One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

Ezelden Ebede Adalet? – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

hammurabi-2_900x600-900x580

Argasdi dergimizin 54. sayısından, adaletin geçmişini, bugününü ve geleceğini sorgulayan bir yazı...

Yeni bir tema ile yeni sayımız Temmuz'da tüm market ve Khora kitabevlerinde...

hammurabi-2_900x600-900x580 Genelde en çok bilinen ilk yazılı hukuk kuralları,  MÖ 1793-MÖ 1750 yılları arasında Babil kralı olan Hamurabi’ninkiler olarak çıkar karşımıza. En çok bilinen olduğu doğrudur. Fakat ilk olduğu yanlış. Bugüne kadar bulunmuş en eski hukuk kuralları MÖ 2400’lerde yaşamış Sümerlerin Lagaş Kralı Urukagina’nın kurallarıdır. O dönemdeki kent devletlerden biri olan Lagaş’ta hüküm sürmüş olan Urukagina tarıma oldukça önem veriyor ve bu alanda çalışanlar için bir dizi kurallar geliştiriyordu. Bunlardan en çok bilineni “Tarla, sürenin; hayvan sağanındır” kuralıdır. Bu kuralla Urukagina, bir çeşit özel mülkiyeti devreye alarak verimliliği artırmayı planlıyordu. Urukagina kendi yönetiminin gücünü artırmak ve tapınağın gücünü azaltmak için tapınağın aldığı vergileri de bu kurallar ile azaltıyordu. Urukagina’dan yaklaşık beş yüz yıl sonra karşımıza Hamurabi kanunları çıkıyor. Hamurabi krallığını güçlendirdi, toplumsal yaşamı geliştirip polis teşkilatına benzer yapılar oluşturdu ayrıca ilkel bir posta sistemi kurdurttu. “Kısasa kısas”, “göze göz, dişe diş” yasaları diye anılan bu kurallar sonraları Tevrat ve şeriatta da gerek benzerlik gerekse mantık anlamında tekrardan karşımıza çıkıyor. Bugün hala radikal İslami anlayışlar tarafından savunulmakta olanları bile vardır. O zamanlar Shamash’inin (Sümer mitolojisinde Utu tanrısına karşılık gelen tanrı; adalet tanrısı olarak da bilinir.) bizzat kendisine bu 282 kuralı ilettiğini iddia eden Hamurabi bu kuralları acımasızca uygulatmıştır. Kurallardan bazıları şöyle; “Göz çıkaranın gözü çıkarılsın, diş kıranın dişi kırılsın, ameliyatta hastanın ölümüne neden olan doktorun ve hastanın gözünü kör eden doktorun parmakları kesilsin, babasına vuran evladın parmakları kesilsin.”  Yönetim tarafından alt tabaka ve üst tabaka diye sınıflara ayrılmış toplumsal yapıda kurallar tabakalara göre de değişebilmekte idi. Örneğin insanın dişini kıranın dişi kırılacaktır, fakat bu suç daha alt tabakadan bir insana karşı işlenirse, o zaman üst tabakadan insan sadece para cezasıyla cezalandırılacaktır! Böylece adalet tanrısının Hamurabi’ye üst sınıfları altlardan biraz daha fazla kollayan kurallar fısıldadığını anlıyoruz. Bugünün dünyasında da tanrılar fısıldamaya devam ediyor Mesela silah tanrısı, ABD’de makineli tüfek kullanımının yasalarla serbest bırakmasını söylemiş yönetenlere. Doğanın tanrısı ise İngiltere’de tüm çiçeklerin kraliçeye ait olduğunu fısıldamış. Bundan dolayı park ve kamusal alanlarda çıkan yabani bir çiçeğin bile kesilmesi yasak. Hangi tanrı bilmiyorum Fransa’da bir domuza Napolyon ismini vermeyi yasaklamış. Terzi tanrı Tayland’da iç çamaşırı giymeden dolaşmayı yasaklarken, İspanya’da ise çırılçıplak dolaşmayı yasal hale getiren bir başka tanrı mı var acaba? Bangladeş’te sınavlarda kopya çekmeyi yasaklayan öğretmen tanrı İsviçre’de gece saat 22:00’den sonra kamuya açık alanlarda erkeklerin ayakta işemesinin yasaklanması ile ilgisi olmadığını fısıldamış. Yargıçlar da fısıldar Bugünlerde bizim kktc’de öğrendiğimde çok şaşırdığım şey ise; adaleti sağlayan, yargıya yön veren yargıçların nasıl seçildiği idi. “Bağımsız” kktc yargısı yargıçlarını hangi kriterlere göre nasıl seçiyor biliyor musunuz? Hukuk bilgisini ve adalet anlayışını ölçen ve fırsat eşitliğini sağlayan yazılı bir sınavla mı? Hayır. Söyleyeyim; var olan yargıçlar olası yargıç adayı olarak düşündükleri avukatların kulağına “yargıçlığa başvurursanız seçileceksiniz.” diye fısıldıyorlar. “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!”  Adalet anlayışı hem tarihsel hem de ulusal ve coğrafi düzlemlerde farklılıklar gösteriyor. Adalet mevzusunu ele alırken belli bir dönemde var olan sınıf ilişkileri ve çıkarları ile hep ilişkilendirilmesi gerektiği düşüncesi en doğru yaklaşım gibi görünmektedir. Ebedi, doğru ve evrensel bir adalet anlayışı yoktur. Engels şöyle diyor; “Ekonomik durum temeldir, ama üst yapının değişik unsurları – sınıf mücadelesinin politik biçimleri ve sonuçları – kazanılan muharebeden sonra kazanan sınıfın belirlediği anayasa – hukuk biçimleri ve hatta bütün bu gerçek mücadelelerin tarafların beyinlerine yansıması, politika, hukuk ve felsefe teorileri, dini dünya görüşleri ve bunların dogma sistemlere evrimi tarihsel mücadelelerin akışı üzerinde etkide bulunuyorlar ve birçok durumda bu mücadelelerin biçimini belirliyorlar.”  Buradan yola çıkarsak kapitalizmin adaletliyim iddiasının, kendi koşulları içerisinde adaletli olmadığını savunmak/göstermek, politik bir mücadele yöntemi olarak kapitalizmin eleştirisi için kullanılabilir ve de etkilidir. Bize fırsat eşitliği gibi sunulan yasaların aslında sadece belli bir sınıfa hizmet ettiğini ve günün sonunda en iyi yasanın bile sınıfsal sömürüyü ortadan kaldırmayacağını gösterebiliriz. Fakat bu yapılırken gerçek adalet şudur, budur gibi evrensel bir anlayışı savunmak mücadeleyi bağlamından koparacağı gibi sizi geleceğin toplumunun kahinliğine soyunan bir konuma yerleştirir. Suç ve adalet birbirleri olmadan var olamazlar. Herakleitos “Eğer adaletsizlik olmasaydı adaletin ismini bilmezlerdi” der ve Igor Jaguar, Murat Menteş’in Antika Titanik kitabında yarattığı bir mafya babası, bakın ne diyor; “Adaletin gevşeyen vidalarını suç tornavidasıyla sıkarsın!” Karl Marx’a kulak verecek olursak; “Bayrağınıza tutucu ‘adil bir iş günü için adil bir iş günü ücreti’ şiarı yerine devrimci ‘Kahrolsun Ücret Sistemi’ sloganını yazmalısınız.”   Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynakça: Tarih Sümer’de Başlar –Samuel Noah Kramer Antika Titanik – Murat Menteş https://tr.wikipedia.org/wiki/Heraklitos http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/010-11.pdf https://tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi http://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/366-marxin-ahlaki-realizmi http://www.microdestek.com.tr/dunyanin-en-ilginc-yasalari.html https://www.birgun.net/haber-detay/karl-marx-kapitalist-somuru-ve-adalet-kavrami-200939.html  

Hak, Adalet, Vicdani Ret – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

78589

 Argasdi dergimizin "Adalet" temalı 54. sayısından bir yazı...

78589

Haklar, onları hayatımızda kullanalım veya kullanmayalım herkes içindir. Tüm insanların, insanlık onuruna yaraşır şekilde yaşaması için sahip çıkılmaları ve geliştirilmeleri gerekir. Bir hakkın tanınmasını talep etmek için o hakkın kullanıcısı olmak da şart değildir. Vicdani retçi olmayan hatta toplumsal dönüşüm koşullarının bazı aşamalarında şiddet kullanmanın kaçınılmazlığına inanan bir kişi de vicdani ret hakkını savunabilir, savunmalıdır da… Granma gemisinden Küba sahiline inen doktor Che, Batista’nın askerlerinin saldırısına uğradığında, hem doktor çantasını hem de cephaneyi taşıyamayacağını anlamış ve doktor çantasını bırakıp silahları almıştı.  Meksika’da yerli halklar ile birlikte emperyalizme karşı mücadele eden Zapatistalar, kağıt uçaklarla hava saldırısı gibi yaratıcı eylemlere imza atsalar da aslında yıllardır silahlı bir direnişle neoliberal politikaları geriletebilmektedir. Tüm bunları ve “Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur.” diyen Mahir Çayan’ın ideolojisini takdirle takip ederken vicdani retçi olmayı tutarlı ve mantıklı bulmayabiliriz. Ve tıpkı faşizme karşı verilen İspanya iç savaşındaki gibi, militarist olmayan yapılar içerisinde silahlı direnişi de, daha güzel bir dünya için mücadele yöntemlerinden biri olarak kabul edebiliriz. Ancak yine de evrensel insan haklarını sahiplenmek, herkesin düşünce, inanç ve vicdanının gereklerine göre özgürce yaşayabilmesini savunmayı ve vicdani reddin yasal bir hak olarak tanınmasını talep etmeyi de gerektirir. Hatta vicdanımızdaki adalet duygusu,  vicdani retçi olmasak da bu hakkı savunmamızı zorunlu kılar. Bu nedenle ülkemizde vicdani reddin bir yasa ile düzenlenerek hak olarak kabul edilmesini destekleriz. Bireyin savaşa karşı geliştirdiği bir tavır olarak, savaşlar kadar eski bir tarihe sahip olan vicdani reddin kökleri esas olarak Hristiyan pasifizmine dayanır. Dünyanın ilk bilinen vicdani retçisi Maximilian’dır. Kuzey Afrika’da Numidiya ülkesinden 21 yaşında bir genç, Roma ordusuna katılmayı reddeder ve Romalılar tarafından idam edilir. Tarihin bilinen bu ilk örneğinde olduğu gibi karşı çıkışların ilk gerekçesi, genel olarak, dinlerdeki “insan yaşamını sona erdirmenin kötü olduğu” inancına dayanmıştır. Bugünkü anlamıyla vicdani ret, kişinin ahlaki tercihleri, dini inancı veya politik görüşleri nedeniyle askere gitmeyi reddetmesidir. Vicdani veya dini gerekçelerle askerlik yapmamak ve bunu kamuoyuna açıklamak, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında bir insan hakkıdır. Anayasa’da düşünce, din ve vicdan özgürlüğü açıkça yer almaktadır. Ülkemizin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de bu hak tanınmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararlarında da “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önerdiği gibi askeri hizmet yerine sivil kamu hizmeti yapılmasına olanak tanıyan bir düzenlemeye iç hukukta yer verilmesi, tamamı ile yasama organının değerlendirme ve takdirindedir.” denilerek konunun hükümet ve meclisçe düzenlenmesi gereği belirtilmiş durumdadır. Ülkemizde son aylarda gündemde olan bu konu, hükümetin hazırladığı bir yasa tasarısı ile Meclise de taşındı. Meclis bu yasayı geçirir mi geçirmez mi bilmiyoruz ama bugün hükümeti oluşturan partilerin tümünün vicdani ret hakkını tanıyacakları yönündeki dünkü vaatlerini gayet iyi hatırlıyor ve kendilerine de hatırlatıyoruz. Öte yandan ülkemizde vicdani ret mücadelesi, dünyada bu hak uğruna çok ağır bedeller ödeyenlerin verdiği mücadelelerden ve bu hakkın genel felsefesinden biraz daha farklı bir perspektif ve yöntemlerle gerçekleşmekte, kanaatimizce bu sebeple doğru anlaşılamamaktadır. Vicdani ret, bireyin keyfine veya o günlerdeki fikrine göre askere gitmeyi veya gitmemeyi seçebilmesi demek değildir. Yasada yer alan ve adil bir şekilde değerlendirilen belli şartların var olması halinde, askerlikten muaf tutularak bunun yerine -genelde zorunlu askerlikten biraz daha uzun bir süre- kamu hizmeti yapılmasıdır. Örneğin, Yehova Şahitleri, dini inançları sebebiyle; pasifistler, insan ilişkilerinden beslenmelerine kadar her alanda şiddetsiz bir yaşam felsefesiyle hayatlarını sürdürdükleri için askere gitmemektedir. Bazı İsrail askerlerinin Gazze’de savaş suçu işlendiği için oraya gitmeyi reddetmesi gibi devletin veya ordunun almış olduğu yanlış bir karara ortak olmamak şeklindeki bir politik görüşle de vicdani ret hakkı kullanılabilmektedir. Ancak burada muhtemel bir savaştan değil hali hazırda süren bir savaştan bahsedilmektedir. Bununla birlikte devleti tanımamak bir vicdani ret gerekçesi olabilir mi? Vicdani reddin bir hak olarak o devletin meclisinden geçecek ve kurumlarınca uygulanacak yasalarında yer alması istendiğine göre, devleti tanımamak, mantıklı ve tutarlı bir gerekçe olamaz. Milliyetçiliğe veya ülkemizdeki taşeron işgale karşı verilecek haklı mücadele, vicdani ret hakkıyla karıştırılmamalı, başka araç ve yöntemlerle sonuna kadar savunulmalıdır. Ülkemizdeki vicdani retçilerin çoğu askerliğini yapmış olup seferberliğe gitmemek için vicdani reddini ilan etmiştir. Askere hiç gitmemek üzere vicdani reddini açıklayanlar ise değiştirmek için mücadele ettiğimiz yer olan Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamamaktadır. Bir sivil itaatsizlik biçimi olan vicdani ret mücadelesinin, sivil itaatsizliğin genel prensiplerine uygun olarak yapılması anlamlıdır. Sivil itaatsizlik, değiştirilmesi veya kaldırılması talep edilen yasanın hükümlerine uymayı reddederek o yasaya uyulmamasının, o yasada belirtilen bedeline maruz kalmaya rıza göstermeyi de içeren bir yöntemdir. Yurt dışında kalmak, çalışma veya okuma amaçlı bir zorunluluk da olabileceği gibi, Askerlik Yasasının askere gitmeyi reddedenlere uyguladığı bir bedel değildir. Tüm bunların yanı sıra vicdani ret ile profesyonel askerlik tartışmaları birlikte yürütülmekte ve sanki profesyonel askerlik bu duruma bir çözüm getirecek gibi sunulmaktadır. Oysa askerliğin profesyonelleşmesi, ordu kurumunu halktan uzaklaştıracak ve maddi kaygılarla veya milliyetçi ya da militarist görüşlere sahip olması sebebiyle askere yazılanlar ile halk kesimleri arasında ciddi bir kopuş olacaktır. Bugün eylemlerde gördüğümüz polislerin pek çoğunun halen bizler gibi halktan olmasının tam aksine profesyonel bir ordu, her türlü halk hareketini bastırmakta görev aşkıyla yanıp tutuşacak ve halktan çok hükümete ve dolayısıyla sermayeye yakın duracaktır. Vicdani ret tartışmasının gerek savunanlar gerekse karşı çıkanlar açısından, hem gerekçe hem de yöntem anlamında yanlış bir zeminden yapılması, halkın konuyu yanlış yerden kavrayıp, yurt içinden veya dışından yüzlerce kişinin vicdani retçi olarak askere gitmeyeceğini düşünmesine ve bu insan hakkına mesafeli durmasına sebep olmaktadır. Oysa vicdani ret evrensel bir haktır. Nazen Şansal nazen_sansal@yahoo.com    

Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor

By Nazen Şansal

baraka

Baraka Kültür Merkezi’nden Basın Bildirisi: Vakıflar, Kendini Var Eden Kıbrıslı Türk Halkını Yok Sayıyor   Vakıflar İdaresi, “iyilik” projelerinden sonra bu kez de “kitap” ve “okumak” gibi değerli kavramları kullanarak, son yıllarda ince ince yaptığı dini propaganda ve sadaka kültürünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Türk Tarih Kurumu ve Yunus Emre Enstitüsü’nün ortak organizasyonu ile “Hala Sultan Kitap Günleri” adı altında Türkiye’den onlarca yayınevi ve binlerce kitap ülkemize gelecek ve gençlerle buluşacakmış. İlk bakışta masum ve iyi niyetli gibi görünen bu etkinlik, pek çok açıdan ciddi sakıncalar barındırıyor. Öncelikle yüzyıllardır var olan ve Kıbrıslı Türk halkına ait bir kurum olan Vakıfların, her şeyden önce kendi ülkesinin kitabevlerine, yayıncılarına, üreten ve birbirinden değerli eserler veren sanatçı ve yazarlarına kapılarını açması gerekir. Ülkemiz kitabevlerinin davet edilmediği hatta bilgi paylaşımı bile yapılmadığı etkinlikte tek bir Kıbrıslı yazara dahi yer verilmemiştir. Vakıfların gençlere okuma alışkanlığı kazandırmak gibi bir gayesi varsa, bu amaçla bu topraklarda yıllardır inatla ve ısrarla üreten kişi ve kurumlarla işbirliğine gitmesi gerekirdi. Oysa tercih edilen yol, tıpkı yıllardır ekonomik ve kültürel alanda yapılmaya çalışıldığı gibi son yıllarda Vakıflar aracılığıyla da ithal edilen dinsel gericilik ve asimilasyon politikalarına hizmet etmektedir.Vakıfların, dayanışma ve yardımlaşmanın erdemine inanan güzel insanlarımızı da inandırarak yaptığı “iyilik” projeleri de günün sonunda sadaka kültürünü beslemekte ve insanlar iyiliğe muhtaç bırakılmaktadır. Bir halk ancak üreterek var olabilir, var kalabilir. Düşünsel, bilimsel ve sanatsal üretimlerin de Kıbrıslı Türk halkının var oluş mücadelesinde önemi büyüktür. Bu halkın bir değeri olan Vakıfların, kendi halkının edebi ve düşünsel gelişimine katkı sağlaması gerekirken, ülkemiz kitabevlerini maddi anlamda da haksızlığa uğratacak böylesi bir etkinlik düzenlemesi bu halkın değerlerini görmezden gelmek, üreterek var olma mücadelesine ket vurmaktır. Bu etkinliğe onay veren ve çeşitli kolaylıklar sağlayan hükümet de aynı haksızlığın ortağı olmuştur. “İyilik” yapmakla övünen ama bu topraklardaki düşünsel üretime değer vermeden “kitap” ve “okumak” gibi kavramların dahi içini boşaltan Vakıflar İdaresi’ni ve bu etkinliğe onay veren Hükümet yetkililerini kınar, BertoltBrecht’in sözünü kendilerine hatırlatırız: İyi insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin!   Baraka Kültür Merkezi  

Refah Özgürlüğün Neresinde? – Sezgin Keser

By Nazen Şansal

Print

Argasdi dergimizin 54. sayısından, hayvan özgürleşmesi üzerine bir yazı...

Derginizi, tüm Khora'lardan ve marketlerden alabilrisniz.

Tarih sayfalarında halkların özgürlük mücadelelerini, ulusların yaratılışını, kadınların özgürleşmesini, baskıcı rejimlere karşı isyanları, dinlerin oluşumunu, imparatorlukların yıkılışını, kısacası geçmişimize, bugünümüze ve geleceğimize etki eden nice olayları buluruz. Bu sayfalar sadece insanların birbirleriyle olan ilişkilerini değil insanın, doğanın, hayvanların birbirleriyle olan ilişkilerini de yazar. Dünya üzerindeki yaşam bugüne kadar sadece insanlar arasındaki ilişkiler ve çatışmalarla değil insanın doğa ve hayvanlarla olan ilişkilerinden de etkilenerek devam edebilmiştir. Bugünden sonra da yaşamın devam edebilmesi insanların, doğanın ve hayvanların aralarındaki ilişkilerin ne yönde gittiğine bağlı olacaktır. Suyunu kullandığımız doğanın su kaynaklarını yok etmek, yaşama arzsuna sahip bizler için hiç de akıl karı olmayacağı gibi doğal dengenin parçası olan hayvanların varoluşlarını tehdit etmek de bir o kadar akıl karı olmayacaktır.

Print

Günümüzde kar amaçlı üretim daha fazla rekabete ve sömürüye yol açıyor, doğal kaynaklar yaşamın devam edebilmesi gayesiyle temkinli bir şekilde kullanılmıyor, aksine daha fazla kazanç gayesiyle kapitalizm tarafından yok ediliyor. Hayvanların doğal yaşam ortamları bozuluyor ya da tamamıyla yok oluyor. Enerji üretmek amacıyla doğa dostu alternatifleri yerine halen daha bazı ülkeler tarafından tercih edilen nükleer santrallerin, faaliyetleri sonucunda kurulduğu bölgedeki suyun ısı derecesini arttırdığı ve o suda yaşayan canlılar için hayati bir tehlike oluşturduğu bilimsel bir gerçek. Yağmur ormanları son yıllarda palm yağı gibi ürünlerin elde edilmesi için şirketlerin saldırısına uğramış ve bu saldırı bölgede yaşayan hayvanların ölümlerine yol açmıştır. Bu şirketlerin yarattıkları emek sömürüsünü tahmin etmek ise hiç de zor değil. Bu sebeplerden ötürüdür ki bu sömürü düzenine karşı vereceğimiz mücadele ekolojik dengenin devamlılığını ve hayvanların yaşam haklarını da savunmalıdır. Hayvanlar, insanların üzerlerinde hakimiyet kurabilecekleri ve her istediklerini yaptırabilecekleri canlılar değil bu dünyanın sahipleridirler de. Sağlık, barınma, beslenme gibi hakları vardır. Burada söz konusu olan sadece köpekler, kediler ya da sevimli hayvanlar değil bütün hayvanlardır. Son dönemlerde, hayvan dostlarımızın huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini amaçlayan ama bir yandan da etik ve yasal çerçeveyle sınırlanan, ve hayvanların kullanılmasını da içeren “hayvan refahı” fikri, akımı yaygınlaştı. Oysa insanların keyiflerine göre hayvanları kullanabilmesi hayvan haklarını savunmak değil kendi çıkarlarımız doğrultusunda bu hakları şekillendirmek olur. Hayvan hakları savunucularının uğruna mücadele ettiği hayvan özgürlüğü fikri ise insanların hayvanlar üzerindeki baskısını ve kontrolünü ortadan kaldırmayı amaçlar. Ülkemizdeki duruma baktığımızda sokak hayvanlarının, duyarlı vatandaşların ve örgütlerin yürüttükleri mücadelelere rağmen zor koşullarda yaşadığını; yeterli sayıda barınağın olmaması, var olan barınakların sağlık ve beslenme gibi hizmet eksiklikleri bir yanda dursun bu hayvanların asıl yaşam yerleri olan sokakların belediyeler ve yerel yönetimler tarafından yaşanabilir kılınmadığını; doğada yaşayan hayvanların av “sporu” için katledildiğini, çıkan orman yangınları sonucu yaşam ortamlarının yok olduğunu görüyoruz. Durum bu olunca hayvanların yaşamları ve sıkıntıları toplum içerisinde bir tartışma ve mücadele alanı oluşturuyor. 2013 yılında Meclisten geçen AB kriterlerine uygun Hayvan Refahı Yasası hayvanların hayatlarını yasalar çerçevesinde kısmi “özgürlüklerle” sınırlandırıyor. Hayvanlar üzerinde deney yapmak bu yasaya göre mümkün ve ülkemizde yasal iznini dahi almadan hayvan deneyleri yapan üniversite bile bulunmakta. Hayvan deneylerinin yerini alabilecek bir sürü alternatif metod bulunmaktadır. Bilgisayar simülasyonları, kök hücre yöntemi, kadavraların kullanılması, mikrodoz gibi yöntemler,  hayvanları kullanmadan deney yapılmasını sağlayan yöntemler arasındadır.(1) Yasanın sıkıntılı yanlarından biri de hayvanların zevk ve kumar için yarıştırılabilmesine izin verilmesidir. Hayvanların keyfi bir şekilde para için birbirleriyle yarıştırılmaları, bırakın özgürleşmeyi yasanın adında geçen refah mantığıyla bile çelişmektedir. Bir canlının başka bir canlının eğlencesi için kullanılması o canlı için huzurun ve rahatlığın olmadığı anlamına gelir. Yasanın içerdiği maddelere uymayan kişilere kesilen cezalar ise para cezalarıdır. Parasını ödeyen yasaya uymayıp istediği canlıya istediği muamelede bulunabilecektir. Bu keyfi muamelenin olmasını engellemek için cezaların ıslah edici olması gereklidir. Bunun yolu da para cezası yerine kamu hizmeti adı altında hayvanlara ve çevreye faydası olacak cezaların uygulanması olacaktır. Bir yasanın ya da fikrin AB kriterlerine uyuyor olması o yasayı ilgilendirenlerin tamamıyla faydasına olacağı anlamına gelmez. Ülkemizde hayvan hakları alanında mücadele eden örgütlerden ve aktivistlerden Oluşan Kıbrıs Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, Hayvan Refahı Yasası’nın iyileştirilmesi adına Meclise Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası’nı sunmuştur. (2) Ülkemizde de olan hayvan refahı mantığı, hayvanları insana ait bir mal gibi gördükçe gerçek bir hayvan özgürleşmesine hizmet etmeyecektir. Ancak yine de bu yasanın sıkıntılı yanlarını düzeltmek ve eksiklerini tamamlamaya çalışmak hayvanların özgürleşmesi mücadelesinde önemli adımlardan olacaktır. Sezgin Keser (1)http://www.deneyehayir.org/testlerde-hayvanlarin-kullanimina-alternatif-secenekler/#.XHLm4eQza00 (2) http://baraka.cc/?p=635  

Adalet Mülkün Temeli midir? – Aziz Güven

By Nazen Şansal

argasdi yazı görsel

Argasdi 54. sayı "Adalet" dosyasından bir yazı...

Derginizi tüm Khora  Kitap Evlerinden ve marketlerden alabilirsiniz....

argasdi yazı görsel

Hemen hemen herkesin kulağına bir kez dahi olsa çalınmıştır Mahkeme duvarlarında yazılı “Adalet Mülkün Temelidir” sözü. Kimileri tarafından mutlak bir şekilde idealleştirilip kimilerince de “öyle olmadığı” iddiası ile eleştirilirken, yıllar boyunca güncel, ekonomik, politik, felsefi ve benzeri anlamda birçok tartışmaya konu olmuştur ve hala olmaya devam etmektedir. Evrensel kabul görmüş tek bir tanımı olmayan bu söz ile ilgili genele yayılmış fikir; insanların yaşadıkları ülkenin, toprakların, vatanın ya da devletin, o insanların mülkü olduğu ve bu mülkün yani kısaca devletin temelinin ise adalete dayandığı yönündedir. Bu yaygın fikir, devletin temeli olarak kabul edilen adalet sayesinde devleti oluşturan toplumdaki bireylerin eşitlik ilkesi ile temsil edildiğini ortaya koyarken, bir manevi ihtiyaç olarak da tanımlanan adaletin olmadığı ülkelerde huzur, refah ve saygı ortamının olamayacağı, toplumda kargaşa, huzursuzluk ve kaos ortamının artacağı ve bu sebeplerle bireylerin devlete olan güvenlerinin yok olmaya doğru gideceği anlayışı ile de desteklenmektedir. Bu bağlamda, “Adalet Mülkün Temelidir” sözündeki mülk kavramının insana, ülkeye, eşitliğe ve varlığa dair olduğu anlamlarını çıkarmak sanırım yanlış olmayacaktır. Yukarıdaki yaklaşımlarda da görüleceği ve anlaşılacağı üzere adalet kavramı manevi ve soyut bir kavramdır. Adaleti sağlayacak toplumsal yaşama düzenlerine dair herhangi bir somutluğu işaret etmezken, tabiri caizse her türlü fikirce altı doldurulmaya müsait bir “gizemliliğe” sahiptir. Bunun sebebiyse kuşkusuz hak, hukuk, eşitlik vb. kavramlar gibi adalet(sizlik) kavramının da evrensel bir tanıma oturtulamayacak kadar her topluma ait ekonomik ilişkilerce belirlenen ve bu ilişkiler değiştikçe değişen bir kendine haslığının olmasıdır. Bu yönü ile hem değişken hem de tarihseldir. Kısacası adalet, her durumda tarihle ve zamanla sınırlı olup evrensel bir adalet anlayışından söz edebilmek mümkün değildir. Modern sınıflı toplumların ortaya çıkması ile birlikte mülkün yani varlığı oluşturan şeyin temeli olan adaleti sağlamak devletlerin görevi olmuştur. Adaletin terazisinin bozulmaması, bozulan terazinin ise dengelenmesi bir müdahale gücünü gerektireceğinden, bu gücü tekelinde bulunduran da yine devletler olacaktır. Bugün içinde yaşadığımız dünyanın adalet anlayışı hiç kuşku yoktur ki neoliberal kapitalist sistemin adalet anlayışıdır. Peki, kapitalizmin terazisi dengeli mi? Kapitalist sistem; adaletin, mülkün yani varlığın temeli olduğunu, herkesin yasalar önünde eşit olduğunu ve kişiler arasında fırsat eşitliğinin bulunduğunu iddia ederken Marx, kapitalizmi sömürücü bir düzen olarak tanımlar ve hırsızlıkla suçlar. Bunun yanında yine Marx, tarihsel materyalist bağlamda alt yapı-üst yapı ilişkilerindeki sürekliliğe, alt yapının üst yapıyı belirlerken üst yapının alt yapıyı etkilediğine, bu diyalektik ilişkinin son kertesinde ise üst yapının alt yapıyı meşrulaştırdığına vurgu yapar. Somutlaştırmak gerekirse, her üretim biçiminin (alt yapı) kendine özgü bir adalet tarzı (üst yapı) ve paylaşım sistemi vardır; dolayısı ile üretim biçimlerinden bağımsız bir adalet anlayışı da mümkün olamayacaktır. Kapitalist üretim biçiminin etkilerine baktığımız zaman, özellikle de kapitalizmin neoliberal dönemi politikaları ile halk nezdinde ciddi bir mülksüzleştirme yaşandığını, diğer yandan azınlık olarak ekonomik gücünü daha da artıran sermaye kesimi ile halk yığınları arasındaki bu uçurumun günden güne büyümekte olduğunu görürüz. Tarihsel ilerleme açısından bakıldığında eşitlik, adalet ve özgürlük kavramları feodal döneme nazaran daha ileri bir düzeyde olan kapitalizm, bugün geldiği noktada üretim ilişkileri ile üst yapıyı belirlerken, devletlerin yürürlüğe koyduğu sermaye yararına yasalarıyla da üretim ilişkilerini yeniden etkilemekte ve kendini meşrulaştırmaktadır. Her şeyin paraya endeksli olduğu, halkın giderek mülksüzleştirildiği, yasaların sermaye yararına ve onu koruyan bir mantıkla yapıldığı, adalete ulaşmada her isteyenin yargıdan kolayca yararlanamadığı, sermaye ile halk arasındaki sınıfsal ve ekonomik çelişkilerin giderek daha da derinleştiği koşullarda, herkesin yasa önünde eşit olmasının ne adil bir karşılığı ne de kapitalizmin adalet mülkün temelidir iddiasının bir gerçekliği olacaktır. Ekonomik açıdan eşit olmayanların yasa önünde eşit oluşunu gerçek eşitlik olarak kabul etmek ise zaten en büyük eşitsizlik ve adaletsizliktir. Adil bir dünya mümkün mü? Adil bir dünya düzeni hala arzulanan, yaratılması içinse uğruna mücadele verilmesi gereken bir olgudur. Daha adil, daha yaşanılır bir dünya için kapitalizmin sömürü düzenine, bu düzenin yarattığı ve günden güne artan yıkımlarına karşı Marksizm temelinde, sosyalist bir mücadele yürütmek ve nihayetinde kapitalist sistemi ortadan kaldırmak gerekmektedir. Her ne kadar yaratılacak sosyalist düzen daha adil ve daha yaşanılır olacaksa bile, bununla da yetinilmemelidir. Zira adalet kavramını düşünmemize yol açan şey ise son tahlilde ekonomik eşitsizliğin ezilenler üzerinde yarattığı yoksulluktur. Oysa insanlığın özgür geleceği, tüm sınıfların ortadan kalkacağı bir bolluk düzeni ile yani komünizm ile gerçekleşecektir. İşte o gün geldiğinde, çocuklar adalete gerek olmayan bir dünyada doğacaklardır.       Aziz Güven   Kaynaklar: 1-www.wikipedia.org 2-Devlet ve Hukuk; Karl Marx, Friedrich Engels 3-Kapital; Sol Yayınları, Karl Marx (2003), C. I. (Çev. Alaattin Bilgili)

55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n

Argasdi Liseli Gençlik Sayfası

By Nazen Şansal

liseli gençlik foto

liseli gençlik foto

Gençlerin hayata hazırlanmasında çok önemli bir işlevi olan meslek liseleri hakkındaki fikirlerini Elif Deligöz anlattı: “Meslek lisesinde okuyorsanız çok şanslı bir insansınızdır”

48406900_769753376694928_7591321070381039616_n

Meslek lisesinde okumak aslında hem keyifli hem de çok yorucudur. Bölümle ilgili dersler, diğer derslerden daha öndedir. Bu nedenle bölüm derslerimiz her zaman öncelliğimiz olur. Çok keyiflidir ama çok da emek ister. Haftada 2 veya 3 gün olmak üzere 4 saat bölüm dersi görüyoruz. Pazartesi günleri tam gündür ve o gün bütünüyle bölüm derslerimize ayrılmıştır. Sabahtan itibaren saat 4’e kadar ne kadar emek harcasak da çoğumuz bunu severek yapıyoruz. Okulumuzun imkanlarının veya şartlarımızın yetmediği konular olabiliyor ve eksiklerimizi alamadığımızda, bizi ve bölüm derslerimizi olumsuz etkiliyor. Her şeye rağmen eğer meslek lisesinde okuyorsanız çok şanslı bir insansınızdır. Çocukluğundan beri tiyatronun içinde olan Irmak Devrim Refikoğlu tiyatronun hayatındaki yerini yazdı: “Tiyatro bana özgüveni, kendini sevmeyi ve başkalarını da sevmeyi öğretiyor”

51822153_768273300220638_8736217123652632576_n

Liseli olmak hayatın hem en zor hem de en eğlenceli yıllarıdır. Sınav stresi, aşılması gereken  engeller, gelecek kaygısı bir de üstüne özel hayat işleri daha da zorlaştırmaktadır. Ben de bu hayatı yaşayan gençlerden biriyim. Ama yine de bu zorlu süreci atlatmanın bir yolunu buldum: Tiyatro… Tiyatronun benim hayatımda çok ayrı bir yeri var. Küçüklüğümden beri sanata ve sanatın bir dalı olan tiyatroya aşırı ilgi duyuyordum. İnsanların, olmadıkları rollere ve karakterlere nasıl büründüğünü izliyordum. Onlara hayranlıkla bakıyordum. İşte o anda anladım ki tiyatro benim tek kaçış noktam. Hayatın zorlu anlarının üstesinden gelemediğimde benim yardımcım olan tiyatro... Tabii ki de bu, hiçbir zaman ayaklarımın üzerinde duramayacağımı ve her sıkıştığımda tiyatroya kaçacağımı göstermiyor. Aksine tiyatro bana özgüveni, kendini sevmeyi ve başkalarını da sevmeyi öğretiyor. Karakterlerin bakış açısından da bakabilmeyi ve empatiyi öğretiyor. Ama en önemlisi insanlığı öğretiyor. Tiyatro sadece liseli gençlerin değil her yaştan insanın gitmesi gereken bir sanat dalıdır. Bu, izlemek için de olabilir oynamak için de... Çünkü tiyatro ülkemizde ve dünyamızda yaşanan şiddet, vahşet, tecavüz gibi olumsuzluklara ses çıkarma, yargılama ve önleme imkanı da sunuyor. Bu yüzden sevgili okur kardeşim, eğer sesini duyurmak, kendini geliştirmek, biraz olsun hayatın stresinden uzaklaşmak istiyorsan seni de aramıza bekleriz… Sanata seyirci kalmayın, onu yaşayın! Üniversiteye hazırlanan bir genç olan Elvan Efekan, eğitim sisteminde çocuk yaştan başlayan sınav stresini yazdı: “Öğrenci olabiliriz, ailelerimiz bizim iyi yerlere gelmemizi isteyebilir ama her şeyden önce biz insanız. Hatalarımız, yanlışlarımız olmalı!”

59691840_2188357774534841_6914840854855155712_n

Sınav stresi ve bunu doğuran aile baskısı 12 yaşından beri hepimizin yaşadığı bir şeydir. Henüz 11-12 yaşındaki çocuklar, onlar için en iyi okula hazırlanması gerektiğini düşünen aileleri tarafından baskı altına alınıyor ve diğer çocuklarla yarıştırılıyor. Çocuğun düşüncelerini umursamayıp, kendi istediğini yaptırmak baskı değil de nedir? Bir çocuk o yaşta, herhangi bir okula giriş sınavını kazandı diye kendini yaşıtlarından aşırı üstün veya kaybettiğinde kendini yaşıtlarından daha yetersiz görmemeli. İşte burada lafım sadece aile baskısına değil elbette ki eğitim sistemimize de! Eğitim sistemimiz çocukları yarıştırarak belli bir süre sonra onları robot haline getiriyor. Evet robot! 11-12 yaşındaki bir çocuk oyunlar oynaması gerekirken, sınavlarla boğuşuyor. Çünkü eğitim sistemimize göre en iyi okullara girmek sınavla olmalı, diğer okullar yetersiz! Bu okulları kazanamayan öğrenci başarısız, kazanan ise başarılı öğrenci mi! Hiçbir öğrenci gittiği okul ile sınanmamalı. Çünkü her şey 2 saatlik sınavdan ibaret değil. Sınavda hastalanmış olabilir veya o an aşırı heyecan ve korku barındırmıştır içinde ve bu da dikkatinin dağılmasına sebep olmuştur. Maalesef ki eğitim sistemimiz buna bakmıyor, kişinin o anki psikolojik durumuyla ilgilenmiyor; geçemezsen başarısızsın! İşte aynen böyle robotlaştı öğrenciler; arkadaşlarıyla yarıştırılarak, ailelerinin baskılarıyla... Hepsi 11-12 yaşında bitti mi peki? Kesinlikle hayır. Gelelim sonra ki 14-15 yaşımızın zorluğuna... Ortaokul bitiyor ve liseye geçiş başlıyor. Yine sınavlar, yine aile baskıları devam ediyor. Çocuğun yaşı ilerlediği için belki bir şeyleri kavraması daha kolay olabilir. Her çocuğun düşünceleri, okumak istediği meslek farklıdır. Bundan dolayı lise için bırakın çocuk istediği okulu seçsin. İlle de sınavla bir okula sokmaya çalışmayın sevgili aileler. Her çocuk tıp, hukuk, mühendislik okumak zorunda değil. Ve çocuk bunları istemediği veya bunun için verilen dersleri sevmediği için başarısız öğrenci diye anılıyor. Oysa ki o öğrencinin istediği ve zevk aldığı farklı bir bölüm olabilir. Bunlar düşünülerek davranılmalı. Bitti mi? Hayır bitmedi... İşte geldik 17 yaşına, üniversiteye giriş... Belki de bu anlattıklarımın hepsini toplasak bu yaşta yaşanan stresin yanında az kalabilir. Bu dönemde yaşanan kafa karışıklıklarını ve sınav streslerini, ailelerin anlayışla karşılaması, gençlere destek olmaları çok önemlidir. Öğrenci üniversite sınavını kazanamazsa veya istediği bölümü tutturamazsa, aileler dünyanın sonu gelmiş gibi davranmamalı. Tam tersi her daim, ne olursa olsun, çocuğuna destek çıkmalı. Bazı aileler, çocuğu sınavdan düşük aldığında ona notunun düşük olduğunu söyleyip duruyor ama karşısına alıp neden bu sınavdan düşük aldığını, dersle mi ilgili yoksa farklı bir durumu mu olduğunu sorgulamıyorlar. Öğrenci olabiliriz, ailelerimiz bizim iyi yerlere gelmemizi isteyebilir ama her şeyden önce biz insanız. Hatalarımız, yanlışlarımız olmalı. Belki eğitim sistemini kolayca değiştiremeyiz ama ailelerin, yakınlarımızın düşüncelerini değiştirebiliriz. Böylece üzerimizdeki o büyük yük biraz olsun hafifleyebilir. Gençlik tiyatrosu oyuncularımızdan İncilay Gök diyor ki: “Farkında olmadığınız yeteneklerin farkına varmaya çalışın”

34394832_1997176947022212_4342164610011365376_n

Benim daha önceden deneyimim olmasına rağmen hala daha sahnede heyecanlanıyorum. 8. Sınıfta tiyatroyla tanıştım ve bunun bana çok faydası oldu. Sahne korkumu yendim mesela… Tiyatro bize pek çok şey kazandırıyor; özgüven gibi… Günlük hayatta söyleyemediğimiz şeyleri, sahnede farklı duygu ve şekilde karşımızdaki kişiye aktarabilmemizi sağlıyor. Ben diyorum ki, farkında olmadığınız yeteneklerin farkına varmaya çalışın. Ben bunu tiyatro sayesinde yaşadım. Sıra sizde! Ve Ertu Üzmez'den gelen karikatür: gönderen ERTU ÜZMEZ

Darağacında Üç Fidan – Arif Bayraktar

By Nazen Şansal

7007_5

Argasdi dergimzin "Adalet" temalı 54. sayısından "Bellek" yazımız... 6 Mayıs 1972, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan İdam Edildi

7007_5

6 Mayıs 1972 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti, ne ilk ne de son olan bir utanç yaşadı. Ülkesini, vatanını nice vatan severlerden daha çok seven, ideolojileri doğrultusunda haksızlığa, eşitsizliğe, sömürüye ve emperyalizme karşı tüm bilgi ve becerilerini büyük bir cesaret sergileyerek ortaya koyan üç genç, idam edildi. "Burada ölen yalnızca bedenimdir ki zaten ölümlüydü, ölecekti ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz, düşüncem yaşayacak." Bu sözler Deniz Gezmiş’in idam kararına karşı ne kadar kendinden emin, cesur ve soğukkanlı olduğunun göstergesidir. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı ipe götüren sebep, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu (THKO) kurup sömürüye ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele vermeleridir. Kurucuları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Taylan Özgür, Mustafa Yalçıner ve Cihan Alptekin olan bu örgüt, bir takım eylemlerden sonra 1971’de bir bildiri ile kamu oyuna tanıtılmıştı. İlk silahlı eylemlerini 29 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirdi. Daha sonra Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in idam kararının iptali için çalışmalarda bulundu. İdam kararı için Mecliste oylama yapıldı. Meclisteki İlk oylamada 238 kabul, 53 ret oyu çıkmıştı. Bunun üzerine CHP, Anayasa Mahkemesine idamların, esas ve usul yönünden iptali için başvuruda bulunulur. Anayasa Mahkemesinin, itirazı kabul etmesi üzerine Mecliste ikinci bir oylama daha yapılır. Bu oylamanın sonucu da 273 evet, 48 ret ve 2 de çekimser şeklinde olur ve idamlar kesinleşir. İdam kararını iptal etmek için THKP-C de bir girişimde bulunur. Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz,  Ertan Saruhan ve Ahmet Atasoy, iki İngiliz ve bir Kanadalı radar teknisyenini NATO üssünden kaçırırlar. Kaçırdıkları teknisyenlerle birlikte Kızıldere’de muhtarın evinde mevzilenirler. Askeri birlik, köylülerin ihbarı üzerine evi bulur ve kuşatır. İçeridekiler, rehineleri dışarı gösterirler fakat bilinmeyen bir sebeple güvenlik güçleri rehinelere önem vermez. Grup lideri Mahir Çayan evin çatısına çıkıp bir konuşma yapar ve Denizler bırakılana kadar teslim olmayacaklarını açıklar. Girilen çatışmada Ertuğrul Kürkçü dışındaki devrimciler katledilir. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in ipe götürülmesine hiçbir şey engel olamamıştı… Ne Mecliste yapılan ikinci oylama, ne de uğruna ortaya hayatlarını koyan devrimcilerin gösterdiği dayanışma… Sorgu sırasında Hüseyin İnan’ın açıklaması : “1970 Türkiyesi şu idi: 35 milyon nüfusunun 24 milyonu köylerde, okulsuz, yolsuz, açlığa terkedilmiş halde, halkının % 70’i hâlâ okur yazar olmayan; 500 bin işçisi Almanya’ya, Avustralya’ya göçmen olarak gitmek isteyen milyonların sırada beklediği; köyden şehire akının hızla geliştiği; şehirlerin sanayileşmediği, köylerin hâlâ ağa, tüccar, eşraf kontrolünde olduğu; yıllık kalkınma hızının nüfus artışının altında bulunduğu; seçimden seçime elli, yüz yıllık yatırımların temelinin atıldığı, ağır sanayi diye kolonya fabrikalarının açıldığı; tarikatçılığın, nurculuğun ve kuran kurslarının asırlar öncesinin geri düşüncelerini yaydığı bir Türkiye; 1955 ikili anlaşma, 101 üssü, NATO’su, CENTO’su, 20 bin askeri, binlerce barış gönüllüleri ve bakanlıklardaki danışmanları ile askeri-kültürel alanda; montaj sanayii, meşrubat sanayii, tüketim sanayii, sağlık ve turistik tesisleri ile ekonomik alanda ve Morison şirketinin Türkiye temsilcisi Süleyman Demirel ile politik alanda Amerika ülkemiz yönetiminde söz sahibi oldu.” (Hüseyin İnan, Sorgu, 1. THKO Davası, Akyüz Yayınları, Ağustos 1991, Sayfa 340) Hüseyin İnan’ın sözlerinden de anlayacağımız gibi, mücadeleleri Amerikan emperyalizmine, işbirlikçi Süleyman Demirel’e ve sömürü düzenine karşı gerçekleştirilmiştir. Bu başkaldırıyı bastırmak için sözde adalet yoluna gidilmiş ve gerçek adaleti sağlamak için uğraşan üç genç öldürülmüştür. Arif Bayraktar  

Statüko Çarkı ve Dişlileri – Hasan Esendağlı (Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı)

By Nazen Şansal
“Adalet” dosya konulu 54. sayımızdan konuk yazarımızın yazısı… Argasdi derginizi tüm Khora kitap evlerinden ve marketlerden alabilirisiniz.    Konuk Yazar: Hasan Esendağlı (Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı) esendaglihasan@gmail.com Statüko Çarkı ve Dişlileri Bu yazıyı yazdığım tarih, Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı olarak seçilmemin tam tamına 365. gününe denk geldi. Bu tesadüf, ister istemez kendi kendime […]

BARAKA: 1 MAYIS GÜZEL GÜNLERİN UMUDU!

By Hasan Gaburdi

afiş

    1 Mayıs Güzel Günlerin Umudu ! Bir inşaatta ekmeğimiz için çalışıyoruz, güvenlik önlemleri alınmadığı için düşüyoruz, ölüyoruz ama inşaat devam ediyor. Çocuğun bakımına ve ev işlerinin yüküne, iş yerinde uğradığımız baskı, taciz, eşit işe eşit ücret alamayışımız ekleniyor. Eşimizden, eski sevgilimizden şiddet görüyoruz; sığınma evi açmayan devletin, bizi korumayan polisin kurbanı oluyoruz. Kültür-sanattan ve bilimsellikten uzak gerici eğitim politikalarına maruz bırakılıyoruz. Ülkeyi yönetenler kitapları yasaklar hale gelmiş, kitap okuyanları tutuklatıyorlar. Güvenceli çalışma koşulları var diye kamuda çalışmayı hayal ederken, fark ediyoruz ki sözde kamu reformlarıyla kamu emekçilerinin çalışma koşulları da özel sektör koşullarına geriletiliyor. Düşük ücretle, sendikasız, güvencesiz, kaderlerimiz patronların iki dudağı arasında uzun saatler boyunca çalıştırılıyoruz. Yerli/göçmen, kamu/özel sektör çalışanları diye ayrıştırılıyoruz, birbirimize düşmanlaştırılıyoruz. Ankara’nın adamızdaki faşist uzuvlarının türkiyeli/kıbrıslı ayrımı üzerinden siyasi çıkarlar güttüğüne tanık oluyoruz. Sermaye yarattığı ekonomik krizlerin sefasını sürerken bizler cefasını çekiyoruz. Akdeniz’in ortasında bulunan bir ada ülkesinin insanları olarak mavi ve temiz suların keyfini yaşayacağımıza, otellerin lağım sularının mağduru oluyoruz. Doğaya ve insana zararları bilimsel bir gerçek olmasına rağmen nükleer santral tehlikesiyle yüz yüze getiriliyoruz. Egemenlerin adamız üzerindeki çıkarları doğrultusunda ada halkları olarak bugünümüzü yaşayıp, geleceğimizi kurmamız ve kendi kaderimizi tayin etmemiz engelleniyor. Her geçen gün sermaye ile işbirlikçi hükümetlerin sömürüsü ve baskısı artıyor, artıyor ama buna karşın, emekçiler ve tüm ezilenler olarak direnişimiz ve mücadelemiz de yükseliyor. Sömürüsüz, sınırsız, sınıfsız, halkların kardeşçe yaşadığı, kadına şiddetin sonlandığı, doğa talanının durdurulduğu günler biz direndikçe ve mücadele ettikçe mümkün olacaktır. Şairin de dediği gibi; “Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir, haklı günler, büyük günler, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, ekmek, gül ve hürriyet günleri.” 1 Mayıs’ta o beklenen güzel günlere ulaşmak için, isyanımızı haykırmak için hep birlikte sesimizle, sevgimizle, kavgamızla, öfkemizle, umudumuzla sokaklarda, meydanlarda, alanlarda olalım. Saat 17:30'da Lefkoşa Çağlayan Parkında buluşalım.  

Elindeki dergiyi yavaşça yere bırak ve teslim ol

By Nazen Şansal

55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n

Argasdi dergimizin "Adalet" temalı 54. sayısından okura sesleniş yazısı... Derginizi tüm market ve Khora'lardan alabilirsiniz. 55875620_10155301841737395_8347296290127740928_n Sevgili okur, senin de başını yakmak istemeyiz. O nedenle şimdi elindeki dergiyi yavaşça yer bırak ve teslim ol. Çünkü ülkemizde yasaklı yayınlar listesi olmamasına ve en yetkili ağızların “yasak kitap diye bir şey yoktur” demesine rağmen, evinde yasa dışı yayın bulundurduğu iddiasıyla tutuklananlar var. Bir yanlış anlamaya kurban gidip “yıkıcı ve propaganda nitelikli yayın” okumak suçunu işlemene yardım ve yataklık etmek niyetinde değiliz. İyisi mi sen bu dergiyi, yol yakınken bırak. Peki, anlaşıldı… Risk almakta ve bu düşünce suçuna ortak olmakta ısrarcısın. O halde devam et… Hadi gel birlikte ülkemizde neler döndüğüne bakalım: “Adalet” dosya konusunu ele aldığımız ve vicdanlardan yasalara her yönüyle adaleti sorguladığımız dergimiz yayına hazırlanırken, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü adına bir utançla karşı karşıya geliverdik. Bir gece ansızın birkaç polis bir kadının evine girip, bazı yayınlara el koyup onu tutukladılar ve “soruşturmanın selameti açısından” mahkeme kararıyla 2 gün hapis tuttular. Sakıncalı kitaplarla aynı evi paylaşan kızının da polise gidip teslim olması üzerine selamete çıkıldı. Bu esnada siyasal hareketlerden sendikalara değin toplumsal muhalefetin tepkisi büyüdü ve yargılama tutuksuz yapılmak üzere en azından şimdilik anne ve kızı özgürlüğüne kavuştu. Özgürlük derken, yanlış anlaşılmasın; özgür olabilmek için önce insan gibi var olabilmemiz gerekir. İnsan ancak hakları ile var olur. Bir kişinin bile düşünce ve ifade özgürlüğünün keyfi olarak sınırlanması, tüm toplumun özgürlüğünün tehdit edilmesi, kısıtlanmasıdır. Anayasa ve uluslararası hukuk metinlerine göre düşünce ve ifade özgürlüğü en temel insan haklarından biridir. Bu hak, düşünce ve kanaatlerini tek başına veya örgütlü bir şekilde açıkça yaymayı içerdiği gibi başkalarının fikir ve görüşlerini alma özgürlüğünü de kapsar. İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, devleti veya toplumun bir kesimini rahatsız eden düşünceler için de ifade özgürlüğünün geçerli olduğu belirtilmiş ve bunun demokratik toplumun olmazsa olmaz koşulları arasında olduğu söylenmiştir. Neyse ki tüm bunları bizden çok daha iyi bilen, uzman hukukçu bir Başbakanı var bu ülkenin. Ve ekibinde birbirinden değerli hukukçuları, partisinde ise insan hakları aktivistleri var. O da ne!? Yıllardır hükümette olmalarına ve Ceza Yasası’nı defalarca değiştirmelerine rağmen, polise dilediği eve girip, keyfinin istediği kitabı yıkıcı ve propaganda nitelikli kabul ederek insanları tutuklama yetkisi veren maddeleri değiştirmemişler mi? Polisi sivile bağlamak yönünde hiçbir adım atmamışlar mı? Hatta siyasi içerikli kitap bulundurduğu için tutuklanan kişi, siyasetin içinden, kendi partilerinin meclis üyesi mi?! Ve Ankara’nın baskısından ürküp kendi meclis üyelerine dahi yeterince sahip çıkmamışlar mı? Neyse biz dönelim “adalet”e… Neoliberal dönemle birlikte paket program olarak gelen baskı ve faşizmin yükseldiği koşullarda, halkın hala güvendiği bir yer olan mahkemeye büyük bir sorumluluk düşüyor aslında: Sadece yasalara göre davranarak tarafsız bir şekilde adaleti sağlamaktan öte, insan haklarından ve onurundan yana bir adalet yaratmak. Ankara’dan ve askerden emir alan polisin, sahibinin sesine dönüşen savcılık kurumunun ve süslü püslü laflarla günü kurtarmaktan başka bir şey yapmayan hükümetin insan haklarına aykırı yasa ve uygulamalarına geçit vermemek. Toplum vicdanında açılan yaraları, Themis’in göz bağı ile sarmalamak. Mülkün temelinden öte, hakların ve özgürlüklerin güvencesi olmak... “Adaletin bu mu dünya?” diye isyan etsek de bazı yaşananlara, her şeye rağmen hayat ve mücadele devam ediyor bu yarım adada… Yaprak gibi dökülürken işçiler, devam ediyor mesela inşaatlarda işler. Şiddet artarken evde ve sokakta, MOBESE kameraları bizi koruyacakmış güya. Krizin yansımaları katmerlenirken eğitimde, sağlıkta, asgari ücret hala patronların iki dudağı arasında… Oysa toplumun temelinde yaşanıyorken ciddi bir sarsılma, patlamalı artık bu fırtına. Yükselen faşizmden korkup, denize düşen misali dört başlı yılana sarılma, koy elinin vicdanına, hem içeride hem dışarıda adaleti ara! Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının... Dayan kitap ile Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile Dayan rüsva etme beni. Bir umudum sende, Anlıyor musun? (Ahmet Arif)
 
 

Çukur Kapatarak Çığır Açan Bir Tiyatro – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

Bertolt-Brecht’in-“Üç-Kuruşluk-Opera”-oyunu-Mayıs-ayında-İstanbul’da

Argasdi dergimizin Brecht dosyasından bir yazı... FEA BR01 Çocukluk yıllarımda bana tiyatroyu sevdiren büyük amcamdı. Kadıköy otobüsüne biner, son durakta iner ve vapur iskelesinin yanındaki tarihi binada oyun izlemeye giderdik.Yolculuk boyunca amcamın koltuğunun altında gazetesi olurdu, bazen otobüste okurdu ve ben de yanında oturup başlıklara bakardım. Haberlerin kimisini anlar, kimisini pek anlamazdım. Zaten merak ettiğim şey gazete haberleri değil, az sonra açılacak olan perdenin arkasındakilerdi. Acaba nasıl bir dünyaya girecektik? Kim bilir nasıl büyülenecek, kah ağlayacak kah gülecektik. Bir kaç saatliğine de olsa unutacaktık şu gazetede yazan güncel olayları. Derken üçüncü gong duyulur, aplikler söner ve sahne ışıkları yanardı. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, gerçeğinden bile daha gerçekçi dekorlarla, bambaşka kişiliklere bürünmüş oyuncuların üzerimize akıttığı duygu seliyle başbaşa kalırdım. Olayları, oyun karakterlerinin gözünden görür, genellikle kendimi baş kahramanın yerine koyar, serüvenine ortak olurdum. Kırmızı kadife koltuklardan kalkıp kırmızı, körüklü belediye otobüsüne bindiğimizde, camdan dışarıyı seyre dalar, evleri, dükkanları, insanları değil kendi iç dünyamı izlerdim. Üzerinden çok uzun yıllar geçtiğinden oyunları anımsamıyorum. Fakat bazı oyunların, gerek izlerken gerekse dönüş yolunda bana bambaşka şeyler hissettirdiğini, hissettirmekten de öte düşündürdüğünü, merak uyandırdığını, şaşırttığını, otobüsteki insanlara, camdan gördüğüm evlere olan ilgimi artırdığını hatırlayabiliyorum.  Bu tür oyunların dekorları hiç de gerçekteki gibi değildi; yalın bir platform bir ailenin oturma odasıyken az sonra bir orman ya da devlet başkanının toplantı salonu gibi kullanılabiliyordu. Hatta bazen oyuncuların bedenleri bile dekora dönüşüyor, akrobatik hareketlerle birbirlerinin üzerine çıkıyorlardı. Tam kendimi oyuna kaptırmışken oyuncular aniden oyunu keserek şarkı söylemeye başlıyor, gözümün önünde kostüm değiştiriyor veya rahatımı kaçıracak bir soruyu seyircilere bakarak yöneltiveriyorlardı. Kendimi yerine koymak istediğim kahraman bile bir anda benim gibi sıradan bir kişi gibi davranıyordu.Tüm bunları öylesine eğlenceli ve estetik bir biçimde yapıyorlardı ki zamanla bu tür oyunları izlemekten daha çok keyif alır olmuş ve insanları, toplumu, dünyayı, amcamın gazetesini algılamamda bir okul gibi görmeye başlamıştım tiyatroyu. Yıllar sonra öğrenecektim ki sevdiğim, Bertolt Brecht ve epik tiyatroydu. Bertolt-Brecht’in-“Üç-Kuruşluk-Opera”-oyunu-Mayıs-ayında-İstanbul’da *** Brecht’in arkadaşı ve tiyatro kuramının yaratılmasında katkısı bulunan Walter Benjamin şöyle diyordu: “Oyuncularla izleyicileri, dirileri ölülerden ayırırcasına birbirlerinden uzaklaştıran, suskunluğu tiyatro oyununda yücelik duygusunu arttıran, operada ise tınıları ruhsal arınmayı getiren, sahnenin tüm öğeleri arasında dinsel kökenin izlerini en açık biçimde taşıyan orkestra çukuru, artık işlevini yitirmiştir. Sahne bugünde yüksektedir; ama artık dipsiz bir uçurumdan yükselir gibi değildir, bir kürsüye dönüşmüştür. Şimdi amaç, bu kürsüye yerleşmeyi başarmaktır.” Brecht’ten önce Erwin Piscator bu kürsüye işçi ve emekçileri davet etmiş ve tiyatronun, “yüksek” sanatçıların tekelinden alınıp bizzat işçiler tarafından yapılarak politikleşmesi yolunda önemli çalışmalar yapmıştır. “Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru Piscator’undur, Onun tiyatrosu olmadan benim tiyatrom düşünülemezdi” diyor Brecht ve devam ediyor: “Daha çok Piscator tiyatrosunda geliştirilmiş düşüncelerin düpedüz bir uzantısıydı bizimkiler. Özgür bir yaklaşım sonucu Piscator ilkeleri, gerek öğretici gerek eğlendirici bir sahnenin kurulabilmesine olanak verdi.” ÖzdeşleşME, yabancı gibi hayretle bak! Epik tiyatroda karşı çıkılan “özdeşleşme” ve “katharsis” hala daha egemen estetiğin temel direğidir. Özelikle sinemada ve televizyon dizilerinde hatta popüler edebiyatta karşımıza çıkmaktadır. Geçmişi Aristoteles’e kadar uzanan ve müesses nizamı bozabilecek değişimleri ve devrimleri daha gerçekleşmeden bertaraf etmeyi amaçlayan bu etkileşim basitçe şu şekilde gerçekleşir: Egemen ideolojinin taşıyıcısı olan ve neredeyse mükemmel olan kahramana sempati duymamız ve kendimizi onun yerine koymamız sağlanır. Sonra, kahraman (ya da vekaleten biz), kurulu düzene karşı gelecek bir hareket, bir “hata” yapar(ız) ve mutluluktan felakete doğru sürüklenmeye başlar(ız). Neyse ki bu korkunç sonu biz değil oyun karakteri yaşamıştır, ona acır, kurulu düzene karşı olabilecek düşüncelerimizden arınır, halimize şükredip yatar uyuruz. Sahne ile seyirci arasındaki ilişki özdeşleşme temeline dayandı mı, seyircinin bütün görebildiği, özdeşleştiği kahramanın görebildiği kadardır. Seyircinin algı, duygu ve bilgileri sahnede devinen kişilerinkiyle aynı düzeyde tutulur. Brecht’in bunun yerine koyduğu “yabancılaştırma” ise bir olayı ya da karakteri, doğallığından, bilinip tanınmışlığından, akla yatkınlığından sıyırıp almak, seyircide hayret ve merak uyandıracak bir kılığa sokmaktır. Yabancılaştırma aynı zamanda tarihselleştirmedir de; yani olay ve kişileri süreklilikten yoksun, belli bir dönem ve koşullarda öyle olan veya davranan nesneler gibi sergilemektir. Bunun kazandıracağı şey, seyircilerin, sahnedeki kişileri bundan böyle asla değiştirilemeyecek, her türlü etkilenmeye kapalı, kaderlerine terkedilmiş, tümüyle çaresiz yaratıklar gibi canlandırıldığını görmekten kurtulacak olmalarıdır. Tiyatro, seyircisini bir uyku durumuna sokmaya, yanılsamaların kucağına atmaya, ona dünyayı unutturmaya, onu kaderiyle uzlaştırmaya kalkmayacak artık, “Al işte sana dünya, bakalım ne yapacaksın?” der gibi dünyayı kendisine buyur edecektir. kafkas Epik tiyatro “gestus”a dayanan bir tiyatrodur. Toplumsal jest ya da davranış olarak da ifade edilen gestus, ses tonu, yüzdeki ifade, bedenin konumu, bir insanın bir başkası önündeki konuşma ve duruş biçimi, ona gösterdiği tepkiler gibi çok geniş bir alanı kapsar. Her karakter, toplumsal sınıfı, konumu, yaşam tarzı ile temsil edilir, çelişkiler ve çatışmalar gestus aracılığı ile gösterilir. Brecht’in “gestus”u, Marx’ın İnsanların yaşam biçimini belirleyen bilinçleri değildir; ama, onların bilincini belirleyen toplumsal yaşam biçimleridir” savının, sahnede beden bulmuş hali gibidir. Bertolt Brecht’in teorisini ve pratiğini ortaya koyduğu Marksist estetik, sınıfsal ve sanatsal mücadelede hala daha geniş imkanlar sunsa da, sanat yaşamı boyunca kendi çalışmalarına son derece eleştirel gözle bakmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş birinin görüşlerini, ister Brecht’in kişiliğine ister temsil ettiği dünya görüşüne duyulan hayranlık nedeniyle olsun,  dogmalaştırmak Brecht’e ihanet etmekten başka bir şey değildir. Dolayısyla, oyunlarını soru ile bitirmeyi seven Brecht’in kendi dönemi için sorduğu ve geliştirdiği tiyatro kuramı ile yanıtladığı şu soruyu, biz de kendi çağımız için sormalı ve cevabını aramalıyız: “Bu korkunç yüzyılın özgürlüğe ve bilmeye susamış insanını, yürekli ama kötüye kullanılan, keşfedici, zeka sahibi, değişebilen ve değiştiren insanını, kendisiyle ve dünyayla başa çıkabilme çabasında onu destekleyecek bir tiyatroya nasıl kavuşturabiliriz?” Nazen Şansal   Kaynaklar: Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Mitos Boyut Bertolt Brecht, Epik Tiyatro, Cem Yayınevi Marianne Kesting, Tarihte ve Çağımızda Epik Tiyatro, Adam Yayınları Walter Benjamin, Epik Tiyatro Üzerine Üç Metin, Agora Kitaplığı

Dünya Tiyatro Günü Mesajımız: “Oyuna gelmeyin!”

By Nazen Şansal

baraka_kultur_merkezinden_cagri_h43362

Bir oyun dönüyor bu yarım adada, Görüyor, duyuyor, tam anlamlandıramıyoruz ama… Özgürlükten söz edenler kamera takıyor dört bir yanımıza; Eşitlikten söz edenler yalnız kendi çıkarını düşünüyor koltuğa oturunca; Adaletten söz edenler faşistleri salıveriyor hem de karşı gelerek mahkeme kararına; Barıştan söz edenler konuşup duruyor masalarda fakat kulaklarını tıkıyor kendi halkına. Kadına şiddet deyince herkes itiraz etse de hala yok bir sığınma evi bile. Çevrecilerin desteklediği bir hükümette, dereler, denizler, ormanlar kirleniyor gün geçtikçe. Zamlar halkın belini bükerken yine biz oluyoruz adeta alay edilen. Asgari ihtiyaçlara bile yetmezken asgari ücret, sanata ve tiyatroya ne hacet… Ama hayır, bu oyuna gelmeyelim! Sanatın ve tiyatronun eleştirel ve dönüştürücü gücünü önemseyelim. Hem ruhumuzu hem aklımızı besleyen bu silahla, mizahın ve kahkahanın korkusunu salalım bizi yönetenlere. Şarkılarımızı, danslarımızı, repliklerimizi, daha yaşanası bir ülkenin, daha güzel bir dünyanın hizmetine sunalım! Bir gün zifiri karanlıkta kalmamak adına, perde dediğimizde ışığı hep birlikte yakalım! Ve… Perde! Baraka Kültür Merkezi

Hem Özgürlük Hem Gül

By Baraka Kültür Merkezi

8Mart

8Mart8 Mart 1857'de kız kardeşlerimiz daha iyi iş koşulları olması ve eşit işe eşit ücret talepleriyle grev yaparken canlarından oldu. Bu günü kadınlara sadece gül vererek ve 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü pembe bir kadınlar günü olarak bize sunmaya ve bu günün önemini unutturmaya çalışanlar hala aynı. Kapitalizm 8 Mart'ı tekeline almış, bu mücadele gününü kampanyalar, 'kadınlara özel' hediye çekilişleri gibi ucuz numaralarla çirkinleştiriyor. Ayrıca yapılan reklam filmleri ya kadınların ev işleriyle uğraşması gerektiğini söyleyen, onlara ev içi hizmetle ilgili hediyeler almanız gerektiğini telkin eden reklamlar ya da kadınların her zaman diğer hemcinsleriyle yarış içinde olması, hep bakımlı, güzel, zayıf bir vücuda sahip olması gerektiğini söylüyor. Ya çalışan ve her zaman başarınızla bir yerlere gelmeye çalışan ama iş yerinde rekabet, mobing, taciz, hamile kalıp işten atılma korkusu ile mücadele eden ama aynı zamanda da tüm bu karmaşanın içinde her zaman bakımlı güzel ve güler yüzlü olmak zorunda olan bir kadınsınız ya da ev içinde tüm emekleri, hem ev halkı hem toplum hem de devlet tarafından görmezden gelinen bir kadınsınız. Hangi reklam filmi size uygunsa onu sizler için sunuyoruz diyor kapitalizm. Sizce kadınlar hala zor koşullarda mücadeleler vermiyor mu? Bu mücadeleler uğrunda öldürülmüyorlar mı? Kadınlar öldürülüyor, her gün 'sevdikleri', 'sevildikleri' insanlar tarafından aşk, kıskançlık gibi bahanelerle öldürülüyor, ya da hiç tanımadıkları insanlar tarafından öldürülüyor. Peki ya ölümden kurtulup kaçabilen kadınlara noluyor? Devletin görevi olan, onların sığınabileceği bir sığınma evi var mı? Tecavüze uğruyorlar ve bunu kanıtlamak için en az tecavüz kadar travmatik kontrollerden geçmek zorunda kalıyorlar sonra yine sığınabilecekleri bir yer bulamıyorlar. Kadınların muhafazakarlaştırma politikalarıyla eve ve kendi içlerine kapatılması, ev yüküyle ezilirken ataerki eş ve krizle mücadele etmeye çalışmaları ne kadar kolay olabilir? Kadınların özel sektörde az maaşa ve güvencesiz çalıştırılması ama aynı zamanda ev işleri ve çocuklarla ilgilenmek zorunda olması adaletli mi? Devletin ücretsiz kreşleri neden yok? Seks köleliğinin var olması neden hükümetleri rahatsız etmiyor? Kadınları yalnızlaştırarak, baskılayarak, susturarak, metalaştırarak, değersizleştirerek ne yapmaya çalışıyorlar? Soruların cevaplarını biliyoruz ne yapmamız gerektiğini de biliyoruz, susmayacağız! Sesimizi birlikte yükseltmek için, kadının ve tüm toplumun özgürleşmesi için, muhafazakar baskılara dur demek için, erkek şiddetine karşı sesimizi yükseltmek için, krizin yüküne isyan etmek için, eşitliğin, özgürlüğün, birliğin olduğu bir dünya için 8 Mart Cuma günü 17.30'da Citroen ışıklarında buluşalım.

Omuzumuzda Kriz Ezgisi – Pınar Piro

By Nazen Şansal

1

"Kriz" dosya konulu Argasdi 52. sayımızın FeministİZ sayfalarından bir yazı... Yeni sayımız yolda, yoksa siz hala derginizi almadınız mı?

1

Gidişatı çok da iyi olmayan toplumumuzun başına bir de ekonomik kriz geldi. Yaşanan felaket durumlarının da toplumun her bir kesimini ayrı ve farklı bir şekilde etkilediği de bir gerçek. İşte şu günlerde yaşadığımız ekonomik kriz de toplumun büyük bir kesimini derinden etkilerken, kriz koşullarında cinsiyete yönelik algı daha da ön plan çıktığından, ataerkil sistem sebebiyle zaten ezilen kadınların üzerindeki yük kat kat artırıyor. Krizin şiddet etkisi Yaşanan kriz ve gerekli önlemleri alamayıp halkı koruyamayan basiretsiz yönetimler nedeni ile ortam gittikçe gerginleşiyor. İşten durdurulmalar, ödeneklerin kesilmesi, sigortaların yatırılmaması derken kişiler psikolojik bir yıkıma maruz kalıyor. Kriz sebebiyle yoksullaşan ve dolaylı olarak da yoksunlaşan erkek, kendisine sürekli hissettirilen sen erkeksin ve güçlüsün alıgısının yerinden oynamasıyla kendini tekrardan güçlü hissedebileceği yollar aramaya başlıyor. Ve yine toplumsal algı ile yerleşen kendinden daha güçsüz gördüğü kadın üzerinde gerek fiziksel gerekse de sözel/psikolojik baskı uygulamaya başlıyor. Üstelik kadına yönelen şiddet sadece birlikte olduğu erkekten de gelmiyor. Yoksullaşan ve gelceğe dair endişeler yaşayan kadınlar para kazanabilmek için emeklerinin karşılığı maddi değerleri iyice düşürebiliyor ya da para kazanabilmek için bedenlerini kullanmak zorunda kalabiliyorlar. Bu durumu fırsat bilen işverenler ise kadını ezmeyi kendinde hak görebiliyor. Durum böyleyken hükümet edenlerin kadınları şiddetten koruma görevini artık bir zahmet tekrardan hatırlaması ve gerekli önleyici veya kurtarıcı önlemleri alması gerekiyor. İstihdam bakımından etkileri Kriz dönemlerinde her çalışan gibi kadınlar da işten durdurulma korkusu ile yaşamaya başlıyor. Çünkü ne zaman işten birilerinin durdulması gerekirse ibreler önce kadınlara dönüyor. Ancak bazen bu durum tam tersine de dönebiliyor ve sanılanın aksine bu zor dönemlerde erkek istihdam ile kadın istihdam oranları birbirine yaklaşmaya başlıyor. Çünkü kadınlar ucuz iş gücü, güvencesiz ve esnek çalışabilenler olarak görüldüklerinden işten durdurmalar daha çok erkek çalışanlara uygulanıyor. Fakat iyileşme sürecine geçildiği zaman da yeni işe alımlar erkek çoğunluğunda gelişiyor. Krizin ev mesaisine yansıması Kadınlar hayatın her döneminde herhangi bir işte çalışıyor olsalar dahi eve geldikleri zaman çalışma saatleri sona eremiyor, işlev değişerek mesai devam ediyor. Temizlik, yemek, aile bireylerinin bakımı, onları ertesi güne hazırlama vs... Çalışmayan kadınlar için ise bu tam zamanlı bir iş oluyor. Işte kriz dönemlerinde bu ev hayatı mesaisi daha da zorlaşıyor. Bir taraftan ailenin maddi durumunu korumak için çaba sarfediliyor, kemer sıkma dönemine giriliyor. Diğer taraftan da krizden psikolojik olarak etkilenen aile bireyleri ile kadın/eş/anne olarak ilgilenmek gerekiyor. Kriz sağlığa zararlıdır Şimdi değineceğimiz konu ise kriz zamanlarında cinsiyet ve yaş farketmeksizin herkesin yaşadığı bir sorun; sağlıklı olmayı sürdürebilme... Kriz dönemlerinde yiyecek ve içeceklerin fiyatının artması, elektrik, benzin ve tüp gaz gibi temel gerekliliklerin ücretinin zamlanması bireylerin bu gibi ihtiyaçlarını asgari düzeyde dahi karşılayamamasına ve bu nedenle de sağlıklarının bozulmasına neden oluyor. Hal böyleyken özel sektörde sigorta yatırımlarının da geriletileceği düşünüldüğünde insanların sağlık kontrolüne gitmeleri ve tedavi olmaları da güçleşiyor. Kaldı ki, sağlığın bozulmasını sadece fiziksel gerilemeler olarak değil, ruhsal ve sosyal bozukluklar olarak da algılamak gerekir ki kriz bunu derinden etkiliyor. Peki ya göçmen kadınlar Ekonomik kriz, mağdur olan insanları göç etme yoluna sürüklerken, ülkeye göç etmiş insanların zaten zor olan hayatlarını daha da güçleştirmektedir. Kadınlar da bundan fazlasıyla etkilenmektedir. Göç durumlarında kadınlar daha da değersizleştiriliyor, yeni bir hayat umut ettikleri ülkede ucuz iş gücü olarak görülüyor hatta “yabancı” oldukları için  “yerli” olanlara göre daha fazla tacize uğruyorlar. Böylelikle hem göçmen, hem işçi, hem de kadın sıfatıyla sınırsız sömürüye ve ezilmeye maruz bırakılırken, aynı zamanda içine itildikleri yeni krizden çıkış yolları aramaya zorlanıyorlar. Ama şimdi daha dik durma zamanı Evet çizilen tablo biraz ağır. Ve belli oluyor ki halkın seçtikleri halkın zararına çalışmaya devam edecek. O zaman şimdi daha dik durma zamanı! Patrona karşı, işbirlikçi hükümete karşı, bizi ezmeye çalışan herkese karşı omuz omuza verip hesap sorma zamanı! Her bir hak için tek tek mücadele edip, cinsiyet ayrımını ortadan kaldırma zamanı! Örgütlü ve ortak bir mücadele için kolları sıvayıp mücadeleden geri duranı da bir kenara yazma zamanı. Pınar Piro pinarpiro@googlemail.com

Sanatın Kriz Halleri – Tahsin Oygar

By Nazen Şansal

Damien-Hirst-The-Golden-Calf-courtesy-of-zimbio.com_

Argasdi dergimizin "Kriz" dosya konulu 52. sayısından sanatı inceleyen bir makale... Yoksa siz hala Khora Kitap Cafelerden derginizi almadınız mı?

Damien-Hirst-The-Golden-Calf-courtesy-of-zimbio.com_

Günümüzden yaklaşık 17,000 yıl önce mağara duvarlarına bizon ve at resimleri çizerek başlamış olabilir sanatın hikâyesi; en azından şu anki bilgimiz ışığında bu kadarını biliyoruz. Dilin nasıl doğduğunu bilmiyoruz, dolayısı ile sanat denilen şeyin de nasıl doğduğunu bilemiyoruz. Sanat tarihi diye kabul edilen “tarih yazımı” aslında oldukça kısa bir geçmişe dayanır. Giorgio Vasari’nin  yazdığı  ve ilkin 1550’de yayımlanan “Sanatçıların Yaşamları’na göre sanat, kutsal dâhinin eseri” ile başlandı sanat tarihçiliği. Ama dokuma, resim, çömlek, ritim-müzik, heykel, ev ve tapınak inşasını sanat olarak nitelendirirsek ki öyledir, insanlık tarihi boyunca, oldukça fazla sanat eseri ve sanatçımızın olduğunu söyleyebiliriz. Büyünün yaratımı veya yaratmanın büyüsü… İlk insanların, bu mevzu bahis resimleri mağara duvarlarına bir haz nesnesi olarak çizmediği yaygın bir görüştür. Büyük bir olasılıkla avladığı veya avlayacağı hayvanı çizmek, benzerini yaratabilmek, onlara kendilerini güçlü hissettiriyordu.  E.H. Gombrich,  “İlkel toplulukların düşünce tarzını anlamaya çalışmadan; onları imgeleri bakılacak güzel şeyler olarak değil de, kullanılacak ve güç dolu nesneler gibi görmeye iten yaşantıyı kavramalı.” diyor. Belki de günümüze kadar ulaşan Voodoo büyüsü oldukça eski güdülerin devamı ile ortaya çıkmıştır. Avını mağara duvarında resmettiğin zaman onu avlayabiliyorsun. Yani, avlanacak bizon ve at için mağara duvarına yapılan büyü ile yaratıcılık başlıyor veya yaratabilmenin verdiği öz güven, büyülü bir şekilde bizonu avlatıyor. Bizim mağarada hangisi gerçekleşti bilinmez fakat insanlar yarattıkları imgelerin büyüsüne kapılmaya ve yarattıkça yaratmaya devam ettiler. Yarattığı büyünün dönüşümü sanatı nasıl vurdu? Oluşan inançlar, mitlere, tanrılara ve dinlere dönüştü.  Tarih boyunca bu inançlar kümesi, içinde geliştiği toplumları tekrar tekrar şekillendirdi. Önceleri küçük gensler şeklinde toplumsallaşan insan, yabanıllar sonra barbarlar daha sonra kent devletleri ve imparatorluklara oradan da ulus devletlere doğru uzun bir yolculuk yaptı. Sanatsal ürünler de örgütlenme modellerinden, üretim ilişkilerinden hep etkilendi. Özellikle heykel, çömlekçilik, dokuma ve resim sanatında önemli bir ustalık bilgisi biriktirildi. Şamanizm, paganizm ve çok tanrılı dinlerin hâkim olduğu dönemlerde bu sanat dallarına ait ustalık bilgisi sonraki nesillere rahatlıkla aktarıldı. Fakat tek tanrılı dinlerin doğuşu ile imgelerin yasaklanması sanata ciddi bir darbe vurdu. Tek tanrılı dinler önceki tüm tanrılara ve inançlara savaş açtı. Mutlak, güçlü ve tek olan tanrı eski tanrılarla birlikte, bir sürü sanat eserini de yok etti. Yeni tanrı insan bedeninde değildi; her yerde idi ve de imgelenemezdi.  İlk önce Musevi yasaları putataparlığa yol açar diye imge yapımını yasakladı. Sonrasında Hristiyanlıkta da heykel ve resim ayni şekilde yasaklandı ta ki VI. yüzyıl da yaşamış papa Gregorius Magnus’a kadar.  Gregorius Magnus kilisenin üyelerinin çoğunun okuma yazma bilmediğini dolayısı ile resim ve heykel kullanılarak dinin bu kesimlere daha iyi anlatılabileceğini savundu. Böylece bu tarz sanatlar küçük de olsa bir nefes aldı. İslam dini de diğer dinler gibi hatta biraz daha sıkı bir yaklaşım ile imgeyi tamamen yasakladı. İslamın hakim olduğu bölgelerde çini, hattat gibi sanatsal eserler ve süsleme gelişirken diğer sanat dalları çok kötü bir şekilde yok olma ile burun buruna kaldı. Sanatın bu kriz hali, bazı sanatlar için ise gelişme fırsatı sundu. Tarihsel olarak sanatın yaşadığı bu önemli kriz bugünün çağdaş sanatını nasıl etkilemiştir ayrı bir makale konusudur. Peki çağdaş sanatın krizi? 17.yy’ın ikinci yarısından 19.yy’ın sonuna kadar sanatçılar arasında, ciddi, entelektüel tartışma ve eleştiri mekanizmaları, sağlıklı bir şekilde var görünüyor. Günümüzde ise bu, neoliberal ve postmodern yaklaşımlar sebebi ile neredeyse ortadan kalkmış durumda. Özellikle de ülkemizde çok uzun zamandır sanatsal ürünlerin, eserlerin tartışıldığı, eleştirildiği söylenemez. Çağımızda kapitalizmin insana ve ekolojiye verdiği değer ortada! Savaşlar, talan, sömürü ve yoksulluk. Engels ne güzel ifade etmiş. “İnsan ne kadar insanlaşabilmişse sanat da ancak o kadar sanatlaşmıştır” diye. 1844 Elyazmaları’nda Marx insanları “yaşama faaliyetlerini (kendi) bilinçlerinin hedefi haline getiren doğal varlıklar” olarak tanımladı. Emek süreci içinde insanlar hem doğal dünyayı, hem de kendi kapasitelerini geliştirirler. İnsan emeğinin bir parçası olarak sanat, Marx’a göre “dışsal gerçeklik denilen şeyin bir kopyası ya da yansıması değil insani amaçların aşılanmasıdır.”  Günümüzün kendinden en çok söz ettiren “sanatçı”larından olan Damien Hirst’in bir “sanat eseri” olarak sunup yüklü bir paraya sattığı içi sigara izmaritleriyle dolu “kül tablası” dışında 18 karat som altından çerçevesi ile akvaryumdaki inek eseri 16,5 milyon dolara alıcı buldu. Kapitalizmin bize aşılamak istediği “insani amaçları” Damien Hirst çok iyi bir şekilde temsil ediyor. Egemen sanatın kriz hallerini insani bir sanat için fırsata dönüştürmek konusunda peki ya biz ne yapıyoruz? Tahsin Oygar tahsinoygar@yahoo.com   Kaynakça: E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi Eugene Lunn, Marksizm ve Modernizm, Çev: Yavuz Alogan,Dipnot http://www.aliartun.com/yazilar/sanat-tarihinde-kriz-ve-biz/ https://www.aydinlik.com.tr/cagdas-sanatin-krizi https://www.widewalls.ch/most-expensive-damien-hirst-art-pieces-sold-at-auctions/the-golden-calf/

Baraka Kültür Merkezi’nden Basın Bildirsi: “Baraka, bir isimden daha fazlasıdır”

By Nazen Şansal

baraka görsel

 

“Baranga” isminde bir yayınevi kurulduğunu şaşırarak öğrenmiş bulunuyoruz. Öncelikle, bu yayınevinin ve basacağı eserlerin, ülkemiz yazın ve edebiyatına, yazar ve okurlara hayırlı olmasını temenni ederiz. Ancak seçilen isim konusundaki hayretimizi ve eleştirimizi de gerek yayınevi sahipleriyle gerekse de kamuoyuyla paylaşma sorumluluğu duymaktayız.

Baraka, 18 yıldır kültür-sanat alanında çeşitli faaliyetler gerçekleştiren; müzik grubuyla onlarca konser veren ve 3 albüm üreten, tiyatro ekipleriyle onlarca oyun ile binlerce seyirciye ulaşan, 15 yıldır kesintisiz çıkardığı dergisi ile süreli yayıncılıkta bir rekora imza atan, dört kitap basan, yaz aylarında çocuklar için ücretsiz kurslar düzenleyen, sinema ve belgesel alanlarında üretimleri bulunan ve tüm bunların yanı sıra yaratıcı politik eylemleriyle toplumsal muhalefete adını yazdıran bir dernektir. Baraka ismi, sadece bir dernek tabelasından ibaret olmayıp, uzun yılar içerisinde, düşünsel ve fiziksel emek harcayan, maddi ve manevi özverisi ile onu var eden pek çok aktivistin ve dernek üyesinin kimliğidir. Ayrıca bu isim zikredildiğinde, sadece kültürel faaliyetler değil sol adına kendine özgü denilebilecek bir takım ilkeler de akla gelmektedir. Barış, halkların kardeşliği, adamızın her iki yanındaki devletlere eleştirel yaklaşmak, kapitalizm ve emperyalizm karşıtlığının yanı sıra AB, BM ve türevi olan fonlardan maddi katkı almamak, kendi halkının öz gücüne dayanarak varlığını sürdürmek, postmodern ve liberal soldan kendini kesin çizgilerle ayırmak Baraka’nın olmazsa olmazlarıdır. Hal böyleyken barış adına kurulan bir yayınevinin isminde böylesi bir benzerliğe gidilmiş olmasını, barışı oluşturan temel değerlerden olan emeğe saygı anlamında yanlış bulduğumuzu belirtmek isteriz. Çünkü barış yayıncılığı, her şeyden önce emeğe saygıyı ve etik değerlere bağlılığı gerektirir. Yayıncılık, taklitçilikten uzak durmayı gerektiren, yaratıcılık isteyen, üretkenlik gerektiren zor bir iştir. Yeni kurulan bir yayınevi için yaratıcı ve üretken beyinlerin bulabileceği onlarca isim varken, 18 yıldır halkımızın her görüşten kesimi tarafından bilinen derneğimizin isminin halk ağzında kullanıldığı biçimi olan Baranga adının seçilmesi ise oldukça manidardır Baraka, adamızın kuzeyinde olduğu gibi güneyinde de belli bir fikriyatı temsil etmekte ve geniş kitleler nezdinde bilinmektedir. Yıllarca verilen emekle bu ismin yarattığı iddialı ve pozitif algının, henüz kurulan bir işletme için kullanılmak istenmesini haksızlık olarak nitelendiriyor ve yayınevi yetkililerini yol yakınken isimlerini değiştirmeye davet ediyoruz. Baranga Yayınevi’nin yaptığı veya yapmadığı herhangi bir şeyden sorumlu tutulmamamız ve yaratabileceği isim karışıklığı için şimdiden Baraka dostlarına ve kamuoyuna bu açıklamayı yapmayı gerekli görmekteyiz.

 baraka görsel

Baraka is more than just a name We have come to learn that a publishing house called “Baranga” has been established. First of all, we hope that every piece published through this publisher is to be another achievement for the literature of our country including the readers and the authors. However, we own the responsibility to share our bewilderment and criticism with the owners of the publishing house and the public. Baraka is an association that has ben active in culture and arts field for eighteen years. Its band has performed in many concerts and recorded three albums, theatre groups reached and performed for thousands of audiences, journal has the record for being published for the longest consecutive period, while it organises free summer courses for children in last 6 years. Baraka also published four books, it had produced work within the field of cinematography and documentary and beside all of this, it has build its significant position in social opposition through its creative and politic protests. Baraka is more than just a name on a nameplate though the name has become an identity for its activists and members over their ideological and physical actions and their financial and moral devotion. The name also evokes significant and distinctive principals for leftist ideology. It is essential for Baraka to underline peace and brother/sisterhood of the people, criticise the states on both sides, stand against capitalism and imperialism as well as refuse to be funded by EU, UN and its derivatives and continue its existence through the core strength of its own society. Thus finally, it is vital for Baraka to separate itself with significant distinction from the postmodern and liberal left ideological view. With all of the above being stated, a publisher choosing such a similar name that is established to contribute to the peace within the island is believed to be wrong. Because it is against the value of respect for labour which is the ground value for building peace. Becoming a publisher is tough for it requires not to imitate, be creative and productive. Having so many options to choose a name for creative and productive minds, it is noteworthy to choose “Baranga”, the commonly used name within the society for “Baraka” which is know by every member of society whose social and political views vary broadly. Baraka represents a specific opinion politically and socially and is known for it on both sides of the island. Choosing the name that is built after years of effort to benefit from its assertive and positive image is unjust. Thus we are inviting the officials of the publishing house to change the name when it is still newly established. We feel the necessity to inform the public that we are under no responsibility for any taken or non-taken actions of Baranga publishing house and in doing so, to eliminate any possible misunderstanding arising from the similarity between the names.

Şubadap ile Röportaj: “Müzik dünyayı değiştiremez ama dünyayı değiştireceklere bilinç ve hareket kaynağı olur” – Saadet Çaluda

By Nazen Şansal

thumbnail_IMG_3494

Türkiye’de çocuklar için çocuklarla birlikte şarkılar söyleyen, albümler, konserler, turneler, klipler ve kitaplarla binlerce kişiye ulaşan bir müzik kolekitifi Şubadap… Müziği farklı bir dille ve tamamen çocuk odaklı yaşatan bu güzel insanlara keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Bakalım neler sorduk ve ne yanıtlar aldık…

 thumbnail_IMG_3494

Sizce yaşamın içinde müziğin yeri nedir? Bilinebildiği kadarıyla müziksiz bir toplum yoktur. Müzik her daim toplumsal yaşama eşlik etmiştir. Bugün de gündelik yaşamın içinde sürekli olarak müzikle iç içeyiz. Okul zilinden, evde ses olsun diye açılan müziğe, telefonlarımızda eksik olmayan müzik dinleme uygulamalarından, bekleme ve dinlenme mekanlarına kadar her yerde müziğin yeri var. Birleştirici, ortak bir heyecan yaratan bir tarafı var. Hele sözlerle birleşip şarkı olduğu zaman… Üstüne bir de somut içerik taşıyor böylece. Şubadap Çocuk birçok şehirde turneler düzenleyerek şarkılarını çocuklar ile buluşturdu. Kıbrıs’ta düzenlediği turnede de büyük yankı uyandırdı ve etki yarattı. Nasıl ve hangi fikir ile oluştuğunu anlatır mısınız? Farklı toplumsal alanlarda çocuklarla yaptığımız müzik temelli çalışmalar esnasında, Türkiye’de var olan çocuk şarkıları repertuarının, hem bugünün çocuklarına hitap edecek dilsel ve müziksel güçten uzak olduğunu, hem de günümüzün toplumsal ihtiyaçlarına hitap edeceği yerde bu ihtiyaçları göz ardı ettiğini gördük. Böylece 2013 yılında İzmir’de ‘çocuklarla birlikte çocuklar için’ şarkılar yapmaya başladık. Sonra albümler, klipler, konserler, turneler, kitaplar, şarkıların farklı dillere çevrilmesi, çocuk orkestrası olarak müziğimizi yaymaya devam ettik. Şubadap Çocuk’u nasıl finanse ediyorsunuz? Giderlerini nasıl karşılıyorsunuz? İki kaynağımız vardır. Birincisi ve önemlisi halk sponsorluğu yani yaptığımız çalışmaları önemseyen insanların katkılarının toplamıdır. İkincisi ise belediyeler ve özel kuruluşların etkinliklerindeki konserlerden ürettiğimiz maddiyattır. Takip ettiğim kadarıyla albüm ve turneleriniz dışında, çocuk-öğretmen buluşmaları yaptığınızı, çocuk koro ve orkestraları kurmak için adım attığınızı görüyoruz. Hatta “Enstrümanını Al Gel” projesi ile insanların evinde uyuyan enstrümanlarına talip oldunuz. Bu konulardan ve başka projeleriniz de varsa kısaca bahseder misiniz? Öğretmenleri çalışmalarımız konusunda daha iyi bilgilendirebilmek için bir öğretmen listesi oluşturduk. Buna aynı zamanda Kıbrıs’taki öğretmenlerimiz de katılabilir. Bize mesaj atmaları yeterlidir. Bunun dışında geçen yıl boyunca İzmir’deki Harmandalı mahallesinde bir çocuk orkestrası çalışması yaptık ve 12-13 yaşlarındaki çocuklar ile  bateri, bas gitar, keman, flüt, gitar, ukulele, mandolin ve vokallerden oluşan bir orkestra kurarak 2 ayrı yerde konser gerçekleştirdik. Evde uyuyan çalgılarla ilgili çağrımızı sosyal medyadan sürekli olarak tekrarlıyoruz. Eğer çalgılar bir hevesle alınmış, şimdiyse kılıfında uyuyorsa, bize ulaştırın, biz de çalgı çalmak isteyen çocuklara ulaştıralım. Böylece çocuklar da çalgılar da mutlu olsun. Aynı zamanda internet üzerinden yayın yapacak bir çocuk radyosu çalışmamız var. Şimdilik ayrıntıları sürpriz olsun… Bunun dışında şarkılarımızın resimli öykü kitaplarını oluşturduk. Kıbrıs’ta da Khora Kitabevlerinde var bu kitaplar. Şimdiye kadar 3 kitap çıktı. Eylül’den itibaren 4 tane daha çıkartmayı hedefliyoruz. Ekim ayında bir İç Anadolu turnesi planlıyoruz. Diğer sanat ekiplerinin ve bizim de şimdiye kadar es geçtiğimiz illerde, ilçelerde Moyo Masal Tiyatrosu ile birlikte 1 ay boyunca etkinlikler yapacağız. Son olarak güzel bir haber daha. Yeni albüm için çalışmalara başladık. Bakalım neler çıkacak!

 ŞUBADAP

Türkiye’de çocuklara gösterilen müzik eğitimi ne durumdadır? Eğitimdeki muhafazakarlaştırma ve gericiliğin yarattığı krizin, sizin yaptığınız bu değerli alternatif müzik ile aşılma potansiyeli var mı? Türkiye’deki eğitim sisteminden memnun olan hiçbir unsur yok. Öğrenciler, öğretmenler, veliler ve hatta Milli Eğitim Bakanı da dahil eğitimi yapılandıranlar bile eğitimin mevcut durumundan memnun değil. Velilere şöyle söylüyoruz: “Milli eğitimden çocuklarınızın alabileceği en iyi şey, kötü eğitimdir”. Müzik eğitimi açısından bakıldığında, toplumsal olarak kültür-sanatın değersizleştirilmesinden, müzik ders saatlerinin düşürülmesine, müfredatın içeriksel sığlığı ve biçimsel ezberciliğinden, okullardaki müziksel imkansızlıklara kadar pek çok etmen, aslında okullarda müzik eğitimine dair pek de bir şey yapılmadığını açıkça gösteriyor. Elbette bütün bunlara rağmen okullarda ve okul dışında çocukların müzikle buluşabilmesi ve kolektif bir faaliyet olarak yapılabilmesi için emek harcayan çok değerli insanlar da var. Peki, müzik bu duruma dair ne yapabilir? Marcuse şöyle der: “Sanat dünyayı kendi başına değiştiremez ama dünyayı değiştireceklere bilinç ve hareket kaynağı olur”. O zaman devam! Saadet Çaluda sadet_flute@hotmail.com

Kapitalizm Krizde Değil, Tıkır Tıkır İşliyor! – Celal Özkızan

By Nazen Şansal

argasdi image

Argasdi dergisinin "Kimin Krizi Kimin Fırsatı?" dosya konulu 52. sayısından bir yazı... Derginin tamamını Baraka Kültür Merkezi ve Lefkoşa, Mağusa, Omorfo Khora Kitap Cafe'lerden edinebilirsiniz...

argasdi image

Bir gün, New York sokaklarında Marksist bir ekonomist ile liberal bir ekonomist birlikte yürümektedirler. Duvar diplerinde çok sayıda evsiz kişinin yaşamakta olduğunu gören liberal ekonomist, Marksist arkadaşına kederle dönüp “sistem işlemiyor” der. Marksist ekonomist ise, acı bir tebessümle liberal arkadaşının elini tutup şöyle der: “Gördüğün gibi sistem tıkır tıkır işliyor.”

***

Kapitalizmin emekçiler ve doğa üzerindeki yıkıcılığına ilişkin binlerce yazı yazılabilir. Ancak bu yazıda, kapitalizmin işleyişinin bu türden yıkıcı sonuçları tamamen gözardı edilip, bu işleyişin bizzat kendisine odaklanacağız. Çünkü kapitalizm, bu türden yıkıcı sonuçları tamamen unutsak bile, sorunlu bir sistemdir, kendi kendini yiyip bitirir ve kendi var olma koşullarını hayatta tutmakta çok zorlanır. Dünya Bankası’nın resmi verilerine göre, neoliberalizm öncesi dönemde (1961-1973) dünyadaki toplam ekonomik büyüme hızı %5.5 idi. 1980’lerden beri dünyadaki pek çok toplumu ele geçiren ve kapitalistlerin hakimiyetini çok daha sağlam hale getiren neoliberal dönüşüm gerçekleştikten sonra ise (1980-2017) dünyadaki ekonominin ortalama büyüme oranı %2.87’de kaldı. Yani sistem, her şey kapitalistlerden yanayken bile tökezlemekte. Peki bu neden böyle? Kapitalizm de dahil olmak üzere her toplumsal biçim, doğal ve beşeri kaynakların ve sosyal ilişkilerin belirli bir türden bir organizasyonuna dayanır. Kapitalizmde bütün bu kaynaklar ve ilişkiler, kâr yapmanın ve metalaşmanın (yani işgücü biçimindeki insanlar da dahil olmak üzere var olan her şeyin alınıp satılabilir birer ürüne dönüşmesinin) merkezi rol oynadığı piyasa ilişkilerinin içine çekilir. Kapitalizmde doğal ve toplumsal kaynakların nasıl bir üretim (ve bununla ilişkili olarak ticaret ve finans) çerçevesinde kullanılacağı, bu kaynaklara sahip olan kapitalistlerin insafına kalmış durumdadır. Kapitalistlerin kendileri de, “kapitalist” olarak kalmayı sürdürebilmek için kârlarını maksimuma çıkarmak ve maliyetlerini en aza düşürmek durumundadırlar. Bu ise kıyasıya bir rekabet yoluyla gerçekleşir ve bu rekabetin sonucunda bahsi geçen kaynaklar, çok daha az elin hakimiyetinde toplanır. Oxfam’ın verilerine göre dünyada sadece 8 kişi, dünyanın yarısının toplamının sahip olduğu servete sahipken, en zengin %1’lik kesim, dünyadaki nüfusun %82’sinin servetine sahiptir. Bir sektörde rekabet edip öne fırlayabilmenin (ya da öndeyseniz orda kalabilmenin) yolu, işgücü maliyetlerini düşürmektir. Rekabette öne fırlamanın bir diğer yolu ise teknolojik atılımlardır; ancak bir şirket tarafından entegre edilen teknolojik donanım, kısa sürede diğer şirketler tarafından da sahiplenildiğinden, bu kalıcı bir çözüm değildir. Örneğin daktilodan bilgisayara geçmiş ilk şirketler, kısa süreliğine bundan rekabet avantajları elde etmişti; ancak bilgisayarlar kısa sürede bütün şirketleri donatmaya başladı. Yani kalıcı tek çözüm, işgücü maliyetlerini düşürmektir. Çelişki ise tam da burdadır. İşgücü maliyetlerini düşürmenin ve verimli çalışmayı arttırmanın tek yolu, işgücünü teknolojiyle buluşturmaktır. Teknolojinin yerleşmesi ise, işgücüne olan ihtiyacı azaltır. Örneğin banka işlemleri için veznedarların değil atm’lerin kullanılması... Bu ise üç sonuç doğurur: 1 – Şirketler rekabette geriye düşmemek için teknolojik donanımdan ve otomasyondan faydalanmak zorundadır. Yeni bir teknolojik atılım kısa süreliğine ekonomik büyümeyi tetikler; ancak bir sonraki teknolojik sıçrayışa kadar, şirketlerarası rekabeti sürdürmenin tek yolu işgücü maliyetlerini azaltmaktır. Ancak her teknolojik sıçrayışta işgücüne ihtiyaç daha da azaldığından kârlar düşmeye başlar. Dünya Bankası verilerine göre dünya çapında kârlılık oranı 1950’den 1970’e kadar ortalama olarak %30’larda seyrederken, 1980’lerden günümüze %20’lere düşmüştür. 2 – Kâr oranlarındaki bu düşüş, sermaye sahiplerinin ellerindeki kârları finansal sektörlere aktarmalarına yol açar. Bu, kısa vadede mantıklı bir stratejidir, zira finansal sektörde muazzam gelirler elde edilebilir. Örneğin Apple firması önceleri yaptığı teknolojik yatırımlarla kendi sektöründe ciddi ekonomik büyümeleri tetiklemişti. Ancak Apple’ın sahipleri, bir süredir, elde ettikleri kârları teknolojik yatırımlar için kullanmak yerine, Apple şirketinin hisse senetlerini dönüp satın almak için kullanıyor ki şirketin hisseleri borsada değerlensin. Ancak finansal sektör, kâr elde edilen üretken bir sektör değil, aksine, zaten halihazırda yaratılmış kârların (ve zenginliğin) el değiştirdiği bir sektördür. Yaratılmış olan zenginlik üretken ve kârlı sektörlere aktarılmadığı için de ekonomik büyüme hızı yavaşlar, durgunluk başlar, istihdam olanakları azalır ve genel anlamda kârlılığın oranı düşer. 3 – Durgunluk ise talebi azaltır, alımgücünü düşürür, işsizliği arttırır. Böylece kapitalist firmalar, ürünlerini ve hizmetlerini satmakta daha da zorlanırlar, daha küçük işletmeler iflas eder, kaynaklar bu sefer daha da küçük bir azınlığın elinde toplanır, ancak bu daha da küçük azınlık, sözünü ettiğimiz bu döngü sebebiyle, aynı sıkıntıları tekrar tekrar yaşar.

***

Kapitalizmin yıkılması politik bir mücadeledir, kriz ise kaptalizmin doğasıdır. “Kapitalizm krize girip yıkılacak” diye düşünenler ve sistem içinde atılan her adımı burun kıvırıp küçümseyerek “devrim”i bekleyenler kapitalizmin zaten bir “kriz sistemi” olduğunu, yani krizin aslında kapitalizmin işleyişinin bir parçası olduğunu, “bir gün gelecek” ya da “arada bir gelen” bir şey olmadığını görmelidirler. Mücadele şu andadır ve her yerdedir; çünkü kapitalizm, şu andadır ve her yerdedir. Celal Özkızan  

Ödenmeyecek Ödemiyoruz – Nazen Şansal

By Nazen Şansal

302882_600896729920707_182849972_n

Argasdi dergimizin "Kimin Krizi Kimin Fırsatı?" dosya konulu 52. sayısından bir yazı...

302882_600896729920707_182849972_n

Tiyatro eylemdir! Belkide tiyatro kendi içinde devrimci değildir ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır. (Augusto Boal)

    En güçlü sanat dallarından biridir tiyatro. Seyircisiyle göz göze, yan yanadır. Nabzını tutar salonu paylaştığı izleyicisinin; yani içinde yaşadığı, var olduğu toplumun. Aynı atmosferi solur tüm insanlarla ve estetize ederek geri verir, yansıtır soluğunu. Belki sanatçı duyarlılığı, aydın sorumluluğuyla birkaç adım ileridedirama "önde gideni Şam'da görürler" misali kopmamalıdır halktan. Yol göstermeli, esin vermelidir ilham aldığı insani değerlere, beslendiği toplumsal meselelere... "Sanata politika karıştırmayalım" diyenlerin, sistemin devamından yana olduğunun farkına vararak, taraf olmalıdır güçlüden değil, haklıdan yana.Ve çekinmeden söyleyebilmelidir politik sözünü tiyatral araçlarla. İşte bu yazıda böyle bir yaşam felsefesine ve tiyatro anlayışına sahip olan Dario Fo'nun bir oyunundan bahsedeceğiz. Dario Fo (1926-2016), halk tiyatrosunun itici gücünün ve mizahın, kitleleri düşündürme ve dönüştürme üzerindeki etkisinin bilincinde bir yazardı. Belki de bu nedenle tiyatro karikatürcüsü ve radikal palyaço olarak da anılmaktadır. Ülkemizde çeşitli oyunları sahnelenmiş olan Fo'nun en çok bilinen ve sevilen oyunlarından biri "Ödenmeyecek Ödemiyoruz" isimli politik güldürüdür. Bu oyun 2002-2003 sezonunda Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 2013 yılında ise Baraka Tiyatro Ekibi tarafından ülkemiz seyircisiyle buluşmuş ve büyük ilgi görerek kapalı gişe oynamıştır. Ağlanacak halimize güldüren oyunda, ekonomik kriz ve zamlar karşısında halkın tepkisi konu alınır ve tiyatral bir abartı ile işlenir. Başta kadınlar olmak üzere, geçim sıkıntısı çeken yaşlılar, gençler, işçiler, fiyatların zamlanmasına karşı hep birlikte eski fiyatlar üzerinden alışveriş yapmaya karar verirler ve "Ödenmeyecek! Ödemiyoruz!" diyerek süpermarketteki yiyeceklere el koyarlar. Bir yanda, yaptıklarını birbirinden gizlemeye çalışan karıkocalar,  diğer yanda evlere baskınlar düzenleyen polisleri atlatmak için çevrilen dolaplar... Sistemi eleştiren fakat aynı zamanda sistemin kurallarını savunan bir koca karşısında, kalkıştığı eylemi savunabilmek için türlü oyunlara girişen bir kadın... Kaotik bir ortamda yaşama mücadelesi veren, sendikasına, partisine güvenmeye çalışan iki işçi ailesi... "Bu insanlar, ekonomik sıkıntılar, yönetimdeki yozlaşma gibi sorunlar içerisinde, sahip oldukları ahlaki değerlere ve inandıkları ideolojilere tutunmaya çalışırken, sonradan aslında bunların içlerinin boşalmış olduğunu, inandıkları siyasi partilerin bile kendilerini kurtarma yolunda onları yapayalnız bıraktığını görüyorlar. Pahalılık nedeniyle isyan eden kadınlar tarafından başlayan oyun, yapılan eylemin cesaretsizce saklanmaya çalışılmasından cesarete ve yapılan eyleme karşı çıkanların da buna katılmasıyla bütüncül bir uyanışa doğru ilerliyor."(1) On yıl arayla ve farklı yorumlarla, dönemin güncel olaylarını da katarak sahnelenen bu oyunun Kıbrıslı Türk halkı tarafından çok sevilmesinin bir nedeni olsa gerek... Sadece Kıbrıs'ta değil, oynandığı tüm ülkelerde beğeni ile izlenmesi de manidardır.Halk tiyatrosu, bazen halkın yapmak isteyip yapamadığını yüzüne vurur, "keşke" dediğini kurgusal gerçekliğe dönüştürür. Sahnede bütün tabular yıkılır, yasalar delinir, korkular ve baskılar alay konusu olup alt edilir.Seyirci tersten bir şekilde katarsis yaşar; başına felaketler gelen başkahramanının yaptıklarından, korku ve acıma duygusuyla kaçınmak yerine,izlediği karakterlerin yerinde olmayı ve onlar gibi davranabilmeyi arzular. Hele ki sahnede gördükleri kendi yaşantısını çağrıştırıyorsa, bu etki katlanarak büyüyecektir. 1970'lerde İtalya Torino'da grev yapan işçilerin durumuna, sendikaların kayıtsız kalması üzerine yazılan oyunda, bir taraftan acımasız kapitalizm eleştirilirken diğer taraftan sendikalar ve aymazlıkla politikacılara güvenen halk sorgulanmaktadır. Çaresizlik içindeki ev kadınları ise hem kocalarına, hem büyük market patronlarına, hem de devlete kafa tutmaktadır. Kadının fendi sistemi yenmektedir. Oyunun yazıldığı 70'li yıllarda başgösteren petrol krizi ile ekonominin sarsılması, içinde yaşamaya çalıştığımız, krizlerle malul sistemde farklı sebeplerle sık sık tekrar ediyor."Hepimiz aynı gemideyiz" safsatasına karşın ekonomik bunalımlar, hükümeti arkasına alan sermaye için fırsata dönüşmekte, süpermarketler kendilerini korumaya alıp karlarını katlamakta, ceremeyi orta ve dar gelirli kesimler çekmektedir. "Ödenmeyecek Ödemiyoruz oyunu, yaşadığımız toplumsal, ekonomik ve politik sorunlara korkusuzca değinirken, bunları düzeyli ve çarpıcı bir ironik güldürü konusu yapar. Oyundaki eleştiriler, taşlamalar sadece iktidara değil muhalefete, sendikalara, vatandaşa kısaca tüm topluma yöneliktir. Ödenmeyecek Ödemiyoruz, sonucu gülünç olacak kadar acı olan bir meydan savaşıdır."(2) Ezilenlerin tiyatrosunun yaratıcısı Augusto Boal, tiyatroyu bir eylem olarak tarif eder ve devrimin provası benzetmesini yapar. Kapitalizmin kronik hastalığı olan ekonomik krizlerin faturası halka ödetilmeye çalışılır, hepimiz zamlar ve geçim derdi altında ezim ezim ezilirken bir meydan savaşının tam vakti değil midir? Nazen Şansal nazen_sansal@yahoo.com   (1)Aliye Ummanel, Bir Tiyatro Şöleni, Kıbrıs gazetesi, 11 Mart 2003 (2)Yaşar Ersoy, Sevdasıyla Kavgasıyla Bir Ülkenin Yaşamında Rol Almak, Khora Yayınları Baraka Tiyatro Ekibi'nin yorumuyla oyunu seyretmek için: https://www.youtube.com/watch?v=1GI6TM5wP6A

Kriz, Federal Kıbrıs ve Taşın Altındakiler – Mehmet Adaman

By Nazen Şansal

GÜNDEM

Argasdi dergimizim "Kiriz" dosya konulu 52. sayısından bir makale...

Kriz koşullarında ayakta kalmaya çalışan "Argasdi"nizi, Baraka aktivistlerinden ve  Khora Kitap Cafe'lerden ısrarla isteyiniz...

GÜNDEM

Ülkemizde yıllardan beridir güvencesiz, kaderi patronunun iki dudağı arasında, yoksulluk sınırının altında, asgari ücretle çalıştırılan çok sayıda insan yaşamaktadır. Özellikle, son zamanlarda TL’nin değer kaybetmesi ve ekonomik krizi sebep göstererek hükümet tarafından yapılan peşi sıra zamlar nedeniyle zaten kıt kanaat yaşayan emekçiler, ekonomik krizden en büyük zararı gören kesimi oluşturuyorlar. Öte taraftan birkaç yıl öncesine bakıldığında, asgari ücretliye oranla nispeten daha iyi bir yaşam standardına sahip kamu çalışanları ise, özellikle “Göç Yasası”nın ardından giderek yoksullaşmaya başlamışlardı. Yaşanan bu son ekonomik kriz ise artık onları da yoksulluk sınırının altına itmiş durumda. Kısacası hepimiz, giderek daha da yoksullaşıyoruz. Hükümet Ne Yapıyor? Dörtlü koalisyon hükümeti, TL’deki değer kaybına bağlı olarak yükselen döviz kurlarını bahane ederek elektrikten, benzinden tutun da temel yaşam ürünlerine kadar her şeye yüklü miktarda zam yapıyor. Kısacası zaten gerek “Göç Yasası” ile gerekse de yoksulluk sınırının altındaki asgari ücretle yaşamaya çalışan emekçiler bu zamlarla birlikte daha da yoksullaşıyor. Krize çözüm olarak sunulan sözde önlemler ile birlikte fatura hep halka kesiliyor. Elini taşın altına koyması gereken, fedakarlık beklenen, zaten günden güne daha da yoksullaşan halk oluyor. Öte yandan krizi fırsata çevirmeye çalışan tüccarlar ise gününü gün etmeye devam ediyor. Hükümet, halkını değil halk düşmanı patronları koruyor. Kriz için hükümetin aldığı sözde önlemleri incelersek, halkın çıkarlarını değil tüccarların, büyük inşaat şirketlerinin yani sermayedarların çıkarlarını koruduğunu görürüz. Peki tersi mümkün mü? Evet mümkün. Bankalarda yüklü miktarda mevduatı olanların bir defaya mahsus olmak üzere servetinin bir kısmına el konularak işsizlik, sosyal yardım ve kamu altyapı yatırımları için oluşturulacak fonlara aktarılabilir. Dahası büyük otel sahiplerinin servetlerinin bir kısmı bir defaya mahsus olmak üzere yerli üretimi teşvik fonuna aktarılabilir. Mesela devlete ait arsaların, arazilerin ve binaların komik bedeller karşılığında sermayeye peşkeşi durdurulup büyük sermayeye sağlanan arsa, arazi ve binaların kira bedelleri artırılabilir. Bu ve buna benzer pekçok öneri Bağımsızlık Yolu tarafından hükümete hali hazırda sunulmuş bulunmaktadır. Kısacası halkı ezmekten başka çareler de var ama bunu yapabilecek siyasi vizyona ve iradeye sahip bir hükümet yok. Euro’ya Geçersek Krizden Kurtulur muyuz? Yaşadığımız ekonomik krizden kurtuluş için Federal Kıbrıs’tan veya Euro’ya geçmekten başka hiçbir şey yapılamayacağını savunanlar da var. Ekonomi bilimi açısından bir anda para biriminizi değiştirmek mümkün mü değil mi, sonuçları ne olur vs. o apayrı bir tartışma konusu… Yukarıda küçük bir miktarını saymaya çalıştığımız, patronların değil halkın çıkarlarını koruyacak önerileri aslında aynen hükümet gibi görmezden gelen bir kesimce bu öneri sürekli dile getiriliyor. Açıkçası Euro’ya geçmek (Euro’nun bu kadar değerlendiği bu günlerde) oldukça güzel duyuluyor değil mi? Hele ki tek çare olarak Federal Kıbrıs’ı savunmak? O daha da güzel. Bunlar güzel ama yoksullaşan halk için gerçekten doğru çıkış yolu bunlar mı? Bugün hali hazırda Euro kullanan Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi AB ülkelerine ve pek çok Güney Amerika ülkesine baktığımızda bu ülkelerde de faturanın halka kesilmeye çalışıldığı ekonomik krizler yaşandığını görürüz. Yani söz konusu kriz sadece Türkiye’ye veya kktc’ye özgü bir kriz değildir. Bu kriz her ne kadar AKP ve Erdoğan’ın yanlış politikalarıyla katlansa da, özünde kapitalizmin krizidir ve farklı biçimlerle farklı farklı coğrafyalarda ortaya çıkmaktadır. Kısacası bazı kesimlerce ekonomik krize çözüm olarak gösterilen Federal Kıbrıs veya Euro’ya geçiş, ekonomik krizden çıkış değil; yeni ekonomik krizlere yelken açma riski taşımaktadır. Bunu, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak olarak da düşünebiliriz. Bizler krizin sebeplerini doğru tahlil edemezsek ve krizden çıkış için sadece “Çare Federal Kıbrıs” dersek hoş ama boş konuşmuş oluruz. Çünkü kktc’de yoksul olmakla Federal Kıbrıs’ta yoksul olmak arasında hiçbir fark yoktur. Federal Kıbrıs veya yeniden birleşme elbette ki uğruna mücadele verilmesi gereken ve ülkemizdeki “siyasi krizin” çözümü ile alakalı bir konudur. Oysa ki günümüzde yaşanan bir ekonomik krizdir ve burada esas mesele halkın yoksulluktan kurtulması olmalıdır. Kısacası tek çarenin Federal Kıbrıs olduğunu söyleyenler ekonomik kriz ile siyasi krizi aynı şey gibi kabul etmektedir ve bu hatalı bir bakış açısıdır. Yoksulluktan kurtulmadan varılacak bir Federal Kıbrıs hedefi, halklar için yeni ve hatta geçmiştekilerinden çok daha büyük çaplı bir hayal kırıklığı yaratır. Ne Yapabiliriz? Yaşadığımız ekonomik krizin farklı şekillerle pek çok ülkede yaşandığı gerçeğini ve oralarda verilen mücadeleleri göz önünde bulundurarak, krizden dolayı yoksullaşan halkın yani biz emekçilerin, sınıfsal temelli bir mücadele vermekten başka bir çaresi bulunmamaktadır. Yani krizin faturasının emekçilere değil, sermayedarlara çıkarılması için mücadele etmeliyiz. Krizin bedelini emekçilere değil patronlara ödetmek için örgütlenmeliyiz. Bunu yaparken aynı dertlerden farklı şekillerde muzdarip Kıbrıslı Elenlerle de ezilen ve gittikçe yoksullaşan halklar olarak sınıfsal temelli bir dayanışma kurmalıyız. Ve emin olun ki bu, Federal Kıbrıs ve yeniden birleşme için de büyük bir adım olacaktır.

Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi: “Hayvan Refahı Yasası İyileştirilmeli”

By Nazen Şansal

43059080_1910405062602320_2460977472758349824_n

 43059080_1910405062602320_2460977472758349824_n Baraka olarak Bileşeni olduğumuz, pek çok örgüt ve kişiden oluşan Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü’nde Meclis önünde toplanarak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. “Hayvan Refahı Yasası İyileştirilsin” talebinin ön plana alındığı ve yasayı Meclis’e sunarak ivediliğinin oybirliği ile alınmasını sağlayan Hüseyin Angolemli’ye teşekkür edilen açıklama şöyle: Bugün 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü, bizler bugünün anlamı ile Meclis’te ivediliği onaylanan Hayvan Refahı (Değişiklik) Yasası’nın derhal, daha fazla ertelenmeden görüşülmeye başlanmasını talep etmek için buradayız. Çünkü 20113 yılında yürürlüğe giren Hayvan Refahı Yasası, geçen 5 senenin içinde ne yazık ki, sokaktaki can dostlarımızı koruyamamış, hane içinde beslenen sahipli hayvanların refah düzeyini artırmamış, çalıştırılan hayvanların ise bakım koşullarını ya da egzotik hayvanların adaya giriş çıkışlarını hiç bir şekilde kontrol altında tutmayı başaramamıştır. Bu yüzden de birçok hayvanın yaşam hakkı elinden alınmış, şiddete maruz kalmış veya koşullarına uygun olmayan bir memlekette bakılarak istismar edilmiştir. Değişiklik önerilerimizi 7 madde içerisinde toparlayarak neden gerekli olduğunu şu şekilde açıklamak isteriz: 1-Hayvanlar üzerinde deney yapılmasının yasaklanmasını istiyoruz. Çünkü Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne göre "Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler. Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bir hayvan türü olan insan, diğer hayvanları yok edemez. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini hayvanların hizmetine sunmakla görevlidir. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma ve korunma hakları vardır." 2-Cezaların işlevsel ve ıslah edici olabilmesi için “kamu hizmeti” adı altında hayvanlara ve çevreye faydası olacak yaptırımlar ve cezalar uygulanmasını; suçun tekrarı halinde ise cezaların artırılmasını istiyoruz. Çünkü bir cana eziyet edene sadece para cezası verilmesi yeterli değildir. Cezanın amacı suçluyu ve toplumu eğitmek olmalıdır. 3-Hayvan Refahı Danışma Komitesi’nde demokratik kitle örgütlerinin etkisinin artırılmasını, en az iki sivil toplum örgütünün bu komitede temsil edilmesini istiyoruz. Çünkü dostlarımız hakkında alınacak önemli kararlarda, onların korunması ve haklarının geliştirilmesi yönünde gönüllü çalışan örgütlere de söz hakkı verilmelidir. 4-Çalıştırılan hayvanların sağlık kontrolüne götürülmesini, yeterli sıklıkta dinlendirilmesini ve beslenmesini, hayvanın sağlığını zorlayacak şekilde çalıştırılmamasını istiyoruz. Çünkü kölelik, sadece insanlariçin değil hayvanlar için de kabul edilemez. 5-Yasaya aykırılıkların bildirilebilmesi amacıyla, Belediyelerin bir ihbar hattı oluşturmasını ve aldığı ihbar üzerine, hayvan haklarına uyun işlem ve eylemleri yapmasını istiyoruz. Çünkü yasalar kağıt üzerinde kaldıkça hiçbir işe yaramıyor. 6-Barınakların en az ayda bir kez, Veteriner Dairesi'ne bağlı veterinerlerce denetlenmesini istiyoruz. Çünkü barınaklardaki kötü koşulların iyileştirilmesi gerekiyor. 7-Herhangi bir sebepten ötürü toplanan hayvanların başka bir yerel yönetim sınırına, ormanlık alana veya başka bir yaban ortama bırakılmamasını istiyoruz. Çünkü hayvanların bir yerden alınıp başka bir yere atılması, hem hayvanlar hem de insanlar için hiçbir sorunu çözmüyor, bilakis artırıyor. Geçen dönem kadük olan yasamız, Meclis’in yeni döneminde Hüseyin Angolemli tarafından tekrardan meclise sunularak, 2 Ekim pazartesi günü ivediliği oybirliği ile kabul edilmiştir. Önerimizin Meclis’te sözünün edilmesini ve ilgili komiteye aktarılarak görüşülmesini ikinci kez sağlayan Hüseyin Angolemli’ye Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi olarak tüm can dostlarımız ve hayvanseverler adına teşekkür ederiz. Yasamızın görüşüleceği Hukuk Komitesi’nden,  pek çok canlının savunmasız bir hayat sürerken tek güvencesinin bu şekilde yaratılabileceğinin bilinci ile yasamıza öncelik vermesini istiyoruz.  

Yaşananlar, Yola Nasıl Devam Edileceğinin Hal-i Pürmelalidir

By Dayanışma

Afrika Gazetesi’nin yayınladığı sadece bir karikatür Kıbrıs’ın kuzeyi ile Türkiye arasındaki ilişkiyi ve Türkiye’nin niyetlerini yeniden deşifre etmeye yetti.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yunanistan ziyareti sonrası Yunanistan basınından alınan bir karikatürün Afrika Gazetesi tarafından yayınlanması üzerine gazeteye yönelik saldırılar devam etmekte.

Olayı tırmandıran gelişme TC Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ’ın gazeteyi hedef göstererek “Yaptıkları tam bir alçaklık, şerefsizlik, pespayeliktir. Bunun hesabı tabii ki hukuk içerisinde sorulacak. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki savcıları bu konuda derhal göreve çağırıyorum. Bunun hesabını sorsunlar. Bu ahlaksızlığı yapanların Kıbrıs Türk halkı nezdinde mahkum edilmesi için ben de şahsen gerekeni yapacağım. Bunların bu ahlaksızlıklarını, şerefsizliklerini Kıbrıs Türk halkına da iyice anlatmak benim boynumun borcu olsun… Bunları, Kıbrıs Türk halkının içine çıkamayacak hale ben getiririm. Bunların hiçbir milli ruhu yok. Bunların Türk milletinin inançları, kültürel mirasıyla uzaktan yakından alakaları yok. Ben bunlara özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Rumların sesi tanımlamasını yapabilirim” sözleri oldu.

Akdağ’ın AKP’nin Türkiye yurttaşlarına uyguladığı politikalardan gayet iyi bildiğimiz bu kabul edilemez tavrı, hem Afrika Gazetesi ve sahibi Şener Levent nezninde Kıbrıslıtürk toplumundaki muhalifleri hedef göstermiş, hem Kıbrıs’ın kuzeyindeki düşünce ve fikir özgürlüğüne kasdetmiş, hem de yargıya açıkca talimat vermiştir.

Akdağ’ın talimatıyla harekete geçen UBP-DP hükümeti açıklamalarıyla Afrika’ya yönelik linç girişimine katılmaları sonrası süreç gerek TC Elçiliği gerekse AKP ile yakın ilişkide olan adada mevcut  diğer faşist çevrelerin artan tehditleri ile devam ederek, Afrika Gazetesi önünde toplanan bu çevrelerin saldırılarıyla daha da büyüdü.

Kısacası Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde tek söz sahibi olduğunu, onun hoşuna gitmeyenin buralarda söylenemeyeceğini açık açık gözümüze soktular. Bizler Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkiye’nin işgali altındaki bir alt yönetim olduğunu iyi biliyoruz ve bu olayı değerlendirirken yaşananların Afrika Gazetesi ile Şener Levent’e karşı değil, hepimize karşı olduğunu da gayet iyi biliyoruz.

Afrika Gazetesi’nin Türkiye Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili yayınladığı karikatürü fikir ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde mizahi bir eleştiri olarak değerlendiriyoruz. Dünyada farklı ülke liderleri hakkında söz konusu karikatürden çok daha “sert” mizahi eleştiri içeren karikatürler mevcuttur. Bunun onlarca örneğini internetten ortamında bulmak mümkündür. Siyasetçilerin bu yönde eleştirileri uluslararası insan hakları standartlarına göre kabul etmeleri beklenir. Ayrıca bu yönde polise veya savcılığa yapılacak bir şikayet de ceza yargılamasını beraberinde getirecek ve hapis cezası alma riskini doğuracaktır. Lakin ifade özgürlüğü kapsamında kişilerin, özellikle basının, ifadeleri hakaret içerse bile ceza mahkemelerinde değil hukuk mahkemelerinde yargılanmaları gerekmektedir. İfadelerin hakaret teşkil ettiği durumlarda bile basın emekçilerinin sözlerinden dolayı hapis cezası öngören bir yargılamaya tabii tutulması kabul edilemezdir.

Türkiye’nin dününü ve bugününü çok yakınen yaşamak zorunda bırakılan bizler, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onu yönetenlerin düşünce ve fikir özgürlüğüne karşı olduklarını iyi biliyoruz. Türkiye’de bodrumlarda yakılan insanlardan, demir parmaklıklar arkasında tutulan gazetecilerden,  adeta esir edilen HDP eş başkanlarının içinde bulunduğu zulümden  ve daha nicelerinden  bunu gayet iyi anlıyoruz.  Fikir ve düşünce özgürlüğünü OHAL ile askıya alan Türkiye hükümetinin yaptıkları saymakla bitmez.  Kıbrıs’ın kuzeyinde AKP’li bir yetkilinin talimatıyla oluşturulan ortam Kıbrıs’ın kuzeyindeki fikir ve düşünce özgürlüğünü hedef almaktadır ve oldukça tehlikelidir. Türkiye’de CHP’nin onayıyla HDP’ye karşı başlatılan operasyonların  bugün CHP’li belediyelere karşı yapılmaya başlanması bu tehlikeyi örneklemektedir.

Kıbrıs’ın kuzeyindeki rejimle bir sorunu olmayan “Kıbrıs sorununu çözemezsek KKTC devam eder, kendi evimizi temizleriz”cilerin tavırları  ise ibretliktir. Yaşananlar, Kıbrıs’ın yeniden birleşmediği koşullarda yola nasıl devam edileceğinin hal-i pürmelalidir.

Dayanışma, Afrika Gazetesi ve Şener Levent üzerinden Kıbrıslıtürk toplumuna “ayar” çekilmeye çalışıldığını vurgulama ihtiyacı hissederken,  Kıbrıslıtürk toplumunun içinde bulunduğu sarmalda fikir ve düşünce özgürlüğüne de göz dikilmesine ve bunun kısıtlanmaya çalışılmasına ‘ama’sız karşı çıkılması  gerektiğine inanır.

Yaşananlar, Yola Nasıl Devam Edileceğinin Hal-i Pürmelalidir yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

“Cinsel Şiddetten Ne Anlıyorsunuz?” Diye Sorduk

By Dayanışma

Her yıl olduğu gibi bu 25 Kasım’da yeniden şiddeti konuşuyor, şiddeti tartışıyoruz. Bu sene bizler Kıbrıs’ın kuzeyinde henüz çok fazla konuşulmayan ve görünür olmayan bir şiddet türüne dikkat çekmek istiyoruz; cinsel şiddet.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddet ile Mücadele Günü Dolayısıyla “Cinsel Şiddet deyince ne anlıyorsunuz?” diye sorduk:

Nuray Özgeçen: Cinsel şiddet, bir bireyin rızası dışındaki cinsel eylem/eylemlere maruz kalması durumudur. İlk başta düşünüldüğünün aksine cinsel şiddet yalnızca tecavüzden ibaret değildir. Jest ve mimiklerle veya sözel olarak da uygulanmaktadır. Unutulmamalıdır ki hiyerarşi ve iktidarın olduğu her yerde cinsel şiddet gerçekleşebilir. Çocukluk döneminden itibaren pek çok kişi cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Kıbrıs’ın kuzeyinde cinselliğin hala tabu olarak görülmesinden, cinsellik eğitiminin olmayışından ve erkekliğin egemen olduğu bir düzende güçlü hissedemedikleri için, şiddete uğrayan kişiler, bazen yaşadıkları durumun bir şiddet olduğunu anlayamamakta bazen de farkına varıp susmayı tercih etmektedirler. Tıpkı diğer şiddet türleri gibi cinsel şiddet de konuşulmadıkça artmaktadır. Ülkemizde cinsel şiddete uğrayan pek çok kadın ‘kuyruk sallamasan başına bu gelmezdi.’ ‘ Etek giydiğine göre sen de aranıyordun.’ ‘Beni sevseydin benimle birlikte olurdun.’ gibi suçlamalara maruz kalmakta, toplum tarafından dışlanmaktan korkmakta ve bu nedenle şiddete uğradıklarına dair bildirimde bulunamamaktadırlar. Bu şekilde de pek çok cinsel şiddet vakası ifşa edilememektedir. Genellikle şiddeti uygulayanların elindeki en büyük güç, şiddete uğrayan kişinin şikâyetçi olmaya çekineceğine olan inancıdır. Herkes cinsel şiddete maruz kalabilir ve hiç bir zaman şiddete uğrayan kişi suçlu değildir. Cinsel şiddete maruz kalan kişi kendini ‘güçsüz’ ya da ‘kurban’ gibi değil, güçlü bir birey, yaşadığı şiddet durumuyla başa çıkabilecek bir birey olarak hissetmelidir. Tabii ki bu cinsiyetler arası eşitsizliğin engellenmesi, bu amaçla gerçekleşen faaliyetlerin yaygınlaştırılması ile mümkündür. Şiddeti önleyici faaliyetlerin yanında cinsel şiddete uğrayan bireylerin kendilerini güvende hissedebilecekleri, güçlendirileceği donanımlı sığınma evlerinin oluşturulması ve bu evlerin şiddete uğrayanlar için ulaşılabilir olması son derece önemlidir. Kıbrıs’ın kuzeyinde devlet sığınma evi açmayarak, toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimine müfredatlar da yer vermeyerek, ilgili yasaları uygulamayarak, hastahanelerde şiddete uğrayan kişiler için özel müdahale birimleri oluşturmayarak şiddetin devamına yol açmaktadır. Cinsel şiddetin doğru anlatılması ve önlenmesinde basının da rolü önemlidir. Cinsel şiddet vakalarına kullanılan görseller, şiddete uğrayan kişilerin güçsüz, yalnız ya da teşhirci oldukları algısı yaratmamalıdır. Ayrıca kişinin rızası dışında gerçekleşen cinsel eylemler ‘aşk’ , ‘tutku’ gibi ifadelerle değil ‘şiddet’ ‘aşağılama’ ‘saldırganlık’ olarak ifade edilmelidir. Tıpkı diğer şiddet türleri gibi cinsel şiddet de çekinmeden konuşarak, dayanışarak azalır.

Atıf Müezzinler: Konu şiddet olunca anlamak, farkında olmak önemli de bunu en iyi anlayan buna maruz kalmış/uğramış bireyler.  erkek egemen yaşam cinsiyet ayrımı yapmaksızın gücünü, şiddetini ve egosunu tüm yönleri ile acımasızca uygularken, sokakta rahat yürümek bir yana “yuva” dedikleri evlerde en sapık ruhların şiddetini yaşıyor kadınlar, 2017’de, hala…

Hatice Tezcan: “Aşağılama!!! Küçük düşürme!!! Kontrol etme!!! Hayır demek, hayır demektir!!! Anla!”” Bunları söylemek geçiyor içimden

Cenk Mutluyakalı: Paylaşmak ve eşitlikle gökyüzüne birlikte gülümsemek yerine, pek çoğu “vazife” diyerek dayatıyor kadına erkekliğini, elinde matkap, deli gözleriyle dünyanın kabuğunu deler gibi!

Ozan Özgenler: Kişinin kendi rızası olmadan yapılan her cinsel eylem, eylemin yapıldığı kişi üzerinde maddi/manevi zarar vereceğinden suçtur tabi ki. Yoksa alan memnun satan memnunsa isterse parçalat kendini; kime ne!

Anonim: Cinsel şiddet hayatımızın her anında. Bir kez yaşadığım bir cinsel şiddet, rızam dışında cinselliğe zorlanmış olmam bütün cinsel hayatımı etkiledi.

Erman  Dolmacı: Deneyimsel örnekler ile ise cinsel şiddet deyince aklıma parnerlerimiz ile 7/24 onlar istedi diye cinsel ilişkiye girme zorunluluğumuz ve istemediğimizi belirtme durumunda beraberinde gelen psikolojik şiddet ve sorun oluşması sanırım.

Hüseyin Özinal: İlk aklıma gelen şey  sabahın erken saatlerde erken saatlerinde bir kadın arkadaşımın ağlayarak araması ve kocasının tecavüzüne uğradığını anlatması karşısında hissettiğm çaresizlik ve duyduğum öfke.  Kadın erkek ayrımı yapmadan tecavüzün silah olarak kullanılması.

Münevver Özakalın: Cinsel şiddet hep eril’den, eril olan biyolojik cinsiyette erkek, eril sistemi sindirmiş kadın, devlet gibi sistematik ve hiyerarşik bir plan içinde günlük hayatımızın tamamına “hükmeden” bir düzenden geliyor aslında. “Cinsiyet tanımlaman gerekliliği” , “sen kadınsın yapamazsın.” Gibi literatürümüze nerden geldiği belli olan ve sistematik olarak kullanılan basma kalıplar bağlamında konuşan o her bir ağız şiddetin ta kendisini oluşturuyor. #bolibifgüzendir

Bilge Azgın: Cinsel şiddet denildiğinde ben karşı tarafa dayatma, rıza gözetmeksizin olarak algılıyorum- ama cinsellik boyutuyla, aracılığıyla. Bu davrnışsal da olabilir yani birini ezme, organsal bedensel de olabilir, sözlü de olabilir. Cinsel taciz.

Anonim: Cinselliği konuşmaktan bile utanıyorken, cinsel şiddet ile ilgili birşeyler söylemek çok zor. Erkek egemen yapı, kadınları hep ikinci planda tutar. Sanırım cinselliği konuşmaktan utanıyor olmam bile bir cinsel şiddet.

İzel Seylani: İnsanın cinsine, cinsiyetine yönelik şiddet anlıyorum. Ayni zamanda cinsel özgürlüğüne, özel’ine yönelik müdahale de anlıyorum

Yegane Giritli: Birçok küfrün kadın bedenini hedef alması.

Halil Savda: Cinsiyet rolleri üzerinden kadını erkek karşısında ekonomik ve kültürel olarak dezavantajlı kılıp fiziksel ve ruhsal bakımdan inciten, acıtan ve hırpalayan davranışların tümüdür.

Anonim: Kocamın doğum kontrolü ile ilgili hiçbir sorumluluk almaması, ona söylediğim zaman ise sürekli bahaneler bulup beni terslemesinden bıktım. Bu yüzden sürekli tedirgin olmak da ayrı bir cinsel şiddettir.

Asel Lunar: Ben bir kadın işletmeciyim ve psikolojik şiddet olarak adlandırdığım küçümsenmeyi çok yaşadım, hala bazen de yaşıyorum. Sanki bir işletmeyi sadece erkekler yönetebilirmiş gibi davranır insanlar, bir kadının başarılı olması mümkün degilmis gibi davranırlar. Şimdilerde Surici daha güvenlidir, belediye zabıtaları, kent devriye sürekli gezer, ama ilk zamanlarımda (2015) gece geç vakit, komşu işletmeler kapandıktan sonra, dükkanımda yalnız olduğumu fark eden, oradan geçen 3 adamın beni karşıdaki bankta yarım saat – 45dakika beklediğini bilirim. Kendimi içeriye kilitleyip içerde işimi gücümü bitirdikten sonra, gittiklerini görüp çıktım. Tabi hala orda olsalardı polisi arayacaktım ama gitmişlerdi. Tabi o gece arabaya nasil gittiğimi bir ben bilirim. Diğer bir örneğim de şu olabilir, gelip “ben x yerden geliyorum, yetkili kiminle görüşebilirim?” sorusuna, “Buyurun yardımcı olayım” dediğimde, insanların (çoğunlukla erkek oluyorlar ama kadından da boyle tepkiler aldığım olmuştur) yüzü düşüyor, geri dönüp gidenler oluyor. En kötüsü bir defa bir adam “Başka biri yok mu?” diye sormuştu, tam cümleyi hatırlamıyorum ama erkek biriyle görüşmek istediğini söyledi.

Mustafa Öngün: Cinsel şiddet denilince aklıma ilk gelen şeylerden bir tanesi de, erkeklerin kendi arasındaki kadınlarla ilgili söylemlerinde, kadının çoğu zaman bir bedenden öteye gitmemesi oluyor. Sanırım bu anlayış cinsel şiddeti besleyen temel bir kaynak. Bu yüzden cinsel şiddet uygulamasak bile biz erkekler bu söylemin içinde yer alarak veya susarak şiddeti besliyoruz.

Asil Yahi: Korku, iktidar, otorite , şiddet , baskı , güçlü hissetmenin cehaletle harmanlanması. İnsanoğluna bu soruları sorduran kadın dayanışması ve başkaldırışı saygıyla, sevgiyle destekliyorum.

Barış Alibeyoğlu: Cinsel şiddet şekil değiştirebilen bir canavar. Kişiden kişiye, toplumdan topluma şekli değişiyor ve bununla insanlarda yarattığı etkisi de değişiyor. Fakat her halinde ortak olan özellikleri şiddet ve cehalettir. Şiddet, çünkü karşısındaki bireyi korkutmak, ezmek ya da belli kalıplara sokmaktır amacı. Cehalet, çünkü insanların gerçek potansiyellerinin önüne geçen bu davranış, karanlık çağlardan günümüze kadar gelmeyi başarmıştır. Bence daha iyi bir dünyayı yaratmanın tek yolu şiddet gören ve ezilen bireylerin daha iyi bir hayat yaşayabilmelerini sağlamaktan geçer ve bu bağlamda şiddet ve cehalet barından kadına şiddetin son bulması tüm dünyanın daha iyi bir yer olması için atılacak adımların hem ilki hem de en önemlisidir.

Anonim: Eski partnerim cinsel yolla bulaşan bir hastalığı olmasına ve bunu bilmesine rağmen bu durumu benimle paylaşmadı. Ayrılmamızdan kısa bir süre sonra, hastalığın bana da bulaştığını öğrendim, hala bu hastalıktan kurtulmak için tedavi görüyorum. Bu cinsel şiddetdeğil de nedir!?

Günay Taşdemir: Hayır! Burada yok demeyin. Var! Görüyoruz, duyuyoruz ve hep birlikte yaşıyoruz. Üst kattaki bir evden, belki rahatsız edici o bakışlardan ve belki de ağızdan çıkan o kokuşmuş sözlerden yükseliyor şiddetin çığlığı. Kaçımız “ben şiddete uğradım” diyebilme cesareti gösterebiliyor? Şu morarmış etlerimize hep mi kapılar çarpıyor? Kaçımız şiddete uğradığının ve bunu hak etmediğinin farkında? Sözüyle, gözüyle, baskısıyla, gazabıyla kalbimize, bedenimize ve zihnimize darbe vuran her türlü şiddetten bahsediyorum size. Siz burada bu yazıyı okurken, tam da şu anda, şu küçücük adada kaç kadın gömülüyordur ölmeden mezarına. Toplum olarak her geçen gün körleşiyoruz, gördüklerimizi bile görmezden geliyoruz artık…

Bir haykırış duyuyoruz gecenin 3’ünde; fakat sadece sessizce dinliyoruz, ardından ne gelecek diye. Kimi zaman kapılar ardında yaşananları, kimi zaman da gözümüzün önünde yaşanan her türlü şiddeti yaşanmamış sayıyoruz. Özellikle kapı ardındakilerin (ucu bize dokunmayan istismarların) aile içi meseleler olduğunu ve her ailede yaşanabileceğini düşünüyoruz. Kıyı yüzeyinde görünenleri bile dibe itip görünmez kılıyoruz. Tüm bunlar toplumun tabuları arasında yitip giden hayatlar bırakıyor geriye. Böylece şiddeti normalleştiriyoruz. Belki de güneşli bir yaz gününde, kaldırımda yürürken, gözümüz mini elbisesiyle yürüyen güzel bir kadına ve kadının ardından yükselen binlerce çürümüş söze takılıyor. Kadının yüzündeki korkuyu, öfkeyi, utancı ve hayıflanmayı görür gibi oluyoruz; lakin kafamızı kuma gömüp yürümeye devam ediyoruz. Nasıl olsa bize dokunan yok öyle değil mi? Böyle örnekleri de şiddetin bir ürünü olarak kabul etmemiz pek çok şeyden daha zor…

Biz kadınları hep gücendiriyorsunuz. Güceniğiz artık kendimize, bedenimize, varlığımıza… Biz kadınları utandırıyorsunuz. Utanıyoruz yaptıklarımızdan, sözlerimizden, giydiklerimizden, sevdiklerimizden… “sen yapamazsın”, “kadına yakışmaz”, ”bu kadın işi değil”, “bir tokattan bir şeycik olmaz; zamanında biz de yedik, ölmedik ya…”,  “kocandır, hakkı var”, “baba sözü dinle”, “ şunu şöyle yapma böyle yap”, “şunu giyme bunu giy” vb. söylemlerle bize prangalar takıyorsunuz ve yaşanan şiddeti içselleştirmemiz için bizi sindiriyorsunuz. Oysa biz eşit olmak istiyoruz, ne düşman olmak istiyoruz sizinle ne de size tutsak. Bir türlü kabullenemiyorsunuz biz kadınları. Kadının toplumda kendine daha dişli bir yer edindiğini, bir erkeğe ihtiyaç duymadan da yaşayabileceğini ve kadının kendi hayatının efendisi olabileceğini “olasılıksız” buluyorsunuz. Gözlerinizi açın ve aynalara iyi bakın…

Anonim: Cinsel şiddet deyince çoğunlukla aklımıza tecavüz gibi, fiziksel şiddet içeren ağır saldırılar gelmektedir. Ben cinsel şiddetin ayrıca, kadınlar üzerinde psikolojik baskı unsuru olarak kullanıldığını düşünüyorum. cinselliği bir ödül- ceza formuna sokarak üstünlüğünü kanıtlamaya çalışan erkek bu şekilde kadın üzerinde psikolojik baskı unsuru oluşturmakta ve bunu yaparak kadına değersizlik imajını yüklemektedir. Ayrıca cinsellik erkeklere hak görülürken kadınların bunu deneyimlemesi çoğunlukla kabul görmemekte ve kadınlar üzerinde ciddi psikolojik sonuçlara yol açmaktadır.

Hüseyin Bahca: Cinsel şiddet, sosyo-kültürel yaşamımızın ataerkil tabularından, normlarından ve kurallarından beslenir. Cinsel şiddet konusu, her ne kadar bireysel bir olgu gibi görülse de; toplumsal açıdan en önemli sorunlarımızdan biridir. Kıbrıs’ın Kuzey’inde, “Toplum ve Cinsellik” başlığı, ilgili uzmanlar tarafından, mutli-disipliner bir çalışmayla; incelenmesi gereken bir alandır.  Benim dünyamdaki cinsel şiddetler: Çevremdeki bazı insanların, cinselliğe dair topluma enjekte edilmiş olan tabuları, normları ve kuralları dile getirerek cinselliği bir kirleniş veya hayatın sonu olarak görmesidir. Ve insanların, insanları cinsel bir obje olarak görmesidir. İnsanlığın, bencilliğiyle, cinsellik hümanizmasını öldürülmesidir. Cinsellik eyleminin bir ‘iyilik veya aşama’ olduğunu kanısını öne sürmektir. Yaşanan deneyimlerin dedikoduya dönüşmesidir. Deneyimlerin, ses-kayıt cihazı veya kamera gibi cihazlarla belgelendirilmeye çalışılmasıdır.

Hare Yakula: Cinsel şiddet deyince; Rıza olmaksızın zorla cinsel birleşmeye,ilişkiye zorlanmak.Uzunca bir süre  “Karılık görevimi yapmamakla ” suçlandım. Çevreye,aileme bu şekilde ifşa edildim.

Deniz Düzgün: Kadınların çok büyük bir kısmı cinsel şiddete maruz kalıyor diye düşünüyorum. Cinsel şiddeti dile getirmek çok güç olduğu bir toplumda yaşıyoruz çünkü toplumun belli başlı tabuları/yasakları ve en önemlisi konuşulmayanları var. Burada en önemli nokta konuşmamak çözüm mü?sorusunun cevabıdır diye düşünüyorum. Kesinlikle değil. Cinselliğin ceza olarak kullanıldığı her duruma cinsel şiddet denilebilir. Cinsel şiddete maruz kalan bir kadın kısa veya uzun vadede özellikle psikolojik olarak ciddi sıkıntılar yaşayabiliyor. Bu da hem toplumun tabularından bu olayın “gizliliği” hem de cinsel şiddetin, şiddet çeşidi olarak algılanmaması ile alakalıdır. Cinsel şiddet hayatlarımızda kendini birçok hikâyede gösteriyor. Bir nevi tehdit şekli ama eğer sessiz kalınırsa ciddi boyutlar alabilecek bir tehdit şekli.

Selver Kaya: Bir kadının cinsel tercih yok. Erkek canı istediği anda istediğini alıyor. Bu cinsel şiddettir.

Hanife Aliefendioğlu: Cinsel şiddet denince kadının cinselliğini ve cinsel haz alma hakkını bir erkeğin kendisine rağmen kendisine karşı kullanılmasını anlıyorum. Kadınların sessizliğinde ve erkeklerin saldırganlığında kendisini göster(m)iyor.

Gülten Göze: Cinsel şiddet deyince insanlarin sadece tecavüzü algılamaları ve ne yazık ki birçok kadının günlük hayatta karşılaştıkları sözel yada mimiksel birçok şeyi art niyet yokmuş gibi erkektir yapar mantığı ile normalleştirmesi geliyor aklima. Halbuki bence “iyi ki şu kızı işe aldınız, gönlümüz gözümüz açıldı” söylemi hiç masum değildir.

Canan Onurer: Cinsel şiddeti eğer karşı taraf üstünde kontrol ve güç oluşturmak amacı ile kişinin isteği dışında cinsel ilişkide bulunmak ya da zararlı cinsel davranışlara zorlamak şeklinde değerlendirirsek böyle bir şiddetin benim hayatımda olmadığını söyleyebilirim.  Ama cinsel şiddetin konu olduğu “Erkek sohbetleri” ne mağruz kalıyorum. “hayır” cevabını dinlememek benim için cinsel şiddettir.

Semen Yönsel Saygun: Cinsel şiddet deyince aklıma eşitlik mücadelesi verdigimizi bilen bir arkadaşımın “Nasıl eşitik yahu, sizde bu var mı bu?” deyip cinsel organını işaret etmesi gelir hep. Sus pus olmuştuk. Cinsel içerikli şakaların çoğu rahatsız edici olur. Nerde durulacağı bilinmez. Cinsel şiddet deyince sözlü,  yazılı tacizleri, doğrudan kadın bedenine dönük fiziksel saldırıları anlarım. Kadının rızasının olmadiığı  fiziksel temaslar cinsel şiddettir.

Ulaş Azer: Cinsel şiddettin gün yüzüne çıkmış şekli çoğunlukla televizyon, gazete veya sosyal medya aracılığı ile hayatımda kendini göstermekte.Şiddetin yaşı yok, yeri yok ne mantığa ne de insani haklara uygunlugu yok. Şiddet her türlüsüyle iiddettir ve en gizli yapilanı da cinsel şiddettir. Ne yazık ki konuşması, anlatması susup maruz kalmaktan daha zor.

 

Foto: Hasan Yıkıcı

“Cinsel Şiddetten Ne Anlıyorsunuz?” Diye Sorduk yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

Failler Her Yerde

By Dayanışma

Her yıl olduğu gibi bu 25 Kasım’da yeniden şiddeti konuşuyor, şiddeti tartışıyoruz. Bu sene bizler Kıbrıs’ın kuzeyinde henüz çok fazla konuşulmayan ve görünür olmayan bir şiddet türüne dikkat çekmek istiyoruz; cinsel şiddet.

Cinsel şiddet birçok şekilde kadınlar olarak bizlerin hayatlarına nüfuz ediyor. Her ne kadar cinsel şiddet denilince akla ilk olarak fiziksel olarak zor kullanmak suretiyle girilen cinsel ilişki ve benzeri olaylar gelse de, aslında bu şiddet türü bundan çok fazlasını içeriyor. Zorla ilişkiye girmek, tehdit yolu ile ilişkiye zorlanmak, partnerimiz ile istemediğimiz halde cinsel ilişkiye girmek zorunda kalmak, kendi istediğimiz dışında bizlere izletilen pornografik içerikli görüntüler de cinsel şiddet tanımının içinde yer alır. Özellikle teknolojinin bu kadar geliştiği ve sosyal medyanın yoğunlukla kullanıldığı bu zamanlarda, kadınlara yönelik özel hayatlarının kayıt altına alınması ve daha sonra bu kayıtları paylaşmak ile tehdit ederek cinsel ilişkiye veya ayrılmamaya zorlamak hatta bu yöntemle haksız menfaatler sağlamaya çalışmak da sıklıkça karşılaştığımız meseleler.

Ataerkil sistemin getirisi olarak cinsellik; heteroseksüeller arasında yaşanabilecek, erkeğe ait, erkek tarafını yücelten bir durum olarak kabul görür. Kadınlar açısından ise bugün hala kadın vücudunu fethetmeye ilişkin, kadını metalaştıran hatta kirleten bir tabu olarak kabul görür.  Bunun artık günümüzde bir anlam ifade etmediği algısının aksine ne yazık ki günlük hayat deneyimleri bize geçerliliğini hala sürdürdüğünü göstermektedir.

Örneğin son dönemlerde artan dijital şiddet aracılığıyla kadınlara yönelik uygulanan baskı, tehdit ve küçük düşürmek maksadıyla özel görüntülerin gizlice kayıt altına alınması, haberli olsun ya da olmasın yapılan kayıtların kadının izni olmaksızın çeşitli yayın araçlarıyla yayımlanması, yayılması cinsel şiddet barındırır. Kayıtlarda tek başına kadının yer alması, ifşa edilmesi yanında erkek partnerin kimliği belli olmasına rağmen konunun kadını aşağılayan bir yerden ele alınması, kadının kişisel haklarının gizliliğine yapılan saldırı yanında özellikle cinselliğinin yok sayıldığı, cinselliğin kadını kirleten bir anlayışa sahip olduğu algısının da bir göstergesidir. Bununla birlikte bu suç, kendisini dâhil görmeyen ama tarafı olan iştirakçilerini de beraberinde getirir. İlgili görüntüleri izleyen ve/veya kendine ait özel telefon, bilgisayar gibi araçlarında bulunduran ve/veya kamuya açık ya da yakınlarına paylaşarak yayılmasına yardımcı olan, ortamlarına konu yapan herkes de bu suçun iştirakçisidir.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir olayda, haberi olmadan kayıt altına alınan bir kız kardeşimiz ayrılmış olduğu partneri tarafından görüntülerin yayılacağı yönünde tehdit edilmiştir. Uğradığı şiddete boyun eğmemek için gerekli önleyici tedbirlerin alınması, suçun engellenmesi, cezalandırılması ve haklarının korunması adına bunları sağlamakla görevli polis genel müdürlüğüne gerekli şikâyetlerde bulundu. Şikâyet üzerine tehdidi barındıran kişisel telefonu ifadesini alan yetkili polis memurlarınca emare olarak alındı. Ancak yetkililerden bir veya bir kaçı görüntüleri izlemek yanında, görüntüleri bizzat kendileri yaydı. Böylece, tehlikede olan haklarının korunması adına başvuruda bulunduğu güvenlik güçleri bizzat hakları ihlal ederek, yok sayarak, işin önemini anlamayarak kadına yönelik cinsel şiddetin failleri oldu ve görevlerini gereğini yerine getirmek yerine, kötüye kullandı. Yaşanan ve suç barındıran olayda da görüleceği üzere Kadına yönelik şiddet söz konusu olduğu zaman, karşı karşıya kalacağınız erkekliğin nereden, ne zaman karşımıza çıkacağı belli değildir ve faillerince ciddi bir suç olarak görülmemektedir. Şiddet, yaşam hakkı dahil olmak üzere tüm hakların varlığına inat en yakınınız gördüğünüz kişilerden gelebileceği gibi güvenliğinizi sağlamakla yükümlü kimselerden de gelebilir.

En kısa zamanda yetkililerin suçu işleyen görevli veya görevliler hakkında işlem başlatması, hem konun görev gereği ağırlaştırılmış cinsel şiddet olması, hem de örnek teşkil etmesi açısından önemlidir. Kadın haklarının, erkekliğin, erkek eğlencesinin mezesi olmasına, yok sayılmasına, görmezden gelinmesine izin vermeyeceğiz. Bu konunun takipçisi olacak ve sorumluların ifşası ile cezalandırılmasını görene dek peşini bırakmayacağız.

Bir kez daha Kadına yönelik şiddet söz konusu olunca, yine kol kırılıp, yen içinde kalacak sananlar bilmelidir ki hiçbir suçu olmadığı halde sonuçların taşıyıcısı kadın olmayacak, yaşananlar kadının yanına kalmayacaktır.

 

Failler Her Yerde yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

Bütünlüklü Çöküş ve Yükselen Milliyetçilik

By Dayanışma

Kıbrıs sorununa çözüm bulma amacı ile Temmuz ayında Crans Montana’da gerçekleştirilen müzakerelerin başarısızlığa uğraması ve sürecin çökmesi ile Kıbrıs’ta çözüm umutları başka bahara kaldı. Kıbrıs’ın güneyi 2018 Ocak’ta gerçekleştirilecek Cumhurbaşkanlığı seçimine odaklanırken, Kıbrıs’ın kuzeyi “kendi evinin önünü temizlemek” ile meşgul. Bu temizliğin tam olarak ne içerdiği muallak olmakla beraber, Kıbrıslı Türk lider Akıncı’nın müzakerelerin çökmesi sonrası bol bol “KKTC’nin önemine” vurgu yapması ve Kıbrıs Rum tarafını müzakerelerin çökmesinin “tek sorumlusu” olarak göstermesi ise Kıbrıs sorununda bir süreliğine herhangi bir gelişme olmayacağının habercisidir.

Hal böyleyken, adadaki bölünmüşlüğün tekrardan normalleştirildiği bir döneme giriyoruz. İki toplumun da kendi milliyetçi ezberlerini tekrar ettiği ve diğer topluma karşı tutumunun müzakere sürecine kıyasen daha da sertleştiği bir ortam mevcut. Bunun göstergesi ise son dönemde yaşanan gelişmelerdir.

Son dönemde neler yaşandı?

  • Birçok otel ve gazinoya adanın kuzeyinde turizmin gelişmesi ve desteklenmesi bahanesiyle izin verildi. Özellikle Girne kentinde plansızca verilen izinlerden sonra kentte ciddi bir trafik artışı, kamusal alanların talanı ve çevre katliamı gerçekleşmektedir. Türkiye sermayesine her türlü kolaylığı sağlayan ve Karaoğlanoğlu’ndaki Kaya Otel  örneğinde olduğu gibi hukuksuz yapılaşmalara göz yuman iktidar ve bazı yerel yönetimler, bu otellerin halkın kullanımına açık olması gereken kıyıların işgallerini ve denize akıttığı lağım sularını görmezden gelme konusunda oldukça başarılıdır.
  • Geçtiğimiz Ağustos ayında sekizincisi gerçekleştirilen Anti-Militarist Barış Harekatı etkinliğinde 3 Kıbrıslı Rum askeri bölgeyi fotoğraf çektikleri bahanesiyle geçerli bir hukuki neden gösterilmeden gözaltına alındı ve sorgulandı. Bu yolla, etkinlik dağıtılmak ve baskı altına alınmak istendi.
  • Mağusa’da yaşayan 60 yaşındaki bir Türkiye vatandaşı Ledra Palace sınır kapısındaki kontrol noktasını fark etmemesi sonucunda Kıbrıs Cumhuriyeti polisi tarafından darp edildi. Şahsın polis hakkında şikayetçi olması ve yapılan baskılara rağmen şikayetini geri almaması üzerine Kıbrıs Cumhuriyeti yetkilileri kişinin BM aracılığıyla kuzeye geçişini yapmak yerine, Yunanistan üzerinden Türkiye’ye ihraç etme yoluna gitti.
  • Kıbrıs’ın kuzeyinde Kıbrıslı Rumların din ve inanç özgürlüklerini kısıtlamaya başlayan Dışişleri Bakanlığı, bazı dini ayinlerin yapılmasını engelledi.
  • Kıbrıs Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı hazırladığı listeyle 206 otel ve turistik tesisin “yasaklı” olduğunu açıkladı. Bu listeye dayanarak adaya Kıbrıs’ın güneyinden giriş yapan ve kuzeyde konaklayacağını beyan eden AB vatandaşı olmayan turistlerin belirlenen “yasaklı” otellerden birinde konaklayacağını söylemesi halinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ne girişleri engellendi.
  • Kıbrıs’ın kuzeyinde yer alan Dışişleri Bakanlığı daha önce eşi benzeri görülmemiş bir karar alarak Karpaz bölgesinde yer alan Kıbrıslı Rumlar ve Maronitlere BM aracılığıyla rutin şekilde gönderilen insani yardımlardan vergi alınacağını açıkladı. Bu kararın ardından tıbbi ilaçlar dışında kalan yardımların hiçbiri gönderilemedi. .
  • Kuzeydeki Mağusa Belediyesi ve Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı tarafından imzalanan ırkçı protokol ile birlikte Derinya Plajı yalnızca Türkiye ve “kktc” vatandaşlarının kullanımına açıldı.
  • Kıbrıs’ın kuzeyinde polis teşkilatı peş peşe evlerde bulunan kitapları “delil” olarak göstererek birçok kişiyi, ifade ve düşünce özgürlüğünü hiçe sayarak, terör örgütü üyesi veya sempatizanı olmakla suçlayarak tutukladı.
  • Oy kaygısıyla ve siyasi çıkarları doğrultusunda Kıbrıs’ın kuzeyindeki hükümet hukuksuz şekilde vatandaşlık dağıtmaya devam etti.

Son aylarda yaşananlar hepimiz için ileriye yönelik uyarı niteliğindedir. Adanın her iki bölgesinde de artış gösteren ırkçı ve ayrıştırıcı tutumlar toplumların çıkarlarına değil egemenliğini sürdürmek isteyen milliyetçi kesimlere hizmet etmektedir.

Kıbrıs’ta yaşayan toplumlar olarak artan milliyetçi ve saldırgan politikalara karşı şimdi direnme zamanıdır. Kıbrıs’ın tümünde sınır kalmayana, her bireyin insan hakları garanti altına alınana ve rant uğruna yapılan doğa katliamları son bulana kadar mücadele çağrımızdan vazgeçmeyeceğiz.

 

Bütünlüklü Çöküş ve Yükselen Milliyetçilik yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

Açıklama

By Dayanışma

Dayanışma’nın adı bir süredir farklı mecralarda “Demokratik Sol Koalisyon” adıyla oluşturulmaya çalışılan bir yapıyla anılmaktadır. Dayanışma olarak bu konuyla ilgili açıklama yapma ihtiyacı duyuyoruz.

Dayanışma olarak gerek kurulurken gerekse mücadele dönemimiz boyunca geleneksel siyaset ve yöntemlerle bir yere varılamayacağını açıkca ifade ettik. Geçtiğimiz aylarda yayınladığımız “Özeleştiri” ile bu konuda yaşadığımız yalpalamaları ve hataları samimiyetle ortaya koyduk.

Öncelikle belirtmek isteriz ki bugüne kadar farklı Dayanışma aktivistleri gelen davet ışığında ve bireysel kararlarıyla bu konuyla ilgili çeşitli toplantılara katılmıştır. Dayanışma’nın geleneksel olmayan yapısı her aktivistine kendi aktivizmini örme fırsatı vermektedir. Dayanışma aktivistleri kendi gündemleri çerçevesinde diledikleri konuyu Dayanışma Meclisi’ne getirebilir, bu konuda tüm aktivistlerin hem fikir olması durumunda Dayanışma’yı temsilen bu çalışmalara katılabilirler. Farklı örgüt ve/veya aktivistlerin yukarda adı geçen yapıyla ilgili çalışmalarına saygı duyuyoruz fakat bugüne kadar Dayanışma Meclisi’nde yaptığımız değerlendirmeler ışığında adı geçen yapıya dahil olma gündemimiz ve/veya temsil edilme kararımız bulunmamaktadır.

Dayanışma, bugüne kadar konsensus ile aldığı ve alacağı kararlar ile kurulurken belirlediği ilkelere bağlı kalarak çalışmalarına devam edecektir.

 

Açıklama yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

Kamusal Sağlık Hakkı Gasp Ediliyor

By Dayanışma

İster merkez sağ olsun isterse de merkez sol bugüne kadarki hükümetler kamusal alanlarda uyguladıkları politikalarla kamusal haklarımız ya gerilettiler ya da gasp ederek sermayeleştirdiler.

 

Son dönemde yaşadığımız ve sağlık alanında baş gösteren yapısal krizin çözümüymüş gibi uygulamaya konulan politikalar da kamusal sağlık hakkına vurulmuş bir darbedir.  Buna göre doktorlar belli bir saatten sonra hastanelerde ücretli hasta bakabilecek. Hastalar ise sigortalı olmalarına rağmen kamusal sağlık hizmeti vermekle mükellef olan devlet hastanelerinde para karşılığında sağlık hizmeti satın alabilecekler. Bu uygulama ile ilgili bir kaç noktada büyük huzursuzluklar taşımaktayız.  Bugüne kadar ki hükümetler, geçmişten günümüze kamusal sağlık alanında izledikleri politikaların tam anlamıyla fiyaskoyla sonuçlanmasının bedelini, yine halkın ve özellikle de sigortalanın sırtından çıkartmaya çalışıyorlar. Kamusal-özel sağlık ayrımı, bugünkü bu uygulama ile birlikte kamu içinde özel sağlık hizmetine dönüştürülerek kamusal sağlık hakkı açık bir şekilde bir kez daha gasp ediliyor. Altını çizmek istediğimiz noktalar şunlardır:

 

  • Kamusal sağlık hizmeti veren doktorların durumunu farkındayız. Bunun sadece doktorlarla değil, aynı zamanda tüm kamusal sağlık hizmetlerinin, altyapının ve maddi-niteliksel donanımının bilinçli bir şekilde siyasi iktidarlar tarafından geliştirilmediği ve üzerine düşülmediği açık bir gerçektir. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu ve tüm hükümetlerin sağlıkta krize oynayarak, sağlık hakkını sermayeleştirmeye dönük bir strateji izlediğini düşünmekteyiz. Bugün ayyuka çıkan krizin çözümünü hükümet ve ne yazık ki sendika, kamusal sağlık hakkı temelli bir çizgide değil, sermaye ile sulandırılmış günü birlik bir çözümde aramakta ve uzlaşmaktadır.
  • Uygulama açık bir şekilde özel sektör mantığının ücretsiz kamusal sağlık hakkı sağlaması gereken yegâne kurum olan devlet hastanelerinde de ikame edilmesi anlamına gelmektedir. Bu tam bir özelleştirme mantığı olup kamusal sağlık hakkının verildiği bir mekân olarak devlet hastanelerinin de sermayeleştirilmesi anlamına gelmektedir. Özel-devlet ayrımını ortadan kalktığı, kamusal olanın içinde özelin barındırdığı trajik bir uygulamadır.
  • Bu uygulamayla birlikte Sosyal Sigortalara kayıtlı ve yatırımını yapan ve özellikle çoğunluğunu özel sektör çalışanlarının oluşturduğu toplumsal kesimler artık hastanelerde belli bir saatten sonra para karşılığı tedavi olacaktır. Kamusal sağlık hakkının gasp edilmesi bir yana, bu aynı zamanda sigortalının sigortalı olma durumunu da ortadan kaldırarak maksimum güvencesizlik getirmektedir. Bu da bu uygulamanın ikinci trajik boyutudur.
  • Üçüncü trajik boyut ise neredeyse tüm örgüt, parti ve özellikle de sendikaların bu konuya hiç ses çıkartmaması, hatta kamusal sağlık hakkını savunduğunu iddia eden TIP-İŞ’in bu uygulamanın altına imza atması, savunması ve örnek göstermesidir. Beraberinde kamusal sağlık hakkının gasp edilmesini ve sigortalının sigortalı olma durumunun yok sayılmasını getiren bu uygulamaya bugün ses çıkartmayanlar açık bir şekilde sol muhalefetteki statükonun temsilcileri olduklarını bir kez daha belli etmiş oldular.
  • Değinmek istediğimiz son nokta ise, sağlıktaki kriz ne özelleştirmelerle ne de kamusalın içerisine sermaye sokularak gerçekleşebilir. Bizler için çözüm ne özeldir, ne de şu haliyle sağlık sisteminin devamı. Net bir gerçekle yüz yüzeyiz, sağlık sistemi çökmek üzere ve bu çöküş sürecinde de sermaye odaklı bir kaydırma süreci yaşanmaktadır. Devletin hastanelerinin içine ücretli sağlık hizmetini getirmeleri bunun bir göstergesidir. Bizce, çözüm kamusal sağlık hakkı odağında kamusal politikalar geliştirilmesidir. Hem doktorların durumlarını iyileştirici uygulamalar, hem de kamusal sağlık hakkını geliştirici altyapı ve nitelik geliştirme planları hayata geçirilmelidir.

 

Kamusal sağlık hakkından yana bir hareket olarak, hem yaşanan uygulama karşısında, hem de demokratik kitle örgütlerinin sessizliği karşısında tedirgin ve şaşkınız. Bu ülkede gelir düzeyi her gün düşen sigortalıların üzerinden ne sağlıktaki krizi ne de başka bir alandaki krizi aşabilirsiniz. Sadece yeni krizlere kapı açarsınız.

 

DAYANAŞMA

 

Kamusal Sağlık Hakkı Gasp Ediliyor yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

POLİS BU YETKİYİ KİMDEN ALIYOR? – DAYANIŞMA

By Dayanışma
Cuma akşamı düzenlenen ‘Anti-militarist Barış Harekatı’ etkinliği sırasında iki rumca konuşan dostumuzun tutuklanarak Lefkoşa Polis Müdürlüğü’ne götürülmeleri kabul edilemezdir. Polisin keyfi tutuklama kararına gerekçe gösterilen askeri bölgenin fotoğrafının çekildiği iddiası yapay ve provokatif bir iddiaydı ve böyle olduğu da kısa bir süre sonra ortaya çıktı.
Polisin gerek etkinliğin düzenlendiği alanda gerekse de gözaltılar sonrasında Lefkoşa polis müdürlüğünde aktivistlere yönelik ‘bilgi vermek zorunda değiliz’ tavrı adanın kuzeyindeki korsanlığın hangi boyutlarda olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Bu tavır etkinliğinin ardından orada bulunan aktivistlere yine orada bulunan polis memuru Zihni Şago tarafından gönderilen özel mesajlarla hakaret, küfür ve tehdit boyutuna varmıştır.
Bu durum karşısında tepki göstermemek elde değildir. Polisin bu tür davranışlar içerisine girmesi ve buna sessiz kalınması, sadece eylemlere katılan bireylerin değil tüm toplumun önemli bir sorunudur. Birey ve kişilerin kendi yetkilerini aşması sonucu neler olabileceğinin örnekleri yakın coğrafyalarda açık ve seçik olarak ortadadır.
Tüm diktatörlükler, polis devletleri ve faşist yapılar polis ve ordunun görev ve yetkilerini aşmasıyla birlikte gelişmiş ve güçlenmiştir. Bu yüzden de polisin özel olarak insanlara mesaj atıp onlara küfürler ve tehditler yağdırmasına, genel olarak ise polisin denetlenebilmesi ve yargılanabilmesi adına artık ses vermemiz gerekmektedir. Eğer faşistlerin hayatlarımıza hakim olmasını, polis devleti tarafından yönetilmeyi kabul etmiyorsak bu yaşananları görünür kılmalı ve dur demeliyiz.
Ve sormalıyız: Polis memurlarına aktivistleri uydurma gerekçelerle keyfi tutuklama veya onlara özel mesaj atarak hakaret, küfür ve tehdit etme hakkını kim vermiştir? Görev ve sorumluklarını aşan bu gibi polis memurlarını kim sorgulayacak ve denetleyecektir?

POLİS BU YETKİYİ KİMDEN ALIYOR? – DAYANIŞMA yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

Acıların bayramı var mıdır yoksa yok mudur?

By Dayanışma
20 Temmuz günü Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda gerçekleştirdiğimiz eylem esnasında yaşananlarla ilgili taleplerimizi kamuya açık bir mektup olarak Cumhurbaşkanlığına iletmiş bulunmaktayız. Bu mektuptaki taleplerimizden sadece pankartımız (kamuya açık bir şekilde değil) arkadaşlarımızın telefonla aranması ve bireysel ilişkilerin kullanılması sonucu bize iletilmiştir.
Eylem sonrasındaki tartışmaların eylemin şekline ve eylem esnasında yaşananlara yoğunlaşması bakımından eylemin içeriğini ve amacını kapsayan birkaç noktayı hatırlatma ihtiyacı içerisindeyiz.
Eylemimizin esas amacı acıların bayramı olmadığını dile getirmekti. 1960’tan tutun da 20 Temmuz 1974’ün kendisine kadar Kıbrıs adasındaki toplumlar acılar çekmiş, kayıplar vermiştir. Anlatmak istediğimiz, artık bu geçekle yüzleşmenin zamanının geldiği ve 20 Temmuz gibi bir savaşı resepsiyonlarla bayram olarak kutlamak yerine acıların günü olarak kabul etmeye başlamaktır.
Barışın bir masa etrafında pazarlık yapan liderliklerle bu ülkeye gelemeyeceği artık açıktır. Masada pazarlıkla ulaşılmaya çalışılan bütünlüklü çözüm arayışları bu adaya barışı getirmek yerine toplumları birbirine uzaklaştırmaktadır. Barış, gerçeklerle cesaretli bir şekilde yüzleşen, bu ülkeyi kafasında bölmeyen siyasi ve toplumsal iradeyle gelecektir.
Barış, bu ülkeyi bölen, gerçekleri çarptıran, geçmişle yüzleşmeyen statüko tarafından engellenmektedir. Bizim eylemimizle ilgili olan esas mesele Sn. Akıncı’nın ve ona yakın olan kişi ve kurumların bu iradenin neresinde yer aldığıdır. Sn. Akıncıya yakın olan kişilerin arkadaşlarımızı telefonla araması ve feodal ilişkiler aracılığı ile meseleyi eylemin şekline indirgemesi eylemimizin amacını tam olarak anlamadıklarını göstermektedir. Üzerine düşünülmesi gereken esas mesele eylemin şekli değildir. Düşünülmesi ve cevaplanması gereken sorular ortada durmaktadır: 20 temmuz bir savaş mıdır yoksa değil midir? 20 Temmuz Rum toplumda ölümlere ve kayıplara neden olmamış mıdır? Acıların bayramı var mıdır yoksa yok mudur? Yaptığımız eylemle ilgili olarak hem Sn. Cumhurbaşkanı’nın hem de ona yakın olan çevrelerin düşünüp kamuya açık bir şekilde cevaplanması gereken sorular bunlardır.
Dayanışma

Acıların bayramı var mıdır yoksa yok mudur? yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

Özeleştirimizdir

By Dayanışma

Merhaba;

 

Bildiğiniz gibi Dayanışma, 2016 Mayıs ayında kurulan ve toplumsal mücadele içerisinde emek, ekoloji, kent, toplumsal cinsiyet eşitliği ve barış konularında konumlanmayı hedefleyen aktivist bir mücadele ağıdır.

 

Geride bıraktığımız bir yılı aşkın zaman içerisinde kanaatimizce olumlu ve yerinde pek çok faaliyette bulunduğumuz gibi hatalı konumlanmalar ve yanılgılara kapılma gibi durumlara da düştük.

 

Bu yazıda biraz bunlardan bahsedip geleceğe daha iyi adımlarla yönelmek ve geçmişimizin hatalarından pay çıkarıp kendimizi aşabilmek adına özeleştiri girişiminde bulunmak istiyoruz.

 

  • Kendi içimizdeki ilk politik kırılmamızı Çözüm ve Barış Platformu sürecinde yaşadık. Dayanışma olarak kuruluşumuzdan itibaren geleneksel siyaseti eleştirmemize ve bundan bir kopuşun ihtiyacının altını çizmemize rağmen Çözüm ve Barış Platformu’nun kuruluşunda yer aldık. Bu platform kısa süre içerisinde Kıbrıs sorunundaki çözüm ve barış algısıyla ilgili ne kadar geleneksel söylem ve pratik varsa üretmeye başladı. Dayanışma da, bu gelenekselliğin üretim sürecinde yer aldı. Mont Pelerin sürecinde Dayanışma imzası ile yayınladığımız açıklamalarda ‘liderler’ söylemini eleştirmemize ve garantörlerle barış olamayacağını ifade etmemize rağmen, tüm bunlar bu sürecin aynı zamanda bir parçası haline geldiğimiz gerçeğini de değiştirmiyor. Dayanışma olarak ürettiğimiz “Yüzleşme” sürecine ters düşen ve sorunu çözüme götürmeyeceği defalarca ortaya çıkan geleneksel söylem ve pratiklere hapsolduk. “Bütünlüklü çözüm” siyaseti üzerine şekillenen geleneksel söylem ve pratiklerle ilgili Dayanışma içerisinde farklı görüşler olmasına rağmen bunları hasır altı ettik. Mont Pelerin sürecinin ardından gelen umutsuzluk ve inançsızlıkla beraber Dayanışma’da yaşanan kırılma daha da derinleşti. Bu süreçte içe dönük bir eleştiri ve öz eleştiri eğilimleri artarak, yaptığımız yanlışları daha derinlikli ve kapsamlı değerlendirmeye başladık.
  • Çözüm ve Barış Platformu ile birlikte sadece geleneksel çözüm ve barış siyasetinin içinde değil aynı zamanda kendimizi rekabetçi bir girdabın da içinde bulduk. Dayanışma’nın kendi içindeki gerilimler bunu önlemeye yetmese de en azından yoğun yaşanmasını engelledi. Fakat yola çıkarken eleştirdiğimiz rekabetçilik, iktidar hırsı ve hıncın gerek kendi içimizde gerek farklı öznelerle olan ilişkilerde cereyan etmesini engelleyemedik. Yeninin içinde eskinin varlığı diyalektik bir gerçeklik olarak yüzümüze vurdu.
  • Çözüm ve Barış Platformu süreci, toplumda ve platform içerisinde yer alan örgütlerde karşılığı olmayan, bileşenleri çaba göstermeyen, sürece katkı koymayan, çalışmayan bir yapı ve zorlama bir süreçti. ‘Keşke yaşanmasaydı’ diyecek değiliz. Dayanışma’ya bir hayli zarar vermesine rağmen yine bizim için öğretici ve dersler çıkartıcı bir süreç oldu. Bundan dolayı Dayanışma Cras Montana sürecinde de UnitedCyprusNow sürecinde de yer almadı. Dayanışma, ‘Liderlere destek’ söyleminin, barışın inşasına fayda sağlamayacağına inanmadı. Dayanışma, UniteCyprusNow’u değerlendirirken liderlerden beklenti yaratmasını, müzakere masası odaklı olmasını, garantiler gibi çözüm için kilit konulara değinmediği gerçeğini göz önünde bulundurarak daha önce denenmiş yöntemlerin bir sonuç getirmeyeceği tespitinde bulundu. Kıbrıs’ta barışa olan ihtiyacımızı ve mücadelemizi Kıbrıs’ın güneyindeki AntiFa Lefkoşa ve Syspisori Atakton ile yaptığımız ortak ara bölge işgali eylemiyle deklere ettik. Kıbrıs sorunu ve yaşananlarla ilgili görüşlerimizi de geçtiğimiz ay yayınladığımız açıklamamızda duyurduk. Bunu yaparken liderler odaklı “bütünlüklü çözüm” modeli yerine tabandan gelen radikal hareketlere, parça parça çözümle sürdürülemez olduğu iki tarafca da ilan edilen adanın her iki tarafındaki statükonun/rejimin/sürerdurumun bugünden değişimini öngörmesi ve bu mücadelenin tek taraflı değil çok toplumlu olması gerektiği ihtiyacını göz önünde bulundurduk.
  • Fakat dayanışmanın hataları ve yanlışları sadece Kıbrıs sorunu odaklı gerilimlerden kaynaklı değildir. Kıbrıs Sorununda düştüğümüz hatalar bir yılı aşkın bir sürecin sadece bir kısmı. Şimdi diğer kısımlardan da bahsederek kendimize karşı biraz daha dürüst olalım.
  • Hepimiz siyasal-kültürel konformizmimizin sınırlarını delme noktasında başarısız olduk. Dayanışma kurulurken pek çok atölyede aktif üretimler yapma hedefiyle yola koyulmuştu. Fakat sadece Taş ocakları ve Barış atölyesi hedeflerine kısmen ulaşabildi. Taş Ocakları atölyesi raporu yayınladıktan sonra alanlarda örgütlenemedi, insanlarla bire bir ilişki kurma noktasında başarısız oldu. Barış atölyesinin ilk zamanlar yakaladığı ivme ise daha sonra Çözüm ve Barış Platformu çatısı altında eriyip gitti. Diğer atölyeler ise (ekonomi, emek, kent, toplumsal cinsiyet eşitliği) ortaya koydukları hedeflere ulaşmakta başarısız oldu.
  • Günlük siyasetin ve günü birlikte tepkilerin gümbürtüsünde tüketilecek adımlar atmamak, yola çıkarken güttüğümüz gayelerimizden biriydi. Fakat bir süre sonra günlük siyasetin ve sosyal medyanın aldatıcılığı içerisinde günü birlik siyasete ve tüketime odaklı politik çıkışlara kapıldık. Günün sonunda bu hızın yorgunluğunun yanında geriye bir de sözün ve eylemin karşılıksızlığı kaldı.
  • Kendi içimizdeki tartışmalarda hınç, dedikodu, iktidar hırsı, gereksiz kızgınlıklar ve anlamsız yarışlara girdik. Yaşadığımız sistem ve toplum nasılsa, istediğimiz kadar gelenekselden kopma diye yazalım, ister istemez o toplumun alışkanlıklarını ve çürümüş yanlarını içimizde barındırabileceğimizi o dönemde gördük. Karanlık taraflarımızla hesaplaşma noktasında yeteri kadar başarılı olamadık.

 

Bu sadece bir özeleştiri girişimi idi. Yaşamda steril alanlar yoktur. Fakat buna yönelik sürekli bir hesaplaşma ve kendini aşma motivasyonunun önemli olduğunu düşünüyoruz. Dayanışma bir arayıştır. Şimdi bu arayışta dersler çıkartarak yeni patikalar açma çabasındayız. Tam olarak ne olması gerektiğini bilmiyoruz fakat ne olmaması gerektiğini çok iyi biliyoruz. Gündelik sorunların içerisine sıkışıp da sistemi değiştirmeye ve iktidarı dağıtmaya dair motivasyonumuzu da kaybetmeyeceğiz. Öte yandan gündelik sorunlara da yabancılaşmayacağız. Ana yollardan değil, patikalardan yürümeye devam edeceğiz!

Özeleştirimizdir yazısı ilk önce DAYANIŞMA üzerinde ortaya çıktı.

❌