One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Neden Oy Vermeyeceğim ?

By Mertkan Hamit

 

Seçimlere sayılı günler kaldığı ve siyasi partiler ve adaylar son hamlelerini yapıyor. Tümünün odaklandığı tek birşey var: kazanmak. Bu kadar insanın kolektif biçimde seçimlere odaklanması, gündemi de dönüştürüyor. 2017 yılı sona ererken, yıl boyunca nelerin yaşandığını akılcı bir biçimde ele almak bile mümkün olmuyor. Tartışmalar; #hashtaglı iletilerden ileri gitmiyor. Aynı şeyleri söyleyen adayların neden farklı partilerde yer aldığını bir türlü anlamıyorum. Tüm bunlar vaatlerin absürtlüğü ile dalga geçmekten yorulan, kendimi de dahil gördüğüm öfkelilerin, öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının başlığından anlaşılacağı gibi bu seçim oy vermeyeceğim. Yazarken, derdim kısmen de olsa kendi adıma bu sebepleri ortaya koymak, en azından aklı selim bir biçimde seçim tartışmasına eleştirel bir gözle bakabilmektir. Bunun için benim için en önemli belli başlı kopuş noktalarını ele almak istiyorum.

  • Önce seçim kararı nasıl verilmişti hatırlayalım. Başbakan Özgürgün ile Ana muhalefet başkanı Tufan Erhürman TV programlarında atışmıştı. Başbakan, “delikanlı” edasıyla ile seçim için tarih istemiş, CTP Başkanı da olabilecek en erken tarihi söylemişti ve bir anda kendimizi erken seçimlerin içinde bulmuştuk. Böyle bir “adamlar atışmasının” toplumun tümünü etkileyecek kararlar yaratacağına tüm “feministler” sessiz kalmış, sabah akşam erkek egemen topluma karşı olduğunu söyleyenler, kararları “adam gibi adamların” aldığı bir toplumda, özne olmadıklarına tepki bile göstermemişti. Üstüne üstlük listelerde feminist kariyer yarışmasına tanık oluyoruz. Karar alıcıların “delikanlıların” olduğu yapıda, kadın-merkezli düşünen, sorumluluk sahibi feministlerin, insan haklarından taraf olanların ise buna sessiz kalıp “sığınma evi talep etmesini” içselleştirilmiş kadercilikten başka nasıl açıklayabiliriz ki?

 

  • Bu arada seçime, “erken” derken, seçimler çok da erkene alınmadı. Normal şartlarda Temmuz’da olması gerekiyordu. Olması gerekenden sadece 6-7 ay önce gerçekleşmiş oldu. Normal koşullarda sorumluluk sahibi bir siyasi parti, seçimin doğal tarihi bu kadar yaklaşırken, propaganda yapmanın yanında kapsamlı programlara sahip olması beklenir. Oysa ki, seçime giderken elimizdeki en kapsamlı program siyasi partilerin seçim manifestosu oldu. Yarın iktidar olacakların, çoğu konu ile ilgili söyleyebileceği şeyler tek paragraf. Tek paragraflık bir vizyonla, gerçekten birilerinin sizi 5 yıl temsil edebileceğini, temsilcilerin yürütmeyi belirleyebileceğine gerçekten ikna oldunuz mu? Bunun demokratik ve sağlıklı mı olduğunu düşünüyorsunuz ? Bu yüzden oy mu vereceksiniz? Eğer oy vermeyi ezbere yapılan bir davranış olarak kurgulamadıysanız bu zaafiyetlerin sonuçlarını tahmin edebileceğinizi düşünüyorum. Ama hayal edemeyenler için örnek vererek açıklayayım. Seçimin en karizmatik adayı, vekil olacak hatta bakan olacak. Mesela tarım bakanı olacak. İlgili bakanlığı ile ilgili 1 paragraflık programını hayata geçirmeden önce, bir büyükelçiliğinin onlarca sayfalık yapılandırılmış programı sunulacak. Elindeki 1 paragrafı kenara bırakıp, yapılandırılmış, projelendirilmiş programı uygulayacak. “İyilik timsali”, “hoşsözlü bakan”, o noktadan sonra artık başka bir ülkenin bürokratları tarafından hazırlanmış bir planın uygulayacısı olurken, bu ülke adına konuşacak. Projeyi mükemmel uygulayabilir. Ancak, kararı veren kim olacak ? Demek istediğim, gerçekten seçim yaptığımızda gerçekten bu ülkeyi yönetecek miyiz? Gerçekten bu ülkeyi yönetmeye hazır olan biri var mıydı ? Bence yok. Seçimlere gelmeden önce, muhalefet partilerinin var olanı eleştirirken, soyut güzel günler teması dışında bir siyasi argümanı var mıydı ? Hayır. Peki meclis dışında, meclise girme olasılığı olan partilerin var mıydı ? Hayır.
  • Mesele sadece plan ve projeye sahip olmakla ilgili de değil. Temsiliyet ve demokrasiye dair de zaafiyetler var. Demokrasiden ve toplumdan taraf olan partiler uygulanabilir bir siyasi programı oluştururken, bunu üyeleri ile bile paylaşmış durumda değildi. Katılımcı süreçler yaşanmamış ancak köklü çözüm önerileri ortaya atılmıştı. Ancak, köklü çözüm önerisi için, önce gelenekselin dışında bir yaklaşım gerekirdi. Konuya dair fikri olan 3-5 akil adamın yazacağı program, köklü çözüm değil tepeden inme elitist bir çözüm sunmak demekti. Demokrasiden taraf olan birileri için bu tavır kabul edilebilir olmamalıdır. Siyasi parti üyeleri, kendi partilerinin, siyaset yapma süreçlerinin dışında tutulurken, nasıl olurda sürünün bir parçası olarak hareket etmeyi anlayamıyorum. Ancak, bu koşulları kabul etmiş olacaklar ki, seçimlerde partileri için amigoluk yapma görevini kabul ediyorlar. Ancak, dışarda olan insanların bir parçası olanların bu tutumu protesto etme hakkı saklıdır. Oy vermemek biraz da demokratik süreçleri talep etme meselesidir. O yüzden siyasi partilerin ağalık sistemine karşı bir duruştur oy vermemek.
  • Günün sonunda, seçim alanına girdiğimizde üst akıldan gelen belli başlı projeler dile getirilmiş ama siyasi partilerin hiçbiri, siyasi üretimi gerçekleşmemiştir. Kaynak tartışması bile yapıldığında “TC’nin gerçekleştirmek için sunduğu projeler” bahsediliyor, “UBP-DP’nin bunları gerçekleştirmekte sorun yaşadığı” ifade ediliyordu. Ancak, hiç bir parti “Bu projeleri, kim nasıl hazırladı? Hangi ihtiyaca göre belirlendi?” tartışmasına girmiyor. Kaynak orada duruyor, onu etkin kullanmakta zorluk yaşanıyor gibi bir söylem ortaya atılıyor. Aslında, proje bazlı bile düşünülürken, “ülkenin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu biz belirleriz” bile denilemiyor. Bunları bile konuşamayacaksak, korkak ve parmağın arkasına saklanarak siyaset yapılacaksa eğer siyasi haysiyet ortada yoktur demektir. O yüzden, birileri haysiyeti diline dolamış olabilir ama bu kadar çok haysiyetsiz duruş söz konusuysa, haysiyetten taraf olduğum için oy vermeyeceğim.
  • Belki de temel bir noktadan sorular sormak gerekir. Siyaset şirket yönetmek mi ? Yoksa irade mi ? Seçilme umudu olanlara söylemek gerek, eğer şirket yönetecekseniz, şirketinizin çalışanı olmayacağımızı bilmeniz gerek. Siyaseti kölelikten kurtulmak için kullanıyoruz köleniz olmak için değil. Siyaseti, özgür olmanın yolu olarak görüyoruz. Çünkü temelde hepinizin özgür olmak isteyen insanlar olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden özgürlük ve adaletten değil de patronaj sisteminden bahsettiğiniz sürece seçimlerin sizin KKTC LTD şirketinin patronu olma tiyatrosunu meşrulaştırmaya yaradığını biliyoruz. Seçimler, özgürlük arayan insanlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. O insanlardan biri olduğum için ben bu seçim oy vermeyeceğim.

 

UBP hükümete gelmesin, CTP gelsin. DP olmasın, TDP olsun, HP gelsin. Ayşe gitsin, Fatma gelsin. Nüfus çok, az, yasal vs…

Bu tartışmalara girmedim ve girmeyeceğim.

Boykotu karalayan egemenler ve onların sözcülüğünü yapanları görmezden gelenlere devam edeceğim. Günün sonunda, futbol sahasında, futbol oynanır. Takımların kim olduğu değil, yapılması gerekenle ilgileniyorum.

Eğer köklü bir dönüşüm istersek, çıkış yolu, takımların taraftar sayısı ile ilgili değil, oyunun kuralları, oynanışı ile ilgilidir.

Siyaset de böyledir.

Taraftara keyifli saatler geçiren amigolar olmak yerine, biraz da meseleyi konuşup buna yönelik tepkiler göstermediğimiz sürece, bu ülkede hiçbirşey iyileşmeyecektir.

Derdimiz, yaşadığımız yere sahip çıkmak, geleceği kurmaksa, geleceğe dönük konuşabilmek gereklidir. Aynı zamanda, siyasi partilerin yanlış bir dili konuştuğunu göstermek gerekir. Bu yüzden, işin özü bu seçim oy vermemek bugüne bakarken, yarını kurmanın yoludur.

Tepki Oylarına Dair Bir Seçim Yazısı

By Mertkan Hamit
Mertkan Hamit
Seçimde tepki oyları üç yol izleyecek.
1- Tepki oylarının mühür olarak hükümette olmayan bir partiye gitmesi
2- Karma oy kullanılması
3- Doğrudan oy vermeyecek olanlar yani boykot oyları.
Seçimde belirleyici olacak olan tepki oylarının son halini anlayabilmek için HP’nin aday listesi son derece belirleyici olacak. Aynı zamanda tepki oylarının HP’nin mühür sayısını da belirleyecek. Şimdilik HP aday adaylarına dair herhangi bir dedikodu çıkmaması, ezber bozan aday çıkmama ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Diğer bir taraftan CTP ile TDP’nin aday adayları listesini karşılaştırdığımda tepki oylarında, TDP’nin daha avantajlı olacağı kuvvetle muhtemel.
CTP kontenjan adaylarında bir fark yaratamazsa, ana akım sol partiler arasında CTP ile TDP’nin yer değiştirmesini görmemiz bile muhtemel. Bu noktada CTP’nin geleceği tartışmalarının seyrini kontenjan adayları belirleyecek.
YDP’nin Doğuş Derya davası sonrasında zemin kaybedeceği düşünülüyor. Bence mağduriyet kartıyla “TC kökenli seçmen” üzerinde hala etkisini sürdürebilir. Özellikle TC kökenli seçmen üzerinden on yıllardır yapılan aşağılayıcı tavır da hesaba katıldığında, mahkeme kararının etkisi her halükarda YDP’nin tabanının sertleşmesine ve sağ oylarda DP tepki oylarının çekimi olabilir. Bu DP’ye zemin kaybettirir ama YDP’ye seçim kazandıracak gücü sağlamaz.
TKP-BKP ittifakının ise şimdilik hiçbir karşılık bulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden “boykot” tercihli seçmenin kararını değiştirebilecek bir alternatif yaratmadığını söyleyebilirim.
HP adaylarını açıklamadan konuşmak erken, ancak tepkili ancak oy vermekte ısrarlı seçmenin oylarında TDP’nin daha kazançlı çıkma ihtimali olduğunu söylemem gerek. Ancak bu kazanımın, siyasi dönüşüme bir faydası olmayacağına da inandığımı belirtmeliyim.
Sürer durumdan rahatsız ve federal bir çözümün gerçekleşmediği her koşulda Kıbrıslı Türklerin yaşadığı coğrafyada oluşturulan iktidar ilişkilerinin bozulmasının kolay olmayacağının farkında olan insan sayısı oldukça yüksek. Bunun farkında olan insanlar aynı zamanda bundan rahatsız. Yapısal reformların TC tarafından belirlendiği, öz yönetim haklarının ihlal edildiği koşullarda, oy vererek başarısızlığı yeniden yaşamaya mahkum olmadığını düşünen insan sayısı bir hayli fazla.
Bu grup için öz yönetim haklarının talebi, “bizden birilerinin” mecliste konuşma yapması ile çözülmüyor. Tam tersine, “bizden birilerinin” meclis kürsüsüne sırtını dönmesi ile öz yönetim haklarının bir ilişkisi olduğunu görebiliyor. 
Son noktada, farklı görüşleri, arzuları, öncelikleri olan insanlar arasında önemli bir grup siyasi dönüşüme katkı sağlayacak olanın, seçimde oy vermemek olduğuna inanıyor. Bu yüzden olası seçimlerden sonra  yeni dinamizm boykot tartışmaları ekseninde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Seçim havasına rağmen, kararlı bir biçimde oy vermeyenlerin sayısı arttıkça, sivil itaatsizlik ortaya koyanların fazlalığı dikkat çekici olacaktır. Bu, siyasi partilerin de kendi zeminlerini kaybederek toplumla kutuplaşma risklerinin artacağını gösterecektir.
Kutuplaşma “yönetilemezliğe” katkı koyacak, doğal olarak, hükümet olanların kamuoyu baskısını ensesinde hissetmesi ile sonuçlanacaktır.
İyi yönetimin mümkün olması için, karar verme yetkisine sahip insanlarıntoplumdan çekinmesi gerekir. Şu an herkes en az benim kadar bu işleri bu şekilde yapacağını kabul ediyor değil, en absürt işleri yapmaktan çekince duymuyorlar. O yüzden onların oyununun dışından meseleyi ne kadar iyi organize edebilirsek belki de o kadar etki sahibi olacağız. 
Başka bir deyişle, iktidar olmadan baskıyı sürekli kılmanın yolu, başka bir iktidar oyununa bulaşarak değil iktidarın karşısında karmaşık bir blok oluşturabilmekten geçmektedir.
Seçimde oy vermeyerek, sivil itaatsizlik göstermek, birarada yaşamak için gerekli olduğunu düşündüğümüz ve geçerli olduğunu varsaydığımız “toplum sözleşmesini” tartışmaya açmak demektir. İktidar olma değil, geleceği kurma kaygısında olan kitleler için ise bunu ortaya koymanın yolu, bir anlamda, eski sözleşmenin geçersiz olduğunu söylemektir.

#ÜretenYokOlmazsa #SömüreneNolur?

By Mertkan Hamit

 

Mertkan Hamit
mertkancyp

Bu coğrafyada, kimlik üzerinden ekonomi politikası üretmek yeni bir şey değil. Rauf Raif Denktaş # (hashtag) işaretine ihtiyaç duymadığı zamanlarda, “Türkten Türke” kampanyası yapmıştı. 1957’den itibaren liderliğini sürdürdüğü Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonunda, varoluşsal kavga, “ayrı bir Türk çarşısı yaratmak” üzerinden verilmişti. Bu kampanya ciddi anlamda başarılı olmuştu. Adadaki bölünmenin en derin alanı da ekonomi üzerinden şekillendiği zaman etkili hale gelmişti.

Çatışma toplumlarında, kimlik ile milliyetçiliğe bakarken ekonomik boyut çoğu zaman görmezden gelinir. Oysa, 1957 sonrası Ticaret Odasının ürettiği broşürlere bakıldığında, sermaye ile “Türkten Türke” kampanyası arasındaki ilişki açıkça görülür. Eş zamanlı olarak, Denktaş’ın “Türkten Türke” kampanyası sırasında, sosyalistleri, sermaye düşmanı olarak yaftaladığı da bilinir. Zaten sosyalistlerin, yeterince “milliyetçi” olamaycağı hatta ulusal davaya zarar verdiğye yönelik genel kanı ana akım Türk milliyetçiliğinde güçlü bir şekilde yerleşmiştir.

TMT’nin varlığını ispatlama derdiyle, namlusunu önce Kıbrıslı Türk sosyalistlere doğrulttuğu da bilinir. TMT’nin ilk kurbanlarının da Kıbrıslı Türkler olduğu da bilinir. Tabi bilinir deyip geçmemek gerek… Çok uzağa gitmeyelim, geçtiğimiz hafta Fazıl Küçük’ün mezarını ziyaret edip, varoluş kavgasında yolunu kaybeden “hakiki solcular” acaba, Küçük’ün sahibi olduğu Halkın Sesi gazetesinin 1950li yıllarda, Türklerin hiçbir şekilde komünist olmaması gerektiğine dair makaleler yayınladığını da bilir mi? Bilip görmezden geldiyse, “5 santime 3 santimlik” fotoğraf uğruna yaptıkları saçmalıktan dolayı iki satır özeleştiri vermeleri gerekmez mi?

Küçük, Denktaş, Nalbantoğlu gibi erken dönem Kıbrıslı ileri gelenleri sermaye ile olan ilişkilerine önem vermişlerdir. Çünkü “Türkten Türke” kampanyası ile milli davaya yeni bir alan açılmış, ama açılan bu alan siyasette sermayeyi yeni bir özne olarak ortaya koymaktadır. Bu yüzden de sermaye gruplarının, siyaset üzerinde ayrıcalıklı konum elde etmeleri yeni değildir. Denktaş’ın 1957’den itibaren Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu’nda başkanlığıyla kurduğu ilişkiler, 1974 sonrası düzende yaratılan sermaye bölüşümünde etkili olmuştur. Ardından gelen sol veya sağ iktidarların da sermayeyle olan feodal ilişkileri yeni değildir.

Bugüne geldiğimizde bahsi geçen sermaye sınıfını Kıbrıs Türk Ticaret Odası ve Kıbrıs Türk Sanayi Odası üzerinden örgütlendiğini söyleyebiliriz. Sermayenin en önemli temsilcilerinden biri olan “Kıbrıs Türk Sanayi Odası” başkanı geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaptı. Çalışma Bakanı Ersan Saner ile oda Başkanı Mustafa Kaymak’ın yabancı ülkelerden gelen çalışanlara yönelik ayrı asgari ücret talebi dillendirildi. Tepkiler oldu, başkanın şahsi görüşü olduğu söylendi ancak konu oda tarafından da sahiplenildi. Yani Kıbrıslı Türk “sanayicileri” ya da “üreticileri” açıkça “Apertheid” uygulaması istemiştir. Ayrımcılığı övüp, faşizan bir anlayışın oluştuğuna dair tepkilere karşı, oda, açıklamasında, “ister beğenin, ister beğenmeyin” dedi.

Sanayi Odasının önerisinin tutar bir tarafı yok. Ancak daha da garip olan nokta, Kıbrıslı Türk sanayici ve üreticisinin vicdanı ile ilgilidir. Çünkü, oda üyelerinin de gayri insani bir talebi ortaya koyması anlaşılamaz birşeydir. Bir taraftan batı merkezli bir algıyla standartlardan bahsedip, diğer taraftan ise ayrımcılığı temel alan çözümleri “ifade özgürlüğü” kisvesinde dile getirmek liberal aklın da anlayabileceği birşey olmamalıdır. Ancak Sanayi Odasının (tıpkı daha önce Ticaret Odasının da dile getirdiği gibi) bu konuyu ortaya koyması, siyasetteki hızlı apolitizmin yarattığı bir boşluktan kaynaklanır. Bu açıdan tek sorumlu suçu işleyen değil aynı zamanda ona olanak sağlayandır.

Meclis içindeki ana akım partiler ya da dışındaki partiler ve yapıların sermaye ve emek ilişkisini kaba bir ezber üzerinden şekillendirdiği açıktır. Örneğin, bir süredir CTP, #ÜretenYokOlmaz isimli bir kampanya sürdürmüştür. Sürdürdüğü kampanya dahilinde, yerli üretimi desteklemek gibi bir tutum belirlenmiştir. Ancak, sadece “üretimi destekleyelim” deyip piyasaya çıkmak, kendi içinde tutarsızlıklar barındırır. Üreticiyi desteklerken, üreten emekçi mi yoksa girişimcinin mi desteklendiği belirsizdir. Üretenin 3. Ülkeden gelen insanlar olması, bunların koşullarını, çalışma hayatının koşullarını ortaya koymadan, kaba bir popülizm içinde #ÜretenYokOlmaz sloganı, apolitiktir.

Bu yüzden de hiçbirşey demeden, herşey demeye çalışan kaygan bir zemin yaratır. Bu kaygan zeminde kısa dönemli popülizm uğruna, uzun dönemli emek/sermaye çelişkilerine yönelik tepki alanını, emek adına, daraltmaktadır. CTP, apolitik siyaseti ve ekonomiye soldan yaklaşmaya dair yetkin olmayan hali bu koşulların ilerletilmesine ön ayak olmaktadır. Soldan bir diğer ana akım unsur TDP, ya da sağdan HP’nin de durumu da CTP’den farksızdır. Çalışma hayatına yönelik söylemsiz, eylemsiz ve sessizdir.

Ana akımdakileri bir kenara bırakıp, Sanayi Odasının açıklamasına daha içerikli olarak bakalım:

Üretenler, insani çalışma koşullarından rahatsız, “eşit işe eşit ücretin” ne demek olduğunu ise duymak dahi istemiyorlar. Ortaya koydukları “Güneyde asgari ücret uygulaması yoktur” bilgisi de istedikleri biçimde yorumlanmış bir hal. Irka dayalı ayrımcılığı merkeze alıp, öneri oluşturduklarını düşünmüşler.

%40 oranında özel sektörde sendikalaşmanın olduğu, toplu iş sözleşmelerinin çalıştığı, ilke anlaşmalarının olduğu, iş mahkemlerinin etkin biçimde çalıştığı, sektörel toplu sözleşme olanaklarının olduğu, sorun çözme mekanizmalarının yer aldığı bir emek piyasası ile bahsettiklerimin hiçbirinin anlamlı çalışmadığı koşullar ile ilgili bir kıyaslama yapılmaz.

Başka bir deyişle, Sanayi Odasındakiler dezenformasyon üzerinden siyaset yapmaktadırlar. #Üretenyokolmazcılar cephesinde ideolojisiz siyaset söz konusuyken, Sanayicilerin gerçek siyasetin tarafında olması emek lehine ciddi bir dezavantaj yaratmaktadır. Çünkü emeğin siyasi dili kaybolurken, sermaye sesini yükseltmektedir.

Sol, emek tarafından yapıcı bir pozisyon almak yerine, sömürüyü tartışamadan, üretimi folklorik bir öğe olarak ortaya koymaktadır. Oysa ki, emek ve üretim sembolik bir davranış olarak değil, varoluşsal bir mesele olarak kavranabildiği kadar etkili olacaktır.

Sanayi Odası, çıplak bir biçimde ideolojik bir açıklama yapmaktadır. İktidar ideolojik kardeşliklerini doğrulamaktadır. Ana akım muhalefet cılız bir ses bile olamamakta, tam tersine ortaya koyduğu apolitik siyasetin içinde hapsolmaktadır.

Peki çıkış yolu var mı?

Öncelikle kategorik olarak “Evrensel Asgari Ücret” uygulamasına karşı olduğumu belirtmek isterim. Evrensel asgari ücret, farklı iş kollarında zorluklarından bağımsız olarak ücretleri dipte buluşturmaya yaramaktadır. Bu yüzden emekçinin aleyhinedir. Bunun yerine çoklu asgari ücretin sektörel olarak belirleneceği bir modelin adil ve sürdürübilir olacağına inanmaktayım.

Sektörel asgari ücret uygulamasının geçerli olması için ise “sektörel örgütlenmenin” önü açılmalıdır. Her sektörün işveren ve işçi temsilcilerin, sektördeki tüm çalışanlar için toplu pazarlığa oturabilmeli, en azından temel belli ilkelerde anlaşabilmelidir. Toplumsal diyalog alanlarının güçlenmesi, devletin ise tarafların karar üretemediği durumlarda etkin bir arabulucu rolü üstlenmesini merkeze almalıdır.

Bu aynı sektörde çalışan firmalara uyacak kuralları yaratırken, tarafların kaçak işçi çalıştırarak, ücretleri aşırı düşük tutmasını da engelleyecek mekanizmaların oluşmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda, ücretlerin belirlenmesi sektörün öznel koşullarına göre belirlenmesinin önünü açacaktır. İşçi ve işveren örgütlülüğünü güçlendireceği gibi, karşılıklı ihtiyaçlar üzerinden hareket edilmesinin de önünü açacaktır.

Sadece, “kısa dönemli istihdam yaratan”, “güvencesiz” iş kollarında genel bir asgari ücret uygulamak mantıklıdır. Yani örgütlenmenin mümkün olmadığı mikro işletmelerde çalışanları bu kategoride tutabilirsiniz. Kıbrıs Cumhuriyeti örneğinde devletin belirlediği sektörlerde asgari ücret uygulaması vardır. Bunlar bakıcılar, özel güvenlik görevlileri, kasiyerler, garsonlar gibi işkollarını içine almaktadır.

Demek istediğim ihtyaç olan çözüm ikili asgari ücret değil, çoklu asgari ücrettir. Buradaki çokluk da, yabancı / yerli ya da buna benzer bir sebebe değil, sektörlere, işkollarına ve bunlardaki uzmanlığa ilişkin konulardır. Yani eşit işe eşit ücret prensibinden ödün vermeden gerçekleştirilecek bir çözümdür.

Son olarak, tabi ki bunu ben icat etmedim. Sadece Kıbrıslı Türk sanayicilerinin “kısmen” kopyaladığı sistemin, doğru şeklini yazdım.

Sendikal reaksiyonların çoğunlukla slogandan öteye, ana akım siyasetin de #ÜretenYokOlmaz apolitizminden öteye gidemediği koşulda, bir süredir Çalışma Ekonomisi adına kafa patlatan biri olarak amacım tartışmaya bir damla katkı yapmaktır.

İlgili aktörler, eleştirileri ve önerileri kaale alırsa ne mutlu bana. Ancak ülkenin ruh halinin eleştirenle konuşmamak üzerine şekillenmesinden dolayı zıtlık üzerinden var olma haliyle karşılaşmak kuvvetle muhtemel.

O yüzden, iyi niyeti bir tarafa koyup, bu yazıyı göle maya çalma girişimi olarak görmek daha mantıklıdır.

 

Büyük Biraderin 52 Milyonu

By Mertkan Hamit

Nüfusu “kalabalık” olarak nitelendirilen bir yerde, İçişleri Bakanı Kutlu Evren yeni bir bilgi paylaştı: “134 ülkeden” insan yaşıyormuş bu yerde. Sonra nasıl bir analoji yaptığını anlamadım ya da anlamak istemedim. Ancak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak 134 ülkeden gelen insanlara karşı yabancı düşmanlığı yaparak, suçu kontrol etmek için 52 Milyon TL’lik bir protokol imzaladı. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki mevkidaşı Süleyman Soylu bu parayla 169 noktaya takip sistemi yerleştireceğini duyurdu. Ayrıca mevkidaşı, “protokollerin yürürlüğe girmesini takiben yaklaşık maliyetler nihai halini alacak. Savunma Sanayi Müsteşarlığı aracılığıyla ASELSAN bu çalışmaları Türkiye’de yürüttüğü gibi KKTC’de de yürütecektir” dedi.

Nereden başlayacağımı bilemediğim bu haberi, ele alırken bir başka parti milletvekilinin “TC’nin dayatma yapmadığına” yönelik beyanı aklıma geliyor mesela. Buradaki protokol bir dayatma değil de onurlu bir işbirliğinin sonucu mu diye merak ediyorum. Bir şeyin dayatma olması için, Amerikan dizilerinde gördüğümüz sahnelere mi ihtiyaç var? Özgürlüğü yaşamamış olmaktan ötürü dayatmanın günün her anında, her alanında gerçekleşen iktidarın bir biçimi olduğunu unutuyor, sadece işkence odalarında gerçekleştirilen açık bir şiddet biçimi mi olarak anlıyoruz acaba.

Türkiye, bizi gözetlemek için 52 Milyon harcama yapıyor. Bu ülkedeki en küçük gelişmeden haberdar olmak için bunu yapıyor. 134 ülkeden biri olan Türkiye, kendine ait olmayan bir coğrafyanın güvenliğini sağlama bahanesiyle, iktidarını her noktaya yaymaya çalışıyor. Çok yaşa Bentham, Panoptikon nihayet buraya da yerleştiriliyor. Camiden, kışladan, elçilikten, bankadan sonra hapishanenin gözetleme araçları da en son teknolojiye kavuşuyor.

İçişleri Bakanı, yabancıların tehlikeli olduğunu söylüyor, yabancı olan ülkeyle protokol imzalayıp, 169 takip noktasının doğrudan yabancı bir ülkeye bağlı olacağı bir sistemi de ardından gazeteye duyuruyor. “Uluslararası bir protokol” olduğu için de, KKTC tarafından onaylandıktan sonra Anayasaya aykırılık üzerinden gidebilmek mümkün olmayacak. Çünkü devletlerarası antlaşma niteliği, bunu engelliyor.

İnat edip kavga verecek bir güç ortada olmasa da, dile getirerek can çekişme sancısında doğruları söylemeye denemek, kurgulanmış gerçeği yaşayanları rahatsız etmesinin umutsuzluğunda işin mali tarafına da bakmakta yarar var.

52 Milyon TL’lik kaynak bu proje için ayrılıyor. Parayı Türkiye’de verebilir, KKTC öz kaynakları da… Ancak 52 Milyon’a “büyük biraderin” bizi izlemesine olanak sağlamak yerine neler yapılabiliriz. Bunu düşündük mü?

Bugünün rakamlarıyla adı geçen miktar 24000 civarında asgari ücretlinin yatırımlarıyla beraber yaşayabileceği bir miktara denk gelmektedir. DPÖ’nün hanehalkı işgücü istatistiğine göre 8,075 işsiz Kıbrıs’ın kuzeyinde ikamet etmektedir. Başka bir deyişle, tüm işsizlerin / dar gelirlilerin mali olarak desteklenmesi ile zaten suç ve suça sebep olan fakirlik sorununun üstesinden gelmek için kullanılması mantık olmaz mı ?

Sağlık, eğitim gibi temel konulardaki kronikleşmiş sorunları aşmak için kullanılması daha etkili sonuçlar veremez mi ?

Bahsi geçen parayla piyasa değerine 300’ün üzerinde konut yapabilmek mümkünken, dar gelirli insanların ucuz konuta erişmesini sağlamayı denemek daha yerinde olmaz mıydı?

Kelalaka bir sonuç olacak belki ama meselenin özeti:

Bakan, yabancı düşmanı bir kukla…

Sistem, Türkiyenin mühim ve ülvi çıkarlarının korunmasından başka hiçbir işe yaramayacak olan yeni bir iktidar alanı yaratma çalışması…

Kaynak ise insanların değil, iktidarın ihtiyaçlarının devamı için harcanacak…

Yeni birşey mi?

Tabi ki değil.

Neden mi yazdım?

Bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salıp, gelişecektik ya… Hatırlatmak istedim..

 

 

 

❌