tahsin’in ölüm yıldönümünde sebebiyle düzenlenen anma etkinliğinde sahne alan Sol Anahtarı, Taşkent’te düzenlenen “Yaban Hayat Destek Konseri”nde de konser verdi. Sol Anahtarı 2018 yazında çıkardığı “Yolda” albümünde yer alan “Gurtulaman Elimden” şarkısına Kültür Dairesinden aldığı maddi destekle klip çekti. Grup, yine aynı albümde yer alan “Varacağız” isimli şarkısı için de klip çekimi çalışmalarına halen devam etmektedir.

 71220850_2806703762673315_9179581357758611456_n

ÇOCUKLARA YÖNELİK ÜCRETSİZ YAZ KURSLARI Baraka aktivistleri, geçmiş yıllarda olduğu gibi 2019 yaz tatilinde de 5 hafta boyunca, ilkokul çocuklarına yönelik kurslar düzenledi. “Kalem Kağıda Sarılın” temasıyla haftanın altı günü gerçekleştirilen kurslar, “Okuyan İnsan Halkının Yanındadır” çağrısıyla katkı koymak isteyen, alanında uzman ve deneyimli gönüllü eğitmenlerle birlikte gerçekleştirildi. İki etaptan oluşan yaz kurslarında çocuklar ilk 2 hafta boyunca eğitsel spor oyunları ile hem bedenlerini daha iyi tanıma fırsatı yakaladı hem de fiziksel becerilerini geliştirme imkanı buldu. Kursların ikinci etabında da görsel sanatlar, müzik, seramik, satranç, İngilizce, evrim, fen deneyleri, halk dansları, modern dans gibi konuların yanında, engelliler adına empati, çocuk hakları, hayvan sevgisi, çevre bilinci, felsefe treni ve yaratıcı drama gibi çeşitli temalarda bilgilendirici ve farkındalık yaratıcı seminerler de verildi. Aynı zaman da kültür gezisi çerçevesinde Girne Limanı ve Girne Kalesi’ne gezi düzenlendi. Çocuklar gezi boyunca hem eğlenceli vakit geçirdi hem de Girne Limanı ve Girne Kalesi hakkında bilgiler edindi. Kurs sonunda yapılan şenlikte koro, halk dansları ve modern dans gösterileri sunuldu. Aynı zamanda çocukların görsel sanatlar ve seramik dersindeki üretimleri sergilendi ve okuma alışkanlığını geliştirmek için onlara kitaplar hediye edildi.  Çocukların spor, bilim, sanat ve kültürel değerlerle büyümesinin önemine inanan ve tüm çocuklara ücretsiz olarak kapılarını açmanın en büyük sorumluluklardan biri olduğunu düşünen Baraka aktivistleri, yedi yıldır devam eden etkinliği ücretsiz olarak her yıl tekrarlamayı planlıyorlar. 66390582_2661150343895325_7160280699470086144_o 66397540_2664655156878177_8305591363114631168_o 66639431_2668595976484095_3507230363602649088_o 65241028_2627325140611179_472591297576697856_o SUN-İZLE-TARTIŞ (ÜCRETSİZ SİNEMA ETKİNLİĞİ) Baraka Kültür Merkezinin on altı yıldan fazla süredir kesintisiz olarak devam ettirdiği ücretsiz sinema etkinliği Sun-İzle-Tartış, 2019 yılında da katılımcıların yoğun ilgisi ile devam etti. İzleyicilerin önerileriyle belirlenen filmler, birçok farklı konu ve görüşü barındırarak; verdiği mesaj ve tartıştığı konular ile ufuk açıp başka bir sinema kültürünün de mümkün olduğunu bir kez daha gösterdi. Her ay Baraka’nın Kızılbaş’taki lokalinde gerçekleşen, halka açık ve ücretsiz etkinliklerde, özel günlerde özel gösterimlere de yer verildi. Yılın ilk filmi olarak ocak ayında “Ben Malala” izlendi. Şubat ayında okulların da tatile girmesiyle çocuklara da hitap edebilecek bir film tercih edilerek “Yerdeki Yıldızlar – Her Çocuk Özeldir” filmi izlenip toplumun özel çocuklara karşı tutumu tartışıldı. mart ayında ise “İtirazım Var” filmi izlendi. Ücretsiz gerçekleştirilen bu etkinlik çerçevesinde nisan ayında “Black Panter” filmi izlenirken bir sonraki ayda da “Wonder” sinema severlerle buluştu. Havaların ısınmasıyla bahçeye taşınan İzle-Tartış’ta yaz filmleri olarak “Hanna”, “Bulut Atlası”, “Hayat Treni”  izlenerek farklı temalarda söyleşiler gerçekleştirildi. Sonrasında serinleyen hava ile tekrar salona taşınan etkinlik, “Der Verdingbub” ve “Yeşil Rehber” filmlerinin izlenmesi ile bir yılı daha tamamladı. İzlenen filmler vasıtasıyla; muhafazakarlaşma, kız çocuklarının eğitim hakkı, toplumun özel veya farklı gördüğü kişilere karşı takındığı tutum, liderlerin sözde halk adına aldığı kararların sorgulanması, ırkçılık, birlik olmanın gücü artırdığı ve hakların ancak uğruna mücadele dilerek kazanılabileceği gibi konular hakkında derin sohbetlere yer verildi. Katılanların önerileri ile seçilen filmler, önerenlerin dilediği gibi gerçekleştirdiği sunumlar ve gösterim sonrası gerçekleşen serbest sohbet ortamı ile Sun-İzle-Tartış etkinliğimiz, birlikte film izlemenin yanı sıra farklı bakış açılarını yakalamak, sinema izlemenin sadece pasif izleme alanları olan kocaman salonlardan ibaret olmadığını göstermek amacını taşımaktadır. OKUMA-TARTIŞMA GRUBU Baraka’nın en uzun soluklu etkinlik gruplarından bir tanesi olan “Okuma-Tartışma” grubu 2019 yılında da birlikte okuyup birlikte tartışmaya devam etti. Haftada bir periyoduyla devam eden bu faaliyetimiz, karşılıklı öğrenme üzerine kurulu bir yapıya sahiptir. Etkinliğe katılan üyelerin birlikte belirledikleri kitap, yazı veya makaleler birlikte okunup tartışılmaktadır. Geçtiğimiz yıl da birçok farklı kitap seçilerek okunmaya devam etti. 2019 yılına Andrew Boyd ve Dave Oswald Mitchell’ın derlediği “Bela İyidir” isimli kitabın ardından Stefan Zweig’in kaleme aldığı “Satranç” kitabı seçildi. Keyifli geçen bu okumaların devamında Eduardo Galeano’nun “Aynalar” kitabı tamamlandı ve hemen ardından “En Uuzun Koşuda Adalılar” isimli kitaba başlandı. Söyleşileri Ali Şahin tarafından yapılan bu kitap şu sıralar devam etmektedir. Okuma-tartışma grubu, kitapları seven ve birlikte okuma keyfi ile birlikte disiplinine sahip olan herkese açık bir etkinliktir. VİDEO ATÖLYESİ 2019 yılında oluşturulan Baraka Video Atölyesi, video çekim ve montaj tekniklerinin hep birlikte öğrenilmesini, video üretiminin kolektif hale getirilmesini ve görsel alandaki üretimlerin çoğaltılabilmesi hedefiyle yola çıktı. Eğlenerek ve keyif alarak, videonun etkin kullanımı, montaj, videoda ses/ışık, senaryo/kurgu çalışması, temel kamera açıları/açıların kullanımı gibi alanlarda dersler düzenlendi. Bildiklerini birbirleriyle paylaşan ve birlikte öğrenen katılımcılar, Baraka Video Atölyesi imzasıyla 2019 yılı içerisinde kısa video denemeleri hazırlarken, Baraka gençlik ve yetişkin tiyatro ekiplerinin fragman ve oyun çekimlerini gerçekleştirdi, müzik grubu Sol Anahtarı’nın performans kayıt ve montajlarını yaptı. Atölye ayrıca yıl içerisinde düzenlenen 1 Mayıs gibi kitlesel mitingler için Baraka Kültür Merkezi adına çağrı videoları hazırlarken, bazı eylemleri de kayıt altına alarak teorinin yanına pratiği de eklediği ilk dönemini geride bırakmış oldu.

 68757163_2739229659420726_6527073572236558336_n

YAZ KAMPI Baraka Kültür Merkezi bu yıl 13’üncüsünü gerçekleştirdiği yaz kampında tüm yılın yorgunluğunu atmayı ve yeni etkinliklere hazırlanmayı amaçladı. Kamp, Akatu’da 2 - 4 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirildi. Baraka aktivistleri ve dostlarına açık bir şekilde çadır kampı olarak düzenlenen kampta yeni bir üretim ve mücadele dönemi için enerji toplandı. Baraka Tiyatro Ekibi’nin ve Sol Anahtarı müzik grubunun etkinlikleriyle katılımcılar keyifli vakit geçirdi. Satranç ve tavla turnuvası yanında sportif aktiviteler de düzenlendi. Ayrıca “Kültürel alan araçlarının politik mücadeleye katkısı ve aralarındaki diyalektik ilişki” konulu bir de forum (söyleşi) gerçekleştirildi. KADIN EĞİTİMİ KOLEKTİFİ Baraka aktivistlerinin de gönüllü eğitmen olarak görev aldığı Kadın Eğitimi Kolektifi, 2019 yılında eğitimlerine devam ederken, kadın cinayetleri, gece kulüpleri, kadına yönelik şiddet gibi konularda da eylem ve etkinlikler gerçekleştirdi. Ayrıca 17 Mayıs, 8 Mart ve 25 Kasım gibi toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda verilen mücadeleleri simgeleyen günlerde yapılan eylemlerin organizasyonu da bulundu veya katkı koydu. Kolektif, mart ayında 8 Mart etkinlikleri kapsamında TEL-SEN’in düzenlediği konferansa konuşmacı olarak katıldı. Ayrıca, kadın filmleri ve söyleşilerden oluşan FeMİNİstival adlı film festivali kapsamında, şubat ayında Lefkoşa, Akdoğan, Omorfo ve Mağusa olmak üzere 4 farklı bölgede film gösterimleri düzenlendi. Baraka aktivistlerinin de toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışmalar yürüttüğü Kadın Eğitimi Kolektifi, mayıs ayında Girne Üniversitesi, ocak ayında ise Yakındoğu Üniversitesi Sosyal Hizmetler Bölümü öğrencilerini, seminer ve drama atölyelerinde buluşturdu. Her seminerin ardından yapılan drama çalışmaları ile eğitimin pekiştirilmesi ve katılımcıların özgürleşmeyi ve değişimi prova etmesi sağlandı. Ücretsiz olan eğitimlerin en az 4’üne katılanlara sertifika da verildi. Ocak ayında ise “Akile için adalet” talebiyle, kocası tarafından öldürülen Akile Nacisoy davasının takipçisi oldu ve mahkemede bulundu. Bunların dışında Kolektif aktivistleri yıl boyunca gündemde olan çeşitli toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın cinayeti, gece kulüpleri, emek sömürüsü gibi konularda gazete/tv/radyo programlarına katılmış ve demeç vermiştir. UMUT BAHÇESİ BAKIM ETKİNLİKLERİ Bağımsızlık Yolu ile birlikte Haydarpaşa Ticaret Lisesi’nin yanında Lefkoşa Türk Belediyesi’ne ait bir yeşil alanın ağaçlandırılmasını üstlenen ve buraya Belediye Meclisi kararıyla “Umut Bahçesi” adını veren Baraka aktivisteri, ağaçlandırmış oldukları bahçenin bakımını yapmaya, sulamaya ve otlardan temizlemeye devam etti. Şehrin içinde nefes alınabilecek bir alan yaratma gayesi ile çıktığımız bu yolda, gelecek yıl da bakım ve yeni ekim çalışmalarımıza devam edeceğiz. 59400268_2538248162852211_6766826119942373376_o 53347528_2452267954783566_8528424333834452992_o 69224006_2746884755321883_4846662107233517568_o 68484449_2731904753486550_2794443531098259456_o ÇEŞİTLİ EYLEM, ETKİNLİK, PANEL VE SEMİNERLER: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü: Emeği ve bedeni sömürülen, eşi, sevgilisi, patronu tarafından tacize ve tecavüze uğrayan, baskı ve şiddet altında ezilen kadınların sesi olmak ve kadınlarla birlikte tüm toplumu özgürleştirmek için bu yıl da çeşitli örgütlerle Lefkoşa sokaklarını doldurduk. 1 Mayıs İşçilerin Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü: Doğamızı ve emeğimizi sömüren; düşük ücretlerle, uzun mesai saatleriyle, güvencesiz çalışma ortamlarıyla daha fazla kar ve kazanç için emekçileri ezenlere karşı mücadelemizi büyütmek için Çağlayan Parkı’nda başlattığımız yürüyüşümüzü ara bölgedeki iki toplumlu etkinlikle sonlandırdık. 17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Transfobi ve Bifobi Karşıtlığı Günü: Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlere karşı her türlü ayrımcılığa ve şiddete karşı ses çıkarmak için geçmiş yıllarda da dahil olduğumuz 17 Mayıs Komitesi’ne bu yıl da dahil olduk ve düzenlenen etkinliklerde ve yürüyüşte yer aldık. “Lgbti+ ve Sınıf Mücadelesini Konuşuyoruz” Semineri: 17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Transfobi ve Bifobi Karşıtlığı Haftası etkinlikleri kapsamında, Kaos GL aktivisti ve Praksis dergisi yayın kurulu üyesi Remzi Altunpolat derneğimiz tarafından konuk edildi. Söyleşide lgbti+ ve sınıf mücadelesinin kesiştiği ve ayrıştığı noktalar, kapitalist düzene karşı hep birlikte bir mücadelenin verilmesi gerekliliği gibi konular konuşuldu. “Dünden Bugüne Kıbrıs Sorunu - Beklemekten Öte Bir Barış Mücadelesi İçin Neler Yapılabilir?” Paneli: Bağımsız Kıbrıs etkinlikleri çerçevesinde 10 Ağustos günü lokalimizde Bağımsızlık Yolu’yla birlikte organize ettiğimiz panelde Kıbrıs sorununun devrimciler açısından nasıl okunması gerektiği ve gerçek bir barış için neler yapılabileceği üzerine konuşuldu. Bağımsız Kıbrıs Eylemi: Ülkemizdeki tüm işgallere, faşizme, gericiliğe karşı yürüttüğümüz halkları kardeş bir Kıbrıs yaratma mücadelemizi bu sene de şarkılarla, şiirlerle ve sloganlarla 14 Ağustos günü Bağımsızlık Yolu’yla birlikte sokaklara taşıdık. Sokak Tiyatrosuyla Özerk Tiyatro Talebi: Devlet Tiyatroları’nın yasakçı zihniyetine ve sanatı sansürleyişine karşı bugüne kadar özerk tiyatro yasası geçirmeyen hükümetlere tepkimizi göstermek ve Devlet Tiyatroları’nın sanatçılar ve tiyatro emekçilerinin  kolektif kararlarıyla yönetilmesini talebimizi sokak tiyatromuzla dile getirdik. 1 Eylül Dünya Barış Günü: Halkları kardeş bağımsız bir Kıbrıs için emekten yana federal bir barışın gerekliliğini ve sendikaların, partilerin, demokratik kitle örgütlerinin vazgeçtiği sokaklarda kurulabileceği gerçeğini benimseyerek Bağımsızlık Yolu’yla birlikte Dışişleri Bakanlığı önünde bir eylem gerçekleştirdik. “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Basın Açıklaması: Gözlerini Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarına diken emperyalist ülkelere ve bu kaynakların halkın değil egemenlerin çıkarları doğrultusunda kullanılacağını, adamızın ekosistemine büyük zararlar vereceğini ve buna karşı kuzey ve güneydeki ada halkları olarak birlikte mücadele etmemizi gerekliliğini basın açıklamamızla bildirdik. Mobeseye NObese Sokak Tiyatrosu: TC ile onaylanan protokol ve meclisteki tüm partilerin onayıyla geçen yasa sonucunda sokaklarımıza dikilmeye başlanan MOBESE direklerinin suçları önlediği iddiasının gerçek olmadığı ve halkı gözetlemek için bu kameraların dikiliyor oluşunu sokak tiyatromuzla anlatarak farkındalık yarattık. Siyanüre Karşı Ortak Eylem: Madencilik endüstrisinde yer alan siyanürün çevreye verdiği zararların belirtildiği ve yasaklanması gerektiği, adanın kuzeyinde ve güneyinde maden atıklarıyla kirlenmiş yerlerin restore edilmesi talebinin dile getirildiği, adanın iki tarafından katılan örgütlerin düzenlediği eyleme dernek olarak biz de destek verdik. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü: Kadına yönelik şiddetin her gün artmasına ve devletin şiddeti uygulayanları korumasına karşı tepkimizi ve şiddete maruz kalan kadınların devlet tarafından karşılanması gereken sığınma evi ihtiyacının hemen karşılanması talebimizi çeşitli örgütler ve kadına yönelik şiddetle mücadele eden kişilerle Dereboyu’ndan Başbakanlığa kadar olan yürüyüşümüzde sokaklara yansıttık. Başbakanlık önünde ülkemizde son 10 yılda erkek şiddeti sonucu hayatını kaybeden kadınların isimleri okundu ve fotoğrafları Başbakanlığın gancellisine yansıtıldı.        

“Gancelli Davası” Protesto Edildi

By Nazen Şansal

foto1

“Gancelli Davası” Protesto Edildi

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, Lefkoşa Mahkemesi önünde “Gancelli Davası” ile ilgili basın açıklaması gerçekleştirdi. Bağımsızlık Yolu Basın Yayın Propaganda Sekreteri Mustafa Keleşzade, Girne dağ yolunda gerçekleşen “kaza” sonrası 1 Aralık 2016’da düzenlenen kitlesel eylemler sırasında Başbakanlık gancellisinin kırılması nedeniyle çeşitli örgütlerden toplam 24 kişiye dava açıldığını hatırlatarak, savcılığın görevini yapmaması sebebiyle davanın sürekli ertelendiğini ve bunun da eylemcilere fiili bir cezaya dönüştüğünü söyledi. Açıklamada, aleyhlerine dava getirilen Bağımsızlık Yolu ve Baraka üyelerinin, diğer davacıları mağdur etmemek ve adaletin tecellisine yardımcı olmak için, polis tarafından aylarca iletilemeyen tebligatlarını kendilerinin gidip aldığı ve en kısa sürede yargılanmayı talep ettiği ancak aradan yıllar geçmesine rağmen davaya bir türlü başlanamadığı belirtildi. Savcılığın bu ihmalinin, insan haklarından olan makul sürede adil yargılanma hakkını ve hatta halkın eylem yapma özgürlüğünü de ihlal ettiği vurgulandı.

foto1

“Savcılık Yargısız İnfaz Yapıyor, Adil Yargılanma ve Eylem Yapma Hakkı İhlal Ediliyor” Baraka aktivisti Mustafa Batak ise iki örgüt adına okuduğu ortak açıklamada, “Gancellinin kırılmasıyla hiçbir ilgisi olmayan eylemcilere gözdağı vermek amaçlı açıldığına inandığımız bu dava ile halkın eylem yapma hakkı baskı altına alınarak ihlal edilmekte, bu da demokrasi kültürüne zarar vermektedir. Kısacası savcılığın kamu malına zarar bahanesiyle açtığı bu dava, aslında kamu vicdanına hasar vermekte ve hem adaleti hem de eylemcileri oyalamakta, kamu kaynaklarının israfına yol açmaktadır. Gencecik canlarımızın kaybıyla sonuçlanan trafik “kazası”nın esas sorumluları; yolları doğru düzgün yapmayan gelmiş geçmiş hükümetler ile Türkiye’ye yaranmak için saatleri geri almayarak öğrencileri karanlıkta okula gitmeye mahkum bırakanlar, adalet karşısına çıkmamış fakat eylemciler aylardır yargısız infaz edilerek cezalandırılmıştır.” sözlerine yer verdi. Dava Duruşma Amaçlı Ertelendi Bu sabah görüşülen ve sanıkların avukatları ile birlikte duruşmaya hazır bulunduğu dava, Savcılığın isteğiyle yine ertelendi.  Aylardan sonra duruşmayı yürütecek savcının belirlendiği bugünkü oturumda, savcılık kendi açtığı ve davalıları her seferinde Mahkemeye getirttiği davada yine duruşmaya başlayamadı. “Gancelli davası”, savcılığın hazırlanması ve görüntüleri incelemesi amacıyla 27 Şubat Perşembe gününe, duruşma için ertelendi. Polisin halen daha tebligat yapamadığı kişiler varken, bugün bir eylemci daha kendi tebligatını kendisi alarak yargılanmayı talep etti. Bugün Mahkeme önünde okunan basın açıklamasını tam metni ise şöyle: Değerli basın emekçileri, değerli halkımız; Bildiğiniz gibi Girne dağ yolunda gerçekleşen “kaza” sonrası 1 Aralık 2016’da düzenlenen eylemler sırasında Başbakanlık gancellisinin kırılması nedeniyle çeşitli örgütlerden toplam 24 kişiye dava açılmıştı. Eylemciler aleyhine, Başbakanlık kapısının yanı sıra kapının yanındaki duvarı ve projektörü kırarak devleti 15,010TL’lik hasara uğratmaktan dava getirilmişti. 16 Ekim 2018 tarihinde dosyalanan dava, savcılığın görevini yapmaması sebebiyle bir buçuk senedir ertelenmeye devam ediyor. Aleyhlerine dava getirilen Bağımsızlık Yolu ve Baraka üyeleri, diğer davacıları mağdur etmemek ve adaletin tecellisine yardımcı olmak için, polis tarafından aylarca iletilemeyen tebligatlarını kendileri gidip almış ve en kısa sürede yargılanmayı talep etmişti. Ancak aradan aylar hatta yıl geçmesine rağmen davaya bir türlü başlanamamakta çünkü savcılık, dava ettiği kişilere bir türlü tebligat yaptıramamaktadır. Bu durum bir yandan savcılığın kendi açtığı davaya olan ilgisizliğini ve ciddiyetsizliğini gösterirken diğer yandan her ay işini gücünü bırakıp, öğrencilerini, mesai arkadaşlarını, hizmet almaya gelen vatandaşı zor duruma sokmak pahasına mahkemeye gelen öğretmenleri, kamu emekçilerini, özel sektör çalışanlarını mağdur etmektedir. Hızlı ve makul bir sürede yargılanma hakkı, adil yargılanma hakkının bir parçası olup önemli bir insan hakkıdır. Savcılık bir yıldan uzun bir süredir gereken tebligatları yapmayıp davasını ilerletmeyerek, eyleme katılan kişilerin insan haklarını ihlal etmektedir; daha dava başlayamadan, tıpkı bir mahkeme gibi fiilen ceza uygulamaktadır. Keza gancellinin kırılmasıyla hiçbir ilgisi olmayan eylemcilere gözdağı vermek amaçlı açıldığına inandığımız bu dava ile halkın eylem yapma hakkı da baskı altına alınarak ihlal edilmekte, bu da demokrasi kültürüne zarar vermektedir. Kısacası savcılığın “kamu malına zarar” bahanesiyle açtığı bu dava, aslında kamu vicdanına hasar vermekte ve hem adaleti hem de eylemcileri oyalamakta, kamu kaynaklarının israfına yol açmaktadır. Gencecik canlarımızın kaybıyla sonuçlanan trafik “kazası”nın esas sorumluları; yolları doğru düzgün yapmayan gelmiş geçmiş hükümetler ile Türkiye’ye yaranmak için saatleri geri almayarak öğrencileri karanlıkta okula gitmeye mahkum bırakanlar, adalet karşısına çıkmamış fakat eylemciler aylardır yargısız infaz edilerek cezalandırılmıştır. Mahkemenin duruşma safhasına geçeceği önümüzdeki günlerde, ifade ve eylem özgürlüğünden, adil yargılanma hakkından ve demokrasiden yana tüm halkımızı bu davayı yakından takip etmeye ve adaletten yana taraf olmaya çağırırız. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu

 foto2

 

Baraka, Değerlerini Tüm Halka Açık Olan “Cuma Toplantıları”nda Tartışarak Güncelliyor

By Kamil İpçiler

baraka hemen şimdi

Baraka Kültür Merkezi, yaklaşık 10 yıl önce belirleyerek kitaplaştırdığı değerlerini yeniden tartışmaya ve geliştirmeye devam ediyor. Baraka’da son olarak ‘Bağımsızlık’ değeri, ‘Cuma Toplantıları’nda yapılan tartışmalar doğrultusunda güncellendi. Süreç, Baraka’nın tüm değerlerin yeniden ele alınması ve tartışılmasıyla devam edecek. Baraka’nın değerleri, Baraka Kültür Merkezi’nin her Cuma saat 19.00’da, Kızılbaş’taki Baraka lokalinde gerçekleştirdiği ve herkese açık olan ‘Cuma Toplantıları’nda tartışılıyor. Bağımsızlık değerinin son hali ise şöyle: Baraka bağımsızlıkçıdır. Barak aktivistleri kişisel bağımsızlıklarını tutkuyla savunurlar. Baraka örgütsel bağımsızlığından hiçbir koşulda taviz vermez. Ülkemiz Kıbrıs’ın bağımsızlığını sosyalizm mücadelesi ile ayrı düşünemez. Kıbrıs’ın bağımsızlığına ulaşmasını ve sosyalizmi önüne hedef olarak koyar. Baraka’nın kişisel bağımsızlıktan anladığı şey, kendi kafasının dikine gitmek, örgütsüzlük ve “ben bilirim”cilik değildir. Bizim için bireysel bağımsızlık; sosyal, ekonomik ve düşünsel anlamda kendine yeterli bireyler olma çabasıyla mümkündür. Böylesi bir bağımsızlık, kendi gibi bağımsız diğer bireylerin düşüncelerine önem vermeyi, kolektif olarak hareket edebilme olgunluğunu gösterebilmeyi ve tartışma yolu ile ikna olmaya açık olabilmeyi içerir. Bağımsız bireyler olarak ne birileri tarafından (iyi amaçlar için dahi olsa) körü körüne yönlendirilmeyi ne de başka kişileri körü körüne yönlendirmeyi kabul ederiz. Bizler ortak amaçlara, ortak süreçlerden geçerek varmaya azimli bağımsız bireyler olarak dıştan gelen eleştirileri tartışmaya ve pratik eylemlerimizin sonuçlarından ders çıkarmaya kıymet veririz. Baraka örgütsel bağımsızlık ile sekterliğin birbirine karıştırılmaması gerektiğinin farkındadır. Baraka’nın iş-güç-eylem birlikteliği ve cephe tarzı ilişkilere bakışı Çalışma Tarzı’nda ortaya konmuştur. Ancak burada kısaca söylemek gerekirse, Baraka bu tarz birlikteliklere sıcak bakmaktadır. Baraka’nın örgütsel bağımsızlığı ister ekonomik-demokratik, ister siyasi isterse de ideolojik mücadele alanından olsun, kendi dışında hiçbir örgütün ekonomik, idari veya fiziki kontrolü altına girmeyi kabul etmemesine dayanır. Baraka kendi kendini finanse eder, kendi kararlarını alır ve kendi uygulama metotlarını geliştirir. Bunları yaparken dayanışma ilişkilerine girmekten geri durmaz ama belirleyen veya belirlenen olmamaya özen gösterir. Ülkemizde alan örgütlenmelerinin (kadın, kültür, gençlik, ekoloji, sendika vb.) partilere bağımlı olması neredeyse kural durumundadır. Baraka olumlu bulduğu bir partiyle dahi bu tarz bir ilişki içine girmeyi yanlış bulur. Çünkü Baraka sadece kendisinin değil BÜTÜN ALAN ÖRGÜTLERİNİN her bakımdan partilerden bağımsız olması gerektiği fikrindedir. Bununla birlikte Baraka’nın alan bağımsızlığından veya örgütsel bağımsızlıktan anladığı şey ideolojiden bağımsızlık değildir. Baraka devrimci (Marksist) ideolojiye sıkı sıkıya bağlıdır ve bu ideolojiye kendi alanından katkı koymak için örgütsel bağımsızlığın önde gelen bir şart olduğunun bilincindedir. Baraka anti-kapitalist zeminde bağımsız bir Kıbrıs için mücadele eder. Ancak bu, kendi içine kapalı ulusalcı bağımsızlık olmadığı gibi, “kurtuluş” adına emperyalist oluşumlara (AB, BM) bel bağlamak da değildir. Bugün siyasi anlamda bağımsız olduğu iddia edilen birçok ülkenin, ekonomik, kültürel, askeri ve idari anlamda emperyalizmin yeni- sömürgesi olduğu inkar edilemez. Öyleyse Kıbrıs için talep ettiğimiz bağımsızlık şekilsel bir sözde bağımsızlık değil; her yönü ile gerçek bir bağımsızlık olmalıdır. Bağımsız bir ülkede yaşayan bağımsız bir halk, dünya halklarının bağımsız (demek ki gönüllü) bir dayanışma ağı oluşturmasının temel koşuludur. Enternasyonalizmin en önemli özelliği halkların gönüllü (demek ki bağımsız) ortak mücadele ve dayanışma birlikteliğine dayanıyor olmasıdır. Tüm bu sebeplerle Baraka, bağımsızlıkçıdır ve Baraka aktivistleri bulundukları her zeminde gerçek bağımsızlık için mücadele eder.

“Gancelli Davası” ile İlgili Mahkeme Önünde Basın Açıklaması Yapılacak

By Nazen Şansal

51593

51593

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, 27 Ocak Pazartesi günü saat 13.00’te Lefkoşa Mahkemesi önünde “Gancelli Davası” ile ilgili basın açıklaması yapacak. Girne dağ yolunda gerçekleşen “kaza” sonrası 1 Aralık 2016’da düzenlenen eylemler sırasında Başbakanlık gancellisinin kırılması nedeniyle çeşitli örgütlerden toplam 24 kişiye dava açılmıştı. 2018 yılında dosyalanan dava, savcılığın görevini yapmaması sebebiyle bir buçuk senedir ertelenmeye devam ediyor. Aleyhlerine dava getirilen Bağımsızlık Yolu ve Baraka üyeleri, diğer davacıları mağdur etmemek ve adaletin tecellisine yardımcı olmak için, polis tarafından aylarca iletilemeyen tebligatlarını kendileri almış ve en kısa sürede yargılanmayı talep etmişti. Ancak aradan yıllar geçmesine rağmen davaya bir türlü başlanamamakta çünkü savcılık, dava ettiği kişilere bir türlü tebligat yaptıramamaktadır. Mahkemenin duruşma safhasına geçeceği önümüzdeki günlerde, ifade ve eylem özgürlüğünden, adil yargılanma hakkından ve demokrasiden yana tüm halkımızı bu davayı yakından takip etmeye ve adaletten yana taraf olmaya çağırırız. Bu amaçla, davaların görüşüleceği 27 Ocak Pazartesi günü saat 13.00’te Lefkoşa Mahkemesi önünde yapılacak basın açıklamasına, duyarlı halkımızın ve basın emekçilerinin ilgisini rica ederiz. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu    

Baraka’nın 2019 Yılı Gelirleri ve Harcamaları Açıklandı

By Zekiye Şentürkler

baraka

Baraka Kültür Merkezi, kurulduğu zamandan beridir her yıl yaptığı gibi 2019 yılı bütçesini kamuoyu ile paylaştı. Baraka’dan yapılan açıklamada 2019 yılı içerisinde gelirler 49.031,11TL ve giderler -48.028,59 TL olup, dernek hesabı 2020 yılına 1002,25 TL ile başladı. Baraka’nın gelirlerinin kırılımı şu şekildedir; %34.08 ile dernek üyelerinden toplanan aidatlar, Baraka Tiyatro Ekibi %19,36, Dernekler Yardım Tüzüğü kapsamında sunulan projeler %40,79, Sol Anahtarı Müzik Topluluğu albümleri %3,37 ve büfe %2,4. Baraka’nın en büyük gider kalemlerinden birini dernek binasının borcu oluşturuyor. Giderlerinin %26’sını binasının borcuna ayıran Baraka, geriye kalan bütçesi ile telefon, elektrik, belediye, demirbaş gibi sabit masraflarını karşıladı. Ayrıca eylem, örgütsel dayanışma, Sol Anahtarı klip hazırlıkları ve internet sitelerinin bedelleri ve çeşitli üretimlerinin finansmanı gibi hususlar da Baraka’nın bütçesinden karşılandı. 2019 yılı içerisinde Baraka aktivistlerinin gönüllü ve ücretsiz emekleri, Baraka dostlarının katkıları ve Baraka bütçesinin kısıtlı imkanları ile ortaya konan bazı üretim, eylem ve etkinlikler şöyle: - Üç ayda bir yayımlanan Argasdi dergisinin dört sayısı - Baraka Tiyatro Ekibi’nin “Ayak Bacak Fabrikası” isimli oyunu ve turneleri - Baraka Gençlik Tiyatrosu’nun “Neler Oluyor Hayatta” isimli oyunu ve turneleri - Baraka müzik topluluğu Sol Anahtarı’nın ücretsiz konserleri - Baraka müzik topluluğu Sol Anahtarı’nın 2 klibinin çekimi - İlkokul çocuklarına yönelik gerçekleştirilen Yaz Kursları - İzle-Tartış ücretsiz film gösterimleri - Kadın Eğitimi Kolektifinin organize feminist filmlerin gösteriminden oluşan “Feministival” - Umut Bahçesi bakım, temizlik, ağaç dikme etkinlikleri - 1 Mayıs, 17 Mayıs, 8 Mart ve 25 Kasım eylemleri için yapılan katkı ve harcamalar   Yıl boyunca oluşan gelir ve giderleri ekteki dosyadan inceleyebilirsiniz. 2019  

Πόσο μέλλον έχει το «Κόμμα του Μέλλοντος»;

By nikosmoudouros
Ο καθηγητής κοινωνικής ανθρωπολογίας Ταϊφούν Ατάϊ σχολιάζοντας την ίδρυση του Κόμματος του Μέλλοντος από τον Αχμέτ Νταβούτογλου, υποστήριξε ότι ένα από τα θετικά στοιχεία ήταν η καταγραφή της κριτικής του πρώην Πρωθυπουργού της Τουρκίας για ζητήματα στα οποία αριστεροί, φιλελεύθεροι, κοσμικοί και Κούρδοι διανοούμενοι και πολιτικοί παράγοντες ήδη πλήρωσαν συνέπειες τα προηγούμενα χρόνια. Η γλυκόπικρη […]

İzle-Tartış’ta Karanlık Zihinler İzlenilecek

By Mustafa Batak

haber görseli

Her ayın ilk cumartesi akşamı düzenlenen ücretsiz İzle-Tartış etkinliği kapsamında Şubat ayı filmi olarak gençler ve yetişkinlerin birlikte katılımı ile Karanlık Zihinler filmi izlenilecek. Karanlık Zihinler, milyonlarca insanın ölümüne neden olan salgından kurtulmayı başaran bir grup gencin hikayesini konu ediyor. Amerika'daki bütün gençleri öldüren korkunç vebada hayatta kalmayı başaran Ruby Dale, özel güçlere sahiptir. Kendisi gibi diğer hayatta kalanlar da değişik güçlere sahiplerdir ve sadece renklerle tanımlanırlar; yeşiller (ileri zekâ), maviler (telekinezi), sarılar (elektriği kontrol edebilme), turuncular (zihin kontrol) ve kırmızılar (ateşi kontrol edebilme). Ruby ise "turuncu" türünün çok güçlü bir üyesidir. Ruby ve arkadaşları, gönderildikleri korkutucu devlet tesisi Thurmond'dan kaçtıklarında hayat bambaşka bir hal alır. East River'daki güvenli bölgeye ulaşmaya çalışan grup, yetişkinlerin gençlere savaş açtığı bu dünyada yalnızca kaçmanın yeterli olmadığını fark etmeye başlarlar... Alexandra Bracken'ın gençlik roman serisinden beyaz perdeye uyarlanan "Karanlık Zihinler"in başrolünü Açlık Oyunları serisinin genç Rue'su olarak ünlenen Amandla Stenberg üstlenirken, kadroda geçtiğimiz sene “This Is Us” ile Altın Küre adaylığı elde eden Mandy Moore, “Trust” dizisinde izlediğimiz Harris Dickinson, “The West Wing” ile 3 kez Altın Küre’ye aday gösterilen Bradley Whitford, Wallace Langham, Golden Brooks, Mark O'Brien, Patrick Gibson ve “Game of Thrones”un Brienne’i Gwendoline Christie yer alıyor. Bir ülkenin geleceği için şimdiki gençliğe verilmesi gereken önemi birlikte tartışmak isteyen herkesi 1 Şubat Cumartesi akşamı 19:00’da Baraka Kültür Merkezine bekleriz.

Baraka Zamları Sokak Gösterisiyle Protesto

By Mustafa Batak

zam eylem görsel 1

Baraka Kültür Merkezi, günden güne yoksullaşan halkımızın sırtına bir yük daha yükleyen zamları protesto etti. zam eylem görsel 2 Büyükhan’da gerçekleşen sokak gösterisinde, sermayenin çıkarlarını savunmayı görev bilen gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin krizlerin faturasını halka kestiğine dikkat çekildi. Ayrıca yapılmayan yollarda gerçekleşen kazalara karşı da ses yükseltildi. Baraka Tiyatro Ekibi’nin dansı ve Sol Anahtarı'nın müzikleri eşliğindeki “Zamazingo Kantosu” büyük ilgi gördü ve alkış topladı. zam eylem görsel 3 “Zamazingo Kantosu”nun sözlerini ve gerçekleşen sokak protestosunu linkini aşağıda bulabilirsiniz. Ülkelerin birinde, belki de bizimkinde ekonomik kriz çalışanı vurmuş. Her şeye hep zam, zam üstüne zam zam, maaşlar yetmez olmuş. Ekmeğe, süte zam, benzine, tüpe zam ay sonu gelmez olmuş. Kemerleri sıkalım, dayanıyoruz! Zamanın yenisinde, belki de tam bugünde neoliberalizm bir halkı soymuş. Elektrik, telefon, okulda, sağlıkta fon cüzdanlar bomboş kalmış. Nasıl ödeyelim tükeniyoruz! Yapılmayan yollarda kazalar da olunca, seyrüsefer harçları kabul edilemezmiş. Halkın haklı öfkesi, ezilenlerin sesi birleşip de çığlık olmuş. SOKAKLARA ÇIKALIM, DİRENİYORUZ! https://bit.ly/2QMke23

Πόσο μέλλον έχει το «Κόμμα του Μέλλοντος»;

By nikosmoudouros
Ο καθηγητής κοινωνικής ανθρωπολογίας Ταϊφούν Ατάϊ σχολιάζοντας την ίδρυση του Κόμματος του Μέλλοντος από τον Αχμέτ Νταβούτογλου, υποστήριξε ότι ένα από τα θετικά στοιχεία ήταν η καταγραφή της κριτικής του πρώην Πρωθυπουργού της Τουρκίας για ζητήματα στα οποία αριστεροί, φιλελεύθεροι, κοσμικοί και Κούρδοι διανοούμενοι και πολιτικοί παράγοντες ήδη πλήρωσαν συνέπειες τα προηγούμενα χρόνια. Η γλυκόπικρη […]

Argasdi’nin Yeni Sayısı “Frida” Dosya Konusu ile Çıktı

By Nazen Şansal

81833587_803968106695860_8429967749081464832_n

81833587_803968106695860_8429967749081464832_n

Baraka Kültür Merkezi’nin 17 yıldır kesintisiz olarak çıkan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi, yeni sayısı ile raflardaki yerini aldı. Her sayı olduğu gibi ülke gündeminin değerlendirildiği makaleler, Memleketin Ahvali, FeministİZ, Kıbrıs kültürü, kitap, film ve müzik üzerine değerlendirme yazıları, şiir ve karikatür sayfalarının yer aldığı dergide bu sayı “Belleğimizden İzlerle 2020 Takvimi” de okurlara hediye ediliyor. Takvimde ülkemizden ve dünyadan toplumsal bellekte iz bırakan önemli olaylar ve kişiler kısaca açıklanıyor. Dosya konusu olarak Frida Kahlo’nun sanatı, yaşamı ve mücadelesinin incelendiği 24 sayfalık Argasdi, 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi’nden, Khora Kitapçıladan,  tüm marketlerden ve kitabevlerinden alınabilir. Derginin, “Hammaliye Kurulu” olarak tanımladığı Yayın Kurulu’nun okura seslenişi ise şöyle: Yeni bir yılı daha karşıladık. Goncolozları kovalayıp, bereketli olsun diye golifaları yapıp dama da attıktan sonra gece yarısına 10 saniye kala başlayan heyecanımızla 2019’a veda edip, büyük bir coşkuyla karşıladık 2020’yi. Yeni yıl güzel geçer mi, beklentiler karşılanır mı bilinmez ama bizler; kaybettiklerimizi, kazançlarımızı, sevinçlerimizi, acılarımızı cebimize koyup yeni bir bilinmezliğe doğru yol almaya başladık bile… Geçtiğimiz yıl  “Bertolt Brecht”, “Adalet”, “Çocukluk” ve “Bilim-Teknoloji ve Ütopya” dosya konularını okurla buluşturduğumuz Argasdimizde bu sayı yine çok özel bir konuğu ağırladık: “Frida Kahlo” 57. sayımızda, aşk ile acının harmanından çıkıp gelen bu güzel ruhlu kadının, resimleriyle kendini ve hayatını anlatmasına tanıklık ederken, engelli olmasına rağmen asla pes etmeyen mücadelesini, Komünist Partiyle olan ilişkisini, devrimci kişiliğini, çalkantılı aşk hayatını paylaşmaya çalıştık sizlerle. Duvar resimlerinde, tişörtlerde, çantaların ve çeşitli eşyaların üzerinde; başında çiçekler olan kaşları bitişik bir kadın figürü dikkatimizi çekmeye başladı. Kültürünün bir parçası olan çiçekleri, takıları ve kıyafetleri neden giydiğini bilmeden ona Frida dediler…  Adını biliyorlardı fakat Frida’nın kim olduğunu biliyorlar mıydı? Hayatını, fikirlerini, sanatını ya da mücadelesini duymuşlar mıydı? Bilinmelidir ki sadece popüler bir figür olarak piyasalaştırılıp içi boşaltılan bir simge değildir Frida!  O, fiziksel engellerine rağmen, sadece erkeklerin ressam olduğu bir dönemde resimleriyle kendini ifade eden, halktan, köylüden, yoksuldan, emekçiden yana duruşu ve sorgulayıcı tavrı ile ölümsüz bir devrimcidir.

76931648_2714424505314927_5715945672419573760_n

Baraka’dan “Zamazingo” Sokak Gösterisi

By Mustafa Batak

Zam zamazingo

Yeni yılın ilk günleriyle birlikte açıklanan zamlar, günden güne yoksullaşan halkın sırtına bir yük daha yükledi! Halkın refahı adına orada bulunan ancak sermaye kesimlerini teşviklerle “doyurmanın” peşinde koşan gelmiş geçmiş tüm hükümetler gibi UBP-HP hükümeti de bu zamlarla halkın belini büktü.   Ne iyi ki halkımız “Yol yoksa seyrüsefer da yok” inisiyatifinin öncülüğünde, yol ve trafik sorunlarına ve seyrüsefer zammına güçlü bir tepki göstermeye hazırlanıyor. Bu eylemliliği destekliyor ve biz de sokak sanatıyla sesimizi yükseltiyoruz.   Zamların geri alınması için sözümüz, müziğimiz ve dansımızla zamları protesto ediyoruz. Baraka Tiyatro Ekibi ve Sol Anahtarı'nın “Zamazingo Kantosu” eşliğinde, müzikli, danslı, sokak gösterisi gerçekleştireceği bu protesto, 11 Ocak Cumartesi günü saat 13.30’da Büyük Han’da gerçekleşecektir.   Tüm halkımız davetlidir.   Zamlar geri alınsın!

Lefkara İşi – Şifa Alçıcıoğlu

By Nazen Şansal

indir

Argasdi 56. sayımızdan bir yazı...

Keten, hurmalı kare, goftili işleme ya da gaco çekme size ne anımsatır? Birçoğumuzun yabancı bulduğu bu sözcükler,Lefkara işini yaparken kullanılan terimlerden başka bir şey değildir aslında. Kültürümüzün en güzel el sanatlarından biri olan Lefkara işi, diğer bir adıyla Lefkaratika Ortaçağ’dan bugüne, bin bir emekle Kıbrıslı kadınların ellerinde şekillenmiş çok zahmetli bir nakıştır. Keten kumaş üzerine iğneyle işlenen motifler yanında, iğne işi olarak tabir edilen bir nakış daha vardır ki bilindiği kadarıyla günümüzde yapan pek kimse kalmamıştır.

Trodos Dağları’nın eteklerinde bulunan Lefkara adındaki köyle başlar, Lefkara işinin hikayesi…Köy, yüksek konumu ve temiz havasıyla hala daha oldukça popüler bir yerdir. Birçok medeniyetle tanışan adamız, 1489 yılından 1571 yılına dek Venedik hükümdarlığının boyunduruğu altında kaldı. İşte o zamanlarda Lefkara, Venedikli soyluların tatil beldesi olarak tercih ettikleri bir köy olmuş. Yaz aylarında buraya gelen kadınlar yanlarında getirdikleri keten ve iplikle nakış işlemekteymiş. Daha fazla haç gibi dini motifleri nakşeden Venedikli kadınlardan etkilenen Kıbrıslı kadınlar da doğayı taklit ederek ve kendi yaratıcılıklarını katarak bugünkü Lefkara işinin gelişmesine vesile olmuşlar. Kıbrıslı Türk’ü, Kıbrıslı Elen’i hep birlikte toplanan kadınlar, bir yandan sohbet ederken, öbür yandan alın teriyle emeği kavuşturur, biten işler ise sergilenir, en güzel parçalar da ödüllendirilirmiş vaktiyle Lefkara’da… Lefkara işi o denli ünlü olmuş ki bazı kaynaklara göre 1481 yılında adaya gelen Leonardo Da Vinci kenarlarında dere motifi bulunan bir masa örtüsü satın alarak, MilanKatedrali’ne sunak örtüsü olarak hediye etmiştir. Leonardo Da Vinci’nin ünlü “Son Akşam Yemeği” tablosunda bulunan masa örtüsünün her iki kenarında dere motifi olanbir Lefkara işi olduğu açıkça görülmektedir. Bu motife “Vinci deseni” adı verilmesi de tabloyla ilişkilendirilir. indir Lefkara işi,  köyde bulunan kadınlarca yıllarca işlenmiş, genç kızlar, kız çocukları okuldan alınıp bu nakışla tanıştırılmış, hatta dışarıya gelin vermeyip köye damat alınmış ki bu değerli iş köyün dışına taşmasın.Lefkara işi, önceleri çeyiz ve süsleme gibi ihtiyaçları karşılamak için yapılırken daha sonraları bu iş bir kazanç kapısı olma ümidi taşımış bölgeli kadınlara. Ancak tıpkı adanın kaderi gibi kadınları da bölerek yöneten aracılar, parça başı ödedikleri ve işin bütününü göstermekten kaçındıkları kadınların emeği üzerinden ciddi kazançlar elde etmiştir. Savaştan sonra kuzeye yerleşen ve Lefkara işi bilen Kıbrıslı Türk kadınların, emeklerini işleten tüccarlar da bu işten epey para kazanmayı başarmış.Gözleri kör edecek kadar zor bu nakış, yurt dışına satılırken alınan birkaç kuruş da görünmeyen emeği daha da görünmez kılmış yıllarca. *** Günümüzde de Lefkara işi hem Lefkara’da hem de o dönem Lefkara’da yaşayan şimdi ise Aytotoro’ya (Çayırova) göç etmek zorunda kalan Kıbrıslı Türk Lefkaralı kadınların kurduğu Lefkara Evi’yle, bazı köylerde kadınların emeğiyle, çeşitli derneklerin ve belediyelerin verdiği kurslarla, bu işe gönlünü, yıllarını vermiş esnaf kadınların emeğiyle yaşatılmaya çalışılmaktadır.Peki dünya mirası listesine girmiş ve yaklaşık 500 yaşında olan bu sanat, gelecek nesillere nasıl aktarılmalıdır? Teknolojinin, günden güne ilerlediği çağımızda kültür de bir şekilde bundan etkilenmektedir. Bir zamanlar insanların gündelik yaşamlarına anlam katan eşyalar,bugün ya turist bir metaya dönüştürülmüş ya da sadecenostaljik bir değer olarak görülmektedir. Kadınların yıllarca uğraşıp uğrunda gözlerini bozduğu Lefkara işi de makineleşmeyle tanışmıştır. Bu durum belki de Lefkara işiyle hiç tanışmayacak olan neslin onu tanıması için bir avantaj niteliğindedir. Elbette ki makinelerin yaptığı işle, saatlerce uğraşarak ortaya çıkan üretim yarıştırılamaz. Ancak, kültürel mirasın yaşaması için belki de makineleşmeye karşı çıkmamak gerekir. Bilmeliyiz ki hiç kimse varlığından haberdar olmadığı bir şeyin kaybından dolayı üzülmez. Zaten hayatında hiç nakış işlememiş, onu tanımamış bir çocuk için Lefkara işinin var olup olmadığı bir önem taşımaz. Dolayısıyla eksikliği ona bir şey ifade etmez.Ailelere, öğretmenlere düşen en büyük görev kültürü de çocuklara aşılamak olmalıdır. Eğitim programlarına kültürümüzle ilgili daha fazla ders eklenmeli, çocukların kültürü sahiplenmesi sağlanmalıdır. Hatta bu gibi nakışlar için atölyeler kurulmalı ve yaparak yaşayarak prensibinden faydalanılmalıdır ki bilgi ve kültür akışı bu şekilde devam edebilsin. Aksi takdirde bu tarz şeyleri deneyimlememiş çocukların ve yetişkinlerin yapılan işi takdir etmesini, yaymasını ve korumasını beklemek ve bunun için çaba sarf etmesini istemek hayalden öteye geçmeyecek bir dilek olarak kalacaktır. Şifa Alçıcıoğlu sifalcicioglu@gmail.com Kaynak: Muharrem Faiz, Kültür ve Yabancılaşma-Lefkara işi Üzerine Bir Araştırma, Galeri Kültür Yayınları.  
❌