One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

7. Baraka Yaz Kursları Başlıyor

By Kamil İpçiler

62505324_2406890386040960_512635717218729984_n

Baraka Kültür Merkezi, her yıl olduğu gibi bu yıl da yaz aylarında ilkokul çocuklarına (7-11 yaş) yönelik yaz kursları düzenliyor. Yedincisi gerçekleştirilecek yaz kursları yine ücretsiz olarak, gönüllü bir çabayla ve kolektif bir emekle hazırlıklarına başladı.Kursların bu yılki teması ise: ‘Kağıda Kaleme Sarılın’. Alanında deneyimli öğretmenler eşliğinde çocuklarla buluşulacak kurslarda; eğitsel spor oyunları, seramik, müzik, İngilizce, Yunanca, yoga, görsel sanatlar, halk dansları, modern dans, satranç ve daha birçok farklı etkinlik yer alacak. Bu sene iki farklı etaptan oluşacak olan yaz kursunun ilk etabında çocuklar, 19 Haziran’dan ay sonuna kadar her Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri Kapalı spor salonunda eğitsel spor oyunları aktivitesi yapacak. Ardından 1 Temmuz itibari ile Baraka Kültür Merkezi Lokalinde bilimsel ve sanatsal faaliyetler ile buluşacak. Kurslar, 20 Temmuz Cumartesi günü ise renkli bir şölen ile son bulacak. Ülkede yaşanan muhafazakarlaşmanın ve yoksulluğun artarak devam ettiği bu süreçte en önemli varlığın çocuklarımız olduğunu biliyoruz. Ve herkese de bunların karşısında Kağıda Kaleme Sarılın diyor, ülkemizde çocuklarımızı bilimle, sanatla, sporla buluşturacak aktivitelerin artmasını diliyoruz.

Ezelden Ebede Adalet? – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

hammurabi-2_900x600-900x580

Argasdi dergimizin 54. sayısından, adaletin geçmişini, bugününü ve geleceğini sorgulayan bir yazı...

Yeni bir tema ile yeni sayımız Temmuz'da tüm market ve Khora kitabevlerinde...

hammurabi-2_900x600-900x580 Genelde en çok bilinen ilk yazılı hukuk kuralları,  MÖ 1793-MÖ 1750 yılları arasında Babil kralı olan Hamurabi’ninkiler olarak çıkar karşımıza. En çok bilinen olduğu doğrudur. Fakat ilk olduğu yanlış. Bugüne kadar bulunmuş en eski hukuk kuralları MÖ 2400’lerde yaşamış Sümerlerin Lagaş Kralı Urukagina’nın kurallarıdır. O dönemdeki kent devletlerden biri olan Lagaş’ta hüküm sürmüş olan Urukagina tarıma oldukça önem veriyor ve bu alanda çalışanlar için bir dizi kurallar geliştiriyordu. Bunlardan en çok bilineni “Tarla, sürenin; hayvan sağanındır” kuralıdır. Bu kuralla Urukagina, bir çeşit özel mülkiyeti devreye alarak verimliliği artırmayı planlıyordu. Urukagina kendi yönetiminin gücünü artırmak ve tapınağın gücünü azaltmak için tapınağın aldığı vergileri de bu kurallar ile azaltıyordu. Urukagina’dan yaklaşık beş yüz yıl sonra karşımıza Hamurabi kanunları çıkıyor. Hamurabi krallığını güçlendirdi, toplumsal yaşamı geliştirip polis teşkilatına benzer yapılar oluşturdu ayrıca ilkel bir posta sistemi kurdurttu. “Kısasa kısas”, “göze göz, dişe diş” yasaları diye anılan bu kurallar sonraları Tevrat ve şeriatta da gerek benzerlik gerekse mantık anlamında tekrardan karşımıza çıkıyor. Bugün hala radikal İslami anlayışlar tarafından savunulmakta olanları bile vardır. O zamanlar Shamash’inin (Sümer mitolojisinde Utu tanrısına karşılık gelen tanrı; adalet tanrısı olarak da bilinir.) bizzat kendisine bu 282 kuralı ilettiğini iddia eden Hamurabi bu kuralları acımasızca uygulatmıştır. Kurallardan bazıları şöyle; “Göz çıkaranın gözü çıkarılsın, diş kıranın dişi kırılsın, ameliyatta hastanın ölümüne neden olan doktorun ve hastanın gözünü kör eden doktorun parmakları kesilsin, babasına vuran evladın parmakları kesilsin.”  Yönetim tarafından alt tabaka ve üst tabaka diye sınıflara ayrılmış toplumsal yapıda kurallar tabakalara göre de değişebilmekte idi. Örneğin insanın dişini kıranın dişi kırılacaktır, fakat bu suç daha alt tabakadan bir insana karşı işlenirse, o zaman üst tabakadan insan sadece para cezasıyla cezalandırılacaktır! Böylece adalet tanrısının Hamurabi’ye üst sınıfları altlardan biraz daha fazla kollayan kurallar fısıldadığını anlıyoruz. Bugünün dünyasında da tanrılar fısıldamaya devam ediyor Mesela silah tanrısı, ABD’de makineli tüfek kullanımının yasalarla serbest bırakmasını söylemiş yönetenlere. Doğanın tanrısı ise İngiltere’de tüm çiçeklerin kraliçeye ait olduğunu fısıldamış. Bundan dolayı park ve kamusal alanlarda çıkan yabani bir çiçeğin bile kesilmesi yasak. Hangi tanrı bilmiyorum Fransa’da bir domuza Napolyon ismini vermeyi yasaklamış. Terzi tanrı Tayland’da iç çamaşırı giymeden dolaşmayı yasaklarken, İspanya’da ise çırılçıplak dolaşmayı yasal hale getiren bir başka tanrı mı var acaba? Bangladeş’te sınavlarda kopya çekmeyi yasaklayan öğretmen tanrı İsviçre’de gece saat 22:00’den sonra kamuya açık alanlarda erkeklerin ayakta işemesinin yasaklanması ile ilgisi olmadığını fısıldamış. Yargıçlar da fısıldar Bugünlerde bizim kktc’de öğrendiğimde çok şaşırdığım şey ise; adaleti sağlayan, yargıya yön veren yargıçların nasıl seçildiği idi. “Bağımsız” kktc yargısı yargıçlarını hangi kriterlere göre nasıl seçiyor biliyor musunuz? Hukuk bilgisini ve adalet anlayışını ölçen ve fırsat eşitliğini sağlayan yazılı bir sınavla mı? Hayır. Söyleyeyim; var olan yargıçlar olası yargıç adayı olarak düşündükleri avukatların kulağına “yargıçlığa başvurursanız seçileceksiniz.” diye fısıldıyorlar. “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!”  Adalet anlayışı hem tarihsel hem de ulusal ve coğrafi düzlemlerde farklılıklar gösteriyor. Adalet mevzusunu ele alırken belli bir dönemde var olan sınıf ilişkileri ve çıkarları ile hep ilişkilendirilmesi gerektiği düşüncesi en doğru yaklaşım gibi görünmektedir. Ebedi, doğru ve evrensel bir adalet anlayışı yoktur. Engels şöyle diyor; “Ekonomik durum temeldir, ama üst yapının değişik unsurları – sınıf mücadelesinin politik biçimleri ve sonuçları – kazanılan muharebeden sonra kazanan sınıfın belirlediği anayasa – hukuk biçimleri ve hatta bütün bu gerçek mücadelelerin tarafların beyinlerine yansıması, politika, hukuk ve felsefe teorileri, dini dünya görüşleri ve bunların dogma sistemlere evrimi tarihsel mücadelelerin akışı üzerinde etkide bulunuyorlar ve birçok durumda bu mücadelelerin biçimini belirliyorlar.”  Buradan yola çıkarsak kapitalizmin adaletliyim iddiasının, kendi koşulları içerisinde adaletli olmadığını savunmak/göstermek, politik bir mücadele yöntemi olarak kapitalizmin eleştirisi için kullanılabilir ve de etkilidir. Bize fırsat eşitliği gibi sunulan yasaların aslında sadece belli bir sınıfa hizmet ettiğini ve günün sonunda en iyi yasanın bile sınıfsal sömürüyü ortadan kaldırmayacağını gösterebiliriz. Fakat bu yapılırken gerçek adalet şudur, budur gibi evrensel bir anlayışı savunmak mücadeleyi bağlamından koparacağı gibi sizi geleceğin toplumunun kahinliğine soyunan bir konuma yerleştirir. Suç ve adalet birbirleri olmadan var olamazlar. Herakleitos “Eğer adaletsizlik olmasaydı adaletin ismini bilmezlerdi” der ve Igor Jaguar, Murat Menteş’in Antika Titanik kitabında yarattığı bir mafya babası, bakın ne diyor; “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!” Karl Marx’a kulak verecek olursak; “Bayrağınıza tutucu ‘adil bir iş günü için adil bir iş günü ücreti’ şiarı yerine devrimci ‘Kahrolsun Ücret Sistemi’ sloganını yazmalısınız.”   Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynakça: Tarih Sümer’de Başlar –Samuel Noah Kramer Antika Titanik – Murat Menteş https://tr.wikipedia.org/wiki/Heraklitos http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/010-11.pdf https://tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi http://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/366-marxin-ahlaki-realizmi http://www.microdestek.com.tr/dunyanin-en-ilginc-yasalari.html https://www.birgun.net/haber-detay/karl-marx-kapitalist-somuru-ve-adalet-kavrami-200939.html  

Hak, Adalet, Vicdani Ret – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

78589

 Argasdi dergimizin "Adalet" temalı 54. sayısından bir yazı...

78589

Haklar, onları hayatımızda kullanalım veya kullanmayalım herkes içindir. Tüm insanların, insanlık onuruna yaraşır şekilde yaşaması için sahip çıkılmaları ve geliştirilmeleri gerekir. Bir hakkın tanınmasını talep etmek için o hakkın kullanıcısı olmak da şart değildir. Vicdani retçi olmayan hatta toplumsal dönüşüm koşullarının bazı aşamalarında şiddet kullanmanın kaçınılmazlığına inanan bir kişi de vicdani ret hakkını savunabilir, savunmalıdır da… Granma gemisinden Küba sahiline inen doktor Che, Batista’nın askerlerinin saldırısına uğradığında, hem doktor çantasını hem de cephaneyi taşıyamayacağını anlamış ve doktor çantasını bırakıp silahları almıştı.  Meksika’da yerli halklar ile birlikte emperyalizme karşı mücadele eden Zapatistalar, kağıt uçaklarla hava saldırısı gibi yaratıcı eylemlere imza atsalar da aslında yıllardır silahlı bir direnişle neoliberal politikaları geriletebilmektedir. Tüm bunları ve “Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur.” diyen Mahir Çayan’ın ideolojisini takdirle takip ederken vicdani retçi olmayı tutarlı ve mantıklı bulmayabiliriz. Ve tıpkı faşizme karşı verilen İspanya iç savaşındaki gibi, militarist olmayan yapılar içerisinde silahlı direnişi de, daha güzel bir dünya için mücadele yöntemlerinden biri olarak kabul edebiliriz. Ancak yine de evrensel insan haklarını sahiplenmek, herkesin düşünce, inanç ve vicdanının gereklerine göre özgürce yaşayabilmesini savunmayı ve vicdani reddin yasal bir hak olarak tanınmasını talep etmeyi de gerektirir. Hatta vicdanımızdaki adalet duygusu,  vicdani retçi olmasak da bu hakkı savunmamızı zorunlu kılar. Bu nedenle ülkemizde vicdani reddin bir yasa ile düzenlenerek hak olarak kabul edilmesini destekleriz. Bireyin savaşa karşı geliştirdiği bir tavır olarak, savaşlar kadar eski bir tarihe sahip olan vicdani reddin kökleri esas olarak Hristiyan pasifizmine dayanır. Dünyanın ilk bilinen vicdani retçisi Maximilian’dır. Kuzey Afrika’da Numidiya ülkesinden 21 yaşında bir genç, Roma ordusuna katılmayı reddeder ve Romalılar tarafından idam edilir. Tarihin bilinen bu ilk örneğinde olduğu gibi karşı çıkışların ilk gerekçesi, genel olarak, dinlerdeki “insan yaşamını sona erdirmenin kötü olduğu” inancına dayanmıştır. Bugünkü anlamıyla vicdani ret, kişinin ahlaki tercihleri, dini inancı veya politik görüşleri nedeniyle askere gitmeyi reddetmesidir. Vicdani veya dini gerekçelerle askerlik yapmamak ve bunu kamuoyuna açıklamak, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında bir insan hakkıdır. Anayasa’da düşünce, din ve vicdan özgürlüğü açıkça yer almaktadır. Ülkemizin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de bu hak tanınmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararlarında da “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önerdiği gibi askeri hizmet yerine sivil kamu hizmeti yapılmasına olanak tanıyan bir düzenlemeye iç hukukta yer verilmesi, tamamı ile yasama organının değerlendirme ve takdirindedir.” denilerek konunun hükümet ve meclisçe düzenlenmesi gereği belirtilmiş durumdadır. Ülkemizde son aylarda gündemde olan bu konu, hükümetin hazırladığı bir yasa tasarısı ile Meclise de taşındı. Meclis bu yasayı geçirir mi geçirmez mi bilmiyoruz ama bugün hükümeti oluşturan partilerin tümünün vicdani ret hakkını tanıyacakları yönündeki dünkü vaatlerini gayet iyi hatırlıyor ve kendilerine de hatırlatıyoruz. Öte yandan ülkemizde vicdani ret mücadelesi, dünyada bu hak uğruna çok ağır bedeller ödeyenlerin verdiği mücadelelerden ve bu hakkın genel felsefesinden biraz daha farklı bir perspektif ve yöntemlerle gerçekleşmekte, kanaatimizce bu sebeple doğru anlaşılamamaktadır. Vicdani ret, bireyin keyfine veya o günlerdeki fikrine göre askere gitmeyi veya gitmemeyi seçebilmesi demek değildir. Yasada yer alan ve adil bir şekilde değerlendirilen belli şartların var olması halinde, askerlikten muaf tutularak bunun yerine -genelde zorunlu askerlikten biraz daha uzun bir süre- kamu hizmeti yapılmasıdır. Örneğin, Yehova Şahitleri, dini inançları sebebiyle; pasifistler, insan ilişkilerinden beslenmelerine kadar her alanda şiddetsiz bir yaşam felsefesiyle hayatlarını sürdürdükleri için askere gitmemektedir. Bazı İsrail askerlerinin Gazze’de savaş suçu işlendiği için oraya gitmeyi reddetmesi gibi devletin veya ordunun almış olduğu yanlış bir karara ortak olmamak şeklindeki bir politik görüşle de vicdani ret hakkı kullanılabilmektedir. Ancak burada muhtemel bir savaştan değil hali hazırda süren bir savaştan bahsedilmektedir. Bununla birlikte devleti tanımamak bir vicdani ret gerekçesi olabilir mi? Vicdani reddin bir hak olarak o devletin meclisinden geçecek ve kurumlarınca uygulanacak yasalarında yer alması istendiğine göre, devleti tanımamak, mantıklı ve tutarlı bir gerekçe olamaz. Milliyetçiliğe veya ülkemizdeki taşeron işgale karşı verilecek haklı mücadele, vicdani ret hakkıyla karıştırılmamalı, başka araç ve yöntemlerle sonuna kadar savunulmalıdır. Ülkemizdeki vicdani retçilerin çoğu askerliğini yapmış olup seferberliğe gitmemek için vicdani reddini ilan etmiştir. Askere hiç gitmemek üzere vicdani reddini açıklayanlar ise değiştirmek için mücadele ettiğimiz yer olan Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamamaktadır. Bir sivil itaatsizlik biçimi olan vicdani ret mücadelesinin, sivil itaatsizliğin genel prensiplerine uygun olarak yapılması anlamlıdır. Sivil itaatsizlik, değiştirilmesi veya kaldırılması talep edilen yasanın hükümlerine uymayı reddederek o yasaya uyulmamasının, o yasada belirtilen bedeline maruz kalmaya rıza göstermeyi de içeren bir yöntemdir. Yurt dışında kalmak, çalışma veya okuma amaçlı bir zorunluluk da olabileceği gibi, Askerlik Yasasının askere gitmeyi reddedenlere uyguladığı bir bedel değildir. Tüm bunların yanı sıra vicdani ret ile profesyonel askerlik tartışmaları birlikte yürütülmekte ve sanki profesyonel askerlik bu duruma bir çözüm getirecek gibi sunulmaktadır. Oysa askerliğin profesyonelleşmesi, ordu kurumunu halktan uzaklaştıracak ve maddi kaygılarla veya milliyetçi ya da militarist görüşlere sahip olması sebebiyle askere yazılanlar ile halk kesimleri arasında ciddi bir kopuş olacaktır. Bugün eylemlerde gördüğümüz polislerin pek çoğunun halen bizler gibi halktan olmasının tam aksine profesyonel bir ordu, her türlü halk hareketini bastırmakta görev aşkıyla yanıp tutuşacak ve halktan çok hükümete ve dolayısıyla sermayeye yakın duracaktır. Vicdani ret tartışmasının gerek savunanlar gerekse karşı çıkanlar açısından, hem gerekçe hem de yöntem anlamında yanlış bir zeminden yapılması, halkın konuyu yanlış yerden kavrayıp, yurt içinden veya dışından yüzlerce kişinin vicdani retçi olarak askere gitmeyeceğini düşünmesine ve bu insan hakkına mesafeli durmasına sebep olmaktadır. Oysa vicdani ret evrensel bir haktır. Nazen Şansal nazen_sansal@yahoo.com    

Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor

By Nazen Şansal

baraka

Baraka Kültür Merkezi’nden Basın Bildirisi: Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor   Vakıflar İdaresi, “iyilik” projelerinden sonra bu kez de “kitap” ve “okumak” gibi değerli kavramları kullanarak, son yıllarda ince ince yaptığı dini propaganda ve sadaka kültürünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Türk Tarih Kurumu ve Yunus Emre Enstitüsü’nün ortak organizasyonu ile “Hala Sultan Kitap Günleri” adı altında Türkiye’den onlarca yayınevi ve binlerce kitap ülkemize gelecek ve gençlerle buluşacakmış. İlk bakışta masum ve iyi niyetli gibi görünen bu etkinlik, pek çok açıdan ciddi sakıncalar barındırıyor. Öncelikle yüzyıllardır var olan ve Kıbrıslı Türk halkına ait bir kurum olan Vakıfların, her şeyden önce kendi ülkesinin kitabevlerine, yayıncılarına, üreten ve birbirinden değerli eserler veren sanatçı ve yazarlarına kapılarını açması gerekir. Ülkemiz kitabevlerinin davet edilmediği hatta bilgi paylaşımı bile yapılmadığı etkinlikte tek bir Kıbrıslı yazara dahi yer verilmemiştir. Vakıfların gençlere okuma alışkanlığı kazandırmak gibi bir gayesi varsa, bu amaçla bu topraklarda yıllardır inatla ve ısrarla üreten kişi ve kurumlarla işbirliğine gitmesi gerekirdi. Oysa tercih edilen yol, tıpkı yıllardır ekonomik ve kültürel alanda yapılmaya çalışıldığı gibi son yıllarda Vakıflar aracılığıyla da ithal edilen dinsel gericilik ve asimilasyon politikalarına hizmet etmektedir.Vakıfların, dayanışma ve yardımlaşmanın erdemine inanan güzel insanlarımızı da inandırarak yaptığı “iyilik” projeleri de günün sonunda sadaka kültürünü beslemekte ve insanlar iyiliğe muhtaç bırakılmaktadır. Bir halk ancak üreterek var olabilir, var kalabilir. Düşünsel, bilimsel ve sanatsal üretimlerin de Kıbrıslı Türk halkının var oluş mücadelesinde önemi büyüktür. Bu halkın bir değeri olan Vakıfların, kendi halkının edebi ve düşünsel gelişimine katkı sağlaması gerekirken, ülkemiz kitabevlerini maddi anlamda da haksızlığa uğratacak böylesi bir etkinlik düzenlemesi bu halkın değerlerini görmezden gelmek, üreterek var olma mücadelesine ket vurmaktır. Bu etkinliğe onay veren ve çeşitli kolaylıklar sağlayan hükümet de aynı haksızlığın ortağı olmuştur. “İyilik” yapmakla övünen ama bu topraklardaki düşünsel üretime değer vermeden “kitap” ve “okumak” gibi kavramların dahi içini boşaltan Vakıflar İdaresi’ni ve bu etkinliğe onay veren Hükümet yetkililerini kınar, BertoltBrecht’in sözünü kendilerine hatırlatırız: İyi insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin!   Baraka Kültür Merkezi  

Refah Özgürlüğün Neresinde? – Sezgin Keser

By Nazen Şansal

Print

Argasdi dergimizin 54. sayısından, hayvan özgürleşmesi üzerine bir yazı...

Derginizi, tüm Khora'lardan ve marketlerden alabilrisniz.

Tarih sayfalarında halkların özgürlük mücadelelerini, ulusların yaratılışını, kadınların özgürleşmesini, baskıcı rejimlere karşı isyanları, dinlerin oluşumunu, imparatorlukların yıkılışını, kısacası geçmişimize, bugünümüze ve geleceğimize etki eden nice olayları buluruz. Bu sayfalar sadece insanların birbirleriyle olan ilişkilerini değil insanın, doğanın, hayvanların birbirleriyle olan ilişkilerini de yazar. Dünya üzerindeki yaşam bugüne kadar sadece insanlar arasındaki ilişkiler ve çatışmalarla değil insanın doğa ve hayvanlarla olan ilişkilerinden de etkilenerek devam edebilmiştir. Bugünden sonra da yaşamın devam edebilmesi insanların, doğanın ve hayvanların aralarındaki ilişkilerin ne yönde gittiğine bağlı olacaktır. Suyunu kullandığımız doğanın su kaynaklarını yok etmek, yaşama arzsuna sahip bizler için hiç de akıl karı olmayacağı gibi doğal dengenin parçası olan hayvanların varoluşlarını tehdit etmek de bir o kadar akıl karı olmayacaktır.

Print

Günümüzde kar amaçlı üretim daha fazla rekabete ve sömürüye yol açıyor, doğal kaynaklar yaşamın devam edebilmesi gayesiyle temkinli bir şekilde kullanılmıyor, aksine daha fazla kazanç gayesiyle kapitalizm tarafından yok ediliyor. Hayvanların doğal yaşam ortamları bozuluyor ya da tamamıyla yok oluyor. Enerji üretmek amacıyla doğa dostu alternatifleri yerine halen daha bazı ülkeler tarafından tercih edilen nükleer santrallerin, faaliyetleri sonucunda kurulduğu bölgedeki suyun ısı derecesini arttırdığı ve o suda yaşayan canlılar için hayati bir tehlike oluşturduğu bilimsel bir gerçek. Yağmur ormanları son yıllarda palm yağı gibi ürünlerin elde edilmesi için şirketlerin saldırısına uğramış ve bu saldırı bölgede yaşayan hayvanların ölümlerine yol açmıştır. Bu şirketlerin yarattıkları emek sömürüsünü tahmin etmek ise hiç de zor değil. Bu sebeplerden ötürüdür ki bu sömürü düzenine karşı vereceğimiz mücadele ekolojik dengenin devamlılığını ve hayvanların yaşam haklarını da savunmalıdır. Hayvanlar, insanların üzerlerinde hakimiyet kurabilecekleri ve her istediklerini yaptırabilecekleri canlılar değil bu dünyanın sahipleridirler de. Sağlık, barınma, beslenme gibi hakları vardır. Burada söz konusu olan sadece köpekler, kediler ya da sevimli hayvanlar değil bütün hayvanlardır. Son dönemlerde, hayvan dostlarımızın huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini amaçlayan ama bir yandan da etik ve yasal çerçeveyle sınırlanan, ve hayvanların kullanılmasını da içeren “hayvan refahı” fikri, akımı yaygınlaştı. Oysa insanların keyiflerine göre hayvanları kullanabilmesi hayvan haklarını savunmak değil kendi çıkarlarımız doğrultusunda bu hakları şekillendirmek olur. Hayvan hakları savunucularının uğruna mücadele ettiği hayvan özgürlüğü fikri ise insanların hayvanlar üzerindeki baskısını ve kontrolünü ortadan kaldırmayı amaçlar. Ülkemizdeki duruma baktığımızda sokak hayvanlarının, duyarlı vatandaşların ve örgütlerin yürüttükleri mücadelelere rağmen zor koşullarda yaşadığını; yeterli sayıda barınağın olmaması, var olan barınakların sağlık ve beslenme gibi hizmet eksiklikleri bir yanda dursun bu hayvanların asıl yaşam yerleri olan sokakların belediyeler ve yerel yönetimler tarafından yaşanabilir kılınmadığını; doğada yaşayan hayvanların av “sporu” için katledildiğini, çıkan orman yangınları sonucu yaşam ortamlarının yok olduğunu görüyoruz. Durum bu olunca hayvanların yaşamları ve sıkıntıları toplum içerisinde bir tartışma ve mücadele alanı oluşturuyor. 2013 yılında Meclisten geçen AB kriterlerine uygun Hayvan Refahı Yasası hayvanların hayatlarını yasalar çerçevesinde kısmi “özgürlüklerle” sınırlandırıyor. Hayvanlar üzerinde deney yapmak bu yasaya göre mümkün ve ülkemizde yasal iznini dahi almadan hayvan deneyleri yapan üniversite bile bulunmakta. Hayvan deneylerinin yerini alabilecek bir sürü alternatif metod bulunmaktadır. Bilgisayar simülasyonları, kök hücre yöntemi, kadavraların kullanılması, mikrodoz gibi yöntemler,  hayvanları kullanmadan deney yapılmasını sağlayan yöntemler arasındadır.(1) Yasanın sıkıntılı yanlarından biri de hayvanların zevk ve kumar için yarıştırılabilmesine izin verilmesidir. Hayvanların keyfi bir şekilde para için birbirleriyle yarıştırılmaları, bırakın özgürleşmeyi yasanın adında geçen refah mantığıyla bile çelişmektedir. Bir canlının başka bir canlının eğlencesi için kullanılması o canlı için huzurun ve rahatlığın olmadığı anlamına gelir. Yasanın içerdiği maddelere uymayan kişilere kesilen cezalar ise para cezalarıdır. Parasını ödeyen yasaya uymayıp istediği canlıya istediği muamelede bulunabilecektir. Bu keyfi muamelenin olmasını engellemek için cezaların ıslah edici olması gereklidir. Bunun yolu da para cezası yerine kamu hizmeti adı altında hayvanlara ve çevreye faydası olacak cezaların uygulanması olacaktır. Bir yasanın ya da fikrin AB kriterlerine uyuyor olması o yasayı ilgilendirenlerin tamamıyla faydasına olacağı anlamına gelmez. Ülkemizde hayvan hakları alanında mücadele eden örgütlerden ve aktivistlerden Oluşan Kıbrıs Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, Hayvan Refahı Yasası’nın iyileştirilmesi adına Meclise Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası’nı sunmuştur. (2) Ülkemizde de olan hayvan refahı mantığı, hayvanları insana ait bir mal gibi gördükçe gerçek bir hayvan özgürleşmesine hizmet etmeyecektir. Ancak yine de bu yasanın sıkıntılı yanlarını düzeltmek ve eksiklerini tamamlamaya çalışmak hayvanların özgürleşmesi mücadelesinde önemli adımlardan olacaktır. Sezgin Keser (1)http://www.deneyehayir.org/testlerde-hayvanlarin-kullanimina-alternatif-secenekler/#.XHLm4eQza00 (2) http://baraka.cc/?p=635  

AÇIK VE ONURLU Bir Yürüyüş

By Pınar Piro

IMG_0637

Eşcinselliğin, Dünya Sağlık Örgütü tarafından akıl hastalığından çıkarıldığı gün olan 17 Mayıs, Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü olarak kutlanmaktadır. Baraka Kültür Merkezi olarak bizler de her yıl biraraya gelip çeşitli etkinlikler düzenleyen 17 Mayıs organizasyon komitesinde yer almakta, hem bir etkinlik düzenlemekte hem de onur yürüyüşüne katılmaktayız. IMG_0631Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlere karşı her türlü ayrımcılığa ve şiddete karşı ses çıkarmak için oluşan komitenin bu yılki sloganı AÇIK VE ONURLU olarak belirlendi ve bu çerçevede 15 güne yayılan çeşitli etinlikler düzenlendi. Bizler de Baraka olarak içinde olmaktan onur duyduğumuz bu etkinlikler haftasında, LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ isimli bir söyleşi gerçekleştirip, KASO GL aktivisti ve PRAKSİS dergisi yayın kurulu üyesi sevgili REMZİ ALTUNPOLAT'ı da değerli düşüncelerini ve deneyimlerini aktarması için söyleşide konuşmacı olmak üzere ağırladık. IMG_0637Katılımcı tüm örgütlerin etkinliklerinin tamamlanmasının ardından da 18 Mayıs akşamı AÇIK VE ONURLU temasıyla onur yürüyüşü gerçekleştirildi. Tüm renklerin biraraya geldiği yoğun katılımlı yürüyüş Lefkeliler Hanında düzenlenen parti ile son buldu.

Adalet Mülkün Temeli midir? – Aziz Güven

By Nazen Şansal

argasdi yazı görsel

Argasdi 54. sayı "Adalet" dosyasından bir yazı...

Derginizi tüm Khora  Kitap Evlerinden ve marketlerden alabilirsiniz....

argasdi yazı görsel

Hemen hemen herkesin kulağına bir kez dahi olsa çalınmıştır Mahkeme duvarlarında yazılı “Adalet Mülkün Temelidir” sözü. Kimileri tarafından mutlak bir şekilde idealleştirilip kimilerince de “öyle olmadığı” iddiası ile eleştirilirken, yıllar boyunca güncel, ekonomik, politik, felsefi ve benzeri anlamda birçok tartışmaya konu olmuştur ve hala olmaya devam etmektedir. Evrensel kabul görmüş tek bir tanımı olmayan bu söz ile ilgili genele yayılmış fikir; insanların yaşadıkları ülkenin, toprakların, vatanın ya da devletin, o insanların mülkü olduğu ve bu mülkün yani kısaca devletin temelinin ise adalete dayandığı yönündedir. Bu yaygın fikir, devletin temeli olarak kabul edilen adalet sayesinde devleti oluşturan toplumdaki bireylerin eşitlik ilkesi ile temsil edildiğini ortaya koyarken, bir manevi ihtiyaç olarak da tanımlanan adaletin olmadığı ülkelerde huzur, refah ve saygı ortamının olamayacağı, toplumda kargaşa, huzursuzluk ve kaos ortamının artacağı ve bu sebeplerle bireylerin devlete olan güvenlerinin yok olmaya doğru gideceği anlayışı ile de desteklenmektedir. Bu bağlamda, “Adalet Mülkün Temelidir” sözündeki mülk kavramının insana, ülkeye, eşitliğe ve varlığa dair olduğu anlamlarını çıkarmak sanırım yanlış olmayacaktır. Yukarıdaki yaklaşımlarda da görüleceği ve anlaşılacağı üzere adalet kavramı manevi ve soyut bir kavramdır. Adaleti sağlayacak toplumsal yaşama düzenlerine dair herhangi bir somutluğu işaret etmezken, tabiri caizse her türlü fikirce altı doldurulmaya müsait bir “gizemliliğe” sahiptir. Bunun sebebiyse kuşkusuz hak, hukuk, eşitlik vb. kavramlar gibi adalet(sizlik) kavramının da evrensel bir tanıma oturtulamayacak kadar her topluma ait ekonomik ilişkilerce belirlenen ve bu ilişkiler değiştikçe değişen bir kendine haslığının olmasıdır. Bu yönü ile hem değişken hem de tarihseldir. Kısacası adalet, her durumda tarihle ve zamanla sınırlı olup evrensel bir adalet anlayışından söz edebilmek mümkün değildir. Modern sınıflı toplumların ortaya çıkması ile birlikte mülkün yani varlığı oluşturan şeyin temeli olan adaleti sağlamak devletlerin görevi olmuştur. Adaletin terazisinin bozulmaması, bozulan terazinin ise dengelenmesi bir müdahale gücünü gerektireceğinden, bu gücü tekelinde bulunduran da yine devletler olacaktır. Bugün içinde yaşadığımız dünyanın adalet anlayışı hiç kuşku yoktur ki neoliberal kapitalist sistemin adalet anlayışıdır. Peki, kapitalizmin terazisi dengeli mi? Kapitalist sistem; adaletin, mülkün yani varlığın temeli olduğunu, herkesin yasalar önünde eşit olduğunu ve kişiler arasında fırsat eşitliğinin bulunduğunu iddia ederken Marx, kapitalizmi sömürücü bir düzen olarak tanımlar ve hırsızlıkla suçlar. Bunun yanında yine Marx, tarihsel materyalist bağlamda alt yapı-üst yapı ilişkilerindeki sürekliliğe, alt yapının üst yapıyı belirlerken üst yapının alt yapıyı etkilediğine, bu diyalektik ilişkinin son kertesinde ise üst yapının alt yapıyı meşrulaştırdığına vurgu yapar. Somutlaştırmak gerekirse, her üretim biçiminin (alt yapı) kendine özgü bir adalet tarzı (üst yapı) ve paylaşım sistemi vardır; dolayısı ile üretim biçimlerinden bağımsız bir adalet anlayışı da mümkün olamayacaktır. Kapitalist üretim biçiminin etkilerine baktığımız zaman, özellikle de kapitalizmin neoliberal dönemi politikaları ile halk nezdinde ciddi bir mülksüzleştirme yaşandığını, diğer yandan azınlık olarak ekonomik gücünü daha da artıran sermaye kesimi ile halk yığınları arasındaki bu uçurumun günden güne büyümekte olduğunu görürüz. Tarihsel ilerleme açısından bakıldığında eşitlik, adalet ve özgürlük kavramları feodal döneme nazaran daha ileri bir düzeyde olan kapitalizm, bugün geldiği noktada üretim ilişkileri ile üst yapıyı belirlerken, devletlerin yürürlüğe koyduğu sermaye yararına yasalarıyla da üretim ilişkilerini yeniden etkilemekte ve kendini meşrulaştırmaktadır. Her şeyin paraya endeksli olduğu, halkın giderek mülksüzleştirildiği, yasaların sermaye yararına ve onu koruyan bir mantıkla yapıldığı, adalete ulaşmada her isteyenin yargıdan kolayca yararlanamadığı, sermaye ile halk arasındaki sınıfsal ve ekonomik çelişkilerin giderek daha da derinleştiği koşullarda, herkesin yasa önünde eşit olmasının ne adil bir karşılığı ne de kapitalizmin adalet mülkün temelidir iddiasının bir gerçekliği olacaktır. Ekonomik açıdan eşit olmayanların yasa önünde eşit oluşunu gerçek eşitlik olarak kabul etmek ise zaten en büyük eşitsizlik ve adaletsizliktir. Adil bir dünya mümkün mü? Adil bir dünya düzeni hala arzulanan, yaratılması içinse uğruna mücadele verilmesi gereken bir olgudur. Daha adil, daha yaşanılır bir dünya için kapitalizmin sömürü düzenine, bu düzenin yarattığı ve günden güne artan yıkımlarına karşı Marksizm temelinde, sosyalist bir mücadele yürütmek ve nihayetinde kapitalist sistemi ortadan kaldırmak gerekmektedir. Her ne kadar yaratılacak sosyalist düzen daha adil ve daha yaşanılır olacaksa bile, bununla da yetinilmemelidir. Zira adalet kavramını düşünmemize yol açan şey ise son tahlilde ekonomik eşitsizliğin ezilenler üzerinde yarattığı yoksulluktur. Oysa insanlığın özgür geleceği, tüm sınıfların ortadan kalkacağı bir bolluk düzeni ile yani komünizm ile gerçekleşecektir. İşte o gün geldiğinde, çocuklar adalete gerek olmayan bir dünyada doğacaklardır.       Aziz Güven   Kaynaklar: 1-www.wikipedia.org 2-Devlet ve Hukuk; Karl Marx, Friedrich Engels 3-Kapital; Sol Yayınları, Karl Marx (2003), C. I. (Çev. Alaattin Bilgili)

55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n

REMZİ ALTUNPOLAT İLE LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİ KONUŞULDU

By Pınar Piro

IMG_9416

REMZİ ALTUNPOLAT İLE LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİ KONUŞULDU IMG_049617 Mayıs Uluslararası Homofobi, Transfobi ve Bifobi Karşıtlığı Haftası etkinlikleri kapsamında Baraka Kültür Merkezi tarafından düzenlenen LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ söyleşisi 9 Mayıs akşamı Arabahmet Kültür Evi’nde gerçekleştirildi. KAOS GL aktivisti ve PRAKSİS Dergisi Yayın Kurulu üyesi REMZİ ALTUNPOLAT’ın konuşmacı olarak katıldığı söyleşide LGBTI+ hareketinin oluşumu, tarihsel süreçte kültürler arası farklılıklarla hangi aşamalardan geçtiği konuşuldu. IMG_0504LGBTI+ ve sınıf mücadelesinin kesiştiği ve ayrıştığı noktalara değinilen konuşmada, farklılıklardan dolayı oluşan mücadele ve hak arayışı yöntemlerinin her zaman birebir örtüşemeyeceği de belirtildi. Ancak kapitalist düzen toplumun her bir bireyini olumsuz etkilerken, her alanda hak aramanın yanı sıra bu mücadelenin ancak hep birlikte örülürse başarıya ulaşabileceği de örneklerle açıklandı. Farklı yollardan yürünerek gerekli kesişimlerde birleşmenin daha güçlü bir mücadele yöntemi olduğu fikri ortaya koyuldu. Konuşmasında, LGBTI+ ve sınıf mücadelesinin birbirine etki alanlarının önemini vurgulayan Remzi Altunpolat, her hangi bir hak kazanımı için çalışma yürütürken kişiler ve belirli grupların görüş ve önceliklerine göre değil, o hareketin geçmişi ve geleceği de düşünülerek gerekli adımların atılmasının çok daha anlamlı ve gerekli  olduğuna değindi. IMG_0485Katılımcıların soru ve katkıları ile çeşitlenen söyleşi, 18 Mayıs Cumartesi 17:00’de Dereboyu’nda gerçekleşecek AÇIK VE ONURLU temalı yürüyüşe çağrı ile son buldu.  IMG_9416

Argasdi Liseli Gençlik Sayfası

By Nazen Şansal

liseli gençlik foto

liseli gençlik foto

Gençlerin hayata hazırlanmasında çok önemli bir işlevi olan meslek liseleri hakkındaki fikirlerini Elif Deligöz anlattı: “Meslek lisesinde okuyorsanız çok şanslı bir insansınızdır”

48406900_769753376694928_7591321070381039616_n

Meslek lisesinde okumak aslında hem keyifli hem de çok yorucudur. Bölümle ilgili dersler, diğer derslerden daha öndedir. Bu nedenle bölüm derslerimiz her zaman öncelliğimiz olur. Çok keyiflidir ama çok da emek ister. Haftada 2 veya 3 gün olmak üzere 4 saat bölüm dersi görüyoruz. Pazartesi günleri tam gündür ve o gün bütünüyle bölüm derslerimize ayrılmıştır. Sabahtan itibaren saat 4’e kadar ne kadar emek harcasak da çoğumuz bunu severek yapıyoruz. Okulumuzun imkanlarının veya şartlarımızın yetmediği konular olabiliyor ve eksiklerimizi alamadığımızda, bizi ve bölüm derslerimizi olumsuz etkiliyor. Her şeye rağmen eğer meslek lisesinde okuyorsanız çok şanslı bir insansınızdır. Çocukluğundan beri tiyatronun içinde olan Irmak Devrim Refikoğlu tiyatronun hayatındaki yerini yazdı: “Tiyatro bana özgüveni, kendini sevmeyi ve başkalarını da sevmeyi öğretiyor”

51822153_768273300220638_8736217123652632576_n

Liseli olmak hayatın hem en zor hem de en eğlenceli yıllarıdır. Sınav stresi, aşılması gereken  engeller, gelecek kaygısı bir de üstüne özel hayat işleri daha da zorlaştırmaktadır. Ben de bu hayatı yaşayan gençlerden biriyim. Ama yine de bu zorlu süreci atlatmanın bir yolunu buldum: Tiyatro… Tiyatronun benim hayatımda çok ayrı bir yeri var. Küçüklüğümden beri sanata ve sanatın bir dalı olan tiyatroya aşırı ilgi duyuyordum. İnsanların, olmadıkları rollere ve karakterlere nasıl büründüğünü izliyordum. Onlara hayranlıkla bakıyordum. İşte o anda anladım ki tiyatro benim tek kaçış noktam. Hayatın zorlu anlarının üstesinden gelemediğimde benim yardımcım olan tiyatro... Tabii ki de bu, hiçbir zaman ayaklarımın üzerinde duramayacağımı ve her sıkıştığımda tiyatroya kaçacağımı göstermiyor. Aksine tiyatro bana özgüveni, kendini sevmeyi ve başkalarını da sevmeyi öğretiyor. Karakterlerin bakış açısından da bakabilmeyi ve empatiyi öğretiyor. Ama en önemlisi insanlığı öğretiyor. Tiyatro sadece liseli gençlerin değil her yaştan insanın gitmesi gereken bir sanat dalıdır. Bu, izlemek için de olabilir oynamak için de... Çünkü tiyatro ülkemizde ve dünyamızda yaşanan şiddet, vahşet, tecavüz gibi olumsuzluklara ses çıkarma, yargılama ve önleme imkanı da sunuyor. Bu yüzden sevgili okur kardeşim, eğer sesini duyurmak, kendini geliştirmek, biraz olsun hayatın stresinden uzaklaşmak istiyorsan seni de aramıza bekleriz… Sanata seyirci kalmayın, onu yaşayın! Üniversiteye hazırlanan bir genç olan Elvan Efekan, eğitim sisteminde çocuk yaştan başlayan sınav stresini yazdı: “Öğrenci olabiliriz, ailelerimiz bizim iyi yerlere gelmemizi isteyebilir ama her şeyden önce biz insanız. Hatalarımız, yanlışlarımız olmalı!”

59691840_2188357774534841_6914840854855155712_n

Sınav stresi ve bunu doğuran aile baskısı 12 yaşından beri hepimizin yaşadığı bir şeydir. Henüz 11-12 yaşındaki çocuklar, onlar için en iyi okula hazırlanması gerektiğini düşünen aileleri tarafından baskı altına alınıyor ve diğer çocuklarla yarıştırılıyor. Çocuğun düşüncelerini umursamayıp, kendi istediğini yaptırmak baskı değil de nedir? Bir çocuk o yaşta, herhangi bir okula giriş sınavını kazandı diye kendini yaşıtlarından aşırı üstün veya kaybettiğinde kendini yaşıtlarından daha yetersiz görmemeli. İşte burada lafım sadece aile baskısına değil elbette ki eğitim sistemimize de! Eğitim sistemimiz çocukları yarıştırarak belli bir süre sonra onları robot haline getiriyor. Evet robot! 11-12 yaşındaki bir çocuk oyunlar oynaması gerekirken, sınavlarla boğuşuyor. Çünkü eğitim sistemimize göre en iyi okullara girmek sınavla olmalı, diğer okullar yetersiz! Bu okulları kazanamayan öğrenci başarısız, kazanan ise başarılı öğrenci mi! Hiçbir öğrenci gittiği okul ile sınanmamalı. Çünkü her şey 2 saatlik sınavdan ibaret değil. Sınavda hastalanmış olabilir veya o an aşırı heyecan ve korku barındırmıştır içinde ve bu da dikkatinin dağılmasına sebep olmuştur. Maalesef ki eğitim sistemimiz buna bakmıyor, kişinin o anki psikolojik durumuyla ilgilenmiyor; geçemezsen başarısızsın! İşte aynen böyle robotlaştı öğrenciler; arkadaşlarıyla yarıştırılarak, ailelerinin baskılarıyla... Hepsi 11-12 yaşında bitti mi peki? Kesinlikle hayır. Gelelim sonra ki 14-15 yaşımızın zorluğuna... Ortaokul bitiyor ve liseye geçiş başlıyor. Yine sınavlar, yine aile baskıları devam ediyor. Çocuğun yaşı ilerlediği için belki bir şeyleri kavraması daha kolay olabilir. Her çocuğun düşünceleri, okumak istediği meslek farklıdır. Bundan dolayı lise için bırakın çocuk istediği okulu seçsin. İlle de sınavla bir okula sokmaya çalışmayın sevgili aileler. Her çocuk tıp, hukuk, mühendislik okumak zorunda değil. Ve çocuk bunları istemediği veya bunun için verilen dersleri sevmediği için başarısız öğrenci diye anılıyor. Oysa ki o öğrencinin istediği ve zevk aldığı farklı bir bölüm olabilir. Bunlar düşünülerek davranılmalı. Bitti mi? Hayır bitmedi... İşte geldik 17 yaşına, üniversiteye giriş... Belki de bu anlattıklarımın hepsini toplasak bu yaşta yaşanan stresin yanında az kalabilir. Bu dönemde yaşanan kafa karışıklıklarını ve sınav streslerini, ailelerin anlayışla karşılaması, gençlere destek olmaları çok önemlidir. Öğrenci üniversite sınavını kazanamazsa veya istediği bölümü tutturamazsa, aileler dünyanın sonu gelmiş gibi davranmamalı. Tam tersi her daim, ne olursa olsun, çocuğuna destek çıkmalı. Bazı aileler, çocuğu sınavdan düşük aldığında ona notunun düşük olduğunu söyleyip duruyor ama karşısına alıp neden bu sınavdan düşük aldığını, dersle mi ilgili yoksa farklı bir durumu mu olduğunu sorgulamıyorlar. Öğrenci olabiliriz, ailelerimiz bizim iyi yerlere gelmemizi isteyebilir ama her şeyden önce biz insanız. Hatalarımız, yanlışlarımız olmalı. Belki eğitim sistemini kolayca değiştiremeyiz ama ailelerin, yakınlarımızın düşüncelerini değiştirebiliriz. Böylece üzerimizdeki o büyük yük biraz olsun hafifleyebilir. Gençlik tiyatrosu oyuncularımızdan İncilay Gök diyor ki: “Farkında olmadığınız yeteneklerin farkına varmaya çalışın”

34394832_1997176947022212_4342164610011365376_n

Benim daha önceden deneyimim olmasına rağmen hala daha sahnede heyecanlanıyorum. 8. Sınıfta tiyatroyla tanıştım ve bunun bana çok faydası oldu. Sahne korkumu yendim mesela… Tiyatro bize pek çok şey kazandırıyor; özgüven gibi… Günlük hayatta söyleyemediğimiz şeyleri, sahnede farklı duygu ve şekilde karşımızdaki kişiye aktarabilmemizi sağlıyor. Ben diyorum ki, farkında olmadığınız yeteneklerin farkına varmaya çalışın. Ben bunu tiyatro sayesinde yaşadım. Sıra sizde! Ve Ertu Üzmez'den gelen karikatür: gönderen ERTU ÜZMEZ

“Ayak Bacak Fabrikası” Oyunu Gösterimlerini Tamamladı

By Nazen Şansal

56492527_10155310087782395_2397776114169675776_n

 BTE ABF Afiş 

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun Nisan ayında Lefkoşa Arabahmet Kültür Evi’nde, Mayıs ayında ise Mağusa ve Omorfo’da seyircisiyle buluşarak gösterimlerini tamamaldı. Yaklaşık sekiz yüz seyirciye ulaşan oyun  beğeni ile izlendi.

Türkiye'nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan'ın gerçek bir olaydan esinlenerek yazmış olduğu ve Baraka Tiyatro Ekibi'nin güncel olaylarla harmanlayıp yorumlayarak ülkemize uyarladığı tek perdelik komedi oyununda Sol Anahtarı müzik grubunun oyuna özgü besteleri ve canlı müziği de yer aldı. Bir kara komedi olan "Ayak Bacak Fabrikası"nda, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm olan bir halkın aymazlığı; patronların, kendi çıkarları için devletin çeşitli kademelerini ve halkın dini inançlarını nasıl da kullandıkları; her gün etrafınızda gördüğünüz kimi kurnaz, kimi saf, kimi aşık ama hepsi kendi dünyasında “sıradan vatandaş” tipleri; halkı koruması ve adaleti sağlaması gereken polisin ve yargının aslında kimlere hizmet ettiği; halktan kopuk aydın eleştirisi, kısacası sistemin nasıl olması gerektiği değil nasıl olmaması gerektiği sahneye taşındı. Bu yıl liseli gençlik ve yetişkin oyunları sahneleyerek sahne sezonunu kapatan Baraka Tiyatro Ekibi, yaz döneminde de hem gençlere hem yetişkinlere yönelik eğitim çalışmalarına ve sokak gösterilerine devam edecek. Eylül ayından itibaren ise yeni katılımcılara açık olarak yeni sezonun çalışmalarına başlayacak. Ekibin faaliyetleri ve liseli gençlik tiyatrosu hakkında detaylı bilgi almak için Baraka Kültür Merkezi sosyal medya hesapları takip edilebilir. 56119388_727289320999198_3396885283604529152_n 56232282_2600887853286573_7976636343285448704_n         1  

“Ayak Bacak Fabrikası” Mağusa’dan Sonra Omorfo’da Sahneleniyor

By Nazen Şansal

8

 

 56403769_10155310032097395_7532393732532862976_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun 4 Mayıs Cumartesi akşamı Mağusa’da sahnelendi. Mağusalıların beğeni ile izlediği oyun, 11 Mayıs Cumartesi akşamı da Güzelyurt AKM’de seyirciyle buluşacak. Türkiye’nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan’ın yazdığı oyun, kara tohum yemek zorunda bıraklılarak kötürüm kalan bir halkın içine düştüğü traji-komik durumları ele alıyor. Ayrıca halktan kopuk aydın eleştirisini de sahneye taşıyor. Tek perdelik kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte ve ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Devlet ile dinin ve sermayenin ilişkisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adalet sisteminin açmazları mizahi bir üslupla seyirciye sunuluyor. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun özgün besteleri ve canlı müziği de yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup Omorfo Khora Kitap Evi’nden veya 11 Mayıs akşamı Güzelyurt AKM’den temin edilebilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. 56669604_10155310043787395_1324640589228015616_n 56380219_10155310043302395_7674009747858653184_n 8

Darağacında Üç Fidan – Arif Bayraktar

By Nazen Şansal

7007_5

Argasdi dergimzin "Adalet" temalı 54. sayısından "Bellek" yazımız... 6 Mayıs 1972, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan İdam Edildi

7007_5

6 Mayıs 1972 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti, ne ilk ne de son olan bir utanç yaşadı. Ülkesini, vatanını nice vatan severlerden daha çok seven, ideolojileri doğrultusunda haksızlığa, eşitsizliğe, sömürüye ve emperyalizme karşı tüm bilgi ve becerilerini büyük bir cesaret sergileyerek ortaya koyan üç genç, idam edildi. "Burada ölen yalnızca bedenimdir ki zaten ölümlüydü, ölecekti ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz, düşüncem yaşayacak." Bu sözler Deniz Gezmiş’in idam kararına karşı ne kadar kendinden emin, cesur ve soğukkanlı olduğunun göstergesidir. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı ipe götüren sebep, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu (THKO) kurup sömürüye ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele vermeleridir. Kurucuları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Taylan Özgür, Mustafa Yalçıner ve Cihan Alptekin olan bu örgüt, bir takım eylemlerden sonra 1971’de bir bildiri ile kamu oyuna tanıtılmıştı. İlk silahlı eylemlerini 29 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirdi. Daha sonra Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in idam kararının iptali için çalışmalarda bulundu. İdam kararı için Mecliste oylama yapıldı. Meclisteki İlk oylamada 238 kabul, 53 ret oyu çıkmıştı. Bunun üzerine CHP, Anayasa Mahkemesine idamların, esas ve usul yönünden iptali için başvuruda bulunulur. Anayasa Mahkemesinin, itirazı kabul etmesi üzerine Mecliste ikinci bir oylama daha yapılır. Bu oylamanın sonucu da 273 evet, 48 ret ve 2 de çekimser şeklinde olur ve idamlar kesinleşir. İdam kararını iptal etmek için THKP-C de bir girişimde bulunur. Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz,  Ertan Saruhan ve Ahmet Atasoy, iki İngiliz ve bir Kanadalı radar teknisyenini NATO üssünden kaçırırlar. Kaçırdıkları teknisyenlerle birlikte Kızıldere’de muhtarın evinde mevzilenirler. Askeri birlik, köylülerin ihbarı üzerine evi bulur ve kuşatır. İçeridekiler, rehineleri dışarı gösterirler fakat bilinmeyen bir sebeple güvenlik güçleri rehinelere önem vermez. Grup lideri Mahir Çayan evin çatısına çıkıp bir konuşma yapar ve Denizler bırakılana kadar teslim olmayacaklarını açıklar. Girilen çatışmada Ertuğrul Kürkçü dışındaki devrimciler katledilir. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in ipe götürülmesine hiçbir şey engel olamamıştı… Ne Mecliste yapılan ikinci oylama, ne de uğruna ortaya hayatlarını koyan devrimcilerin gösterdiği dayanışma… Sorgu sırasında Hüseyin İnan’ın açıklaması : “1970 Türkiyesi şu idi: 35 milyon nüfusunun 24 milyonu köylerde, okulsuz, yolsuz, açlığa terkedilmiş halde, halkının % 70’i hâlâ okur yazar olmayan; 500 bin işçisi Almanya’ya, Avustralya’ya göçmen olarak gitmek isteyen milyonların sırada beklediği; köyden şehire akının hızla geliştiği; şehirlerin sanayileşmediği, köylerin hâlâ ağa, tüccar, eşraf kontrolünde olduğu; yıllık kalkınma hızının nüfus artışının altında bulunduğu; seçimden seçime elli, yüz yıllık yatırımların temelinin atıldığı, ağır sanayi diye kolonya fabrikalarının açıldığı; tarikatçılığın, nurculuğun ve kuran kurslarının asırlar öncesinin geri düşüncelerini yaydığı bir Türkiye; 1955 ikili anlaşma, 101 üssü, NATO’su, CENTO’su, 20 bin askeri, binlerce barış gönüllüleri ve bakanlıklardaki danışmanları ile askeri-kültürel alanda; montaj sanayii, meşrubat sanayii, tüketim sanayii, sağlık ve turistik tesisleri ile ekonomik alanda ve Morison şirketinin Türkiye temsilcisi Süleyman Demirel ile politik alanda Amerika ülkemiz yönetiminde söz sahibi oldu.” (Hüseyin İnan, Sorgu, 1. THKO Davası, Akyüz Yayınları, Ağustos 1991, Sayfa 340) Hüseyin İnan’ın sözlerinden de anlayacağımız gibi, mücadeleleri Amerikan emperyalizmine, işbirlikçi Süleyman Demirel’e ve sömürü düzenine karşı gerçekleştirilmiştir. Bu başkaldırıyı bastırmak için sözde adalet yoluna gidilmiş ve gerçek adaleti sağlamak için uğraşan üç genç öldürülmüştür. Arif Bayraktar  

REMZİ ALTUNPOLAT İLE LGBTİ+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ

By Pınar Piro

lgbti+ ve sınıf mücadelesi söyleşi

lgbti+ ve sınıf mücadelesi söyleşi17 Mayıs Uluslarararsı Homofobi, Transfobi ve Bifobi Haftası Etkinlikleri kapsamında, Baraka Kültür Merkezi düzenlediği etkinlikle sizleri KAOS GL aktivisti ve PRAKSİS Dergisi Yayın Kurulu üyesi REMZİ ALTUNPOLAT ile buluşmaya davet ediyor. remzi altunpolat Yiyecek ekmeğe içecek suya ulaşmanın daha da zorlaştığı, eğitimden sağlığa benzinden elektiriğe herşeye zam gelirken insanların yaşam kavgası verdiği şu günlerde birlik olmanın gerekliliği daha fazla önem arz etmektedir. Birbirimizin farklılıklarını kabul etmek, bu farklılıkların oluşturduğu çeşitliliği bütünde görmek,  herkesin başka bir renk barındırdığını ve tüm renklerin biraarada daha güçlü olduğunu göstermek ancak biraraya gelerek başarabileceğimiz ve sonunda da kazanan olacağımız bir mücadeledir. Kurtuluşun eğer hepimiz için mücadele edersek kazanılacağının bilincindeyiz. LGBTİ+ Mücadelesi de bu ülkede verilen diğer mücadelelerden ayrıştırılamayacak, içiçe ve birlikte verilecek bir mücadeledir. Işte bu farkındalıkla Baraka Kültür Merkezi olarak tüm renk ve sınıfları buluşturmayı amaçlayan bir söyleşi düzenliyor, Remzi Altunpolat’ı da Türkiye’deki LGBTİ+ Mücadelesi deneyimlerini ve LGBTİ+ mücadelesi ile sınıf mücadelesinin ilişkisi hakkındaki değerli görüşlerini paylaşması için sizlerle buluşturuyoruz. Yakın coğrafyamızdaki LGBTİ+ mücadelesi deneyimlerini öğrenmek, kendi deneyimlerimizi paylaşmak, görüşlerimizi iletmek, mücadeleye omuz vermek için 9 Mayıs Perşembe 19:30’da Arabahmet Kültür Evi’nde buluşuyoruz.  Gelin renklerimizi birleştirelim.

“Ayak Bacak Fabrikası” Mağusa’da Sahneleniyor

By Nazen Şansal

57121067_10155940651196927_602532071373537280_n

4

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun 4 Mayıs Cumartesi akşamı Mağusalı izleyicilerle buluşuyor. Tek perdelik komedi türündeki oyun, saat 20.00'de Mağusa Kültür ve Kongre Merkezi (KÜKOM)'da sahnelenecek. Sermet Çağan'ın yazdığı Baraka Tiyatro Ekibi'nin güncelleyerek ülkemize uyarladığı Ayak Bacak Fabrikası, Nisan ayı boyunca Lefkoşalı tiyatro severler tarafından beğeniyle izlenmişti. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup oyun günü girişten veya Mağusa Khora Kitap Evi'nden  temin edilebilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. Tek perdelik bir kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm kalan bir halkın başına gelenleri konu alıyor. Seyirciyi güldürürken düşündüren oyunda, devlet ile sermayenin ilişkisi, aydın eleştirisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar, yönetenlerin kendi çıkarları için halkın dini duygularını kullanması gibi güncel konulara da değinilmekte.

DSC_5932

2

 

Statüko Çarkı ve Dişlileri – Hasan Esendağlı (Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı)

By Nazen Şansal
“Adalet” dosya konulu 54. sayımızdan konuk yazarımızın yazısı… Argasdi derginizi tüm Khora kitap evlerinden ve marketlerden alabilirisiniz.    Konuk Yazar: Hasan Esendağlı (Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı) esendaglihasan@gmail.com Statüko Çarkı ve Dişlileri Bu yazıyı yazdığım tarih, Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı olarak seçilmemin tam tamına 365. gününe denk geldi. Bu tesadüf, ister istemez kendi kendime […]

“Ayak Bacak Fabrikası” Lefkoşa’da Son Oyun

By Nazen Şansal

56474562_10155310043772395_3152466902471671808_n

56474562_10155310043772395_3152466902471671808_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun Lefkoşa’da son kez sahnelenecek. Gösterim, 30 Nisan Salı akşamı saat 20.00’de Aabahmet Kültür Evi’nde yer alacak. Türkiye’nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan’ın yazdığı oyun, kara tohum yemek zorunda bıraklılarak kötürüm kalan bir halkın aymazlığını ele alıyor ve halktan kopuk aydınların eleştirisini de sahneye taşıyor. Tek perdelik kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte, devlet ile dinin ve sermayenin ilişkisini, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar gibi ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup girişten veya Khora Kitap Cafe'den temin edilebiliyor ve  rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabiliyor. 56584317_10155310977042395_8458721584465575936_n Oyun Mayıs’ta Mağusa ve Omorfo’da Baraka Tiyatro Ekibi, Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından 4 Mayıs Cumartesi Mağusa KÜKOM ve 11 Mayıs Cumartesi Güzelyurt AKM sahnesinde seyircisiyle buluşacak. Mağusa ve Omorfo gösterimlerinin biletleri, Khora Kİtap Evi’nin Mağusa ve Omorfo şubelerinden temin edilebilir. 5 57059787_10155310043722395_6446819982301986816_n 2 1 56395189_10155310045947395_4545756810144907264_n 56673180_10155310981182395_923210019208429568_n

“Ayak Bacak Fabrikası” Oyunu Salı Akşamı Yeniden Sahneleniyor

By Nazen Şansal

56323774_10155310045077395_100351369705160704_n

56323774_10155310045077395_100351369705160704_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun sahnelenmeye devam ediyor. Bir sonraki gösterim 23 Nisan Salı akşamı saat 20.00’de Arabahmet Kültür Evi’nde gerçekleşecek. Tek perdelik bir kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte, devlet ile sermayenin ilişkisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar gibi ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Oyunda kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm kalan bir halkın aymazlığı, yönetenlerin halkın dini duygularını istismar etmesi, polis ve adalet sisteminin açmazları, aydın geçinenlerin halka ihaneti gibi konular da ele alınıyor. Sermet Çağan'ın yazdığı Baraka Tiyatro Ekibi'nin "bozduğu" Ayak Bacak Fabrikası, sadece Nisan ayı boyunca salı ve cumartesi akşamları saat 20.00'de Arabahmet Kültür Evi'nde izlenebilir. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup girişten veya Khora Kitap Cafe'den temin edilebiliyor ve  rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabiliyor. Oyun Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından Mayıs ayında Mağusa ve Omorfo turnelerini gerçekleştirecek. 56927208_10155310979672395_5219966104662704128_n  56629284_10155310042077395_2780498923339382784_n  56869986_10155310081317395_4958429886558502912_n  56571128_10155310042922395_8596269007336636416_n 56367264_10155310080122395_2020714020356489216_n  57076190_10155310032062395_5075195448742903808_n    

İzle-Tartış’ta Black Panter İzlendi

By Pınar Piro

black

blackBaraka'nın her ay kesintisiz devam eden ücretsiz film gösterimi geceleri kapsamında 6 Nisan akşamı Black Panter filmi izlendi. Film gösteriminin ardından gerçekleşen sohbette, toplum liderlerinin yaptığı seçimler, o seçimleri yaparken etkisi altında kaldıkları etmenler ve karardan esas zarar veya fayda görenlerin aslında kararlara çok fazla etki edemeyen halklar olduğu noktasına varıldı. Günümüz kapitalist sisteminde azınlıkta kalan grupların zorlu yaşam koşulları değerlendirilirken, teknolojinin nereye kadar ilerleyebileceğinin sınırları olmadığı ve kullanım kontolünün de ne kadar önemli olduğuna değinildi. Katılımcıların önerdiği filmler arasından seçilen bir sonraki film ise Mucize (Wonder) oldu. Doğuştan gelen bir genetik bozukluk nedeni ile sadece görüntüsü farklı olan bir çocuğun aile, okul ve arkadaşlık maceralarını anlatan bu filmi birlikte izlemek isteyen herkesi 4 Mayıs Cumartesi akşamı 20:00'de Kızılbaş'taki lokalimize bekleriz.  

Elindeki dergiyi yavaşça yere bırak ve teslim ol

By Nazen Şansal

55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n

Argasdi dergimizin "Adalet" temalı 54. sayısından okura sesleniş yazısı... Derginizi tüm market ve Khora'lardan alabilirsiniz. 55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n Sevgili okur, senin de başını yakmak istemeyiz. O nedenle şimdi elindeki dergiyi yavaşça yer bırak ve teslim ol. Çünkü ülkemizde yasaklı yayınlar listesi olmamasına ve en yetkili ağızların “yasak kitap diye bir şey yoktur” demesine rağmen, evinde yasa dışı yayın bulundurduğu iddiasıyla tutuklananlar var. Bir yanlış anlamaya kurban gidip “yıkıcı ve propaganda nitelikli yayın” okumak suçunu işlemene yardım ve yataklık etmek niyetinde değiliz. İyisi mi sen bu dergiyi, yol yakınken bırak. Peki, anlaşıldı… Risk almakta ve bu düşünce suçuna ortak olmakta ısrarcısın. O halde devam et… Hadi gel birlikte ülkemizde neler döndüğüne bakalım: “Adalet” dosya konusunu ele aldığımız ve vicdanlardan yasalara her yönüyle adaleti sorguladığımız dergimiz yayına hazırlanırken, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü adına bir utançla karşı karşıya geliverdik. Bir gece ansızın birkaç polis bir kadının evine girip, bazı yayınlara el koyup onu tutukladılar ve “soruşturmanın selameti açısından” mahkeme kararıyla 2 gün hapis tuttular. Sakıncalı kitaplarla aynı evi paylaşan kızının da polise gidip teslim olması üzerine selamete çıkıldı. Bu esnada siyasal hareketlerden sendikalara değin toplumsal muhalefetin tepkisi büyüdü ve yargılama tutuksuz yapılmak üzere en azından şimdilik anne ve kızı özgürlüğüne kavuştu. Özgürlük derken, yanlış anlaşılmasın; özgür olabilmek için önce insan gibi var olabilmemiz gerekir. İnsan ancak hakları ile var olur. Bir kişinin bile düşünce ve ifade özgürlüğünün keyfi olarak sınırlanması, tüm toplumun özgürlüğünün tehdit edilmesi, kısıtlanmasıdır. Anayasa ve uluslararası hukuk metinlerine göre düşünce ve ifade özgürlüğü en temel insan haklarından biridir. Bu hak, düşünce ve kanaatlerini tek başına veya örgütlü bir şekilde açıkça yaymayı içerdiği gibi başkalarının fikir ve görüşlerini alma özgürlüğünü de kapsar. İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, devleti veya toplumun bir kesimini rahatsız eden düşünceler için de ifade özgürlüğünün geçerli olduğu belirtilmiş ve bunun demokratik toplumun olmazsa olmaz koşulları arasında olduğu söylenmiştir. Neyse ki tüm bunları bizden çok daha iyi bilen, uzman hukukçu bir Başbakanı var bu ülkenin. Ve ekibinde birbirinden değerli hukukçuları, partisinde ise insan hakları aktivistleri var. O da ne!? Yıllardır hükümette olmalarına ve Ceza Yasası’nı defalarca değiştirmelerine rağmen, polise dilediği eve girip, keyfinin istediği kitabı yıkıcı ve propaganda nitelikli kabul ederek insanları tutuklama yetkisi veren maddeleri değiştirmemişler mi? Polisi sivile bağlamak yönünde hiçbir adım atmamışlar mı? Hatta siyasi içerikli kitap bulundurduğu için tutuklanan kişi, siyasetin içinden, kendi partilerinin meclis üyesi mi?! Ve Ankara’nın baskısından ürküp kendi meclis üyelerine dahi yeterince sahip çıkmamışlar mı? Neyse biz dönelim “adalet”e… Neoliberal dönemle birlikte paket program olarak gelen baskı ve faşizmin yükseldiği koşullarda, halkın hala güvendiği bir yer olan mahkemeye büyük bir sorumluluk düşüyor aslında: Sadece yasalara göre davranarak tarafsız bir şekilde adaleti sağlamaktan öte, insan haklarından ve onurundan yana bir adalet yaratmak. Ankara’dan ve askerden emir alan polisin, sahibinin sesine dönüşen savcılık kurumunun ve süslü püslü laflarla günü kurtarmaktan başka bir şey yapmayan hükümetin insan haklarına aykırı yasa ve uygulamalarına geçit vermemek. Toplum vicdanında açılan yaraları, Themis’in göz bağı ile sarmalamak. Mülkün temelinden öte, hakların ve özgürlüklerin güvencesi olmak... “Adaletin bu mu dünya?” diye isyan etsek de bazı yaşananlara, her şeye rağmen hayat ve mücadele devam ediyor bu yarım adada… Yaprak gibi dökülürken işçiler, devam ediyor mesela inşaatlarda işler. Şiddet artarken evde ve sokakta, MOBESE kameraları bizi koruyacakmış güya. Krizin yansımaları katmerlenirken eğitimde, sağlıkta, asgari ücret hala patronların iki dudağı arasında… Oysa toplumun temelinde yaşanıyorken ciddi bir sarsılma, patlamalı artık bu fırtına. Yükselen faşizmden korkup, denize düşen misali dört başlı yılana sarılma, koy elinin vicdanına, hem içeride hem dışarıda adaleti ara! Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının... Dayan kitap ile Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile Dayan rüsva etme beni. Bir umudum sende, Anlıyor musun? (Ahmet Arif)
 
 

Σημείωμα Θέσεων – Τετάρτη, 3 Απριλίου 2019

By reclaim-the-sea

Πρωτοβουλία για την Διάσωση των Φυσικών Ακτών

Σημείωμα Θέσεων – Τετάρτη, 3 Απριλίου 2019

Προς: Πρόεδρο και Μέλη Κοινοβουλευτικής Επιτροπής Περιβάλλοντος

Θέμα: Η επέμβαση του Τμήματος Δασών στις προστατευόμενες παραλίες ωοτοκίας των θαλάσσιων χελωνών της Λίμνης και της Αργάκας στον Κόλπο Χρυσοχούς και οι επιπτώσεις στο φυσικό περιβάλλον της περιοχής (Αυτεπάγγελτη εξέταση έπειτα από απόφαση της Κοινοβουλευτικής Επιτροπής Περιβάλλοντος και του κ. Γιώργου Περδίκη, 27/3/2019, Αρ. Φακ. 23.04.036.075-2019)

  1. Το «Διαχειριστικό Σχέδιο της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001)» προνοεί τη σταδιακή απομάκρυνση του χωροκατακτητικού ξένου είδους της ακακίας (Acacia saligna) από την περιοχή Natura 2000, την αντικατάσταση του με ιθαγενή είδη χλωρίδας και την αποκατάσταση των αμμοθινικών οικοτόπων. Η συγκεκριμένη δράση αποσκοπεί πρωτίστως στην προστασία των ενδημικών, σπάνιων και απειλούμενων ειδών που περιλαμβάνονται στο «Κόκκινο Βιβλίο της Χλωρίδας της Κύπρου» και απειλούνται από την επέκταση της ακακίας. Επιπλέον, το Διαχειριστικό Σχέδιο προβλέπει την εκ των προτέρων εκπόνηση και αξιολόγηση κατάλληλης φυτοτεχνικής μελέτης και σχεδίου εφαρμογής φυτεύσεων με ιθαγενή είδη βλάστησης, λαμβάνοντας υπόψη πάντοτε το ρόλο που επιτελεί η πυκνή και απροσπέλαστη βλάστηση από ακακίες στην προστασία των παραλιών ωοτοκίας του είδους προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta από τη φωτορύπανση, την ηχορύπανση, την ανθρώπινη όχληση και την πρόσβαση οχημάτων.

 

  1. Λαμβάνοντας υπόψη το χρόνο, το χώρο, τη διαδικασία, την κλίμακα και τη μέθοδο των εργασιών απομάκρυνσης της ακακίας που διεξήγαγε το Τμήμα Δασών στην παραλία της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας, εντός του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), θεωρούμε ότι οι εργασίες αυτές δεν συνάδουν με τις προβλεπόμενες ρυθμίσεις του Διαχειριστικού Σχεδίου για την περιοχή Natura Τονίζεται ότι οι εργασίες απομάκρυνσης της ακακίας πραγματοποιήθηκαν ενάμισι μήνα πριν από την έναρξη της αναπαραγωγικής περιόδου (αρχές Μαΐου) της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta, η οποία αποτελεί το κύριο είδος καθορισμού και προτεραιότητας της περιοχής Natura 2000. Παράλληλα, αντί της σταδιακής απομάκρυνσης της ακακίας, η εκχέρσωση και η πλήρης αποκοπή των ακακιών σε έκταση συνολικού μήκους περίπου 700 μέτρων και μέσου πλάτους περίπου 25 μέτρων, αφήνει εντελώς εκτεθειμένη τη σημαντικότερη σε πυκνότητα φωλεοποίησης παραλία ωοτοκίας του είδους προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta στην Κυπριακή Δημοκρατία και μία εκ των σημαντικότερων στη Μεσόγειο και την Ευρωπαϊκή Ένωση.

 

  1. Επισημαίνεται ότι εντός της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), συνολικού μήκους περίπου 11 χιλιομέτρων, απαντώνται 5 σπάνια και απειλούμενα, αμμόφιλα είδη που περιλαμβάνονται στο «Κόκκινο Βιβλίο της Χλωρίδας της Κύπρου»:
    • Το ενδημικό και κρισίμως κινδυνεύον Malcolmia nana var glabra: Στην 95η συνεδρίαση της Επιστημονικής Επιτροπής, η οποία έγινε στις 31/7/2017, το Τμήμα Δασών ενημέρωσε την Επιστημονική Επιτροπή ότι θα προβεί στην υλοποίηση μίας εντός τόπου (in situ) δράσης διατήρησης του είδους, στο πλαίσιο του έργου CARE-MEDIFLORA («Δράσεις Διατήρησης Απειλούμενων Φυτικών Ειδών των Νησιών της Μεσογείου: Κοινές δράσεις για εκτός τόπου και εντός τόπου διατήρηση»). Η δράση διατήρησης αποσκοπούσε στην ενίσχυση του πληθυσμού του είδους και την απομάκρυνση της ακακίας από τη θέση στην οποία εντοπίζεται στο Κρατικό Δάσος Γιαλιάς. Η θέση αυτή απέχει περίπου 5 χιλιομέτρα από το ανατολικό άκρο του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και 6 χιλιόμετρα από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης.
    • Το κινδυνεύον Ipomoea imperati: Πρόκειται για το μοναδικό σπάνιο και απειλούμενο είδος χλωρίδας που βρίσκεται στο Κρατικό Δάσος Μαυραλής. Ωστόσο, η θέση στην οποία εντοπίζεται βρίσκεται σε απόσταση περίπου 350 μέτρων από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης και εκτός της περιοχής εκχέρσωσης και αποκοπής των ακακιών. Επιπλέον, η επέκταση της ακακίας δεν συνιστά απειλή για το ενδιαίτημα του είδους (παράκτιες αμμώδεις και αμμοχαλικώδεις θέσεις).
    • Το εύτρωτο Achillea maritima: Το είδος βρίσκεται σε απόσταση περίπου 4 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και 6 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης.
    • Το εύτρωτο Mesembryanthemum crystallinum: Το είδος βρίσκεται σε απόσταση περίπου 5,5 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και 6,5 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης.
    • Το εγγύς απειλούμενο Pancratium maritimum: Το είδος βρίσκεται σε απόσταση περίπου 3,5 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και 4,5 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης.

Στη βάση των πιο πάνω, η ακακία στο Κρατικό Δάσος Μαυραλής δεν αποτελούσε σοβαρή απειλή για οποιοδήποτε ενδημικό, σπάνιο και απειλούμενο είδος που περιλαμβάνεται στο «Κόκκινο Βιβλίο της Χλωρίδας της Κύπρου».

 

  1. Σημειώνεται ότι τον Σεπτέμβριο 2012, υπεργολάβος ιδιωτικής εταιρείας επενέβη παράνομα σε μέρος της κρατικής δασικής γης, ξερίζωσε ακακίες και εκχέρσωσε έκταση συνολικής έκτασης περίπου 600 τ.μ. Σύμφωνα με το ίδιο το Τμήμα Δασών, η παράνομη επέμβαση στην παραλία της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς προέκυψε αρχικά «με την ανοχή των δασικών υπαλλήλων λόγω κακής συνεννόησης και στη συνέχεια χωρίς αυτήν». Αμέσως υπήρξε αντίδραση από το Τμήμα Δασών, ο υπεργολάβος καταγγέλθηκε, διατάχθηκε πειθαρχική έρευνα και οι εργασίες καθαρισμού ολοκληρώθηκαν από το Τμήμα Δασών στην ίδια έκταση. Σε συγκριτική οπτική:
    • Η παράνομη επέμβαση που πραγματοποιήθηκε τον Σεπτέμβριο 2012 οδήγησε στην εκχέρσωση έκτασης συνολικού μήκους περίπου 150 μέτρων, ενώ η επέμβαση του Τμήματος Δασών που έγινε τον Μάρτιο 2019 οδήγησε στην εκχέρσωση έκτασης συνολικού μήκους περίπου 700 μέτρων.
    • Η παράνομη επέμβαση που πραγματοποιήθηκε τον Σεπτέμβριο 2012 συνέπεσε με το τέλος της αναπαραγωγικής περιόδου των θαλάσσιων χελώνων, ενώ η επέμβαση του Τμήματος Δασών τον Μάρτιο 2019 έγινε αμέσως πριν από την έναρξη της αναπαραγωγικής περιόδου των θαλάσσιων χελώνων.
    • Η παράνομη επέμβαση που πραγματοποιήθηκε τον Σεπτέμβριο 2012 επηρέασε μία μικρή περιοχή εκτός της ζώνης φωλεοποίησης των θαλάσσιων χελώνων και πλησίον της αποβάθρας και των αποθηκών του παλαιού μεταλλείου της Λίμνης, ενώ η επέμβαση του Τμήματος Δασών που έγινε τον Μάρτιο 2019 επηρεάζει ολόκληρη την παραλία της Λίμνης και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας, δηλαδή ένα πολύ μεγάλο μέρος της ζώνης φωλεοποίησης των θαλάσσιων χελώνων.
    • Οι επιπτώσεις της παράνομης επέμβασης που πραγματοποιήθηκε τον Σεπτέμβριο 2012 κρίθηκαν ως ήπιες, επειδή θεωρήθηκε ότι οι μικρές αποθήκες του παλαιού μεταλλείου της Λίμνης που βρίσκονται ανατολικά της αποβάθρας μπορούσαν να προστατεύσουν την παραλία ωοτοκίας από τη φωτορύπανση, σε συνδυασμό με το προστατευτικό δίχτυ που τοποθετήθηκε πίσω από αυτές. Λόγω του γεγονότος ότι η επέμβαση του Τμήματος Δασών που έγινε τον Μάρτιο 2019 αφήνει απροστάτευτη ολόκληρη την παραλία της Λίμνης και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας από τη φωτορύπανση που προκαλείται από τα διερχόμενα αυτοκίνητα του παρακείμενου δρόμου Πόλις Χρυσοχούς – Αργάκας και τις οικοδομές που βρίσκονται εκατέρωθεν του συγκεκριμένου δρόμου, οι επιπτώσεις δεν μπορούν να θεωρηθούν ως ήπιες.

 

  1. Σύμφωνα με το άρθρο 15 (Διάταγμα διαχείρισης και προστασίας της φύσης) του περί Προστασίας και Διαχείρισης της Φύσης και της Άγριας Ζωής Νόμου του 2003 έως 2015, ο οποίος εναρμονίζει τη νομοθεσία της Κυπριακής Δημοκρατίας με την Οδηγία 92/43/ΕΟΚ του Συμβουλίου της 21ης Μαΐου 1992 για τη διατήρηση των φυσικών οικοτόπων καθώς και της άγριας πανίδας και χλωρίδας, για τον καθορισμό συγκεκριμένων μέτρων διατήρησης και σχεδίων διαχείρισης χρειάζεται η γραπτή γνωμοδότηση της Επιστημονικής Επιτροπής, αφού ληφθούν υπόψη οι θέσεις των συναρμόδιων αρχών, και η έκδοση σχετικού διατάγματος από τον Υπουργό Γεωργίας, Αγροτικής Ανάπτυξης και Περιβάλλοντος. Στην προκειμένη περίπτωση, δεν υποβλήθηκε γραπτή γνωμοδότηση της Επιστημονικής Επιτροπής και δεν εκδόθηκε σχετικό Διάταγμα Διαχείρισης και Προστασίας της Φύσης για την Ειδική Ζώνη Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001) από τον Υπουργό Γεωργίας, Αγροτικής Ανάπτυξης και Περιβάλλοντος. Επιπρόσθετα, το Τμήμα Δασών δεν προέβη στην ενημέρωση των συναρμόδιων αρχών (Τμήμα Περιβάλλοντος και Τμήμα Αλιείας και Θαλάσσιων Ερευνών) και της Επιστημονικής Επιτροπής (παρά τις σχετικές διαβεβαιώσεις που δόθηκαν από το Τμήμα Δασών στη συνεδρίαση με αριθμό 95 και ημερομηνία 31/7/2017, οπότε έγινε παρουσίαση των δράσεων του έργου CARE-MEDIFLORA και εγκρίθηκε μία μικρότερης κλίμακας, εντός τόπου δράση διατήρησης στο Κρατικό Δάσος Γιαλιάς).

 

  1. Η επηρεαζόμενη έκταση στην παραλία της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας, εντός του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), έχει συνολικό μήκος περίπου 700 μέτρα και μέσο πλάτος περίπου 25 μέτρα. Συνεπώς, δεν πρόκειται περί μίας αμελητέας επέμβασης μικρής κλίμακας και ήσσονος σημασίας. Επιπλέον, η απομάκρυνση της βλάστησης έγινε ενάμισι μήνα πριν την έναρξη της αναπαραγωγικής περιόδου και αφήνει εκτεθειμένη τη σημαντικότερη σε πυκνότητα φωλεοποίησης παραλία ωοτοκίας του είδους προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta. Λόγω ακριβώς της ευνοϊκής κατάστασης διατήρησης του βιοτόπου του κύριου είδους καθορισμού και προτεραιότητας της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), θεωρούμε ότι μία τέτοια ενέργεια δεν ήταν αναγκαία για τη διαχείριση της εν λόγω περιοχής, καθώς η ακακία δεν αποτελούσε σοβαρή απειλή για αμμοθινικούς οικοτόπους προτεραιότητας ή/και ενδημικά, σπάνια και απειλούμενα είδη χλωρίδας. Παράλληλα, η επέμβαση αυτή ενδέχεται να επιφέρει σοβαρές, αρνητικές και μακροπρόθεσμες επιπτώσεις στο κύριο είδος καθορισμού και προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta και τους στόχους διατήρησης της περιοχής Natura 2000. Όπως αναφέρεται στη Γνωμάτευση Μελέτης Εκτίμησης Επιπτώσεων στο Περιβάλλον για την διαχείριση αποβλήτων από τις εγκαταστάσεις του παλαιού μεταλλείου της Λίμνης, η οποία εκδόθηκε στις 6/11/2009, «στην παραλία όπου έχουν γίνει μεταλλευτικές αποθέσεις καταγράφεται η πυκνότερη φωλεοποίηση της Caretta caretta στην Κύπρο. Οποιαδήποτε επέμβαση δεν θα προκαλέσει αναβάθμιση του βιοτόπου, αλλά αντίθετα θα έχει σοβαρές και μη αναστρέψιμες επιπτώσεις, με αποτέλεσμα την απώλεια ενός πολύ σημαντικού ενδιαιτήματος ωοτοκίας ενός είδους που κινδυνεύει με αφανισμό και που είναι είδος προτεραιότητας της ΕΕ. Ως εκ τούτου, απαγορεύεται η οποιαδήποτε επέμβαση ή ενέργεια στην περιοχή αυτή». Ειδικότερα, θεωρούμε ότι η εκχέρσωση της κρατικής δασικής γης που αποτελείτο από πυκνή και απροσπέλαστη βλάστηση ακακιών με τη χρήση μηχανικών μέσων (εκσκαφέων) και η καύση μεγάλων σωρών ακακιών πάνω στους αμμόλοφους έχει οδηγήσει στη διατάραξη, υποβάθμιση και αλλοίωση του ενδιαιτήματος του είδους καθορισμού και προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta. Τονίζουμε ότι η καταπάτηση των αμμοθινικών οικοτόπων από βαρέα μηχανοκίνητα οχήματα προκαλεί συμπίεση του εδάφους, με αποτέλεσμα τα θηλυκά άτομα θαλάσσιων χελώνων να μην μπορούν να σκάψουν τις φωλιές τους και να γεννήσουν τα αβγά τους πάνω στους αμμόλοφους. Επιπλέον, οι μεγάλες σωροί στάχτης που έχουν δημιουργηθεί από την καύση ακακιών και τα ιζήματα (μεταλλευτικές αποθέσεις) του παλαιού μεταλλείου της Λίμνης ενδέχεται να μεταφερθούν πάνω στους αμμόλοφους και την αμμώδη παραλία, κυρίως λόγω των έντονων βροχοπτώσεων των τελευταίων ημερών, και να επηρεάσουν τη σύσταση του εδάφους. Επιπλέον, η αφαίρεση της πυκνής και απροσπέλαστης βλάστησης με ακακίες μεγιστοποιεί τον κίνδυνο φωτορύπανσης, ηχορύπανσης, ανθρώπινης όχλησης και ανεξέλεγκτης πρόσβασης μηχανοκίνητων οχημάτων στο βιότοπο ζωτικής σημασίας του κύριου είδους καθορισμού και προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta.

 

  1. Κατά την άποψη μας, η αφαίρεση με μηχανικά μέσα της πυκνής και απροσπέλαστης βλάστησης με ακακίες από την παραλία της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας από το Τμήμα Δασών συνιστά παράβαση ουσιωδών όρων της περιβαλλοντικής έγκρισης που εξέδωσε η Περιβαλλοντική Αρχή για την ανέγερση δύο γηπέδων γκολφ με παρεμφερείς εμπορικές, τουριστικές και οικιστικές αναπτύξεις στην περιοχή της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς (βλ. Έκθεση Δέουσας Εκτίμησης Επιπτώσεων στο Περιβάλλον, ημερομηνίας 25/6/2016, και Γνωματεύσεις Μελετών Εκτίμησης Επιπτώσεων στο Περιβάλλον, ημερομηνίας 2/8/2016 και 18/5/2018). Οι ουσιώδεις όροι της περιβαλλοντικής έγκρισης και των σχετικών πολεοδομικών αδειών που φαίνεται να παραβιάζονται αφορούν την απαγόρευση της πρόσβασης οποιουδήποτε οχήματος και γενικά οποιασδήποτε επέμβασης σε οποιοδήποτε τμήμα της παράκτιας ζώνης, τη διατήρηση των υφιστάμενων δέντρων και της αυτοφυούς βλάστησης, τη δημιουργία πυκνής βλάστησης ύψους 4 μέτρων πίσω από τους αμμοθινικούς οικότοπους για την αποφυγή οποιουδήποτε φωτισμού που εκπέμπεται προς την παραλία και τη διασφάλιση της απομόνωσης της εν λόγω περιοχής. Επιπρόσθετα, κατά την άποψη μας, η αφαίρεση του φυτοφράκτη ακακιών συνιστά παράβαση των μέτρων προτεραιότητας που έχουν καθορισθεί με βάση τα Διατάγματα Κήρυξης (Κ.Δ.Π. 231/2017 και 233/2017) της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), τα οποία αφορούν τη διατήρηση και βελτίωση της κατάστασης διατήρησης του είδους προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta, καθώς και τον περιορισμό και την απαγόρευση ενεργειών και δραστηριοτήτων εντός της περιοχής Natura 2000 που δυνατό να έχουν σημαντικές αρνητικές επιπτώσεις στα αντικείμενα προστασίας, λόγω της υποβάθμισης των οικοτόπων και της όχλησης των ειδών καθορισμού της εν λόγω περιοχής.

 

  1. Στη βάση των πιο πάνω, θεωρούμε ότι η επέμβαση του Τμήματος Δασών καταστρατηγεί την θεμελιώδη αρχή της πρόληψης και της προφύλαξης (prevention and precautionary principle). Όπως επισημαίνει ο ειδικός εμπειρογνώμονας της Μόνιμης Επιτροπής της Σύμβασης της Βέρνης για τη Διατήρηση της Ευρωπαϊκής Άγριας Ζωής και των Φυσικών Οικοτόπων του Συμβουλίου της Ευρώπης, Δρ. Paolo Casale, ο οποίος εκπόνησε έκθεση αξιολόγησης για τη διατήρηση των παραλιών ωοτοκίας των θαλάσσσιων χελώνων στις περιοχές Natura 2000 Τόπος Κοινοτικής Σημασίας Χερσόνησος Ακάμας (CY4000010) και Ειδική Ζώνη Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), κατόπιν επιτόπιας επίσκεψης που πραγματοποίησε τον Οκτώβριο 2016: «Μέσα από το διάλογο, φαίνεται ότι έχει προκληθεί σύγχυση / παρερμηνεία δύο διαφορετικών εννοιών: της προσέγγισης της προφύλαξης (precautionary approach) και των μέτρων μετριασμού (mitigation measures). Τα μέτρα μετριασμού είναι εκείνα τα μέτρα που αποσκοπούν στη μείωση των επιπτώσεων μίας ανθρωπογενούς απειλής, η οποία υφίσταται ήδη και έχει αρνητικές επιπτώσεις στον πληθυσμό. Σε μία τέτοια περίπτωση, η μείωση στον ελάχιστο δυνατό βαθμό της απειλής αποτελεί τη μέγιστη δυνατή επιδίωξη των μέτρων μετριασμού, αλλά η πλήρης αποτροπή της απειλής – π.χ. η αποκατάσταση των φυσικών συνθηκών ενός ενδιαιτήματος – ενδέχεται να μην είναι ρεαλιστική. Από την άλλη πλευρά, σε μία φυσική κατάσταση, δηλαδή χωρίς να υφίσταται ήδη μία συγκεκριμένη ανθρωπογενής απειλή, και στο πλαίσιο της επιστημονικής αβεβαιότητας σχετικά με τις επιπτώσεις μίας δυνητικής απειλής, λόγω της πολυπλοκότητας των σχετικών παραγόντων, η προσέγγιση της προφύλαξης προϋποθέτει την αποφυγή της πρόκλησης μίας πιθανής απειλής σε ένα τόσο σημαντικό και ευαίσθητο ενδιαίτημα, όπως μία παραλία ωοτοκίας θαλάσσιων χελώνων. Η τελευταία περίπτωση περιγράφει την υφιστάμενη κατάσταση στην Λίμνη». Σύμφωνα με τον ειδικό εμπειρογνώμονα της Σύμβασης της Βέρνης και Επικεφαλή της Εξειδικευμένης Ομάδας για τις Θαλάσσιες Χελώνες της Επιτροπής Επιβίωσης Ειδών της Διεθνούς Ένωσης για τη Διατήρηση της Φύσης: «Η πρόκληση μίας τέτοιας δυνητικής απειλής σε μία φυσική κατάσταση και η προσπάθεια αντιστάθμισης της στη συνέχεια, μέσω της επιβολής μέτρων μετριασμού, είναι μία προσέγγιση θεωρητικά αμφισβητούμενη και αδύνατη», καθώς «λόγω της πολυπλοκότητας των σχετικών παραγόντων, ενδέχεται να έχει επιπρόσθετες επιπτώσεις τις οποίες είναι δύσκολο ακόμη και να φανταστούμε προς το παρόν στάδιο».

 

Στοιχεία επικοινωνίας:

Πρωτοβουλία για τη Διάσωση των Φυσικών Ακτών | Initiative for the Protection of the Natural Coastline

Website: http://reclaimthesea.org/ | Email: reclaimthesea@gmail.com |

Facebook: https://el-gr.facebook.com/coastlinecy/

“Ayak Bacak Fabrikası” Seyirci Karşısına Çıkmaya Hazırlanıyor

By Nazen Şansal

BTE ABF Afiş

BTE ABF Afiş

Liseli gençlerimizden sonra şimdi de yetişkin tiyatro ekibimiz yeni bir oyunla seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor... Ayak Bacak Fabrikası! Tek perdelik bu kara komedi oyununda, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm olan bir halkın aymazlığını; patronların, kendi çıkarları için devletin çeşitli kademelerini ve halkın dini duygularını nasıl da kullandıklarını; her gün etrafınızda gördüğünüz kimi kurnaz, kimi saf, kimi aşık ama hepsi kendi dünyasında "sıradan vatandaş" tiplerini; kısacası sistemin nasıl olması gerektiğini değil nasıl olmaması gerektiğini izleyeceksiniz. Ülkemize uyarlanan ve güncel olaylarla da harmanlanan ayak bacak fabrikası'nda Sol Anahtarı'nın özgün bestelerini ve canlı müziklerini de dinleyeceksiniz. 13 Nisan'da perde diyecek olan oyunumuza tüm sanat severleri bekleriz.

Baraka Kültür Merkezi, Dünya Tiyatro Günü’nü Sokak Tiyatrosu ile Kutladı

By Nazen Şansal

1

1

Baraka Kültür Merkezi, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Dereboyu’nda sokak etkinlikleri düzenledi. Derneğin tiyatro ekibinin hazırladığı “Ayak Bacak Fabrikası” oyunundan bir bölümün sokaklandığı gösteriye Sol Anahtarı müzik topluluğu da şarkılarıyla eşlik etti. Pek çok sanat severin ilgi gösterdiği geceye hem oyuncular hem de seyirciler rengarenk kostümleriyle katıldılar. Kıbrıs şarkılarının da çalınıp söylendiği etkinlik, Lefkoşa Türk Belediyesi’nin Sanat Sokakta projesi kapsamında gerçekleştirildi.

9

“Yaşasın tiyatro”, “Yaşasın sanat”, “Tiyatro devrim provasıdır” sloganlarının atıldığı etkinlikte Baraka Kültür Merkezi’nin Dünya Tiyatro Günü bildirisi de okundu ve katılımcılara dağıtıldı. Bildirinin tam metni şöyle: “Oyuna gelmeyin!” Bir oyun dönüyor bu yarım adada, Görüyor, duyuyor, tam anlamlandıramıyoruz ama… Özgürlükten söz edenler kamera takıyor dört bir yanımıza; Eşitlikten söz edenler yalnız kendi çıkarını düşünüyor koltuğa oturunca; Adaletten söz edenler faşistleri salıveriyor hem de karşı gelerek mahkeme kararına; Barıştan söz edenler konuşup duruyor masalarda fakat kulaklarını tıkıyor kendi halkına. Kadına şiddet deyince herkes itiraz etse de hala yok bir sığınma evi bile. Çevrecilerin desteklediği bir hükümette, dereler, denizler, ormanlar kirleniyor gün geçtikçe. Zamlar halkın belini bükerken yine biz oluyoruz adeta alay edilen. Asgari ihtiyaçlara bile yetmezken asgari ücret, sanata ve tiyatroya ne hacet… Ama hayır, bu oyuna gelmeyelim! Sanatın ve tiyatronun eleştirel ve dönüştürücü gücünü önemseyelim. Hem ruhumuzu hem aklımızı besleyen bu silahla, mizahın ve kahkahanın korkusunu salalım bizi yönetenlere. Şarkılarımızı, danslarımızı, repliklerimizi, daha yaşanası bir ülkenin, daha güzel bir dünyanın hizmetine sunalım! Bir gün zifiri karanlıkta kalmamak adına, perde dediğimizde ışığı hep birlikte yakalım! Ve… Perde! Baraka Kültür Merkezi 2 3 4 5 6 7 8 10

Çukur Kapatarak Çığır Açan Bir Tiyatro – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

Bertolt-Brecht’in-“Üç-Kuruşluk-Opera”-oyunu-Mayıs-ayında-İstanbul’da

Argasdi dergimizin Brecht dosyasından bir yazı... FEA BR01 Çocukluk yıllarımda bana tiyatroyu sevdiren büyük amcamdı. Kadıköy otobüsüne biner, son durakta iner ve vapur iskelesinin yanındaki tarihi binada oyun izlemeye giderdik.Yolculuk boyunca amcamın koltuğunun altında gazetesi olurdu, bazen otobüste okurdu ve ben de yanında oturup başlıklara bakardım. Haberlerin kimisini anlar, kimisini pek anlamazdım. Zaten merak ettiğim şey gazete haberleri değil, az sonra açılacak olan perdenin arkasındakilerdi. Acaba nasıl bir dünyaya girecektik? Kim bilir nasıl büyülenecek, kah ağlayacak kah gülecektik. Bir kaç saatliğine de olsa unutacaktık şu gazetede yazan güncel olayları. Derken üçüncü gong duyulur, aplikler söner ve sahne ışıkları yanardı. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, gerçeğinden bile daha gerçekçi dekorlarla, bambaşka kişiliklere bürünmüş oyuncuların üzerimize akıttığı duygu seliyle başbaşa kalırdım. Olayları, oyun karakterlerinin gözünden görür, genellikle kendimi baş kahramanın yerine koyar, serüvenine ortak olurdum. Kırmızı kadife koltuklardan kalkıp kırmızı, körüklü belediye otobüsüne bindiğimizde, camdan dışarıyı seyre dalar, evleri, dükkanları, insanları değil kendi iç dünyamı izlerdim. Üzerinden çok uzun yıllar geçtiğinden oyunları anımsamıyorum. Fakat bazı oyunların, gerek izlerken gerekse dönüş yolunda bana bambaşka şeyler hissettirdiğini, hissettirmekten de öte düşündürdüğünü, merak uyandırdığını, şaşırttığını, otobüsteki insanlara, camdan gördüğüm evlere olan ilgimi artırdığını hatırlayabiliyorum.  Bu tür oyunların dekorları hiç de gerçekteki gibi değildi; yalın bir platform bir ailenin oturma odasıyken az sonra bir orman ya da devlet başkanının toplantı salonu gibi kullanılabiliyordu. Hatta bazen oyuncuların bedenleri bile dekora dönüşüyor, akrobatik hareketlerle birbirlerinin üzerine çıkıyorlardı. Tam kendimi oyuna kaptırmışken oyuncular aniden oyunu keserek şarkı söylemeye başlıyor, gözümün önünde kostüm değiştiriyor veya rahatımı kaçıracak bir soruyu seyircilere bakarak yöneltiveriyorlardı. Kendimi yerine koymak istediğim kahraman bile bir anda benim gibi sıradan bir kişi gibi davranıyordu.Tüm bunları öylesine eğlenceli ve estetik bir biçimde yapıyorlardı ki zamanla bu tür oyunları izlemekten daha çok keyif alır olmuş ve insanları, toplumu, dünyayı, amcamın gazetesini algılamamda bir okul gibi görmeye başlamıştım tiyatroyu. Yıllar sonra öğrenecektim ki sevdiğim, Bertolt Brecht ve epik tiyatroydu. Bertolt-Brecht’in-“Üç-Kuruşluk-Opera”-oyunu-Mayıs-ayında-İstanbul’da *** Brecht’in arkadaşı ve tiyatro kuramının yaratılmasında katkısı bulunan Walter Benjamin şöyle diyordu: “Oyuncularla izleyicileri, dirileri ölülerden ayırırcasına birbirlerinden uzaklaştıran, suskunluğu tiyatro oyununda yücelik duygusunu arttıran, operada ise tınıları ruhsal arınmayı getiren, sahnenin tüm öğeleri arasında dinsel kökenin izlerini en açık biçimde taşıyan orkestra çukuru, artık işlevini yitirmiştir. Sahne bugünde yüksektedir; ama artık dipsiz bir uçurumdan yükselir gibi değildir, bir kürsüye dönüşmüştür. Şimdi amaç, bu kürsüye yerleşmeyi başarmaktır.” Brecht’ten önce Erwin Piscator bu kürsüye işçi ve emekçileri davet etmiş ve tiyatronun, “yüksek” sanatçıların tekelinden alınıp bizzat işçiler tarafından yapılarak politikleşmesi yolunda önemli çalışmalar yapmıştır. “Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru Piscator’undur, Onun tiyatrosu olmadan benim tiyatrom düşünülemezdi” diyor Brecht ve devam ediyor: “Daha çok Piscator tiyatrosunda geliştirilmiş düşüncelerin düpedüz bir uzantısıydı bizimkiler. Özgür bir yaklaşım sonucu Piscator ilkeleri, gerek öğretici gerek eğlendirici bir sahnenin kurulabilmesine olanak verdi.” ÖzdeşleşME, yabancı gibi hayretle bak! Epik tiyatroda karşı çıkılan “özdeşleşme” ve “katharsis” hala daha egemen estetiğin temel direğidir. Özelikle sinemada ve televizyon dizilerinde hatta popüler edebiyatta karşımıza çıkmaktadır. Geçmişi Aristoteles’e kadar uzanan ve müesses nizamı bozabilecek değişimleri ve devrimleri daha gerçekleşmeden bertaraf etmeyi amaçlayan bu etkileşim basitçe şu şekilde gerçekleşir: Egemen ideolojinin taşıyıcısı olan ve neredeyse mükemmel olan kahramana sempati duymamız ve kendimizi onun yerine koymamız sağlanır. Sonra, kahraman (ya da vekaleten biz), kurulu düzene karşı gelecek bir hareket, bir “hata” yapar(ız) ve mutluluktan felakete doğru sürüklenmeye başlar(ız). Neyse ki bu korkunç sonu biz değil oyun karakteri yaşamıştır, ona acır, kurulu düzene karşı olabilecek düşüncelerimizden arınır, halimize şükredip yatar uyuruz. Sahne ile seyirci arasındaki ilişki özdeşleşme temeline dayandı mı, seyircinin bütün görebildiği, özdeşleştiği kahramanın görebildiği kadardır. Seyircinin algı, duygu ve bilgileri sahnede devinen kişilerinkiyle aynı düzeyde tutulur. Brecht’in bunun yerine koyduğu “yabancılaştırma” ise bir olayı ya da karakteri, doğallığından, bilinip tanınmışlığından, akla yatkınlığından sıyırıp almak, seyircide hayret ve merak uyandıracak bir kılığa sokmaktır. Yabancılaştırma aynı zamanda tarihselleştirmedir de; yani olay ve kişileri süreklilikten yoksun, belli bir dönem ve koşullarda öyle olan veya davranan nesneler gibi sergilemektir. Bunun kazandıracağı şey, seyircilerin, sahnedeki kişileri bundan böyle asla değiştirilemeyecek, her türlü etkilenmeye kapalı, kaderlerine terkedilmiş, tümüyle çaresiz yaratıklar gibi canlandırıldığını görmekten kurtulacak olmalarıdır. Tiyatro, seyircisini bir uyku durumuna sokmaya, yanılsamaların kucağına atmaya, ona dünyayı unutturmaya, onu kaderiyle uzlaştırmaya kalkmayacak artık, “Al işte sana dünya, bakalım ne yapacaksın?” der gibi dünyayı kendisine buyur edecektir. kafkas Epik tiyatro “gestus”a dayanan bir tiyatrodur. Toplumsal jest ya da davranış olarak da ifade edilen gestus, ses tonu, yüzdeki ifade, bedenin konumu, bir insanın bir başkası önündeki konuşma ve duruş biçimi, ona gösterdiği tepkiler gibi çok geniş bir alanı kapsar. Her karakter, toplumsal sınıfı, konumu, yaşam tarzı ile temsil edilir, çelişkiler ve çatışmalar gestus aracılığı ile gösterilir. Brecht’in “gestus”u, Marx’ın İnsanların yaşam biçimini belirleyen bilinçleri değildir; ama, onların bilincini belirleyen toplumsal yaşam biçimleridir” savının, sahnede beden bulmuş hali gibidir. Bertolt Brecht’in teorisini ve pratiğini ortaya koyduğu Marksist estetik, sınıfsal ve sanatsal mücadelede hala daha geniş imkanlar sunsa da, sanat yaşamı boyunca kendi çalışmalarına son derece eleştirel gözle bakmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş birinin görüşlerini, ister Brecht’in kişiliğine ister temsil ettiği dünya görüşüne duyulan hayranlık nedeniyle olsun,  dogmalaştırmak Brecht’e ihanet etmekten başka bir şey değildir. Dolayısyla, oyunlarını soru ile bitirmeyi seven Brecht’in kendi dönemi için sorduğu ve geliştirdiği tiyatro kuramı ile yanıtladığı şu soruyu, biz de kendi çağımız için sormalı ve cevabını aramalıyız: “Bu korkunç yüzyılın özgürlüğe ve bilmeye susamış insanını, yürekli ama kötüye kullanılan, keşfedici, zeka sahibi, değişebilen ve değiştiren insanını, kendisiyle ve dünyayla başa çıkabilme çabasında onu destekleyecek bir tiyatroya nasıl kavuşturabiliriz?” Nazen Şansal   Kaynaklar: Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Mitos Boyut Bertolt Brecht, Epik Tiyatro, Cem Yayınevi Marianne Kesting, Tarihte ve Çağımızda Epik Tiyatro, Adam Yayınları Walter Benjamin, Epik Tiyatro Üzerine Üç Metin, Agora Kitaplığı

Dünya Tiyatro Günü Mesajımız: “Oyuna gelmeyin!”

By Nazen Şansal

baraka_kultur_merkezinden_cagri_h43362

Bir oyun dönüyor bu yarım adada, Görüyor, duyuyor, tam anlamlandıramıyoruz ama… Özgürlükten söz edenler kamera takıyor dört bir yanımıza; Eşitlikten söz edenler yalnız kendi çıkarını düşünüyor koltuğa oturunca; Adaletten söz edenler faşistleri salıveriyor hem de karşı gelerek mahkeme kararına; Barıştan söz edenler konuşup duruyor masalarda fakat kulaklarını tıkıyor kendi halkına. Kadına şiddet deyince herkes itiraz etse de hala yok bir sığınma evi bile. Çevrecilerin desteklediği bir hükümette, dereler, denizler, ormanlar kirleniyor gün geçtikçe. Zamlar halkın belini bükerken yine biz oluyoruz adeta alay edilen. Asgari ihtiyaçlara bile yetmezken asgari ücret, sanata ve tiyatroya ne hacet… Ama hayır, bu oyuna gelmeyelim! Sanatın ve tiyatronun eleştirel ve dönüştürücü gücünü önemseyelim. Hem ruhumuzu hem aklımızı besleyen bu silahla, mizahın ve kahkahanın korkusunu salalım bizi yönetenlere. Şarkılarımızı, danslarımızı, repliklerimizi, daha yaşanası bir ülkenin, daha güzel bir dünyanın hizmetine sunalım! Bir gün zifiri karanlıkta kalmamak adına, perde dediğimizde ışığı hep birlikte yakalım! Ve… Perde! Baraka Kültür Merkezi

Baraka Tiyatro Ekibi’nden 27 Mart’ta Sokak Tiyatrosu

By Nazen Şansal

55719358_333829960576049_3377012268062474240_n

27 mart görsel

27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Baraka Tiyatro Ekibi, sokak tiyatrosu düzenliyor. Çarşamba akşamı 18.30’da Dereboyu Avenue önünde gerçekleşecek olan müzikli sokak oyunu, Lefkoşa Türk Belediyesi’nin “Sanat Sokakta” etkinlikleri kapsamında yer alacak. Tiyatro topluluğunun hazırlamakta olduğu ve Nisan ayında perde diyecek olan “Ayak Bacak Fabrikası” adlı komedi oyunundan müzikli ve danslı sahnelerin sokakta icra edileceği etkinliğe Sol Anahtarı müzik grubu da şarkılarıyla eşlik edecek. Dünya Tiyatro Günü kutlamalarının da yapılacağı etkinliğe tüm sanat sever halkımız davetlidir. Tiyatronun tüm renkleri kucaklaması adına, dileyenler maskeleri, şapkaları, rengarenk kostümleri ile katılabilir.

55719358_333829960576049_3377012268062474240_n

33 χρόνια αγώνα για τον Ακάμα

By reclaim-the-sea

Παρασκευή, 22 Μαρτίου 2019

Κοινό Δελτίο Τύπου

Οικολογική Παρέμβαση Φίλοι του Ακάμα, Ομοσπονδία Περιβαλλοντικών Οργανώσεων Κύπρου, Κυπριακό Ίδρυμα Προστασίας της Φύσης Terra Cypria, Πτηνολογικός Σύνδεσμος Κύπρου, Φίλοι της Γης Κύπρου, Οικολογική Κίνηση Κύπρου, Περιβαλλοντικό Ερευνητικό Κέντρο Ενάλια Φύσις και Πρωτοβουλία για τη Διάσωση των Φυσικών Ακτών

22 Μαρτίου 1986: Μια ομάδα ατόμων που ενδιαφέρεται για την προστασία της Φύσης επισκέπτεται μια από τις τελευταίες φυσικές περιοχές της Κύπρου που γλύτωσε από την ανεξέλεγκτη και διάσπαρτη τουριστική ανάπτυξη, τη Χερσόνησο Ακάμα. Κατά την επίσκεψη αυτή, η ομάδα, που αργότερα θα πάρει το όνομα ‘Φίλοι του Ακάμα’ ζητά από το Κράτος την κήρυξη της Χερσονήσου Ακάμα σε περιοχή προστασίας. 33 ολόκληρα χρόνια μετά, η ίδια ομάδα, με σύμμαχους άλλες 7 οργανώσεις, εξακολουθούν να ζητούν από το Κράτος τα αυτονόητα.

Τις τελευταίες τρείς δεκαετίες, η σημασία της Χερσονήσου Ακάμα για τη Φύση και τον Άνθρωπο έχει αναγνωριστεί από νομοθεσίες και διατάγματα, ενώ μία σειρά από σχέδια διατήρησης και διαχείρισης έχουν ετοιμαστεί για την περιοχή. Παρόλα αυτά, μια σύντομη επίσκεψη στον Ακάμα είναι αρκετή για να αντιληφθεί κανείς την απουσία διαχείρισης και την παρουσία πολλών παρανομιών για την άρση των οποίων δεν έχει ληφθεί κανένα μέτρο. Παράνομα εστιατόρια και αναψυκτήρια και άλλες παράνομες κατασκευές και αυθαίρετες επεμβάσεις, η παρουσία πλείστων των οποίων χρονολογείται, εξακολουθούν να υφίστανται.

Η υλοποίηση του Σχεδίου Αειφόρου Ανάπτυξης του Εθνικού Δασικού Πάρκου Ακάμα, το οποίο εγκρίθηκε από το Υπουργικό Συμβούλιο το 2018, προϋποθέτει άρση όλων αυτών των παρανομιών πριν την υλοποίησή του. Αυτό όμως δεν έχει γίνει. Οι μόνες δράσεις που έχουν  μέχρι τώρα προωθηθεί αφορούν οδικά έργα σε περιοχή που δεν επιτρέπεται καμία οικοδομική εργασία και αλλοίωση του φυσικού περιβάλλοντος (δρόμος Λουτρά της Αφροδίτης-Φοντάνα Αμορόζα). Το Σχέδιο προβλήθηκε από την Κυβέρνηση σαν ένα πολύ φιλόδοξο σχέδιο, πλην όμως περιέχει πλείστες προβληματικές πτυχές που χρήζουν συνολικής και σοβαρής αντιμετώπισης για να επιτευχθεί η βιώσιμη ανάπτυξη της Χερσονήσου του Ακάμα. Πρόνοιες του Σχεδίου όπως η χωροθέτηση κόμβων αναψυχής για επισκέπτες και η αναβάθμιση δρόμων είναι ανησυχητικές, πόσο μάλλον το γεγονός ότι το Σχέδιο δεν έχει υποβληθεί σε Δέουσα Εκτίμηση και σε Στρατηγική Μελέτη Περιβαλλοντικών Επιπτώσεων, αναγκαίες διαδικασίες που απαιτεί η νομοθεσία.

Διερωτόμαστε λοιπόν, τι θα γράφουν οι εφημερίδες για τη Χερσόνησο του Ακάμα σε 33 χρόνια από σήμερα; Θα έχουν αρθεί οι παρανομίες για τις οποίες οι αρμόδιες αρχές κάθε χρόνο δίνουν υποσχέσεις ότι θα λάβουν δράση; Θα υπάρξει ποτέ ουσιαστική διαχείριση, προστασία και επιτήρηση της Χερσονήσου ή όλα θα βρίσκονται ακόμα στα χαρτιά;

Οι Φίλοι του Ακάμα, η Ομοσπονδία Περιβαλλοντικών Οργανώσεων, το Κυπριακό Ίδρυμα Προστασίας της Φύσης – Terra Cypria, ο Πτηνολογικός Σύνδεσμος Κύπρου, οι Φίλοι της Γης, η Οικολογική Κίνηση Κύπρου, η Πρωτοβουλία για τη Διάσωση των Φυσικών Ακτών και το Περιβαλλοντικό Ερευνητικό Κέντρο – Ενάλια Φύσις καλούν όλα τα αρμόδια τμήματα να περάσουν από τα λόγια στα έργα. Να λάβουν άμεση δράση για την άρση των παρανομιών και να προωθήσουν τη σωστή διαχείριση της περιοχής εφαρμόζοντας τα Διαχειριστικά Σχέδια για τις περιοχές Natura 2000 της Χερσονήσου Ακάμα. Τότε και μόνο τότε ο Ακάμας, θα αναδειχθεί στην ολότητά του και θα ωφεληθούν ουσιαστικά οι κάτοικοι και οι κοινότητες της περιοχής.

Παράνομο Εστιατόριο Νότια Λάρα

Παράνομο Αναψυκτήριο Νότια Λάρα

Παράνομη Οδήγηση Τζιόνι

Παράνομες Ομπρέλες Βόρεια Λάρα

Παράνομη Κατασκήνωση Τοξεύτρα

Παράνομο Εστιατόριο Άσπρος Ποταμός

Παράνομο Αναψυκτήριο Άσπρος Ποταμός

Παράνομος Εβραχισμός Καφίζης

Παράνομη Οδήγηση Γουρούνων στην Θαλάσσια Προστατευόμενη Περιοχή Λάρας Τοξεύτρας

“Neler Oluyor Hayatta?” Oyunu Alaköy’de Sahnelenecek

By Nazen Şansal

1

1

Baraka Gençlik Tiyatrosu'nun sahneye koyduğu "Neler Oluyor Hayatta?" adlı tek perdelik komedi oyunu, Lefkoşa gösterimlerini tamamladı. Arabahmet Kültür Evi'nde sahnelenen oyun, 28 Şubat Perşembe akşamı Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Cemal Özyiğit ve Kültür Dairesi Müdürü Şehbal Hamzaoğulları'nın da katılımıyla izlendi. Eğitim alanındaki sorunların, liseli gençlerin gözünden mizahi bir üslupla sahneye taşındığı tiyatro gösteriminin sonunda Cemal Özyiğit, gençleri tebrik ederek bir konuşma yaptı. Oyun Cumartesi Alayköy'de Sahnelenecek "Neler Oluyor Haatta?" oyunu, 2 Mart Cumartesi akşamı saat 20.00'de Alayköy Kültür ve Sanat Derneği'nde sahnelenecek. Biletler 10TL, öğrenci için 5TL olup Alayköy Kültür ve Sanat Derneği'nden ve oyun günü girişten alınabilecek. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. Hababam Sınıfı müziklerinin de kullanıldığı ve videolarla zenginleştirilen oyunda, başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı "Neler Oluyor Hayatta?", 12 yaş üzeri her yaştan seyirciye; öğrenci, veli ve öğretmenlere hitap ediyor. 3  2  

“Neler Oluyor Hayatta?” Oyunu Lefkoşa’da Son Kez Sahnelenecek

By Nazen Şansal

seyirci foto

Baraka Liseli Gençlik Tiyatrosu’nun “Neler Oluyor Hayatta?” isimli komedi oyunu 28 Şubat Perşembe akşamı Lefkoşa’da son kez seyirciyle buluşacak. Aarabahmet Kültür Evi’nde yer alacak olan gösterim saat 20.00’de başlayacak ve biletler Khora Kitap Cafe’den veya oyun günü girişten alınabilecek. 10TL olan seyirci katkısı, öğrenciler için 5TL olarak belirlendi ve rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefonun aranabileceği belirtildi.

DSC_3648

Baraka Tiyatro Ekibi kolaylaştırıcısı Nazen Şansal’ın yazdığı, tek perde ve komedi türünde olan “Neler Oluyor Hayatta?” oyunu, eğitim alanındaki sorunları mizahi bir dille sahneye koyuyor ve Hababam Sınıfı eserinden esintiler de içeriyor. Müzikli sahneler ve videolarla zenginleştirilen oyunda başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı oyun, 12 yaş üzeri tiyatro severlere, öğrenci, veli ve öğretmenlere hitap ediyor. Kolaylaştırıcılığını Kerem Yağmur ve Nazen Şansal’ın üstlendiği oyunda Elif Deligöz, Elvan Efekan, Ertu Üzmez, Halil Sürel, Irmak Devrim Refikoğlu, İncilay Gök ve Serap Kızıl rol aldı. Liseli gençlerin seyirciyi hem güldürüp hem de eleştirilerini ortaya koyduğu “Neler Oluyor Hayatta?” oyununun ilk üç gösterimine tiyatro severler yoğun ilgi gösterdi.

seyirci foto

Alayköy Turnesi 2 Mart Cumartesi “Neler Oluyor Hayatta?” oyunu Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından 2 Mart Cumartesi akşamı saat 20.00’de Alayköy Kültür ve Sanat Derneği’nde sahnelenecek. Biletlerin Alayköy Kültür ve Sanat Derneği’nden temin edilebileceği oyuna, 12 yaş üzeri tüm sanat severler davet edildi.

xx

“Neler Oluyor Hayatta?” Oyunu Sahnelenmeye Devam Ediyor

By Nazen Şansal

DSC_3655

50996757_1206799136152054_9139550823745847296_n

Baraka Gençlik Tiyatrosu'nun sahneye koyduğu "Neler Oluyor Hayatta?" adlı tek perdelik komedi oyunu sahnelenmeye devam ediyor. Arabahmet Kültür Evi'nde izlenebilecek olan oyunun son iki gösterimi 23 Şubat Cumartesi ve 28 Şubat Perşembe akşamı gerçekleşecek. Liseli gençlerin rol aldığı ve eğitim alanındaki sorunların mizahi bir dille işlendiği "Neler Oluyor Hayatta?" oyunu, saat 20.00’de başlayacak ve biletler 10TL, öğrenci için 5TL olup Khora Kitap Evi’nden ve oyun günleri girişten alınabilecek. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. Hababam Sınıfı müziklerinin de kullanıldığı ve videolarla zenginleştirilen oyunda, başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı "Neler Oluyor Hayatta?", 12 yaş üzeri her yaştan seyirciye; öğrenci, veli ve öğretmenlere hitap ediyor. Kolaylaştırıcılığını Kerem Yağmur ve Nazen Şansal’ın üstlendiği oyunda Elif Deligöz, Elvan Efekan, Ertu Üzmez, Halil Sürel, Irmak Devrim Refikoğlu, İncilay Gök ve Serap Kızıl rol alıyor. DSC_3640    DSC_3635 DSC_3758     DSC_3655  

“Neler Oluyor Hayatta?” Oyunu Perdelerini Açtı

By Nazen Şansal

52164968_2256263354647524_1434786679096344576_n

Baraka Gençlik Tiyatrosu'nun sahnelediği "Neler Oluyor Hayatta?" adlı tek perdelik komedi oyunu Cumartesi akşamı perdelerini açtı. Arabahmet Kültür Evi'nde gerçekleşen gösterim, tiyatro severlerden yoğun ilgi gördü ve oyun ayakta alkışlandı. 52164968_2256263354647524_1434786679096344576_n Liseli gençlerin sahnelediği oyun, eğitim alanındaki sorunları mizahi bir dille sahneye koyuyor ve Hababam Sınıfı eserinden esintiler de içeriyor. Müzikli sahneler ve videolarla zenginleştirilen oyunda, başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı "Neler Oluyor Hayatta?", 12 yaş üzeri her yaştan seyirciye; öğrenci, veli ve öğretmenlere hitap ediyor. Kolaylaştırıcılığını Kerem Yağmur ve Nazen Şansal’ın üstlendiği oyunda Elif Deligöz, Elvan Efekan, Ertu Üzmez, Halil Sürel, Irmak Devrim Refikoğlu, İncilay Gök ve Serap Kızıl rol alıyor. 52153195_1198706973629079_4686117848911708160_n 21 Şubat Perşembe, 23 Şubat Cumartesi ve 28 Şubat Perşembe olmak üzere Arabahmet Kültür Evi'nde üç gösterim daha gerçekleştirilecek. Gösterimler, saat 20.00’de başlayacak ve Arabahmet Kültür Evi’nde yer alacak. Biletler 10TL, öğrenci için 5TL olup Khora Kitap Evi’nden ve oyun günleri girişten alınabilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir.  

“Neler Oluyor Hayatta?” Oyunu 16 Şubat’ta Perde Diyor

By Nazen Şansal

DSC_3750

DSC_3750

Baraka Liseli Gençlik Tiyatrosu “Neler Oluyor Hayatta?” isimli oyunu ile 16 Şubat Cumartesi perde diyor. Ardından 21 Şubat Perşembe, 23 Şubat Cumartesi ve 28 Şubat Perşembe olmak üzere Lefkoşa’da dört kez gerçekleştirilecek olan gösterimler, saat 20.00’de Arabahmet Kültür Evi’nde yer alacak. Baraka Tiyatro Ekibi kolaylaştırıcısı Nazen Şansal’ın yazdığı, tek perde ve komedi türünde olan “Neler Oluyor Hayatta?” oyunu, eğitim alanındaki sorunları mizahi bir dille sahneye koyuyor ve Hababam Sınıfı eserinden esintiler de içeriyor. Müzikli sahneler ve videolarla zenginleştirilen oyunda başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı oyun, 12 yaş üzeri her yaştan seyirciye; öğrenci, veli ve öğretmenlere hitap ediyor. Liseli gençlerin seyirciyi hem güldürüp hem de eleştirilerini ortaya koyduğu “Neler Oluyor Hayatta?” oyununa tüm tiyatro severler davet edildi.

DSC_3623

Kolaylaştırıcılığını Kerem Yağmur ve Nazen Şansal’ın üstlendiği oyunda Elif Deligöz, Elvan Efekan, Ertu Üzmez, Halil Sürel, Irmak Devrim Refikoğlu, İncilay Gök ve Serap Kızıl rol alıyor. Biletler 10TL, öğrenci için 5TL olup Khora Kitap Evi’nden ve oyun günleri girişten alınabilecek. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilecek. DSC_3760 Oyun broşüründen Kerem Yağmur'un yazısından: Toplumsal sorunlarımızın en temel sebebi olan eğitim sistemimizi, biz gençlerin içinde yaşayarak deneyimlediği şekilde sahneye aktarmak istedik. Rıfat Ilgaz’ın kendi eseri olan Hababam Sınıfı’na yaptığı yorumu gibi: “Eskiden idamlar sabaha karşı yapılırmış. Belli bir süre sonra idam yaklaştığında tüm dükkanlar açılmaya, esnaf satış yapmak için bağırıp çağırmaya başlamış. Bunun üzerine aileler de o saatlerde sokağa çıkmaya başlarmış ve idam vakitleri panayır havasına bürünürmüş. Sonuçta da ölen bir adama bakarak gülen bir halk görüntüsü oluşmuş. Ben de çöken eğitim sistemini anlattım. Hepimiz ölen bu sisteme bakarak güldük.” Evet sayın seyirciler, ölen sistemimize gülüyoruz. Bu sistemde zorluklarla, ezilerek, tabiri caizse savaşarak eğitim görüp bir yerlere gelmeye çalışıyoruz. Fakat buna gülüyoruz! DSC_3640 DSC_3635 DSC_3758

İZLE-TARTIŞ’TA YERDEKİ YILDIZLAR İZLENİLECEK “HER ÇOCUK ÖZELDİR”

By Pınar Piro

yerdeki yıldızlar

yerdeki yıldızlarBaraka’nın kesintisiz devam eden İzle-Tartış etkinliği, Şubat ayı gösterimini özel çocuklarımızın yaşantılarına ayırıyor. Onların engelleri ne olursa olsun, geriye kalan çocuklardan ayrı kalır hiçbir yanlarının olmadığını bir kez de film izleyerek tartışmak üzere, Yerdeki Yıldızlar- Her Çocuk Özeldir filmini izliyoruz.   Disleksi hastası olan Ishaan, öğrenme güçlüğü çekmekte ve bu nedenle derslerinde başarısız olmaktadır. Onun bu durumunu ne ailesi ne de okuldaki öğretmenleri fark eder. Derslerinde başarılı olamadığı için öğretmenlerinden sürekli azar işitir, ailesine şikayet edilir. Tüm bunlar onu dışarıya karşı daha huysuz ve yaramaz bir çoçuk haline getirir. Son derece katı birisi olan babası oğlunun düzeleceğini umarak onu yatılı okula gönderir. Oysa ki ailesinden ayrılınca Ishaan daha da içine kapanır. Onun dünyasına girmeyi başaracak ve ona yardım edebilecek olan tek kişi, yeni okulundaki resim öğretmeni olacaktır.   Sizin çocuğunuz da özel gelişen bir çocuksa  ya da çocuğunuzun etrafında böyle bir özel çocuk varsa, siz de özel çocukların dünyasını bilemiyor ve onlara nasıl davranacağınız konusunda çekinceler yaşıyorsanız, özel bir çocuğun da başarabileceği çok şey olduğuna dair endişeleriniz varsa gelin birlikte tartışalım. Anneler, babalar, çocuklar, komşular, çocukların hayatına dokunan eğitimciler, sokaktan geçen herhangi bir birey olarak gelin. 9 Şubat Cumartesi akşamı 19:00’da Baraka Kültür Merkezi’nde buluşalım.

Baraka Gençlik Tiyatrosu “Perde” Demeye Hazırlanıyor

By Nazen Şansal

50996757_1206799136152054_9139550823745847296_n

50996757_1206799136152054_9139550823745847296_n   Çoğunluğu liseli gençlerden oluşan Baraka Gençlik Tiyatrosu “Neler Oluyor Hayatta?” isimli oyunu ile Şubat’ta perde demeye hazırlanıyor. Tek perde ve komedi türünde olan oyunda, başka bir gezegenden gelen iki robota, gençlerin dünyasında neler olduğu anlatılıyor. Eğitimdeki sorunların ve okullarda yaşanan trajikomik olayların aktarıldığı oyun, her yaştan seyirciye hitap ediyor ve güldürürken düşündürüyor da... Kolaylaştırıcılığını Kerem Yağmur ve Nazen Şansal’ın yaptığı oyunda Elif Deligöz, Elvan Efekan, Ertu Üzmez, Halil Sürel, Irmak Devrim Refikoğlu, İncilay Gök ve Serap Kızıl rol alıyor. "Neler Oluyor Hayatta?", 16 Şubat Cumartesi, 21 Şubat Perşembe, 23 Şubat Cumartesi ve 28 Şubat Perşembe olmak üzere Lefkoşa’da dört kez sahnelenecek. Arabahmet Kültür Evi’nde yer alacak gösterimler saat 20.00’de başlayacak. Biletler 10TL, öğrenci için 5TL olup Khora Kitap Evi’nden ve oyun günleri girişten alınabilecek. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilecek.

İZLE-TARTIŞ’TA BEN MALALA İZLENİLECEK

By Pınar Piro

ben malala

Her ayın ilk Cumartesi akşamı, Baraka’da gerçekleşen İzle-Tartış etkiliğinde, 2019 yılının ilk filmi olarak Ben Malala filmi izlenilecek. ben malalaBen Malala, henüz on beş yaşındayken Taliban tarafından sıkılan bir kurşunla susturulmaya çalışılan ancak iyileşerek tüm dünyada kızların eğitim hakkı sözcüsü haline gelen Nobel ödüllü genç aktivist Malala Yousafzai ve ailesinin çarpıcı ve dokunaklı hikayesi. Malala Yousafzai tüm dünyanın tanıdığı bir isim. Pakistan’ın Swat Vadisi bölgesinde kız çocuklarının eğitimi için verdiği uğraş nedeniyle Taliban tarafından kafasına sıkılan kurşunla susturulmaya çalışıldığında on beş yaşındaydı. Mucizevi bir şekilde kurtulan Malala ailesiyle İngiltere’de yeni bir yaşama başladı. Tüm dünyada çocuk hakları sözcülüğü yaptı, Aralık 2014’te Nobel Barış Ödülü’nü kazanan en genç insan oldu. Filmde bu olağanüstü genç kadını yakından tanıyoruz. Ona eğitim aşkı aşılayan babasıyla olan yakın ilişkisinden Birleşmiş Milletler’deki tarihi konuşmasına, kardeşleriyle olan günlük yaşantısına kadar birçok detayı içeren film sadece bir film olmaktan öte çocuklar arası cinsiyet ayrımına karşı yaratılmış önemli bir belgedir.  Yönetmen Davis Guggenheim on sekiz ayını Yousafzai ailesiyle geçirmiş; İngiltere’deki evlerinde, Nijerya, Kenya, Abu Dabi ve Ürdün’de yaptıkları ziyaretlerde onlara eşlik etmiş. Bizi Malala’nın yanı sıra babası Ziauddin, annesi Toor Pekai, erkek kardeşleri Khushal ve Atal’la tanıştıran film Malala’nın çocukluğunun, kültürünün hikâyesi aynı zamanda. Bir ailenin başkaldırışını ve bunun için ödedikleri bedeli, bu olayın ardından cesur bir liselinin dünyaca tanınan bir eğitim hakkı savunucusuna dönüşümünü izliyoruz. 5 Ocak Cumartesi 19:00’da Baraka Kültür Merkezi Lokalinde. Bekleriz.

Omuzumuzda Kriz Ezgisi – Pınar Piro

By Nazen Şansal

1

"Kriz" dosya konulu Argasdi 52. sayımızın FeministİZ sayfalarından bir yazı... Yeni sayımız yolda, yoksa siz hala derginizi almadınız mı?

1

Gidişatı çok da iyi olmayan toplumumuzun başına bir de ekonomik kriz geldi. Yaşanan felaket durumlarının da toplumun her bir kesimini ayrı ve farklı bir şekilde etkilediği de bir gerçek. İşte şu günlerde yaşadığımız ekonomik kriz de toplumun büyük bir kesimini derinden etkilerken, kriz koşullarında cinsiyete yönelik algı daha da ön plan çıktığından, ataerkil sistem sebebiyle zaten ezilen kadınların üzerindeki yük kat kat artırıyor. Krizin şiddet etkisi Yaşanan kriz ve gerekli önlemleri alamayıp halkı koruyamayan basiretsiz yönetimler nedeni ile ortam gittikçe gerginleşiyor. İşten durdurulmalar, ödeneklerin kesilmesi, sigortaların yatırılmaması derken kişiler psikolojik bir yıkıma maruz kalıyor. Kriz sebebiyle yoksullaşan ve dolaylı olarak da yoksunlaşan erkek, kendisine sürekli hissettirilen sen erkeksin ve güçlüsün alıgısının yerinden oynamasıyla kendini tekrardan güçlü hissedebileceği yollar aramaya başlıyor. Ve yine toplumsal algı ile yerleşen kendinden daha güçsüz gördüğü kadın üzerinde gerek fiziksel gerekse de sözel/psikolojik baskı uygulamaya başlıyor. Üstelik kadına yönelen şiddet sadece birlikte olduğu erkekten de gelmiyor. Yoksullaşan ve gelceğe dair endişeler yaşayan kadınlar para kazanabilmek için emeklerinin karşılığı maddi değerleri iyice düşürebiliyor ya da para kazanabilmek için bedenlerini kullanmak zorunda kalabiliyorlar. Bu durumu fırsat bilen işverenler ise kadını ezmeyi kendinde hak görebiliyor. Durum böyleyken hükümet edenlerin kadınları şiddetten koruma görevini artık bir zahmet tekrardan hatırlaması ve gerekli önleyici veya kurtarıcı önlemleri alması gerekiyor. İstihdam bakımından etkileri Kriz dönemlerinde her çalışan gibi kadınlar da işten durdurulma korkusu ile yaşamaya başlıyor. Çünkü ne zaman işten birilerinin durdulması gerekirse ibreler önce kadınlara dönüyor. Ancak bazen bu durum tam tersine de dönebiliyor ve sanılanın aksine bu zor dönemlerde erkek istihdam ile kadın istihdam oranları birbirine yaklaşmaya başlıyor. Çünkü kadınlar ucuz iş gücü, güvencesiz ve esnek çalışabilenler olarak görüldüklerinden işten durdurmalar daha çok erkek çalışanlara uygulanıyor. Fakat iyileşme sürecine geçildiği zaman da yeni işe alımlar erkek çoğunluğunda gelişiyor. Krizin ev mesaisine yansıması Kadınlar hayatın her döneminde herhangi bir işte çalışıyor olsalar dahi eve geldikleri zaman çalışma saatleri sona eremiyor, işlev değişerek mesai devam ediyor. Temizlik, yemek, aile bireylerinin bakımı, onları ertesi güne hazırlama vs... Çalışmayan kadınlar için ise bu tam zamanlı bir iş oluyor. Işte kriz dönemlerinde bu ev hayatı mesaisi daha da zorlaşıyor. Bir taraftan ailenin maddi durumunu korumak için çaba sarfediliyor, kemer sıkma dönemine giriliyor. Diğer taraftan da krizden psikolojik olarak etkilenen aile bireyleri ile kadın/eş/anne olarak ilgilenmek gerekiyor. Kriz sağlığa zararlıdır Şimdi değineceğimiz konu ise kriz zamanlarında cinsiyet ve yaş farketmeksizin herkesin yaşadığı bir sorun; sağlıklı olmayı sürdürebilme... Kriz dönemlerinde yiyecek ve içeceklerin fiyatının artması, elektrik, benzin ve tüp gaz gibi temel gerekliliklerin ücretinin zamlanması bireylerin bu gibi ihtiyaçlarını asgari düzeyde dahi karşılayamamasına ve bu nedenle de sağlıklarının bozulmasına neden oluyor. Hal böyleyken özel sektörde sigorta yatırımlarının da geriletileceği düşünüldüğünde insanların sağlık kontrolüne gitmeleri ve tedavi olmaları da güçleşiyor. Kaldı ki, sağlığın bozulmasını sadece fiziksel gerilemeler olarak değil, ruhsal ve sosyal bozukluklar olarak da algılamak gerekir ki kriz bunu derinden etkiliyor. Peki ya göçmen kadınlar Ekonomik kriz, mağdur olan insanları göç etme yoluna sürüklerken, ülkeye göç etmiş insanların zaten zor olan hayatlarını daha da güçleştirmektedir. Kadınlar da bundan fazlasıyla etkilenmektedir. Göç durumlarında kadınlar daha da değersizleştiriliyor, yeni bir hayat umut ettikleri ülkede ucuz iş gücü olarak görülüyor hatta “yabancı” oldukları için  “yerli” olanlara göre daha fazla tacize uğruyorlar. Böylelikle hem göçmen, hem işçi, hem de kadın sıfatıyla sınırsız sömürüye ve ezilmeye maruz bırakılırken, aynı zamanda içine itildikleri yeni krizden çıkış yolları aramaya zorlanıyorlar. Ama şimdi daha dik durma zamanı Evet çizilen tablo biraz ağır. Ve belli oluyor ki halkın seçtikleri halkın zararına çalışmaya devam edecek. O zaman şimdi daha dik durma zamanı! Patrona karşı, işbirlikçi hükümete karşı, bizi ezmeye çalışan herkese karşı omuz omuza verip hesap sorma zamanı! Her bir hak için tek tek mücadele edip, cinsiyet ayrımını ortadan kaldırma zamanı! Örgütlü ve ortak bir mücadele için kolları sıvayıp mücadeleden geri duranı da bir kenara yazma zamanı. Pınar Piro pinarpiro@googlemail.com

Sanatın Kriz Halleri – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

Damien-Hirst-The-Golden-Calf-courtesy-of-zimbio.com_

Argasdi dergimizin "Kriz" dosya konulu 52. sayısından sanatı inceleyen bir makale... Yoksa siz hala Khora Kitap Cafelerden derginizi almadınız mı?

Damien-Hirst-The-Golden-Calf-courtesy-of-zimbio.com_

Günümüzden yaklaşık 17,000 yıl önce mağara duvarlarına bizon ve at resimleri çizerek başlamış olabilir sanatın hikâyesi; en azından şu anki bilgimiz ışığında bu kadarını biliyoruz. Dilin nasıl doğduğunu bilmiyoruz, dolayısı ile sanat denilen şeyin de nasıl doğduğunu bilemiyoruz. Sanat tarihi diye kabul edilen “tarih yazımı” aslında oldukça kısa bir geçmişe dayanır. Giorgio Vasari’nin  yazdığı  ve ilkin 1550’de yayımlanan “Sanatçıların Yaşamları’na göre sanat, kutsal dâhinin eseri” ile başlandı sanat tarihçiliği. Ama dokuma, resim, çömlek, ritim-müzik, heykel, ev ve tapınak inşasını sanat olarak nitelendirirsek ki öyledir, insanlık tarihi boyunca, oldukça fazla sanat eseri ve sanatçımızın olduğunu söyleyebiliriz. Büyünün yaratımı veya yaratmanın büyüsü… İlk insanların, bu mevzu bahis resimleri mağara duvarlarına bir haz nesnesi olarak çizmediği yaygın bir görüştür. Büyük bir olasılıkla avladığı veya avlayacağı hayvanı çizmek, benzerini yaratabilmek, onlara kendilerini güçlü hissettiriyordu.  E.H. Gombrich,  “İlkel toplulukların düşünce tarzını anlamaya çalışmadan; onları imgeleri bakılacak güzel şeyler olarak değil de, kullanılacak ve güç dolu nesneler gibi görmeye iten yaşantıyı kavramalı.” diyor. Belki de günümüze kadar ulaşan Voodoo büyüsü oldukça eski güdülerin devamı ile ortaya çıkmıştır. Avını mağara duvarında resmettiğin zaman onu avlayabiliyorsun. Yani, avlanacak bizon ve at için mağara duvarına yapılan büyü ile yaratıcılık başlıyor veya yaratabilmenin verdiği öz güven, büyülü bir şekilde bizonu avlatıyor. Bizim mağarada hangisi gerçekleşti bilinmez fakat insanlar yarattıkları imgelerin büyüsüne kapılmaya ve yarattıkça yaratmaya devam ettiler. Yarattığı büyünün dönüşümü sanatı nasıl vurdu? Oluşan inançlar, mitlere, tanrılara ve dinlere dönüştü.  Tarih boyunca bu inançlar kümesi, içinde geliştiği toplumları tekrar tekrar şekillendirdi. Önceleri küçük gensler şeklinde toplumsallaşan insan, yabanıllar sonra barbarlar daha sonra kent devletleri ve imparatorluklara oradan da ulus devletlere doğru uzun bir yolculuk yaptı. Sanatsal ürünler de örgütlenme modellerinden, üretim ilişkilerinden hep etkilendi. Özellikle heykel, çömlekçilik, dokuma ve resim sanatında önemli bir ustalık bilgisi biriktirildi. Şamanizm, paganizm ve çok tanrılı dinlerin hâkim olduğu dönemlerde bu sanat dallarına ait ustalık bilgisi sonraki nesillere rahatlıkla aktarıldı. Fakat tek tanrılı dinlerin doğuşu ile imgelerin yasaklanması sanata ciddi bir darbe vurdu. Tek tanrılı dinler önceki tüm tanrılara ve inançlara savaş açtı. Mutlak, güçlü ve tek olan tanrı eski tanrılarla birlikte, bir sürü sanat eserini de yok etti. Yeni tanrı insan bedeninde değildi; her yerde idi ve de imgelenemezdi.  İlk önce Musevi yasaları putataparlığa yol açar diye imge yapımını yasakladı. Sonrasında Hristiyanlıkta da heykel ve resim ayni şekilde yasaklandı ta ki VI. yüzyıl da yaşamış papa Gregorius Magnus’a kadar.  Gregorius Magnus kilisenin üyelerinin çoğunun okuma yazma bilmediğini dolayısı ile resim ve heykel kullanılarak dinin bu kesimlere daha iyi anlatılabileceğini savundu. Böylece bu tarz sanatlar küçük de olsa bir nefes aldı. İslam dini de diğer dinler gibi hatta biraz daha sıkı bir yaklaşım ile imgeyi tamamen yasakladı. İslamın hakim olduğu bölgelerde çini, hattat gibi sanatsal eserler ve süsleme gelişirken diğer sanat dalları çok kötü bir şekilde yok olma ile burun buruna kaldı. Sanatın bu kriz hali, bazı sanatlar için ise gelişme fırsatı sundu. Tarihsel olarak sanatın yaşadığı bu önemli kriz bugünün çağdaş sanatını nasıl etkilemiştir ayrı bir makale konusudur. Peki çağdaş sanatın krizi? 17.yy’ın ikinci yarısından 19.yy’ın sonuna kadar sanatçılar arasında, ciddi, entelektüel tartışma ve eleştiri mekanizmaları, sağlıklı bir şekilde var görünüyor. Günümüzde ise bu, neoliberal ve postmodern yaklaşımlar sebebi ile neredeyse ortadan kalkmış durumda. Özellikle de ülkemizde çok uzun zamandır sanatsal ürünlerin, eserlerin tartışıldığı, eleştirildiği söylenemez. Çağımızda kapitalizmin insana ve ekolojiye verdiği değer ortada! Savaşlar, talan, sömürü ve yoksulluk. Engels ne güzel ifade etmiş. “İnsan ne kadar insanlaşabilmişse sanat da ancak o kadar sanatlaşmıştır” diye. 1844 Elyazmaları’nda Marx insanları “yaşama faaliyetlerini (kendi) bilinçlerinin hedefi haline getiren doğal varlıklar” olarak tanımladı. Emek süreci içinde insanlar hem doğal dünyayı, hem de kendi kapasitelerini geliştirirler. İnsan emeğinin bir parçası olarak sanat, Marx’a göre “dışsal gerçeklik denilen şeyin bir kopyası ya da yansıması değil insani amaçların aşılanmasıdır.”  Günümüzün kendinden en çok söz ettiren “sanatçı”larından olan Damien Hirst’in bir “sanat eseri” olarak sunup yüklü bir paraya sattığı içi sigara izmaritleriyle dolu “kül tablası” dışında 18 karat som altından çerçevesi ile akvaryumdaki inek eseri 16,5 milyon dolara alıcı buldu. Kapitalizmin bize aşılamak istediği “insani amaçları” Damien Hirst çok iyi bir şekilde temsil ediyor. Egemen sanatın kriz hallerini insani bir sanat için fırsata dönüştürmek konusunda peki ya biz ne yapıyoruz? Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynakça: E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi Eugene Lunn, Marksizm ve Modernizm, Çev: Yavuz Alogan,Dipnot http://www.aliartun.com/yazilar/sanat-tarihinde-kriz-ve-biz/ https://www.aydinlik.com.tr/cagdas-sanatin-krizi https://www.widewalls.ch/most-expensive-damien-hirst-art-pieces-sold-at-auctions/the-golden-calf/

Baraka Kültür Merkezi’nden Basın Bildirsi: “Baraka, bir isimden daha fazlasıdır”

By Nazen Şansal

baraka görsel

 

“Baranga” isminde bir yayınevi kurulduğunu şaşırarak öğrenmiş bulunuyoruz. Öncelikle, bu yayınevinin ve basacağı eserlerin, ülkemiz yazın ve edebiyatına, yazar ve okurlara hayırlı olmasını temenni ederiz. Ancak seçilen isim konusundaki hayretimizi ve eleştirimizi de gerek yayınevi sahipleriyle gerekse de kamuoyuyla paylaşma sorumluluğu duymaktayız.

Baraka, 18 yıldır kültür-sanat alanında çeşitli faaliyetler gerçekleştiren; müzik grubuyla onlarca konser veren ve 3 albüm üreten, tiyatro ekipleriyle onlarca oyun ile binlerce seyirciye ulaşan, 15 yıldır kesintisiz çıkardığı dergisi ile süreli yayıncılıkta bir rekora imza atan, dört kitap basan, yaz aylarında çocuklar için ücretsiz kurslar düzenleyen, sinema ve belgesel alanlarında üretimleri bulunan ve tüm bunların yanı sıra yaratıcı politik eylemleriyle toplumsal muhalefete adını yazdıran bir dernektir. Baraka ismi, sadece bir dernek tabelasından ibaret olmayıp, uzun yılar içerisinde, düşünsel ve fiziksel emek harcayan, maddi ve manevi özverisi ile onu var eden pek çok aktivistin ve dernek üyesinin kimliğidir. Ayrıca bu isim zikredildiğinde, sadece kültürel faaliyetler değil sol adına kendine özgü denilebilecek bir takım ilkeler de akla gelmektedir. Barış, halkların kardeşliği, adamızın her iki yanındaki devletlere eleştirel yaklaşmak, kapitalizm ve emperyalizm karşıtlığının yanı sıra AB, BM ve türevi olan fonlardan maddi katkı almamak, kendi halkının öz gücüne dayanarak varlığını sürdürmek, postmodern ve liberal soldan kendini kesin çizgilerle ayırmak Baraka’nın olmazsa olmazlarıdır. Hal böyleyken barış adına kurulan bir yayınevinin isminde böylesi bir benzerliğe gidilmiş olmasını, barışı oluşturan temel değerlerden olan emeğe saygı anlamında yanlış bulduğumuzu belirtmek isteriz. Çünkü barış yayıncılığı, her şeyden önce emeğe saygıyı ve etik değerlere bağlılığı gerektirir. Yayıncılık, taklitçilikten uzak durmayı gerektiren, yaratıcılık isteyen, üretkenlik gerektiren zor bir iştir. Yeni kurulan bir yayınevi için yaratıcı ve üretken beyinlerin bulabileceği onlarca isim varken, 18 yıldır halkımızın her görüşten kesimi tarafından bilinen derneğimizin isminin halk ağzında kullanıldığı biçimi olan Baranga adının seçilmesi ise oldukça manidardır Baraka, adamızın kuzeyinde olduğu gibi güneyinde de belli bir fikriyatı temsil etmekte ve geniş kitleler nezdinde bilinmektedir. Yıllarca verilen emekle bu ismin yarattığı iddialı ve pozitif algının, henüz kurulan bir işletme için kullanılmak istenmesini haksızlık olarak nitelendiriyor ve yayınevi yetkililerini yol yakınken isimlerini değiştirmeye davet ediyoruz. Baranga Yayınevi’nin yaptığı veya yapmadığı herhangi bir şeyden sorumlu tutulmamamız ve yaratabileceği isim karışıklığı için şimdiden Baraka dostlarına ve kamuoyuna bu açıklamayı yapmayı gerekli görmekteyiz.

 baraka görsel

Baraka is more than just a name We have come to learn that a publishing house called “Baranga” has been established. First of all, we hope that every piece published through this publisher is to be another achievement for the literature of our country including the readers and the authors. However, we own the responsibility to share our bewilderment and criticism with the owners of the publishing house and the public. Baraka is an association that has ben active in culture and arts field for eighteen years. Its band has performed in many concerts and recorded three albums, theatre groups reached and performed for thousands of audiences, journal has the record for being published for the longest consecutive period, while it organises free summer courses for children in last 6 years. Baraka also published four books, it had produced work within the field of cinematography and documentary and beside all of this, it has build its significant position in social opposition through its creative and politic protests. Baraka is more than just a name on a nameplate though the name has become an identity for its activists and members over their ideological and physical actions and their financial and moral devotion. The name also evokes significant and distinctive principals for leftist ideology. It is essential for Baraka to underline peace and brother/sisterhood of the people, criticise the states on both sides, stand against capitalism and imperialism as well as refuse to be funded by EU, UN and its derivatives and continue its existence through the core strength of its own society. Thus finally, it is vital for Baraka to separate itself with significant distinction from the postmodern and liberal left ideological view. With all of the above being stated, a publisher choosing such a similar name that is established to contribute to the peace within the island is believed to be wrong. Because it is against the value of respect for labour which is the ground value for building peace. Becoming a publisher is tough for it requires not to imitate, be creative and productive. Having so many options to choose a name for creative and productive minds, it is noteworthy to choose “Baranga”, the commonly used name within the society for “Baraka” which is know by every member of society whose social and political views vary broadly. Baraka represents a specific opinion politically and socially and is known for it on both sides of the island. Choosing the name that is built after years of effort to benefit from its assertive and positive image is unjust. Thus we are inviting the officials of the publishing house to change the name when it is still newly established. We feel the necessity to inform the public that we are under no responsibility for any taken or non-taken actions of Baranga publishing house and in doing so, to eliminate any possible misunderstanding arising from the similarity between the names.

Şubadap ile Röportaj: “Müzik dünyayı değiştiremez ama dünyayı değiştireceklere bilinç ve hareket kaynağı olur” – Saadet Çaluda

By Nazen Şansal

thumbnail_IMG_3494

Türkiye’de çocuklar için çocuklarla birlikte şarkılar söyleyen, albümler, konserler, turneler, klipler ve kitaplarla binlerce kişiye ulaşan bir müzik kolekitifi Şubadap… Müziği farklı bir dille ve tamamen çocuk odaklı yaşatan bu güzel insanlara keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Bakalım neler sorduk ve ne yanıtlar aldık…

 thumbnail_IMG_3494

Sizce yaşamın içinde müziğin yeri nedir? Bilinebildiği kadarıyla müziksiz bir toplum yoktur. Müzik her daim toplumsal yaşama eşlik etmiştir. Bugün de gündelik yaşamın içinde sürekli olarak müzikle iç içeyiz. Okul zilinden, evde ses olsun diye açılan müziğe, telefonlarımızda eksik olmayan müzik dinleme uygulamalarından, bekleme ve dinlenme mekanlarına kadar her yerde müziğin yeri var. Birleştirici, ortak bir heyecan yaratan bir tarafı var. Hele sözlerle birleşip şarkı olduğu zaman… Üstüne bir de somut içerik taşıyor böylece. Şubadap Çocuk birçok şehirde turneler düzenleyerek şarkılarını çocuklar ile buluşturdu. Kıbrıs’ta düzenlediği turnede de büyük yankı uyandırdı ve etki yarattı. Nasıl ve hangi fikir ile oluştuğunu anlatır mısınız? Farklı toplumsal alanlarda çocuklarla yaptığımız müzik temelli çalışmalar esnasında, Türkiye’de var olan çocuk şarkıları repertuarının, hem bugünün çocuklarına hitap edecek dilsel ve müziksel güçten uzak olduğunu, hem de günümüzün toplumsal ihtiyaçlarına hitap edeceği yerde bu ihtiyaçları göz ardı ettiğini gördük. Böylece 2013 yılında İzmir’de ‘çocuklarla birlikte çocuklar için’ şarkılar yapmaya başladık. Sonra albümler, klipler, konserler, turneler, kitaplar, şarkıların farklı dillere çevrilmesi, çocuk orkestrası olarak müziğimizi yaymaya devam ettik. Şubadap Çocuk’u nasıl finanse ediyorsunuz? Giderlerini nasıl karşılıyorsunuz? İki kaynağımız vardır. Birincisi ve önemlisi halk sponsorluğu yani yaptığımız çalışmaları önemseyen insanların katkılarının toplamıdır. İkincisi ise belediyeler ve özel kuruluşların etkinliklerindeki konserlerden ürettiğimiz maddiyattır. Takip ettiğim kadarıyla albüm ve turneleriniz dışında, çocuk-öğretmen buluşmaları yaptığınızı, çocuk koro ve orkestraları kurmak için adım attığınızı görüyoruz. Hatta “Enstrümanını Al Gel” projesi ile insanların evinde uyuyan enstrümanlarına talip oldunuz. Bu konulardan ve başka projeleriniz de varsa kısaca bahseder misiniz? Öğretmenleri çalışmalarımız konusunda daha iyi bilgilendirebilmek için bir öğretmen listesi oluşturduk. Buna aynı zamanda Kıbrıs’taki öğretmenlerimiz de katılabilir. Bize mesaj atmaları yeterlidir. Bunun dışında geçen yıl boyunca İzmir’deki Harmandalı mahallesinde bir çocuk orkestrası çalışması yaptık ve 12-13 yaşlarındaki çocuklar ile  bateri, bas gitar, keman, flüt, gitar, ukulele, mandolin ve vokallerden oluşan bir orkestra kurarak 2 ayrı yerde konser gerçekleştirdik. Evde uyuyan çalgılarla ilgili çağrımızı sosyal medyadan sürekli olarak tekrarlıyoruz. Eğer çalgılar bir hevesle alınmış, şimdiyse kılıfında uyuyorsa, bize ulaştırın, biz de çalgı çalmak isteyen çocuklara ulaştıralım. Böylece çocuklar da çalgılar da mutlu olsun. Aynı zamanda internet üzerinden yayın yapacak bir çocuk radyosu çalışmamız var. Şimdilik ayrıntıları sürpriz olsun… Bunun dışında şarkılarımızın resimli öykü kitaplarını oluşturduk. Kıbrıs’ta da Khora Kitabevlerinde var bu kitaplar. Şimdiye kadar 3 kitap çıktı. Eylül’den itibaren 4 tane daha çıkartmayı hedefliyoruz. Ekim ayında bir İç Anadolu turnesi planlıyoruz. Diğer sanat ekiplerinin ve bizim de şimdiye kadar es geçtiğimiz illerde, ilçelerde Moyo Masal Tiyatrosu ile birlikte 1 ay boyunca etkinlikler yapacağız. Son olarak güzel bir haber daha. Yeni albüm için çalışmalara başladık. Bakalım neler çıkacak!

 ŞUBADAP

Türkiye’de çocuklara gösterilen müzik eğitimi ne durumdadır? Eğitimdeki muhafazakarlaştırma ve gericiliğin yarattığı krizin, sizin yaptığınız bu değerli alternatif müzik ile aşılma potansiyeli var mı? Türkiye’deki eğitim sisteminden memnun olan hiçbir unsur yok. Öğrenciler, öğretmenler, veliler ve hatta Milli Eğitim Bakanı da dahil eğitimi yapılandıranlar bile eğitimin mevcut durumundan memnun değil. Velilere şöyle söylüyoruz: “Milli eğitimden çocuklarınızın alabileceği en iyi şey, kötü eğitimdir”. Müzik eğitimi açısından bakıldığında, toplumsal olarak kültür-sanatın değersizleştirilmesinden, müzik ders saatlerinin düşürülmesine, müfredatın içeriksel sığlığı ve biçimsel ezberciliğinden, okullardaki müziksel imkansızlıklara kadar pek çok etmen, aslında okullarda müzik eğitimine dair pek de bir şey yapılmadığını açıkça gösteriyor. Elbette bütün bunlara rağmen okullarda ve okul dışında çocukların müzikle buluşabilmesi ve kolektif bir faaliyet olarak yapılabilmesi için emek harcayan çok değerli insanlar da var. Peki, müzik bu duruma dair ne yapabilir? Marcuse şöyle der: “Sanat dünyayı kendi başına değiştiremez ama dünyayı değiştireceklere bilinç ve hareket kaynağı olur”. O zaman devam! Saadet Çaluda sadet_flute@hotmail.com

Kapitalizm Krizde Değil, Tıkır Tıkır İşliyor! – Celal Özkızan

By Nazen Şansal

argasdi image

Argasdi dergisinin "Kimin Krizi Kimin Fırsatı?" dosya konulu 52. sayısından bir yazı... Derginin tamamını Baraka Kültür Merkezi ve Lefkoşa, Mağusa, Omorfo Khora Kitap Cafe'lerden edinebilirsiniz...

argasdi image

Bir gün, New York sokaklarında Marksist bir ekonomist ile liberal bir ekonomist birlikte yürümektedirler. Duvar diplerinde çok sayıda evsiz kişinin yaşamakta olduğunu gören liberal ekonomist, Marksist arkadaşına kederle dönüp “sistem işlemiyor” der. Marksist ekonomist ise, acı bir tebessümle liberal arkadaşının elini tutup şöyle der: “Gördüğün gibi sistem tıkır tıkır işliyor.”

***

Kapitalizmin emekçiler ve doğa üzerindeki yıkıcılığına ilişkin binlerce yazı yazılabilir. Ancak bu yazıda, kapitalizmin işleyişinin bu türden yıkıcı sonuçları tamamen gözardı edilip, bu işleyişin bizzat kendisine odaklanacağız. Çünkü kapitalizm, bu türden yıkıcı sonuçları tamamen unutsak bile, sorunlu bir sistemdir, kendi kendini yiyip bitirir ve kendi var olma koşullarını hayatta tutmakta çok zorlanır. Dünya Bankası’nın resmi verilerine göre, neoliberalizm öncesi dönemde (1961-1973) dünyadaki toplam ekonomik büyüme hızı %5.5 idi. 1980’lerden beri dünyadaki pek çok toplumu ele geçiren ve kapitalistlerin hakimiyetini çok daha sağlam hale getiren neoliberal dönüşüm gerçekleştikten sonra ise (1980-2017) dünyadaki ekonominin ortalama büyüme oranı %2.87’de kaldı. Yani sistem, her şey kapitalistlerden yanayken bile tökezlemekte. Peki bu neden böyle? Kapitalizm de dahil olmak üzere her toplumsal biçim, doğal ve beşeri kaynakların ve sosyal ilişkilerin belirli bir türden bir organizasyonuna dayanır. Kapitalizmde bütün bu kaynaklar ve ilişkiler, kâr yapmanın ve metalaşmanın (yani işgücü biçimindeki insanlar da dahil olmak üzere var olan her şeyin alınıp satılabilir birer ürüne dönüşmesinin) merkezi rol oynadığı piyasa ilişkilerinin içine çekilir. Kapitalizmde doğal ve toplumsal kaynakların nasıl bir üretim (ve bununla ilişkili olarak ticaret ve finans) çerçevesinde kullanılacağı, bu kaynaklara sahip olan kapitalistlerin insafına kalmış durumdadır. Kapitalistlerin kendileri de, “kapitalist” olarak kalmayı sürdürebilmek için kârlarını maksimuma çıkarmak ve maliyetlerini en aza düşürmek durumundadırlar. Bu ise kıyasıya bir rekabet yoluyla gerçekleşir ve bu rekabetin sonucunda bahsi geçen kaynaklar, çok daha az elin hakimiyetinde toplanır. Oxfam’ın verilerine göre dünyada sadece 8 kişi, dünyanın yarısının toplamının sahip olduğu servete sahipken, en zengin %1’lik kesim, dünyadaki nüfusun %82’sinin servetine sahiptir. Bir sektörde rekabet edip öne fırlayabilmenin (ya da öndeyseniz orda kalabilmenin) yolu, işgücü maliyetlerini düşürmektir. Rekabette öne fırlamanın bir diğer yolu ise teknolojik atılımlardır; ancak bir şirket tarafından entegre edilen teknolojik donanım, kısa sürede diğer şirketler tarafından da sahiplenildiğinden, bu kalıcı bir çözüm değildir. Örneğin daktilodan bilgisayara geçmiş ilk şirketler, kısa süreliğine bundan rekabet avantajları elde etmişti; ancak bilgisayarlar kısa sürede bütün şirketleri donatmaya başladı. Yani kalıcı tek çözüm, işgücü maliyetlerini düşürmektir. Çelişki ise tam da burdadır. İşgücü maliyetlerini düşürmenin ve verimli çalışmayı arttırmanın tek yolu, işgücünü teknolojiyle buluşturmaktır. Teknolojinin yerleşmesi ise, işgücüne olan ihtiyacı azaltır. Örneğin banka işlemleri için veznedarların değil atm’lerin kullanılması... Bu ise üç sonuç doğurur: 1 – Şirketler rekabette geriye düşmemek için teknolojik donanımdan ve otomasyondan faydalanmak zorundadır. Yeni bir teknolojik atılım kısa süreliğine ekonomik büyümeyi tetikler; ancak bir sonraki teknolojik sıçrayışa kadar, şirketlerarası rekabeti sürdürmenin tek yolu işgücü maliyetlerini azaltmaktır. Ancak her teknolojik sıçrayışta işgücüne ihtiyaç daha da azaldığından kârlar düşmeye başlar. Dünya Bankası verilerine göre dünya çapında kârlılık oranı 1950’den 1970’e kadar ortalama olarak %30’larda seyrederken, 1980’lerden günümüze %20’lere düşmüştür. 2 – Kâr oranlarındaki bu düşüş, sermaye sahiplerinin ellerindeki kârları finansal sektörlere aktarmalarına yol açar. Bu, kısa vadede mantıklı bir stratejidir, zira finansal sektörde muazzam gelirler elde edilebilir. Örneğin Apple firması önceleri yaptığı teknolojik yatırımlarla kendi sektöründe ciddi ekonomik büyümeleri tetiklemişti. Ancak Apple’ın sahipleri, bir süredir, elde ettikleri kârları teknolojik yatırımlar için kullanmak yerine, Apple şirketinin hisse senetlerini dönüp satın almak için kullanıyor ki şirketin hisseleri borsada değerlensin. Ancak finansal sektör, kâr elde edilen üretken bir sektör değil, aksine, zaten halihazırda yaratılmış kârların (ve zenginliğin) el değiştirdiği bir sektördür. Yaratılmış olan zenginlik üretken ve kârlı sektörlere aktarılmadığı için de ekonomik büyüme hızı yavaşlar, durgunluk başlar, istihdam olanakları azalır ve genel anlamda kârlılığın oranı düşer. 3 – Durgunluk ise talebi azaltır, alımgücünü düşürür, işsizliği arttırır. Böylece kapitalist firmalar, ürünlerini ve hizmetlerini satmakta daha da zorlanırlar, daha küçük işletmeler iflas eder, kaynaklar bu sefer daha da küçük bir azınlığın elinde toplanır, ancak bu daha da küçük azınlık, sözünü ettiğimiz bu döngü sebebiyle, aynı sıkıntıları tekrar tekrar yaşar.

***

Kapitalizmin yıkılması politik bir mücadeledir, kriz ise kaptalizmin doğasıdır. “Kapitalizm krize girip yıkılacak” diye düşünenler ve sistem içinde atılan her adımı burun kıvırıp küçümseyerek “devrim”i bekleyenler kapitalizmin zaten bir “kriz sistemi” olduğunu, yani krizin aslında kapitalizmin işleyişinin bir parçası olduğunu, “bir gün gelecek” ya da “arada bir gelen” bir şey olmadığını görmelidirler. Mücadele şu andadır ve her yerdedir; çünkü kapitalizm, şu andadır ve her yerdedir. Celal Özkızan  

11. Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali Pazartesi Başlıyor

By Kamil İpçiler

kapak foto

Bu yıl 11.’si düzenlenecek olan Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali (İFF) 3 Aralık Pazartesi 19.30’da, Gönyeli Belediyesi’nde gerçekleştirilecek açılış kokteyli ve Sol Anahtarı’nın müzik dinletisi ile başlıyor. Festival bu yıl “Sistem Krizde! Mücadele Kadrajda” sloganıyla düzenleniyor. “Tavuklar Firarda” isimli bir de çocuk filminin gösterileceği festivalde, Lefkoşa’nın yanı sıra, Değirmenlik, Mağusa, Akdoğan (LYSİ), ve Akçay’da  da gösterimler yer alacak. Program şöyle; 3 Aralık Pazartesi, 19.30: Açılış Kokteyli, Sol Anahtarı’ndan Müzik Dinletisi, Film: Madencilerin Anıları –Gönyeli Belediyesi   4 Aralık Salı, 18.00: Film: Ben Daniel Blake -DAÜ Mustafa Afşin Salonu   5 Aralık Çarşamba, 19.30: Film: Gıda Kooperatifi -Gönyeli Belediyesi   7 Aralık Cuma, 19.00 Film: 9’dan 5’e -Değirmenlik Belediyesi Özle Türkel Sosyal Aktivite Merkezi Konferans Salonu   8 Aralık Cumartesi,11.oo Film: Tavuklar Firarda (Çocuklara Özel) -Arabahmet Kültür Evi   10 Aralık Pazartesi, 19.30 Film: Güneşli Pazartesiler -Mağusa Gelişim Akademisi   11 Aralık Salı, 19.30 Film: 9’dan 5’e Gönyeli Belediyesi   12 Aralık Çarşamba, 19.30 Film: Ev Kira, Semt Bizim -Akçay Kültür Sanat Derneği   13 Aralık Perşembe, 19.30 Film: Madencilerin Anıları -Akdoğan Fikir Sanat Atölyesi   13 Aralık Perşembe, 19.30 Film: İnsan Kaynakları -Gönyeli Belediyesi   15 Aralık Cumartesi, 11.00 Filmler: Tavuklar Firarda (Çocuklara Özel) -Değirmenlik Belediyesi Özle Türkel Sosyal Aktivite Merkezi Konferans Salonu     15 Aralık Cumartesi, 19.30 Film: Güneşli Pazartesiler -Gönyeli Belediyesi.   Festival hakkında detaylı bilgiye “iffkibris.org” sitesinden ulaşabilirsiniz.
❌