One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

İzcan: Bilişim Yasası, insan haklarını ihlal eden bir yasadır.

By birlesikkibrispartisi

  Birleşik Kıbrıs Partisi, Bilişim Yasası hakkında seminer düzenledi. KTÖS lokalinde  gerçekleşen semineri hukukçu Öncel Polili verdi.

Seminerin açılış konuşmasını yapan BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, baskıcı iktidarların, halkı denetim altında tutmak için nerde duracağı belli olmayan yasalar çıkardığını vurgulayarak, “Temel insan haklarını ihlal eden, özgürlük karşıtı bir yasa ile karşı karşıyayız” dedi. BKP’nin,  Bilişim Yasasına karşı olduğunu belirten İzcan, iptali için süren yargı sürecine destek verdiklerini söyledi.

Kıbrıs Türk toplumunun en büyük sorununun, doğru bilgi alma hakkı olduğuna dikkat çeken İzzet İzcan, “Gerici iktidarlar,  medyayı bir silah olarak kullanmakta ve bunu bozacak her türlü harekete karşı çıkmaktadırlar” dedi.

Polili: Bilişim Yasası, insanları baskı altına alıp susturmaya yöneliktir.

Avukat Öncel Polili ise Bilişim Yasasının bilgi eksikliğine dayandığını, teknik olarak uygulanması mümkün olmayan maddeler içerdiğini belirtti. Bilişim Yasasının ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu dile getiren Öncel Polili, “İnsanları baskı altına alıp susturmaya yöneliktir” dedi. Yasanın kendi içinde belirsizlikler içerdiğini ve anlaşılmaz noktalarla dolu olduğunu belirten Polili, “Bu yasa  karakteri nedeniyle istenilen noktalara çekilebileceği gibi, yeni suçlamalara olanak sağlar” dedi. “İnsanların sosyal örgütlenme hakkını ortadan kaldırması, hükümetlerin sosyal medyadan korktukları anlamına gelir” diyen Avukat Öncel Polili, “Hükümetler, kendilerine karşı gelişen bir hareketi istedikleri an cezalandırma yoluna gidebilirler” dedi.

Bilişim Yasası bilgi vermekten uzak, neyin suç olup olmadığı belli olmayan, insanların özel bilgilerinin kopyalanmasına imkan tanıyan bir yasa olduğunu belirten Öncel Polili, özel hayatın gizliliği ihlal edilmekte, toplumu koruyucu değil, yasaklayıcı ve cezalandırıcı bir karakter taşımakta olduğunu vurguladı.

 

BKP- Bayram Mesajı.

By birlesikkibrispartisi

Kıbrıs Türk toplumunun Kurban Bayramını büyük ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar ile boğuşarak karşıladığını belirten BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Suç cennetine dönüştürülmüş  Kuzey Kıbrıs’ta, suçlular elini kolunu sallayarak gezmekte, uyuşturucu baronları gençlerimizin kanını emerken, gece kulübü adı altında kadın ticareti yapılmaktadır. Dünyayı saran korona salgını, ülkemizde de kendini hissettirmiştir. Yaşanan ekonomik yıkım halkımızın büyük bir bölümünü sefalet içinde yaşamaya mahkum etmiştir”dedi.
BKP Genel Başkanı İzzet İzcan,  Kıbrıs Türk toplumunun ezici çoğunluğunun değişim ve çözüm istediğini,  parlamentoda temsil edilen statükocu partilere inanç ve güvenin kalmadığını ve halkın değişim iradesini berhava edeceğini sananların başarısız olmaya mahkum olduğunu vurguladı.
Kıbrıslı Türkler için tek kurtuluşun kendi ülkesinde egemen olacağı federal çözüme bir an evvel ulaşmak olduğunu belirten BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, BKP’nin barış ve çözüm yönünde atılacak her türlü adıma destek vereceğini vurguladı.
Barış ve kardeşliğin tüm Kıbrısa egemen olacağı yarınların yakın olması temennisinde bulunan İzcan, Kurban Bayramı’nın barış ve huzur içinde geçmesini diledi ve halkımızın bayramını kutladı.

Seminer Daveti.

By birlesikkibrispartisi

 

Birleşik Kıbrıs Partisi organizatörlüğü ve Sn Öncel Polili’nin de davetli konuşmacı olacağı seminerimize davetlisiniz. Davetimizin üyelerinize duyurulması ve davetimize katılımınızdan onur duyacağız.

 

Seminer

Davetli konuşmacı:  Av Öncel Polili

Konusu:   Bilişim Suçları Yasası

Tarih: 29 Temmuz  2020  Çarşamba

Saat:  19:30

Yer: KTÖS Lokali

İzcan: Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın tehdit edilmesini şiddetle kınıyoruz.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın tehdit edilmesine kadar vardırılan linç kampanyasını kınadı. “Kıbrıs’ın Kuzeyinde bilinçli bir tahrik ve terör estirilmeye çalışılıyor” diyen İzcan, “Bu kampanyayı yürütenler, ayrılıkçı ve taksimci hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar” dedi.

UBP Genel Başkanı ve Başbakan Ersin Tatar’ın, Cumhurbaşkanı Akıncı’yı ilaç kaçakçısı ilan ettiğini, ayar çekmeye çalışacağını açıkladığını hatırlatan İzzet İzcan, Dış İşleri Bakanı Kudret Özersay’ın ise Cumhurbaşkanının meşruluğunu tartışmaya açarak, bugünkü ortama çanak tutuğunu vurguladı.

“Türkiye’deki AKP iktidarı ve onun Türkiye ve Kıbrıs’taki yerli işbirlikçileri yürütülen tehdit ve linç kampanyasında aktif görev almaktadır” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Niyetleri çözüm, barış ve demokrasi sürecini engellemek, şantaj siyasetlerini hayata geçirerek, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde avantaj sağlamaktır” dedi.

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, BKP’nin her türlü faşist tehdittin karşısında ve Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın yanında olmaya devam edeceğini vurguladı.

BKP Kadın Meclisi, ülkede yaşanan şiddet olaylarını kınadı.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Kadın Meclisi, Kıbrıs’ın kuzeyinde her geçen gün artan şiddet, taciz ve tecavüz olaylarının toplumda büyük kaygı ve endişeye yol açtığını belirtti..

BKP Kadın Meclisi Sözcüsü Hediye Yiğiter,“ Basında iki siyahi kadın öğrencinin polis tarafından şiddete uğradığı haberlerinin yer alması, toplumda büyük infiale neden olmuştur. Toplumun can ve mal güvenliğini sağlamakla yükümlü polis teşkilatının, şiddetle anılması dahi toplumun güvenlik duygusunu zedeler” diyerek, Bu noktada “ Polis Genel Müdürlüğünün konu ile ilgili net bir açıklama yapması şarttır” dedi.

BKP Kadın Meclisi Sözcüsü Hediye Yiğiter, toplumda kaygı ve endişeye yol açan şiddet olaylarının her geçen gün daha da artmasının, toplumun içinde bulunduğu travmanın en açık göstergesi olduğunu belirterek, “ Kıbrıs’ın kuzeyinde çeteleşme, uyuşturucu kullanımında artış, hırsızlık, gasp ve şiddet olaylarının artması, toplumun içinde bulunduğu travmanın göstergesidir. İnsanımıza dayatılanlar karşısında, olanı biteni acizlik içerisinde seyretmekle yetinen tüm makamlar bundan  sorumludur” dedi.

BKP Kadın Meclisi Sözcüsü Yiğiter, Yıllardır süre gelen bir sorun olan ülkeye giriş çıkışların bir an evvel düzenlenmesi, nüfus politikasının ciddi anlamda gözden geçirilmesi ve Kıbrıs’ın kuzeyinin sorma gir hanı olmaktan kurtulması için gerekli düzenlemelerin bir an önce yapılması talebinde bulundu.

Yiğiter, UBP- HP hükümetinin kendinden öncekiler gibi ülkenin temel sorunlarını çözecek icraatlar yapmak yerine, içi boş söylemlerle toplumu oyaladığını vurguladı.

Nereye Gidiyoruz.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Salih Sonüstün  yaptığı açıklamada,  ülke ve Kıbrıslı değerler olarak nereye gidiyoruz sorusunu ülkeyi yönettiğini iddia edenlere sordu.

Sonüstün,  Ortadoğudaki yasam alanlarının tahribatı  neticesinde, kendi yurtlarını terk edip, yabancı  ellerde çocukları için gelecek arayan insanlara silahla  mukavemet etmek en başta insani değerlerimize, sonra da uluslararası mülteci haklarına aykırı bir eylem içinde olmayı kabul edilemez olduğunu vurguladı.

Sonüstün. yaptığı  açıklamada, “Polisin imkanlarının sınırsız olduğunu,  eldeki yasal imkanlar neticesinde bu ve buna benzer olaylarda tutuklamalar yapabilirken, silahla müdahale etmek ancak totaliter rejimlerin başvurduğu,  insan hak ve özgürlüklerinin ayaklar altına alındığı rejimlerin uyguladığı yöntemdir” dedi.

Sonüstün  devamla,  polisin silahla mukavemetini ve bu eylemin emrini verenlerin soruşturulması  gerektiğini ve  her demokratik ülke gibi Mülteci haklarına saygılı  olmanın  bir zorunluluk olduğunu vurguladı.

 

KIBRIS TV’deyiz.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, bugün saat 15:30’da KIBRIS TV’de, Halil Esendağlı’nın programına katılarak gündemdeki konuları değerlendirecektir.

Bellekte Bugün: Baharı Müjdeleyen Şair, Pablo Neruda – Aziz Güven

By Şifa Alçıcıoğlu

pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5

Bellek:12 Temmuz 1904, Pablo Neruda doğdu. pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-madde-360154-5Asıl adı Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto olan Şilili yazar ve şair Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904 tarihinde dünyaya geldi. Demiryolu işçisi baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olan Neruda, daha çocukluk yıllarında şiirler ve yazılar yazmaya başlamıştı. Çekingen bir öğrenci olarak okulda sürekli düşler kuran, durmadan kitaplar okuyan Neruda, ayrıca babasının görevli olduğu küçük taşra istasyonlarında geçirdiği çocukluk dönemi boyunca köylüleri, mevsimlik tarım işçilerini ve maden işçilerini yakından tanıma fırsatı bulmuş; kuşkusuz bu gözlemleri sonrasında onun şiirlerini ve yazılarını etkilemiştir. Mükemmel bir insan olarak tanımladığı babası genellikle şairlere, özellikle de oğlunun bu alanla ilgilenmesine karşıydı. Babasına göre, insanların ihtiyaç duyduğu kimseler; doktorlar, mimarlar, mühendislerdi. Bu görüşünden öte, işi oğlunun kitaplarını ve not defterlerini yakmaya kadar vadırması daha 14 yaşındayken Pablo’nun adını değiştirme kararı almasına sebep olacaktı. 10 yaşında şiir yazmaya başlayan Neruda, bu ismi Çek yazar Jan Neruda’nın “Küçük Mahallenin Dedikoduları” adlı öykü kitabından etkilenerek almış ve katılacağı bir şiir yarışmasına soyadını Neruda, adını ise Pablo olarak seçip katılmıştır. Sonrasında ise 1946 senesinde şu an bilindiği şekli ile adını ve soyadını resmiyete dökmüştür. Devrimci şair Pablo Neruda, yazdığı şiirler ve yazıların yanısıra aktif mücadeleden de uzak durmadı. İspanya İç Savaşı ve Garcia Lorca’nın ölümünden çok etkilenmiş olan Neruda; İspanya ve Fransa’daki Cumhuriyetçi hareket içerisinde yer aldı. Bu sırada şiirlerini topladığı “Kalbimdeki İspanya” (Espana en el Corazon) isimli eseri üzerine çalışmaya başlayan Neruda’nın bu kitabı iç savaş sırasında cephede basılmıştır. Neruda, daha sonraki eserlerinde de siyasi ve sosyal konuları işlemeye devam edecektir. Neruda, çeşitli ülkelerde konsolosluk görevleri de üstlenmiştir. İlk olarak 1939 yılında Paris’te İspanyol göçmenler için sonrasında ise Meksika’da konsolosluk görevine getirilmiştir. Güney Amerika kıtasının doğasını, insanlarını ve tarihi yazgısını epik şiir şeklinde anlattığı “Canto General de Chile” adlı eserini Meksika’daki konsolosluk görevi döneminde yazmıştır. Çeşitli ülkelerde yürüttüğü konsolosluk görevlerinin ardından 1943 senesinde ülkesi Şili’ye dönen Pablo Neruda, 1945’te senator seçilir ve Şili Komünist Partisi’ne katılır. 1947’de Başkan Gonzalez Videla’nın grev yapan madencilere yönelik baskıcı tutumunu protesto ettiği için iki yıl boyunca kendi ülkesinde kaçak yaşayan Neruda, 1949’da ülkesinden ayrılır ve 1952 yılına kadar çeşitli ülkelerde kalır. Yaşadığı sürgün hayatın etkisi ise bu dönemde yazdığı eserlerine sirayet etmiştir. Üstlendiği görevlerde ve bulunduğu ülkelerde deneyimlediklerini eserlerine yansıtabilen bir şair ve yazar olmuştur Pablo Neruda. Yaşamı boyunca güçlü siyasi duruşuyla da tanınmış, ülkesindeki ve İspanya’daki faşizme, karşı duruş sergilemiştir. 1970 yılında ise Şili başkanlığına aday gösterilmiş ancak daha sonra başkan seçilen Salvador Allende’yi desteklemiştir. Allende döneminde Şili’nin Fransa elçisi olarak görevlendirilen Neruda, 1971 senesinde edebiyat dalında Nobel Ödülü almıştır. Sonrasında yaşadığı sağlık sorunlarından dolayı Fransa’da yürüttüğü elçilik görevini bırakarak ülkesi Şili’ye dönen şair, 24 Eylül 1973 tarihinde hayatını kaybetmiştir.  Prostat kanserinden dolayı hayatını kaybettiği açıklanıp ölüm sebebi resmi kayıtlara böyle geçmiş olsa da Pablo Neruda’nın ölümünün faşist general Pinochet’in önderliğinde gerçekleşen faşist darbenin hemen sonrasında olması, bu ölümün sürekli sorgulanmasına sebep olmuştur. Tüm çiçekler koparılsa da baharın gelişinin engellenemeyeceğini haykıran Neruda, ölümünün üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen dizeleriyle halkların yüreğinde umut olmaya devam ediyor.  

Hayvan Severler Hükümeti Uyardı: “Orman Yangınları için Ne Yaptınız?”

By Nazen Şansal

0

0 

Baraka olarak bileşeni olduğumuz, doğaya ve hayvan haklarına duyarlı örgüt ve aktivistlerden oluşan Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, Başbakanlık önünde yaptığı basın açıklamasıyla orman yangınlarına dikkat çekti. Bir süre önce tüm halkı derinden üzen yangınların tekrar yaşanmaması ve yaşanırsa da en hızlı şekilde önlem alınması için hazır olunması taleplerini dile getiren hareket üyeleri, hükümetin helikopter alınmaması yönündeki kararını da eleştirdi. “Taşıma helikopterle yangın sönmez”, “Kumara verdiğiniz önemi ormanlarımıza da bekleriz”, “Orman Dairesi’ne bütçe ayır, yanmayalım cayır cayır” yazılı pankartların tutulduğu eylemde; “Çevre ve sağlık arasında doğrudan bir ilişki olup, tıpkı korona virüsün doğaya aşırı müdahale sonucu insanlara bulaşması gibi, bugün ormanlarımızın yanması yarın başka hastalıklara da vesile olacaktır” denildi. Basın açıklamasının tam metni ise şöyle: Geçtiğimiz aylarda hepimizin ciğerini yakan, “can kaybı yok” denmesine karşın onlarca hayvanın yanmasına sebep olan orman yangınları sonrasında ne gibi önlemler alındığını, tekrar yaşanması muhtemel yangınları önlemek ve anında söndürebilmek için neler yapıldığını merakla izliyoruz. Ancak elle tutulur, ciddi bir önlem alındığını görebilmiş değiliz. Bilakis, ormanlarımızda kurulmuş olan kamera sistemlerinin çalışamaz duruma getirildiğini; Orman Dairesi’nin nitelikli ve kadrolu personel eksikliğini; yangın çıkardığı şüphesiyle tutuklanan kişilerin halen daha yargılanmadığını ve suçluysa cezalandırılmadığını; ayrıca yangın helikopteri alınmaması yönünde karar verildiğini öğrenmiş bulunuyoruz! Evet, korona sebebiyle çok zor günlerden geçiyoruz ve hükümetin önceliği sağlıktır denebilir. Fakat halkın sağlığı konusunda da aynı basiretsizliği ve umursamazlığı gösteren hükümetin mazereti sağlığa öncelik vermek olmasa gerek. Keza, çevre ve sağlık arasında doğrudan bir ilişki olup, tıpkı korona virüsün doğaya aşırı müdahale sonucu insanlara bulaşması gibi, bugün ormanlarımızın yanması yarın başka hastalıklara da vesile olacaktır. Bu nedenle bugün ormanlarımızı korumak sadece doğa için değil, yarın yeni salgın hastalıkların önlenmesi için de gereklidir. Türkiye’ye ait bir yangın helikopterinin yılın belli dönemlerinde ülkemizde konuşlandırılması ise çözüm üretmekten uzak, yanlış ve eksik bir karardır. Söz konusu helikopterin personeli ülkemizde kaldığı sürece konaklama masrafları, iaşe ibate giderleri Orman Dairesi Müdürlüğü tarafından sağlanacak, yakıt temini ve tüm giderler de yine ülkemizce karşılanacaktır. Ama sonuçta yangın helikopteri, ülkemize ait olamayacaktır. Nitekim çevre örgütleri de bu gibi palyatif çözümlerin yeterli olmadığını vurgulamaktadır. Sıcakların, dolayısıyla da yangın tehlikesinin gittikçe arttığı yaz aylarında hükümeti ciddiyetle bu konuya eğilmeye ve orman yangınlarını önleyici, anında müdahaleye uygun, kalıcı çözümler üretmeye davet ediyoruz. Aksi halde ne yazık ki yine canımız yanacak ve bunun sorumlusu, bile bile tedbir almaktan kaçınan hükümet olacaktır. Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, 9 Temmuz Perşembe, Başbakanlık önü 1              2

Orman Yangınları ile İlgili Basın Açıklaması

By Nazen Şansal

xx

Baraka olarak bileşeni olduğumuz Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, 9 Temmuz Perşembe günü saat 13.00'te Başbakanlık önünde yapacağı bir basın açıklamasıyla "orman yangınları" konusunu gündeme getiriyor ve yeni bir yangın olmadan önlem alması için hükümete çağrıda bulunuyor.
xx

Ücretsiz Sinema “BAD EDUCATION”

By Pınar Piro

BE

bad educationYaz aylarının gelmesi ile bahçeye taşınan İzle-Tartış etkinliği 4 Temmuz akşamı sinema severleri Lefkoşa serininde film izlemeye ve sohbet etmeye davet ediyor. Film izlemeye gelen kişilerin önerileri arasından bir sonraki ayın izlenilecek filmine birlikte karar verilen etkinlikte Temmuz ayı için Bad Education filmi seçilmişti. Eğitimin sadece öğretmenlerin öğrencilere birşeyler öğretmesinden çok daha fazla etkenler barındırdığı artık herkes tarafından farkedilir bir durum. Öğretmenlerin özel hayatları, öğrencilerin günlük yaşantılarındaki her türlü etken, okulların gerek donanımsal gerekse eğitime verilen önem bağlamında barındırdıkları özellikler, ülke yönetiminin eğitime verdiği önem ve denetim gibi birçok unsur eğitimi çok farklı noktalara götürebiliyor. Bad Education filmi de eğitimdeki bir başka konuyı ele alıyor. Okullara ayrılan paralar ve o paraların kullanımının denetimi. Filmde kamu fonlarını kendine kullanan bir okul yöneticisi konu alınıyor. Bu okul yöneticisi ve ortağı o denli parayı kendilerine hibe ediyorlar ki ailelerini dahi ihya edecek miktarda meblağı öğrencilere daha iyi eğitim vermek adına oluşturulmuş hesaplara aktarıyorlar ve hayatlarının tadını çıkarıyorlar. Ta ki bir öğrenci herşeyi çok iyi yapan yöneticinin hayatında derinliklere inip beklenmedik sonuçlarla karşılaşana dek. Etik ve ahlak yargılarını tekrar değerlendirmek, pahalı hayatların göreceli rahatlığı ve güvenilirliği üzerine birlikte tartışmak, eğitimde öğrenci ve ailelerden para talep edilmesinin gerekliliği üzerine fikirlerimizi birbirimize aktarmak için 4 Temmuz Cumartesi akşamı 20:00de Baraka lokalinde buluşalım.

Argasdi’nin 58. Sayısı “Seçim ve İrade” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

Seçimveİrade

SeçimveİradeBaraka Kültür Merkezi’nin üç ayda bir yayımlanan kültür-sanat-politika dergisi Argasdi’nin, 58. sayısı çıktı. Dergide, güncel konulardaki yazıların, şiir, müzik, sinema, felsefe, spor, feminizm sayfalarının yanı sıra dosya konusu olarak “Seçim ve İrade” teması ele alınıyor. 10 TL okur katkısı ile satılan 24 sayfalık renkli dergi, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitap Cafe’lerden ve Baraka Kültür Merkezi’nden temin edilebilir. “Umut Halkın İradesinde” başlıklı gündem yazısı ile Pandemi ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin değerlendirildiği derginin “Memleketin Ahvali” bölümünde, son üç ay içerisinde gazetelere yansıyan önemli haberler mizahi ve eleştirel bir üslupla okura sunulmakta. FeministİZ sayfalarında, Pandemi’de artan erkek şiddetini eleştiren ve kadınların siyasi yaşamdaki rolü ve kadın özgürleşmesini işleyen makalemiz bulunuyor. Belleğin tozlu sayfasında ise “Baharı müjdeleyen şair” Pablo Neruda anlatılıyor.  Sanat sayfalarında  “Suffraget/Diren” filminin ve hangimiz daha eşitiz diye sorgulayan “Hayvan Çiftliği” kitabının incelendiği yazıların yanı sıra, ülkemizdeki sanat ve müziğe bakışı içeren makalemiz yer alıyor. Kıbrıs Kültürü sayfasında ise Kıbrıs’ın şifalı bitkileri araştırılıyor. Ayrıca Olimpiyat oyunlarını inceleyen spor sayfamız, “Kıbrıslı Zeno ve Stoacılık” başlıklı felsefi makalemiz de dergimizde. Şiirlerle bezenen Lyricus ve karikatürlerle ülke gündemini takip ettiğimiz “Parmak İzi” de bu sayıda yer alıyor. Argasdi’nin Seçim ve İrade olarak belirlediği dosya konusunda ise değerli görüşlerini bizlerle paylaşan kişilerle yaptığımız ropörtajlar,  “Sizi biz kurtardık”çılar ve Kıbrıslı Türk Halkı isimli bir makale, “Seçim ve Devrimciler”, “Beşer Seçer”, “Dünden Bugüne Kıbrıslı Türk Halkının İradesine Müdahaleler”, “Göçmenin Yeri ve Derdi” isimli makaleler sizlerle buluşuyor.    

İzcan: Ülkeyi hukuk dışı yönettiniz.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Kıbrıs Türk Tabipler Birliği’nin, Bakanlar Kurulu kararlarını Yüksek Mahkemeye taşımasının ardından, UBP-HP hükümetinin, pandemi sürecinde ülkeyi hukuk dışı yönettiğinin ortaya çıktığını vurguladı.

UBP-HP hükümet üyeleri yargılanmalıdır.

“Ben yaparım olur mantığıyla, yasadışı kararnamelerle ülkeyi yönetenler suç işlemişlerdir” diyen İzcan, UBP-HP hükümet üyelerinin yargılanmasını talep etti.

“4 ay sonra Coronavirüsü tehlikeli salgın hastalık ilan eden Tatar-Özersay hükümeti, halkla alay etmektedir” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, aldıkları bütün kararları Mahkeme iptal etmesin diye kendileri iptal ederek, Sağlık Bakanlığı aracılığıyla  aynilerini hayata geçirmeye çalışmaktadırlar” dedi.

“BKP, ülkenin hukuka uygun, bilimsel kararlarlar  temelinde yönetilmesini talep etmektedir” diyen İzcan, süratle gerekli komiteler oluşturulmalı, ek personel takviyesiyle,  eksik araç ve gereçler tamamlanarak, Pandemi Hastanesi inşa edilmelidir”dedi.

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan,  BKP’nin, uygun önlemler alınarak ülkenin dışa açılımını desteklediğini, burada gerekli karantina koşullarına herkesin uymasının

şart olduğunu belirterek, bir tek vatandaşın yaşamının tehlikeye atılamayacağını vurguladı.

İzcan: UBP – HP hükümeti, 1 Temmuz kararını yeniden gözden geçirmelidir.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Türkiye’de korona virüsü taşıyan hasta sayısının tavan yaptığı bir dönemde, karantina şartı aranmadan, yolcu kabulüne başlanmasının yanlış ve tehlikeli olduğunu belirti. “Gelen yolcuya PCR testi yapmak yeterli değildir” diyen İzcan, geçen süre içerisinde birçok insana hastalık bulaşabileceğini, hastanın takip ve kontrolünün  çok zor olacağını vurguladı.

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, Tabipler Birliği Başkanı Özlem Gürkut’un, yoğun bakımdaki yatak sayısının yetersiz olduğunu, PCR laboratuvarında kit, tüp, swap ve personel olmadığını, olan cihazların az ve bozuk olduğunu, pandemi hastanesinin henüz temellerinin atılmadığını belirterek, acil önlem alınmasını talep ettiği bir dönemde, UBP – HP hükümetinin  yurtdışından yolcu kabulüne başlamasının kabul edilmez olduğunu vurguladı.

“Kaybedilecek her hayattan siz sorumlu olacaksınız” diyen İzzet İzcan, UBP-HP hükümetini, kararlarını yeniden gözden geçirmeye çağırdı.

İkinci bir kapanmanın, ülke ekonomisini bitireceğini belirten BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, halkımızın kendini izole ederek, gerekli sağlık tedbirlerine önemle dikkat etmesini istedi.

 

Sonüstün: Tüm sınır kapıları açılmalıdır.

By birlesikkibrispartisi

           Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Salih Sonüstün, kapılar konusunda her iki tarafın da samimiyet ve işlevsellikten uzak olduğunu belirterek, “ Bir tarafın açtığı kapının diğer taraf tarafından kapatılması kabul edilemez” dedi.
Yaşanan bu  olumsuz süreçte bu ve buna benzer uygulamalar, sadece her iki toplumun egemenlerinin çıkarlarına hizmet eder diyen Sonüstün, “ İçinden geçtiğimiz süreçte kaybeden  her iki toplumun emekçileri ve geniş halk tabakalarıdır” dedi.
Özellikle UBP-HP hükümetinin, salgınla ilgili yaptığı uygulamanın gerçeklerden çok uzak olduğunun altını çizen Sonüstün, “1 Temmuz itibarı ile Türkiye’den gelişleri tamamen karantina kapsamından çıkaran UBP- HP hükümetinin, toplumu salgından korumak gerekçesi ile kuzey güney arasındaki kapıları tedrici açtığını belirtmesi, söylem ve eylemlerinin ne kadar çelişkili olduğunun göstergesidir” dedi.
Son günlerde dünyada covid 19 vaka sayısının artış gösterdiğine dikkat çeken BKP Genel Sekreteri Salih Sonüstün, Türkiye’nin vaka sayısının yeniden artışa geçtiği ülkeler sıralamasında en ön sıralarda yer aldığını hatırlattı. UBP- HP hükümetinin karantina şartını kaldırarak Türkiye ile karşılıklı uçuşları açmasının, halk sağlığı açısından önemli bir risk oluşturacağını ifade eden Sonüstün, “Turizm adı  altında  asıl hedef,  kumarhanelerin açılması ve rulet masalarının dönmesi ile hükûmetin kasasına da birazcık kırıntı akmasıdır” dedi
İkinci bir salgının olması halinde Kıbrıslılar için bir felaket olacağını ve güneyle olan yakınlaşmanın da berhava edilebileceğini belirten Sonüstün, “ Halen pandemi hastanesinin yapılmamış olması yeni bir salgında daha büyük kayıpların yaşanmasına yol açacaktır” diyerek, pandemi sürecinde bir kez daha hükümet edenlerin en tepeden başlayıp en alt sıralarına kadar defolu olduğu ortaya çıkmıştır” dedi

İzcan: Polis Genel Müdürlüğü ve Savcılığı göreve davet ediyoruz.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, bir bakanlar kurulu değişikliğini dahi yapamayan Ersin Tatar hükümeti tarafından yönetilmenin, talihsizlik olduğunu belirtti.

Ülkeye yası dışı bir şekilde giriş yapan kafilenin ardından, hâlâ gerçeklerin ortaya çıkmadığını, ziyaretin turistik arazi seçimi ile ilgili yapıldığını, aracıların komisyon peşinde olduklarına dair ciddi iddialar bulunduğunu vurgulayan İzzet İzcan, Başbakan Ersin Tatar’ı kamuoyuna doyurucu açıklama yapmaya çağırdı.

Temiz toplum, temiz yönetim diye yola çıkanların, boğazlarına kadar bataklığa  battığına işaret eden BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Yapacağınız en hayırlı iş, bir an önce tümünüzün istifa etmesidir” dedi.

“Uluslararası hukukun dışında suç cennetine dönüştürülen Kuzey Kıbrıs,  kirli işlerin döndüğü bir yere dönüştürülmüştür” diyen İzcan, “Tefecilik yapan bir takım patronların da bu işin içinde olduğu bilgisi kamuoyunda konuşulmaktadır” dedi.

Polis Genel Müdürlüğü ve Savcılığı göreve çağıran İzzet İzcan, “Halkı kandırıp olayları soğutmaya çalışanlar ciddi suç işlemektedirler” dedi.

 

İzcan: Bu toplum yalan ve yalancılardan bıkıp usanmıştır.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, UBP-HP hükümetine, ülkeye özel izin ve karantinasız  giren yolcular hakkında,  kamuoyuna gerçek açıklama yapma çağrısında bulundu.

İzcan, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Tolga Atakan’ın “Bakanlar Kurulu açık bir şekilde yanıltıldı” demesinin yeterli olmadığını, kimin yalan beyanda bulunarak halkın sağlığı ile oynadığının belirlenerek cezalandırılması gerektiğini vurguladı.

“Bu toplum yalan ve yalancılardan bıkıp usanmıştır” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, Türkiye’de 2’ci evre olarak hasta sayısının yeniden yükselişi karşısında, 1 Temmuz itibarı ile Türkiye’den yolcu kabulünün yeniden gözden geçirilmesini talep etti.

UBP-HP hükümetinin en büyük hatasının, çok başlılık yaşayarak, Bilim kurullarını yeterince çalıştırmaması ve ekonomiyi normalleştirme adına, aceleci davranması olduğunu belirten İzzet İzcan, yeniden sil başa dönmenin ciddi bir risk olarak önümüzde durduğunu vurguladı.

Pandemi hastahanesinin bir an önce kurulması gerektiğini dile getiren BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, aşı bulunup dünyadaki virüs salgını bitmeden, halkımızın gerçek anlamda huzura kavuşamayacağını belirtti.

 

Sonüstün: Barikatlarda ağlattığınız emekçiler, sizden bunun hesabını soracaktır.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Salih Sonüstün, UBP-HP Hükümetinin, Güney Kıbrıs’ta çalışan emekçileri “Gidin ama gelmeyin” diyerek, Güneye göndermesinin siyasi bir entrika olduğunu belirterek “Nedir bu insanımıza karşı beslediğiniz kin” diye sordu.

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiyadis’in, 8 Haziran tarihinde karşılıklı geçişlerde anlaşmış olmasına rağmen,  bunu tanımayarak Mustafa Akıncı’yı küçük düşürme, Rum tarafını da retçi bir çizgiye çekme çabası olan bu politikayı kınadıklarını belirten Salih Sonüstün, “3 ay boyunca kapısını çalmadığınız emekçilere reva gördüğünüz bu davranış, sizin  demokrasi ve insan sevgisinden nasibinizi almadığınızın göstergesidir” dedi.

“ Barikatlarda ağlattığınız insanlarımız, bunun hesabını sizden soracaktır” diyen Salih Sonüstün, “Halkımızdan  hak ettiğiniz cevabı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde alacaksınız” dedi.

BKP Genel Sekreteri Salih Sonüstün, “Bir pandemi raporu sunmaktan aciz Tatar, Özersay hükümeti, halka ve barışa düşman, işbirlikçilik yapmaya devam ederken, Kıbrıslılar emekçi kardeşlerine sahip çıkacak ve yaptıklarınız, tarihe kara bir leke olarak geçecektir” dedi.

İzle-Tartış’ta Entelköy Efeköy’e Karşı İzlendi

By Pınar Piro

entel

entelBarakanın yıllardır kesintisiz devam eden etkinliği İzle-Tartış 2 ay izleyici ile buluşamadı. Pandemi dönemi sokağa çıkma yasağı gereği lokalde ücretsiz film gösterimlerine verilen aranın ardından da Haziran ayı filmi sosyal mesafe kurallarına uyulacak şekilde bahçede sinema gecesi olarak gerçekleştirildi. 6 Haziran akşamı, 5 Haziran Dünya Çevre Günü ertesinde, Baraka'nın bahçesinde şeher serini eşliğinde Entelköy Efeköye Karşı filmi izlendi. Şehiin doğadan uzak yaşantısından uzaklaşan bir grup çevrecinin bir köyün kullanılmayan bir alanına yerleşip, köylü yaşamı sürmesi ve yerleşik köylülerle girdikleri karmaşayı komedi türünde anlatan film, izleyenlerin doğal yaşam üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirmesine fırsat sağladı. Gereğinden fazla makineleşmenin, doğal yaşamdan uzaklaşmanın, insanın kendini doğadan ayrı düşünüp kendini ona hükmedebilir varlık olarak görmesinin yaşamı aslında ne kadar zorlaştırdığı örneklerle tartışıldı. İnsanların doğadan elini ayağını çektiği salgın sürecinde doğanın tekrardan kendine gelmesi ile insanın doğaya ne kadar zarar verebileceği ve aslında bu zarardan en çok etkilenenin de yine insan olduğunun farkında olunmayışı üzerine de sohbet gerçekleştirildi. eğlenceli bir film izleyişi ve keyifli bir sohbetin ardında da bir sonraki film olarak Bad Education filminin izlenilmesine karar verildi. Eğitim nedir ne değildir? Eğitimin iyisi ile kötüsü arasındaki fark nasıl belirlenir? Bir eğitmeni iyi yapan özellik nedir? Gelin birlikte tartışalım. 4 Temmuz Cumartesi 20:00'de Baraka'da buluşalım.

Baraka Kültür Merkezi Mobeselere İtiraz Dilekçelerini Verdi

By Nazen Şansal

2

1

Baraka Kültür Merkezi, Başbakanlık önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasının ardından Mobeselerle ilgili itiraz dilekçelerini Başbakanlığa verdi. Kent Güvenlik Yönetim Sistemi Yasası uyarınca vatandaşlar tarafından yapılan itirazlar, İtiraz Kurulu tarafından 30 gün içerisinde yanıtlanmak durumunda. Baraka Kültür Merkezi aktivistleri, gözetim toplumu yaratması, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle Mobese kameralarına itiraz dilekçelerini sundular. Başbakanlık önünde yapılan basın açıklamasında “Gözeklen da gözetlenin”, “Zeki Müren de bizi görecek mi?”, “Big brother is watching you”, “Mobeseye NObese” yazılı pankartlarla mesaj verildi. Baraka’dan yapılan açıklamada, itiraz formlarının Başbakanlığın internet sitesinden alınabileceği ve herkesin bu gözetleme kameralarına kendi gerekçeleriyle itiraz edebileceği de vurgulandı.

2

Basın açıklamasının tam metni ise şöyle: Lefkoşa’da yaşayanlar gayet iyi bileceklerdir ki neredeyse her caddemiz, her sokağımız ucube kameralarla dolduruldu. Güvenlik bahanesiyle özgürlüğümüzü yok eden bu kameralar, gözetim toplumu yaratılmasına hizmet ediyor, baskı ve kontrol mekanizmasıyla halkı denetim altına alıp sindirmeyi amaçlıyor. Üstüne üstlük bizim ülkemizin yetkilileri mi Türkiye mi bizi gözetliyor bu da belli değil. Çünkü kameraları, TC ile imzalanan ve Meclisteki tüm partilerin oybirliği ile geçen bir protokole dayanarak TC askeri şirketi ASELSAN kuruyor. 2017’de bu konu ilk gündeme geldiğinden bu yana yazıp söylediğimiz gibi; Mobese kameralarının, suçları önlemede kullanıldığı iddia edilse de yapılan araştırmalar, suçu önlemede hiç bir fonksiyonunun olmadığını; tüm dünyada terör, cinayet, soygun gibi önemli suçların Mobeselere rağmen artış gösterdiğini ortaya koymaktadır. Yolsuzluk, rüşvet, yetkinin kötüye kullanılması gibi suçlar bizzat devlet yetkilileri tarafından işlenmeye devam edilmekte fakat makam odaları kameralarla izlenmemektedir. Öte yandan sokaklarımıza, parklarımıza, meydanlarımıza yerleştirilecek kamera görüntülerinin, kimin tarafından, ne kadar süreyle ve ne amaçla kaydedilip kullanılacağı da büyük bir soru işaretidir. Çünkü imzalanan protokolde, devletin tüm plaka bilgilerimizi TC’ye vereceği açıkça yazmakta ve TC’nin yetkili Bakanı; “ASELSAN bu çalışmaları Türkiye’de yürüttüğü gibi Kıbrıs’ta da yürütecektir. İnanıyorum ki bu protokol bağlarımızı daha da daha da kuvvetlendirecektir” demektedir. 52 milyon liralık bir proje olduğu söylenen Mobeseler yerine, halkın gerçek ihtiyaçları dikkate alınarak, yangın helikopteri alınabilir, sığınma evi ve kültür-sanat merkezi açılabilir, hastanelerimizin, okullarımızın, yollarımızın nice ihtiyaçları karşılanabilirdi! Kent Güvenlik Yönetim Sistemi Yasası, tüm halka kameralara itiraz etme hakkı vermektedir. Biz de bu hakkımızı kullanmak ve bizi gözetlemek isteyenlere biraz olsun rahatsızlık vermek amacıyla bugün çeşitli gerekçelerle itirazlarımızı dosyalayacağız. Gözetim toplumu inşası, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle itiraz dilekçelerimizi Başbakanlığa sunuyoruz. Ve 30 gün içerisinde İtiraz Kurulu’ndan bir yanıt bekliyoruz. Şehrin dört bir yanını saran Mobeselerden rahatsız olan tüm halkımızı da Başbakanlığın internet sitesinden edinecekleri formları, kendi gerekçeleriyle doldurarak itirazlarını yapmaya davet ediyoruz.

3

Baraka Kültür Merkezi’nden Mobeselere İtiraz İçin Açık Çağrı

By Nazen Şansal

xx

 

xx

  Baraka kültür Merkezi, 11 Haziran Perşembe günü saat 13.00’te Başbakanlık önünde gerçekleştireceği bir basın açıklamasının ardından Mobeselerle ilgili itiraz dilekçelerini Başbakanlığa sunacak. Kent Güvenlik Yönetim Sistemi Yasası uyarınca 6 ay içinde yapılması gereken itirazlar, İtiraz Kurulu tarafından 30 gün içerisinde yanıtlanmak durumunda. Baraka Kültür Merkezi aktivistleri, gözetim toplumu inşası, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olması, eylem ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaratması, tarihi ve kültürel dokuya zarar vermesi, kaldırım işgali ve engelli kişilerin geçişini zorlaştırması, bütçenin halk yararına sağlık ve eğitim için harcanması gibi sebeplerle Mobese kameralarına itiraz dilekçelerini verecekler.   Baraka’dan yapılan açıklamada, itiraz formlarının Başbakanlığın internet sitesinden alınabileceği ve ayrıca Baraka aktivistlerinin yanında boş formlar bulunacağı belirtilerek, kameralara kendi gerekçeleriyle itiraz etmek isteyen herkesin katılımına açık bir eylem olduğu vurgulandı. Sosyal medyada söylenmek yerine 11 Haziran Perşembe günü saat 13.00’te Başbakanlık önünde buluşarak herkesin kendi gerekçesiyle itirazını yapması yönünde halka çağrı yapıldı.   İlgili Yasa maddeleri ise şöyle:   Kurulun icra edilmiş kararlarına karşı itiraz, herhangi bir şekilde etkilenen kişi tarafından, bilişim sisteminin kurulmasından itibaren altı ay içerisinde yazılı ve gerekçeli olarak Başbakanlığa yapılır. Yapılan itirazlar Başbakanlık tarafından en geç iki iş günü içerisinde İtiraz Kuruluna iletilir ve İtiraz Kurulu, gerekçeli kararını en geç otuz gün içerisinde vererek ilgili kişiye tebliğ eder.   İtiraz Kurulu, incelemesini ve değerlendirmesini yaparken Anayasanın 19’uncu maddesi kurallarına, bu Yasa kurallarına, Özel Hayatın ve Hayatın Gizli Alanının Korunması Yasası kurallarına, Kişisel Verilerin Korunması Yasası kurallarına uyulup uyulmadığını,  ayrıca şehrin dokusuna, doğal, tarihi, mimari veya kültürel özelliklerine zarar verilip verilmediğini ve insan hak ve özgürlüklerinin ihlal edilip edilmediğini de dikkate alır.  

BARAKA KÜLTÜR MERKEZİ’NDEN SOSYAL MESAFELİ AÇIK HAVA SİNEMASI

By Nazen Şansal

101315240_3434221276588224_5126208007973109760_n

101315240_3434221276588224_5126208007973109760_n

Baraka’nın “Sinemaya Seyirci Kalma” sloganı ile uzun yıllardır gerçekleştirdiği ücretsiz İzle-Tartış etkinliği, diğer birçok etkinlik gibi, pandemi sürecinde internet üzerinden sürdürülmüştü. Haziran ayı filmi olarak Dünya Çevre Günü dolayısıyla belirlenen “Entelköy Efeköye Karşı”, derneğin dezenfekte edilen lokalinin bahçesinde 6 Haziran Cumartesi akşamı 20.00’de halka açık olarak gösterilecek. Sosyal mesafenin gözetileceği açık hava etkinliği, Dünya Çevre Günü ile ilgili bir sunumla başlayacak ve ardından film izlenip katılımcılarla söyleşi gerçekleştirilecek. Filmin konusu ise kısaca şöyle: Metropolde yaşamanın yarattığı keşmekeşten kurtulup, hep hayalini kurdukları doğayla baş başa bir yaşam sürmek isteyen bir grup ekolojist, Ege’de bir komün köyü inşa ederler. Kentli ekolojistlerin köylerine yerleşmelerinden dolayı çok memnun olan köy halkı, artık hiçbir işe yaramayan tarlalarını, eşeklerini ve eski evlerini değerinden fazla fiyata aldıkları için aktivistleri büyük bir sevgiyle karşılar. Her şey yolundadır, ta ki bölgeye bir termik santral kurulması gündeme gelene kadar… Termik santral ile birlikte eski köylüler ile köyün yeni sakinleri olan ekoloji aktivistleri arasında ilginç bir süreç başlar ve olaylar karşılıklı protestolarla traji komik bir hal alır. Dernekten yapılan açıklamada; çevre-ekoloji konusunu mizahi bir üslupla işleyen, müzikleri ile izleyiciye keyifli anlar yaşatan bu filmi birlikte izlemek isteyen herkes, 6 Haziran Cumartesi akşamı 20.00’de Baraka lokaline davet edildi.

kktc’nin Korona İle İmtihanı- Mehmet Adaman

By Şifa Alçıcıoğlu

foto 3

Karantina günlerinde neler yaşadığımızı anlatan yazımız Argasdi'nin Pandemi Özel sayısında sizlerle buluşuyor... foto 32019 yılı sonunda ortaya çıkan yeni tip korona virüsü, kısa sürede tüm dünyaya yayılarak çok tehlikeli bir hâl aldı. Söz konusu bu virüs dışında hiçbir gündemimizin olmadığı bugünlerde, ülkemizde yaşananları hatırlamak; aynı zamanda süreci kendi açımızdan kısaca değerlendirmek amacıyla bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettik. Kıbrıs’ın kuzeyinde ilk pozitif vakanın ortaya çıkmasından birkaç hafta öncesine baktığımızda, virüs hızla tüm dünyada yayılıp adeta adım adım üzerimize geliyorken, kktc hükümetinin bu tehdide karşı hiçbir önlem almadığı görülüyordu. Önlem almamak bir yana dursun Başbakan Ersin Tatar bu virüsün büyütülecek bir şey olmadığını dile getiriyordu. Ülkemizde hastalık haberini aldığımız, 10 Mart gününü hatırlayacak olursak, neredeyse herkeste korkunç bir panik havası vardı. Elbette ki kriz anlarında yapılması gereken son şey paniktir. Kıbrıslı Türklerin gerek kktc devletinin sağlık sistemine güvensizliği gerekse de hükümetin bu krizi, halk sağlığını koruyucu anlamda iyi yönetemeyeceği düşüncesi bu panik havasının neden oluştuğuyla ilgili bizlere ipuçları sunuyordu. İlk pozitif vakanın çıktığı gün tüm okulların tatil edilmesi, belki de hükümetin bu süreç boyunca aldığı en doğru karardı. Okullar kapanırken, devlet dairelerinin ve özel sektördeki iş yerlerinin kapatılması içinse oldukça gecikildi. Bu gecikmenin arkasında yatan en önemli sebep, hükümetin ekonomik kaygılarıydı. Sürecin en başından beridir, ekonomik kaygılarını halk sağlığının önünde tutarken, tüm hatalı kararları da bu kaygıyla aldı. Özel sektördeki az sayıdaki iş yeri bu süreçte kendi inisiyatifleri ile işletmelerini kapatsa da aslında bu mesele kimsenin inisiyatifine bırakılamayacak kadar ciddiydi. Günler sonra, halkın yoğun baskısıyla alınan kapatma kararlarının geç alınmış bir karar olduğunu vurgulamak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Akıncı’nın tüm ısrarlarına rağmen sokağa çıkma yasağı kararının alınması için tam 12 gün beklendi. Halktan gelen yoğun baskı sonrasında, sürecin başında asla sokağa çıkma yasağı ilan edilmeyeceğini ifade eden hükümet geri adım atarak, geç ama doğru bir karara imza attı ve sokağa çıkmak yasaklandı. Bu süreçte Akıncı’nın tavırlarına da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Sürecin en başından beridir gerek güneyle istişare vurgusu yapması gerek sokağa çıkma yasağı konusundaki ısrarı, gerekse de sağlık kaygılarının ekonomik kaygıların ardında kalmaması konusundaki uyarıları çok yerindeydi. Tüm bunlar yaşanırken, Kıbrıs’ın kuzeyindeki vaka sayısı da günden güne artıyordu. Hükümet ise halk yararına derhâl alması gereken kararları, sermayeyi koruma adına almamakta ısrar ediyordu. Mevcut sağlık sistemimizin ve devlet hastanelerimizin bu salgınla baş edemeyeceği aşikârdı. Hükümet önce Mağusa Devlet Hastanesi’nin pandemi merkezi olmasını kararlaştırdı. Kısa sürede bu karardan vazgeçilerek Nalbantoğlu, doktorların tüm uyarılarına ve olumsuz görüşlerine rağmen pandemi merkezi ilân edildi. Oysa ki gerek donanım gerekse de altyapı olarak çok daha iyi durumda olan bazı özel hastaneler kamu yararına, en azından salgın tehlikesi geçene kadar kamulaştırılıp, pandemi merkezi hâline getirilebilirdi. Bu, çok yerinde bir karar olurdu ama ya hükümetin aklının ucuna bile gelmedi ya da sermayenin çıkarlarına aykırı olduğu için bu kararı almaktan geri duruldu. Alınan önlemler dolayısıyla ülkede neredeyse tüm ekonomik faaliyetler de durdu ve bu da bizleri bekleyen ciddi bir ekonomik kriz anlamına geliyor. Her ekonomik krizde olduğu gibi bunda da ilk göz dikilen tabii ki sermayedarların servetleri değil, emekçilerin kazandığı üç kuruş para oldu. Hükümet ekonomik tedbir olarak, kamu çalışanlarının maaşlarından ciddi bir kesinti yaparken; yıllarca bu ülkenin kaymağını yiyen ultra zengin kesimden sadece ricacı oldu. Oysa ki sermayenin değil halkının çıkarlarını düşünen bir hükümet olsaydı, yedi sülalesine ömür boyu yetecek kadar parası olan ultra zenginlerin servetleriyle ilgili çeşitli vergilendirme uygulamalarıyla hem sağlık sisteminin geliştirilmesi hem de halk için gerekli kaynak pekâlâ yaratılabilirdi. Bu şekilde ekonomik krizin esas tokadını yiyen başta özel sektör çalışanları ve küçük esnaf için ciddi bir kaynak yaratılabilirdi. Kısaca olan yine halka oldu. “Hayırsever iş insanlarımız” ise krizi fırsata çevirmekten geri durmayarak hem kirli isimlerini bir güzel parlattı hem de servetlerine en ufak bir zarar gelmedi. Öte yandan hükümetin emekçilerle ilgili hazırladığı “destek paketi” tam bir fiyaskoya dönüştü. Yapılacak 1500 TL destek kapsamına alınmayan meslek gruplarından mı bahsedelim, oldukça dar tutulan kapsama dahil olsa da alacağı destek için bile patronun insafına bırakılan özel sektör çalışanlarından mı, yıllardır bu ülkede iliklerine kadar sömürülen üçüncü ülke vatandaşlarının ırkçı bir tavırla tamamen görmezden gelinerek açlığa terk edilmelerinden mi? Özetle; bu süreçte hükümetin ve kktc devletinin hem sağlık hem de ekonomi politikasının sınıfta kaldığını net olarak söyleyebiliriz. Yapılan test sayısının azlığı, tam teşekküllü bir pandemi merkezinin oluşturulamaması, tutarsız açıklamalar, ihmâller, uzman görüşlerinin dikkate alınmaması, yapboz tahtası gibi yönetilen bir süreç, muğlaklıklar, halk yararına alınması gereken ekonomik önlemlerin sermaye yararına alınması… Tüm bunlar bir kez daha halkın çıkarlarını koruyan, güvenilir bir yönetim anlayışının ne kadar önemli olduğunu hepimize gösterdi.  

ADA TV’deyiz.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, bu gece saat 20:30’da ADA TV’de, Derviş Doğan’ın programına katılarak gündemdeki konuları değerlendirecektir.

İzcan: Kuzey Kıbrıs’la Güney arasındaki geçiş kapıları hemen açılmalıdır.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, Güney Kıbrıs’ta çalışan emekçilerin ekmek derdinde olduğunu belirterek, Kuzey Kıbrıs’la Güney arasındaki geçiş kapılarının açılmasını talep etti.

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiyadis’in, iki toplumlu sağlık komitesiyle istişare içerisinde gerekli kararı almaları çağrısında bulunan İzcan, “Sermaye sahipleri ve onların siyasi temsilcileri, fakirin halinden anlamamaktadır” dedi.

Başbakan Ersin Tatar ve yardımcısı Kudret Özersay’ın,  Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncıyla siyasi polemik yaratma peşinde olduğunu, geçişler konusunda yetki kavgasına tutuşarak süreci engellediğini belirten İzzet İzcan, “Keçi can derdiyle uğraşırken, kasapsa yağ derdinde” dedi.

“Gerekli önlemleri alarak, korona virüsle yaşamayı öğrenmeliyiz” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Korona virüs ve onun gibi hastalıklar tüm dünyadan yok olmadan, insanlık rahat ve huzura ermeyecektir” dedi.

 

AKP hükümetinin izni olmadan, Kıbrıs’ta çivi dahi çakılamaz.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Merkez Yürütme Kurulu, Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC hükümeti arasında imzalanan ekonomik işbirliği protokolünü değerlendirdi.

Ekonomik Protokolün, Kuzey Kıbrıs’taki ekonomik yapıyı tamamen Ankara’daki AKP hükümetinin emrine verdiğini vurgulayan BKP Merkez Yürütme Kurulu, “AKP hükümetinin izni olmadan, Kuzey Kıbrıs’ta çivi dahi çakılamaz” dedi. Tüm bakanlıklara atanacak üçer kişilik kayyum heyetinin, her konuda iradeyi ele alacağını, TC Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın izni olmadan bir kuruş harcanmayacağının kesinleştiğini belirten BKP Merkez Yürütme Kurulu, “Gelinen aşamada Kuzey Kıbrıs, Türkiye’nin bir vilayetine dönüştürülmüştür” dedi.

“İmzalanan ekonomik protokol, 2020 yılının sonuna kadar, kamuda maaşları ödemeye dönüktür” diyen BKP Merkez Yürütme Kurulu, “Kamu yatırımları ve reel sektöre ayrılan pay yok denecek kadar azdır” dedi. “Kuzey Kıbrıs’ta vurgun, talan ve sömürü düzeni yaratılmıştır, bundan kurtulmadan ülkenin kurtulması mümkün değildir” diyen BKP Merkez Yürütme Kurulu, insanımızı dilenci durumuna düşürüp, bununla öğünenler halkımıza en büyük kötülüğü yapmaktadırlar” dedi.

Limanlar, Kooperatif Merkez Bankası, Elektrik ve Gaz gibi stratejik sektörlerde neo-liberalist özelleştirme politikalarının devam edeceğinin görüldüğünü belirten BKP Merkez Yürütme Kurulu, “AKP, Türkiye ekonomisinde yarattığı yıkımın benzerini, Kuzey Kıbrıs’taki yandaşları sayesinde adım adım hayata geçirmektedir” dedi.

Kurtuluşun, üretimi hedefleyen kamucu sol politikalarda olduğunu vurgulayan BKP Merkez Yürütme Kurulu, barış, çözüm ve kendi kendini yönetme mücadelesinin kararlılıkla sürdürüleceğini belirtti

Sanata Bulaş- Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

covidart

Argasdi pandemi sayısında yer alan "Sanata Bulaş" adlı makalemiz Tahsin Oygar'ın kaleminden sizlere ulaşıyor... covidartGünümüzden yaklaşık 17,000 yıl önce, mağara duvarlarına bizon ve at resimleri çizerek başlamış olabilir sanatın hikayesi… En azından şu ana dek bu kadarını biliyoruz. Sanat tarihi diye kabul edilen “tarih yazımı” aslında oldukça kısa bir geçmişe dayanır. Giorgio Vasari’nin  yazdığı ve ilkin 1550 yılında yayımlanan “Sanatçıların Yaşamlarına Göre Sanat, Kutsal Dahinin Eseri” ile başlıyor sanat tarihçiliği. Ama dokuma, resim, çömlek, ritim-müzik, heykel, ev ve tapınak inşaasını sanat olarak nitelendirirsek, ki öyledir, insanlık tarihi boyunca oldukça fazla sanat eseri olduğunu söyleyebiliriz. Bugün daha iyi anladığımız büyük salgınlar sanatın tarihinde de vardı. Tahmin edeceğiniz gibi bu salgınlar büyük toplumsal olaylara sebebiyet verdiği için de mutlak surette sanatı etkiledi ve etkileyecektir de… Örneğin 14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa’da başlayan veba salgını toplumsal alışkanlıkları önemli ölçüde değiştirdi. Bu değişikliklerin ise sınıfsal olarak imkanı olanların daha izole ortamlarda fikirsel ve sanatsal faaliyetlerini geliştirebilmelerine olanak sağladığı öne sürüldü. Hatta “Yeniden Doğuş” diye ifade edilen Rönesans’ı bile tetiklediği birçok araştırmacı tarafından iddia edilmekte. Tarihte salgınlar birçok toplumsal meseleyi direkt olarak etkiledi. Pandemik Covid-19 virüsünün de ekonomik, sosyal ve toplumsal bakımdan bugünün sanatını etkilediğini ve daha da etkileyeceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Şu andan baktığımızda bile, bazı sanat dallarının ve bunların sunuş formlarının hissedilir derecede değiştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Buraya geçmeden önce yaşamakta olduğumuz bu salgının sanata olan etkilerini daha iyi kavrayabilmek için aşamalara bölmek gerek diye düşünüyorum; çünkü süreç içerisinde sanatsal anlamda da değişiklikler oldu ve daha da olacağa benziyor. Panik ve dayanışma İlk aşamada insanların bu pandemi koşullarında izole bir halde yaşayabilmelerini sağlamak, yalnızlıklarını dindirebilmek, bu “geçici” süreci çeşitli aktivitelerle, eğer varsa tabii ki evlerinde, vakitlerini daha rahat geçirebilmelerini sağlamak için eli biraz sanat tutan her insan koyuldu iş başına. Tabii ki böylesine nevrotik bir süreci kitaplardan değil de bilakis canlı kanlı yaşayarak tecrübe ediyor olmak, insanlar üzerindeki panik ve korku halini olabildiğince azaltma isteğini artırdı; bu da, dayanışmayı doğurdu. Ölüm ile yüz yüze çalışanlara ve hastalığa yakalananlara moral vermek, sanatsal faaliyet icra eden herkesi dayanışma duyguları ile harekete geçiren en önemli motivasyon kaynağı oldu. Bu kaynak, dünyanın çeşitli coğrafyalarında ve ülkemizde sanat ile uğraşanları veya hali hazırda herhangi bir sanatsal faaliyet icra edebilenleri çeşit çeşit yaratıcı etkinliklere yöneltti. Sting’ten Antonio Hopkins’e, çeşitli senfoni orkestralarından Candan Erçetin’e, farklı farklı ülkelerden birçok müzisyenin katıldığı şarkılardan, Gülse Birsel’in salgın günlerinde çektiği dizi gibi çokça örnek yaşandı. Ülkemizde de durum aynen bu şekilde ilerledi. Sanatçılarımızdan Arda Gündüz, Umut Karaca, Çağıl İşgüzar, Eril Cambaz, Emre Pehlivan ve daha nicelerine Lefkoşa Belediye Orkestrası da eklendi. Aktivisti olduğum Baraka Kültür Merkezi de her gün “2’den 22’ye Kültür ve Sanat Kampanyası” kapsamında çeşitli etkinlikler düzenledi. Ama pandemi sürecinin “geçiciliği” ile ilgili şüpheler ve karantinanın uzaması, sanatsal etkinlikler ile farklı kaygıları birleştirip olayı başka bir aşamaya geçirdi. Geçim derdi ve varoluş paniği ile boş zamanın verimliliği Pandeminin geçiciliğinden anlaşılan şey, hızlıca bir aşının bulunup tüm bunların çocuklara ileride anlatılacak kötü bir hikaye olması idi. Ama yaşanan süreç bunun çok iyimser bir yaklaşım olduğunu ortaya çıkardı. Sanat ile geçimini sağlayan ve bu “geçici” süreçte dayanışma gösterenler, süreç uzadıkça tüm emekçiler gibi hayatlarını idame ettirebilme derdinin yakıcılığını hissetmeye başladı. Ülkemizde sanata ve sanatçıya verilen değer zaten çok sıkıntılı seviyelerde iken, bu pandemi durumu artık ülkem sanatçılarını varoluş sorunu ile yüz yüze getirdi. Yine başka bir varoluş sorunu ise bazı sanat dalları açısından da oldukça tehditkar bir hal alıyor gibi görünmekte. Örneğin tiyatro, tarihsel olarak biraraya gelinerek icra edilen bir sanat iken, televizyona ve internete ciddi bir direnç gösterdi. Peki ya şimdi ne olacak? Sunum formu mu değişecek? Bir yazar veya şairi ele alalım; bu durumda kitabın baskı, matbaa ve kitapçı ayakları ortadan kalkıp (zaten uzunca bir zamandır sanallaştırılmaya teşvik ediliyordu) zorunlu olarak sanal hale mi gelecek? Seramik, resim vb. sanat dallarının da farklı sunum formları bulabilmesi mümkün olabilecek mi? Bunlar süreç içerisinde belirginleşecek. Ama şunu söylemekte yarar var; pandeminin ilk aşamasında insanların panik hallerini azaltma motivasyonu ile hareket edenler şimdi geçim derdi ve varoluş krizi yüzünden paniğe kapılmaya başladılar bile… Öte yandan kapitalizmin piyasalaştırdığı, tüketim kültürü haline getirdiği, içeriğini boşaltıp daha çok biçimi ön plana çıkarttığı sanat, yalnız sırça köşklerde elit bir tabakanın tekelinden kurtulmaya mı başlıyor? Kapitalizmin zaman planlaması kar üzerine iken, geçici olarak duraksayan pek çok insan, sanatsal bir faaliyet icra etmek veya önemsediği, sevdiği bir sanat dalını denemek için zaman bulmaya başlıyor. İnsanlar daha önce denemediği bir müzik aletine veya bir sanat dalına zaman ayırıp derinleşme fırsatı buluyor. Burada şunu da söylemek gerek; boş zaman demek, dolu dolu olan bir hayatın içerisinde vakit ayırmak anlamına geliyor. Öz disiplin ile zaman ayarlamasını yapamazsak, ne yapacağını bilemez savruk hayatlara sürüklenme ihtimalimiz de var. Önemli olan bundan sonraki aşama... Her şey eskisi gibi olacak mı? Genelde insanlar bu kötü günlerin bitmesini, her şeyin eskisi gibi olması gerekliliği ile özdeşleştiriyor. Fakat güzel günlerin gelmesi, her şeyin ille de eskisi gibi olmasını gerektirmez. Bu, sanat için de geçerlidir. Covid-19’dan önceki sanat; milyon dolarlık ucube sanat eserlerini imaj için satan, halk için halkla birlikte sanat anlayışını hiçe sayan, toplumsal kaygıları alınmış, piyasalaştırılıp içi boşaltılmış elitist bir sanat silüeti. Yani eskisi bu! Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyorsanız emin olun ki kapitalizm en iyi bildiği şeyi yapıp bu durumu kendi lehine çevirecektir. Aniden reklam gelirleri düştüğü için sosyal medyayı paralı hale getirebilir veya daha niceleri… Önemli olan bu krizi, örgütlenerek veya örgütlülüğümüzü kullanarak, sanatın toplumsallaşması, yaygınlaşması, insana değer veren, belki de yüzünü halka çevirmiş başka icra formlarının yaratılması için fırsata çevirmektir. (Bu yazı daha önce ankaradegillefkosa.org sitesinde yayımlanmıştır.) Kaynaklar: https://www.ft.com/content/efe229b4-6936-11ea-a3c9-1fe6fedcca75 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/koronavirus-tarihin-degismesine-yol-acan-bes-salgin-hastalik-1728386 http://www.mimesis-dergi.org/unutulmus-bir-araya-gelme-sanati http://baraka.cc/?p=6531  

İzcan: ” Halkımızın Ramazan Bayramı’nı kutlar barış ve sağlık dolu aydınlık yarınlar dilerim”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, yayımladığı bayram mesajında, halkın Ramazan Bayramı’nı kutlayarak barış ve sağlık dolu aydınlık yarınlar diledi.
BKP Genel Başkanı İzzet İzcan tüm dünyayı etkisi altına alan küresel salgının yansımalarının katlanarak arttığı bu dönemde, Kıbrıs Türk toplumunun Ramazan Bayramı’nı büyük ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlar ile boğuşarak karşıladığını belirtti.

Çözümsüzlük ve Kıbrıs sorununda belirsizliğin neden olduğu ekonomik, sosyal ve siyasal zorluklara küresel salgının yansımalarının da eklendiğini vurgulayan İzcan, içinden geçilen bu zor dönemde de Kıbrıs Türk toplumunun varlık ve kimliğini koruma mücadelesinde kararlılıkla hareket etmenin önemli olduğunu belirtti. BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Tüm yurtseverlerin öncelikli görevi, insanlarımızın kardeşliği temelinde yurdumuzun bütünlüğünü sağlamaktır. Birleşik Kıbrıs Partisi çıktığı yolda kararlılıkla ilerlemeye devam edecektir” dedi.
Halkımızın Ramazan Bayramını kutladığını belirten BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Tüm kardeşlerimizin bayramını kutlarken, önümüzdeki bayramların yurdumuz Kıbrıs ve bölge halklarına barış, huzur ve mutluluk getirmesini dilerim” dedi.

Salgınlarla Boğuşan Bir Ada-Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

old-cyprus-map

Adamız ve salgın hastalıklarla ilgili olan makalemiz Argasdi Pandemi özel sayısında... old-cyprus-mapKıbrıs adası, incecik burnu ve giderek genişleyen girintili çıkıntılı biçimiyle haritalarda toplu iğne başı kadar yer kaplayan, mütevazi bir adacık gibi görünse de şairane bir söylemle “Akdeniz’in incisi” olarak tasvir edilir. Onu bu denli güzel yapan şey ise Akdeniz’in orta yerinde Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarına yakın bir konumda olmasıdır. Bu yüzden yüzyıllar boyunca stratejik konumuna atıf yapılarak birçok medeniyetin hakimiyeti altında kalmıştır. Ortaçağ’da Kudüs Krallarının taç giydiği bu önemli ada, ticaret gemilerinin sığındığı bir liman, İpek Yolu’nu Suriye limanlarına bağlayan bir geçit, Ortadoğu’ya giden hacıların dinlenme yeri gibi bir öneme sahipti. Tek ulaşımın denizle yapılageldiği o yıllarda, bu denli konuğu kabul etmesi de onu dışarıdan gelen tehlikelere karşı savunmasız bırakıyordu. Bu tehlikelerin başında da salgın hastalıklar geliyordu. Salgınlar, insanlığı zora sokmuş, beraberinde ölümleri getirmiş hastalıklar olarak çıkıyor karşımıza. Günümüzdeyse domuz gribi, kuş gribi, ebola ve son günlerde ülkemiz de dahil tüm dünyanın başına bela olan korona (Covid-19)’yı sayabiliriz. Adamızın salgın hastalıklarla imtihanı ise hiç kolay olmamış. Kıbrıs’a Mısır’dan geldiği düşünülen cüzzam (lepra) 1960’lı yıllara değin adada var olduğuna inanılan bir cilt hastalığı olarak karşımıza çıkar. Osmanlı zamanında miskin olarak tabir edilen bu hastalık için Mağusa’da bir de “miskinhane” yapılmıştır. İngiliz zamanında binanın yapısı genişletilerek ve tıbbi önlemler arttırılarak hastalığın son bulması sağlanmıştır. Sağlıksız hava koşullarından ve bataklıklardan dolayı ortaya çıkan sıtma (malaria) ve göz enfeksiyonuna sebep olan trahom da adada var olan diğer salgın hastalıklar arasındadır. Cobham, Mağusa ile ilgili notlarında, 1559 yılında John Locke’un edindiği izlenimleri şöyle aktarır: “Mağusa’nın havası sağlıklı değildi ve iddia edildiğine göre ve bu yanındaki bataklık araziden kaynaklanıyordu.” Yazar ayrıca eylül ve ekim aylarında körlüğe neden olan bir göz hastalığından da bahsediyor. Adayı 1563’te ziyaret eden Pesarolu Elia da 2-3 gün süren ve dayanılmaz sızılar ve baş ağrısıyla başlayan bu kör edici hastalıktan bahsetmektedir. Adada büyük yıkımlara yol açan bir diğer hastalık ise vebadır. Veba uzun yıllar boyunca Kıbrıslı halkının üstüne çöken büyük bir kabustu. Bununla ilgili bir efsane de bulunmaktadır. Rivayete göre güneyde bulunan Spilia köyünde bir veba salgını çıkmış ve köylüler hastalıktan kırılmaktaymış. Bunu önlemek için komşu köye giden köylüler kendilerini kurtarması için Meryem Ana’ya dua etmişler. Meryem Ana bu zavallı insancıkların çağrısını duyup vebayı bulmak için Spilia’ya gitmiş. Veba kaçmak için bir kayaya tırmanmış Meryem Ana da yakındaki bir kayayı alıp onu ezmiş. Böylece hastalık yok olmuş ve insanlar iyileşmiş. Köyde bulunan ve üst üste duran iki kayanın hikayesi bu şekilde anlatılmaktadır.(1) Veba adlı bu kara belanın adada kaydedildiği ilk tarih 1348’tir. Daha sonra 1409’da büyük salgın olmuş ve 1470’te ise vebanın 3 yıl devam ederek nüfusun yüzde yetmiş beşinin yok olduğu görülmüştür.(2) Yıl 1563, Ekim 18. Pesarolu Elia Mağusa’dan İtalya’ya bir mektup gönderir, şu cümleler dikkat çeker: “Şehir sakinleri, Levand’da çok görülen bulaşıcı hastalıklardan ve özellikle vebadan, kendilerini korumak için özen gösterirler. Bulaşıcı hastalık olan bir yerden gelenlerin, limandaki karantinada kırk gün kalmadan şehre girmesi olası değildir.” (3) Bir diğer gezgin ise Giovanni Mariti, 3 Şubat 1760 yılında Kıbrıs’a vardığını ancak veba salgını nedeniyle birkaç gün sonra adadan ayrılmak zorunda kaldığını, bu sürede sokakta gördüğü insanların tedbirli davrandığını ve görüştüğü konsoloslarla kapı ardından ya da bir kafesin ardından konuştuğunu dile getirir. Mariti: “Kıbrıs 30 yıldır vebadan kurtulmuş durumda. Fakat şimdi, Alexandria’dan çıkıp Baf açıklarında batan bir Türk xebec’i enkazından kurtulan bazı denizciler hastalığı yeniden bulaştırdılar. Kazazedelerin sığındığı Lefkoşa, salgının ilk bulaştığı yerdi. Ben, daha sonra hastalığın bütün adaya bulaştığını ve o yıl 22.000 kişinin ölümüne yol açtıktan sonra ortadan kalktığını öğrendim.” (4) der. Mariti 1765 yılında da Constantinapoli’den gelen bir gemide salgın hastalık çıktığını ve sadece 3 mürettabatın sağ kaldığını ve gemiden inmelerinin yasaklandığını anlatır. Hastalardan 2’si ölür, diğerine ise 40 gün karantinada kaldıktan sonra sağlık çalışanları tarafından giriş-çıkış izni verilir. Böylece hastalık yayılamadan ortadan kalkar.(5) Osmanlı zamanında limanlarda kurulan karantina merkezleri hastalıkların bir nebze önünü almayı başarmıştır. İngiliz zamanında ise yapılan Karantina Yasası’yla ülkenin kontrol altına alınması başarılmıştır. “Yine de 1897 yılında, çiçek hastalığı salgını çıkar. Lefkoşa hastanesi, çiçek hastalarının hizmetine verilmesine rağmen ihtiyacı karşılayamaz. Bunun üzerine Lefkoşa’da bulunan eski Osmanlı kışlası tamir edilerek, doğrudan karantina idaresine bağlı bir bulaşıcı hastalıklar hastanesi kurulur” (6). Son günlerde yaşanan süreçte ülkemizde ne yazık ki benzer uygulamalar göremiyoruz. Başkentte var olan, gelmiş geçmiş hükümetlerce neredeyse atıl durumda bırakılan tek devlet hastanemiz karantina hastanesine dönüştürülmüştür. Devletin yeni bir karantina hastanesi yapmaması bir yana özel hastaneleri kamulaştırmama yoluna gidip sermayeye kıyak geçmesi de tarihe kara bir leke olarak geçecektir. Geçmişten edindiğimiz ders açıktır; karantina koşullarının ne denli önemli olduğunun bilinciyle hareket edilmelidir. Virüs ve bakteriler her dönem insanların hayatlarını söndürmüş ama her seferinde bir çare üretilmiştir. Günümüz dünyasında iletişimin, bilimin ilerlediği bu çağda daha da şanslıyız. Ülkemizde de yaşanan bu zor günlerde evde kalmanın kendimizi izole etmenin, virüsün yayılmasını önleyen en doğru yolu olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. (Bu yazı daha önce www.ankaradegillefkosa.org sitesinde yayınlanmıştır)     Kaynaklar: (1)   https://in-cyprus.philenews.com/the-tomb-of-panoukla-plague/ (2)   https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_medicine_in_Cyprus (3)   Mağusa Tarihi: Excerpta Cypria'dan Mağusa şehri alıntıları (MÖ.66-MS.1772) Doç. Dr. Ata Atun, syf.53. (4)   1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.87. (5)    1760 Kıbrıs Adası’nda Yolculuk, Giovanni Mariti, syf.86. (6)   Kıbrıs’ta Hastaneler, Servet Sami Dedeçay, syf 25, 82.     https://www.havadiskibris.com/kibrista-cuzzam-miskinler-ciftligi/            Osmanlı’dan Günümüze Kıbrıs’ta Karantina Kurumu- Nazım Beratlı        

Sonüstün “Emekçi kesimlerin yaşam kalitesi dibe vurmuştur”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Salih Sonüstün, Pandeminin ekonomik yansımalarının her gün büyüyerek geniş halk kitlelerini dibe doğru çektiğini belirterek, Aralık 2019 sonu itibari ile Çin merkezli sonra sırasıyla İran ve  İtalya üzerinden diğer Avrupa ülkelerine ve dünyaya yayılan, Mart 2020 itibari ile ülkemizi saran salgın ve onun getirdiği ekonomik bunalımın başta emekli ve küçük esnaf olmak üzere geniş halk kesimlerinin yasam kalitesini dibe vurmasına neden olduğunu belirtti.

Sonüstün, “Hükûmet aldığı sözde ekonomik tedbirlerle büyük sermaye kesiminin çıkarlarını korurken, sabit gelirli ve küçük esnafı açlığa itmiştir. Süpermarket,  Benzinci  ve Eczaneler harici tüm sektörlerin çalışamaz olması, evine ekmek götürme gayretinde olan çalışanların ve emeklilerin ekonomik çöküşlerinin da başlangıcı olmuştur” diyen Sonüstün, gıda ithalatçıları ve toptancıları ve süpermarketlerin krizi fırsata çevirip, tüketim mallarına fahiş fiyat uygulamalarına göz yumulmasının çok zor yasam koşulları ile geçinmeye çalışan issiz ve aşsız insanların, ekonomik olarak bunalımına bunalım kattığını dile getirdi.

Ekonomisi üretimden kopuk  sadece kumar  turizmi  ve paralı  eğitim üzerine kurgulanan bu sağlıksız ekonomik  yapının salgınla birlikte  bacaklarının kırılmasına  ve  paket programlarla yönetilmeye çalışılan ekonominin de çökmesine neden olduğuna dikkat çeken Sonüstün,  Acil olarak atılması gereken adımlar olduğunun altını çizdi.

Kıbrıs sorununa acil çözüm bulunması için tüm katmanların zorlanması ve uluslararası denetime acık demokratik bir yapının Birleşik Federal bir Kıbrıs zeminine ulaşması bu bağlamda uluslararası kimliği ve uluslararası tanınmışlığı ile dünyayla bütünleşmesi için cabaların hızlandırılmasının şart olduğuna vurgu yapan Sonüstün,  “Her şeyden önce Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapay ve talimatlarla yönetilen ekonomik programlardan vazgeçilip ithalata,  hazırcılığa dayalı ekonomi değil, üretimin esas alındığı bir ekonomik  yapının desteklenerek hayata geçirilmesi şarttır” dedi.

Sonüstün, “ Nüfusumuzun  saklanmadan  açıklanması ve ekonominin nüfusa göre planlanıp programlandırılması, stabil bir para birimi ile stabil bir ekonomiye ulaşılması gerekir. Hükûmet edenlerin vergi adaletini sağlayarak sadece çalışanlardan değil büyük sermayeden de vergi almaya becerisini göstermesi ve siyasi rant kapısı olan harcamalardan vazgeçip tasarrufa en tepeden başlaması gerekir” diyerek, kumara dayalı turizmden ve ticarete dayalı eğitimden vazgeçilip uluslararası kalitede gerçek  eğitim ve turizmin yollarının bulunması. Kuzey Kıbrıs adının,  kara para aklanma  ile kirletilmesinin önüne geçilmesinin şart olduğuna vurgu yaptı.

Hiçbir Şey “Normal”e Dönmekten Daha Kötü Olamaz-Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

bats-2

Yaşadığımız dünyayı ve ekosistemi yeniden tartışacağınız makalemiz, Argasdi’nin Pandemi özel sayısından okurlarla buluşuyor. bats-2Doğa üzerinde kazandığımızı zannettiğimiz her zafer için doğa bizden öcünü alır. Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız. Tersine; etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız. (F. Engels, Doğanın Diyalektiği)                                                               Tarihin çeşitli dönemlerinde insanlığın başına musallat olan salgın hastalıkları, doğanın verdiği sinyaller olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Ortaçağ’da yaşanan vebanın farelerden, geçtiğimiz yüzyılda milyonlarca insanın ölümüne neden olan grip türlerinin çiftlik hayvanlarından kaynaklandığı; AIDS’in, insanın maymun eti yemesi veya maymun tarafından ısırılmasıyla ilk kez ortaya çıktığı düşünülüyor. Kuş gribinin kanatlı hayvanlardan, SARS ve EBOLA virüslerinin de yarasalardan insana geçtiği biliniyor. “Hayvan Enfeksiyonları ve Yeni Pandemiler” kitabının yazarı David Quammen şunları söylüyor: “Tropik ormanları ve vahşi yaşam alanlarını istila ettik. Buralarda bulunan ve insan türünden uzak şekilde evrimleşen çok sayıda bitki ve hayvanda bilinmeyen virüsler var. Yaşadıkları ağaçları kesiyoruz, onları kafeslere koyuyoruz, öldürüyoruz. Hayvan pazarlarında etlerini satıyoruz. Virüslerin doğal ev sahiplerini öldürünce onlar da yeni ev sahipleri aramaya başlıyor. Biz bu bilinmeyen virüslerin yeni yaşam alanları haline geliyoruz.” Kabahat yarasada mı? İnsanın, ekosistemi paylaştığı diğer hayvanlarla gerek gıda gerekse üretim anlamındaki ilişkisi hep vardı ve olacaktır da… Ancak son yıllarda çevresel bozulma, iklim değişimi, yaban hayata neredeyse hiç alan bırakılmaması ve şehir yaşamının kalabalıklaşmasının yanı sıra artan yoksullukla birlikte bu ilişki, insanın aleyhine dönmeye başlıyor ve pandemi gibi sonuçlara yol açıyor. Yaşam alanları yok edilen pek çok hayvan -eğer hala soyları tükenmediyse-  hayatta kalmak için habitatlarını ve beslenme alışkanlıklarını değiştiriyor. Örneğin rakunlar, sincaplar, tilkiler, kuşlar, çakallar ve maymunlar şehir içindeki yeşil alanlarda, parklarda ya da insanların artıklarının bulunduğu çöplüklerde yaşıyor. Doğal kaynakları kar nesnesi olarak gören vahşi kapitalizmin acımasızlığı sadece doğaya karşı değil elbette; insan da eziliyor, yoksullaşıyor, yozlaşıyor bu süreçte. Kimisi karnını doyurmak, kimisi kesesini doldurmak için kültürel ve coğrafi özelliklerine göre kullanıyor, tüketiyor, yiyor çevresindeki hayvanları… Bu durumda kabahat yarasada mı, virüse aracılık eden bir başka hayvanda mı, yoksa genel olarak insanda mı? Aslında hiçbirinde. Kabahat, insanı doğadan yabancılaştıran ve ikisini de iliğine kadar sömüren bu sermaye düzeninde. Mekanın sahibi geri geldi İnsanın ekosisteme aşırı müdahalesi, bir yandan iklim krizi ve yeni tip öldürücü virüslerin ortaya çıkmasına sebep olurken öte yandan korona virüsünden korunmak için alınan önlemler doğayı iyileştiriyor. Araç kullanımının azalması, birçok işyerinin kapalı olması, fabrikaların üretim hızının düşmesiyle fosil yakıt kullanımı büyük oranda azaldı ve dünyanın pek çok büyük kentinde hava kalitesi artmış durumda. Turist yoğunluğundan kurtulan Venedik kanallarındaki su temiz akmaya, Hindistan‘ın İndu Nehri’nin kaynak olarak beslendiği buzullar tekrardan oluşmaya başladı. Endüstriyel kirliliğe biraz olsun ara verilmesiyle, kuşlar için önemli yaşam alanları olan göllerde nisbi bir temizlenme yaşandı. İnsanların evlere kapanmasıyla yaban hayvanları şehirlere indi. Otobanlarda pumalar, metrolarda geyikler, kıyılarda balina ve yunuslar görüldü. Avcılık faaliyetlerinin durmasıyla orman hayvanları rahat bir nefes aldı. Bizler baharı evlerde kapalı şekilde kaçırırken mekanın sahibi geri geldi. Peki, pistten almamız gereken bebeler kimler? Sürekli büyüme hırsıyla doğayı talan eden şirketler ve onların çıkarlarını kollayan hükümetler! Rekabetçi ve tüketimci yaşam tarzını bize tek seçenek gibi gösteren kapitalist değer(sizlik)ler. Koronanın ekolojiye olumlu etkisi kalıcı değil Öte yandan sağlık krizinin hemen ardından ciddi bir ekonomik ve sosyal kriz gelecek gibi görünüyor. Bu da ekoloji için kötü haber… Ekonomik bir krizle karşı karşıya olan toplumlarda tüm çabalar “iyileşme” üzerine yoğunlaşır. İyileşme ise şirketlerin büyümesi, daha fazla üretim ve tüketim olarak algılandığında, kamusal hizmetler azaltılıp kamu bütçeleri özele teşvik politikalarına yönlendirilebilir. Krizi önlemek için, bize pek tanıdık gelen ekonomik paketler devreye sokulabilir. Kamu kaynaklarının yanı sıra (halen peşkeş çekilmemiş) doğal kaynaklar da, daha fazla kar elde etmesi ve krizi atlatabilmesi için sermayenin hizmetine verilebilir. Hükümetlerin önceliği de oy kaygısı, istihdam ve ekonomik iyileşme olacağından çevre ve ekoloji ikinci plana atılabilecektir. Pandemi sürecinden önce başlayıp bu dönemde daha da artırılan korku, güvenlik paranoyası ve baskıyla insanlar haklarını savunmak için örgütlenmekten ve aktif olmaktan da çekinebilecektir. Zaten işsiz kalan ya da güvencesiz bir işte çok düşük ücretle çalışan ve ay sonunu getirmek için mücadele edenlerin, ekonomiden önce ekoloji fikrinden harekete geçmesi daha da zorlaşabilir. Distopya mı ütopya mı yaşayacağımız bize bağlı Hepimiz artık “normal”e dönmek istiyoruz. Ama bugüne kadar yaşadığımız “normal”in, bizi karanlık bir distopyaya sürüklediğini görmek zorundayız. Şayet doğanın verdiği mesajları doğru okur ve insan ile diğer türler arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemek için fırsata dönüştürebilirsek; sistemin dayattığı sürekli üretim ve tüketim çılgınlığından, bencil yaşam tarzından kurtulabilir, bu süreçte değerini bir kez daha anladığımız dayanışmacı bir topluma doğru evrilebilirsek, yarın bir ütopyaya da uyanabiliriz. Hintli yazar Arundhati Roy’un dediği gibi: Bu, bir dünya ile diğer bir dünya arasındaki geçit. Önyargılarımızın ve nefretimizin enkazlarını, bütün cimriliklerimizi, veri tabanlarımızı, ölü fikirlerimizi, ölü nehirlerimizi ve arkamızda beliren dumanlı gökyüzünü de peşimizden sürükleyerek bu geçide girmeyi seçebiliriz. Ya da hafif bagajlarımızla, başka bir dünyayı hayal etmeye ve onun için savaşmaya hazır olarak, onun içinde yavaş yavaş yürüyebiliriz.  

Patlayan Borulara 35 Milyon TL

By admin
Yenidüzen’in haberine göre; Türkiye’den Kıbrıs’a gelen Su Temin Projesi’nde patlayan boruların giderilmesi için 35 Milyon TL kaynak gerektiği ve ülkenin susuz kaldığı Türkiye basınına yansıdı. Devam »

Sosyal İzolasyon ve Sosyalizasyon-Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

facebook_sad-1180x787_sq-68de27e7cce440b8e5e184cb7dc9c999a3f5035b-s800-c85

Normalleşme sürecine geçtiğimiz şu günlerde Pandemi günlerinde yaşadıklarımızı gözden geçirebileceğimiz Argasdi'nin Pandemi özel sayısında yer alan makalemizi Sezgin Keser'in kaleminden sizlerle paylaşıyoruz. facebook_sad-1180x787_sq-68de27e7cce440b8e5e184cb7dc9c999a3f5035b-s800-c85İnsanlık, bilgilerimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı, üretimlerimizi birbirimizle paylaşmamız sayesinde bugüne gelebilmiş ve aynı şekilde bu paylaşımla yarına gidebilecektir. Sosyal varlıklar oluşumuz da bu paylaşımı ve birlikteliği gerekli kılmaktadır. Bu dünyada ayrı ayrı bireyler olarak birbirimizden kopuk değiliz, aksine bir toplumun parçası olan bireyler olarak birbirimize bağlı, hatta muhtacız. Başka insanlarla konuşmak, onları dinlemek, sevmek, sevilmek, yeri geldiğinde öfkelenmek, bir sorunu ortaklaşa çözebilmek, birlikte üretmenin keyfini çıkarmak ve hayalimizdeki dünyayı inşa edebilmek için mücadele etmek bizi insan yapan şeylerdir. Bunları yapabilmenin yolu da birbirimizle temas etmekten ve sosyallikten geçer. Korona günlerinde yaşadığımız izolasyon ise bu temasımızın ve sosyalliğimizin karşısına, birbirimizden uzaklaşma ve sanal ilişkilerin gerçek temasa ağır basması riskini koymaktadır. Yalnız ve stresli günler Dünyayı saran Covid-19 salgını, yarattığı hayati tehlikenin yanında yaşayış şekillerimizi de değiştirmeye başladı. Virüsün enfekte ettiği kişiler ya hafif semptomlarla bazen de hiç semptom göstermeyerek virüsten kurtuluyor ya da düşük bir oranla ölümle sonuçlanan bir hastalık süreci yaşıyorlar. Enfekte olan insanların, semptom göstermedikçe ya da test yapılıp pozitif çıkmadıkları sürece kimler olduğunu bilemeyiz. Bu durumda da ciddi boyutta bulaşıcı olan virüsten korunmanın yolu, sosyal mesafe oluşturmak yani en yakınlarımızla dahi olan temaslarımızı azaltmak oluyor. Bu doğrultuda birçok ülkede sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor ve insanların evlerinde kalmaları isteniyor. Sosyal varlıklar olan bizler, sosyal izolasyona maruz kaldığımız bu süreçte hastalığa yakalanma riskimizi azaltıyoruz ama bir yandan da evlerimizde yalnız kalmanın, arkadaşlarımızdan, sevdiklerimizden uzaklaşmanın yarattığı psikolojik sorunları yaşıyoruz. "Yalnızlık strese; uzun-dönemli ya da kronik stres ise en temel stres hormonu olan kortizolün daha sık yükselmesine neden olur. Bu da vücutta yüksek düzeyde iltihaplanma ile yakından ilişkilidir. Bu durum da kan damarlarına ve diğer dokulara zarar verir, kalp rahatsızlığı, diyabet, eklem hastalığı, depresyon, obezite ve erken ölüm riskini artırır"(1) Yani psikolojik olarak başlayan sorunlar fiziksel sorunlara da yol açabiliyor. Bununla birlikte bu salgının hiç bitmeyeceği ve salgına yakalanma korkusu, çaresizlik, rutine bağlanan günlerin sıkıcılığı gibi ruh hallerini de yaşayabiliriz. Psikolojik sorunlarımızı ekonomik sorunlarımızdan bağımsız düşünemeyiz. Pek çok işyerinin kapatıldığı bu süreçte belki de temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için gereken asgari geliri elde edemeyeceğiz ve devlet de bu ihtiyaçlarımızı karşılamadığı sürece stres, korku, çaresizlik gibi sorunlarımızın üzerimizdeki etkisi artacaktır. Devleti, sosyal önlemler almaya zorlamak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek önümüzdeki süreçte hayati önemde olacaktır. Sosyal izolasyonun engelli ve hasta bireyler gibi en çok etkileyeceği kesimlerden biri de yaşlılardır. Normal yaşantılarında dahi yalnızlık çeken bu insanlar için virüsün hasta etme riski hem daha fazladır hem de sevdiklerinden ayrı kalmak çok daha üzücü ve yıpratıcı olacaktır. "Araştırmacılar, koronavirüsten önce bile, yaşlıların yaklaşık dörtte birinin -günlük sosyal teması ölçen- sosyal izolasyon tanımına uyduğunu ve %43’ünün kendini yalnız hissettiğini tespit etmişler."(2) Dolayısıyla böyle bir dönemde evlerinden çıkamayan yaşlılar için sosyal projeler geliştirilmesi, sevdikleriyle sık sık temas kurabilecekleri teknolojik imkanlar sağlanması, hatta bu araçlarla onların hayat tecrübelerinden yararlanılması önemlidir. İnternetin kurtarıcılığından kurtulmak  Sosyal izolasyon sonucu evlere kapandığımız bu korona günlerinde yalnızlığı gidermenin, sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla vakit geçirmenin aracı sosyal medya yani sanal alem oluyor. İnternetin televizyondan, telefondan, radyodan daha fazla hayatımızın parçası olduğu ve haberleşme ve iletişim için elzem olduğu bu dönemde devletlerin ücretsiz bir şekilde insanlara bu imkanı sağlaması şarttır. Facebook, twitter gibi sosyal medya kanallarından hem gündemi takip edebiliyor ve kamuoyu yaratabiliyor hem de yakınlarımızla iletişim kurabiliyoruz. Whatsapp da bir iletişim aracıyken zoom, hangout gibi uygulamalar da görüntülü sohbetler için tercih ediliyor. "E bu kadar seçenek varken izolasyonda da yeteri kadar sosyalleşebiliriz" diye düşünebiliriz. Bu düşüncenin doğruluk payı olsa da sanal platfomlarda ilişki kurma biçimlerini gerçek yaşamın bir yansıması olarak kurgulamak; gerçekte yaptığımız üretimlerin bir paylaşım aracı olarak sosyal medyayı kullanmak gerekir. Merak duygusu insanların sosyalleşmesini sağlayan unsurlardan biridir. Bir şeyleri merak ederiz, böylelikle yeni ortamlara girer, yeni insanlarla tanışırız. Sosyal medyada insanların yaşamlarında ne yaptıklarını merak eder ve onları takip ederiz. Ama bilmeliyiz ki bu takip onların hayatlarına dahil olduğumuz anlamına gelmez. Aynı evde yaşadığımız ya da oturup sohbet edebildiğimiz bir insanın hayatına dahil olmakla eşdeğer değildir. Dolayısıyla aşırı ve içi boş şekilde sosyal medyayı kullanma alışkanlığı bizi sanal alemle gerçek yaşamı bir kılma yanılgısına düşürebilir. İnternetin bizi en çok esir aldığı ev karantinası günlerinde ise bu yanılgıya düşmek hatta bunun bağımlılığa dönüşerek izolasyondan sonra da devam etmesi ürkütücü bir olasılıktır. Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten? Günlük rutinimizi evde yapacağımız hobiler, uğraşlar, üretimler üzerine kurmak ve sanal alemi bu birikimleri paylaşmak, kolektif üretimler yapabilmek ve duygularımızı, düşüncelerimizi sevdiklerimizle paylaşacağımız bir araç olarak kullanmak yukarıda bahsedilen yanılgıya düşmememizi ve sosyal izolasyonda mümkün olduğunca sağlıklı bir sosyalleşme yaşamamızı sağlayabilecektir. Müşfik Kenter'in dediği gibi; "Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum! Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?" Sevdiklerimizle, bir ağaç gölgesinde el ele, göz göze güleceğimiz günlere...   (1),(2) https://www.sosyalbilimler.org/koronavirus-yalnizlik-salgini

İzcan “Güney Kıbrıs’ta çalışan emekçilerin eylemini destekliyoruz.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi, Güney Kıbrıs’ta çalışan emekçilerin, Kermiya geçiş kapısında gerçekleştirdikleri eyleme destek belirtti. BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, insanları eve hapsetmenin çözüm olmadığını, devletin, toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olduğunu belirterek, UBP-HP hükümetinin ise bunun tersini yaparak çalışanların maaşlarını kestiğini belirtti.

Servet vergisi adı altında, esas sermaye sahipleri ve bu krizden ekonomik çıkar sağlayan kesimlerden fedakârlık istenmesi gerektiğini vurgulayan İzzet İzcan, “Hani nerede Üniversite, Otel ve Kumarhane patronları, Banka sahipleri, Gıda Şirket sahipleri, başlarını kuma sokmuş krizin geçmesini mi bekliyorlar?” diye sordu.

UBP-HP hükümetinin, sermaye sahiplerine  rica ve minnetle yaklaşmasının kabul edilmez olduğunu dile getiren BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Düzenin bekçilerinden başka türlü de hareket etmesi  beklenmezdi” dedi.

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve İki Toplumlu Sağlık Komitesine çağrıda bulunan İzcan, Kıbrıs Rum liderliği ile temasa geçip, birlikte, emekçilerin sorunları ile ilgili çözüm üretmeleri talebinde bulunarak, gerekli çalışmaların bir an önce başlatılmasını talep etti.

Covid-19’un Ekonomisi: Kapitalizm Temas Etmeden de Bulaşır- Celal Özkızan

By Şifa Alçıcıoğlu

94030335_245419440165265_3557873783278665728_n (1)

 Argasdi'nin Pandemi Özel sayısından kapitalizm ve Covid-19'un değerlendirmesini içeren makalemiz Celal Özkızan'ın kaleminden sizlerle buluşuyor.  “Aklımız ve dualarımız tüm Amerikan halkıyla ve hiçkimse bir başkasının felaketinden yararlanıp menfaat sağlamak istemez; ama bir şey diyeyim, duyguları bir kenara bırakacak olursak, gayrimenkul yatırımcılarının pek çoğu, on yıldır bu anı bekliyordu.” (Wall Street Journal, 7 Nisan 2020) Covid-19’un ekonomik etkilerinin ve boyutlarının tartışılacağı bu yazı, ucu açık notlardan oluşan genel bir analitik çerçeve olarak düşünülmelidir. Çünkü içinden geçmekte olduğumuz sürecin ekonomik boyutları, daha önce karşılaştığımız türden bir şey değil. Sembolik olarak, 2020 ardındaki bütün yıllardan kaçarcasına uzaklaşan grafiksel çizgilerde ifadesini bulan kopuş niteliğindeki bir süreçten geçiyoruz. Hazır reçeteler, geçmişin deneyimine yaslanan analizler ve bildik çözümler, anında koronavirüs karadeliğinin içine çekilip tuzla buz oluyor. 94030335_245419440165265_3557873783278665728_n (1)Pandemi krizi mi, kapitalizmin krizi mi? 2008 yılında başlayan global ekonomik krizin etkileri uzun yıllar boyunca sürmüştü, hala da sürüyor. Çünkü yaşanan, sisteme “içsel” bir krizdi. Şu an ise sistemin işleyişinin “dışsal” bir sebepten dolayı durması söz konusu ve kapitalizm, daha önce global çapta böylesi bir “durma” halini deneyimlemedi. “Durma”nın kendisinin yarattığı ekonomik sıkıntılar zaten ortada, ancak durma sonrası toparlanma, “kaldığımız yerden devam” misali kolay mı olacak, yoksa kapitalizmin “içsel” krizleri gibi uzun yılları alan bir toparlan(ama)ma süreci mi yaşanacak, bilmiyoruz. Şimdilik elimizdeki tek veri, halihazırda toparlanma sürecine giren Çin’den gelenler: Çin’de, ekonomik anlamda “süreğen kriz”den ziyade bir “normale dönüş” belirtisi var. Zaten “içsel” krizlerin aksine, bu krizde, faaliyetlerin hala sürmekte olduğu sektörlerde kapitalizm tıkır tıkır işlemekte. Hatta Apple gibi firmalar, yüz binlerce işçi alımı yapmakta, eskisinden çok daha yoğun çalışmakta. Yaşadığımız kriz, “kapitalizmin krizi” değil. Marx’ın Kugelmann’a yazdığı 11 Temmuz 1868 tarihli mektupta veciz bir biçimde dile getirdiği gibi; “Her çocuk bilir ki, üretimin koşullarını sürdüremeyen bir toplumsal formasyon, bir yıldan kısa bir süre içinde yok olur.” İster kapitalist olsun ister sosyalist; herhangi bir toplumsal yapı, ihtiyaçlarını herhangi bir sebepten dolayı üretemeyecek duruma gelirse, bu, toplumdaki ekonomik rejimin de ötesine geçen “genel” bir kriz haline gelir. O yüzden krizin sebebi, hayatın büyük oranda durmasına ve insanların evine kapanmasına sebep olan pandemidir. Pandeminin MEVCUT BİÇİMDE bir ekonomik krizi tetiklemesinin sebebi ise kapitalizmdir. Pandemi öncesinde de global ölçekte gerek makroekonomik gerekse de toplumsal (gelir eşitsizliği, güvencesiz çalışma, düşük ücretler, borç yükü, yoksulluk, altyapı sorunları, kamusal hizmetlerin aşınması…) ve ekolojik anlamda çok ciddi sorunlar yaşanmaktaydı. Bu sorunlar, kapitalizmin eseri ve pandemi dönemine, bu sorunların yüküyle girdik. Dahası, kapitalizmin “ekonomiden” anladığı şey, “sürekli birikim ve sürekli kâr” olduğundan, motivasyonu “ihtiyaçları karşılamak” değil. Kapitalizmin “biraz durup soluklanayım” deme lüksü yok. Eğer planlı ve halkçı bir ekonomide yaşıyor olsaydık, mevcut pandemi krizini “sağlık tehdidi ortadan kalkana kadar temel ihtiyaçlarımızı üretelim, kimseyi de aç ve açıkta bırakmayalım, sonra kaldığımız yerden devam ederiz” diyerek rahatça atlatabilirdik. Virüsten yararlananlar ve yaralananlar Krizler, bir toplumda halihazırda örgütlü olan mevcut veya alternatif otoritelere yarar. Zira “krizin” halklar için gündelik anlamda karşılığı, ihtiyaçların artık “her zamanki yollardan” karşılanamıyor oluşudur. Bu durumda halklar, ihtiyaçlarını karşılamanın yeni yollarını arar. Ya mevcut otoriteler, krize uyum sağlayıp bu alternatifleri kendileri sunarlar (dünyadaki çeşitli hükümetlerin sunduğu “destek paketleri” gibi) ya da, mevcut otoritelerin başarısız olduğu ölçüde, vatandaş yüzünü, ihtiyaçlarını karşılamada “umut” olarak gördüğü diğer örgütlü güçlere çevirir. Şu an dünyanın çoğu ülkesinin gerek hükümetteki, gerekse de muhalefetteki örgütlü güçleri, sağcılar ve sermaye yanlılarıdır. O yüzden kriz, ekonomik sebeplerden ötürü siyasal alanı oynatacaksa dahi, bu, ancak sağa doğru bir oynayış olacaktır. Gerçekten de dünyanın pek çok ülkesinde yapılan anket çalışmaları, halkların çoğunun, hükümetteki partilere olan güvenini bu süreçte artırdığını ortaya koymaktadır. Çözüm; zenginden alıp yoksula vermek Hayatın büyük oranda durması, temel şiarı “sürekli hareket ve sürekli birikim” olan kapitalizmin dinamiklerine temelden terstir. Sistemden çıkarı olan başta sermaye sınıfı olmak üzere her toplumsal kesim, durmanın en kısa sürede sona ermesi için her yerde baskı yapmaktadır, yapacaktır. Geçimini sağlamak için bir maaş veya ücret karşılığında bedensel ve/veya zihinsel emek gücünü satmaktan başka çaresi olmayan emekçiler ve servet sahibi olmayıp tek dayanağı işletmesi olan esnaf ve küçük işyerleri içinse bu dönemde, ihtiyaçları karşılanmadığı ölçüde, eve kapanmak bir lükstür. Geçinmek için çalışmaktan başka çaresi olmayan kitleler, sağlık ve ekmek arasında tercihe zorlanmaktadırlar. Bu kesimlerin sermaye sınıfının “en kısa zamanda iş başı yapıyoruz” baskısına -el mahkûm- boyun eğmemesini mümkün kılmanın tek yolu, onlara, hayat tekrar başlayınca, “kaldıkları yerden devam edeceklerinin”, yani işlerini kaybetmeyeceklerinin, dükkanlarına kilit vurmayacaklarının, borçlarını ödeyebileceklerinin güvencesini vermek. Bunun da yolu, servet vergisi ile “zenginden alıp fakire vermek”, ayrıca tüm borçları ve borç faizlerini ama’sız şart’sız bir süreliğine dondurmaktır. Hep evde kalmayacağız Korona er ya da geç gidecek, kapitalizm bulaşmaya devam edecek. İşte o gün geldiğinde, evde kalma, sokağa çık, temas et, örgütlen, diren!    

Onurlu Mücadele Tarihimiz – 1 Mayıs 1958

By admin
Ankara Değil Lefkoşa.org olarak, mücadele tarihimizdeki onurlu kişi ve olayları hatırlatmak ve genç devrimcilerle buluşturmanın, yalnızca tarih bilgisi olarak değil, bugün devraldığımız mücadelenin geçmişle bağı, hangi Devam »

İzcan “Güney ve Kuzey Kıbrıs arasındaki geçiş kapılarının açılması vakti geldi”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya çağrıda bulunarak, Güney ve Kuzey Kıbrıs geçiş kapılarının birlikte açılabilmesi için, Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiyadis ile temas kurmasını istedi.

Güney Kıbrıs’ta çalışan 1500 üzerinde Kıbrıslı Türkün ciddi sıkıntılar çektiğini, işlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarını belirten İzzet İzcan, bu konuda atılacak bir adımın ülke ekonomisine de ciddi yararlar sağlayacağını belirtti.

Güney Kıbrıs’ta öğrenim gören, üniversite sınavlarına hazırlanan yüzlerce öğrencinin bulunduğunu, hastahanelerde tedavi gören başta kanser hastaları olmak üzere birçok vatandaşın mağdur olduğuna dikkat çeken İzcan, “Bunun yanında ülke ticaretinin kalkınması, başta Arasta esnafı olmak üzere ticari hayatın canlanması,  geçiş kapılarının açılmasına bağlıdır” dedi.

Kapıların ayni anda birlikte açılmasının önemine vurgu yapan BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “ Böylece gereksiz gerginlikler önlenecek, iki toplumun yakınlaşmasına önemli katkısı olacaktır” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı inisiyatif almaya çağırdı.

 

İzcan: “ İdam edilişlerinin 48. yılında saygı ile anıyoruz”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Türkiye devrimci hareketinin önderlerinden 68 kuşağının temsilcileri Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’i, idam edilişlerinin 48. yıldönümünde saygıyla andıklarını belirtti.

“ 6 Mayıs 1972’de tam bağımsız Türkiye, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren 3 genç devrimciyi idam ederek Türkiye’deki devrimci hareketi bitireceğini hesaplayan otoriter rejim 3 fidana kıymıştır” diyen İzcan, “ Dünyanın hiçbir yerinde devrimci hareket, önderleri katledilerek sona erdirilemedi. Tam tersine verilen mücadelenin haklılığı kanıtlandı” dedi.

“ Bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelesi bu gün de devam ediyor. Devrimci mücadele başarıya ulaşıncaya kadar devam edecektir” diyen İzcan, “ 1970’li yıllardaki otoriter rejim bu gün hala devam etmektedir. Gazeteciler, Milletvekilleri, Parti liderleri hapsedilerek kralın çıplak olduğu gizlenmeye çalışılmaktadır” dedi.

Türkiye’deki AKP- MHP iktidarının yarattığı otoriter rejimin Kıbrıs’ın kuzeyine yansımasının özgürlüklerin kısıtlanması ve bağımsız yargının ortadan kaldırılma çabası olduğuna vurgu yapan BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “ Birleşik Kıbrıs Partisi, demokrasi, özgürlük ve bağımsız yargı mücadelesine kararlılıkla devam etmektedir. Devrimci mücadele başarıya ulaşıncaya kadar da devam edecektir” dedi.

 

Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2

Argasdi'nin pandemi özel sayısından; kadına karşı şiddet vakalarını ele aldığımız  "Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak" isimli makalemizi paylaşıyoruz sizlerle... PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2Yazılışı çok güzel olan ve birçok kişinin yeni başlangıçlar için önüne hedef koyduğu 2020 yılının ülkemiz için çok güzel başladığı söylenemez. Dünyayı sarsan korona virüsünün bir anda ülkemize gelmesi ve ne büyük talihsizlik ki çok kısa bir süre önce de Lefkoşa Devlet Hastanesi'nin yangın sebebi ile büyük hasar görmüş olması, Kıbrıs gibi küçük bir ülke için felaket olarak tanımlanabilir. Hele ki o ülke yönetimi de başlı başına bir felaketse! Ne var ki kendilerini evlerine kapatan bilinçli insanlarla, "bize bir şey olmaz"cı kesim arasında uzun süren karmaşık durum süreci zorlaştırsa da, sağlık emekçlerimizin bilgilendirmeleri ve özverili çalışmaları sayesinde ve devletin aslında ilk günden yapılması gereken kısmi sokağa çıkma yasağını işleve koyması ile pandeminin ülkemizdeki yayılma hızı düştü. Tabii kendine işleyen emekçinin hiçe sayıldığı ya da işyeri kapanınca maaş alamayacak emekçiye de üç kuruş sadaka verileceği, hatta onun da öyle kriterlere dayandırılacağı ki neredeyse kimsenin o yardımı alamayacağı kadar saçma kararlar alınmış olması da başka bir yazının konusu... Kimse işe gitmiyor, ne güzel değil mi? Ve işte o evlere kapanma ile birlikte, ülkemizin çok uzun yıllardır yaşadığı ama aynen bu günlerde olduğu gibi hep başka gündemlerin gölgesinde kalan ve hiçbir yetkilinin de öncelik vermediği başka bir acı gerçek katlanarak devam ediyor. Ev içi şiddet! Birçok eş, genç ve çocuk, özellikle de kadınlar pandemiden korunmak için sığındıkları evlerinde başka bir hastalıklı zihniyetin odağı olmak durumunda kalıyor. Dünyanın dört bir yanında yapılan araştırmalar ve korunmaya başvuranların hesaplanması ile yapılan istatistikler, bu süreçlerde yaşanan kadına yönelik ev içi şiddet vakalarının en az %30 civarlarında arttığını gösteriyor. Peki neden? Salgın sebepli ev izolasyonu nedeni ile normalde birlikte çok az vakit geçirebilen aile bireyleri 24 saatin neredeyse her saniyesini birlikte geçirmeye başladı. Hal böyle olunca da günlük yaşam koşuşturmacasından farkına bile varamadığımız özelliklerimizi karşılıklı olarak yeniden keşfetmeye başladık. Bunun yanı sıra ne yazık ki işlerimize gitmememizin sebebi tatil olmadığından ve eve giren gelirin azalmasıyla sürekli evde geçen vakitte özellikle de mutfak giderlerinin de artmasıyla dengesiz bir maddi durum ile karşı karşıya kaldık. Kimimiz borçlarını nasıl ödeyeceğinin derdine düştü, kimimiz çocuğun okulu ne olacak diye endişelenmekte. Günlük yaşamlarımız aile fertlerini gündüz bir araya getirebilecek koşullarda olmadığı için ilk günler birlikteliğin keyfini çıkarırken haftalar içerisinde bocalamalar yaşamaya başlayan aileler oldu. Sürekli birlikte olmanın belirli bir karşılıklı anlayış ve hoşgörü gerektirdiği göz önünde bulundurulduğunda, sürekli evde olup artık sıkılmalar baş gösterince, üstüne bir de zaten salgına yakalanır mıyım korkusu ve maddi geçimimiz ne olacak sıkıntısı da eklenince sinirler yıprandı, gerilimler ve tartışmalar başladı. Ve bu gerilimden en büyük zararı da kadınlar görüyor. Kendini üstün gören erkek egemen zihniyetli kişiler, çalışamadığı şu günlerde gücünü kaybettiği hissiyatı ile kendini güçlü hissetmenin yolunu kadına şiddet uygulamakta buldu. Çünkü şiddetin kökeninde, baskıcı ataerkil yapının yanı sıra, şiddet uygulayanın bir şekilde yoksun ve yoksul olması nedeniyle kendini yeniden güçlü hissetme, hayatının kontrolünü kaybettiğinde bir başka hayatı kontrol altına alma çabası vardır. Şu günlerde de insanlar devlet eli ile yoksullaştırılmakta ve yoksunlaştırılmaktadır. Ve maalesef şiddete uğrayan kadınların çoğu şu an ülke gündemi salgın ile meşgul olduğundan ve birçok hizmet de devlet tarafından durdurulmuş olduğundan nereye başvuracağını, ne yapabileceğini bilmez bir halde susup katlanarak artan şiddete maruz kalmaktadır. Ancak bundan önce olduğu gibi bu gün de yarın da susmamalıyız! Çünkü ev içi izolasyona mecbur oluşumuz şiddet görmeye mecbur olduğumuz veya buna sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Şiddeti yok etmek için verilen çabalar ara verilebilecek, ertelenebilecek ya da ikinci sıraya itilebilecek türden değildir. Salgın öncesi verilen mücadele bugünlerde de verilecek, şikayet etmekten geri kalınmayacak ve suçluların ceza alabilmesi için atılacak tüm adımlar atılacaktır. Çünkü şiddet bir suçtur ve diğer tüm suçlar gibi cezalandırılmalıdır. Sessiz kalmayarak şiddete direnenlerin korunması en kısa sürede sağlanmalıdır. Hiçbir kadın dört duvar arasında sıkışmış kalmamalıdır. Devlet tarafından verilen idari tatillerin adli yardım süreçlerini etkilemediği bilinmelidir. Şiddet gören kişiler Sosyal Hizmetler ihbar hattı 183 veya 155 polis şikayet hattını arayarak şikayette ve yardım talebinde bulunabilirler. Lefkoşa Belediyesi'nin kadın sığınma evine başvuruda bulunabilirler. İdari izin süresinde dahi adli yardım hizmetinden faydalanılıp mahkemeden koruma emri alabilirler. Bu günler elbet geçecek. Umuyoruz ki en az zararla geçecek. Ama şiddet yüzünde ölen bir kadın, gelecek güzel günleri göremeyecek. Her gün şiddet gördüğü ev bir daha şenlenmeyecek, ruhu asla eskisi gibi neşelenmeyecek. Buna sessiz kalabilir miyiz? Kadın Eğitimi Kolektifi dayanışmaya devam ediyor Kadın Eğitimi Kolektifi, bu sürecin başından beri "dayanışma yaşatır" diyerek bilgi paylaşımlarına ve şiddet gören kadınlarla dayanışmaya devam ediyor. Şiddet anında neler yapılması gerektiği, yardım alma ve polise şikayet yöntemleri, koruma emri başvurusu, sığınma evinden yararlanma koşulları gibi konularda bilgi edinmek için Kolektifi takip edebilir ve katkı koyabilirsiniz.

Kapitalizm Salgınına İnat Yaşasın Hayat, Yaşasın 1 Mayıs!

By Mehmet Adaman

9

Dünyayı ve ülkemizi saran Covid – 19 salgını bizlere, kapitalizmin vahşetini, bu düzenin kimlerin çıkarına işlediğini ve sınıf mücadelesinin gerekliliğini tekrar hatırlatırken, yaşanabilir bir dünya için daha fazla mücadele etmemiz gerçeğini de ortaya koymaktadır. Virüs herkese bulaşabilir, dolayısıyla zengin yoksul ayrımı yapmaz söylemi, kapitalizmin her krizinde ortaya atılan hepimiz aynı gemideyiz kandırmacasıyla eşdeğerdir. Hatta bu kandırmaca bu sefer direkt sağlığımızı ve canımızı tehdit etmektedir. Sağlık en temel hakkımızken ve devletin ücretsiz bir şekilde sağlaması gerekirken, neoliberal politikalarla özelleştirilen sağlık sistemimizin salgına karşı yetersizliğini görüyor ve yaşıyoruz. Virüsün adamızda görüldüğü ilk günden bugüne kadar yaklaşık bir buçuk ay kadar bir zaman geçmesine rağmen pandemi hastanesinin yapılmaması, özelleştirilen sağlık sistemimizin kaymağını yiyen özel hastanelerden birinin bile kamulaştırılıp pandemi hastanesine dönüştürülmemesi ve devlet hastanesinin pandemi hastanesi yapılması, canla başla çalışan sağlık emekçilerine yapılan bir ihanet ve halkın sağlığını hiçe saymaktır. Mevcut asgari ücretle dahi geçinemeyen özel sektör emekçisine, salgın döneminde reva görülen 1500 TL’lik sözde destek, ya açlıktan ya da hastalıktan ölmek seçimini sunmaktır. Kamu emekçilerinden kesintiler yapılırken bu ülkenin kaynaklarını, emekçilerini sömürerek zenginliklerini kat kat arttıran sermayedarlara dokunmamak, iktidarın kimlerin elinde olduğunu göstermektedir. Salgın henüz bitmemiş, aşı ve ilaç bulunmamış ve sağlık imkanları sosyal yaşama dönmek için yeterli hâle getirilmemişken elzem yerler dışındaki işyerlerini açmayı hedefleyen hükümetin tek derdi patronların cebini doldurmaktır. Vergi muafiyetlerinden, teşviklerinden faydalanarak, emekçinin hakkını gasp ederek, vergi ödemeyerek sermayelerini büyüten ultrazenginlerin servetlerinden vergi almak yerine, kamu dairelerini açarak bu dönem iş yapmayan esnaftan ve emekçiden vergiyle kaynak sağlamak, halkı soymak ve bu salgın günlerinde halkı daha fazla çaresiz hâle getirmektir. Bizlere her şeyin başı sağlık dedirten bugünlerde, sermayenin kazancının halkın sağlığından daha değerli kılındığı bu düzende sağlık da yaşamak da politiktir. Birçok işletmenin, fabrikanın kapandığı bu süreçte kapitalizmin ihtiyaçtan fazla üretim ve tüketim anlayışının doğayı nasıl katlettiğini bugün içimize çektiğimiz temiz havayla anlayabiliyoruz. Evlere kapandığımız bu sürecin üreten bir halkın üretmesine engel olmadığını, müziğinden tiyatrosuna, el işinden bahçe işine, sosyal medya eyleminden birbirimizle dayanışmaya kadar yaptıklarımızla deneyimliyoruz. Üretenlerin yönetenler olması gerektiğini bir daha öğreniyoruz. Salgın sebebiyle bu 1 Mayıs’ta sokakları dolduramasak da içimizdeki 1 Mayıs ruhu dinmek yerine daha fazla büyümektedir. İnsan sağlığını hiçe sayan, emeğimizi ve doğamızı sömüren, aynı gemideyiz yalanlarıyla sırtımızdan geçinenlere bugünden, tekrardan sokakları dolduracağımız günleri beklemeden, hesap sormaya, bugünlerin bedelini ödetmeye ve kavgamızı sürdürmeye devam edeceğiz. Kapitalizm Salgınına İnat Yaşasın Hayat! Yaşasın 1 Mayıs!  
❌