One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

10 maddede Mağusa’da yerel seçim

By Mertkan Hamit

1- Yerel seçimlerde son günlere girerken birçok bölgede sonuçlar kendini göstermeye başladı. Sonucu belli olmayan, seçmen tavrı netleşmeyen bölgelerin başında ise Mağusa geliyor. 5 adayın yarıştığı ancak 1 adayın hiçbir iddiası olmayan yarışta, mevcut başkan İsmail Arter’e karşı Ulaş Gökçe, Güneş Güneşoğlu ve Erol Adalıer aday.

2- İsmail Arter yarışa favori olarak başladı. Belediyenin elinde olması, gündelikçi olarak yapılan istihdamlar vs… ciddi bir fark ile kazanma şansı olduğuna inanılıyordu. Ancak, istihdam ters tepki yarattı. Her usulsüz işe alımda olduğu gibi, işe alınmayanlar neden bizde alınmıyoruz diyerek, tepki koydu. Güneş Güneşoğlu’nun aday çıkması ile kendi tabanının oyu bölündü. Şu an kazanamayacağı garanti diyemeyeceğimiz gibi, hızla oy kaybı yaşadığı da bir gerçek.

3- Geleneksel olarak Mağusa’da en genel hatlarıyla sol oylar %45, sağ %55 tabana sahiptir. Arter’in hızlı düşüşü ile Güneş Güneşoğlu’nun hızlı yükselişi birbirini besliyor. Mevcut koşullarda seçmen ortadan ikiye bölünmüş olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu durumda Güneş ve Arter yarışında ipi iki taraf da koparmış değil ve ipi koparanın olmayacağı kitlenin bölünmüş kalacağı sabit gibi görünüyor. Ancak açık olan bir nokta, hala daha İsmail Arter’in bir adım önde göründüğü.

4- CTP adayı Erol Adalıer’in CTP’lilerin önemli bir bölümü tarafından sahiplenilmediği ilk günden biliniyordu. Buna rağmen, İsmail Arter’den rahatsız olan sağ kanada hitap edebilecek bir aday stratejisi dahilinde Ulaş Gökçe’ye destek verilmemişti. Ancak sağın alternatif adayı Güneş Güneşoğlu sahaya çıkınca, UBP’nin önemli isimlerinden Erdal Özcenk’i de yanına almış olması CTP’nin planlarını bozarak, Erol Adalıer’i CTP’nin yalnız adayı haline getirdi.

5- Mağusa’da önceki genel seçimde %21 oranında oyu olan CTP’nin kendi taban oyunun en fazla yarısına hitap ettiği düşünülen Erol Adalıer, Güneş Güneşoğlu adaylığı sonrasında sağa hitap edecek niteliğini kaybetti. Erol Adalıer’in sola hitap etme şansı da bulunmadığından, CTP’nin sağa yönelim stratejisinin sonuçsuz kalmasına sebep olduğundan dolayı, aynı zamanda da İsmail Arter yönetiminde belediye meclis üyesi olup da etkili bir muhalefet yapmış olmamasından dolayı samimiyet testini geçemedi. Muhtemelen seçimin yalnız adayı olarak son sıraya yerleşti.

6- Kapsamlı önerileri olduğundan ve sadece Mağusa’da değil diğer bölgelerde de ilgi topladığından Ulaş Gökçe ciddi bir psikolojik üstünlük kazandı. CTP’nin önemli bir bölümünün desteği, TDP’nin, YKP’nin desteği ile birleştiğinden bağımsız ortak aday niteliği güçlendi. HP’nin ise bir kısmının açıktan desteği, son zamanlarda da HP belediye meclis üyelerinin “cümbezin altı” mesajlarıyla da somut destek kazandı. Ancak hala daha bu seçimin belirleyici aktörü, genel seçimlerde HP’den yana tavır koyan sessiz kitle.

7- HP kitlesi yerel seçimlerde HP’nin ilkeleri ışığında temiz toplum, şeffaflık gibi ilkelerle hareket edecekse İsmail Arter’i desteklemesi mümkün değil. Muhtemelen tercihi bağımsız adaylardan yana olacaktır. Eğer HP ilkelerinde samimiyse, bu sessiz kitlenin Ulaş Gökçe’ye yönelmesi güçlü bir olasılık.

8- Mevcut koşullarda %55 sağ oyun; %20 Güneş, %30 Arter ile bölündüğü görülüyor. CTP’nin genel seçimlerdeki %21 oyunun en fazla yarısına civarına hitap eden Erol Adalıer bunun yanında %5 civarında sağ-merkez desteğini aldığı görülüyor. Bu açıdan baktığımızda Adalıer’in oyu %15 civarında olacak.

9- Ulaş Gökçe ise Mağusa’nın %30 civarındaki oylarının sahibi. CTP kitlesinin İsmail Arter’e karşı taktiksel oy olarak Ulaş’a dönmesi, HP’de de Ulaş’a doğru kayma hali yaşanıyor. Lefkoşa’da resmi olarak kurulan Harmancı ittifakının benzeri, Mağusa’daki doğal koşullar nedeniyle sessizce Ulaş Gökçe üzerinden oluşuyor.

10- Seçimde son güne girilirken İsmail Arter – Ulaş Gökçe yarışı yaşanacak. Kazananı sandık belirleyecek ama moral üstünlük Ulaş Gökçe’den yana…

Neden Oy Vermeyeceğim ?

By Mertkan Hamit

 

Seçimlere sayılı günler kaldığı ve siyasi partiler ve adaylar son hamlelerini yapıyor. Tümünün odaklandığı tek birşey var: kazanmak. Bu kadar insanın kolektif biçimde seçimlere odaklanması, gündemi de dönüştürüyor. 2017 yılı sona ererken, yıl boyunca nelerin yaşandığını akılcı bir biçimde ele almak bile mümkün olmuyor. Tartışmalar; #hashtaglı iletilerden ileri gitmiyor. Aynı şeyleri söyleyen adayların neden farklı partilerde yer aldığını bir türlü anlamıyorum. Tüm bunlar vaatlerin absürtlüğü ile dalga geçmekten yorulan, kendimi de dahil gördüğüm öfkelilerin, öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının başlığından anlaşılacağı gibi bu seçim oy vermeyeceğim. Yazarken, derdim kısmen de olsa kendi adıma bu sebepleri ortaya koymak, en azından aklı selim bir biçimde seçim tartışmasına eleştirel bir gözle bakabilmektir. Bunun için benim için en önemli belli başlı kopuş noktalarını ele almak istiyorum.

  • Önce seçim kararı nasıl verilmişti hatırlayalım. Başbakan Özgürgün ile Ana muhalefet başkanı Tufan Erhürman TV programlarında atışmıştı. Başbakan, “delikanlı” edasıyla ile seçim için tarih istemiş, CTP Başkanı da olabilecek en erken tarihi söylemişti ve bir anda kendimizi erken seçimlerin içinde bulmuştuk. Böyle bir “adamlar atışmasının” toplumun tümünü etkileyecek kararlar yaratacağına tüm “feministler” sessiz kalmış, sabah akşam erkek egemen topluma karşı olduğunu söyleyenler, kararları “adam gibi adamların” aldığı bir toplumda, özne olmadıklarına tepki bile göstermemişti. Üstüne üstlük listelerde feminist kariyer yarışmasına tanık oluyoruz. Karar alıcıların “delikanlıların” olduğu yapıda, kadın-merkezli düşünen, sorumluluk sahibi feministlerin, insan haklarından taraf olanların ise buna sessiz kalıp “sığınma evi talep etmesini” içselleştirilmiş kadercilikten başka nasıl açıklayabiliriz ki?

 

  • Bu arada seçime, “erken” derken, seçimler çok da erkene alınmadı. Normal şartlarda Temmuz’da olması gerekiyordu. Olması gerekenden sadece 6-7 ay önce gerçekleşmiş oldu. Normal koşullarda sorumluluk sahibi bir siyasi parti, seçimin doğal tarihi bu kadar yaklaşırken, propaganda yapmanın yanında kapsamlı programlara sahip olması beklenir. Oysa ki, seçime giderken elimizdeki en kapsamlı program siyasi partilerin seçim manifestosu oldu. Yarın iktidar olacakların, çoğu konu ile ilgili söyleyebileceği şeyler tek paragraf. Tek paragraflık bir vizyonla, gerçekten birilerinin sizi 5 yıl temsil edebileceğini, temsilcilerin yürütmeyi belirleyebileceğine gerçekten ikna oldunuz mu? Bunun demokratik ve sağlıklı mı olduğunu düşünüyorsunuz ? Bu yüzden oy mu vereceksiniz? Eğer oy vermeyi ezbere yapılan bir davranış olarak kurgulamadıysanız bu zaafiyetlerin sonuçlarını tahmin edebileceğinizi düşünüyorum. Ama hayal edemeyenler için örnek vererek açıklayayım. Seçimin en karizmatik adayı, vekil olacak hatta bakan olacak. Mesela tarım bakanı olacak. İlgili bakanlığı ile ilgili 1 paragraflık programını hayata geçirmeden önce, bir büyükelçiliğinin onlarca sayfalık yapılandırılmış programı sunulacak. Elindeki 1 paragrafı kenara bırakıp, yapılandırılmış, projelendirilmiş programı uygulayacak. “İyilik timsali”, “hoşsözlü bakan”, o noktadan sonra artık başka bir ülkenin bürokratları tarafından hazırlanmış bir planın uygulayacısı olurken, bu ülke adına konuşacak. Projeyi mükemmel uygulayabilir. Ancak, kararı veren kim olacak ? Demek istediğim, gerçekten seçim yaptığımızda gerçekten bu ülkeyi yönetecek miyiz? Gerçekten bu ülkeyi yönetmeye hazır olan biri var mıydı ? Bence yok. Seçimlere gelmeden önce, muhalefet partilerinin var olanı eleştirirken, soyut güzel günler teması dışında bir siyasi argümanı var mıydı ? Hayır. Peki meclis dışında, meclise girme olasılığı olan partilerin var mıydı ? Hayır.
  • Mesele sadece plan ve projeye sahip olmakla ilgili de değil. Temsiliyet ve demokrasiye dair de zaafiyetler var. Demokrasiden ve toplumdan taraf olan partiler uygulanabilir bir siyasi programı oluştururken, bunu üyeleri ile bile paylaşmış durumda değildi. Katılımcı süreçler yaşanmamış ancak köklü çözüm önerileri ortaya atılmıştı. Ancak, köklü çözüm önerisi için, önce gelenekselin dışında bir yaklaşım gerekirdi. Konuya dair fikri olan 3-5 akil adamın yazacağı program, köklü çözüm değil tepeden inme elitist bir çözüm sunmak demekti. Demokrasiden taraf olan birileri için bu tavır kabul edilebilir olmamalıdır. Siyasi parti üyeleri, kendi partilerinin, siyaset yapma süreçlerinin dışında tutulurken, nasıl olurda sürünün bir parçası olarak hareket etmeyi anlayamıyorum. Ancak, bu koşulları kabul etmiş olacaklar ki, seçimlerde partileri için amigoluk yapma görevini kabul ediyorlar. Ancak, dışarda olan insanların bir parçası olanların bu tutumu protesto etme hakkı saklıdır. Oy vermemek biraz da demokratik süreçleri talep etme meselesidir. O yüzden siyasi partilerin ağalık sistemine karşı bir duruştur oy vermemek.
  • Günün sonunda, seçim alanına girdiğimizde üst akıldan gelen belli başlı projeler dile getirilmiş ama siyasi partilerin hiçbiri, siyasi üretimi gerçekleşmemiştir. Kaynak tartışması bile yapıldığında “TC’nin gerçekleştirmek için sunduğu projeler” bahsediliyor, “UBP-DP’nin bunları gerçekleştirmekte sorun yaşadığı” ifade ediliyordu. Ancak, hiç bir parti “Bu projeleri, kim nasıl hazırladı? Hangi ihtiyaca göre belirlendi?” tartışmasına girmiyor. Kaynak orada duruyor, onu etkin kullanmakta zorluk yaşanıyor gibi bir söylem ortaya atılıyor. Aslında, proje bazlı bile düşünülürken, “ülkenin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu biz belirleriz” bile denilemiyor. Bunları bile konuşamayacaksak, korkak ve parmağın arkasına saklanarak siyaset yapılacaksa eğer siyasi haysiyet ortada yoktur demektir. O yüzden, birileri haysiyeti diline dolamış olabilir ama bu kadar çok haysiyetsiz duruş söz konusuysa, haysiyetten taraf olduğum için oy vermeyeceğim.
  • Belki de temel bir noktadan sorular sormak gerekir. Siyaset şirket yönetmek mi ? Yoksa irade mi ? Seçilme umudu olanlara söylemek gerek, eğer şirket yönetecekseniz, şirketinizin çalışanı olmayacağımızı bilmeniz gerek. Siyaseti kölelikten kurtulmak için kullanıyoruz köleniz olmak için değil. Siyaseti, özgür olmanın yolu olarak görüyoruz. Çünkü temelde hepinizin özgür olmak isteyen insanlar olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden özgürlük ve adaletten değil de patronaj sisteminden bahsettiğiniz sürece seçimlerin sizin KKTC LTD şirketinin patronu olma tiyatrosunu meşrulaştırmaya yaradığını biliyoruz. Seçimler, özgürlük arayan insanlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. O insanlardan biri olduğum için ben bu seçim oy vermeyeceğim.

 

UBP hükümete gelmesin, CTP gelsin. DP olmasın, TDP olsun, HP gelsin. Ayşe gitsin, Fatma gelsin. Nüfus çok, az, yasal vs…

Bu tartışmalara girmedim ve girmeyeceğim.

Boykotu karalayan egemenler ve onların sözcülüğünü yapanları görmezden gelenlere devam edeceğim. Günün sonunda, futbol sahasında, futbol oynanır. Takımların kim olduğu değil, yapılması gerekenle ilgileniyorum.

Eğer köklü bir dönüşüm istersek, çıkış yolu, takımların taraftar sayısı ile ilgili değil, oyunun kuralları, oynanışı ile ilgilidir.

Siyaset de böyledir.

Taraftara keyifli saatler geçiren amigolar olmak yerine, biraz da meseleyi konuşup buna yönelik tepkiler göstermediğimiz sürece, bu ülkede hiçbirşey iyileşmeyecektir.

Derdimiz, yaşadığımız yere sahip çıkmak, geleceği kurmaksa, geleceğe dönük konuşabilmek gereklidir. Aynı zamanda, siyasi partilerin yanlış bir dili konuştuğunu göstermek gerekir. Bu yüzden, işin özü bu seçim oy vermemek bugüne bakarken, yarını kurmanın yoludur.

Tepki Oylarına Dair Bir Seçim Yazısı

By Mertkan Hamit
Mertkan Hamit
Seçimde tepki oyları üç yol izleyecek.
1- Tepki oylarının mühür olarak hükümette olmayan bir partiye gitmesi
2- Karma oy kullanılması
3- Doğrudan oy vermeyecek olanlar yani boykot oyları.
Seçimde belirleyici olacak olan tepki oylarının son halini anlayabilmek için HP’nin aday listesi son derece belirleyici olacak. Aynı zamanda tepki oylarının HP’nin mühür sayısını da belirleyecek. Şimdilik HP aday adaylarına dair herhangi bir dedikodu çıkmaması, ezber bozan aday çıkmama ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Diğer bir taraftan CTP ile TDP’nin aday adayları listesini karşılaştırdığımda tepki oylarında, TDP’nin daha avantajlı olacağı kuvvetle muhtemel.
CTP kontenjan adaylarında bir fark yaratamazsa, ana akım sol partiler arasında CTP ile TDP’nin yer değiştirmesini görmemiz bile muhtemel. Bu noktada CTP’nin geleceği tartışmalarının seyrini kontenjan adayları belirleyecek.
YDP’nin Doğuş Derya davası sonrasında zemin kaybedeceği düşünülüyor. Bence mağduriyet kartıyla “TC kökenli seçmen” üzerinde hala etkisini sürdürebilir. Özellikle TC kökenli seçmen üzerinden on yıllardır yapılan aşağılayıcı tavır da hesaba katıldığında, mahkeme kararının etkisi her halükarda YDP’nin tabanının sertleşmesine ve sağ oylarda DP tepki oylarının çekimi olabilir. Bu DP’ye zemin kaybettirir ama YDP’ye seçim kazandıracak gücü sağlamaz.
TKP-BKP ittifakının ise şimdilik hiçbir karşılık bulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden “boykot” tercihli seçmenin kararını değiştirebilecek bir alternatif yaratmadığını söyleyebilirim.
HP adaylarını açıklamadan konuşmak erken, ancak tepkili ancak oy vermekte ısrarlı seçmenin oylarında TDP’nin daha kazançlı çıkma ihtimali olduğunu söylemem gerek. Ancak bu kazanımın, siyasi dönüşüme bir faydası olmayacağına da inandığımı belirtmeliyim.
Sürer durumdan rahatsız ve federal bir çözümün gerçekleşmediği her koşulda Kıbrıslı Türklerin yaşadığı coğrafyada oluşturulan iktidar ilişkilerinin bozulmasının kolay olmayacağının farkında olan insan sayısı oldukça yüksek. Bunun farkında olan insanlar aynı zamanda bundan rahatsız. Yapısal reformların TC tarafından belirlendiği, öz yönetim haklarının ihlal edildiği koşullarda, oy vererek başarısızlığı yeniden yaşamaya mahkum olmadığını düşünen insan sayısı bir hayli fazla.
Bu grup için öz yönetim haklarının talebi, “bizden birilerinin” mecliste konuşma yapması ile çözülmüyor. Tam tersine, “bizden birilerinin” meclis kürsüsüne sırtını dönmesi ile öz yönetim haklarının bir ilişkisi olduğunu görebiliyor. 
Son noktada, farklı görüşleri, arzuları, öncelikleri olan insanlar arasında önemli bir grup siyasi dönüşüme katkı sağlayacak olanın, seçimde oy vermemek olduğuna inanıyor. Bu yüzden olası seçimlerden sonra  yeni dinamizm boykot tartışmaları ekseninde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Seçim havasına rağmen, kararlı bir biçimde oy vermeyenlerin sayısı arttıkça, sivil itaatsizlik ortaya koyanların fazlalığı dikkat çekici olacaktır. Bu, siyasi partilerin de kendi zeminlerini kaybederek toplumla kutuplaşma risklerinin artacağını gösterecektir.
Kutuplaşma “yönetilemezliğe” katkı koyacak, doğal olarak, hükümet olanların kamuoyu baskısını ensesinde hissetmesi ile sonuçlanacaktır.
İyi yönetimin mümkün olması için, karar verme yetkisine sahip insanlarıntoplumdan çekinmesi gerekir. Şu an herkes en az benim kadar bu işleri bu şekilde yapacağını kabul ediyor değil, en absürt işleri yapmaktan çekince duymuyorlar. O yüzden onların oyununun dışından meseleyi ne kadar iyi organize edebilirsek belki de o kadar etki sahibi olacağız. 
Başka bir deyişle, iktidar olmadan baskıyı sürekli kılmanın yolu, başka bir iktidar oyununa bulaşarak değil iktidarın karşısında karmaşık bir blok oluşturabilmekten geçmektedir.
Seçimde oy vermeyerek, sivil itaatsizlik göstermek, birarada yaşamak için gerekli olduğunu düşündüğümüz ve geçerli olduğunu varsaydığımız “toplum sözleşmesini” tartışmaya açmak demektir. İktidar olma değil, geleceği kurma kaygısında olan kitleler için ise bunu ortaya koymanın yolu, bir anlamda, eski sözleşmenin geçersiz olduğunu söylemektir.
❌