One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Asılan Bedenler Yaşayan Fikirler – Aziz Güven

By Nazen Şansal

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

Argasdi dergimizin "Bellek" sayfasında, 48 yıl önce bugünü; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararının verildiği gün olan 9 Ekim 1971'i ele aldık...

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

9 Ekim 1971... Üç fidanı darağacına gönderen idam kararının verildiği gün... Son dönemlerde idam cezası tekrardan tartışılır olmaya başlandı. En temel insan haklarından biri olan “yaşama hakkı”na aykırı olması nedeni ile Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkenin ceza yasalarından çıkarılmış olan idam cezası; taciz, tecavüz gibi suçları işleyen kişilere karşı duyulan ve büyüyen haklı öfkenin adı olarak sıkça dillendirilir oldu. Yaşama hakkına aykırılığı ve çağ dışılığı bir yana dursun, böylesi bir cezanın hukuk sistemlerinde yer alması halinde kimlere uygulanacağı da göz ardı edilemeyecek kadar önem arz etmektedir. Demokrasinin ve özgürlüklerin her geçen gün gerilediği günümüz Türkiye’sinde, idam cezalarının olsa olsa devrimcilere uygulanacağından endişe duymak hiç de yersiz olmayacaktır. İdam cezası ile taciz ve tecavüz suçlularına duyulan öfkenin dineceği, yüreklerde hissedilen acılara bir nebze de olsa su serpileceği zannedilse de, aslında böylesi suçların yaşanmayacağı daha güzel bir dünya için mücadele edenlerin aleyhine rahatlıkla uygulanabilecek bir yaptırıma da dönüşebilecektir.

*** Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu üyelerinden olan Deniz Gezmiş, yaşasaydı bugün 70 yaşındaydı. 27 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde, öğretmen anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Deniz, henüz daha lise yıllarındayken tanışmıştı sol fikirlerle. Gencecik yaşında kendisini eylemlerin içerisinde buluveren Deniz Gezmiş’in ilk tutuklanması 31 Ağustos 1966 tarihinde Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin, Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında, Türk-İş yöneticilerini protesto eden bir grupla beraber yaptığı eylem sonucunda olacaktı. 1966 Kasımında girdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dahil olduğu çok sayıda eylemliliklerle geçen üniversite yıllarında birçok kez gözaltına alınan ve tutuklanan Gezmiş’in 1967 senesinde öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağının yakılması nedeniyle yaşadığı bir gözaltı da mevcuttur. Anti emperyalist tam bağımsız bir Türkiye uğruna yoldaşları ile birlikte cesurca verdiği mücadeleye sığdırdıkları sayısız protestonun içinde kuşkusuz ki en önemlilerinden biri de 6. Filo eylemleriydi. Üniversite yıllarında Devrimci Hukukçular Örgütü’nün de kurucularından olan Gezmiş’in beraatla sonuçlanan yargılanmaları da oldu. 68 Kuşağı’nın ideolojik atmosferinde “Sosyalist Devrim”, “Milli Demokratik Devrim” gibi politik tezlerden Milli Demokratik Devrim görüşünün öğrenciler arasında yayılmasına çok büyük bir etkisi olan Deniz, 1968 yılında yapılan öğrenci eylemlerinde Cihan Alptekin, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Mustafa İlker Gürkan, Cevat Ercişli, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Erim Süerkan ile birlikte Devrimci Öğrenci Birliği’ni kurar. Yürüttükleri Milli Demokratik Devrim mücadelesi içerisinde silahlı eylemlerde de bulunan Deniz Gezmiş ve arkadaşları başta Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Cihan Alptekin olmak üzere diğer genç sosyalistlerle birlikte 4 Mart 1971 tarihinde yayımladıkları bir bildiri ile THKO’yu kurduklarını kamuoyuna açıklarlar. İlk silahlı eylemini 29 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirecek olan THKO; içinde Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in de bulunduğu idam kararının iptali için çalışmalar yürütecektir. Silahlı faaliyetlerine bu dönemde de devam edecek olan örgüt, Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi’nin, 9 Ekim 1971 tarihinde verdiği idam kararı ve ardından 1972 yılının 6 Mayıs’ında üç fidanın idam edilmeleri neticesinde dağılacaktır. Bugün, üç fidanın haklarında verilen idam kararının 48. yılında Türkiye’deki genel siyasal tablonun hemen hemen hiç değişmediğini söyleyebiliriz. Türkiye’de idam cezası kaldırılmış olsa da, Denizlerin idamına ortak olan zihniyetlerin mirasçıları hala daha iktidardadır; ve yargısız infazlarla idam müessesesini farklı biçimlerde sürdürmeye, her geçen gün idam cezasına geri dönüşün yollarını açmak adına ajitasyon yapmaya devam etmektedir. Kurulu düzenin hukuken, siyaseten ve ahlaken daha da geriye gittiği Türkiye’de, tüm bu olumsuzluklara karşı ilerici, aydın ve devrimci halk kitleleri tarafından sahiplenilen simgenin adıdır Denizler; ve mücadeleleri bugünün devrimcilerine hala ışık tutmaya devam etmektedir. Aziz Güven Kaynak: Vikipedi.com

Baraka ve Bağımsızlık Yolu’ndan “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Çağrısı Yapldı

By Nazen Şansal

3

1

  Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, bugün bir basın açıklaması yaparak ülkemiz çevresinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına "hayır" denmesi gerektiği mesajını verdi. Baraka lokalinde gerçekleşen açıklamada ilk olarak Bağımsızlık Yolu Genel Sekreteri Münür Rahvancıoğlu bir konuşma yaparak, "Petrol ve doğalgaz konusu, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye hükümeti üzerinden yükselen bir gerilim gibi görünse de bunun geri planında Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği hatta İsraille bağlantılı şirketlerin ülkemizin doğal varlıkları üzerinden elde etmeye çalıştıkları kar ve zenginlik gerilmi vardır." dedi. Petrolün, yıllardan beridir devam eden Kıbrıs sorununun çözümüne hizmet edeceği iddia edilse de aslında çözümü daha da zorlaştıracağını vurgulayan Rahvancıoğlu, dünyadaki örneklere ve ülkemizde Lefke CMC örneğine baktığımızda, maden aranmasının halklara sadece zehir yığını bıraktığını, ekosisteme de ciddi zararlar verdiğini vuguladı. Ardından Baraka aktivisti Pınar Piro'nun okuduğu basın açıklamasında ise petrol ve doğalgaza hayır denmesi çağrısının detayları yer aldı. "Yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir." ifadelerinin yer aldığı açıklamada, "insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır." denildi.

2

Kuzey ve güneyde yaşayan ada halklarına birlikte mücadele çağrısı yapılan açıklamanın tam metni şöyle:   Doğaya ve ada halklarına hiçbir hayrı dokunmayacak petrol ve doğalgazın çıkarılmasına net bir HAYIR demeliyiz! Süregiden yalan ve talan sisteminin devamlılığı için, ülkemizde ve tüm Akdeniz’de yeni bir ekolojik krizin adımları atılıyor. Emperyalistlerin siyasi hesaplarının ve dev enerji şirketlerinin ticari rantlarının en önemli konusu olan petrol ve doğalgaz çıkarma çalışmaları, zaman zaman barışı da tehlikeye atacak şekilde sürüyor. Dört bir yanımız, çıkar çatışmalarıyla petrol karasına bulanmak istenirken kimse ada halklarının gerçek menfaatini, Akdeniz’in ve gezegenimizin geleceğini düşünmüyor. Sağcı-solcu, çevreci-kalkınmacı, ekolojist-kapitalist fark etmeksizin herkes petrol ve doğalgazın “zenginlik” ve “ihtiyaç” olduğuna ikna görünüyor. Enerji şirketlerinin, yatırım yapacakları coğrafyada gergin bir atmosferi tercih etmemesi ve devletlerin de sermayenin dümen suyuna gitmesi, petrolle birlikte “barış”ın da su yüzüne çıkacağı inancını pompalıyor. Hatta halkımızın büyük çoğunluğunun özlemle beklediği çözümün bilhassa mülkiyet ile ilgili maliyetinin bu “zenginlik”le karşılanması planları yapılıyor. Bizler; doğa severler, halkları kardeş bir adada barış ve huzur içinde yaşamak isteyenler, meydanı boş bıraktıkça, bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti bir yandan Türkiye hükümeti, karşılıklı meydan okumalarla sondajlarını sürdürüyor. Oysa yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir. Meksika Körfezi’ni yıllarca ölü bir denize çeviren, binlerce insanın yaşamını etkileyen türde "kaza"ların olma riski bir yana, derin deniz sondajları hassas Akdeniz ekosistemine önemli zararlar vermektedir. Yakın zamanda ABD’de dünya devi bir petrol şirketine ait sondaj alanında 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan felaket, sadece insanların yaşamına etki etmemiş, 3 ay boyunca denize sızan petrol, Meksika Körfezi'nin ekosistemini ve bu ekosistemde yaşayan balinalar, deniz kaplumbağaları ve göçmen kuşlar gibi hayvanların yaşamını olumsuz etkilemiştir. Buna benzer bir felaketin Akdeniz’de yaşanmayacağının, ada halklarının hayatının ve ekosistemimizin olumsuz etkilenmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmamaktadır. 1912-1974 yılları arasında Lefke bölgesinde maden çıkaran ve sömüreceği maden bitince de çekip giden Amerikan şirketi CMC’nin bıraktığı pislik, 45 yıldır ada çapında çevre sorunlarına, deniz ve yer altı sularının kirlenmesine, kanser ve çeşitli hastalıklara yol açmaktadır. Petrol bulunup işletildiğinde varılacak sonuç, ne yazık ki benzer olacaktır. Hepsinden önemlisi, insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır. Bu bilimsel gerçeği, kapitalist devletlerin de neredeyse tümü kabul etmek zorunda kalmış ve Paris Anlaşmasıyla bu konuda uluslararası hukuk yaratılmıştır. Ancak kendi koydukları kurallara dahi uymayan devletlerin tek yaptığı, şirketlerin karını maksimize etmektir. Çünkü mevcut sömürü sisteminin, ne pahasına olursa olsun büyümekten başka çaresi yoktur. Adamızda petrol çıkarılmasına -hangi şirket veya devlet olursa olsun- net bir hayır demek, bu anlamda antikapitalist bir tavır da içerir ve bizlere yeni bir yaşam biçiminin kapılarını aralar. Enerjinin kaçınılmaz bir "ihtiyaç" olduğu savunusu da "neyin ve kimin ihtiyacı?" sorusuyla karşılaşır. Neyin, ne kadar ve ne için üretileceğinin kararını halklar/üretenler vermediği sürece, gerçek ihtiyaçlardan değil reklam piyasasının şişirdiği bir tüketim çılgınlığından bahsediyoruz demektir. Kültürel yozlaşma ve yabancılaşmanın doruklarda yaşandığı, metalara tapılan bir dönemde, piyasanın aç gözünü doyurmak için her şey fazlasıyla üretilmekte ve arsızlık bir yaşam biçimi olarak dayatılmaktadır. Daha birkaç yıl önce adamızın kıyılarında petrol dolum tesisi istemediğini haykıran, en doğudan en batıya eylemler düzenleyen, AKSA'nın yarattığı kirliliğin hesabını soran, ağaç dikmeye ve çöp toplamaya anlamlı katkılar koyan çevreye duyarlı halkımızı, petrol ve doğal gaz arama çalışmalarına da "dur" demeye çağırıyoruz. Başta Cumhurbaşkanı, Dışişleri ve Çevre Bakanları olmak üzere tüm yetkilileri, ekonomi değil ekoloji öncelikli, kar değil insan odaklı düşünmeye ve her kim olursa olsun denizlerimizde petrol ve doğal gaz aranmasına izin vermemeye davet ediyoruz. Adamızın güneyinde yaşayan çevre dostlarını, doğa severleri de kendi hükümetlerine karşı seslerini yükseltmeye, petrol ve doğalgaz aranmasına son vermek için birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu 28 Eylül 2019

 3

Baraka Tiyatro Ekibi Liseli Gençlere Kapılarını Açıyor

By Nazen Şansal

DSC_3750

DSC_3750

Baraka Kültür Merkezi çatısı altında faaliyet gösteren ve pek çok sahne ve sokak oyununa imza atan Baraka Tiyatro Ekibi, yeni katılmak isteyenler için kapılarını açıyor. 18 yaş üzeri yetişkin ekibinin çalışmaları 24 Eylül Salı günü başlarken, 15-18 yaş arası liseli gençlik ekibine katılmak içinse 28 Eylül Cumartesi 16.30’da başvuru ve kayıt yapılabileceği belirtildi. Ücretsiz olarak yapılacak eğitimlere Lefkoşa Belediye Tiyatrosu oyuncularından Döndü Özata ve Özgür Oktay Refikoğlu ile Devlet Tiyatrosu oyuncusu Özlem Özkaram da çeşitli atölyelerle katkı koyacak. Bir ay sürecek eğitimlerde, nefes, ses ve konuşma egzersizleri, beden ve mimik kullanımı, yaratıcı doğaçlama, müzik ve ritim atölyeleri yer alacak. Ayrıca Ekim ayı sonunda da 2 günlük tiyatro kampı gerçekleştirilecek. Eğitim sürecinin ardından çeşitli protest sokak tiyatroları hazırlanması ve mart ayında da sezon oyununun sahnelenmesi planlanıyor. Başvurular ve çalışmalar Baraka lokalinde yapılacak. Adres: Ayvalı Sokak No:3, Kızılbaş, Lefkoşa. (Kermeoğlu karşısı, Ay Mobilya yanı)    

Kıbrıs için New York yolu göründü ama önce Ankara çünkü ucunda koltuk var – Alpay Durduran

By YKP
  Bakan Taçoy derdini anlattı. Güya davul onun boynunda ama tokmağa vuran vurana… Başbakan ise Ankara yolunu tuttu ve Akıncı’nın marjinal bazılarının peşine düştüğünü ve Kıbrıs’ı mahvolmaya sürüklediğini iddia etti. Bir yazar da onu eleştirdi ve moralimizi bozmayın, bir bakan cumhurbaşkanını başka bir ülkede bu şekilde müzevirlemez dedi. Bu hallere düştüler. Tüm esaslı devlet görevlerini […]

Devrimciler 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne Sahip Çıkmaya Devam Ediyor

By Kamil İpçiler

img1

Başta sendikalar olmak üzere belirli bir kesimin barış mücadelesini masa başı müzakerelere endekslemesi, müzakere süreçlerinin durduğu dönemlerde verdikleri barış mücadelesinin(!) de durmasıyla sonuçlanıyor. Bazı kesimler ise halkların barış talebini, Ankara'nın o dönemki duruşuna göre geri plana atma eğilimi gösterebiliyor. Geçtiğimiz yıllarda 1 Eylül Dünya Barış Günü ''bayrama denk geliyor'' gerekçeleriyle geçiştirilmeye çalışılmış, ancak Baraka ve Bağımsızlık Yolu sokağı boş bırakmamıştı. Bu yıl bir kez daha -üstelik oldukça kritik bir dönemde- 1 Eylül Dünya Barış Günü'nün organizasyonuyla ilgili söz konusu çevrelerden ses çıkmazken, Bağımsızlık Yolu ve Baraka Kültür Merkezi 1 Eylül'de yine sokaktaydı.

İki örgüt 1 Eylül Dünya Barış Gününde Dışişleri Bakanlığı önünde ortak basın açıklaması gerçekleştirdi. Örgütler ayrıca; 1 Eylül'e yönelik bu umursuz tavrın sürmesi durumunda, yanlarına kalbi barış için atan başka kesimleri de alarak 1 Eylül'ün bir kez daha şarkılarla türkülerle kutlanmasını organize edeceklerini duyurdu.

Ortak basın açıklamasını okuyan Bağımsızlık Yolu Örgütlenme Sekreteri Mustafa Keleşzade mevcut bölünmüşlüğün sadece egemenlerin çıkarına olduğunu, adada yaşayan halkların ortak çıkarının federal bir çözümde olduğunu belirtti. Barışı Yaratacak Olan, Halkların Sokaktan Yükselen İradesidir Barışı yaratacak olan iradenin yalnızca müzakere masasında olmadığını belirten Keleşzade, "barış her gün eylemde atılacak ortak bir sloganla, adamızın geleceği için ortak kaygıların eyleme dönüşmesi ile, emekten yana, federal bir düzen için örgütlenenlerin sesinin gürleşmesi ile sokakta kurulacaktır" dedi. Basın açıklamasının ardından "Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir" ve "Yaşasın Halkların Kardeşliği" sloganlarının atılmasıyla eylem sona erdi.   Açıklamanın tam metni şöyle: "Bugün günlerden Pazar, yani dışişleri bakanlığı bugün kapalı, ama zaten son dönemlerde Kıbrıslı Türkler için açık olduğu anlar da zaten bir anlam ifade etmemektedir. Bugün 1 Eylül, yani Dünya Barış Günü. Bugün Kıbrıs Cumhuriyet liderliği koltuğunda federasyon istemeyen, federal bir çözümden kaçmak için ne yapabiliyorsa yapan bir başkan oturmaktadır. Tıpkı kktc dışişleri bakanlığında da olduğu gibi. Fakat bunların hiçbirisi bu adada yaşayan halkların ortak çıkarının federal bir çözümden yana olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Elenlerin birlikte özneleşebileceği ve eşitler olarak adamızın geleceğini birlikte şekillendirebileceği federal bir çözüm oluşmadığı her durum halkların değil, bölünmüşlük üzerinden ultra zenginler haline gelenlerin ve erk sahibi olanların çıkarınadır. Ada sahillerimizi lağıma çeviren otelli kumarhanelerin bölünmüşlükten çıkarı vardır. Tahsis arsalar üzerine kurulup eğitimle bağını koparıp ticarethaneye dönüşen, çalışanlarının yatırımlarını yapmayan, hatta maaşlarını dahi ödemeyen üniversitelerin bölünmüşlükten çıkarı vardır. ‘Şükran sana anavatan’ nidaları atarken göçmen emekçileri inşaatlarda öldüren inşaat patronlarının bölünmüşlükten çıkarı vardır. İnsanların dini inançlarını onları birbirine düşürmek için kullanıp, bu yolla maddi çıkar ve statü için statükonun devamını sağlayan Kıbrıs’ın güneyinde kilisenin, kuzeyinde ise Tarikatlar ve mevcut Evkaf yönetiminin başındakilerin bölünmüşlükten çıkarı vardır. Bölünmüşlükten çıkarı olan bunca güruhun oluşması, bunların kendilerine sözcüler tutmuş olmaları federasyondan vazgeçmeyi değil, federasyondan yana net bir tavır göstermeyi zaruri kılar. Müzakereler sürdükçe, sokakta halkların barış iradesi oldukça iki toplumda da Kıbrıs Cumhuriyetçilerinin ve iki devletçilerin maskeleri düşmektedir ve düşmeye devam edecektir. Bugün adamızın içinden ve dışından şöven odaklar kendi çıkarları doğrultusunda doğalgaz gibi, Maraş gibi konular üzerinden gerilimler yaratmaya çalışmaktadır. Kıbrıs’ın kuzeyinde halkın ezici desteği ile seçilmiş müzakereci olan Mustafa Akıncı, Kıbrıs’ın kuzeyinden, güneyinden ve Ankara’dan çeşitli odalar tarafından bypass edilmeye çalışılmaktadır. Böylesi çabalar halkın iradesine yönelik darbe girişimleridir. Bilinmelidir ki ne müzakere masasının çökertilmesi, ne de şöven unsurların halklar arasında gerilim yaratmak için çabaları başarılı olamayacaktır. Federal bir barışı yaratacak olan halkların sokaktan yükselen iradesidir. Bu irade sadece müzakere masasında değildir, yeni açılan sınır kapıları, telefon şebekelerinin karşılıklı açılması gibi adımlar bu iradenin somutta yansımalarıdır, halkların barışını müzakere masası ile birlikte ortadan kaldırmaya çalışanlar bilmelidir ki barış sadece bir masada oturan iki kişinin atacağı imzalara bağlı değildir. Barış her gün eylemde atılacak ortak bir sloganla, adamızın geleceği için ortak kaygıların eyleme dönüşmesi ile, emekten yana, federal bir düzen için örgütlenenlerin sesinin gürleşmesi ile sokakta kurulacaktır. Sokaklar egemenlerin ve işbirlikçilerin değil, bizlerindir.   Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir" img1 img2

İstirdat savaş nedenidir, savaşa hayır, yaşasın barış!

By YKP
Bugün bölgemiz savaş, silahlı çatışma ve yeni askeri müdahalelerin ve işgallerin sürekli yaşandığı coğrafya konumundadır ve Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin kullanımından ve diğer yabancı ülkelerin askeri faaliyetlerinden dolayı bizler de bölgede süren savaşların parçasıyız. Ayrıca Ortadoğu’nun birçok yerinde süren paylaşamama kavgasının silahlı gerginliğe dönmesini de, doğalgaz başlığı ile ada açıklarında gün ve gün yaşamaktayız. Savaşlardan, silahlı […]

Anlaşılan Osmanlı’nın torunları Bizans oyununu Bizans’tan iyi oynamayı öğrenmişler!

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Basının Kıbrıs’la ilgisi hiç azalmadı yani uluslararası yanları hakkında hep çelişen ve sert açıklamalar oldu. Şimdi de öyle ama şimdiki kadar görev başındakilerin bir diğerinin tam zıttı görüşler söylemesi görülmedi. Sözde işin başında Cumhurbaşkanı vardır ve dışişleri de onla işbirliği içinde hareket eder. […]

Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi’nden Av Konusunda Basın Bildirisi: Av Tamamen Yasaklanmalıdır

By Nazen Şansal

2 (1)

2 (1)

Geçtiğimiz yıllarda, Hayvan Refahı (Değiliklik) Yasası çalışmaları, hayvan deneylerine karşı girişimler, yangın helikopteri eylemi, sahillerde çöp temizliği, barınaklarla ilgili eylem ve etkinlikler yapan, Baraka olarak da bileşeni olduğumuz Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, avcıların son eylemi ve siyasilerin tutumu ile ilgili bir açıklama yaptı. “Hükümet, hayvanları yaşatmaya çalışanların taleplerini yıllardır görmezden gelirken, hayvanları öldürenlerin taleplerini kolayca kabul edebilmektedir. Muhalefet ise Hayvan Refahı Yasası’nda olduğu gibi sözde hayvan sever görünmekte ancak avın hiç açılmaması, tamamen yasaklanması için gereken politikaları üretmemektedir.”  Av Tamamen Yasaklanmalıdır Milli parkları talan edilen, ormanları kül olan, dağları oyulan, gölleri kurutulan, denizleri petrolle dolan ülkemizde doğal yaşam zaten büyük bir tehdit altında, pek çok hayvan türü yok olmakta. Avcılık kültürü ise bencilliği, güçlünün zayıf üzerindeki egemenliğini, ataerkil sistemin cinsiyetçi ve türcü kalıplarını beslemekte ve kendi zevki uğruna doğayı feda etmeye yol açmakta. Hal böyleyken her türlü av, doğaya ve ülkemizin geleceğine büyük zararlar verecektir. Ülkesini ve doğayı seven, çocuklarının geleceğini düşünen herkesin ava karşı çıkması ve gerek hükümeti gerekse avcıları ve örgütlerini bu konuda uyarması, duyarlılığa davet etmesi gerekmektedir. Dünya yalnız bizim değil ve doğal ortamında yaşayan hayvanların “spor” veya “hobi” adı altında öldürülmesi katliamdan başka bir şey değildir. Oy hesapları dışında başka bir şey düşünmeyen hükümet ve muhalefet partileri, doğa ve hayvan sevgisinden her fırsatta dem vurmakta ancak şovdan öteye gidemeyerek ortaya ciddi bir icraat veya muhalif bir tavır koyamamaktadır. Hareketimizce hazırlanan ve ülkemizi hayvan haklarında bir nebze olsun ileriye taşıyacak olan Hayvan Refahı Değişiklik Yasası, aradan 2 hükümet geçmesine rağmen halen daha Mecliste bekletilmektedir. Hükümet, hayvanları yaşatmaya çalışanların taleplerini yıllardır görmezden gelirken, hayvanları öldürenlerin taleplerini kolayca kabul edebilmektedir. Muhalefet ise Hayvan Refahı Yasası’nda olduğu gibi sözde hayvan sever görünmekte, avın hiç açılmaması, tamamen yasaklanması için gereken politikaları üretmemektedir. Bizler, tüm hayvan severleri avın yasaklanması konusunda siyasilere baskı yapmaya çağırır, oy değil can düşünen siyasileri ise bu talebimizle yüzleşmeye davet ederiz.  Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi 28/8/2019 2 (2)

Baraka Kültür Merkezi’nden Özerk Tiyatro Talebi ve Yaşar Ersoy’a Destek

By Nazen Şansal

2

2

Baraka Tiyatro Ekibi, Devlet Tiyatroları önünde sokakladığı bir oyun ile özerk ve özgür tiyatro talebini dile getirdi. Sol Anahtarı elemanlarının da yer aldığı müzikli oyunda, özgürce şarkı söyleyen gençler, siyasi atama olan yasakçı bir müdürün sansürüne ve baskısına maruz kalarak sanatlarını diledikleri gibi yapamaz hale geldiler. Ardından, oyuncular Ataol Behramoğlu’nun “Bu Yangın Yerinde” isimli şiirini okudu. Tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a destek Oyun sonrası, Baraka aktivisti Nazen Şansal tarafından yapılan açıklamada, Devlet Tiyatroları’nın hükümetlerin değil halkın değerli bir kurumu olduğu vurgulanarak, siyasi atama ile yönetilmesine, yasakçı ve baskıcı zihniyetlere,  özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş-geçmiş hükümetlere ve tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a hadsizce dil uzatanlara “TEPKİ” gösterildi.

1

Basın açıklamasının tam metni şöyle: Burada bir yangın yerinin yanı başındayız şimdi… 20 yıl önce kül olan Devlet Tiyatrosu’nun yanındayız! 20 yıldır sahnesizliğe mahkum edilen, siyasi hesaplarla, kişisel çıkarlarla istisnasız her hükümet döneminde müdahale edilen, her şeye rağmen inatla üreten tiyatro sanatçılarının ve emekçilerinin yanındayız. Çünkü Devlet Tiyatrosu, kendi politik görüşüne göre müdür atayıp burayı yönetmeye soyunan, kendini “patron” ilan eden başbakanların, kültür bakanlarının değil, halkın bir kurumudur.  Nereli olduğu veya nereden geldiği fark etmeksizin, halkların kardeşliğine kucak açmalı ve hizmet etmelidir. Biz tiyatro severler olarak tiyatromuzun, küllerinden yeniden doğmasını arzuluyoruz. Ama nasıl? Özerk olarak, özgür olarak… Atanmış siyasilerin değil, sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin kolektif kararlarıyla yönetilmesini istiyoruz. Tüm sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin geleceği garanti altında, güvenceli çalışabilmesini ve böylece kimsenin baskısına maruz kalmadan özgürce üretebilmesini istiyoruz. İşte bu nedenle; Yıllardır Özerk Tiyatro Yasası yapmayan tüm hükümetlere tepkimizi gösteriyoruz! Halkın yanında görünüp, sanatın özgürlüğünden bahsedip Devlet Tiyatrolarını aynı yapısal sorunlarla baş başa bırakan CTP-TDP-HP-DP dörtlüsüne tepkimizi gösteriyoruz! Evrensel olan ve ifade özgürlüğünü de içeren sanatı sadece kendi dar çerçevesinden gören milliyetçi, gerici, baskıcı, yasakçı, sansürcü Ulusal Birlik Partisi’ne ve ırkçı, bölücü Yeniden Doğuş Partisi’ne tepkimizi gösteriyoruz! Sanatın özgürlüğüne, yani özüne, varlık sebebine el uzatanlara; bu halkın yetiştirdiği en değerli sanatçılarımızdan Yaşar Ersoy ustaya hadsizce dil uzatanlara tepkimizi gösteriyoruz! 3 4 5 6  

Baraka’dan Devlet Tiyatroları Önünde TEPKİ Oyunu

By Nazen Şansal

görsel

Baraka Kültür Merkezi olarak, Özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş geçmiş hükümetlere, sanata yasak koyan Devlet Tiyatroları müdürüne ve onu atayan baskıcı zihniyete TEPKİmizi gösteriyoruz! Bu amaçla 22 Ağustos Perşembe saat 18.00’de Devlet Tiyatroları önünde (Okullar Yolu) kısa bir oyun ve şiir sokaklayacağız. Tiyatroya gönül veren tüm sanatçılar, sanatın özgürlüğüne inanan tüm halkımız ve duyarlı örgütler davetlidir.

görsel

   

13. Baraka Yaz Kampı Gerçekleştirildi

By Kamil İpçiler

67840485_2711948248815534_482600632960679936_n

Baraka Kültür Merkezi tarafından bu yıl 13.sü düzenlenen yaz kampı Tatlısu’da (Akatu) gerçekleştirildi. 2-4 Ağustos tarihleri arasında, Tatlısu Belediyesi tarafından işletilen Zambak Tatil Köyü’nde Baraka aktivistlerine ve dostlarına açık olarak düzenlenen çadır kapmında, tüm yıl boyunca yaşanan yoğunluk ve yorgunlukların ardından katılımcılar bir yandan hep birlikte dinlenip eğlenirken diğer yandan da yeni bir üretim ve mücadele sürecine hazırlanmak için enerji depoladılar.
Baraka Tiyatro Ekibi tarafından yapılan tiyatro atölyesinden Sol Anahtarı Müzik grubunun konserine; satranç ve tavla turnuvalarından spor oyunlarına değin bir dizi etkinliğin yeraldığı 2 günlük çadır kampında ayrıca “Kültürel alan araçlarının politik mücadeleye katkısı ve aralarındaki diyalektik ilişki” konulu bir de forum (söyleşi) gerçekleştirildi. 67428810_2709048875772138_4744532771391668224_n 67523906_2709048785772147_2251227827120635904_n 67697339_2709048665772159_6512989210536837120_n 67840485_2711948248815534_482600632960679936_n 67931796_2709048605772165_935731987769982976_n

TC yetkilileri federasyonun modası geçmemiştir dedi

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Büyükelçi ve Genel Kurmay başkanı ağız birliği yaparak iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitlik ve güvenlik için yeni ve ortak önlemler hakkında konuştular. Kıbrıs konusunda BM Güvenlik Konseyi’nin Barış Gücünün süresini uzatma kararı vesilesiyle konuşup Kudret’in “federasyonun modası geçmiştir” sözü ve diğer TC’yi […]

Yaz Kursları Şölenle Sona Eriyor

By Kamil İpçiler

yaz kursları 2016 haber foto.jpg

Baraka Kültür Merkezi’nin bu yıl 7.’sini düzenlediği çocuklar için ücretsiz yaz kursları yarın (Cumartesi) saat 19.00’da, Kızılbaş’taki Baraka lokalinde gerçekleştirilecek şölenle son buluyor. Haziran ayındaki “Eğitsel Spor Aktiviteleri” ile başlayan yaz kurslarında görsel sanatlardan satranca, fen deneylerinden felsefeye, müzikten dansa, yogadan seramike, hayvan sevgisinden insan haklarına kadar bir çok konu bilimsel bir müfredatla çocuklarla buluşturuldu. Çevre bilinci dersinde sebze ekip can suyu vererek toprakla buluşan çocuklar, Girne Kalesi’ne düzenlenen gezi ile tarihe yolculuk yaptı. Şenlikli Final Yaz kurslarının finalinde, çocukların kurslar boyunca yaptıkları üretimleri sergileme ve öğrendiklerini sahneleneme şansı bulacağı bir şenlik düzenleniyor. Bu renkli şenlik, Cumartesi akşamı saat 19.00’da, Baraka Kültür Merkezi’nde gerçekleşiyor. Baraka’dan yapılan açıklamada şölene başta çocukların aileleri olmak üzere tüm halkımızın davetli olduğu belirtildi.

Devlet Aklından Hukuk Devletine – Cansu N. Nazlı

By Nazen Şansal
Argasdi’mizin “Çocukluk” temalı yeni sayısı bayilerdeki yerini almışken, “Adalet” temalı eski(meyen) sayımızdan bir yazıyı sizlerle paylaşıyoruz.  Toplumsal yaşamımıza ismen girmese de, cismen varlık gösteren bir olgudur Devlet Aklı. Bu yüzden ilk duyduğunuzda yabancı gelse de, basitçe tanımlayıp örneklendirince hemen tanıyacağımız bir tutuma karşılık gelir. Devlet Aklı, üstün otoritenin (yani devletin) çıkarlarının bütün diğer bireysel, toplumsal […]

DSA/Jacobin/Haymarket-sponsored ‘Socialism’ conference features US gov-funded regime-change activists

By Levenshtein

The 2019 Socialism Conference, sponsored by American leftist juggernauts the DSA, Jacobin magazine, and ISO’s Haymarket Books, features regime-change activists from multiple US government-funded NGOs.

By Ben Norton and Max Blumenthal

Socialism is now apparently brought to you by the US State Department.

From July 4 to 7, thousands of left-wing activists from across the United States are gathering in Chicago for the 2019 Socialism Conference.

At this event, some of the most powerful institutions on the American socialist — but avowedly anti-communist — left have brought together a motley crew of regime-change activists to demonize Official Enemies of Washington.

One anti-China panel at the conference features speakers from two different organizations that are both bankrolled by the US government’s soft-power arm the National Endowment for Democracy (NED), a group founded out of Ronald Reagan’s CIA in the 1980s to grease the wheels of right-wing regime-change efforts and promote “free markets” across the planet.

Another longtime ally who has spoken at every single annual Socialism Conference since 2009, Anand Gopal, works at a liberal foundation that is directly funded by the US State Department. He is headlining a panel this year to provide “A Socialist View of the Arab Spring.”

Yet another 2019 conference panel rails against the socialist governments of Nicaragua and Cuba — two-thirds of John Bolton’s “troika of tyranny” — with outspoken proponents of regime change. One of the speakers, Dan La Botz, hosted an event in 2018 that featured right-wing Nicaraguan activists wearing masks and disguised as students, who were junketed to meet with Republican lawmakers in Washington by the US government-funded right-wing organization Freedom House.

The Socialism Conference’s regime-change lobbying “Nicaragua expert” La Botz has admitted in leaked emails obtained by The Grayzone that “there is virtually no left among the opposition” to Nicaragua’s democratically elected socialist government.

La Botz, a leader within Democratic Socialists of America, likewise acknowledged in these emails that there is “little likelihood of an outcome to the rebellion that goes beyond a more democratic capitalist regime.” But he has still vociferously lobbied for Nicaragua’s Sandinista government to be overthrown by US government-backed insurgents — and is using his platform at the biggest socialist conference in the United States to do it.

Merging of largest US socialist organizations

The 2019 Socialism Conference is advertised under the catchy slogan: “No borders, no bosses, no binaries.”

Each ticket comes in at a neat $105 per person (or a $250 “solidarity rate,” for the hardcore supporters) — and this doesn’t include the rate for the rooms at the hotel where it’s held.

For years, the Socialism Conference functioned as a platform for the International Socialist Organization (ISO), a small group steeped in the tradition of sectarian American Trotskyite politics, which pushed a hardline anti-communism and attacked virtually all socialist governments in history as “not truly socialist.”

Founded in 1977 after a long line of sectarian splits, the ISO never became a significant political force. It was mostly relegated to recruiting young impressionable students on liberal arts college campuses.

As an avowedly anti-communist organization, the ISO eschewed symbols long associated with the communist left, like hammers and sickles and red flags. Instead, it chose a clenched fist — one eerily similar to the symbol used by the US government-funded Serbian activist group Otpor and similar offshoots in Eastern Europe, which carried out Washington-backed neoliberal “color revolutions” in the years following the collapse of the Soviet Union and the restoration of capitalism.

The ISO claimed to be anti-war, but its leaders spent a disproportionate percentage of their time and resources attacking the anti-imperialist left. They could more accurately be referred to as the anti-anti-imperialist left.

This March, the ISO voted to dissolve — in a decision some former members joked was the most democratic act ever undertaken by the organization, which had been dominated by an unelected leadership of veteran Trotskyite activists.

The dissolution was prompted by evidence that the ISO’s steering committee mishandled sexual assault allegations. It also came as the ISO’s membership was shrinking and rapidly being absorbed by a newly burgeoning anti-communist organization, the Democratic Socialists of America, or DSA.

Now that the ISO has dissolved, some of its past prominent members have entered the ranks of the DSA, burrowing from within to inject their anti-anti-imperialist politics into the group.

Because Trotskyites are so sectarian and notoriously incapable of holding together organizations, they are infamous for infiltrating larger, more popular groups and trying to take them over, in a tactic known as entryism.

This is precisely the strategy being used by former members of the ISO — and by another tiny US Trotskyite organization, Solidarity, which was led by anti-Nicaragua regime-change activist and Socialism Conference speaker Dan La Botz, now a leader in DSA.

Democratic Socialists of America is the largest self-described socialist organization in the United States, with more than 60,000 card-carrying members. It is also very heterogeneous, with many internal contradictions and conflicting political views.

In 2019, for the first time, the organizers of the Socialism Conference — including many holdovers from the ISO leadership — joined together with two new sponsors: DSA, and the closely DSA-allied Jacobin magazine, another platform for anti-communist and anti-anti-imperialist politics.

At the bottom of the Socialism conference website, a note reads, “Brought to you by Haymarket, Jacobin, and the Democratic Socialists of America.” Haymarket is the book publishing arm of the now-defunct ISO, and its editorial board features some of the group’s former leaders.

Top speakers at the conference include Democracy Now host Amy Goodman, Jacobin magazine founder and editor Bhaskar Sunkara, and journalist Naomi Klein, the inaugural Gloria Steinem Endowed Chair in Media, Culture and Feminist Studies at Rutgers University. Klein was chosen to head the final plenary, titled “Care and Repair: The Revolutionary, Democratic Power of a Global Green New Deal.”

The 2019 Socialism Conference, like its annual predecessors, combines calls for radical economic democratic transformation and progressive social progress with the demonization of independent foreign governments that are targeted by the US government for regime change, such as Nicaragua, Cuba, Syria, Iran, China, and Russia.

The schedule of panels on foreign policy and international issues features a veritable who’s who of leftist regime-change activists. There is even a talk devoted specifically to demonizing the anti-imperialist left.

Curiously, the 2019 Socialism Conference has no panels devoted specifically to Venezuela, which since this January has endured a US-led right-wing coup attempt, and which is suffering under suffocating sanctions that amount to a de facto economic blockade. In the past, the ISO has harshly criticized Venezuela’s democratically elected socialist government, condemning Presidents Hugo Chávez and Nicolás Maduro for not being radical enough and for not supposedly implementing the vague concept of “socialism from below.”

In this way, the 2019 Socialism Conference also stands out as a sign of the effective political merging of what had previously been two distinct political trends: the Cliffite Trotskyites of the International Socialist Organization and the anti-communist social democrats of the Democratic Socialists of America.

Anti-China ‘workers’ rights’ groups funded by anti-labor US government

One of the most eyebrow-raising panels at the 2019 Socialism Conference is entitled “China and the US: Inter-Imperial Rivalry or Class Struggle and Solidarity?” The panel portrays the US and China as equally malicious imperialist powers, downplaying and whitewashing the uniquely destructive nature of Washington’s foreign wars and corporate domination.

The panel features three speakers, two of whom work for anti-China groups that are funded by the US government’s regime-change arm, the National Endowment for Democracy. The third speaker is Ashley Smith, a former leader of the ISO who has spent the past eight years romanticizing foreign-backed, far-right sectarian Islamist “moderate rebels” in Syria.

The first speaker listed on the panel is Elaine Lu, the program officer at China Labor Watch. This group is described by the Socialism conference website simply as “a New York-based NGO advocating for workers’ rights in China.”

What Socialism Conference sponsors DSA, Jacobin, and Haymarket did not disclose is that its speaker’s employer is funded by the National Endowment for Democracy.

The NED states without qualification that its goals include supporting “free markets” abroad. At the top of the about page on its website is a video of right-wing cold warrior Ronald Reagan inaugurating the US government-funded body.

The National Endowment for Democracy’s 990 tax forms show how Washington’s regime-change arm has bankrolled China Labor Watch for years. Substantial NED funding goes back to at least 2009.

According to the NED’s 2015 form 990, China Labor Watch received a $150,000 grant that year. On the NED’s 2013 tax form, it lists another $110,000 grant for China Labor Watch.

In 2014, China Labor Watch got $150,000 from the NED. According to the group’s annual report that year, its total revenues for all of 2014 was $238,003, meaning 63 percent, or nearly two-thirds of its funding came from the US government.

China Labor Watch’s other major donor is the Tides Foundation, a liberal organization that also happened to be one of the main financial sponsor’s of the ISO’s parent non-profit. In 2014, Tides gave $40,645 to China Labor Watch, another 17 percent of its budget that year.

Joining Elaine Lu as the other main speaker on the Socialism Conference’s anti-China panel is Kevin Lin, who coordinates the China program at the Washington, DC-based NGO the International Labor Rights Forum.

The Socialism Conference once again failed to mention that this group is also bankrolled by the National Endowment for Democracy.

According to the NED’s 2016 form 990, the US government’s regime-change arm gave the International Labor Rights Forum $150,000 that year alone.

The International Labor Rights Forum likewise received $96,590from the NED in 2015, and $62,500 in 2014.

The Socialism Conference also identified Kevin Lin as a co-editor of the Made in China journal, which focuses on labour rights. A disclaimer at the bottom of the publication’s swanky website notes that it is funded by the European Union’s Horizon 2020, a neoliberal business program which the European Commission describes as “the financial instrument implementing the Innovation Union, a Europe 2020 flagship initiative aimed at securing Europe’s global competitiveness.”

These are the financiers behind the speakers that the Socialism Conference and its sponsors the DSA, Jacobin, and Haymarket brought together to explain why China is a malevolent imperialist power.

Some of these groups may seem progressive, but they operate in effect as vehicles for US government soft power, exploiting the cause of human rights or labor rights to undermine and destabilize foreign governments that Washington has targeted for regime change.

China Labor Watch and the International Labor Rights Forum are far from the only ostensibly progressive anti-China groups funded by the US government.

Other China-related NED grantees include “human rights” organizations like the Network of Chinese Human Rights DefendersHuman Rights in ChinaChina AidChina Change, and China Rights in Action (another Tides grantee), along with the New York-based Chinese Feminist Collective and news websites like China Digital Times.

China Labour Bulletin, which maintains a map of strikes going on across the gigantic country, is likewise frequently cited by left-wing websites in the US. While its slogan is “Supporting the Workers’ Movement in China,” China Labour Bulletin (CLB) is actually based in Hong Kong, and it is funded by the US government.

CLB notes on its website that it “receives grants from a wide range of government or quasi-government bodies, trade unions and private foundations, all of which are based outside of China.” For decades, CLB’s founder and executive director Han Dongfang broadcasted anti-China programming on Radio Free Asia, a US government-funded propaganda outlet that was founded by the CIA to push anti-communist disinformation. Han’s work is funded by the National Endowment for Democracy, and he was a leader of the 1989 Tiananmen Square protests.

The ISO’s newspaper Socialist Worker has praised Han Dongfangas a leftist hero, without ever disclosing his extensive links to the US government’s regime-change machinery. Socialist Worker has repeatedly drawn on the work of China Labour Bulletin, over more than a decade. The ISO’s journal the International Socialist Reviewhas also relied on the US government-funded organization’s research, and Jacobin magazine has noted CLB’s “roots go back to the Tiananmen Square protests.”

Human Rights Watch, another key part of the regime-change lobby, has lionized Han, happily noting that his show on the US government’s Radio Free Asia “is one of the network’s most popular programs.”

China is just one of the countries where the US government’s soft-power arm funds such putative progressive groups. The NED likewise funds many liberal anti-Cuba organizations, such as the Foundation for Human Rights in Cuba, Center for a Free Cuba, the Cuban Institute for the Freedom of Expression and Press, and the news website CubaNet. Or there are NED-funded groups pushing regime change against Syria and Iran, like the Damascus Center for Human Rights Studies and Human Rights Activists in Iran.

While the United States has one of the lowest rates of unionizationin the industrialized world, a bloody history of worker repression and anti-labor laws, and historically weak unions among those that still do exist, its regime-change arm the NED has funded workers’ rights groups to promote a progressive image of America abroad.

For decades, for instance, the NED has bankrolled the international Solidarity Center of the major union federation the AFL-CIO. The center receives tens of millions of dollars from the US government’s regime-change arm annually, and returns the favor by avoiding topics that would anger the US State Department and bite the hand that feeds it.

Throughout the Cold War, the AFL-CIO remained a reliably anti-communist union that received funding from US government agencies, including the CIA, in order to combat and ultimately try to eliminate communist influence in the American labor movement. It was a textbook example of a controlled opposition.

This is not to say that NED-funded groups cannot at times have a positive impact on the lives of average people in repressive environments. But their work is always part of a larger agenda, with ulterior imperial motives guiding them along the way. A controlled opposition can make some changes, but it always remains controlled.

US State Department-funded speaker providing ‘socialist’ take on ‘Arab Spring’

Yet another speaker at the 2019 Socialism Conference works for a liberal foundation directly funded by the US government.

Journalist Anand Gopal, who has been a close ally of the ISO for a decade, has a panel all to himself this year: “A Socialist View of the Arab Spring.”

The Socialism Conference website did not provide a bio for Gopal, yet alone disclose that his employer is funded by the US government. It simply described him as a “Pulitzer-Prize nominated journalist,” and said he will explain how to understand “the lessons of the protests, uprisings, rebellions, and wars that shook the Arab world beginning in 2011.”

Left unmentioned is that Gopal serves as a “fellow with the International Security Program” at the New America Foundation. This foundation’s website makes it very clear that it is directly funded by the US State Department, along with massive corporations and banks — clearly institutions that are invested in advancing the revolutionary socialist cause.

Anand Gopal has harshly attacked the anti-imperialist left for opposing the international proxy war on Syria. He strongly supported the Syrian opposition, which is dominated by Salafi-jihadists, but which Gopal has consistently whitewashed and portrayed as a supposedly progressive force.

Gopal likewise reported inside al-Qaeda-occupied territory, which The New Yorker euphemistically described as “Syria’s Last Bastion of Freedom.” And he has constantly downplayed the billions of dollars of funding and weapons from the US, Europe, Israel, Saudi Arabia, Turkey, and Qatar that kept the Syrian opposition afloat, fueling the brutal war for years.

Going back to at least 2009, Gopal has spoken at every single one of the ISO’s Socialism Conferences — in 20182017201620152014201320122011, and 2010.

Gopal has also done more than a dozen extensive interviews for the ISO’s newspaper Socialist Worker and journal the International Socialist Review, blaming the rise of ISIS on Official Enemies and spreading the conspiracy theory that the US is actually “helping the regime” of Syrian President Bashar al-Assad, not truly trying to overthrow it.

‘Socialist’ lobbying for US-backed right-wing coup in Nicaragua

Another noteworthy 2019 Socialism Conference panel, called “Problems of the US Left: The Cases of Cuba and Nicaragua,” is led by Dan La Botz and Samuel Farber, veteran Trotskyite activists and outspoken proponents of regime change in the two respective countries.

The speakers’ problem with the US left appears to be that it has demonstrated too much solidarity with socialist governments in Havana and Managua, which, in their view from inside the United States, “rely more on bureaucracy than democracy.”

Farber is a Cuban exile who left the country for unspecified reasons in 1958 – a year before its revolution – and spent the rest of his life as a professional critic of its socialist government. Today, he contributes regular attacks on the Cuban Revolution to journals from Jacobin to New Politics to In These Times, where he published a trenchant denunciation of Fidel Castro upon his death in 2016.

Farber accuses Castro of developing a model of “state capitalism,” wielding a term Trotskyite ideologues routinely fling at any revolutionary government that is insufficiently pure. He calls for “a revolutionary democratic alternative… through socialist resistance from below.”

The concept of regime change “from below” is also central to the rhetoric of exile groups like the People’s MEK, a US- and Saudi-backed cult of personality that calls for toppling Iran’s government through “indigenous regime change.”

Dan La Botz, for his part, has risen to prominence as a full-time opponent of another member of the Trump administration’s “troika of tyranny”: the socialist government of Nicaragua, and the Sandinista movement that it represents.

La Botz has published an anti-Sandinista manifesto with ISO publisher Haymarket Books, which is advertised as a survey of “the failures of the Nicaraguan Revolution, by one of the most important Marxist-historians of Latin America.”

In June 2018, as a US-backed, violent regime-change attempt surged across Nicaragua, threatening the rule of democratically elected President Daniel Ortega, La Botz attempted to mobilize left-wing US support for the anti-Sandinista opposition. That month, he joined an anti-Sandinista event — co-sponsored by DSA’s New York branch, Haymarket, the academic journal NACLA, and the Marxist Education Project — at Saint Peter’s Church in New York City, to drum up local support for the coup.

The event featured speeches by several Nicaraguan anti-Sandinista activists who were involved in the regime-change attempt, including self-described students who wore masks on stage, concealing their identities from the audience.

The Grayzone has obtained internal DSA email reports authored by La Botz which revealed that, days after the event at Saint Peter’s Church, those same students met with right-wing Republican legislators on Capitol Hill, including neoconservative Senators Marco Rubio, Ted Cruz, and Ileana Ros-Lehtinen.

The students beamed with pride, appearing without masks in photo ops with the avowedly anti-socialist members of Congress. Their trip was financed by Freedom House, a right-wing soft-power organization that is funded almost entirely by the US government.

Humbled to meet with Nicaraguan student leaders who are risking their lives fighting for freedom. Their bravery and perseverance will overcome the Ortega dictatorship’s tyranny. #SOSNicaragua pic.twitter.com/BGkc6kEVTc

— Senator Ted Cruz (@SenTedCruz) June 6, 2018

The students’ US-backed delegation included Victor Cuadras, a fanatical right-wing activist who openly supported Donald Trump’s agenda for Latin America and blamed the governments of Cuba, Venezuela and Nicaragua for the caravan of desperate asylum seekers on the US-Mexico border.

Victor Cuadras (@AndinoCuadras), the Nicaraguan student coup leader who was flown to DC by US govt @freedomhouse to drum up regime change, echoes and endorses Donald Trump’s anti-migrant fanaticism against the #Caravan pic.twitter.com/CzwDCOMiMu

— Max Blumenthal (@MaxBlumenthal) November 6, 2018

On June 15, 2018, Dan La Botz sent an email report to DSA leadership, reflecting on the event. He acknowledged that “the Nicaraguans both on the panel and in the public had virtually no political analysis and no vision or program for the future of their country.”

Then in a follow-up email report sent to DSA leadership on July 24, La Botz defended the students’ collaboration with neoconservative politicians like Rubio and Cruz.

“The students, ages 21 to 24 or so, who spoke on our panel then went off to speak with Republican legislators, guided by a rightwing foundation,” he wrote. “While, of course, we do not think that this is a good strategy, this is perfectly understandable given that the Republicans are in power and have the ability to do something about Nicaragua.”

While marketing the anti-Sandinista activists as grassroots youth deserving of left-wing solidarity, La Botz admitted in his internal DSA report, “Nicaraguan opponents of the regime in the United States hold a wide variety of political views, though there is virtually no left among the opposition here that I am aware of.”

And while publicly framing the regime-change operation in Nicaragua as a progressive uprising, La Botz privately conceded, “There is, however, little likelihood of an outcome to the rebellion that goes beyond a more democratic capitalist regime.”

As The Grayzone reported in 2018, the US government’s regime-change arm the National Endowment for Democracy boasted of spending millions on anti-Sandinista civil society and media outfits “to lay the groundwork for insurrection” in the years and months ahead of the coup.

While the coup attempt in Nicaragua was portrayed as a peaceful people’s uprising by figures like La Botz, it was in fact a violent putsch that saw armed elements erect roadblocks across the country, holding up ambulances, torturingbrutalizingkidnapping, and murdering supporters of the Sandinistas.

Anti-Sandinista insurgents dragged an unarmed, on-leave police officer to death from a truck and then burnt his corpse at a roadblock. They raped a 10-year-old girl at a roadblock and burnt the homes of local Sandinista legislators. They occupied and ransacked a public university campuswrecked a women’s health center, and torched a daycare center.

The armed opposition wreaked this havoc while attacking police stations with mortars and gunfire, during a national dialogue in which the police were ordered to remain in their barracks. In the end, Nicaragua’s opposition caused the deaths of over 60 innocent people, while grinding the country’s previously productive economy to a halt.

Once the coup was extinguished, the US Congress passed the Nica Act without debate, imposing harsh sanctions on Nicaragua’s economy that emulated those already leveled against Venezuela and Iran.

On January 9, Dan La Botz appeared at a meeting of the New York City DSA Anti-War Working Group to amp up the attack on Nicaragua’s socialist government. There, he was challenged by Gunar Olsen, a contributor to The Grayzone, about the event he organized last year with masked right-wing Nicaraguan students sponsored by Freedom House.

La Botz claimed that the event had originally been planned as a discussion of his book, but that “somebody said, these students were coming through. And I said, that sounds great.”

He continued: “My view is, they came from their country because someone gave em some money, and they can come to the United States and they wanted to talk to somebody who might be able to help their country… It may have been though that there were some conservative political forces working with them and the Republicans, it may have been that there was some of those four students that was more hip than the others but it wasn’t my impression.”

La Botz concluded by telling Olsen and the DSA crowd, “I don’t feel at all bad, I don’t think it was a terrible thing. I think they were four young people coming to this country that wanted to speak there. We didn’t know they were going there, we didn’t know where they were heading, I didn’t know they were gonna speak there. Would I do it again? If I knew what was going to happen I’d probably say, let’s see if we can find some other students.”

However, in his private email assessment of the event to DSA leadership, La Botz had defended the students’ subsequent meetings with right-wing Republicans as “perfectly understandable.”

In his internal DSA report, La Botz went on to characterize those in the US left that opposed the coup in Nicaragua as “foreign leftists” who are “backers of Putin, Assad, Iran, Hamas, and now Ortega.”

La Botz did not respond to several attempts to reach him by phone.

‘Revolutionary socialists’ funded by the non-profit industrial complex

The force behind the annual Socialism Conference, the International Socialist Organization marketed itself as a radical, even revolutionary movement supporting “socialism from below.” But it was deeply embedded in the non-profit industrial complex.

The ISO operated legally through its parent non-profit organization the Center for Economic Research and Social Change. A tax-exempt 501(c)(3) organization, CERSC received huge grants from the Tides Foundation.

The Tides Foundation is well known for funding progressive groups, but only as long as they do not rock the boat too much.

A Canadian environmental activist who has participated in projects funded by Tides told The Grayzone that the foundation funded a trip to the 2011 United Nations Climate Change Conference in Durban, South Africa, but eventually pulled funding for their environmental group’s excursion to the 2012 UN conference in Doha, Qatar, because the foundation was afraid the activists would carry out peaceful forms of civil disobedience.

“They funded some people — those who wouldn’t rock the boat because they didn’t want people engaging in civil disobedience,” the Canadian environmental activist told The Grayzone.

Another activist published a “whistleblower’s open letter to Canadians” explaining that the Tides Foundation, which funded many environmentalists in the country, was “too afraid of reprisals from the government to act,” after the office of right-wing Prime Minister Stephen Harper threatened to challenge the foundation’s charitable status.

Why a milquetoast liberal foundation would fund the ISO, a supposedly revolutionary socialist organization, raises serious questions about that group’s agenda.

In fact, while the Tides Foundation was serving as one of the biggest financiers of the ISO, it was also funding Democratic Party-aligned organizations and even pro-Israel groups like J Street and the New Israel Fund, which actively campaign against the Palestinian call for BDS (Boycott, Divestment, and Sanctions against Israel) and support the preservation of a settler-colonialist ethnically exclusivist state.

Haymarket Books, blending important literature with regime change propaganda

While the ISO was marginal during its existence, it punched above its weight through front organizations and prominent members who worked in the mainstream media and academia.

The ISO’s publishing arm, Haymarket Books, has been especially influential. Haymarket describes itself as a “radical, independent, nonprofit book publisher based in Chicago,” which had been the base for the ISO.

Haymarket has indeed published many important books on pressing issues. However, it has supplemented these works with anti-anti-imperialist screeds that echo the US State Department’s rhetoric, but framed as “from the left.”

Among Haymarket’s most aggressively marketed releases of 2018 was “The Impossible Revolution,” a collection of essays by the Syrian exiled writer Yassin al-Haj Saleh, who now lives in Turkey and functions as a lodestar to self-styled left-wing supporters of regime change in Syria.

Al-Haj Saleh’s book was blurbed by Charles Lister, a former functionary of the UK’s Conservative Party who became a top lobbyist for arming Salafi-jihadist insurgents in Syria at the Gulf monarchy-funded Middle East Institute in Washington, DC.

State Department cables exposed by WikiLeaks indicate that Yassin al-Haj Saleh was a US government informant in regular correspondence with American officials in Damascus. One such memo, dated April 24, 2006, features advice by al-Haj Saleh apparently delivered to US officials in the country to use Islamism as a weapon against the government of Bashar al-Assad.

Haymarket has also recently published “Indefensible,” a book-length denunciation of the anti-imperialist left by the writer Rohini Hensman.

The manifesto features ham-fisted attacks on journalists Julian Assange, John Pilger, and Seymour Hersh, along with unqualified support for virtually every US and NATO military intervention in the past 30 years, as well as the dirty war on Syria and the Maidan coup in Ukraine.

Anand Gopal, the longtime ISO ally who speaks at the Socialism Conference every year, while working for a liberal foundation funded by the US State Department, praised Hensman’s book as a guide to “how to be a principled internationalist in the era of imperialism.”

More recently, Hensman took to the DSA’s official website to attack The Grayzone editor Max Blumenthal, Seymour Hersh, and Robert Fisk as “neo-Stalinists” engaged in a “convergence” with neo-Nazis. No evidence was provided to support the extreme claim.

Ashley Smith, an ideologue of the now-defunct ISO, says he is currently writing another anti-anti-imperialist book for Haymarket entitled “Socialism and Anti-Imperialism.”

Tiny, irrelevant Trotskyite groups, from South to North America

Trotskyite groups are notorious throughout the world for their extreme sectarian tendencies. The organizations rarely last long, frequently splintering into tiny groupuscules over political disagreements.

Unsurprisingly, then, the so-called “left” opposition in Nicaragua, Venezuela, and Cuba — which is celebrated by Trotskyite groups like the ISO — is in fact infinitesimal and insignificant.

Nils McCune, a socialist and environmental activist who has lived in Nicaragua for years, explained in an interview on our podcast Moderate Rebels that one of these parties, the Movement for the Renovation of Sandinismo (MRS) is a tiny group that is irrelevant in the country. Unable to mobilize popular support, this “left” opposition can only lobby the US government for regime change.

As Blumenthal, a co-author of this article, revealed in MintPress News, the MRS has received direct support from the US government in its campaign to prevent the election of Daniel Ortega as president, and lobbied for sanctions against Nicaragua after he was elected.

Similarly, in Venezuela the ostensible left opposition has offered “critical support” to Washington’s regime change efforts.

This February, a leader of the marginal Venezuelan Trotskyite group Marea Socialista held a friendly meeting with Juan Guaidó, the US-appointed right-wing coup leader.

On February 5, Guaidó tweeted a photo of a meeting with Marea Socialista’s Nicmer Evans.

Juan Guaidó hails from the far-right party Voluntad Popular, which was practically founded by the US government and has been deeply involved in street violence throughout Venezuela.

Hoy sostuvimos un encuentro con ex Ministros del Gobierno del ex presidente Chávez. Escuchamos sus planteamientos, y coincidimos en la necesidad de resolver los problemas de los venezolanos.

Seguimos trabajando y escuchando a todos los sectores que quieren un cambio #VamosBien pic.twitter.com/4FGM0gecZO

— Juan Guaidó (@jguaido) February 5, 2019

Jesus Rodriguez Espinoza, a Chavista who lives in Venezuela and is editor of the independent news website, the Orinoco Tribune, told The Grayzone when we reported in the country in February that Marea Socialista is “tiny” and has “no power.” He was genuinely surprised at how much coverage these minuscule groups have received in the US progressive media, because inside Venezuela they have negligible influence.

Yet the Trotskyite organization has constantly been given a platform by the ISO’s newspaper Socialist Worker (Marea Socialista even enjoys its own tag on the website). Jacobin Magazine, the self-declared “leading voice of the American left,” has also given a huge platform to Marea Socialista operatives to push for what they call a “Chavismo from below” — despite the fact that the Trotskyite group is virtually unknown to average Venezuelans, including to millions of poor and working-class Chavistas.

Also featured in the February 5 photo of the meeting with US-backed coup leader Juan Guaidó was the anti-Maduro liberal intellectual Edgardo Lander, who is popular in anti-communist left-wing circles in the US but almost unknown inside Venezuela. Like Marea Socialista, Lander has enjoyed very positive coverage in the progressive Anglo press.

Democracy Now, which has advanced regime-change propaganda on Syria on repeated occasions, offered its platform to Lander this May. Hosts Amy Goodman and Nermeen Sheikh lobbed softball questions at the intellectual, and failed to disclose that he met with Guaidó.

In his Democracy Now segment, Lander admitted that his outfit is a “small collective,” whereas the Chavista movement he criticizes is massively popular in working-class barrios across the country.

The International Socialist Organization has played a similar role in the US, with little visibility outside the left and almost no grassroots base.

Now that the ISO has disbanded, its veterans can reach into the rapidly growing ideologically diffuse world of Democratic Socialists of America, using platforms like Socialism 2019 to infect DSA’s youthful core with the imperial politics of regime change – but always “from the left,” and always “from below.”

By Ben Norton and Max Blumenthal

The post DSA/Jacobin/Haymarket-sponsored ‘Socialism’ conference features US gov-funded regime-change activists appeared first on Αγκάρρα.

Baraka Yaz Kampı Sizi Çağırıyor

By Mustafa Batak

kamp 2

Baraka Yaz Kampı Sizi Çağırıyor   Tüm yıl boyunca yaşanan yoğunluk ve yorgunlukların ardından birlikte dinlenmek, eğlenmek, üretmek ve tartışmak için, dostluklarımızı pekiştirmek, yeni bir üretim ve mücadele sürecine hazırlanmak için gerçekleştireceğimiz yaz kampımıza sizleri de bekliyoruz. 2-4 Ağustos tarihleri arasında, Akatu (Tatlısu) belediye tesislerinde gerçekleştireceğimiz kampımız çadır kampı şeklinde olacaktır. Kamp programımızda her zaman olduğu gibi tiyatro atölyesi, katılımlı müzik etkinliği, satranç, tavla, andrez turnuvaları, plaj sporları gibi etkinliklerin yanı sıra, “Kültürel alan araçlarının politik mücadeleye katkısı ve aralarındaki diyalektik ilişki”  konulu bir de forum (söyleşi) gerçekleştirilecektir. Kişi başı günlük konaklama 100 TL olup, bu fiyata sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahildir. Çadırlar, katılımcılar tarafından temin edilecektir. Baraka Yaz Kampı Görsel ÖNEMLİ NOT: Kampımıza katılım sınırlı sayıda olup, katılımcıların en geç 12 Temmuz 2019 tarihi saat 17:30’a kadar aşağıdaki iletişim numaralarından kayıt yaptırmaları gerekmektedir.    İletişim: 0542 853 79 69 ve 0542 851 48 20

Soruyorum Size Adalet Nedir? – Pınar Piro

By Nazen Şansal

soruyorum size adalet nedir

  Yeni sayımız "Çocukluk" dosyası ile matbaaya girmeye hazırlanırken "Adalet" dosyamızdan bir yazıyı sizlerle paylaşıyoruz... Argasdi... Bu topraklarda üreterek direnmek için oku, okut, yay!

soruyorum size adalet nedir

Şimdi çıksak sokağa ve sorsak önümüze çıkan kişilere: “Siz adaletli bir insan mısınız?” diye, hemen herkes “evet” diyecektir muhtemelen. “Evet, ben hayatımda herkese adil davranmaya özen gösteririm. Kimseye haksızlık yapmam. Haksızlığa uğratılmayı da kabul etmem, hakkımı ararım.” Ve ardından bir soru daha sorsak: “Peki sizce adil bir toplumda mı yaşıyoruz?” diye… Yine hemen herkes benzer cevapları verecektir: “Hayır, maalesef toplumumuz herkese adil davranmıyor.” Peki nasıl oluyor da herkesin kendini adalet timsali gördüğü bu sistemde toplumsal adaletten söz edemiyoruz? İşte tam da bu yüzden; sistem yüzünden. Çünkü adalet sadece bireysel değil toplumsal bir olgudur. İnsanların kendi hayatlarını sadece kendi istemleri doğrultusunda var olacak bir adalet anlayışında yaşamaları da adil bir topluma ulaşmanın önündeki en büyük engeldir. Ve bunun yani insanların önce ve hatta bazen sadece kendi haklarını gözetmelerinin sebebi de, içinde yaşadığımız ya da yaşamaya çalıştığımız, birilerinin diğerinin üzerine basarak hayatta kalabildiği sistemdir. Adalet nedir? Adalet, bir toplumda birey haklarını sağlama istemi, hakkın egemen olması durumudur. Çağlar boyunca filozofların adalet hakkında çeşitli görüşleri olmuştur. Kimine göre adaletin özünde bireyin kendini koruma içgüdüsü bulunurken, kimine göre adalet dostluktan beslenir. Kimine göre adalet, adaletsizlikten korkulduğu için uğruna mücadele edilen bir amaçtır. Adalet için güç gerektiğini düşünen filozoflara göre de, güçsüz iktidar adaletsiz, adaletsiz güç zorbadır. Adaleti açıklamaya çalışırken ortaklaşılan eşitlik ve özgürlük kavramları, zamanlara, durumlara ve kişilere göre değiştiği için de herkes adalet olgusunun altını farklı biçimlerde doldurmuştur. Bizce adalet nedir? Toplumu oluşturan her bir birey olarak haklarımızın peşine düşmemiz gayet doğaldır. Ancak kabul etmek gerekir ki, kendi haklarını arayan insanların birçoğu, o hakkı elde ederken geriye kalan insanların haklarına ne olduğunu pek de fazla umursamayıp gemisini kurtaran kaptan olmayı seçmektedir. Oysa kişilerin her zaman ve sadece kendi haklarını arayıp, temas ettikleri kişilerle olan ilişkilerinde adalet sağlamakla yetinmesi, toplumun geri kalanını daha da büyük bir karmaşaya itmektedir. Adalet, herkes için ulaşılabilirse, birisi hakkını elde ederken öteki ezilmiyorsa ancak adalettir. Hak vermek, ezen için lütuf, hakkı elde etmek de ezilen için başarı ise bu hiç de adil bir durum değildir. İş bulamayanın kötü koşullarda çalışmak zorunda kalması ve üstüne üstlük geçinecek maddi yeterliliğe de ulaşamaması ama bunun yanında topluma hiçbir faydası olmayan kişilerin para içinde yüzercesine refaha ulaşması sınıfsal adaletsizliğin en büyük göstergesidir. Adil toplumda öyle bir sistem yaratılmalıdır ki, ağır iş yükünün altına giren işçiler evine ekmek götürüp götüremeyeceğini, çocuğunun okul masraflarını nasıl karşılayabileceğini kara kara düşünmek zorunda kalmadan, o yükün altından keyifle kalkabilmelidir ve bu iş yükü toplumun her kesimince paylaşılabilmelidir. Sendikalı çalışanlar haklarını arama mücadelesinde sesini yükseltip sokakları doldururken, sendikasız işçi çalıştırmanın da yasak olmasını savunmalı ve bunun için gerekeni yapmalıdır. Mahkemelerde yargılanan hiçbir kimse, karşısındakinin sermayesi altında ezilmemelidir. Şiddet uygulayan kişi bilmelidir ki, esas güç özgürce yaşama hakkını savunmaktır ve adalet insanların birbirine zarar vermeden yaşaması için vardır. Bir de Themis var ki herkes için anlamı başka. Tıpkı adalet gibi... Themis, Uranüs ve Gaia’nın kızıydı ve kendisi de bir tanrıçaydı; adalet ve düzen tanrıçası… Mevsimlerin, yılların, sanatların düzenini sağlayan, yaşamla ölüm dengesini kuran bir tanrıçaydı. Themis heykeli ise adaletin simgesi haline geldi. Ancak günümüze kadar gelen Themis, mitolojidekiyle birebir aynı değildir. Örneğin Eski Yunan’da kara bir giysi içinde olan ve bir elinde asası bulunan Themis’e, kılıç ve terazi Rönesans Dönemi’ndeki ressamlarca yakıştırılmıştır. Themis’in elindeki terazi, adaletini ve onu ölçülü şekilde dağıtmasını temsil etmektedir. Diğer elindeki kılıç ise adaletin keskinliğini ve gücünü yansıtmaktadır. Göz bandı ise adalet dağıttığı kişileri görmemesini, yani tarafsızlığını ve objektifliğini simgelemektedir. Bu da mitolojide olmayan ve yorumcular tarafından eklenmiş bir nesne. Bazen heykellerde ayağının altında bir kitap ve bacağına dolanmış bir yılan görürüz. Kitap, adaletinin kurallardan dayanak aldığını gösterir. Yılan ise haksızlıkları ve kötülükleri temsil eder ve Themis tarafından ezilir. Oysa günümüzde bizlere sunulan adalet hiç de heykelin anlattığı gibi değil. Adaletin gücünü sadece parası olanlar kullanabiliyor. Kitaplarda yazan yasalara ulaşmak olabildiğince zor, zaten bu kitapların pek çoğu da ezilenin değil ezenin kurallarını yazıyor. Ve hakkını arayanının ayağına dolanan yılanın başını ezecek bir hak hukuk yargı sistemimiz de yok. Şimdi çıksam sokağa ve sorulsa bana... Adalet, sadece mahkeme koridorlarında aranacak bir hak değildir. Hatta adaleti hukuk sisteminde aramak günümüzde yapılacak en büyük hatalardan biri haline gelmiş durumdadır. Adalet, eşit iş yapanların eşit ücret edinmesidir. Adalet, aynı evi, aynı yolu, aynı sokağı, aynı parkı kullananların birbirinin farkında olması ve iyi kötü her şeyi adil paylaşmasıdır. Adalet her çocuğun ücretsiz ve kaliteli eğitim alabilmesidir. Adalet, her bireyin refah içinde yaşayabileceği bir ülkeyi sadece bir hayal olmaktan çıkarabilmektir. Adalet, herkes için sağlanabildiğinde, işte o zaman başka bir dünya ellerimizde şekillenecektir.   Pınar Piro pınarpiro@gmail.com   Kaynaklar: https://www.insanokur.org/felsefeye-gore-adalet-nedir/ https://www.wannart.com/adaletin-simgesi-tanrica-themis

Hasanbulliler Destanı – Şifa Alçıcıoğlu

By Nazen Şansal

bulli

  Argasdi yeni sayımız "Çocukluk" dosya konusu ile hazırlanırken, son sayımızdan "Kültür" sayfası yazımız...

bulli

 

Sıcak ve kurak, tefeciliğin ve hırsızlığın ayyuka çıktığı bir yıl: 1877… Kıbrıs’ın en uzak topraklarında, dağlık ve ormanlık bölgeleriyle ulaşımın çok zor sağlandığı, *Şeher’den ve ticaretten uzak bir bölge: Baf… Yoksulluğun ve cahilliğin pençesine düşmüş bir halkın kahramanları: Hasanbulliler… İşte böyle bir zamanda bir destanın yazılma hikayesi başlar: Kuş, civciv ya da tavuk manasına gelen (pouli) Bulli lakaplı kardeşlerin yaşadığı Baf kazasına bağlı Mamonya köyünden kıvılcımlanan, kimilerine göre eşkıya, kimilerine göre birer kahraman olan Hasanbulliler’in bitmeyen şarkısı böylece çalınmaya başlar kulaklarınıza… Hasan Ahmet Bulli, kendisine atılan iftira ve yalancı tanıkların ifadesiyle mahkumiyet cezası alınca, bu yapılan haksızlığa dayanamaz ve kendisini tutuklamaya gelen zaptiyelerin ellerinden kaçarak, dağlara sığınır. 18 ay süren bu kaçak yaşantısında, onu yakalamak için bölge polislerinin yanında Lefkoşa’dan da on kişilik bir zaptiye ekibi gelir. Ancak onu yenen ve zaptiyelere yakalanmasına neden olan şey o yıllarda Kıbrıs’ın en büyük hastalıklarından biri olan sıtmadır. Sıtmaya yakalanan Hasan, tutuklanır ve bir onbaşıyı öldürmekten yargılanıp idama mahkum edilir. Ama cezası daha sonra ömür boyu hapse çevrilir. Bu sırada abilerinin ardından Kaymakam lakaplı ortanca kardeş Mehmet Ahmet Bulli ve küçük kardeş Hüseyin Ahmet Bulli (Gavunis) de bir kavgada bıçakladıkları birinin ölmesi üzerine dağlara çıkarlar. Kardeşlerinin zor durumda olduğunu haber alan büyük kardeş Hasan Bulli, onlara yardım için Büyük Han’da bulunan hapisaneden kaçmaya çalışırken vurulup öldürülür. Destanın kalan kısmını Hasanbulliler’in kardeşleri Mehmet yani Kaymakam ve sarı yüzlü olduğu için kavun anlamına gelen Gavunis lakaplı Hüseyin ve arkadaşları yazacaktır. *** Kaymakam der, aslımızı sorarsanız Mamonya, Bakınız bize ne yaptı bu dünya Biz ne Hanya biliriz ne de Konya Talha’nın garazı varıdı bize İsterdi ille versin bizi İngilize Hüseyin Bulli der, ben Hüseyin Bulliyim hem firavun Merhametim yoktur, kim olsa kıyarım Hatır bilmem, her arzumu yaparım Öldüm teslim olmadım İngilize … (1)   Kıbrıs’ta artık farklı bir devir vardır. Soğuk tavırları, küçümseyici bakışlarıyla adaya ayak basan İngilizler, “bozulan” düzeni yeniden sağlamak için asi ilan ettiği bu gençlere karşı acımasız bir şekilde savaşmayı kafasına koymuştur. Ne var ki İngilizlerin yarattığı bu sömürü düzenine karşı halkın tarafı da bellidir. Cinayet, hırsızlık, kadın kaçırma gibi adi suçlar işlemiş olmalarına rağmen, ister korkudan, ister hayranlıktan deyin, onlara karşı saygı duyan halk, yardımda bulunmaktan asla çekinmemiş ve hiçbir zaman onları ele vermemiştir. Dönemin polis komutanı, Kareklas, Hasanbullilerle ilgili hazırlamış olduğu kitapçıkta şu ifadeleri kullanmıştır: “Bu rapor, Hasanbulliler ve arkadaşlarının suç faaliyetlerinin tüm hikâyesidir. Limasol ve Baf sınırındaki köylerde ve ayrıca bunlara komşu olan köylerde, onların işlemediği bir tür suç ya da yaptıkları kirli bir iş olmayan hiçbir köy yoktur. Eminim ki, köylerin çoğunda sadece erkekler değil, kadınlar ve çocuklar dahi onları desteklemekte idiler ve onlar köyde bulunduğu sırada polisin gelmekte olduğu görüldüğü zaman, ya köydeki erkekler, kadınlar ya da çocuklar koşarlar, onlara haber verirler ve kaçaklar tedbirlerini alırlardı.” Fakat Mehmet Talha adında birisinin kurduğu tuzak sonucunda İngilizler tarafından yenilgiye uğratılırlar. Rumca yazılan ve Hasanbullileri gaddar ve zalim bir şekilde gösteren destanda olay şu şekilde anlatılmaktadır: Çevirdiler martinleri birbiri ardına Küçükleri Hüseyin’i o saattan benzettiler kalbura Soruşturma için götürdüler Kasaba’ya Hısımları çekerdi saçlarını yola yola İş gelsin bir yere, asılmaya kalsın On üç ay hem da beş gün durmadan savaştılar (2) *** 1900’lü yılların başında Lokman Hekim olarak bilinen, Dr. Hafız Cemal tarafından yazılan Türkçe destan, dellal olan Aynalı tarafından okunmakta idi. Yazıldıktan tam bir asır sonra 2000 yılında “Dance of Cyprus” dans grubu tarafından tiyatral bir şekilde sahneye taşınan Hasanbulliler destanı, Tahsin Oygar ve Hüseyin Saltan tarafından bestelenen sözlerle yeniden hayat bulmuştu. 2012 yılında ise Sol Anahtarı tarafından “Başka Bir Şarkı” isimli albümden bizlere seslenme fırsatı yakalamışlardı adeta… Bazen adaletsizliğe isyan duygusuyla halkın zihninde kahramanlar ortaya çıkar ve tıpkı yel değirmenlerine karşı savaşan Don Kişot, zenginden alıp fakire veren Robin Hood gibi zorba bir dünyada masalsı bir kahramanlık yaratırlar. Oysa gerçek kahramanlar içimizden çıkanlardır. Onlar ki bu memlekete emek veren, onuruyla mücadele edenlerdir. İlk kez Kıbrıs adasının dışına çıkıp hemşirelik eğitimi alan Türkan Aziz ve adı resmi tarih kitaplarına geçmeyen kadın kahramanlar yanında Kıbrıs’ın tarihine damga vuran ve özellikle İngiliz Sömürge Yönetimi’nin düzenine karşı kendi “adalet” anlayışlarını getiren, isimlerine destanlar düzülen Hasanbulliler, Arap Ali, Gavur İmamlar vardır!   Şifa Alçıcıoğlu Sifalcicioglu@gmail.com   *Şeher: Lefkoşa   (1)  Hasanbulliler Destanı, Dr. Hafız Cemal, okuyan dellah Aynalı. (2)  Hasanbullilerin Türküsü, Hristodulos Çapura, Türkçe’ye çeviren: Burhan Mahmudoğlu   Kaynak: Bir Zamanlar Kıbrıs’ta, Ahmet Haşim Gürkan, Galeri Kültür Yayınları. https://www.youtube.com/watch?v=pCXTB6SX5JI Hasan Bulliler Destanı- Sol Anahtarı

7. Baraka Yaz Kursları Başlıyor

By Kamil İpçiler

62505324_2406890386040960_512635717218729984_n

Baraka Kültür Merkezi, her yıl olduğu gibi bu yıl da yaz aylarında ilkokul çocuklarına (7-11 yaş) yönelik yaz kursları düzenliyor. Yedincisi gerçekleştirilecek yaz kursları yine ücretsiz olarak, gönüllü bir çabayla ve kolektif bir emekle hazırlıklarına başladı.Kursların bu yılki teması ise: ‘Kağıda Kaleme Sarılın’. Alanında deneyimli öğretmenler eşliğinde çocuklarla buluşulacak kurslarda; eğitsel spor oyunları, seramik, müzik, İngilizce, Yunanca, yoga, görsel sanatlar, halk dansları, modern dans, satranç ve daha birçok farklı etkinlik yer alacak. Bu sene iki farklı etaptan oluşacak olan yaz kursunun ilk etabında çocuklar, 19 Haziran’dan ay sonuna kadar her Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri Kapalı spor salonunda eğitsel spor oyunları aktivitesi yapacak. Ardından 1 Temmuz itibari ile Baraka Kültür Merkezi Lokalinde bilimsel ve sanatsal faaliyetler ile buluşacak. Kurslar, 20 Temmuz Cumartesi günü ise renkli bir şölen ile son bulacak. Ülkede yaşanan muhafazakarlaşmanın ve yoksulluğun artarak devam ettiği bu süreçte en önemli varlığın çocuklarımız olduğunu biliyoruz. Ve herkese de bunların karşısında Kağıda Kaleme Sarılın diyor, ülkemizde çocuklarımızı bilimle, sanatla, sporla buluşturacak aktivitelerin artmasını diliyoruz.

Ezelden Ebede Adalet? – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

hammurabi-2_900x600-900x580

Argasdi dergimizin 54. sayısından, adaletin geçmişini, bugününü ve geleceğini sorgulayan bir yazı...

Yeni bir tema ile yeni sayımız Temmuz'da tüm market ve Khora kitabevlerinde...

hammurabi-2_900x600-900x580 Genelde en çok bilinen ilk yazılı hukuk kuralları,  MÖ 1793-MÖ 1750 yılları arasında Babil kralı olan Hamurabi’ninkiler olarak çıkar karşımıza. En çok bilinen olduğu doğrudur. Fakat ilk olduğu yanlış. Bugüne kadar bulunmuş en eski hukuk kuralları MÖ 2400’lerde yaşamış Sümerlerin Lagaş Kralı Urukagina’nın kurallarıdır. O dönemdeki kent devletlerden biri olan Lagaş’ta hüküm sürmüş olan Urukagina tarıma oldukça önem veriyor ve bu alanda çalışanlar için bir dizi kurallar geliştiriyordu. Bunlardan en çok bilineni “Tarla, sürenin; hayvan sağanındır” kuralıdır. Bu kuralla Urukagina, bir çeşit özel mülkiyeti devreye alarak verimliliği artırmayı planlıyordu. Urukagina kendi yönetiminin gücünü artırmak ve tapınağın gücünü azaltmak için tapınağın aldığı vergileri de bu kurallar ile azaltıyordu. Urukagina’dan yaklaşık beş yüz yıl sonra karşımıza Hamurabi kanunları çıkıyor. Hamurabi krallığını güçlendirdi, toplumsal yaşamı geliştirip polis teşkilatına benzer yapılar oluşturdu ayrıca ilkel bir posta sistemi kurdurttu. “Kısasa kısas”, “göze göz, dişe diş” yasaları diye anılan bu kurallar sonraları Tevrat ve şeriatta da gerek benzerlik gerekse mantık anlamında tekrardan karşımıza çıkıyor. Bugün hala radikal İslami anlayışlar tarafından savunulmakta olanları bile vardır. O zamanlar Shamash’inin (Sümer mitolojisinde Utu tanrısına karşılık gelen tanrı; adalet tanrısı olarak da bilinir.) bizzat kendisine bu 282 kuralı ilettiğini iddia eden Hamurabi bu kuralları acımasızca uygulatmıştır. Kurallardan bazıları şöyle; “Göz çıkaranın gözü çıkarılsın, diş kıranın dişi kırılsın, ameliyatta hastanın ölümüne neden olan doktorun ve hastanın gözünü kör eden doktorun parmakları kesilsin, babasına vuran evladın parmakları kesilsin.”  Yönetim tarafından alt tabaka ve üst tabaka diye sınıflara ayrılmış toplumsal yapıda kurallar tabakalara göre de değişebilmekte idi. Örneğin insanın dişini kıranın dişi kırılacaktır, fakat bu suç daha alt tabakadan bir insana karşı işlenirse, o zaman üst tabakadan insan sadece para cezasıyla cezalandırılacaktır! Böylece adalet tanrısının Hamurabi’ye üst sınıfları altlardan biraz daha fazla kollayan kurallar fısıldadığını anlıyoruz. Bugünün dünyasında da tanrılar fısıldamaya devam ediyor Mesela silah tanrısı, ABD’de makineli tüfek kullanımının yasalarla serbest bırakmasını söylemiş yönetenlere. Doğanın tanrısı ise İngiltere’de tüm çiçeklerin kraliçeye ait olduğunu fısıldamış. Bundan dolayı park ve kamusal alanlarda çıkan yabani bir çiçeğin bile kesilmesi yasak. Hangi tanrı bilmiyorum Fransa’da bir domuza Napolyon ismini vermeyi yasaklamış. Terzi tanrı Tayland’da iç çamaşırı giymeden dolaşmayı yasaklarken, İspanya’da ise çırılçıplak dolaşmayı yasal hale getiren bir başka tanrı mı var acaba? Bangladeş’te sınavlarda kopya çekmeyi yasaklayan öğretmen tanrı İsviçre’de gece saat 22:00’den sonra kamuya açık alanlarda erkeklerin ayakta işemesinin yasaklanması ile ilgisi olmadığını fısıldamış. Yargıçlar da fısıldar Bugünlerde bizim kktc’de öğrendiğimde çok şaşırdığım şey ise; adaleti sağlayan, yargıya yön veren yargıçların nasıl seçildiği idi. “Bağımsız” kktc yargısı yargıçlarını hangi kriterlere göre nasıl seçiyor biliyor musunuz? Hukuk bilgisini ve adalet anlayışını ölçen ve fırsat eşitliğini sağlayan yazılı bir sınavla mı? Hayır. Söyleyeyim; var olan yargıçlar olası yargıç adayı olarak düşündükleri avukatların kulağına “yargıçlığa başvurursanız seçileceksiniz.” diye fısıldıyorlar. “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!”  Adalet anlayışı hem tarihsel hem de ulusal ve coğrafi düzlemlerde farklılıklar gösteriyor. Adalet mevzusunu ele alırken belli bir dönemde var olan sınıf ilişkileri ve çıkarları ile hep ilişkilendirilmesi gerektiği düşüncesi en doğru yaklaşım gibi görünmektedir. Ebedi, doğru ve evrensel bir adalet anlayışı yoktur. Engels şöyle diyor; “Ekonomik durum temeldir, ama üst yapının değişik unsurları – sınıf mücadelesinin politik biçimleri ve sonuçları – kazanılan muharebeden sonra kazanan sınıfın belirlediği anayasa – hukuk biçimleri ve hatta bütün bu gerçek mücadelelerin tarafların beyinlerine yansıması, politika, hukuk ve felsefe teorileri, dini dünya görüşleri ve bunların dogma sistemlere evrimi tarihsel mücadelelerin akışı üzerinde etkide bulunuyorlar ve birçok durumda bu mücadelelerin biçimini belirliyorlar.”  Buradan yola çıkarsak kapitalizmin adaletliyim iddiasının, kendi koşulları içerisinde adaletli olmadığını savunmak/göstermek, politik bir mücadele yöntemi olarak kapitalizmin eleştirisi için kullanılabilir ve de etkilidir. Bize fırsat eşitliği gibi sunulan yasaların aslında sadece belli bir sınıfa hizmet ettiğini ve günün sonunda en iyi yasanın bile sınıfsal sömürüyü ortadan kaldırmayacağını gösterebiliriz. Fakat bu yapılırken gerçek adalet şudur, budur gibi evrensel bir anlayışı savunmak mücadeleyi bağlamından koparacağı gibi sizi geleceğin toplumunun kahinliğine soyunan bir konuma yerleştirir. Suç ve adalet birbirleri olmadan var olamazlar. Herakleitos “Eğer adaletsizlik olmasaydı adaletin ismini bilmezlerdi” der ve Igor Jaguar, Murat Menteş’in Antika Titanik kitabında yarattığı bir mafya babası, bakın ne diyor; “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!” Karl Marx’a kulak verecek olursak; “Bayrağınıza tutucu ‘adil bir iş günü için adil bir iş günü ücreti’ şiarı yerine devrimci ‘Kahrolsun Ücret Sistemi’ sloganını yazmalısınız.”   Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynakça: Tarih Sümer’de Başlar –Samuel Noah Kramer Antika Titanik – Murat Menteş https://tr.wikipedia.org/wiki/Heraklitos http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/010-11.pdf https://tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi http://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/366-marxin-ahlaki-realizmi http://www.microdestek.com.tr/dunyanin-en-ilginc-yasalari.html https://www.birgun.net/haber-detay/karl-marx-kapitalist-somuru-ve-adalet-kavrami-200939.html  

Hak, Adalet, Vicdani Ret – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

78589

 Argasdi dergimizin "Adalet" temalı 54. sayısından bir yazı...

78589

Haklar, onları hayatımızda kullanalım veya kullanmayalım herkes içindir. Tüm insanların, insanlık onuruna yaraşır şekilde yaşaması için sahip çıkılmaları ve geliştirilmeleri gerekir. Bir hakkın tanınmasını talep etmek için o hakkın kullanıcısı olmak da şart değildir. Vicdani retçi olmayan hatta toplumsal dönüşüm koşullarının bazı aşamalarında şiddet kullanmanın kaçınılmazlığına inanan bir kişi de vicdani ret hakkını savunabilir, savunmalıdır da… Granma gemisinden Küba sahiline inen doktor Che, Batista’nın askerlerinin saldırısına uğradığında, hem doktor çantasını hem de cephaneyi taşıyamayacağını anlamış ve doktor çantasını bırakıp silahları almıştı.  Meksika’da yerli halklar ile birlikte emperyalizme karşı mücadele eden Zapatistalar, kağıt uçaklarla hava saldırısı gibi yaratıcı eylemlere imza atsalar da aslında yıllardır silahlı bir direnişle neoliberal politikaları geriletebilmektedir. Tüm bunları ve “Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur.” diyen Mahir Çayan’ın ideolojisini takdirle takip ederken vicdani retçi olmayı tutarlı ve mantıklı bulmayabiliriz. Ve tıpkı faşizme karşı verilen İspanya iç savaşındaki gibi, militarist olmayan yapılar içerisinde silahlı direnişi de, daha güzel bir dünya için mücadele yöntemlerinden biri olarak kabul edebiliriz. Ancak yine de evrensel insan haklarını sahiplenmek, herkesin düşünce, inanç ve vicdanının gereklerine göre özgürce yaşayabilmesini savunmayı ve vicdani reddin yasal bir hak olarak tanınmasını talep etmeyi de gerektirir. Hatta vicdanımızdaki adalet duygusu,  vicdani retçi olmasak da bu hakkı savunmamızı zorunlu kılar. Bu nedenle ülkemizde vicdani reddin bir yasa ile düzenlenerek hak olarak kabul edilmesini destekleriz. Bireyin savaşa karşı geliştirdiği bir tavır olarak, savaşlar kadar eski bir tarihe sahip olan vicdani reddin kökleri esas olarak Hristiyan pasifizmine dayanır. Dünyanın ilk bilinen vicdani retçisi Maximilian’dır. Kuzey Afrika’da Numidiya ülkesinden 21 yaşında bir genç, Roma ordusuna katılmayı reddeder ve Romalılar tarafından idam edilir. Tarihin bilinen bu ilk örneğinde olduğu gibi karşı çıkışların ilk gerekçesi, genel olarak, dinlerdeki “insan yaşamını sona erdirmenin kötü olduğu” inancına dayanmıştır. Bugünkü anlamıyla vicdani ret, kişinin ahlaki tercihleri, dini inancı veya politik görüşleri nedeniyle askere gitmeyi reddetmesidir. Vicdani veya dini gerekçelerle askerlik yapmamak ve bunu kamuoyuna açıklamak, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında bir insan hakkıdır. Anayasa’da düşünce, din ve vicdan özgürlüğü açıkça yer almaktadır. Ülkemizin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de bu hak tanınmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararlarında da “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önerdiği gibi askeri hizmet yerine sivil kamu hizmeti yapılmasına olanak tanıyan bir düzenlemeye iç hukukta yer verilmesi, tamamı ile yasama organının değerlendirme ve takdirindedir.” denilerek konunun hükümet ve meclisçe düzenlenmesi gereği belirtilmiş durumdadır. Ülkemizde son aylarda gündemde olan bu konu, hükümetin hazırladığı bir yasa tasarısı ile Meclise de taşındı. Meclis bu yasayı geçirir mi geçirmez mi bilmiyoruz ama bugün hükümeti oluşturan partilerin tümünün vicdani ret hakkını tanıyacakları yönündeki dünkü vaatlerini gayet iyi hatırlıyor ve kendilerine de hatırlatıyoruz. Öte yandan ülkemizde vicdani ret mücadelesi, dünyada bu hak uğruna çok ağır bedeller ödeyenlerin verdiği mücadelelerden ve bu hakkın genel felsefesinden biraz daha farklı bir perspektif ve yöntemlerle gerçekleşmekte, kanaatimizce bu sebeple doğru anlaşılamamaktadır. Vicdani ret, bireyin keyfine veya o günlerdeki fikrine göre askere gitmeyi veya gitmemeyi seçebilmesi demek değildir. Yasada yer alan ve adil bir şekilde değerlendirilen belli şartların var olması halinde, askerlikten muaf tutularak bunun yerine -genelde zorunlu askerlikten biraz daha uzun bir süre- kamu hizmeti yapılmasıdır. Örneğin, Yehova Şahitleri, dini inançları sebebiyle; pasifistler, insan ilişkilerinden beslenmelerine kadar her alanda şiddetsiz bir yaşam felsefesiyle hayatlarını sürdürdükleri için askere gitmemektedir. Bazı İsrail askerlerinin Gazze’de savaş suçu işlendiği için oraya gitmeyi reddetmesi gibi devletin veya ordunun almış olduğu yanlış bir karara ortak olmamak şeklindeki bir politik görüşle de vicdani ret hakkı kullanılabilmektedir. Ancak burada muhtemel bir savaştan değil hali hazırda süren bir savaştan bahsedilmektedir. Bununla birlikte devleti tanımamak bir vicdani ret gerekçesi olabilir mi? Vicdani reddin bir hak olarak o devletin meclisinden geçecek ve kurumlarınca uygulanacak yasalarında yer alması istendiğine göre, devleti tanımamak, mantıklı ve tutarlı bir gerekçe olamaz. Milliyetçiliğe veya ülkemizdeki taşeron işgale karşı verilecek haklı mücadele, vicdani ret hakkıyla karıştırılmamalı, başka araç ve yöntemlerle sonuna kadar savunulmalıdır. Ülkemizdeki vicdani retçilerin çoğu askerliğini yapmış olup seferberliğe gitmemek için vicdani reddini ilan etmiştir. Askere hiç gitmemek üzere vicdani reddini açıklayanlar ise değiştirmek için mücadele ettiğimiz yer olan Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamamaktadır. Bir sivil itaatsizlik biçimi olan vicdani ret mücadelesinin, sivil itaatsizliğin genel prensiplerine uygun olarak yapılması anlamlıdır. Sivil itaatsizlik, değiştirilmesi veya kaldırılması talep edilen yasanın hükümlerine uymayı reddederek o yasaya uyulmamasının, o yasada belirtilen bedeline maruz kalmaya rıza göstermeyi de içeren bir yöntemdir. Yurt dışında kalmak, çalışma veya okuma amaçlı bir zorunluluk da olabileceği gibi, Askerlik Yasasının askere gitmeyi reddedenlere uyguladığı bir bedel değildir. Tüm bunların yanı sıra vicdani ret ile profesyonel askerlik tartışmaları birlikte yürütülmekte ve sanki profesyonel askerlik bu duruma bir çözüm getirecek gibi sunulmaktadır. Oysa askerliğin profesyonelleşmesi, ordu kurumunu halktan uzaklaştıracak ve maddi kaygılarla veya milliyetçi ya da militarist görüşlere sahip olması sebebiyle askere yazılanlar ile halk kesimleri arasında ciddi bir kopuş olacaktır. Bugün eylemlerde gördüğümüz polislerin pek çoğunun halen bizler gibi halktan olmasının tam aksine profesyonel bir ordu, her türlü halk hareketini bastırmakta görev aşkıyla yanıp tutuşacak ve halktan çok hükümete ve dolayısıyla sermayeye yakın duracaktır. Vicdani ret tartışmasının gerek savunanlar gerekse karşı çıkanlar açısından, hem gerekçe hem de yöntem anlamında yanlış bir zeminden yapılması, halkın konuyu yanlış yerden kavrayıp, yurt içinden veya dışından yüzlerce kişinin vicdani retçi olarak askere gitmeyeceğini düşünmesine ve bu insan hakkına mesafeli durmasına sebep olmaktadır. Oysa vicdani ret evrensel bir haktır. Nazen Şansal nazen_sansal@yahoo.com    

Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor

By Nazen Şansal

baraka

Baraka Kültür Merkezi’nden Basın Bildirisi: Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor   Vakıflar İdaresi, “iyilik” projelerinden sonra bu kez de “kitap” ve “okumak” gibi değerli kavramları kullanarak, son yıllarda ince ince yaptığı dini propaganda ve sadaka kültürünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Türk Tarih Kurumu ve Yunus Emre Enstitüsü’nün ortak organizasyonu ile “Hala Sultan Kitap Günleri” adı altında Türkiye’den onlarca yayınevi ve binlerce kitap ülkemize gelecek ve gençlerle buluşacakmış. İlk bakışta masum ve iyi niyetli gibi görünen bu etkinlik, pek çok açıdan ciddi sakıncalar barındırıyor. Öncelikle yüzyıllardır var olan ve Kıbrıslı Türk halkına ait bir kurum olan Vakıfların, her şeyden önce kendi ülkesinin kitabevlerine, yayıncılarına, üreten ve birbirinden değerli eserler veren sanatçı ve yazarlarına kapılarını açması gerekir. Ülkemiz kitabevlerinin davet edilmediği hatta bilgi paylaşımı bile yapılmadığı etkinlikte tek bir Kıbrıslı yazara dahi yer verilmemiştir. Vakıfların gençlere okuma alışkanlığı kazandırmak gibi bir gayesi varsa, bu amaçla bu topraklarda yıllardır inatla ve ısrarla üreten kişi ve kurumlarla işbirliğine gitmesi gerekirdi. Oysa tercih edilen yol, tıpkı yıllardır ekonomik ve kültürel alanda yapılmaya çalışıldığı gibi son yıllarda Vakıflar aracılığıyla da ithal edilen dinsel gericilik ve asimilasyon politikalarına hizmet etmektedir.Vakıfların, dayanışma ve yardımlaşmanın erdemine inanan güzel insanlarımızı da inandırarak yaptığı “iyilik” projeleri de günün sonunda sadaka kültürünü beslemekte ve insanlar iyiliğe muhtaç bırakılmaktadır. Bir halk ancak üreterek var olabilir, var kalabilir. Düşünsel, bilimsel ve sanatsal üretimlerin de Kıbrıslı Türk halkının var oluş mücadelesinde önemi büyüktür. Bu halkın bir değeri olan Vakıfların, kendi halkının edebi ve düşünsel gelişimine katkı sağlaması gerekirken, ülkemiz kitabevlerini maddi anlamda da haksızlığa uğratacak böylesi bir etkinlik düzenlemesi bu halkın değerlerini görmezden gelmek, üreterek var olma mücadelesine ket vurmaktır. Bu etkinliğe onay veren ve çeşitli kolaylıklar sağlayan hükümet de aynı haksızlığın ortağı olmuştur. “İyilik” yapmakla övünen ama bu topraklardaki düşünsel üretime değer vermeden “kitap” ve “okumak” gibi kavramların dahi içini boşaltan Vakıflar İdaresi’ni ve bu etkinliğe onay veren Hükümet yetkililerini kınar, BertoltBrecht’in sözünü kendilerine hatırlatırız: İyi insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin!   Baraka Kültür Merkezi  

Refah Özgürlüğün Neresinde? – Sezgin Keser

By Nazen Şansal

Print

Argasdi dergimizin 54. sayısından, hayvan özgürleşmesi üzerine bir yazı...

Derginizi, tüm Khora'lardan ve marketlerden alabilrisniz.

Tarih sayfalarında halkların özgürlük mücadelelerini, ulusların yaratılışını, kadınların özgürleşmesini, baskıcı rejimlere karşı isyanları, dinlerin oluşumunu, imparatorlukların yıkılışını, kısacası geçmişimize, bugünümüze ve geleceğimize etki eden nice olayları buluruz. Bu sayfalar sadece insanların birbirleriyle olan ilişkilerini değil insanın, doğanın, hayvanların birbirleriyle olan ilişkilerini de yazar. Dünya üzerindeki yaşam bugüne kadar sadece insanlar arasındaki ilişkiler ve çatışmalarla değil insanın doğa ve hayvanlarla olan ilişkilerinden de etkilenerek devam edebilmiştir. Bugünden sonra da yaşamın devam edebilmesi insanların, doğanın ve hayvanların aralarındaki ilişkilerin ne yönde gittiğine bağlı olacaktır. Suyunu kullandığımız doğanın su kaynaklarını yok etmek, yaşama arzsuna sahip bizler için hiç de akıl karı olmayacağı gibi doğal dengenin parçası olan hayvanların varoluşlarını tehdit etmek de bir o kadar akıl karı olmayacaktır.

Print

Günümüzde kar amaçlı üretim daha fazla rekabete ve sömürüye yol açıyor, doğal kaynaklar yaşamın devam edebilmesi gayesiyle temkinli bir şekilde kullanılmıyor, aksine daha fazla kazanç gayesiyle kapitalizm tarafından yok ediliyor. Hayvanların doğal yaşam ortamları bozuluyor ya da tamamıyla yok oluyor. Enerji üretmek amacıyla doğa dostu alternatifleri yerine halen daha bazı ülkeler tarafından tercih edilen nükleer santrallerin, faaliyetleri sonucunda kurulduğu bölgedeki suyun ısı derecesini arttırdığı ve o suda yaşayan canlılar için hayati bir tehlike oluşturduğu bilimsel bir gerçek. Yağmur ormanları son yıllarda palm yağı gibi ürünlerin elde edilmesi için şirketlerin saldırısına uğramış ve bu saldırı bölgede yaşayan hayvanların ölümlerine yol açmıştır. Bu şirketlerin yarattıkları emek sömürüsünü tahmin etmek ise hiç de zor değil. Bu sebeplerden ötürüdür ki bu sömürü düzenine karşı vereceğimiz mücadele ekolojik dengenin devamlılığını ve hayvanların yaşam haklarını da savunmalıdır. Hayvanlar, insanların üzerlerinde hakimiyet kurabilecekleri ve her istediklerini yaptırabilecekleri canlılar değil bu dünyanın sahipleridirler de. Sağlık, barınma, beslenme gibi hakları vardır. Burada söz konusu olan sadece köpekler, kediler ya da sevimli hayvanlar değil bütün hayvanlardır. Son dönemlerde, hayvan dostlarımızın huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini amaçlayan ama bir yandan da etik ve yasal çerçeveyle sınırlanan, ve hayvanların kullanılmasını da içeren “hayvan refahı” fikri, akımı yaygınlaştı. Oysa insanların keyiflerine göre hayvanları kullanabilmesi hayvan haklarını savunmak değil kendi çıkarlarımız doğrultusunda bu hakları şekillendirmek olur. Hayvan hakları savunucularının uğruna mücadele ettiği hayvan özgürlüğü fikri ise insanların hayvanlar üzerindeki baskısını ve kontrolünü ortadan kaldırmayı amaçlar. Ülkemizdeki duruma baktığımızda sokak hayvanlarının, duyarlı vatandaşların ve örgütlerin yürüttükleri mücadelelere rağmen zor koşullarda yaşadığını; yeterli sayıda barınağın olmaması, var olan barınakların sağlık ve beslenme gibi hizmet eksiklikleri bir yanda dursun bu hayvanların asıl yaşam yerleri olan sokakların belediyeler ve yerel yönetimler tarafından yaşanabilir kılınmadığını; doğada yaşayan hayvanların av “sporu” için katledildiğini, çıkan orman yangınları sonucu yaşam ortamlarının yok olduğunu görüyoruz. Durum bu olunca hayvanların yaşamları ve sıkıntıları toplum içerisinde bir tartışma ve mücadele alanı oluşturuyor. 2013 yılında Meclisten geçen AB kriterlerine uygun Hayvan Refahı Yasası hayvanların hayatlarını yasalar çerçevesinde kısmi “özgürlüklerle” sınırlandırıyor. Hayvanlar üzerinde deney yapmak bu yasaya göre mümkün ve ülkemizde yasal iznini dahi almadan hayvan deneyleri yapan üniversite bile bulunmakta. Hayvan deneylerinin yerini alabilecek bir sürü alternatif metod bulunmaktadır. Bilgisayar simülasyonları, kök hücre yöntemi, kadavraların kullanılması, mikrodoz gibi yöntemler,  hayvanları kullanmadan deney yapılmasını sağlayan yöntemler arasındadır.(1) Yasanın sıkıntılı yanlarından biri de hayvanların zevk ve kumar için yarıştırılabilmesine izin verilmesidir. Hayvanların keyfi bir şekilde para için birbirleriyle yarıştırılmaları, bırakın özgürleşmeyi yasanın adında geçen refah mantığıyla bile çelişmektedir. Bir canlının başka bir canlının eğlencesi için kullanılması o canlı için huzurun ve rahatlığın olmadığı anlamına gelir. Yasanın içerdiği maddelere uymayan kişilere kesilen cezalar ise para cezalarıdır. Parasını ödeyen yasaya uymayıp istediği canlıya istediği muamelede bulunabilecektir. Bu keyfi muamelenin olmasını engellemek için cezaların ıslah edici olması gereklidir. Bunun yolu da para cezası yerine kamu hizmeti adı altında hayvanlara ve çevreye faydası olacak cezaların uygulanması olacaktır. Bir yasanın ya da fikrin AB kriterlerine uyuyor olması o yasayı ilgilendirenlerin tamamıyla faydasına olacağı anlamına gelmez. Ülkemizde hayvan hakları alanında mücadele eden örgütlerden ve aktivistlerden Oluşan Kıbrıs Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, Hayvan Refahı Yasası’nın iyileştirilmesi adına Meclise Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası’nı sunmuştur. (2) Ülkemizde de olan hayvan refahı mantığı, hayvanları insana ait bir mal gibi gördükçe gerçek bir hayvan özgürleşmesine hizmet etmeyecektir. Ancak yine de bu yasanın sıkıntılı yanlarını düzeltmek ve eksiklerini tamamlamaya çalışmak hayvanların özgürleşmesi mücadelesinde önemli adımlardan olacaktır. Sezgin Keser (1)http://www.deneyehayir.org/testlerde-hayvanlarin-kullanimina-alternatif-secenekler/#.XHLm4eQza00 (2) http://baraka.cc/?p=635  

AÇIK VE ONURLU Bir Yürüyüş

By Pınar Piro

IMG_0637

Eşcinselliğin, Dünya Sağlık Örgütü tarafından akıl hastalığından çıkarıldığı gün olan 17 Mayıs, Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü olarak kutlanmaktadır. Baraka Kültür Merkezi olarak bizler de her yıl biraraya gelip çeşitli etkinlikler düzenleyen 17 Mayıs organizasyon komitesinde yer almakta, hem bir etkinlik düzenlemekte hem de onur yürüyüşüne katılmaktayız. IMG_0631Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlere karşı her türlü ayrımcılığa ve şiddete karşı ses çıkarmak için oluşan komitenin bu yılki sloganı AÇIK VE ONURLU olarak belirlendi ve bu çerçevede 15 güne yayılan çeşitli etinlikler düzenlendi. Bizler de Baraka olarak içinde olmaktan onur duyduğumuz bu etkinlikler haftasında, LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ isimli bir söyleşi gerçekleştirip, KASO GL aktivisti ve PRAKSİS dergisi yayın kurulu üyesi sevgili REMZİ ALTUNPOLAT'ı da değerli düşüncelerini ve deneyimlerini aktarması için söyleşide konuşmacı olmak üzere ağırladık. IMG_0637Katılımcı tüm örgütlerin etkinliklerinin tamamlanmasının ardından da 18 Mayıs akşamı AÇIK VE ONURLU temasıyla onur yürüyüşü gerçekleştirildi. Tüm renklerin biraraya geldiği yoğun katılımlı yürüyüş Lefkeliler Hanında düzenlenen parti ile son buldu.

Adalet Mülkün Temeli midir? – Aziz Güven

By Nazen Şansal

argasdi yazı görsel

Argasdi 54. sayı "Adalet" dosyasından bir yazı...

Derginizi tüm Khora  Kitap Evlerinden ve marketlerden alabilirsiniz....

argasdi yazı görsel

Hemen hemen herkesin kulağına bir kez dahi olsa çalınmıştır Mahkeme duvarlarında yazılı “Adalet Mülkün Temelidir” sözü. Kimileri tarafından mutlak bir şekilde idealleştirilip kimilerince de “öyle olmadığı” iddiası ile eleştirilirken, yıllar boyunca güncel, ekonomik, politik, felsefi ve benzeri anlamda birçok tartışmaya konu olmuştur ve hala olmaya devam etmektedir. Evrensel kabul görmüş tek bir tanımı olmayan bu söz ile ilgili genele yayılmış fikir; insanların yaşadıkları ülkenin, toprakların, vatanın ya da devletin, o insanların mülkü olduğu ve bu mülkün yani kısaca devletin temelinin ise adalete dayandığı yönündedir. Bu yaygın fikir, devletin temeli olarak kabul edilen adalet sayesinde devleti oluşturan toplumdaki bireylerin eşitlik ilkesi ile temsil edildiğini ortaya koyarken, bir manevi ihtiyaç olarak da tanımlanan adaletin olmadığı ülkelerde huzur, refah ve saygı ortamının olamayacağı, toplumda kargaşa, huzursuzluk ve kaos ortamının artacağı ve bu sebeplerle bireylerin devlete olan güvenlerinin yok olmaya doğru gideceği anlayışı ile de desteklenmektedir. Bu bağlamda, “Adalet Mülkün Temelidir” sözündeki mülk kavramının insana, ülkeye, eşitliğe ve varlığa dair olduğu anlamlarını çıkarmak sanırım yanlış olmayacaktır. Yukarıdaki yaklaşımlarda da görüleceği ve anlaşılacağı üzere adalet kavramı manevi ve soyut bir kavramdır. Adaleti sağlayacak toplumsal yaşama düzenlerine dair herhangi bir somutluğu işaret etmezken, tabiri caizse her türlü fikirce altı doldurulmaya müsait bir “gizemliliğe” sahiptir. Bunun sebebiyse kuşkusuz hak, hukuk, eşitlik vb. kavramlar gibi adalet(sizlik) kavramının da evrensel bir tanıma oturtulamayacak kadar her topluma ait ekonomik ilişkilerce belirlenen ve bu ilişkiler değiştikçe değişen bir kendine haslığının olmasıdır. Bu yönü ile hem değişken hem de tarihseldir. Kısacası adalet, her durumda tarihle ve zamanla sınırlı olup evrensel bir adalet anlayışından söz edebilmek mümkün değildir. Modern sınıflı toplumların ortaya çıkması ile birlikte mülkün yani varlığı oluşturan şeyin temeli olan adaleti sağlamak devletlerin görevi olmuştur. Adaletin terazisinin bozulmaması, bozulan terazinin ise dengelenmesi bir müdahale gücünü gerektireceğinden, bu gücü tekelinde bulunduran da yine devletler olacaktır. Bugün içinde yaşadığımız dünyanın adalet anlayışı hiç kuşku yoktur ki neoliberal kapitalist sistemin adalet anlayışıdır. Peki, kapitalizmin terazisi dengeli mi? Kapitalist sistem; adaletin, mülkün yani varlığın temeli olduğunu, herkesin yasalar önünde eşit olduğunu ve kişiler arasında fırsat eşitliğinin bulunduğunu iddia ederken Marx, kapitalizmi sömürücü bir düzen olarak tanımlar ve hırsızlıkla suçlar. Bunun yanında yine Marx, tarihsel materyalist bağlamda alt yapı-üst yapı ilişkilerindeki sürekliliğe, alt yapının üst yapıyı belirlerken üst yapının alt yapıyı etkilediğine, bu diyalektik ilişkinin son kertesinde ise üst yapının alt yapıyı meşrulaştırdığına vurgu yapar. Somutlaştırmak gerekirse, her üretim biçiminin (alt yapı) kendine özgü bir adalet tarzı (üst yapı) ve paylaşım sistemi vardır; dolayısı ile üretim biçimlerinden bağımsız bir adalet anlayışı da mümkün olamayacaktır. Kapitalist üretim biçiminin etkilerine baktığımız zaman, özellikle de kapitalizmin neoliberal dönemi politikaları ile halk nezdinde ciddi bir mülksüzleştirme yaşandığını, diğer yandan azınlık olarak ekonomik gücünü daha da artıran sermaye kesimi ile halk yığınları arasındaki bu uçurumun günden güne büyümekte olduğunu görürüz. Tarihsel ilerleme açısından bakıldığında eşitlik, adalet ve özgürlük kavramları feodal döneme nazaran daha ileri bir düzeyde olan kapitalizm, bugün geldiği noktada üretim ilişkileri ile üst yapıyı belirlerken, devletlerin yürürlüğe koyduğu sermaye yararına yasalarıyla da üretim ilişkilerini yeniden etkilemekte ve kendini meşrulaştırmaktadır. Her şeyin paraya endeksli olduğu, halkın giderek mülksüzleştirildiği, yasaların sermaye yararına ve onu koruyan bir mantıkla yapıldığı, adalete ulaşmada her isteyenin yargıdan kolayca yararlanamadığı, sermaye ile halk arasındaki sınıfsal ve ekonomik çelişkilerin giderek daha da derinleştiği koşullarda, herkesin yasa önünde eşit olmasının ne adil bir karşılığı ne de kapitalizmin adalet mülkün temelidir iddiasının bir gerçekliği olacaktır. Ekonomik açıdan eşit olmayanların yasa önünde eşit oluşunu gerçek eşitlik olarak kabul etmek ise zaten en büyük eşitsizlik ve adaletsizliktir. Adil bir dünya mümkün mü? Adil bir dünya düzeni hala arzulanan, yaratılması içinse uğruna mücadele verilmesi gereken bir olgudur. Daha adil, daha yaşanılır bir dünya için kapitalizmin sömürü düzenine, bu düzenin yarattığı ve günden güne artan yıkımlarına karşı Marksizm temelinde, sosyalist bir mücadele yürütmek ve nihayetinde kapitalist sistemi ortadan kaldırmak gerekmektedir. Her ne kadar yaratılacak sosyalist düzen daha adil ve daha yaşanılır olacaksa bile, bununla da yetinilmemelidir. Zira adalet kavramını düşünmemize yol açan şey ise son tahlilde ekonomik eşitsizliğin ezilenler üzerinde yarattığı yoksulluktur. Oysa insanlığın özgür geleceği, tüm sınıfların ortadan kalkacağı bir bolluk düzeni ile yani komünizm ile gerçekleşecektir. İşte o gün geldiğinde, çocuklar adalete gerek olmayan bir dünyada doğacaklardır.       Aziz Güven   Kaynaklar: 1-www.wikipedia.org 2-Devlet ve Hukuk; Karl Marx, Friedrich Engels 3-Kapital; Sol Yayınları, Karl Marx (2003), C. I. (Çev. Alaattin Bilgili)

55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n

REMZİ ALTUNPOLAT İLE LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİ KONUŞULDU

By Pınar Piro

IMG_9416

REMZİ ALTUNPOLAT İLE LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİ KONUŞULDU IMG_049617 Mayıs Uluslararası Homofobi, Transfobi ve Bifobi Karşıtlığı Haftası etkinlikleri kapsamında Baraka Kültür Merkezi tarafından düzenlenen LGBTI+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ söyleşisi 9 Mayıs akşamı Arabahmet Kültür Evi’nde gerçekleştirildi. KAOS GL aktivisti ve PRAKSİS Dergisi Yayın Kurulu üyesi REMZİ ALTUNPOLAT’ın konuşmacı olarak katıldığı söyleşide LGBTI+ hareketinin oluşumu, tarihsel süreçte kültürler arası farklılıklarla hangi aşamalardan geçtiği konuşuldu. IMG_0504LGBTI+ ve sınıf mücadelesinin kesiştiği ve ayrıştığı noktalara değinilen konuşmada, farklılıklardan dolayı oluşan mücadele ve hak arayışı yöntemlerinin her zaman birebir örtüşemeyeceği de belirtildi. Ancak kapitalist düzen toplumun her bir bireyini olumsuz etkilerken, her alanda hak aramanın yanı sıra bu mücadelenin ancak hep birlikte örülürse başarıya ulaşabileceği de örneklerle açıklandı. Farklı yollardan yürünerek gerekli kesişimlerde birleşmenin daha güçlü bir mücadele yöntemi olduğu fikri ortaya koyuldu. Konuşmasında, LGBTI+ ve sınıf mücadelesinin birbirine etki alanlarının önemini vurgulayan Remzi Altunpolat, her hangi bir hak kazanımı için çalışma yürütürken kişiler ve belirli grupların görüş ve önceliklerine göre değil, o hareketin geçmişi ve geleceği de düşünülerek gerekli adımların atılmasının çok daha anlamlı ve gerekli  olduğuna değindi. IMG_0485Katılımcıların soru ve katkıları ile çeşitlenen söyleşi, 18 Mayıs Cumartesi 17:00’de Dereboyu’nda gerçekleşecek AÇIK VE ONURLU temalı yürüyüşe çağrı ile son buldu.  IMG_9416

Argasdi Liseli Gençlik Sayfası

By Nazen Şansal

liseli gençlik foto

liseli gençlik foto

Gençlerin hayata hazırlanmasında çok önemli bir işlevi olan meslek liseleri hakkındaki fikirlerini Elif Deligöz anlattı: “Meslek lisesinde okuyorsanız çok şanslı bir insansınızdır”

48406900_769753376694928_7591321070381039616_n

Meslek lisesinde okumak aslında hem keyifli hem de çok yorucudur. Bölümle ilgili dersler, diğer derslerden daha öndedir. Bu nedenle bölüm derslerimiz her zaman öncelliğimiz olur. Çok keyiflidir ama çok da emek ister. Haftada 2 veya 3 gün olmak üzere 4 saat bölüm dersi görüyoruz. Pazartesi günleri tam gündür ve o gün bütünüyle bölüm derslerimize ayrılmıştır. Sabahtan itibaren saat 4’e kadar ne kadar emek harcasak da çoğumuz bunu severek yapıyoruz. Okulumuzun imkanlarının veya şartlarımızın yetmediği konular olabiliyor ve eksiklerimizi alamadığımızda, bizi ve bölüm derslerimizi olumsuz etkiliyor. Her şeye rağmen eğer meslek lisesinde okuyorsanız çok şanslı bir insansınızdır. Çocukluğundan beri tiyatronun içinde olan Irmak Devrim Refikoğlu tiyatronun hayatındaki yerini yazdı: “Tiyatro bana özgüveni, kendini sevmeyi ve başkalarını da sevmeyi öğretiyor”

51822153_768273300220638_8736217123652632576_n

Liseli olmak hayatın hem en zor hem de en eğlenceli yıllarıdır. Sınav stresi, aşılması gereken  engeller, gelecek kaygısı bir de üstüne özel hayat işleri daha da zorlaştırmaktadır. Ben de bu hayatı yaşayan gençlerden biriyim. Ama yine de bu zorlu süreci atlatmanın bir yolunu buldum: Tiyatro… Tiyatronun benim hayatımda çok ayrı bir yeri var. Küçüklüğümden beri sanata ve sanatın bir dalı olan tiyatroya aşırı ilgi duyuyordum. İnsanların, olmadıkları rollere ve karakterlere nasıl büründüğünü izliyordum. Onlara hayranlıkla bakıyordum. İşte o anda anladım ki tiyatro benim tek kaçış noktam. Hayatın zorlu anlarının üstesinden gelemediğimde benim yardımcım olan tiyatro... Tabii ki de bu, hiçbir zaman ayaklarımın üzerinde duramayacağımı ve her sıkıştığımda tiyatroya kaçacağımı göstermiyor. Aksine tiyatro bana özgüveni, kendini sevmeyi ve başkalarını da sevmeyi öğretiyor. Karakterlerin bakış açısından da bakabilmeyi ve empatiyi öğretiyor. Ama en önemlisi insanlığı öğretiyor. Tiyatro sadece liseli gençlerin değil her yaştan insanın gitmesi gereken bir sanat dalıdır. Bu, izlemek için de olabilir oynamak için de... Çünkü tiyatro ülkemizde ve dünyamızda yaşanan şiddet, vahşet, tecavüz gibi olumsuzluklara ses çıkarma, yargılama ve önleme imkanı da sunuyor. Bu yüzden sevgili okur kardeşim, eğer sesini duyurmak, kendini geliştirmek, biraz olsun hayatın stresinden uzaklaşmak istiyorsan seni de aramıza bekleriz… Sanata seyirci kalmayın, onu yaşayın! Üniversiteye hazırlanan bir genç olan Elvan Efekan, eğitim sisteminde çocuk yaştan başlayan sınav stresini yazdı: “Öğrenci olabiliriz, ailelerimiz bizim iyi yerlere gelmemizi isteyebilir ama her şeyden önce biz insanız. Hatalarımız, yanlışlarımız olmalı!”

59691840_2188357774534841_6914840854855155712_n

Sınav stresi ve bunu doğuran aile baskısı 12 yaşından beri hepimizin yaşadığı bir şeydir. Henüz 11-12 yaşındaki çocuklar, onlar için en iyi okula hazırlanması gerektiğini düşünen aileleri tarafından baskı altına alınıyor ve diğer çocuklarla yarıştırılıyor. Çocuğun düşüncelerini umursamayıp, kendi istediğini yaptırmak baskı değil de nedir? Bir çocuk o yaşta, herhangi bir okula giriş sınavını kazandı diye kendini yaşıtlarından aşırı üstün veya kaybettiğinde kendini yaşıtlarından daha yetersiz görmemeli. İşte burada lafım sadece aile baskısına değil elbette ki eğitim sistemimize de! Eğitim sistemimiz çocukları yarıştırarak belli bir süre sonra onları robot haline getiriyor. Evet robot! 11-12 yaşındaki bir çocuk oyunlar oynaması gerekirken, sınavlarla boğuşuyor. Çünkü eğitim sistemimize göre en iyi okullara girmek sınavla olmalı, diğer okullar yetersiz! Bu okulları kazanamayan öğrenci başarısız, kazanan ise başarılı öğrenci mi! Hiçbir öğrenci gittiği okul ile sınanmamalı. Çünkü her şey 2 saatlik sınavdan ibaret değil. Sınavda hastalanmış olabilir veya o an aşırı heyecan ve korku barındırmıştır içinde ve bu da dikkatinin dağılmasına sebep olmuştur. Maalesef ki eğitim sistemimiz buna bakmıyor, kişinin o anki psikolojik durumuyla ilgilenmiyor; geçemezsen başarısızsın! İşte aynen böyle robotlaştı öğrenciler; arkadaşlarıyla yarıştırılarak, ailelerinin baskılarıyla... Hepsi 11-12 yaşında bitti mi peki? Kesinlikle hayır. Gelelim sonra ki 14-15 yaşımızın zorluğuna... Ortaokul bitiyor ve liseye geçiş başlıyor. Yine sınavlar, yine aile baskıları devam ediyor. Çocuğun yaşı ilerlediği için belki bir şeyleri kavraması daha kolay olabilir. Her çocuğun düşünceleri, okumak istediği meslek farklıdır. Bundan dolayı lise için bırakın çocuk istediği okulu seçsin. İlle de sınavla bir okula sokmaya çalışmayın sevgili aileler. Her çocuk tıp, hukuk, mühendislik okumak zorunda değil. Ve çocuk bunları istemediği veya bunun için verilen dersleri sevmediği için başarısız öğrenci diye anılıyor. Oysa ki o öğrencinin istediği ve zevk aldığı farklı bir bölüm olabilir. Bunlar düşünülerek davranılmalı. Bitti mi? Hayır bitmedi... İşte geldik 17 yaşına, üniversiteye giriş... Belki de bu anlattıklarımın hepsini toplasak bu yaşta yaşanan stresin yanında az kalabilir. Bu dönemde yaşanan kafa karışıklıklarını ve sınav streslerini, ailelerin anlayışla karşılaması, gençlere destek olmaları çok önemlidir. Öğrenci üniversite sınavını kazanamazsa veya istediği bölümü tutturamazsa, aileler dünyanın sonu gelmiş gibi davranmamalı. Tam tersi her daim, ne olursa olsun, çocuğuna destek çıkmalı. Bazı aileler, çocuğu sınavdan düşük aldığında ona notunun düşük olduğunu söyleyip duruyor ama karşısına alıp neden bu sınavdan düşük aldığını, dersle mi ilgili yoksa farklı bir durumu mu olduğunu sorgulamıyorlar. Öğrenci olabiliriz, ailelerimiz bizim iyi yerlere gelmemizi isteyebilir ama her şeyden önce biz insanız. Hatalarımız, yanlışlarımız olmalı. Belki eğitim sistemini kolayca değiştiremeyiz ama ailelerin, yakınlarımızın düşüncelerini değiştirebiliriz. Böylece üzerimizdeki o büyük yük biraz olsun hafifleyebilir. Gençlik tiyatrosu oyuncularımızdan İncilay Gök diyor ki: “Farkında olmadığınız yeteneklerin farkına varmaya çalışın”

34394832_1997176947022212_4342164610011365376_n

Benim daha önceden deneyimim olmasına rağmen hala daha sahnede heyecanlanıyorum. 8. Sınıfta tiyatroyla tanıştım ve bunun bana çok faydası oldu. Sahne korkumu yendim mesela… Tiyatro bize pek çok şey kazandırıyor; özgüven gibi… Günlük hayatta söyleyemediğimiz şeyleri, sahnede farklı duygu ve şekilde karşımızdaki kişiye aktarabilmemizi sağlıyor. Ben diyorum ki, farkında olmadığınız yeteneklerin farkına varmaya çalışın. Ben bunu tiyatro sayesinde yaşadım. Sıra sizde! Ve Ertu Üzmez'den gelen karikatür: gönderen ERTU ÜZMEZ

“Ayak Bacak Fabrikası” Oyunu Gösterimlerini Tamamladı

By Nazen Şansal

56492527_10155310087782395_2397776114169675776_n

 BTE ABF Afiş 

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun Nisan ayında Lefkoşa Arabahmet Kültür Evi’nde, Mayıs ayında ise Mağusa ve Omorfo’da seyircisiyle buluşarak gösterimlerini tamamaldı. Yaklaşık sekiz yüz seyirciye ulaşan oyun  beğeni ile izlendi.

Türkiye'nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan'ın gerçek bir olaydan esinlenerek yazmış olduğu ve Baraka Tiyatro Ekibi'nin güncel olaylarla harmanlayıp yorumlayarak ülkemize uyarladığı tek perdelik komedi oyununda Sol Anahtarı müzik grubunun oyuna özgü besteleri ve canlı müziği de yer aldı. Bir kara komedi olan "Ayak Bacak Fabrikası"nda, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm olan bir halkın aymazlığı; patronların, kendi çıkarları için devletin çeşitli kademelerini ve halkın dini inançlarını nasıl da kullandıkları; her gün etrafınızda gördüğünüz kimi kurnaz, kimi saf, kimi aşık ama hepsi kendi dünyasında “sıradan vatandaş” tipleri; halkı koruması ve adaleti sağlaması gereken polisin ve yargının aslında kimlere hizmet ettiği; halktan kopuk aydın eleştirisi, kısacası sistemin nasıl olması gerektiği değil nasıl olmaması gerektiği sahneye taşındı. Bu yıl liseli gençlik ve yetişkin oyunları sahneleyerek sahne sezonunu kapatan Baraka Tiyatro Ekibi, yaz döneminde de hem gençlere hem yetişkinlere yönelik eğitim çalışmalarına ve sokak gösterilerine devam edecek. Eylül ayından itibaren ise yeni katılımcılara açık olarak yeni sezonun çalışmalarına başlayacak. Ekibin faaliyetleri ve liseli gençlik tiyatrosu hakkında detaylı bilgi almak için Baraka Kültür Merkezi sosyal medya hesapları takip edilebilir. 56119388_727289320999198_3396885283604529152_n 56232282_2600887853286573_7976636343285448704_n         1  

“Ayak Bacak Fabrikası” Mağusa’dan Sonra Omorfo’da Sahneleniyor

By Nazen Şansal

8

 

 56403769_10155310032097395_7532393732532862976_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun 4 Mayıs Cumartesi akşamı Mağusa’da sahnelendi. Mağusalıların beğeni ile izlediği oyun, 11 Mayıs Cumartesi akşamı da Güzelyurt AKM’de seyirciyle buluşacak. Türkiye’nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan’ın yazdığı oyun, kara tohum yemek zorunda bıraklılarak kötürüm kalan bir halkın içine düştüğü traji-komik durumları ele alıyor. Ayrıca halktan kopuk aydın eleştirisini de sahneye taşıyor. Tek perdelik kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte ve ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Devlet ile dinin ve sermayenin ilişkisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adalet sisteminin açmazları mizahi bir üslupla seyirciye sunuluyor. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun özgün besteleri ve canlı müziği de yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup Omorfo Khora Kitap Evi’nden veya 11 Mayıs akşamı Güzelyurt AKM’den temin edilebilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. 56669604_10155310043787395_1324640589228015616_n 56380219_10155310043302395_7674009747858653184_n 8

Darağacında Üç Fidan – Arif Bayraktar

By Nazen Şansal

7007_5

Argasdi dergimzin "Adalet" temalı 54. sayısından "Bellek" yazımız... 6 Mayıs 1972, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan İdam Edildi

7007_5

6 Mayıs 1972 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti, ne ilk ne de son olan bir utanç yaşadı. Ülkesini, vatanını nice vatan severlerden daha çok seven, ideolojileri doğrultusunda haksızlığa, eşitsizliğe, sömürüye ve emperyalizme karşı tüm bilgi ve becerilerini büyük bir cesaret sergileyerek ortaya koyan üç genç, idam edildi. "Burada ölen yalnızca bedenimdir ki zaten ölümlüydü, ölecekti ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz, düşüncem yaşayacak." Bu sözler Deniz Gezmiş’in idam kararına karşı ne kadar kendinden emin, cesur ve soğukkanlı olduğunun göstergesidir. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı ipe götüren sebep, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu (THKO) kurup sömürüye ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele vermeleridir. Kurucuları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Taylan Özgür, Mustafa Yalçıner ve Cihan Alptekin olan bu örgüt, bir takım eylemlerden sonra 1971’de bir bildiri ile kamu oyuna tanıtılmıştı. İlk silahlı eylemlerini 29 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirdi. Daha sonra Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in idam kararının iptali için çalışmalarda bulundu. İdam kararı için Mecliste oylama yapıldı. Meclisteki İlk oylamada 238 kabul, 53 ret oyu çıkmıştı. Bunun üzerine CHP, Anayasa Mahkemesine idamların, esas ve usul yönünden iptali için başvuruda bulunulur. Anayasa Mahkemesinin, itirazı kabul etmesi üzerine Mecliste ikinci bir oylama daha yapılır. Bu oylamanın sonucu da 273 evet, 48 ret ve 2 de çekimser şeklinde olur ve idamlar kesinleşir. İdam kararını iptal etmek için THKP-C de bir girişimde bulunur. Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz,  Ertan Saruhan ve Ahmet Atasoy, iki İngiliz ve bir Kanadalı radar teknisyenini NATO üssünden kaçırırlar. Kaçırdıkları teknisyenlerle birlikte Kızıldere’de muhtarın evinde mevzilenirler. Askeri birlik, köylülerin ihbarı üzerine evi bulur ve kuşatır. İçeridekiler, rehineleri dışarı gösterirler fakat bilinmeyen bir sebeple güvenlik güçleri rehinelere önem vermez. Grup lideri Mahir Çayan evin çatısına çıkıp bir konuşma yapar ve Denizler bırakılana kadar teslim olmayacaklarını açıklar. Girilen çatışmada Ertuğrul Kürkçü dışındaki devrimciler katledilir. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in ipe götürülmesine hiçbir şey engel olamamıştı… Ne Mecliste yapılan ikinci oylama, ne de uğruna ortaya hayatlarını koyan devrimcilerin gösterdiği dayanışma… Sorgu sırasında Hüseyin İnan’ın açıklaması : “1970 Türkiyesi şu idi: 35 milyon nüfusunun 24 milyonu köylerde, okulsuz, yolsuz, açlığa terkedilmiş halde, halkının % 70’i hâlâ okur yazar olmayan; 500 bin işçisi Almanya’ya, Avustralya’ya göçmen olarak gitmek isteyen milyonların sırada beklediği; köyden şehire akının hızla geliştiği; şehirlerin sanayileşmediği, köylerin hâlâ ağa, tüccar, eşraf kontrolünde olduğu; yıllık kalkınma hızının nüfus artışının altında bulunduğu; seçimden seçime elli, yüz yıllık yatırımların temelinin atıldığı, ağır sanayi diye kolonya fabrikalarının açıldığı; tarikatçılığın, nurculuğun ve kuran kurslarının asırlar öncesinin geri düşüncelerini yaydığı bir Türkiye; 1955 ikili anlaşma, 101 üssü, NATO’su, CENTO’su, 20 bin askeri, binlerce barış gönüllüleri ve bakanlıklardaki danışmanları ile askeri-kültürel alanda; montaj sanayii, meşrubat sanayii, tüketim sanayii, sağlık ve turistik tesisleri ile ekonomik alanda ve Morison şirketinin Türkiye temsilcisi Süleyman Demirel ile politik alanda Amerika ülkemiz yönetiminde söz sahibi oldu.” (Hüseyin İnan, Sorgu, 1. THKO Davası, Akyüz Yayınları, Ağustos 1991, Sayfa 340) Hüseyin İnan’ın sözlerinden de anlayacağımız gibi, mücadeleleri Amerikan emperyalizmine, işbirlikçi Süleyman Demirel’e ve sömürü düzenine karşı gerçekleştirilmiştir. Bu başkaldırıyı bastırmak için sözde adalet yoluna gidilmiş ve gerçek adaleti sağlamak için uğraşan üç genç öldürülmüştür. Arif Bayraktar  

REMZİ ALTUNPOLAT İLE LGBTİ+ VE SINIF MÜCADELESİNİ KONUŞUYORUZ

By Pınar Piro

lgbti+ ve sınıf mücadelesi söyleşi

lgbti+ ve sınıf mücadelesi söyleşi17 Mayıs Uluslarararsı Homofobi, Transfobi ve Bifobi Haftası Etkinlikleri kapsamında, Baraka Kültür Merkezi düzenlediği etkinlikle sizleri KAOS GL aktivisti ve PRAKSİS Dergisi Yayın Kurulu üyesi REMZİ ALTUNPOLAT ile buluşmaya davet ediyor. remzi altunpolat Yiyecek ekmeğe içecek suya ulaşmanın daha da zorlaştığı, eğitimden sağlığa benzinden elektiriğe herşeye zam gelirken insanların yaşam kavgası verdiği şu günlerde birlik olmanın gerekliliği daha fazla önem arz etmektedir. Birbirimizin farklılıklarını kabul etmek, bu farklılıkların oluşturduğu çeşitliliği bütünde görmek,  herkesin başka bir renk barındırdığını ve tüm renklerin biraarada daha güçlü olduğunu göstermek ancak biraraya gelerek başarabileceğimiz ve sonunda da kazanan olacağımız bir mücadeledir. Kurtuluşun eğer hepimiz için mücadele edersek kazanılacağının bilincindeyiz. LGBTİ+ Mücadelesi de bu ülkede verilen diğer mücadelelerden ayrıştırılamayacak, içiçe ve birlikte verilecek bir mücadeledir. Işte bu farkındalıkla Baraka Kültür Merkezi olarak tüm renk ve sınıfları buluşturmayı amaçlayan bir söyleşi düzenliyor, Remzi Altunpolat’ı da Türkiye’deki LGBTİ+ Mücadelesi deneyimlerini ve LGBTİ+ mücadelesi ile sınıf mücadelesinin ilişkisi hakkındaki değerli görüşlerini paylaşması için sizlerle buluşturuyoruz. Yakın coğrafyamızdaki LGBTİ+ mücadelesi deneyimlerini öğrenmek, kendi deneyimlerimizi paylaşmak, görüşlerimizi iletmek, mücadeleye omuz vermek için 9 Mayıs Perşembe 19:30’da Arabahmet Kültür Evi’nde buluşuyoruz.  Gelin renklerimizi birleştirelim.

“Ayak Bacak Fabrikası” Mağusa’da Sahneleniyor

By Nazen Şansal

57121067_10155940651196927_602532071373537280_n

4

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun 4 Mayıs Cumartesi akşamı Mağusalı izleyicilerle buluşuyor. Tek perdelik komedi türündeki oyun, saat 20.00'de Mağusa Kültür ve Kongre Merkezi (KÜKOM)'da sahnelenecek. Sermet Çağan'ın yazdığı Baraka Tiyatro Ekibi'nin güncelleyerek ülkemize uyarladığı Ayak Bacak Fabrikası, Nisan ayı boyunca Lefkoşalı tiyatro severler tarafından beğeniyle izlenmişti. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup oyun günü girişten veya Mağusa Khora Kitap Evi'nden  temin edilebilir. Rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabilir. Tek perdelik bir kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm kalan bir halkın başına gelenleri konu alıyor. Seyirciyi güldürürken düşündüren oyunda, devlet ile sermayenin ilişkisi, aydın eleştirisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar, yönetenlerin kendi çıkarları için halkın dini duygularını kullanması gibi güncel konulara da değinilmekte.

DSC_5932

2

 

Statüko Çarkı ve Dişlileri – Hasan Esendağlı (Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı)

By Nazen Şansal
“Adalet” dosya konulu 54. sayımızdan konuk yazarımızın yazısı… Argasdi derginizi tüm Khora kitap evlerinden ve marketlerden alabilirisiniz.    Konuk Yazar: Hasan Esendağlı (Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı) esendaglihasan@gmail.com Statüko Çarkı ve Dişlileri Bu yazıyı yazdığım tarih, Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı olarak seçilmemin tam tamına 365. gününe denk geldi. Bu tesadüf, ister istemez kendi kendime […]

“Ayak Bacak Fabrikası” Lefkoşa’da Son Oyun

By Nazen Şansal

56474562_10155310043772395_3152466902471671808_n

56474562_10155310043772395_3152466902471671808_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun Lefkoşa’da son kez sahnelenecek. Gösterim, 30 Nisan Salı akşamı saat 20.00’de Aabahmet Kültür Evi’nde yer alacak. Türkiye’nin önemli epik tiyatro yazarlarından Sermet Çağan’ın yazdığı oyun, kara tohum yemek zorunda bıraklılarak kötürüm kalan bir halkın aymazlığını ele alıyor ve halktan kopuk aydınların eleştirisini de sahneye taşıyor. Tek perdelik kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte, devlet ile dinin ve sermayenin ilişkisini, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar gibi ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup girişten veya Khora Kitap Cafe'den temin edilebiliyor ve  rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabiliyor. 56584317_10155310977042395_8458721584465575936_n Oyun Mayıs’ta Mağusa ve Omorfo’da Baraka Tiyatro Ekibi, Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından 4 Mayıs Cumartesi Mağusa KÜKOM ve 11 Mayıs Cumartesi Güzelyurt AKM sahnesinde seyircisiyle buluşacak. Mağusa ve Omorfo gösterimlerinin biletleri, Khora Kİtap Evi’nin Mağusa ve Omorfo şubelerinden temin edilebilir. 5 57059787_10155310043722395_6446819982301986816_n 2 1 56395189_10155310045947395_4545756810144907264_n 56673180_10155310981182395_923210019208429568_n

“Ayak Bacak Fabrikası” Oyunu Salı Akşamı Yeniden Sahneleniyor

By Nazen Şansal

56323774_10155310045077395_100351369705160704_n

56323774_10155310045077395_100351369705160704_n

Baraka Tiyatro Ekibi'nin hazırladığı "Ayak Bacak Fabrikası" adlı oyun sahnelenmeye devam ediyor. Bir sonraki gösterim 23 Nisan Salı akşamı saat 20.00’de Arabahmet Kültür Evi’nde gerçekleşecek. Tek perdelik bir kara komedi olan Ayak Bacak Fabrikası, seyirciyi güldürürken düşündürmekte, devlet ile sermayenin ilişkisi, yasaklı kitap, MOBESE kameraları, polisin ve adaletin içine girdiği açmazlar gibi ülkemizden güncel konulara da değinmekte. Oyunda kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm kalan bir halkın aymazlığı, yönetenlerin halkın dini duygularını istismar etmesi, polis ve adalet sisteminin açmazları, aydın geçinenlerin halka ihaneti gibi konular da ele alınıyor. Sermet Çağan'ın yazdığı Baraka Tiyatro Ekibi'nin "bozduğu" Ayak Bacak Fabrikası, sadece Nisan ayı boyunca salı ve cumartesi akşamları saat 20.00'de Arabahmet Kültür Evi'nde izlenebilir. Oyunda Sol Anahtarı müzik grubunun da oyuna özgü besteleri ve canlı müziği yer alıyor. Biletler 10TL öğrenci için 5TL olup girişten veya Khora Kitap Cafe'den temin edilebiliyor ve  rezervasyon için 0533 886 48 18 numaralı telefon aranabiliyor. Oyun Lefkoşa gösterimlerini tamamlamasının ardından Mayıs ayında Mağusa ve Omorfo turnelerini gerçekleştirecek. 56927208_10155310979672395_5219966104662704128_n  56629284_10155310042077395_2780498923339382784_n  56869986_10155310081317395_4958429886558502912_n  56571128_10155310042922395_8596269007336636416_n 56367264_10155310080122395_2020714020356489216_n  57076190_10155310032062395_5075195448742903808_n    

İzle-Tartış’ta Black Panter İzlendi

By Pınar Piro

black

blackBaraka'nın her ay kesintisiz devam eden ücretsiz film gösterimi geceleri kapsamında 6 Nisan akşamı Black Panter filmi izlendi. Film gösteriminin ardından gerçekleşen sohbette, toplum liderlerinin yaptığı seçimler, o seçimleri yaparken etkisi altında kaldıkları etmenler ve karardan esas zarar veya fayda görenlerin aslında kararlara çok fazla etki edemeyen halklar olduğu noktasına varıldı. Günümüz kapitalist sisteminde azınlıkta kalan grupların zorlu yaşam koşulları değerlendirilirken, teknolojinin nereye kadar ilerleyebileceğinin sınırları olmadığı ve kullanım kontolünün de ne kadar önemli olduğuna değinildi. Katılımcıların önerdiği filmler arasından seçilen bir sonraki film ise Mucize (Wonder) oldu. Doğuştan gelen bir genetik bozukluk nedeni ile sadece görüntüsü farklı olan bir çocuğun aile, okul ve arkadaşlık maceralarını anlatan bu filmi birlikte izlemek isteyen herkesi 4 Mayıs Cumartesi akşamı 20:00'de Kızılbaş'taki lokalimize bekleriz.  

Elindeki dergiyi yavaşça yere bırak ve teslim ol

By Nazen Şansal

55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n

Argasdi dergimizin "Adalet" temalı 54. sayısından okura sesleniş yazısı... Derginizi tüm market ve Khora'lardan alabilirsiniz. 55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n Sevgili okur, senin de başını yakmak istemeyiz. O nedenle şimdi elindeki dergiyi yavaşça yer bırak ve teslim ol. Çünkü ülkemizde yasaklı yayınlar listesi olmamasına ve en yetkili ağızların “yasak kitap diye bir şey yoktur” demesine rağmen, evinde yasa dışı yayın bulundurduğu iddiasıyla tutuklananlar var. Bir yanlış anlamaya kurban gidip “yıkıcı ve propaganda nitelikli yayın” okumak suçunu işlemene yardım ve yataklık etmek niyetinde değiliz. İyisi mi sen bu dergiyi, yol yakınken bırak. Peki, anlaşıldı… Risk almakta ve bu düşünce suçuna ortak olmakta ısrarcısın. O halde devam et… Hadi gel birlikte ülkemizde neler döndüğüne bakalım: “Adalet” dosya konusunu ele aldığımız ve vicdanlardan yasalara her yönüyle adaleti sorguladığımız dergimiz yayına hazırlanırken, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü adına bir utançla karşı karşıya geliverdik. Bir gece ansızın birkaç polis bir kadının evine girip, bazı yayınlara el koyup onu tutukladılar ve “soruşturmanın selameti açısından” mahkeme kararıyla 2 gün hapis tuttular. Sakıncalı kitaplarla aynı evi paylaşan kızının da polise gidip teslim olması üzerine selamete çıkıldı. Bu esnada siyasal hareketlerden sendikalara değin toplumsal muhalefetin tepkisi büyüdü ve yargılama tutuksuz yapılmak üzere en azından şimdilik anne ve kızı özgürlüğüne kavuştu. Özgürlük derken, yanlış anlaşılmasın; özgür olabilmek için önce insan gibi var olabilmemiz gerekir. İnsan ancak hakları ile var olur. Bir kişinin bile düşünce ve ifade özgürlüğünün keyfi olarak sınırlanması, tüm toplumun özgürlüğünün tehdit edilmesi, kısıtlanmasıdır. Anayasa ve uluslararası hukuk metinlerine göre düşünce ve ifade özgürlüğü en temel insan haklarından biridir. Bu hak, düşünce ve kanaatlerini tek başına veya örgütlü bir şekilde açıkça yaymayı içerdiği gibi başkalarının fikir ve görüşlerini alma özgürlüğünü de kapsar. İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, devleti veya toplumun bir kesimini rahatsız eden düşünceler için de ifade özgürlüğünün geçerli olduğu belirtilmiş ve bunun demokratik toplumun olmazsa olmaz koşulları arasında olduğu söylenmiştir. Neyse ki tüm bunları bizden çok daha iyi bilen, uzman hukukçu bir Başbakanı var bu ülkenin. Ve ekibinde birbirinden değerli hukukçuları, partisinde ise insan hakları aktivistleri var. O da ne!? Yıllardır hükümette olmalarına ve Ceza Yasası’nı defalarca değiştirmelerine rağmen, polise dilediği eve girip, keyfinin istediği kitabı yıkıcı ve propaganda nitelikli kabul ederek insanları tutuklama yetkisi veren maddeleri değiştirmemişler mi? Polisi sivile bağlamak yönünde hiçbir adım atmamışlar mı? Hatta siyasi içerikli kitap bulundurduğu için tutuklanan kişi, siyasetin içinden, kendi partilerinin meclis üyesi mi?! Ve Ankara’nın baskısından ürküp kendi meclis üyelerine dahi yeterince sahip çıkmamışlar mı? Neyse biz dönelim “adalet”e… Neoliberal dönemle birlikte paket program olarak gelen baskı ve faşizmin yükseldiği koşullarda, halkın hala güvendiği bir yer olan mahkemeye büyük bir sorumluluk düşüyor aslında: Sadece yasalara göre davranarak tarafsız bir şekilde adaleti sağlamaktan öte, insan haklarından ve onurundan yana bir adalet yaratmak. Ankara’dan ve askerden emir alan polisin, sahibinin sesine dönüşen savcılık kurumunun ve süslü püslü laflarla günü kurtarmaktan başka bir şey yapmayan hükümetin insan haklarına aykırı yasa ve uygulamalarına geçit vermemek. Toplum vicdanında açılan yaraları, Themis’in göz bağı ile sarmalamak. Mülkün temelinden öte, hakların ve özgürlüklerin güvencesi olmak... “Adaletin bu mu dünya?” diye isyan etsek de bazı yaşananlara, her şeye rağmen hayat ve mücadele devam ediyor bu yarım adada… Yaprak gibi dökülürken işçiler, devam ediyor mesela inşaatlarda işler. Şiddet artarken evde ve sokakta, MOBESE kameraları bizi koruyacakmış güya. Krizin yansımaları katmerlenirken eğitimde, sağlıkta, asgari ücret hala patronların iki dudağı arasında… Oysa toplumun temelinde yaşanıyorken ciddi bir sarsılma, patlamalı artık bu fırtına. Yükselen faşizmden korkup, denize düşen misali dört başlı yılana sarılma, koy elinin vicdanına, hem içeride hem dışarıda adaleti ara! Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının... Dayan kitap ile Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile Dayan rüsva etme beni. Bir umudum sende, Anlıyor musun? (Ahmet Arif)
 
 

Σημείωμα Θέσεων – Τετάρτη, 3 Απριλίου 2019

By reclaim-the-sea

Πρωτοβουλία για την Διάσωση των Φυσικών Ακτών

Σημείωμα Θέσεων – Τετάρτη, 3 Απριλίου 2019

Προς: Πρόεδρο και Μέλη Κοινοβουλευτικής Επιτροπής Περιβάλλοντος

Θέμα: Η επέμβαση του Τμήματος Δασών στις προστατευόμενες παραλίες ωοτοκίας των θαλάσσιων χελωνών της Λίμνης και της Αργάκας στον Κόλπο Χρυσοχούς και οι επιπτώσεις στο φυσικό περιβάλλον της περιοχής (Αυτεπάγγελτη εξέταση έπειτα από απόφαση της Κοινοβουλευτικής Επιτροπής Περιβάλλοντος και του κ. Γιώργου Περδίκη, 27/3/2019, Αρ. Φακ. 23.04.036.075-2019)

  1. Το «Διαχειριστικό Σχέδιο της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001)» προνοεί τη σταδιακή απομάκρυνση του χωροκατακτητικού ξένου είδους της ακακίας (Acacia saligna) από την περιοχή Natura 2000, την αντικατάσταση του με ιθαγενή είδη χλωρίδας και την αποκατάσταση των αμμοθινικών οικοτόπων. Η συγκεκριμένη δράση αποσκοπεί πρωτίστως στην προστασία των ενδημικών, σπάνιων και απειλούμενων ειδών που περιλαμβάνονται στο «Κόκκινο Βιβλίο της Χλωρίδας της Κύπρου» και απειλούνται από την επέκταση της ακακίας. Επιπλέον, το Διαχειριστικό Σχέδιο προβλέπει την εκ των προτέρων εκπόνηση και αξιολόγηση κατάλληλης φυτοτεχνικής μελέτης και σχεδίου εφαρμογής φυτεύσεων με ιθαγενή είδη βλάστησης, λαμβάνοντας υπόψη πάντοτε το ρόλο που επιτελεί η πυκνή και απροσπέλαστη βλάστηση από ακακίες στην προστασία των παραλιών ωοτοκίας του είδους προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta από τη φωτορύπανση, την ηχορύπανση, την ανθρώπινη όχληση και την πρόσβαση οχημάτων.

 

  1. Λαμβάνοντας υπόψη το χρόνο, το χώρο, τη διαδικασία, την κλίμακα και τη μέθοδο των εργασιών απομάκρυνσης της ακακίας που διεξήγαγε το Τμήμα Δασών στην παραλία της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας, εντός του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), θεωρούμε ότι οι εργασίες αυτές δεν συνάδουν με τις προβλεπόμενες ρυθμίσεις του Διαχειριστικού Σχεδίου για την περιοχή Natura Τονίζεται ότι οι εργασίες απομάκρυνσης της ακακίας πραγματοποιήθηκαν ενάμισι μήνα πριν από την έναρξη της αναπαραγωγικής περιόδου (αρχές Μαΐου) της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta, η οποία αποτελεί το κύριο είδος καθορισμού και προτεραιότητας της περιοχής Natura 2000. Παράλληλα, αντί της σταδιακής απομάκρυνσης της ακακίας, η εκχέρσωση και η πλήρης αποκοπή των ακακιών σε έκταση συνολικού μήκους περίπου 700 μέτρων και μέσου πλάτους περίπου 25 μέτρων, αφήνει εντελώς εκτεθειμένη τη σημαντικότερη σε πυκνότητα φωλεοποίησης παραλία ωοτοκίας του είδους προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta στην Κυπριακή Δημοκρατία και μία εκ των σημαντικότερων στη Μεσόγειο και την Ευρωπαϊκή Ένωση.

 

  1. Επισημαίνεται ότι εντός της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), συνολικού μήκους περίπου 11 χιλιομέτρων, απαντώνται 5 σπάνια και απειλούμενα, αμμόφιλα είδη που περιλαμβάνονται στο «Κόκκινο Βιβλίο της Χλωρίδας της Κύπρου»:
    • Το ενδημικό και κρισίμως κινδυνεύον Malcolmia nana var glabra: Στην 95η συνεδρίαση της Επιστημονικής Επιτροπής, η οποία έγινε στις 31/7/2017, το Τμήμα Δασών ενημέρωσε την Επιστημονική Επιτροπή ότι θα προβεί στην υλοποίηση μίας εντός τόπου (in situ) δράσης διατήρησης του είδους, στο πλαίσιο του έργου CARE-MEDIFLORA («Δράσεις Διατήρησης Απειλούμενων Φυτικών Ειδών των Νησιών της Μεσογείου: Κοινές δράσεις για εκτός τόπου και εντός τόπου διατήρηση»). Η δράση διατήρησης αποσκοπούσε στην ενίσχυση του πληθυσμού του είδους και την απομάκρυνση της ακακίας από τη θέση στην οποία εντοπίζεται στο Κρατικό Δάσος Γιαλιάς. Η θέση αυτή απέχει περίπου 5 χιλιομέτρα από το ανατολικό άκρο του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και 6 χιλιόμετρα από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης.
    • Το κινδυνεύον Ipomoea imperati: Πρόκειται για το μοναδικό σπάνιο και απειλούμενο είδος χλωρίδας που βρίσκεται στο Κρατικό Δάσος Μαυραλής. Ωστόσο, η θέση στην οποία εντοπίζεται βρίσκεται σε απόσταση περίπου 350 μέτρων από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης και εκτός της περιοχής εκχέρσωσης και αποκοπής των ακακιών. Επιπλέον, η επέκταση της ακακίας δεν συνιστά απειλή για το ενδιαίτημα του είδους (παράκτιες αμμώδεις και αμμοχαλικώδεις θέσεις).
    • Το εύτρωτο Achillea maritima: Το είδος βρίσκεται σε απόσταση περίπου 4 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και 6 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης.
    • Το εύτρωτο Mesembryanthemum crystallinum: Το είδος βρίσκεται σε απόσταση περίπου 5,5 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και 6,5 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης.
    • Το εγγύς απειλούμενο Pancratium maritimum: Το είδος βρίσκεται σε απόσταση περίπου 3,5 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και 4,5 χιλιομέτρων από το ανατολικό άκρο της παραλίας της Λίμνης.

Στη βάση των πιο πάνω, η ακακία στο Κρατικό Δάσος Μαυραλής δεν αποτελούσε σοβαρή απειλή για οποιοδήποτε ενδημικό, σπάνιο και απειλούμενο είδος που περιλαμβάνεται στο «Κόκκινο Βιβλίο της Χλωρίδας της Κύπρου».

 

  1. Σημειώνεται ότι τον Σεπτέμβριο 2012, υπεργολάβος ιδιωτικής εταιρείας επενέβη παράνομα σε μέρος της κρατικής δασικής γης, ξερίζωσε ακακίες και εκχέρσωσε έκταση συνολικής έκτασης περίπου 600 τ.μ. Σύμφωνα με το ίδιο το Τμήμα Δασών, η παράνομη επέμβαση στην παραλία της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς προέκυψε αρχικά «με την ανοχή των δασικών υπαλλήλων λόγω κακής συνεννόησης και στη συνέχεια χωρίς αυτήν». Αμέσως υπήρξε αντίδραση από το Τμήμα Δασών, ο υπεργολάβος καταγγέλθηκε, διατάχθηκε πειθαρχική έρευνα και οι εργασίες καθαρισμού ολοκληρώθηκαν από το Τμήμα Δασών στην ίδια έκταση. Σε συγκριτική οπτική:
    • Η παράνομη επέμβαση που πραγματοποιήθηκε τον Σεπτέμβριο 2012 οδήγησε στην εκχέρσωση έκτασης συνολικού μήκους περίπου 150 μέτρων, ενώ η επέμβαση του Τμήματος Δασών που έγινε τον Μάρτιο 2019 οδήγησε στην εκχέρσωση έκτασης συνολικού μήκους περίπου 700 μέτρων.
    • Η παράνομη επέμβαση που πραγματοποιήθηκε τον Σεπτέμβριο 2012 συνέπεσε με το τέλος της αναπαραγωγικής περιόδου των θαλάσσιων χελώνων, ενώ η επέμβαση του Τμήματος Δασών τον Μάρτιο 2019 έγινε αμέσως πριν από την έναρξη της αναπαραγωγικής περιόδου των θαλάσσιων χελώνων.
    • Η παράνομη επέμβαση που πραγματοποιήθηκε τον Σεπτέμβριο 2012 επηρέασε μία μικρή περιοχή εκτός της ζώνης φωλεοποίησης των θαλάσσιων χελώνων και πλησίον της αποβάθρας και των αποθηκών του παλαιού μεταλλείου της Λίμνης, ενώ η επέμβαση του Τμήματος Δασών που έγινε τον Μάρτιο 2019 επηρεάζει ολόκληρη την παραλία της Λίμνης και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας, δηλαδή ένα πολύ μεγάλο μέρος της ζώνης φωλεοποίησης των θαλάσσιων χελώνων.
    • Οι επιπτώσεις της παράνομης επέμβασης που πραγματοποιήθηκε τον Σεπτέμβριο 2012 κρίθηκαν ως ήπιες, επειδή θεωρήθηκε ότι οι μικρές αποθήκες του παλαιού μεταλλείου της Λίμνης που βρίσκονται ανατολικά της αποβάθρας μπορούσαν να προστατεύσουν την παραλία ωοτοκίας από τη φωτορύπανση, σε συνδυασμό με το προστατευτικό δίχτυ που τοποθετήθηκε πίσω από αυτές. Λόγω του γεγονότος ότι η επέμβαση του Τμήματος Δασών που έγινε τον Μάρτιο 2019 αφήνει απροστάτευτη ολόκληρη την παραλία της Λίμνης και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας από τη φωτορύπανση που προκαλείται από τα διερχόμενα αυτοκίνητα του παρακείμενου δρόμου Πόλις Χρυσοχούς – Αργάκας και τις οικοδομές που βρίσκονται εκατέρωθεν του συγκεκριμένου δρόμου, οι επιπτώσεις δεν μπορούν να θεωρηθούν ως ήπιες.

 

  1. Σύμφωνα με το άρθρο 15 (Διάταγμα διαχείρισης και προστασίας της φύσης) του περί Προστασίας και Διαχείρισης της Φύσης και της Άγριας Ζωής Νόμου του 2003 έως 2015, ο οποίος εναρμονίζει τη νομοθεσία της Κυπριακής Δημοκρατίας με την Οδηγία 92/43/ΕΟΚ του Συμβουλίου της 21ης Μαΐου 1992 για τη διατήρηση των φυσικών οικοτόπων καθώς και της άγριας πανίδας και χλωρίδας, για τον καθορισμό συγκεκριμένων μέτρων διατήρησης και σχεδίων διαχείρισης χρειάζεται η γραπτή γνωμοδότηση της Επιστημονικής Επιτροπής, αφού ληφθούν υπόψη οι θέσεις των συναρμόδιων αρχών, και η έκδοση σχετικού διατάγματος από τον Υπουργό Γεωργίας, Αγροτικής Ανάπτυξης και Περιβάλλοντος. Στην προκειμένη περίπτωση, δεν υποβλήθηκε γραπτή γνωμοδότηση της Επιστημονικής Επιτροπής και δεν εκδόθηκε σχετικό Διάταγμα Διαχείρισης και Προστασίας της Φύσης για την Ειδική Ζώνη Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001) από τον Υπουργό Γεωργίας, Αγροτικής Ανάπτυξης και Περιβάλλοντος. Επιπρόσθετα, το Τμήμα Δασών δεν προέβη στην ενημέρωση των συναρμόδιων αρχών (Τμήμα Περιβάλλοντος και Τμήμα Αλιείας και Θαλάσσιων Ερευνών) και της Επιστημονικής Επιτροπής (παρά τις σχετικές διαβεβαιώσεις που δόθηκαν από το Τμήμα Δασών στη συνεδρίαση με αριθμό 95 και ημερομηνία 31/7/2017, οπότε έγινε παρουσίαση των δράσεων του έργου CARE-MEDIFLORA και εγκρίθηκε μία μικρότερης κλίμακας, εντός τόπου δράση διατήρησης στο Κρατικό Δάσος Γιαλιάς).

 

  1. Η επηρεαζόμενη έκταση στην παραλία της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας, εντός του Κρατικού Δάσους Μαυραλής και της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), έχει συνολικό μήκος περίπου 700 μέτρα και μέσο πλάτος περίπου 25 μέτρα. Συνεπώς, δεν πρόκειται περί μίας αμελητέας επέμβασης μικρής κλίμακας και ήσσονος σημασίας. Επιπλέον, η απομάκρυνση της βλάστησης έγινε ενάμισι μήνα πριν την έναρξη της αναπαραγωγικής περιόδου και αφήνει εκτεθειμένη τη σημαντικότερη σε πυκνότητα φωλεοποίησης παραλία ωοτοκίας του είδους προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta. Λόγω ακριβώς της ευνοϊκής κατάστασης διατήρησης του βιοτόπου του κύριου είδους καθορισμού και προτεραιότητας της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), θεωρούμε ότι μία τέτοια ενέργεια δεν ήταν αναγκαία για τη διαχείριση της εν λόγω περιοχής, καθώς η ακακία δεν αποτελούσε σοβαρή απειλή για αμμοθινικούς οικοτόπους προτεραιότητας ή/και ενδημικά, σπάνια και απειλούμενα είδη χλωρίδας. Παράλληλα, η επέμβαση αυτή ενδέχεται να επιφέρει σοβαρές, αρνητικές και μακροπρόθεσμες επιπτώσεις στο κύριο είδος καθορισμού και προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta και τους στόχους διατήρησης της περιοχής Natura 2000. Όπως αναφέρεται στη Γνωμάτευση Μελέτης Εκτίμησης Επιπτώσεων στο Περιβάλλον για την διαχείριση αποβλήτων από τις εγκαταστάσεις του παλαιού μεταλλείου της Λίμνης, η οποία εκδόθηκε στις 6/11/2009, «στην παραλία όπου έχουν γίνει μεταλλευτικές αποθέσεις καταγράφεται η πυκνότερη φωλεοποίηση της Caretta caretta στην Κύπρο. Οποιαδήποτε επέμβαση δεν θα προκαλέσει αναβάθμιση του βιοτόπου, αλλά αντίθετα θα έχει σοβαρές και μη αναστρέψιμες επιπτώσεις, με αποτέλεσμα την απώλεια ενός πολύ σημαντικού ενδιαιτήματος ωοτοκίας ενός είδους που κινδυνεύει με αφανισμό και που είναι είδος προτεραιότητας της ΕΕ. Ως εκ τούτου, απαγορεύεται η οποιαδήποτε επέμβαση ή ενέργεια στην περιοχή αυτή». Ειδικότερα, θεωρούμε ότι η εκχέρσωση της κρατικής δασικής γης που αποτελείτο από πυκνή και απροσπέλαστη βλάστηση ακακιών με τη χρήση μηχανικών μέσων (εκσκαφέων) και η καύση μεγάλων σωρών ακακιών πάνω στους αμμόλοφους έχει οδηγήσει στη διατάραξη, υποβάθμιση και αλλοίωση του ενδιαιτήματος του είδους καθορισμού και προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta. Τονίζουμε ότι η καταπάτηση των αμμοθινικών οικοτόπων από βαρέα μηχανοκίνητα οχήματα προκαλεί συμπίεση του εδάφους, με αποτέλεσμα τα θηλυκά άτομα θαλάσσιων χελώνων να μην μπορούν να σκάψουν τις φωλιές τους και να γεννήσουν τα αβγά τους πάνω στους αμμόλοφους. Επιπλέον, οι μεγάλες σωροί στάχτης που έχουν δημιουργηθεί από την καύση ακακιών και τα ιζήματα (μεταλλευτικές αποθέσεις) του παλαιού μεταλλείου της Λίμνης ενδέχεται να μεταφερθούν πάνω στους αμμόλοφους και την αμμώδη παραλία, κυρίως λόγω των έντονων βροχοπτώσεων των τελευταίων ημερών, και να επηρεάσουν τη σύσταση του εδάφους. Επιπλέον, η αφαίρεση της πυκνής και απροσπέλαστης βλάστησης με ακακίες μεγιστοποιεί τον κίνδυνο φωτορύπανσης, ηχορύπανσης, ανθρώπινης όχλησης και ανεξέλεγκτης πρόσβασης μηχανοκίνητων οχημάτων στο βιότοπο ζωτικής σημασίας του κύριου είδους καθορισμού και προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta.

 

  1. Κατά την άποψη μας, η αφαίρεση με μηχανικά μέσα της πυκνής και απροσπέλαστης βλάστησης με ακακίες από την παραλία της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς και το δυτικό μέρος της παραλίας της Αργάκας από το Τμήμα Δασών συνιστά παράβαση ουσιωδών όρων της περιβαλλοντικής έγκρισης που εξέδωσε η Περιβαλλοντική Αρχή για την ανέγερση δύο γηπέδων γκολφ με παρεμφερείς εμπορικές, τουριστικές και οικιστικές αναπτύξεις στην περιοχή της Λίμνης Πόλις Χρυσοχούς (βλ. Έκθεση Δέουσας Εκτίμησης Επιπτώσεων στο Περιβάλλον, ημερομηνίας 25/6/2016, και Γνωματεύσεις Μελετών Εκτίμησης Επιπτώσεων στο Περιβάλλον, ημερομηνίας 2/8/2016 και 18/5/2018). Οι ουσιώδεις όροι της περιβαλλοντικής έγκρισης και των σχετικών πολεοδομικών αδειών που φαίνεται να παραβιάζονται αφορούν την απαγόρευση της πρόσβασης οποιουδήποτε οχήματος και γενικά οποιασδήποτε επέμβασης σε οποιοδήποτε τμήμα της παράκτιας ζώνης, τη διατήρηση των υφιστάμενων δέντρων και της αυτοφυούς βλάστησης, τη δημιουργία πυκνής βλάστησης ύψους 4 μέτρων πίσω από τους αμμοθινικούς οικότοπους για την αποφυγή οποιουδήποτε φωτισμού που εκπέμπεται προς την παραλία και τη διασφάλιση της απομόνωσης της εν λόγω περιοχής. Επιπρόσθετα, κατά την άποψη μας, η αφαίρεση του φυτοφράκτη ακακιών συνιστά παράβαση των μέτρων προτεραιότητας που έχουν καθορισθεί με βάση τα Διατάγματα Κήρυξης (Κ.Δ.Π. 231/2017 και 233/2017) της Ειδικής Ζώνης Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), τα οποία αφορούν τη διατήρηση και βελτίωση της κατάστασης διατήρησης του είδους προτεραιότητας της θαλάσσιας χελώνας Caretta caretta, καθώς και τον περιορισμό και την απαγόρευση ενεργειών και δραστηριοτήτων εντός της περιοχής Natura 2000 που δυνατό να έχουν σημαντικές αρνητικές επιπτώσεις στα αντικείμενα προστασίας, λόγω της υποβάθμισης των οικοτόπων και της όχλησης των ειδών καθορισμού της εν λόγω περιοχής.

 

  1. Στη βάση των πιο πάνω, θεωρούμε ότι η επέμβαση του Τμήματος Δασών καταστρατηγεί την θεμελιώδη αρχή της πρόληψης και της προφύλαξης (prevention and precautionary principle). Όπως επισημαίνει ο ειδικός εμπειρογνώμονας της Μόνιμης Επιτροπής της Σύμβασης της Βέρνης για τη Διατήρηση της Ευρωπαϊκής Άγριας Ζωής και των Φυσικών Οικοτόπων του Συμβουλίου της Ευρώπης, Δρ. Paolo Casale, ο οποίος εκπόνησε έκθεση αξιολόγησης για τη διατήρηση των παραλιών ωοτοκίας των θαλάσσσιων χελώνων στις περιοχές Natura 2000 Τόπος Κοινοτικής Σημασίας Χερσόνησος Ακάμας (CY4000010) και Ειδική Ζώνη Διατήρησης Περιοχή Πόλις – Γιαλιά (CY4000001), κατόπιν επιτόπιας επίσκεψης που πραγματοποίησε τον Οκτώβριο 2016: «Μέσα από το διάλογο, φαίνεται ότι έχει προκληθεί σύγχυση / παρερμηνεία δύο διαφορετικών εννοιών: της προσέγγισης της προφύλαξης (precautionary approach) και των μέτρων μετριασμού (mitigation measures). Τα μέτρα μετριασμού είναι εκείνα τα μέτρα που αποσκοπούν στη μείωση των επιπτώσεων μίας ανθρωπογενούς απειλής, η οποία υφίσταται ήδη και έχει αρνητικές επιπτώσεις στον πληθυσμό. Σε μία τέτοια περίπτωση, η μείωση στον ελάχιστο δυνατό βαθμό της απειλής αποτελεί τη μέγιστη δυνατή επιδίωξη των μέτρων μετριασμού, αλλά η πλήρης αποτροπή της απειλής – π.χ. η αποκατάσταση των φυσικών συνθηκών ενός ενδιαιτήματος – ενδέχεται να μην είναι ρεαλιστική. Από την άλλη πλευρά, σε μία φυσική κατάσταση, δηλαδή χωρίς να υφίσταται ήδη μία συγκεκριμένη ανθρωπογενής απειλή, και στο πλαίσιο της επιστημονικής αβεβαιότητας σχετικά με τις επιπτώσεις μίας δυνητικής απειλής, λόγω της πολυπλοκότητας των σχετικών παραγόντων, η προσέγγιση της προφύλαξης προϋποθέτει την αποφυγή της πρόκλησης μίας πιθανής απειλής σε ένα τόσο σημαντικό και ευαίσθητο ενδιαίτημα, όπως μία παραλία ωοτοκίας θαλάσσιων χελώνων. Η τελευταία περίπτωση περιγράφει την υφιστάμενη κατάσταση στην Λίμνη». Σύμφωνα με τον ειδικό εμπειρογνώμονα της Σύμβασης της Βέρνης και Επικεφαλή της Εξειδικευμένης Ομάδας για τις Θαλάσσιες Χελώνες της Επιτροπής Επιβίωσης Ειδών της Διεθνούς Ένωσης για τη Διατήρηση της Φύσης: «Η πρόκληση μίας τέτοιας δυνητικής απειλής σε μία φυσική κατάσταση και η προσπάθεια αντιστάθμισης της στη συνέχεια, μέσω της επιβολής μέτρων μετριασμού, είναι μία προσέγγιση θεωρητικά αμφισβητούμενη και αδύνατη», καθώς «λόγω της πολυπλοκότητας των σχετικών παραγόντων, ενδέχεται να έχει επιπρόσθετες επιπτώσεις τις οποίες είναι δύσκολο ακόμη και να φανταστούμε προς το παρόν στάδιο».

 

Στοιχεία επικοινωνίας:

Πρωτοβουλία για τη Διάσωση των Φυσικών Ακτών | Initiative for the Protection of the Natural Coastline

Website: http://reclaimthesea.org/ | Email: reclaimthesea@gmail.com |

Facebook: https://el-gr.facebook.com/coastlinecy/

“Ayak Bacak Fabrikası” Seyirci Karşısına Çıkmaya Hazırlanıyor

By Nazen Şansal

BTE ABF Afiş

BTE ABF Afiş

Liseli gençlerimizden sonra şimdi de yetişkin tiyatro ekibimiz yeni bir oyunla seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor... Ayak Bacak Fabrikası! Tek perdelik bu kara komedi oyununda, kara tohum yemek zorunda bırakılarak kötürüm olan bir halkın aymazlığını; patronların, kendi çıkarları için devletin çeşitli kademelerini ve halkın dini duygularını nasıl da kullandıklarını; her gün etrafınızda gördüğünüz kimi kurnaz, kimi saf, kimi aşık ama hepsi kendi dünyasında "sıradan vatandaş" tiplerini; kısacası sistemin nasıl olması gerektiğini değil nasıl olmaması gerektiğini izleyeceksiniz. Ülkemize uyarlanan ve güncel olaylarla da harmanlanan ayak bacak fabrikası'nda Sol Anahtarı'nın özgün bestelerini ve canlı müziklerini de dinleyeceksiniz. 13 Nisan'da perde diyecek olan oyunumuza tüm sanat severleri bekleriz.

Baraka Kültür Merkezi, Dünya Tiyatro Günü’nü Sokak Tiyatrosu ile Kutladı

By Nazen Şansal

1

1

Baraka Kültür Merkezi, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Dereboyu’nda sokak etkinlikleri düzenledi. Derneğin tiyatro ekibinin hazırladığı “Ayak Bacak Fabrikası” oyunundan bir bölümün sokaklandığı gösteriye Sol Anahtarı müzik topluluğu da şarkılarıyla eşlik etti. Pek çok sanat severin ilgi gösterdiği geceye hem oyuncular hem de seyirciler rengarenk kostümleriyle katıldılar. Kıbrıs şarkılarının da çalınıp söylendiği etkinlik, Lefkoşa Türk Belediyesi’nin Sanat Sokakta projesi kapsamında gerçekleştirildi.

9

“Yaşasın tiyatro”, “Yaşasın sanat”, “Tiyatro devrim provasıdır” sloganlarının atıldığı etkinlikte Baraka Kültür Merkezi’nin Dünya Tiyatro Günü bildirisi de okundu ve katılımcılara dağıtıldı. Bildirinin tam metni şöyle: “Oyuna gelmeyin!” Bir oyun dönüyor bu yarım adada, Görüyor, duyuyor, tam anlamlandıramıyoruz ama… Özgürlükten söz edenler kamera takıyor dört bir yanımıza; Eşitlikten söz edenler yalnız kendi çıkarını düşünüyor koltuğa oturunca; Adaletten söz edenler faşistleri salıveriyor hem de karşı gelerek mahkeme kararına; Barıştan söz edenler konuşup duruyor masalarda fakat kulaklarını tıkıyor kendi halkına. Kadına şiddet deyince herkes itiraz etse de hala yok bir sığınma evi bile. Çevrecilerin desteklediği bir hükümette, dereler, denizler, ormanlar kirleniyor gün geçtikçe. Zamlar halkın belini bükerken yine biz oluyoruz adeta alay edilen. Asgari ihtiyaçlara bile yetmezken asgari ücret, sanata ve tiyatroya ne hacet… Ama hayır, bu oyuna gelmeyelim! Sanatın ve tiyatronun eleştirel ve dönüştürücü gücünü önemseyelim. Hem ruhumuzu hem aklımızı besleyen bu silahla, mizahın ve kahkahanın korkusunu salalım bizi yönetenlere. Şarkılarımızı, danslarımızı, repliklerimizi, daha yaşanası bir ülkenin, daha güzel bir dünyanın hizmetine sunalım! Bir gün zifiri karanlıkta kalmamak adına, perde dediğimizde ışığı hep birlikte yakalım! Ve… Perde! Baraka Kültür Merkezi 2 3 4 5 6 7 8 10
❌