One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

1 MAYIS 2021: “Ultra Zenginler de Bedel Ödesin”

By Zekiye Şentürkler

1

Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu’nun organize ettiği, Kadın Eğitimi Kolektifi’nin de destek belirttiği 1 Mayıs yürüyüş ve etkinliği “Ultra Zenginler de Bedel Ödesin” çağrısıyla gerçekleştirildi. Saat 17.00’de Hastane çemberinde toplanan eylemciler buradan Göçmenköy Çocuk Parkı’na yürüyüş düzenledi. Yürüyüş ve etkinlikte zenginlerden Servet Vergisi alınması, asgari ücretin en düşük kamu maaşına endekslenmesi, sendikasız çalıştırılmanın yasaklanması talepleri dile getirilerek çeşitli sloganlar atıldı. Yürüyüşün ardından Göçmenköy Çocuk Parkı’nda düzenlenen etkinlikle şiirler okunup Sol Anahtarı konseri gerçekleştirildi. Baraka Kültür Merkezi, yine 1 mayıs günü sabahı bazı sendika, dernek ve partilerin organize ettiği, Sarayönü’nde gerçekleştirilen 1 Mayıs mitingine de katılım gösterdi. 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15

Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu Partisi ve Lefkoşa Belediyesi İşbirliğiyle Umut Bahçesi’ne Yeni Fidanlar Dikildi

By Nazen Şansal

179427755_162087052497716_7368317151746684812_n

179427755_162087052497716_7368317151746684812_n

2017 yılından bu yana ağaç dikimi ve bakımı yapılarak yeşillendirilen Umut Bahçesi’ne yeni fidanlar ekildi. Belediye Meclisi tarafından 2018 yılında alınan kararla “Umut Bahçesi” adı verilen, Haydar Paşa Ticaret Lisesi yanında bulunan yeşil alanda, Baraka aktivistleri, Bağımsızlık Yolu üyeleri ve Lefkoşa Belediyesi personelinin katılımıyla 29 Nisan Perşembe günü bir etkinlik gerçekleştirildi. Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da katıldığı etkinlikte yeni zeytin ve narenciye fidanları dikilerek sulaması yapıldı. Belediye ekipleri, Baraka ve Bağımsızlık Yolu işbirliğiyle temizliği ve düzenlemesi yapılan yeşil alana, banklar ve çöp bidonları da yerleştirildi. Etkinliğe bölge halkından da katılım oldu ve parkın ileride daha da geliştirilmesi planlandı. 179525505_471179367287981_7845135902431215653_n   179573608_462294831761053_7993247981903412656_n 179748231_1156820021433133_8698670775163967451_n   179847426_3823445747704072_3675773373422243317_n 180083210_168298535193182_6603631223082575303_n   180178233_504704650714953_1915286333254824497_n 180403643_479327743274966_2979647930814274659_n bDSC_0209-min bDSC_0216-min bDSC_0232-min bDSC_0240-min bDSC_0257-min b-min

Teali-i Nisvan- Cansu Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6

Tarihte bugün; 28 Nisan 1913'e  giderek, Osmanlı’da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan'ın kurulmasına tanık olacağız. Argasdi'nin tarihe ışık tutan sayfası Bellek'te yer alan makaleyi Cansu Nazlı yazdı. Argasdi'ye 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, bölgenizdeki Khora Kitabevlerinden ve gazete bayiilerinden ulaşabilirsiniz. 2678578_e1fb30ab7ecea83b52a992544b7de8e6Lisedeki tarih dersleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleme ve gerilemeleriyle empati kurduran, devlet aklıyla bize tarih öğreten müfredatını bir hatırlayın. Osmanlı’nın dağılma döneminin olumsuzluklarını genç zihinlere boca eden resmi tarih anlatımında işçi ve kadın hareketlerinin yükseldiğinden ve emekçilerle kadınlar için kaydedilen ilerlemelerden hiç bahsedilmez. Bir düşünün, 2. Meşrutiyet döneminde işçilerin daha adil bir ücret ve çalışma koşulları için İstanbul’dan Beyrut’a, İzmir’den Selanik’e, Üsküp’ten Ereğli’ye, Kavala’dan Samsun’a grevlere çıktığı 1908 grevlerinden bahsedilseydi Osmanlı Devleti’nin dağılmasına mı empati kurardık yoksa işçi hareketinin o döneme dek görülmedik derecede canlanmasına mı? Peki ya,  aynı dönem ilk feminist örgüt olan Teali-i Nisvan’ın  kurulduğu, bunu onlarca daha kadın örgütü, gazete ve dergi takip ettiği ve kadınların özerk örgütlenmesinin bir siyasi parti kurma girişimine kadar ilerletildiği ancak başvurularının reddedildiği öğretilse, bugün kadınlar Atatürk büstüne Mustafa Kemal kadına seçme ve seçilme hakkı ‘verdiği’ için karanfil koyar mıydı? Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bugün daha çok Teali-i Nisvan Cemiyeti’nden bahsedelim. Nam-ı diğer "Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği”, bazı kaynaklara göre 1908’de bazılarına göre 1913’te, Halide Edip’in girişimiyle kuruluyor; üyeleri arasında Nakiye Hanım, Nezihe Muhiddin, Rana Sani Yaver de bulunuyor. Kadınların kültürel olarak gelişmesini ve ekonomik özgürlüklerini kazanmasını hedefleyen derneğin dil kursu açmak, konferanslar vermek, çeviriler yapmak, kadınlar için okuma yazma kursu açmak gibi faaliyetleri bulunuyordu. Kültürel bir örgütlenme olan bu cemiyete üye olabilmek için iyi derecede Türkçe bilmek ve verilmekte olan İngilizce derslerine katılım sağlamak gibi belirli şartlara sahip olmak gerekliydi. İngiltere’de kurulmuş olan Türk Kadınları Muhibbi Cemiyeti’ne paralel olarak çalışmak istendiğinden İngilizce’ye bu kadar önem verildiği tahmin ediliyor. Dernek, kadınların ayda 5 kuruş karşılığında haftanın iki günü giderek ‘Mektebi İbtidaiye’ eğitimi aldıkları bir dershane de açmış. Kadınlara ayrıca Türk işi, beyaz iş, hesap işi ve çamaşır imalatı gösterilen kurslar da düzenlenmiş. Kadınlarla ilgili yazılar, tarihi, edebi, sosyal eserler dernek bünyesinde Türkçe’ye çevrilmiş. Cemiyet-i İmdadiye, Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan, Kırmızı Beyaz Kulübü, Çerkez İttihat ve Teavün Cemiyeti ve daha onlarca kültürel kadın örgütü, yine aynı dönem faaliyet göstermeye başlamış. Yine aynı yıllar Hanımlara Mahsus Gazete, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi birçok gazete ve dergi de yayımlanmaya başladı. Kadınların toplumsal yaşama daha fazla karışmasının ve örgütlenmesinin de tesiriyle bu dönemde kadın erkek beraber alışverişe çıkma, evlilikte belediye nikâhı şart olması, Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılarak kocanın ikinci bir kadın ile evlenebilmesinin ilk kadının onayına bırakılması minvalinde gelişmeler de yaşanmıştır. Araştırmacı gazeteci bir yazar olan Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu isimli kitabının bakış açışı bölümlerinden birinde şöyle der: “Yakın bir zamana kadar, Atina demokrasisini inceleyen tarihçiler laf arasında değinmenin dışında kadınlardan ve kölelerden hiç bahsetmezlerdi. Köleler Yunan nüfusunun çoğunluğunu, kadınlarsa yarısını oluşturuyordu. Atina demokrasisi kadınların ve kölelerin bakış açısından nasıl görünüyordu acaba? ABD Bağımsızlık Beyannamesi 1776’da “bütün insanların eşit doğduğunu” ilan etti. Siyah kölelerin, köleliklerini sürdüren bu beyanname yarım milyon kölenin bakış açısına göre ne anlama geliyordu? Ya hiçbir hakları olmadan yaşamaya devam eden kadınlar, kimle eşit doğuyorlardı?” Resmi tarihten okunduğunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminin başlangıcı kabul edilen 2. Meşrutiyet dönemi oldukça olumsuz olarak lanse edilirken aynı döneme emekçiler ve kadınlar açısından baktığımızda da başka bir şey görürüz: Dünyanın birçok ülkesinin resmi tarihinin gizlediği gerçeğiyle emeğin ve kadının özgürleşme mücadelesinin hikayesini... İşte buralarda gizlenen bizim hikayemizdir.

Birleşik Kıbrıs Partisi, 23 Nisan 1962 yılında, faşist katiller tarafından katledilen Ayhan Hikmet ve Ahmet Gürkan’ı saygı ile andıklarını açıkladı.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “59 yıl önce bugün, sırf kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşamasını istediler diye Ayhan Hikmet ve Ahmet Gürkan hunharca katledilmişlerdir” dedi. “Katillerin kim olduğunu biliyoruz, er veya geç yargılanmaları için elimizden geleni yapacağız” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, ülkemizin birliği, halkımızın kardeşliği için toprağa düşen bu yiğit insanların mücadelemize ışık tutmaya devam edeceklerini vurguladı.
“Onların öldürüldüğü bugün, ülkemize hâla barış ve özgürlük gelmiş değildir” diyen İzzet İzcan, “Bedel ödemeden demokrasi, barış ve özgürlüğe ulaşmak mümkün değildir” dedi.
BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, 24 Nisan Cumartesi, İnönü meydanında düzenlenecek barış şöleninin önemli olduğuna dikkat çekerek, tüm barış yanlılarını eyleme katılmaya davet etti.
Rejimin engelleme çalışmalarının farkında olduklarını dile getiren İzzet İzcan, korkusuz bir şekilde alanlarda olacaklarını vurguladı.

Kültür Derneklerinden Başbakanlık Önünde Eylem: “Tüzük değişikliği yapılmazsa kaybeden kültür ve sanatımız olacaktır”

By Nazen Şansal

2

1

Çeşitli alanlarda faaliyet gösteren 66 dernek adına temsilciler, bugün Bakanlar Kurulu toplantısının yapılacağı Başbakanlık önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasını öncesi yapılan konuşmada, ülkemizin doğusundan batısına, halk dansları, fotoğraf, seramik, edebiyat, müzik, tiyatro, kadın çalışmaları ve benzeri alanlarda üretimler yapan ve yüzlerce üyesi bulunan derneklerin ortak bir sıkıntısının dile getirileceği vurgulandı. Pandemi koşulları gereği, toplum sağlığını korumak adına sınırlı sayıda temsilci ile gerçekleştirilen eyleme destek veren turizm emekçilerine ve Bu Memleket Bizim Platformu’na da teşekkür edildi. Serkan Soyalan’ın okuduğu ortak açıklamada; Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde, derneklere hiç danışılmadan değişiklik yapıldığı ve derneklerin Değerlendirme Komisyonu’na seçtiği 5 üyenin iptal edildiği anlatıldı. Komisyonda, Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile derneklerin demokratik seçimle belirlediği 5 üyenin yıllardır uzlaşı içerisinde çalıştığı vurgulanarak “Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini ve derneklerin dışlanmasını protesto ediyoruz” denildi. Ayrıca bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirildiği ve bu toplantılardan çıkan sonuçların da takipçisi olunacağı belirtildi. 2 3 Açıklamanın tam metni ise şöyle: Değerli basın emekçileri kültür-sanata duyarlı halkımız, Şubat ayında, Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nde bir değişiklik yapılarak Değerlendirme Komisyonu'na, Kültür-Sanat Danışma Kurulunca seçilmekte olan 5 üyenin iptal edildiğini ve yerine Kültür Dairesi Müdürü tarafından 5 üyenin atanacağını öğrendik. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, yıllardır bu alanda aktif olarak çalışan; müzikten halk danslarına, tiyatrodan fotoğrafçılığa, tangodan edebiyata kadar pek çok konudaki üretimlere imza atarak kültür ve sanatın gelişimine katkı yapan onlarca dernek varken hiçbirinin fikri alınmadan böyle bir değişikliğe gidilmesi kabul edilemezdir. Üstelik yasal dayanakla kurulmuş olan ve derneklerin seçilmiş temsilcilerinin de yer aldığı Kültür Sanat Danışma Kurulu, yasa ve tüzük gereği Bakan'a danışmanlık yapmakla görevli ve yetkilidir. Tüzük değişikliğine gidilmeden bu Kurulun görüşünün alınması çok daha doğru ve sağlıklı olurdu. Oysa Bakanlık, bunu yapmadan Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü’nü değiştirmiştir. Dolayısıyla bu Tüzük değişikliği sadece antidemokratik değil, teamüllere de aykırı olmuştur. Değerlendirme Komisyonu’nda, mevcut tüzüğe göre Bakanlıkça görevlendirilen 8 üye ile Kültür Sanat Danışma Kurulu tarafından demokratik seçimle belirlenen 5 üye, yıllardır uyumlu ve uzlaşı içerisinde çalışmaktaydı. Şimdi bunca zorluğun yaşandığı Pandemi koşullarında devletin, kültür ve sanatı yaşatmak için derneklere daha çok destek olması gerekirken böylesi bir değişikliğe gidilmesini şiddetle kınıyoruz ve protesto ediyoruz. Mevcut tüzük, devlet olanaklarının, atanmış kişilerin iki dudağı arasından çıkacak keyfi ve partizan kararlarla yürütülmesine alternatif, demokratik, katılımcı ve devlet ile derneklerin işbirliğini hayata geçiren bir tüzük olarak kurgulanmıştı. Ancak yıllar içinde uygulamada ortaya çıkan eksiklikleri gidermenin yolu, kesinlikle dernek temsilcilerinin karar alma süreci dışına atılması olamaz. Hep aynı kişilerin görev yapması bir sorun olarak görülürse, Komisyon üyeliğine belli bir süre sınırı konması gayet uygun, demokratik ve katılımcı bir çözüm olacaktır. Bu amaçla bir süredir Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirdik ve bir uzlaşı noktası bulmak üzere çeşitli önerilerde bulunduk. Önerilerimiz tümüyle kabul görmedi ancak dün yaptığımız toplantıda Bakan’dan bir söz aldık. Şöyle ki; derneklerin seçeceği sadece 2 kişi arasından Bakanın veya Kültür Dairesi Müdürünün atama yapması şeklinde Tüzüğün değiştirileceği bize açıklandı. Bu yöndeki bir uygulamanın yaratacağı sakıncaları veya sağlayacağı faydayı henüz enine boyuna değerlendirme imkanımız olmasa da ve bu hususta çeşitli dernekler farklı görüşlerde olmakla birlikte, tüm dernekler olarak Bakanın en azından verdiği bu sözü tutmasının takipçisi olacağız. Bu Tüzük değişikliği Nisan ayı sonuna kadar yapılmaz ise sonuçta kaybeden kültür-sanat alanındaki çeşitlilik, çoğulculuk, nitelikli üretimler ve dolayısıyla kültür-sanata duyarlı halkımız olacaktır. Şunu da kaydetmek gerekir ki; kültür ve sanatın gelişmesi için devletin desteği önemli ve gereklidir hatta bu, devletin Anayasal ödevidir. Ancak kültür-sanat, devletin ve resmi ideolojinin uhdesinde olmamalı, farklı ve renkli alternatif seslere ve yaratıcı düşüncelere yer açılmalıdır. Bu açıklamayı yapan kültür-sanat dernekleri olarak, tek derdimiz devletten katkı almak değildir. Elbette parasal destekle üretimlerimiz daha kaliteli olabilmekte, halkımıza daha fazla ulaşabilmekte, gençlerimize, çocuklarımıza ücretsiz etkinliklere dönüşebilmektedir. Ancak bizler, ülkesine, kültürüne ve sanata gönül vermiş kişiler olarak kendi dayanışma ağlarımızla da üretimlerimizi her şekilde sürdüreceğiz. Derdimiz, yıllar içinde mücadele ile kazandığımız demokratik ve katılımcı bir anlayışın, topluma da zarar verecek şekilde otoriter bir zihniyetle değiştirilmiş olmasıdır. Bakanlığı bu konuda verdiği sözü tutmaya ve tüm halkımızı da kültür-sanata sahip çıkmaya çağırıyoruz. Akademi Sanat Derneği Akdeniz Avrupa Sanat Derneği (EMAA) Akçay Kültür Sanat Derneği (AKDER) Alayköy Folklor Derneği Alpay Volkan Kültür Sanat Derneği Alzheimer Derneği AVSAD AYDER Baraka Kültür Merkezi Çatalköy’ü Geliştirme ve Kültür Derneği (ÇADER) Dikmen Gençlik Merkezi Derneği (DİGEM) Dördüncü Duvar Kültür ve Düşünce Derneği Envision Diversity Evrensel Hasta Hakları Derneği Genç Yetenekler Kültür Sanat Derneği Gençlik Merkezi Birliği Girne Gençlik Merkezi Göçmenköy Taşkınköy Kültür Derneği (GÖÇ-TAŞ) Güzelyurt Amatör Sanatçılar Derneği (GASAD) Güzelyurt Atılımcı Sanat Derneği (GASAD) Güzelyurt Geliştirme ve Kalkındırma Derneği (GÜKAD) Halk Sanatları Derneği (HASDER) Hayata Dokun Hareketi İnönü Gençlik Merkezi Kültür Sanat ve Spor Derneği (İGEM) İnsan Kaynakları Yönetimi Derneği (İKYD) İskele Kültür Sanat Derneği (İSDER) Kadından Yaşama Destek Derneği (KAYAD) Kalkanlı Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (KAYDER) Kıbrıs AB Derneği Kıbrıs Ada Tango Derneği Kıbrıs Edebiyat Derneği Kıbrıs Fotoğraf Sanatı Derneği (KIFSAD) Kıbrıs Havaları Derneği (KIBHAD) Kıbrıs Kâğıt Sanatçıları Derneği Kıbrıs Polifonik Korolar Derneği Kıbrıs Sanat Derneği Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği Kıbrıs Türk Fotoğraf Derneği Kıbrıs Türk Fransız Kültür Derneği Kıbrıs Türk Kütüphaneciler Derneği Kıbrıs Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği (KTÜKD) Kıbrıs Türk Yazarlar Birliği Kuir Kıbrıs Derneği Kuzey Kıbrıs Seramikçiler Derneği Lefkoşa Folklor Derneği (FOLKDER) Lefkoşa Folklor ve Gençlik Merkezi (FOGEM) Lirik Şiir Grubu Mehmetçik Kültür ve Dayanışma Derneği Mağusa Kadın Merkezi Derneği (MAKAMER) Mağusa Kültür Derneği Nicosia New Generation Lions Kulübü Özgür Adımlar Kültür ve Sanat Derneği Sevgi Çiçeği Kültür Sanat Derneği (SEÇDER) Sivil Toplum İnisiyatifi Sonare Çoksesli Korolar Derneği Tango Siempre Dans ve Sosyal Aktivite Derneği Turizm ve Folklor Araştırmaları Derneği (TUFAD) Üçüncü Toplum Forumu Üretim Merkezi Yeni Erenköy Kültür ve Sanat Derneği (YENDER) Yunan Dili Derneği (YUDER)   Ayrıca “Bu Memleket Bizim Platformu” da derneklere destek açıklamıştır.    

Kültür-Sanat Dernekleri “Yardım Tüzüğü” İle İlgili Basın Açıklaması Yapacak

By Nazen Şansal

151220181123581238071_2

 

 download (1)

50’den fazla dernek, 9 Nisan Cuma günü saat 13.00’de Bakanlar Kurulu toplantısının gerçekleşeceği Başbakanlık önünde bir basın açıklaması gerçekleştirecek. Dernekler, “Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü”nde Şubat ayında yapılmış olan antidemokratik değişikliğin, kültür-sanatın özgürce gelişimine vuracağı darbeyi anlatarak Hükümeti bu yanlıştan dönmeye çağırmak amacıyla böyle bir eylem düzenliyor. Derneklerden yapılan açıklamaya göre; “Kültür sanat projelerine maddi katkı yapılıp yapılmamasına karar veren Değerlendirme Komisyonu'nun zaten 8 üyesi devlet yetkililerinden ve/veya temsilcilerinden oluşurken, derneklerin seçimle belirlediği 5 üyenin de siyasete bağlanmasında hiçbir şekilde kamu yararı yoktur. Demokrasiyi ve katılımcılığı yok eden bu tüzük değişikliği geri alınmaz ise sonuçta kaybeden kültür-sanat alanındaki çeşitlilik, çoğulculuk, nitelikli üretimler ve dolayısıyla kültür-sanata duyarlı halkımız olacaktır.” Ne olmuştu? Güzel Sanatlarla İlgili Derneklere Yardım Tüzüğü, Şubat ayında, mevzuat gereği zorunlu olan Kültür Sanat Danışma Kurulu’nun görüşü alınmadan değiştirilmiş ve Değerlendirme Komisyonu’ndaki 5 dernek temsilcisi süreçten dışlanmıştı. Buna derhal tepki gösteren 50’den fazla dernek, gerek imza kampanyası gerekse de Bakan ve Kültür Dairesi Müdürü ile toplantılar gerçekleştirerek bir uzlaşı yolu aramışlardı. Tüzükte bir takım düzeltmeler yapılması yönünde çalışmalar da başlatılmıştı. Ancak verilen bazı sözlere rağmen, gelinen aşamada Tüzük halen antidemokratik ve dernekleri dışlayıcı şekilde yürürlüktedir ve derneklere dayatılmış durumdadır. 9 Nisan Cuma günü saat 13.00’de Bakanlar Kurulu (Başbakanlık) önünde yapılacak basın açıklamasına tüm basın emekçilerinin ve kültür-sanata duyarlı halkımızın ilgisini rica ederiz.

Argasdi’nin 61. sayısı “TEMBELLİK” Dosya Konusu ile Çıktı

By Şifa Alçıcıoğlu

169458785_253836753132915_950487460902188517_n

169458785_253836753132915_950487460902188517_nÜç aylık kültür-sanat-politika dergisi “Argasdi”nin 61. sayısı çıktı. 18 yıldır kesintisiz olarak yayımlanan ve her sayısında özel bir dosya konusunu ele alan derginin yeni dosya konusu ise “Tembellik” olarak belirlendi. Baraka Kültür Merkezi’nin 18 yıldır “Her şey herkese, kendimize hiçbir şey” mottosuyla çıkardığı dergi, ülke gündemini mizahi ve eleştirel bir üslupla değerlendiren “Memleketin Ahvali”; toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini konu alan “FeministİZ”; şiir sayfası “Lyricus”; kitap, film ve müzik yazılarının yer aldığı sanat sayfalarının yanı sıra “Tembellik” temasını farklı boyutlarıyla işleyen bir dosya içeriyor. Bu sayıda bellek sayfamız, bizleri Osmanlı’da kurulan ilk feminist örgütle tanıştırıyor. Tembel olmakla itham edilen Kıbrıslı Türkler araştırma konusu olarak karşımıza çıkıyor. Derginin ilerleyen sayfalarında, Pandemi koşullarında özel sektör emekçilerinin yaşadığı sorunlar malumken, Bağımsızlık Yolu partisinin öne çıkardığı Servet Vergisi hakkında detaylı bir yazı ile karşılaşacaksınız. Son zamanlarda ortaya atılan PCR testlerinin güvenirliğinin sorgulanmasını araştıran makalemiz de dergimizde yer alıyor. İnsanlar tarafından (kendisi yapmadığı zamanlarda) hoş karşılanmayan tembellik, özünde o denli kötü bir şey olmayabilir. Örneğin Eski Yunan’da zenginler çalışmaz, deyim yerindeyse tembellik ederlerdi ki kendilerine herkesin sahip olamayacağı bir zaman ayrıcalığı kazanabilsinler. Bu dönemde sanatta, sporda, düşüncede atılan temeller hâlâ güncelliğini koruyor. Çalışmanın ve boş zamanın, madeni bir paranın iki yüzü gibi birbirini tamamladığını düşünmemişizdir önceden belki de. Ya da yaratıcılık için boş zamana duyulan ihtiyacı... Belki de olmasaydı şimdi hayatımızı kolaylaştıran icatlar da olmayacaktı. Yine de okulda, iş yerinde hatta evimizde hep kötü gözle bakarız tembel olana, tembellik yapana. Bilmeyiz tembel diye damgalanan her çocuğun başka başka cevherlere sahip olduğunu. 1800’lü yıllarda başlayan çalışma hayatının yarattığı zorluk, zaman içerisinde değişse de günümüzde Pandemi’yle çakışan iş yaşamı hâlâ aynı derecede zor. Sürekli evden çalışmak durumunda kalan özel sektör emekçileri boş zaman özlemini daha da perçinlemişken, tembellik de bir hak olmalı diyoruz. Argasdi dergisi 10TL okur katkısı ile Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Lefkoşa ve Omorfo Khora Kitabevlerinden ve marketlerden temin edilebilir.    

John Steinbeck ve Kitaplarına Dair- Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

27Subat2017_steinbeck

Dergimizin Sanat sayfasında yer alan "kü-tüp-ha!-ne? ben okudum pek hazettim" köşesinde yer alan makalemizi keyifle okumanız dileğiyle... 27Subat2017_steinbeckJohn Steinbeck’le ilk tanışmam Fareler ve İnsanlar kitabıyla olmuştu. “Fareler ve İnsanlar” insanı hüzne boğan bir hikaye olmasının yanında yazarın 1920’li yıllarda bizzat deneyimlediği evsiz ve gezici bir çiftlik çalışanı olduğu zamanlara da atıfta bulunuyor.  Ezilenle ezeni, ırklar arasındaki adaletsizliği ve öğrenilmiş çaresizliğe inat, insanı ayakta tutan tek şeyin aslında umut olduğunu daha da iyi anlamanızı sağlayan kitabın, film uyarlamaları da oldukça başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarılmış. Yazarın kitaba bu ismi vermesine Robert Burns'in “To A Mouse” şiirinde yer alan bir dize neden olmuş: “En iyi planları farelerin ve insanların, sıkça ters gider”. 1902 yılının 27 Şubatında dünyaya gelen Steinbeck, 1930’lu yıllarda Büyük Buhran’ın yarattığı yıkımdan payına düşeni alır ancak bu kriz yılları, ona ilk romanını yayımlama fırsatı da sunar. 1929 yılında ilk romanı, ünlü bir deniz korsanını konu aldığı “Altın Kupa” yayımlanır. İstediği ilgiyi göremeyen romanın ardından, denemelerine devam eder ve yazın hayatına 1935’te “Yukarı Mahalle”yle tekrardan dönüş yapar.  Tarım işçilerini örgütlemeye çalışan iki direnişçinin hikayesini anlattığı ve adeta adıyla özdeşleşen “Bitmeyen Kavga”  ise 1936’da yayımlanır. Steinbeck’in haksızlığa gelemeyen ve çoğu kişi tarafından “aykırı” bulunan ruhunu bu romanıyla daha da iyi anlıyorsunuz. Büyük Buhran’ın etkileriyle kendi yaşadığı yerden kovulup Kaliforniya’ya göç etmek durumunda bırakılan insanların maruz kaldığı zamanları ise 1936 yılında kaleme aldığı ödüllü romanı “Gazap Üzümleri”ni okurken iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Büyük çiftliklerden el çektirilen binlerce Amerikalının, ekonomik sıkıntılar yanında kendi yurdunda göçmen olmasına da tanık oluyorsunuz. İkinci Paylaşım Savaşı zamanlarını da yaşayan yazar, çok bilinmeyen ama oldukça çarpıcı bir esere daha imza atar: “Ay Batarken”. Romanda isimsiz bir ülke, isimsiz bir başka ülke tarafından işgal ediliyor. Ancak bu ülkelerin açıkça yazmasa da Norveç ve Almanya olduğunu görebiliyorsunuz. Romanda, kasaba halkının işgalciye karşı çıkarak bütünleşmesinin, işgalin ve işgalcinin soğuk suretiyle boğuşurken özgürlük uğruna direniş ateşini yeniden alevlemenin anlamını oldukça derinden hissediyorsunuz. Geçtiğimiz yıl tiyatro ekibimiz tarafından oyunu hazırlanan Ay Batarken,  Pandemi nedeniyle seyircilere ulaşamasa da youtube kanalımızdan izlenebilir. Eserlerini daktilonun statik sesi yerine kalemin ahengine bırakan John Steinbeck, 20 Aralık 1968 yılında hayatını kaybeder. Gerçekçiliği, işçi sorunları ile toplumsal sorunları kendine dert edinişi ve 20’ye yakın yayımlanan romanı ile bu dünyadan geçen Steinbeck’in bazı romanları hala güncelliğini koruyor. Ezilenin karşısında, işgale karşı bir ses duymak istiyorsanız, bu asi ruhla tanışmak için hala geç değil. https://www.youtube.com/watch?v=vqpH-_0V474&ab_channel=BarakaK%C3%BClt%C3%BCrMerkezi

ORFF Eğitiminin Çocuklarımıza Kazandırdıkları-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

orff

Argasdi'nin Sanat sayfasındaki müzik köşesinde bu sayı Orff eğitim tekniğini konu aldık. Evde ve okulda eğlenceli ve öğretici yaratıcılığı amaçlayan bu eğitimle tanışmaya ne dersiniz? orff“Orff Yaklaşımı’’, “Orff Tekniği” isimleriyle de anılan bu eğitim, besteci Carl ORFF ve dansçı Gunild KEETMAN tarafından geliştirilmiştir. Orff eğitim tekniğinin en temel amacı çocuklarda yaratıcılığı güçlendirmektir; tabi bunu ders gibi değil de oyun içerisinde yaptırmaktır. Aynı zamanda da müzik, dans, drama, konuşma ve hareket öğelerinin birleşimini oluşturan bir tekniktir. Gelin Orff tekniğinde yaratıcılık alanına bir örnek ile değinelim: Öğretmen, öğrencileri için güzel bir hikaye kitabı seçer. Önce onu resimlerle de destekleyerek detaylı bir şekilde anlatır. Hikayeyi ses oyunları yaparak aktarır ki öğrencilerin dikkati hikayenin üzerinde olsun ve hayal güçlerini kullanabilsinler. Sonrasındaysa öğrencilerine çalgıları verir ve hikayedeki belli başlı karakterlerin seslerini ellerindeki çalgılar ile yaratmalarını ister. Daha sonra öğrenciler hikayeyi ayağa kalkarak dramatize eder ve oynar. Yeri gelir çalgı kendi bedenimiz olur ve beden perküsyonu dediğimiz en güçlü çalgımızı hikayede canlandırırız. Belki de iki dakikada okuyup bitirilebilecek bir hikayeyi iki ders saati oynarken bulursunuz kendinizi… Bu kadar anlattıktan sonra zihnimde canlanan kitabı paylaşmazsam olmaz tabi ki. Kitabımızın adı “Küçük Kara Balık”. İşte Orff tekniğinde bu ve buna benzer bir sürü yaratıcı oyun etkinlikleri vardır. Bu teknik öğrencilere anaokuldan başlayarak en fazla ilkokul sonuna kadar verilmesi hedeflenen bir eğitim türüdür. Özellikle anaokul, öğrencilerin ritim duygusunun en iyi geliştirilebildiği, çalgılar ve seslerine göre onları en iyi ayırt edebildiği yaş seviyesi olarak düşünülmektedir. Orff tekniğinde asla göremeyeceğiniz şey kalıplaşmış katı kurallardır; yani öğretmenin derste öğreteceği şeyi tamamen aynı, değiştirmeksizin ve katkı koymaksızın uygulaması söz konusu değildir. Kalıplaşmış katı kurallar belki başka derslerde bazen söz konusu olsa bile Orff eğitiminde buna asla rastlayamazsınız; çünkü öğretmenin istediği ve çocuğa kazandırmayı hedeflediği davranış tamamen yaratıcılıktır. Gelelim bu yaklaşımın çalgılarına: Yüksek oranda tahtadan oluşan Orff çalgılarımıza örnek olarak ritim çubuğu, çelik üçgen, kaşık, ksilofon, marakas, tef, kastanyet, guiro, zil, yer davulunu verebiliriz. Bu çalgıların her birinin kendine has özellikleri vardır. Ancak sahip oldukları belki de en önemli ortak özellik, bu aletlerin bazılarını çocuklarla birlikte yaparak, onları kendi çalgılarını üretmeye teşvik edebilecek, evlerindeyken devam eden bir müzik serüvenin başlamasına vesile olabilecek bir potansiyeli barındırmasıdır. Bu yönü ile çocukların hayatlarında gerçekten önemli yer tutan bir tekniktir kuşkusuz ki. Bu tekniğin müfredatta yer alan diğer derslere de katkısının olduğunu belirtmekte fayda var; örneğin müziğe uygun adımlamak, adım ile el koordinasyonu uyumunu yakalamak ve şarkıyı melodik söylemek sadece müzikte değil, türkçe ve matematik alanında da çocuklara fayda sağlamaktadır. Sözün özü; Orff tekniği bir yandan yeteneklerin keşfedilerek çocukların erken yaşta çalgı eğitimine geçişlerinde, el koordinasyonu ve küçük kaslarının gelişiminde katkı sağlarken diğer yandan da onlara oyun ile müziğin muhteşem uyumunu tattırmaktadır.      

İzzet İzcan başkanlığındaki BKP heyeti, Kıbrıs Türk Barolar Birliği’nin düzenlediği eyleme katılarak, destek belirtti.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, etkinlik sonrası basına yaptığı açıklamada, yaşananların Kıbrıs Türk toplumuna yönelik bir saldırıya dönüştüğünü, bununsa kabul edilmez olduğunu vurguladı.
“Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı direkt saldırı altındadır” diyen İzzet İzcan, TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, KKTC yargısına talimat veremeyeceğini belirtti.
“Kuzey Kıbrıs’taki UBP-YDP-DP hükümetinin ne yapacağını bilmez durumda, şükran edebiyatına devam etmesi, rejimin niteliğini gözler önüne sermektedir” diyen İzzet İzcan, “Kıbrıs Türk toplumu, demokratik laik bir devlette özgürce yaşamak istemektedir” dedi.
Bağımsız yargının geleceğimizin teminatı olduğunu dile getiren BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, Kıbrıs Türk toplumunun iradesine yapılan saldırıları şiddetle kınadıklarını vurguladı.

İzzet İzcan: TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Anayasa Mahkemesi Başkanını tehdit etmesini kınıyoruz.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Anayasa Mahkemesi’nin kuran kursları konusunda verdiği kararı selamladıklarını belirtti.
“Kıbrıs Türk toplumu, laik anlayışa sahip, din ve vicdan hürriyetinin olduğu bir toplumdur. Kuzey Kıbrıs’ta uygulamada olan Anayasa, din eğitiminin nasıl düzenleneceğini kayıt altına almıştır” diyen İzzet İzcan, bundan geri adım atılamayacağını vurguladı.
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’nın Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bu yanlıştan dönmesi gerektiğini, dönmediği takdirde ise atacakları adımların farklı olacağını belirterek, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı tehdit etmesini şiddetle kınadıklarını vurguladı.
“Türkiye’de uygulanan neyse, Kuzey Kıbrıs’ta da o olmalıdır” anlayışı, Kıbrıs Türk toplumunun varlık ve kimliğine açık bir saldırı olduğunu dile getiren BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Bu memleket bizimdir ve Erdoğan’ın tehditlerini ret ediyoruz” dedi.
“Türkiye’yi batağa sürükleyen İhvancı Erdoğan, ellerini Kıbrıs’tan çek” diyen İzzet İzcan, KKTC Anayasa Mahkemesi kararı ve Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın yanında durmaya devam edeceklerini vurguladı.

İzcan, “Saygı ve özelmele anıyoruz”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi, Derviş Ali Kavazoğlu ve Kostas Mişaoulis’in yıldönümünde, kendilerini saygı ile andıklarını açıkladı.
BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, Derviş Ali Kavazoğlu ve Kostas Mişaoulis’in Kıbrıs’ın içine düştüğü trajediyi önceden görerek engellemeye çalıştıklarını, köy köy gezerek halkı aydınlatmaya çalıştıkları sırada, faşist katiller tarafından katledildiklerini belirterek, ” Açtıkları yolda kararlılıkla ilerlemeye devam edeceğiz” dedi.
Derviş Ali Kavazoğlunun yaptığı son konuşmasında Kıbrıs halkına seslenerek, ” Bu yıkıma son ver, tarihi görevin seni bekliyor, harekete geç, ama bu gün, çünkü yarın belki de çok geç olacak” dediğini hatırlatan İzcan, ” Kıbrıs’ın bu yiğit evlatlarına kulak verilseydi, ülkemiz parçalanmamış, binlerce insanımız yaşamını yitirmemiş olacaktı” dedi.
Gelinen aşamada Kıbrıslı tüm yurtseverlerin bir araya gelerek ortak vatan mücadelesi vermesinin kaçınılmaz olduğunu dile getiren BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, 27 Nisan’da Cenevre’de gerçekleşecek zirve öncesinde, federal çözüm ve barış mücadelesinin yükseltilmesi çağrısında bulundu.
Derviş Ali Kavazoğlu ve Kostas Mişaoulis’in yaşamlarını feda ettikleri mücadelenin sürdüğünü belirten İzcan, ” Bu iki yoldaşımızı saygı ve özelmele anarken, yurdumuz Kıbrıs’a barış ve özgürlüğü getirmek için her türlü fedakarlığı yapmaya devam edeceğimizi vurgulayın” dedi.

Birleşik Kıbrıs Partisi, EL-SEN’in düzenlediği eyleme destek belirtti.

By birlesikkibrispartisi

“KIB-TEK yıllar boyu arpalık gibi kullanılmış, iktidarların rant aracına dönüştürülmüştür” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, ihalesiz akaryakıt alımı diye bir şeyin olamayacağını, bunun her türlü suistimale açık olduğunu vurguladı.

         KIB-TEK’in devasa bütçesi ile bu memlekette yolsuzlukların merkezinde bulunduğunu belirten İzzet İzcan, “Çin’den mal getirip bunu Avrupa malı diye fahiş fiyatlarla kuruma satanlar, elleri kolları serbest dolaşırken, şaibeli sayaç ve aydınlatma ihaleleri ile halkı soyanlar, hiç bir şey yokmuş gibi nutuk atmaya devam ediyorlar” dedi.

         Hangi yüzle bugünkü eylemlere destek veriyorsunuz.

         Geçmiş iktidarları döneminde partizanca istihdam yapıp, hiçbir yolsuzluğu ortaya çıkarmayan siyasi partiler, hangi yüzle bugünkü eylemlere destek veriyorlar? diye soran BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, Kuzey Kıbrıs’ta kökten bir temiz eller operasyonuna ihtiyaç olduğunu vurguladı.

         Arif Hocanın dediği gibi “Ayni yolu yürüyenler farklı yere varamazlar” diyen İzzet İzcan, polis, savcılık ve yargıyı göreve davet etti.

 

İzcan: Film galasına yüzlerce insan toplayan zihniyetin insan yaşamına saygısı yok.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, “Ülkemizdeki Covit-19 salgını devam ederken, Türkiye ve ülkemizden yüzlerce seçkin davetlinin katılacağı gala gecesi düzenlemek, salgına davetiye çıkarmaktır” dedi.

         Tüm üretici sektörlerin iflas ettiği, insanımızın iki yakasını bir araya getiremediği koşullarda, milliyetçilik kokan, Kıbrıs’ın gerçek tarihi ve kültürüne uymayan filmler çekmek ve şovenizmi körükleyerek statükoyu kalıcılaştırmayı hedefleyen politikaları kınadıklarını vurgulayan İzzet İzcan, “Toplum canını kurtarmaya çalışırken, sizler keyf çatıyorsunuz” dedi.

         “UBP-YDP-DP hükümetinin öncelikli görevi, başta öğretmenler olmak üzere tüm çalışanları aşılayarak hayatın normalleşmesini sağlamaktır” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, vatandaşa pandemi tedbirlerini uygularken, film galasına yüzlerce insan toplayan zihniyeti, insanımızın yaşam hakkına saygılı olmaya çağırdı.

         “Sözümüz sizedir” diyen İzzet İzcan, halka karşı girişilen her türlü eylemin karşısında olmaya devam edeceklerini vurguladı.

 

İzcan: Kıbrıs Türk toplumu Türkiye’ye ilhakı kabul etmiyor.

By birlesikkibrispartisi

           Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhak siyasetinin, yıllardır yürütülen entegrasyon  politikalarının sonucu olduğunu ve giderek Kıbrıs Türk toplumunun varlık ve kimliğini tehdit ettiğini vurguladı.

         Ankara’daki AKP hükümetinin müdahalesi ile federasyon tezinden vazgeçilmesi ve iki devletli çözüm şeklinde ortaya atılan tezlerin, toplumu ilhaka hazırlama hedefi taşıdığını belirten İzzet İzcan, Kıbrıslı Türklerin çoğunluğunun ilhak politikalarını benimsemediğini vurguladı.

         Türkiye’den Kıbrıs’ın kuzeyine nüfus aktararak, demografik yapının bilerek ve isteyerek değiştirildiğini dile getiren BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Bunun insan hakları adı altında dünyaya yutturulmaya çalışılması kabul edilmez” dedi. “Gelinen aşamada sorunun çözümü aciliyet taşımaktadır” diyen İzzet İzcan, “Çözüm BM kararları temelinde Birleşik Federal Kıbrıs olarak hayata geçmelidir” dedi.

         “Yurdunu seven tüm ilerici ve yurtsever kesimlerin, ortak vatan mücadelesi vermekten başka çıkar yolu yoktur” diyen İzzet İzcan, ilhak karşıtı kesimlere, birlikte mücadele etme çağrısında bulundu.

     

BKP ve AKEL heyetleri, BKP Genel Merkezi’nde bir araya geldi.

By birlesikkibrispartisi

BKP ve AKEL heyetleri, BKP Genel Merkezi’nde bir araya geldi. İki parti Kıbrıs sorununda gelinen aşamayı değerlendirdi.

         BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, Cenevre zirvesi öncesi, federal çözüme inanan partilerin birlikte hareket etmesinin önemine dikkat çekerek, sorunun çözümünün BM kararları temelinde, Federal Birleşik Kıbrıs olacağını belirtti.

İki ayrı devlet politikasının hayata geçmesinin mümkün olmadığını dile getiren İzzet İzcan, “Kıbrıs halkını yeni maceralara sürüklemeye kimsenin hakkı yoktur” dedi.

         Bulunacak çözümün, tüm Kıbrıslıların insan haklarına saygılı olması gerektiğini belirten İzzet İzcan, Cenevre konferansı öncesi çözüme inananların ortak etkinlikler düzenlemesi gerektiği üzerinde durdu.

         “Kıbrıs, bütün Kıbrıslıların ortak evidir” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, AKEL ve BKP’nin bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da çözüm ve barış yolunda birlikte hareket edeceğini vurguladı.

BKP ve AKEL yarın BKP Genel Merkezi’nde bir araya geliyor.

By birlesikkibrispartisi

 

            Birleşik Kıbrıs Partisi ve AKEL  24.03.21tarihinde, saat13:00’de BKP Genel Merkezi’nde bir araya geliyor. Görüşmede, ülkemizin içinde bulunduğu son siyasi gelişmeler ve 27 Nisan 2021’de Cenevre’de gerçekleştirilecek Kıbrıs zirvesi konuları değerlendirilecektir.

 

Yarım Kalan Başkent Tiyatrosu Önünde Monologlar Oynanacak

By Nazen Şansal

barakasokakta_2803199

barakasokakta_2803199

Baraka Kültür Merkezi 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te Başkent Tiyatro binası önünde tiyatral bir etkinlikle Dünya Tiyatro Günü’nü kutlayacak. Lefkoşa Belediyesi ile işbirliği halinde gerçekleştirilecek olan etkinlikte Shakespeare’den Hamlet, Dinçer Sümer’den Sevtap, Samuel Becket’ten Godot’yu Beklerken tiradları sahnelenecek. Ayrıca Bertolt Brecht’in “Oyun Yazarının Türküsü” adlı şiiri seslendirilecek. Konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Lefkoşa Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın da konuşma yapacağı etkinliğe tüm sanat severler davet edildi. Konukların, araçlarını Lefkoşa Belediyesinin otoparkına park edebileceği duyuruldu. Baraka Kültür Merkezi Dünya Tiyatro Günü mesajı ise şöyle: Ezberleri bozuyor ve bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! "Tüm dünya bir sahnedir. Ve bütün insanlar sadece birer oyuncu... Girerler ve çıkarlar. Bir kişi, bir çok rolü birden oynar." Shakespeare'in de dediği gibi pek çok rolümüz var şu koca sahnede. Ezberlememiz ve oynamamız istenen, sorgulamadan, itiraz etmeden, değiştirmeden kabullenmemiz beklenen... Önce kandırılan bir çocuk, ardından yenilikçi fikirleri önemsenmeyen bir genç, sonra emeği sömürülen bir emekçi, hakları ihlal edilen bir vatandaş, doğası bozulan bir insan, en sonda da tecrübeleri hiçe sayılıp yalnızlığa mahkûm edilen bir ihtiyar rolü biçiliyor bizlere. Oysa sanat ve sanatçı her şeyden önce sorgulayan ve toplumu ileriye götürmeye çalışandır. Otoriteye, baskıya, dayatmaya itirazı olan; özgürlükçü ve aydınlık fikirleri, barış ve kardeşlik istencini, toplumun çeşitli renkleriyle birlikte hayata bulaştırmaya çalışandır. "Ben" değil "biz" diyen, başkasının derdini de sahneye, melodiye, tuvale, kâğıda, ekrana taşıyandır. "Tüm sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşam sanatına katkıda bulunmalıdır" diyordu Bertolt Brecht. Bizler de tiyatroya gönül vermiş kişiler olarak ülkemizde ve dünyada daha eşit, daha adil, daha özgür ve bağımsız "başka bir hayat"ın mümkün olduğunu biliyor ve sanatımızı bu güzel günlerin hizmetine sunuyoruz. Pandeminin yarattığı olumsuzluklara ve hükümetlerin bu süreci yönetmekteki başarısızlığına rağmen tiyatroyu; insanlığın doğuşundan bu yana var olan bu sanatı, yaşatmanın yollarını arıyoruz. Hükümetler, yeni tiyatro binaları yapmak, sağlık koşullarına uygun açık hava sahneleri düzenlemek yerine Pandemide ilk olarak sanatı gözden çıkarıp tiyatroları kapatıyorlar. Özerk tiyatro yasası yapmak ve sanatı özgürleştirmek yerine sadece sanat severMİŞ gibi görünüp, üstüne bir de dernek tiyatrolarına yapılacak katkıları kesmenin tüzüklerini yapıyorlar. Çünkü boyun eğmeyen ve İNSANI İNSANA İNSANLA ANLATAN bu sanatın gücünden korkuyorlar. Sadece kendilerine tabi olacak, sahibinin sesini sahneye taşıyacak bir tiyatro istiyorlar. Bunun için bize bir ezber yaptırıp verdikleri rolleri oynamamızı bekliyorlar. Ama biz, seyirci kalmayan seyircilerimizle birlikte, ezberleri bozuyor bize biçilen rolleri kabul etmiyoruz! Barış içinde, özgür, eşit ve adil bir toplum için, doğanın ve insanın sömürülmediği bir dünya için "yaşasın tiyatro, yaşasın hayat" diyoruz! Tüm tiyatro emekçilerinin ve seyircilerinin 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. 55627831_627398437719749_508467356968681472_n-678x381    

Dünyayı Yerinden Oynatın!- Zekiye Şentürkler

By Şifa Alçıcıoğlu

Screenshot_20210324-114345_Word

Argasdi yeni sayı hazırlıklarına devam ederken "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyalı 60. sayımızdan Pandemi döneminde çalışma hayatını içeren makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Screenshot_20210324-114345_WordYıllar boyunca hakları en çok gasp edilen kesim hiç kuşkusuz işçi sınıfı olmuştur. Tarihin tozlu sayfalarını araladığımız zaman en büyük kazanımları da yine işçilerin umudunu kaybetmeden, birleşerek, örgütlenerek ve mücadele ederek elde ettiğini görürüz. Günümüzde bunun örnekleri halen yaşanmaktadır ve tek çözüm umutla mücadele etmekten geçmektedir. Pandemi sürecinde çaktırmadan başımıza neler geldi? İçerisinden geçmekte olduğumuz Pandemi döneminde, özellikle alınan önlemler çerçevesinde yetkili mercilerce açıklanan kararlar sonucunda, bilhassa özel sektör çalışanlarının insanca çalışma koşulları neredeyse yok edilmiş, haklarından söz etmek imkansız hale gelmiştir. Peşi sıra resmi gazetelerde sayfalarca alınan, geri çekilen, kılıfına uydurularak açıklanan yaptırımlar sermaye ile birlikte değerlendirilmiş ve hükümet-patron işbirliği ile eller yine çalışanların cebine atılmıştır. Salgını yaşadığımız ilk aylardan günümüze kadar olan hak ihlallerini sıralayacak olursak; mart ayında hükümet tarafından alınan kararlar çerçevesinde çoğu işletme zorunlu olarak kapatılmıştır. Kapalı olunan bu süre zarfında işyerlerinin ilgili devlet dairelerine ara verme başvurusu yapmaları sonucunda çalışanları için herhangi bir sosyal güvenlik (sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı) yatırımı yapma zorunluluğu kalmamıştır. Ancak yapılan bu uygulamada çalışanların hakları iki kez gasp edilmeye çalışılmıştır. Birincisi, ilgili devlet dairesi ara verilen sürenin başlangıç tarihinde çalışanların hiç haberi olmadan onları işten durdurmuş ardından da yeniden açılma tarihinde işe geri almıştır. Bu da demek oluyordu ki, çalışanlar emekli olacağı zaman olağanüstü bir hal olan salgın dönemi için yatırımları devlet tarafından otomatik olarak yapılmış sayılmak yerine yapılmamış sayılacak ve bu farkı kendi ceplerinden ödeyeceklerdi. Velhasıl, hükümete yapılan baskılar sonucunda bu uygulama sonradan alınan bir karar doğrultusunda düzeltilmiştir. İkincisi ise, bazı işverenler kurnazlık yapıp zorunlu ara verme dönemini çalışanlarının yıllık izinlerinden kesmiş ve herhangi bir izin istemeleri durumunda çalışanlarını ödeneksiz izine çıkarıp izin süreleri boyunca yatırımlarını yapmamıştır. Bu sorun halen devam etmekte ve ilgili makamlar önlemini almamaktadır. Mevcut ekonomik krizden ötürü de çalışanlar bunun yasal olmadığını bile bile itiraz edememekte, işsiz kalmaktan korkmaktadırlar. Ardından, haziran ayında çalışma bakanı tarafından yapılan açıklamayla sosyal sigorta yatırım primlerinde değişikliğe gidilerek işçilerin net maaşlarının artırılacağı müjdelendi! Bunu da hayat pahalılığı, ekonomik kriz önlemi, yapıl(a)mayan asgari ücret artışı yerine sayılabileceği böbürlenerek anlatılmıştır. Ama gelin görün ki bu safsata sadece bir ay sürmüş, işveren payına bir indirim uygulanmadan işçilerin sosyal sigorta kesinti payının sıfırlanması sermayenin örgütlenmesiyle yapılan türlü itiraz ve baskılarla sona erdirilmiştir. Ve her zamanki gibi gözler işçilerin cebine dönmüş, işverenlerin yatırım payları kaldırılıp işçilerinki eski haline geri dönmüştür. Hükümet sadece çalışanların değil kendi nam ve hesabına çalışıp ayakta durmak içi debelenen küçük işletmeleri ve esnafı da mağdur etmekten geri kalmamış, vaat etmiş olduğu prim yatırım desteğini yarım yamalak ödemiş, kurultay ve hükümet kurma gibi dertlere düşüp bu konuyu tamamen unutmuştur (ya da unutturmaya çalışmıştır). Bütün işçi kardeşlerim rica ediyorum birleşin! Örgütlü kötülüğün gün be gün büyüdüğü ülkemizde artık işçilerin de örgütlenmesi ve hakları için daha fazla mücadele etmesi kaçınılmazdır. Tarih boyunca umudunu kaybetmeden mücadele eden işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar günümüze de ışık tutar niteliktedir. Sermaye karşısında işçilerin ezilmesine yol açan, yoksullaştırarak patronlara bel bağlamasına sebep olan, gelecek ve güvencelerini patronların iki dudağı arasına teslim eden, çalışma yaşamını zindana çeviren ve işçilere köle yaşantısını laik gören bu düzene ivedilikle dur demek hayat memat meselesi haline gelmiştir. Tüm bunlar göz önüne alındığında özel sektöre sendika zorunluluğu kaçınılmaz bir çözüm yoludur. Çünkü işçilerin iş sağlığı ve güvenliğini gözeten, eşit işe eşit ücret almalarını sağlayan, emeklerinin sömürülmediği, ödeneksiz ek mesai yaptırılmadığı, hamile kaldığı için işten atılmadığı, iş yerinde uğradığı mobbingi sineye çekmek zorunda bırakılmadığı, resmi tatil olsun yıllık izin olsun işverenleri tarafından izin haklarının keyfi harcanmadığı bir gelecek ancak örgütlenerek gelecek. Böyle bir gelecek için umut varsa mücadele devam etmelidir. Ülkemizde de bu umudu yüreğinde taşıyan sendikalardan oluşan Emek Platformu ve özel sektöre sendika için çeşitli çalışmalar yürüten Bağımsızlık Yolu öncülüğünde yeni bir mücadelenin taşları örülmektedir. Böyle bir gelecek örgütlenmekten geçiyorsa artık zaman kaybedilmemelidir. Hem boşuna dememişler “işçiler birlik olsa dünya yerinden oynar!” diye.

Baraka’dan Dünya Tiyatro Günü Etkinliği

By Nazen Şansal

event

afisyasarersoylu

Baraka Tiyatro Ekibi, Dünya Tiyatro gününde seyircisiyle buluşuyor. 27 Mart Cumartesi günü saat 14.00’te başlayacak olan etkinlik bu sene farklı bir temada, yarım kalan Başkent Tiyatro binası önünde gerçekleştirilecek. Lefkoşa Belediyesi otoparkının yanında yer alan çıkmaz sokakta çeşitli tiyatral etkinlikler ve konuşmalar yer alacak. Lefkoşa Türk Belediyesi işbirliği ile açık havada ve Pandemi önlemlerine uygun olarak yapılacak etkinlikte çeşitli oyun yazarlarının eserlerinden seçilen monologlar (tiradlar) ve tiyatro ile ilgili şiirler sahnelenecek. Ayrıca konuk sanatçı Yaşar Ersoy ile Belediye Başkanı Mehmet Harmancı da etkinliğe katılarak konuşma yapacak. Dernekten yapılan açıklamada, sanata en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde tüm tiyatro severlerin davetli olduğu duyuruldu.  

event

 

Örgütler, Kültürel İşbirliği Protokolü’ne “TEPKİ” Gösterdi

By Nazen Şansal

160787753_284507736421941_8339364950369102546_n

Bugün Meclis Genel Kurulu’nun gündeminde olan Kültürel İşbirliği Protokolü, örgütler tarafından “TEPKİ”yle karşılandı. Türkiye ile imzalanan ve Meclis’in onayına sunulan anlaşma, Yunus Emre Enstitüsü’ne çocuklarla ilgili verilen yetkiler dolayısıyla protesto edildi. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Biat Değil Özgürlük İnisiyatifi, KTÖS, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği ve Kadın Eğitimi Kolektifi tarafından Meclis önünde gerçekleştirilen basın açıklamasında, “Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan dini ve milli şuura sahip gençler yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor” denildi. Örgütler, “Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor” ifadelerini kullanarak milletvekillerine seslendi. Bu protokole onay verilmesinin laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" demek anlamına geldiğinin vurgulandığı açıklamada “Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz” sözleri kullanıldı. Ayrıca protokolün 14. Maddesine değinilerek Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı, hatta ayrı bir devlet değil TC’nin egemenliği altında görüldüğü de belirtildi. Eylemciler, ellerinde tuttukları harflerle Hükümet’e “TEPKİ” gösterdiler ve en az 5 yıl yürürlükte kalacak olan protokolün, azınlık Hükümeti tarafından onaylanmasının doğru olmayacağını vurguladılar. Bugün Genel Kurul salonunda çıkan tartışma sonrası yeniden toplanamayan Meclis, söz konusu protokolü görüşemedi ve yarın (16 Mart Salı) gündemine aldı. 160787753_284507736421941_8339364950369102546_n Basın açıklamasını tam metni şöyle: Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!? Türkiye ile imzalanan paketlere, protokollere her gün bir yenisi ekleniyor. Bunlar, sadece ekonomik yönden değil kültürel açıdan da Kıbrıslı Türk kimliğini yok etmek, asimile etmek üzere açık veya gizli niyetler içeriyor. Halkımızın laik ve demokratik yapısına tahammülü olmayan ve bunu seçimlerde de irademize müdahale ederek gösteren gerici zihniyetler, çocuklarımızı kendilerine benzetmenin yollarını arıyorlar. Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan "dini ve milli şuura sahip gençler" yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor. Türkiye ile imzalanan ve bugün Meclis'in onayına sunulan Kültürel İşbirliği Protokolü, kültür-sanatla ilgili destek beyan eden bir sürü güzel lafın yanı sıra -ki bu protokol olmadan da sanatçılarımıza destek olunmasına hiçbir engel yoktur- Yunus Emre Enstitüsü'nün çocuklarımızla ilgili faaliyetler yapmasını öngörüyor. Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor. Kuruluş aşamasında Tanıtma Fonu'ndan 1 milyon TL aktarılan Vakfa, pek çok kamu malı ve bina da hibe ediliyor. Devlet destekli olsa da nihayetinde bir STÖ olan bu kurumun, devletler arası bir anlaşmada hukuken yerinin olmaması bir yana, cemaatinin yurt dışı okullarına karşılık kurulduğu daha sonra da bir süre cemaatin eline geçtiği iddia ediliyor. İyi niyetlerle Yunus Emre Enstitüsü'nde çalışan veya etkinliklere destek olan sanatçıları ve kurslara katılan kişileri tenzih ederek söylüyoruz ki bu zihniyete çocuklarımızı veya gençlerimizi emanet etmek, bu halka yapılacak en büyük kötülüktür. Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz. Meclis'teki milletvekillerine sesleniyoruz: Kültürümüzün yaşatılıp tanıtılması kılıfıyla önünüze konan bu protokole onay verirseniz, dini ve milli duyguları önce kabartılıp sonra istismar edilen, AKP zihniyetinde, muhafazakâr gençler yetişmesine, laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" diyeceksiniz. Zaten protokolü yazanların, Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı ve hatta bizi ayrı bir devlet değil kendi egemenlikleri altında gördükleri de 14. maddeden bellidir. Bu maddede adamızın tarihi; Osmanlı öncesi dönem, Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi şeklinde kategorize edilmiştir! Bu protokolün bir Eğitim ve Kültür Bakanı tarafından, en azından bu maddesi düzeltilmeden imzalanması hayret verici olup, ayrı devlet olduğunu iddia eden bir Meclis tarafından onaylanması da kendi kendini inkâr etmek anlamına gelecektir. Katılan Örgütler: Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu, Biat Değil Özgürlük İnisiyatifi, KTÖS, Kıbrıs Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Kadın Eğitimi Kolektifi  

Basın Açıklamasına Çağrı: Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!?

By Nazen Şansal

sanatcilar-girisimi-reddediyoruz-757624-5

Laiklik ve demokrasi ilkelerine bağlı tüm duyarlı örgütlere ve kişilere çağrımızdır.

Gelin pazartesi günü bu protokolü Meclis önünde protesto edelim!

unnamed

Kültürel İşbirliği Anlaşmasıyla Çocuklarımız Kime Emanet!? Türkiye ile imzalanan paketlere, protokollere her gün bir yenisi ekleniyor. Bunlar, sadece ekonomik yönden değil kültürel açıdan da Kıbrıslı Türk kimliğini yok etmek, asimile etmek üzere açık veya gizli niyetler içeriyor. Halkımızın laik ve demokratik yapısına tahammülü olmayan ve bunu seçimlerde de irademize müdahale ederek gösteren gerici zihniyetler, çocuklarımızı kendilerine benzetmenin yollarını arıyorlar. Reddediyouz süreciyle geri püskürtmeyi başardığımız Koordinasyon Ofisi ile amaçlanan  "dini ve milli şuura sahip gençler" yetiştirilmesinin başka başka formülleri deneniyor. Türkiye ile imzalanan ve 15 Mart Pazartesi günü Meclis'in onayına sunulacak olan Kültürel İşbirliği Protokolü, kültür-sanatla ilgili destek beyan eden bir sürü güzel lafın yanı sıra -ki bu protokol olmadan da sanatçılarımıza destek olunmasına hiçbir engel yoktur- Yunus Emre Enstitüsü'nün çocuklarımızla ilgili faaliyetler yapmasını öngörüyor. Merkezi Ankara'da olup ülkemizde de Selimiye Meydanı'nda binası bulunan bu Enstitünün, aynı adlı bir Vakfa bağlı olduğu, Vakfın kurucuları ve destekçileri arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu yer alırken şimdiki yönetiminin ise ağırlıklı olarak Tayyip Erdoğan tarafından belirlendiği biliniyor. Kuruluş aşamasında Tanıtma Fonu'ndan 1 milyon TL aktarılan Vakfa, pek çok kamu malı ve bina da hibe ediliyor. Devlet destekli olsa da nihayetinde bir STÖ olan bu kurumun, devletler arası bir anlaşmada hukuken yerinin olmaması bir yana, cemaatinin yurt dışı okullarına karşılık kurulduğu daha sonra da bir süre cemaatin eline geçtiği iddia ediliyor. İyi niyetlerle Yunus Emre Enstitüsü'nde çalışan veya etkinliklere destek olan sanatçıları ve kurslara katılan kişileri tenzih ederek söylüyoruz ki bu zihniyete çocuklarımızı veya gençlerimizi emanet etmek, bu halka yapılacak en büyük kötülüktür. Bizler Türkiyeli-Kıbrıslı ayırt etmeden tüm çocuklarımızın çağdaş ilkelerle ve özgür düşüncelerle yetişmesini istiyoruz. Meclis'teki milletvekillerine sesleniyoruz: Kültürümüzün yaşatılıp tanıtılması kılıfıyla önünüze konan bu protokole onay verirseniz, dini ve milli duyguları önce kabartılıp sonra istismar edilen, AKP zihniyetinde, muhafazakar gençler yetişmesine, laik ve demokratik Kıbrıslı Türk kimliğinin biraz daha asimile edilmesine "evet" diyeceksiniz. Zaten protokolü yazanların, Kıbrıs kültürüne Osmanlı merkezli, dar bakış açısı ve hatta bizi ayrı bir devlet değil kendi egemenlikleri altında gördükleri de 14. maddeden bellidir. Bu maddede adamızın tarihi; Osmanlı öncesi dönem, Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi şeklinde kategorize edilmiştir! Bu protokolün bir Eğitim ve Kültür Bakanı tarafından, en azından bu maddesi düzeltilmeden imzalanması hayret verici olup, ayrı devlet olduğunu iddia eden bir Meclis tarafından onaylanması da kendi kendini ikâr etmek anlamına gelecektir. Laiklik ve demokrasi ilkelerine bağlı tüm duyarlı örgütlere ve kişilere açık çağrımızdır. Gelin pazartesi günü bu protokolü Meclis önünde protesto edelim! 15 Mart Pazartesi saat 13.13'te Meclis önünde, katılmak ve imza koymak isteyenlere açık olarak basın açıklamamızı yapıyoruz.   160090429_280329456834996_7976240067303865390_n    159871106_202528918321695_7131805150692208849_n

Yiğiter, “İstanbul sözleşmesine yeniden taraf olunmalıdır “

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Kadın Meclisi, İstanbul sözleşmesinin imzacı devletlere kadınları her türlü şiddete karşı korumak, ayrımcılığın önüne geçmek ve kadınların güçlendirilmesi yoluyla eşitliğin sağlanması bakımından yükümlülükler getirdiğini belirterek, Türkiye Cumhuriyeti’nin 2011 yılında İstanbul sözleşmesine imza attığını vurguladı.
” İstanbul Sözleşmesine atılan imzanın varlığına rağmen uygulanmadığı, kadının eşit, özgür ve güvenli yaşam hakkının sağlanmadığı açıkça ortadayken, Cumhurbaşkanlığı tarafından imzanın geri çekilmesinin esas amacı kadınların yükselen örgütlü eşitlik, özgürlük ve güvenli bir yaşam mücadelesinin önüne geçmektir” diyen BKP Kadın Meclisi Sözcüsü Hediye Yiğiter, ” Tüm dünyada kadınların örgütlü mücadelesi her geçen gün güçlenmektedir. Tüm engelleme çabalarına rağmen de güçlenmeye devam edecektir” dedi.
” Türkiye, İstanbul sözleşmesine bir an önce yeniden yeniden taraf olmalı ve etkin bir biçimde uygulanması sağlanmalıdır” diyen Yiğiter, ” BKP Kadın Meclisi olarak, Türkiye’de eşitlik, özgürlük ve güvenli bir yaşam mücadelesi veren tüm kadın örgütleriyle dayanışmaya içinde olmaya devam edeceğiz” dedi.

BKP, HDP’ye yapılan saldırıları kınamaktadır.

By birlesikkibrispartisi

Türkiye’deki AKP iktidarı, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Milletvekilliğini düşürmüş, HDP’nin kapatılması için Anayasa

Mahkemesindeki süreci başlamıştır.
         BKP Merkez Yürütme Kurulu, “Türkiye halkının iradesini yok sayan, HDP’ye oy veren 6 Milyon kişinin iradesine saldıran bu tavrı kınar, Türkiye halklarının verdiği demokrasi ve özgürlük mücadelesi ile en yüksek dayanışmayı vurgular” dedi.

         BKP Merkez Yürütme Kurulu, HDP Eş Genel Başkanları Mithat Sancar ve Pervin Buldan’a dayanışma mesajı göndermiş,  Kuzey Kıbrıs’taki demokrasi güçlerinin dayanışmasını vurgulamıştır.

         Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun, AK Parti iktidarının meclisten attığı 14’üncü Milletvekili olduğunu belirten BKP Merkez Yürütme Kurulu, düşünce ile mücadele edemeyen bu baskıcı ve otoriter rejimin yıkılmaya mahkum olduğunu belirterek, yaşananların Kıbrıs’ta AKP’den medet uman şükrancı kesimlerin kulağına küpe olmasını istedi.

 

İzcan:Halk iradesine dayanmayan bu hükümet yıkılmaya mahkumdur.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, UBP-DP-YDP hükümetinin her yönüyle döküldüğünü, yasa ve hukuk dışı işlere el attığını belirterek, “Halk iradesine dayanmayan bu hükümet yıkılmaya mahkumdur” dedi.

            LAÜ’ye atanan ve ‘Sahte evrak düzenleme/tedavüle sürme’ suçlarından hüküm giyen Okan Erdemsiz olayının, hükümetin karakterini ortaya koyduğunu dile getiren

İzzet İzcan, Başbakan Yardımcısı ve Ekonomi Bakanı Erhan Arıklı’nın, “Ben yaparım olur, vefa borcumu ödedim” şeklindeki açıklamasının siyasi etik kurallarına aykırı olduğunu ve suç teşkil ettiğini vurguladı.

            “Bu atamanın sorumlusu Başbakan Ersan Saner olduğu kadar, bu atamayı onaylayan Vakıflar idaresi yönetim kuruludur” diyen İzzet İzcan, “Her yanından yolsuzluk ve yüzsüzlük fışkıran bir düzen içinde yaşıyoruz” dedi.

            Ekonominin tüm sektörlerinin iflas tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu, ülkede açlık baş gösterdiğini, üreticilerin ürünlerinin elinde kaldığını, eğitim ve turizm sektörünün can çekiştiğini belirten BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “AKP iktidarının anti demokratik müdahalesi ile kurulan bu hükümetin, kendisi siyasi ahlağa aykırı bir şekilde oluşmuştur” dedi.

Kültürel İşbirliği Protokolü’ne tepki

By admin
Meclis Genel Kurulu’nda bugün görüşülmesi planlanan ancak çıkan tartışma sonrası görüşülmesi daha sonraya ertelenen Kültürel İşbirliği Protokolü, örgütler tarafından tepkiyle karşılandı. Türkiye ile imzalanan ve Meclis’in Devam »

İzcan: AK Parti Gençlik Örgütü gibi örgütler yasa dışıdır.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin,  kuzey Kıbrıs’taki örgütlenmesinin yasalara aykırı olduğunu belirterek bu konuda girişim üstleneceklerini açıkladı.

         KKTC Siyasi Partiler yasasında, yabancı bir ülkenin siyasi partilerinin ülkede temsilcilik açabileceklerine ilişkin bir düzenleme bulunmadığını, Dernekler yasasında ise spor, sağlık, çevre ve engellilere yönelik eğitim faaliyetlerini yürütmek amacıyla dernek kurulabileceğini ancak bu derneklerin mevcut bir siyasi partinin adını, amblemini, rozetini ve benzeri işaretleri kullanmasını yasakladığını belirten İzzet İzcan, AKP Gençlik Örgütü gibi örgütlenmelerin yasadışı olduğunu vurguladı.

         Yasadışı örgütlenmeler konusunda suskun kalan yöneticilerin de suç işlediğini dile getiren BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, işlem yapılmaması durumunda bu yöneticiler hakkında  suç duyurusunda bulunacaklarını belirtti.

         Kökü dışarıda bulunan bu tür örgütlenmelerin, ülkede huzuru bozduğunu, başka ülkelerin menfaatleri doğrultusunda faaliyet yürüttüklerini dile getiren İzzet İzcan, suç işleyen bu tür örgütler karşısında sessiz kalmanın ileriki dönemde çok daha büyük sıkıntılar yaratacağını vurguladı.

 

 

Sonüstün, “Birleşik Kıbrıs Partisi, anti demokratik ve Goebbels tipi tüm faşizan yapılanmaları şiddetle protesto eder”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Salih Sonüstün, Ankara’daki AKP hükümetinin Kıbrıs’ın kuzey parçasına atadığı azınlık hükümeti ile Ekonomik ve Mali işbirliği protokolü adı altında Kıbrıs Türk toplumunu ekonomik olarak kendine bağımlı ve biatci bir yapıya dönüştürmek istediğini belirterek, bu yapılanlara karşı direnmeye çalışan toplumun aydınlık yüzlerini devlet gücü kullanarak diz çöktürmeye çalıştığını vurguladı.
” AKP Türkiye’de kendi iktidarına ve yaptıklarına karşı çıkan tüm kesimleri etiketleyip tutuklatan zihniyetin bire bir aynısını Kıbrıs’ın kuzeyine getirmeye çalışmaktadır” diyen Sonüstün, ” Yürürlükteki yasalar izin vermemesine rağmen atanmış hükümetin göz yumması ile özellikle buraya taşıdığı nüfus arasında siyasi örgütlenme çabasında olan AKP’ nin bu uygulamalarına dur demek her Kıbrıslı yurtseverin görevidir” dedi.
” Birleşik Kıbrıs Partisi, bu ve buna benzer anti demokratik ve Goebbels tipi faşizan yapılanmaları şiddetle protesto eder” diyen BKP Genel Sekreteri Sonüstün, ” Buna karşı tüm yurtsever güçleri ortak mücadeleye ve direnmeye çağırırız” dedi.

Baraka’dan Kulak Tiyatrosu (Podacto)

By Nazen Şansal

afiş 1

afiş 1    afiş 2 Baraka Tiyatro Ekibi, bir yandan 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde seyircisiyle buluşmak için hazırlıklarını sürdürürken bir yandan da Pandemi koşullarında tiyatro severlere ulaşmanın bir aracı olarak “arkası yarın” formatında radyo tiyatrosu yayınladı. Podacto olarak da tanımlanan kulak tiyatrosu, derneğin Youtube ve Facebook sosyal medya hesaplarından ayrıca Spotify ve Anchor gibi dijital ses platformlarından dinlenebilir. “Zaman Makinesi” ismli, 4 kısa bölümden oluşan ve Kıbrıs ağzı seslendirilen oyun, “Zeytinyağlı Saç Gatmeri”, “Vakitsiz Aşk”, “Bundo Bundo Bundo” ve “Sarfoşum Amman” adlı skeçlerden oluşuyor. Günümüzde başlayıp 1970’lere giden oyun, dinleyicileri, adamızın kültürü ve yakın tarihi ile dolu bir gezintiye çıkartıyor. Nazen Şansal’ın yazdığı “Zaman Makinesi”ni seslendirenler: Fatoş Muhtaroğlu, Feray Karahüseyin, İncilay Gök, Merin Olgun, Sezgin Keser, Sözalp Kahvaltıcı, Şifa Alçıcıoğlu ve Tahsin Oygar. Müziklerinin Sol Anahtarı’nın Kıbrıs şarkılarından seçildiği, afiş tasarımını Mustafa Batak’ın yaptığı oyunun kayıt ve ses montajı ise Ahmet Güvenler ve Tahsin Oygar tarafından gerçekleştirildi. afiş 3   afiş 4    

8 Mart’ta Kadınlar Sokaklarda Haykırdı: “Saray Değil Sığınmaevi”

By Zekiye Şentürkler
8 Mart Organizasyon Komitesinin (Kadın Eğitimi Kolektifi, Bağımsızlık Yolu, Baraka Kültür Merkezi, GÜÇ-SEN, HAK-SEN, KTOEÖS, TDP, TDP TOCEK, TDP GENÇLİK), pandemi koşullarına uygun bir şekilde düzenlediği 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü yürüyüşü, Lefkoşa’da maskeli ve mesafeli bir şekilde gerçekleştirildi. Pronto çemberinden başlayıp Meclis önünde biten yürüyüşün başında Ekmek ve Güller adlı şiir okunarak kadın […]

Biadına İsyan İnadına Özgürlük- İlke Olgun

By Şifa Alçıcıoğlu

01eylul2020 7

Argasdimizin son sayısında Feministiz sayfasında yer verdiğimiz makalemiz... 01eylul2020 7Biat, kelime anlamıyla taraflar arasında yönetilenin yönetene itaat edeceğini yazılı olmasa da kabul etmesidir. Bu itaat anlaşmasına uymayan tarafları bağlayıcı kanunlar olmasa da, yöneten yönetilenin üzerinde yaptırım uygulayabileceği ön kabulü ile davranır. Birisine veya bir şeye itaat ediyorsanız onun tebaası yani itaat edenleri arasına girersiniz. Erkek egemen toplumlarda biat etmesi beklenen güçsüz grup kadın olarak görüldüğünden kadınlara güçsüz oldukları ve emek yoğun çalışıp karar mekanizmaları gibi önemli konularda hep geri planda kalmaları çocuk yaşlardan itibaren öğretilmektedir. Toplumda erk sahibi olarak görülen erkek, kadının doğallığında biat etmesi gerektiğini bildiğini varsayar. Bu durum kadının biat etmesini kolaylaştırırken erkeğin de kadının üzerinde doğal olarak otorite sahibi olduğu hissini yaratır. Gücün kendisinde olduğunu hisseden erkek, iktidarını korumak ve resmileştirmek için bu tavrı sürdürmeye devam eder. Ortaçağdan beri insanların özgür birer birey olmaktan korktuğu ve özgür olma durumu bir gelişim olmasına rağmen bundan uzak durduğu gibi, bugün kadınlar da biattan kurtulmayı aynı şekilde korkutucu görüyor. Erich Fromm’a göre Ortaçağ toplumunu çağdaş toplumdan ayıran özellik, ortaçağ toplumunda bireysel özgürlüğün bulunmayışıdır. Bugünün çağdaş toplumuna geldiğimizde ise insanlar birçok alanda bireysel özgürlüklerini kazanmışken, ataerkil toplumlarda kadın hala daha hak ettiği özgürlük ve bağımsızlığa kavuşmuş değil. Ama bundan daha önemlisi ortaçağ insanının özgürlük korkusu gibi bugün kadının da biattan kurtulma korkusu kendine içkin bir şekilde var olmaya devam etmektedir. Bugün fikirsel olarak biattan kurtulup özgür bir birey olmak, her kadın için teoride anlaşılır ve kabul edilebilir bir şey olsa bile, biat etmek zorunda bırakıldığı; sevgili, baba, kardeş gibi feodal ve zorlayıcı bağlarının olduğu erkekler karşısında kendi özgürlüğünün önüne taşı-engeli kendisi mi koyuyor? Fikirsel anlamda özgürlükten ve biat etmemekten bahseden kadın bile, feodal bağlar ve tarihsel ezilmişliğin etkisi ve fikirsel özgürlüğünün pratiği ile neden çeliştiğini düşünürken buluyor kendini. Yine Fromm’un dediği gibi ırkçılık, dinsel gericilik, cinsiyetçilik veya benzeri bir düşünce ne kadar saçma ve aşağılayıcı olursa olsun kişinin yalnız kalıp özgürlüğü seçmesinin zorluğundan kurtulmak için sığınacağı bir liman haline geldiğini kabul etmeliyiz. Aynı şekilde kadın aşağılandığı, hor görüldüğü, itaat etmek zorunda kaldığı hatta şiddete maruz bırakıldığı bir durumda bile gerçekten yerinin kocasının yanı, babasının evi gibi düşüncelerin doğru olduğunu savunabilir. Bunun nedeni özgürlükle gelen sorumluluk ve toplumsal baskı ile itileceği yalnızlık ve dışlanmışlıktır. Burada yapılması gereken bu düşünceyi acımasızca yargılamak yerine örgütlülüğün getireceği güç ve güvenin yalnızlık korkusunu ortadan kaldıracağını hissettirmektir. Ama yalnızca bunun da yeterli olmayacağı yadsınamaz bir gerçektir. Sosyal devlet anlayışının oluşturulduğu, şiddet gördüğünde başvurabileceği etkin ve ciddi koruyucu önlemlerin alındığı, devlet tarafından açılan sığınma evlerinin olduğu, taciz, cinsel saldırı, tecavüz ve mobbing gibi durumlarla karşılaştığında korkmadan başvurabileceği bir adalet sisteminin oluşturulduğu durumda artık kadın için biat etmek tek seçenek olmayacaktır. Özgürleşirken yalnız olmayacağını da hissedecektir. Bir kimseye veya bir otoriteye biat etmeyi alışkanlık haline getirmiş toplumlarda tüm bireyler itaat etmesi gerektiği, kendi ayakları üzerinde duramayacağı algısıyla yetiştirilir. Bu tarz toplumlar hem ekonomik hem de kültürel olarak geri bırakılmış maddi ve manevi anlamda bağımlı konumda yaşamlarını sürdürür. Böyle bir ortamda kadın, toplumun geriye kalanından çok daha fazla ezilmektedir. Erkeğin ezdiği ve devletçe korunduğu bir ortamda, kadına biçilen roller gittikçe zorlaşıp ağırlaşacaktır. Hal böyle iken bizler için kurtuluş, ilk önce biat etmeyen, kendi ayakları üzerinde durabilen, sorgulayan bir toplum olmak için çabalamaktır. Toplumsal cinsiyet eşitliği algısını yaymak için hem kadınların hem de erkeklerin eğitilmesini sağlamak ayrıca arkamızda duracak adil bir devlet anlayışı yaratmak için uğraşmak, hem kendimiz hem de kız kardeşlerimiz için boynumuzun borcudur.      

“Ataerkil Kapitalizmin Maskesini Düşürüyoruz, Mesafe Koyuyoruz, Bu Sömürü Düzenini Yıkıyoruz!”

By Zekiye Şentürkler

resim

Yıllardır başımıza bela olan ataerkil kapitalizm, pandemi döneminde biz kadınların yaşamını daha da güçleştirdi. Kimimiz şiddet gördüğümüz eve kısıldık, kimimiz işsiz kaldık, kimimiz tüm ailenin hizmetçiliğini 7/24 üstlenmek durumunda bırakıldık, kimimiz patronun katmerlenen sömürüsüne mecburen boyun eğdik. Koronanın yükü bizim omuzumuzda ama mutfaktaki tencere ne hükümetin ne de patronların umurunda! Hayat gittikçe pahalılaşırken asgari ücret yerinde sayıyor. Hasta veya karantinada olup işe gidemeyenler, iş güvenceli olan şanslı bir kesimden değilse maaşını alamıyor, yoksulluğa mahkum ediliyor. Sağlık çalışanı kız kardeşlerimiz, "beyaz melekler" bir yandan hükümetin basiretsizliği bir yandan da hastanelerimizdeki imkansızlıklar içinde sürdürüyor kutsal görevini. Gece kulüpleri, hükümetin ve pezevenklerin, kadınların insan haklarını ihlal etmeleri yetmezmiş gibi, seks işçilerinin/kölelerinin sağlığını da tehlikeye atarak, bu dönemde dahi en son kapanan, ilk açılan ve hiç denetlenmeyen yerlerden biri oluyor. Bir yandan muhafazakarlaşma dayatılıp lüzumlu-lüzumsuz camiler yapılırken, artan şiddet vakalarına rağmen sosyal hizmetlere ve sığınma evine bütçe ayrılmıyor. İzolasyon ve yalnızlık yavaş yavaş tüm toplumu sarıp sarmalıyor ve bu da kolektivitenin ve dayanışmanın gücünden korkan sistemin işine geliyor. Kısacası maske-mesafe-hijyen diye bas bas bağıran pandemi dönemi aslında patriyarkal kapitalizmin maskesini düşürüyor. Kadınların, kendilerini iki kez ezen bu sisteme, daha bir mesafelenmesini sağlıyor. Ve eşitsiz cinsiyet rollerinin hijyen sağlama görevini verdiği biz kadınlar, maskesini düşürüp mesafe koyduğumuz ataerkil kapitalizmi yıkıyoruz! 8 Mart'ta sokağa çıkıyoruz! 17.30'da Pronto çemberinde buluşup "artık yeter!" diye haykırıyoruz. Çünkü koronanın aşısı var ama ataerkinin ve emek sömürüsünün mücadele dışında bir ilacı yok! Baraka Kültür Merkezi

Geçmişe Dönüş – Şifa Alçıcıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_n

131908053_1035556370260211_1236050944617916775_nArgasdimizin Kıbrıs Kültürü sayfasında eskiden kullanılan ev eşyalarını konu aldık. keyifli okumalar... İnsanlar alet kullanmaya başladıkları ilk zamanlardan bugüne hayatlarını kolaylaştırmak için çeşitli eşyalar ürettiler. Bu üretimlerde de doğa en büyük destekçileriydi. Çamuru kap kacağa dönüştürmekten, bir çalı veya dal parçasından süpürge yaratmaya değin modern aletlerin temelini hayatlarına sokmayı başardılar. Ülkemizde de doğada bulunan birçok bitki bu şekilde evin önemli eşyaları arasına girdi. Hurma dalından zembil, tülümbeden süpürge, kamıştan sepet, sazdan hasır olarak çıktılar karşımıza. Bazen de hayatımızı kolaylaştıran en önemli yardımcılarımız oldular. El makarnası yapımında makarnayı delikli açmaya yarayan dere yataklarında bulunan bitkinin saplarını “çöp” ya da “magarına çöpü” adını vererek kullandılar. Aynı bitkinin püsküllü cinsiyle ev süpürgesi yaptılar. Tarhana keserken kamış çubuklar yetişti imdada ya da bir taş parçası çekice dönüştü ellerde. Özellikle köy yaşamındaki mutfaklarla doğanın su götürmez bir ilişkisi vardı. Doğadan toplanılan çalı çırpıyla ocak yakılır, gonnara çaltısı ateşi harlardı. Gonnara daha çok ovalarda yetişen üstünde kahverengi meyveleri olan çok dikenli bir bitkidir. Meyveleri yaz bitimi sonbahar girişi vermeye başlar. Köy çocuklarının en tatlı yemişlerinden biridir. “Herkes gonnara yemez”mi* yer mi düşünedursun öksürüğe, yorgunluğa, kansızlığa hatta yaşlılığa iyi geldiği de söylenmektedir. 157443639_3682920461829407_8139400240145013131_nEskiden her ev, avlu, kapı önü hatta mahalle elle yapılan süpürgelerle süpürülürdü. O yüzden bu süpürgelere meydan süpürgesi de denirdi. Süpürge yapmak da zahmetli bir işti. Nenem dere yataklarında yetişen ve mis gibi tüten bir çalı cinsi olan maca bitkisini bir kazma yardımıyla kökünden söker, çatal uçlu bir değneğe(dayak) her iki kökü de yan yana gelecek şekilde ıspahoyla sıkıca bağlardı. (Şinyadan yapılan süpürgeler ise şinyadan yapılan iplerle bağlanırdı.) Süpürgenin ucunun yassı hale gelmesi için üstüne ağırlık oturtulurdu. Kötü ve dağınık görünen saçların maca süpürgesine benzetilmesi de buradan geliyor olabilir. Bir diğer süpürge ise tülümbe denilen çalıdan yapılırdı. Dağlarda ise şinyadan süpürge yapılırdı. Eskiden bol bol rastladığımız bu bitkiler gittikçe azaldı. Süpürgeler ise köylerde hala bazı mandıraları, bahçeleri temizlemeye devam etse de şehirlerde işlevsel olmaktan ziyade evlerin duvarlarını süsleyen eşyalara dönüştüler. foto kültürKalem adı verilen kara başağın saplarının boyanmasıyla yapılan sele, sepet ve siniler de duvarlarda süs olarak görmeye alıştığımız eşyalardan. Ama geçmişte şimdikinin aksine mutfaklarda oldukça fazla kullanılmaktaydılar. Özellikle yapılan hamur işleri daha pişirilmeden, geniş bir yüzeyi olan bu sinilerin üzerine konurdu.  Altına bir peşgir serilen malzemeler bu şekilde fırının ya da ocağın yolunu tutardı. Renk renk desenleriyle kadınların ellerinde şekillenen bu eşyalar Çatoz (Serdarlı), Görneç gibi köylerde hala üretilerek hem kültüre katkı sağlıyor hem de bir gelir kapısı yaratıyor. Köfün geçmişte özellikle üzüm bağı olanların kullandığı kamıştan örülen bir yük taşıma aleti olarak kullanılmaktaydı. Plastik kasaların kullanılmaya başlanmasıyla bu işi yapanların sayısı da gittikçe azalmış ve yok olmuştur. Zembil ise hurma dallarından örülen bir sepet biçimidir. O da naylon poşet kullanımının artmasıyla birlikte artık göremediklerimiz arasında yerini almıştır. Doğanın bize sunduğu bir diğer eşya ise dere kenarlarında yetişen süpürge otlarından yapılan yağ zembilidir. Özenle örülen bu zembil zamanla ipten zembillere dönüşmüştür. Bu süreçte gittikçe yok olan süpürge otlarını ve plastiğin insan üzerindeki etkisini söyleyebiliriz. Artık kullanılmayan bu malzemeler doğanın plastikle olan mücadelesinin başlangıç noktasıdır. Çünkü plastik, zamanla insanların en büyük “yardımcısı” olmuştur. Her ne kadar artık plastik kullanımı azaltılmaya, eskisi gibi file torbalar, kese kağıtları kullanmaya teşvikler başlansa da plastik malzemeleri kolay taşınır ve hafif olmaları yüzünden tercih eden insanlar, farkında olmadan doğanın desteğini de kaybettiler. Doğayla birlikte uyum içinde yaratılan bu malzemeler, insanların ihtiyaçlarının giderilmesinde önemli bir yer tutuyordu. Doğanın hakimi olmaya çalışmayı bırakıp onunla iç içe yaşamaya başladığımız an başka bir dünyanın kapılarını da aralamış olacağız. Günümüzde daha çok nostaljik bir öge haline getirilen ve her birinin yapımı çok büyük emek gerektiren bu eşyalar, bir zanaattı da aynı zamanda. Herkesin elinden bu işler gelmediği için bu konuda becerisi olanlara da bir gelir kapısı niteliğindeydi. Eskiden bin bir zahmetle yapılan bu eşyalar şimdikiler gibi kullanılıp atılmak yerine özenle temizlenip yıllarca kullanılarak her ihtiyaçlı anımızda elimizin altında bulundular. Artık onları bulamasak ya da yok olmaya yüz tutmuş olsalar da bir zamanlar bu küçücük adanın geçmişinde önemli bir yere sahiptiler.   *Herkes gonnara yemez: Bazı insanları dikkatsiz davrandıkları, iyi niyetli veya saf oldukları için kandırmak kolaydır. Ancak dikkatli davranan, şüpheci yaklaşan, araştıran, açıkgöz kişileri kandırmak mümkün değildir. Bu söz, yaptığın hilelerle ve oyunlarla herkesi aldatamazsın anlamında gelmektedir.  

Yiğiter: 8 Mart, kadınların insanca yaşam ve eşitlik için verdikleri mücadele ve dayanışmanın günüdür.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Kadın Meclisi, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla yayınladığı mesajda, tüm dünyada olduğu gibi Kıbrıs’ın kuzeyinde de erkek egemen kapitalist sömürü sisteminin, kadının özgürleşmesi ve eşitliğinin önündeki en büyük engel olduğunu vurguladı.

BKP Kadın Meclisi Sözcüsü Hediye Yiğiter, 8 Mart’ın kadınların insanca yaşam ve eşitlik için verdikleri mücadele ve dayanışmanın günü olduğunu belirterek,  “Kadınlar olarak mücadelemizin temeli her türlü ayrımcılık ve cinsiyetçilikten arındırılmış eşit, özgür, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum ve dünyayı kurmaktır” dedi.

“İçinde yaşadığımız ve kadınların işte, evde, sokakta, kısaca hayatın her alanında eşitlik ve özgürlük mücadelesi verdiği ataerkil kapitalist dünyayı reddediyoruz” diyen Yiğiter, BKP Kadın Meclisi olarak Kıbrıs’ın kuzeyinde kadının eşitlik ve özgürlük mücadelesinin yanında, Kıbrıs’ta federal çözüm, barış ve demokrasi mücadelesine de karalılıkla devam edeceklerini vurguladı.

İzcan: Bu tarihi fırsatı kaçırmayın.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in, 27-29 Nisan tarihleri arasında İsveç’in Cenevre kentinde Kıbrıs sorunuyla ilgili gayrı resmi 5+1 konferansının düzenleneceğini açıklamasının tarihi bir fırsat olduğunu vurguladı.

            Ayrılıkçı politikalarla sonuç almak mümkün değidir.

            Bu tarihi fırsatın iyi değerlendirilmesi çağrısında bulunan İzzet İzcan, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın, iki devletin egemen eşitliği ve işbirliğine dayanan politikasıyla sonuç almanın mümkün olmadığını belirtti.

            “Ankara’daki AKP iktidarının arkasına saklanan ErsinTatar,  Kıbrıs Türk toplumunu rehine durumuna indirgeyen taksimci siyasetlerle halkımızın geleceğini çalmaktadır” diyen İzzet İzcan, görüşmelerin BM kararları temelinde yapıldığını, bu kararların, iki toplum birlikte istemediği sürece değişemeyeceği gerçeğini halktan gizleyerek, Federal Birleşik Kıbrıs siyasetini değiştirmenin mümkün olmadığını vurguladı.

            Ortak vatan sesi dünyaya duyurulmalıdır.

            Kıbrıs’taki federal çözüm yanlısı kesimlerin birlikte hareketinin önemine dikkat çeken BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Ortak vatan sesinin  dünyaya yayılması ve halkın egemenliği adına konuştuğunu söyleyen işbirlikçi sınıfların deşifre edilmesi, çözümün önünü açacaktır” dedi.

 

İzcan: Hükümet kriz yönetiminde sınıfta kalmıştır.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, UBP-DP-YDP hükümetinin pandemi  sürecini kötü yönettiğini, ülkeyi büyük bir ekonomik kriz içerisine soktuğunu belirterek, “Hükümet kriz yönetiminde sınıfta kalmıştır” dedi.

         Hakkında soruşturma yürütülen 6 Bakan kimdir.

         Başbakan Ersan Saner’in yaptığı bir açıklamada, 6 Bakan hakkında Savcılığın soruşturma yürüttüğünü söylediğini dile getiren BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, bunların hangi suçlarla ilgili ve kimler olduğunu sordu.

         Toplumun gerçekleri bilme hakkına sahip olduğunu belirten İzzet İzcan, eski Sağlık Bakanı Ali Pilli’nin  görevden alınması adı altında, yapay gündemler yaratarak gerçeklerin gizlenemeyeceğini vurguladı.

         Kamu sağlığı ekonomiden önde gelir.

         Kamu sağlığının ekonomiden önde geldiğini, pandemi süreci kontrol altına alınmadan, ekonominin planlanamayacağını belirten İzzet İzcan, ülkede başta finans çevreleri olmak üzere, krizi fırsata çeviren kesimler bulunduğuna işaret ederek, hükümeti emekçi kesimleri rahatlatmaya çağırdı.

         Ersan Saner hükümetinin, sermaye ve yandaş çevrelerle içli dışlı olduğunu dile getiren İzzet İzcan, “Görevden alma ve açılım adı altında yaşananlar bu kesimlerin istekleri doğrultusunda şekillenmiştir” dedi.

 

Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Elenlerden Polis Şiddetine Karşı Ortak Mesaj

By admin
Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Elen aktivistlerden polis şiddetine karşı ortak ses. Kıbrıs’ın güneyinde geçtiğimiz hafta düzenlenen barışçıl yürüyüşe polis müdahalesinin yankıları sürüyor. Adanın her iki Devam »

💾

“BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

unnamed

Argasdi'nin "Umut Bitmez Mücadele Sürer" dosyasından geçmişten günümüze irademize yönelik müdahaleleri içeren, “BEY”den “REİS”e İrademize Müdahale ve Mücadele, isimli makalemiz aktivistimiz Nazen Şansal'ın tarafından yazıldı. Argasdi 18 yıldır, susuz güneşsiz de kalsa, bıkmadan usanmadan, başkalarını bıktırmak pahasına inatla büyüyüp filizlenmeye devam ediyor. unnamedSeçimlerde ayyuka çıkan Ankara’nın irademize yönelik müdahaleleri, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimine münhasır olmayıp yıllar (hatta 74) öncesine dayandığı gibi sadece seçim süreçleriyle de sınırlı değildir; günlük yaşamımızın içine giren ekonomik ve kültürel boyutları da vardır. Köy isimlerimizin değiştirilmesinden radyo ve televizyonlarımızda kullanacağımız dile, Özal’ın “Ekonomik Yıkım Paketi”nden sokaklarımıza kurulan MOBESE kameralarına kadar hayatımızın her alanında TC müdahalesi ile karşı karşıyayız.   Bu taraftan BEY’ler…   1967 yılından itibaren kantonlarda yaşayan Kıbrıslı Türkler, baskıcı ve askeri düzene BEY (Bayraktarlık, Elçilik, Yönetim) adını vermiş ve özellikle öğretmenler tarafından “BEY Faşizmine Hayır” sloganıyla direnişler örgütlenmiştir. Bu dönemdeki mücadeleler, Kıbrıslı Türklük bilincinin oluşması açısından önemlidir. 1974 sonrası oluşan Egemen Blok ise (Elçilik, TC Yardım heyeti, askeri-sivil bürokrasi, Ticaret Odası), 40 bin asker ve UBP iktidarları ile sağlama alınmıştır. Hatta 90’lı yıllardan sonra CTP hükümetlerinin varlığına rağmen hiçbir farklılık göstermemesi, gelip giden hükümetlerden bağımsız bir iktidara sahip olduğunun göstergesidir. 60’lı yılların sonunda filizlenmeye başlayan ve kendini Kıbrıslı Elenlerden de Türkiye’den de ayrıştıran Kıbrıslı Türklük bilinciyle, TC dayatmalarına ve yerli işbirlikçilerine karşı her dönem (cılız veya güçlü) mücadele edilmiştir.   60’lardan 90’lara “ana”dan “yavru”ya   1968 Cumhurbaşkanlığı Muavinliği seçimlerinde Dr. Fazıl Küçük’ün karşısında aday olan Hâkim Mehmet Zekâ Bey, seçimlerde ilk müdahaleye maruz kalmış; Elçiliğe çağrılarak adaylıktan çekilmesi “rica edilmiş”tir. Müdahalenin sadece seçimlerde değil siyasi yaşamın her alanında olmasının bir göstergesi olarak; 1970 yılında CTP kurulurken, kurucuları tarafından Elçi ziyaret edilerek parti program ve tüzüğünün verildiği ve müsaadenin Ankara’dan alındığı da bilinmektedir.   1973 seçimlerinde Arif Hasan Tahsin’in anlatımıyla: “Dr. Küçük karşısında Denktaş’ı buluverir. Dr. Küçük Ankara’ya gider ve dönüşünde ‘Beni yiyeceklermiş! Benim etim düdüklü tencerede bile kaynamaz’ der. Bu seçimlerde Muavinlik Denktaş’a geçer. Dr. Küçük ile Berberoğlu’nun adaylıktan çekilmeleri ve Denktaş’ın tek aday olabilmesi Türkiye’nin açık müdahalesiyle olabilmiştir.” O günlerde Mithat Berberoğlu, 48 saat polis ve asker gözetiminde ev hapsinde tutulmuştur.   Türkiye’de askeri cunta yönetiminin yaşandığı dönemdeki 1981 seçimlerinde ise müdahale sadece seçime değil seçim sonrasına da taşınmıştır. Askerin müdahalesiyle 4500 kişi oy kullanmayınca Denktaş 700 oy farkla seçimi kazanmıştır. Muhalefet, Meclis’te komisyonlarda çoğunluğu sağlamış, Meclis Başkan Yardımcılığı’nı almış ancak hükümeti kuramamıştır. Arif Hoca bu durumu, “Türkiye’nin izni o kadardı çünkü” sözleriyle ifade eder.   85 yılında 49 gün içinde üç seçim yapılmış (Anayasa oylaması, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri) ve Anayasa oylaması ile milletvekilliği seçimleri arasındaki 49 günde seçmen sayısında 3314 artış olmuştur. Bu da, nüfus aktarımı ile seçimlere müdahalenin bir örneği olarak tarihimizde yerini almıştır.   90 yılında, bugün hâlâ yaşadığımız gibi Elçilik mensupları köy köy gezip seçim çalışması yürütmüş, TRT’de taraflı açık oturum programları yapılmış, Ziraat Bankası, TC Yardım Heyeti, Köyişleri Komisyonu, MİT devreye sokulmuştur. Dönemin devrimcileri (Halk-Der), “Vilayete Vali mi Seçiyoruz? Ellerinizi Seçimlerden Çekin!” başlıklı bir bildiriyle halkı egemenlik mücadelesine omuz vermeye çağırmıştır. Seçim sonuçları ise soldaki üç partinin (YDP-TKP-CTP) birleşmesine rağmen hüsrandır; UBP tek başına %50’yi geçmiştir.   Hülasa, geçtiğimiz aylardaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan irademize aleni müdahale, ne ilktir ne de bu işgal rejimi devam ettikçe son olacaktır.   “Biat değil özgürlük” için “seçim değil sokak”   Öte yandan Ankara, sadece ülkemizin yönetimine kimi seçeceğimize karışmakla yetinmemektedir. Belki de bundan daha önemlisi; ekonomik ve kültürel alandaki dayatmalardır. Neoliberal dönemin kaçınılmaz sonucu olan ekonomik yıkım paketleri, yıllardır Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye, Türkiye’den de Kıbrıs’a ithal edilmekte, ilk yıllarda sendikaların ve halkın büyük tepkisiyle karşılansa da artık neredeyse kanıksanmış durumdadır.   Kültürel asimilasyon ise Kıbrıs ağzı konuşan tiyatrocuların devlet radyo-televizyonundan atılmasından tutun da, Çağlayan Çocuk Bahçesi’nin adının Ankara Parkı olarak değiştirilmek istenmesine değin çeşitli yöntemlerle yıllardır devam etmektedir. Bugün binlerce insanın hep bir ağızdan haykırdığı “Ankara Elini Yakamızdan Çek” sloganı, o günlerin direnişinin bir armağanıdır.   AKP döneminde, asimilasyon ve Türkleştirme çabalarına bir de Sünni İslamlaştırma ve muhafazakârlaştırma eklenmiş; ülkemizin laik yaşam biçimini zedeleyecek politikalar, gerek eğitim kurumları gerekse Vakıflar ve Din İşleri Dairesi vasıtasıyla adamıza yayılmıştır. Ayrıca yapılması aşamasında, teknik içeriği sebebiyle halkın pek dikkatini çekmeyen ancak uygulanması esnasında günlük yaşamımızın içine giren, TC-kktc arasındaki anlaşmaların hemen hepsi iç işlerimize karışma hakkı vermektedir. Haberleşme, MOBESE, tarım, su yönetimi gibi önemli konulardaki bu gibi anlaşmalar Meclis’te onaylanmakta ve müdahale, halkın vekilleri eliyle yasal hale getirilmektedir.   Tüm bunlara biat edilir, sokakta tepki verilmez ve dayatmalara karşı politik tavır sadece seçim zamanına sıkıştırılırsa özgürlüğe giden yolun açılamayacağı aşikârdır.   Yenilmedik, seçimi kaybettik   2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri bizlere göstermiştir ki, halkımızın %49’a yakın bir kesimi, federal bir Kıbrıs, laik bir yaşam ve kendi irademizi özgürce yaşama istencindedir. Unutulmamalıdır ki bu umut verici kalabalığın içerisinde Türkiye kökenli yurttaşlar da vardır ve seçimin faturasını Türkiyeli-Kıbrıslı ayırımı üzerinden kesmeye çalışmak mücadeleye büyük zarar verecektir. İnsanlarımızın oy satacak duruma gelmesi, Türkiye'de AKP'nin yıllardır ürettiği sadakaya dayalı siyasi yönlendirmelere ve göstermelik milliyetçi manipülasyonlara açık bir kitle yaratıldığının göstergesidir. Sürdürülebilir yoksulluğa mahkûm edilmiş insanların yaşadığı yerellerde sınıf temelli, yerel sorunlara yönelik kamusal hak mücadelelerine dayanan bir siyaset örgütlenmeli, yoksulluğun kader olmadığı, daha iyi bir yaşamın mümkün olduğu bu bölgeler için de gerçekçi bir hedef haline getirilmelidir.   Bugün asgari ücretin artması, her bölgeye kadın sığınma evleri yapılması, eğitim ve sağlığın bedava ve nitelikli olması gibi taleplerle, örgütlü bir şekilde mücadeleye katılmak, yarın seçimi de kazanacağımızın tek garantisidir.   Yol uzun, hedef uzaktadır ancak ünlü yazar John Steinbeck’in “Ay Batarken” romanında anlattığı gibi: “Zorbalığın olduğu yerde direniş ve özgürlük mücadelesi en doğal haktır.”       Kaynaklar:   1-    Kıbrıslı Türk Devrimci Hareketi (Halk-Der), Münür Rahvancıoğlu, Kalkedon Yayınları   2-    TC’den Kıbrıs’a Dış Müdahaleler, Mehmet Hasgüler, Birikim Dergisi Sayı: 75   3-    Geçmişi Bilmeden Geleceğe Bakmak, Arif Hasan Tahsin, Işık Kitabevi   4-    Bağımsızlık Yolu Partisi’nin “Seçimler Son Değil, Mücadele Sürüyor” başlıklı Ekim 2020’de yayımlanan bildirisi      

Pandora’dan Pandemiye- Serap Kedi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandorasbox

Argasdi’nin 60. Sayısından mitlerle Pandemi’yi ilişkilendiren yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. pandorasboxGerek gözünüzün önünde dursun, gerek dünyanın bir ucunda olsun gerekse tarihimizden önceki herhangi bir zaman diliminde yaşamış olsun insanları anlamak için hikâyelerini dinlemek, yazdıklarını okumak, dilden dile bizlere kadar ulaşmış mitlerine kulak kabartmak gerek. İşte bu yüzden bize Pandemi karanlığında en lazım olan şeyin; umudun Yunan mitolojisindeki hikâyesiyle başlamak istedim yazıma. Mite göre, Prometheus –ki kendisi birçok anlatıda ilk devrimci olarak anılır- tanrıların insanlar üzerinde hüküm sürmesinden çok rahatsız olur. Eşitlik ve adil bir yaşam için tanrılara başkaldırır. Tüm haklar onlar için, tüm kaynaklar onlarınmış gibi yaşayan tüm egemenler gibi Zeus da bu duruma öyle kızar ki insanlığı ve insanlığın koruyucusu Prometheus’u cezalandırmak için ateşi saklayıp onları sefalete sürükler. Bizim devrimci Prometheus durmaz tabii ateşi tanrılardan çalar ve insanlığa geri verir. Zeus daha da öfkelenir ve Prometheus’u Kafkas Dağlarına sürüp sonsuz cezaya çaptırır. Tabii Zeus insanlar için de bir ceza düşünmüştür. Antik Yunan’ın ilk kadını Pandora’yı yaratıp elinde bir kutu ile insanlara yollar. Pandora’nın kulağına kutuyu açması için fısıldar Zeus. Pandora kutuyu açar ve bir anda kutunun içinde saklı olan hastalık, sefalet, ölüm, felaket, açlık dışarıya çıkar. Pandora olanları görünce korkuyla kutuyu kapatır. Ancak kutuda bir şey saklı kalmıştır: Umut. Peki, nedir bu umut? Antik çağlardan beri anlatılan, bizi belki de hayatta tutan ve yarınlara götüren bu umut ne? En önemlisi gülmeyi, sevişmeyi, şarkı çalmayı hiç bu denli unutmamışken nerede bulacağız biz bu kadar umudu? Birçok psikoloji, felsefe kuramcısı umut üzerine sayfalarca makaleler, kitaplar yazmıştır. Kısaca bir tanımlama yapmak gerekirse umut istekleri gerçekleştirmek yolunda bize motivasyon veren bir duygudur. Erich Fromm’a göre: “Umut etmek, bir var olma durumudur. Yoğun, ancak henüz harcanmamış etkin olma durumunun içsel olarak hazır olmasıdır. Umut, yaşamaya ve büyümeye eşlik eden, onunla birlikte bulunan bir ruhsal öğedir. Umut yok olduğunda, yaşam olgusal ya da gizil (potansiyel) olarak sona ermiştir. Umut, yaşamın doğasında, insan ruhunun dinamiğinde var olan bir öğedir.” Yani aslında bizim göğe bakarken, düş kurarken, keşkeleri düşünürken kullandığımız bir temadan fazlası, bizimle birlikte yaşayan dinamik bir olgudur. Umut sadece bize düş kurduran değil, aynı zamanda düşteki eyleme hazır kılan bir olgudur. Bu kavram bizim ait olduğumuz sınıftan ya da toplumdan bağımsız olan bireysel bir kavram değildir. Örnek verecek olursak; Pandemide işsiz kalıp evine ekmek götüremeyen bir işçinin ya da o ekmeği satamayan esnafın içinde bulunduğu umutsuzluk durumu sahip olduğu kişisel potansiyelle doğrudan ilgili değildir. Yaşamın her döneminde ve her alanında hissettiğimiz bu sınıfsal fark, Pandemi döneminde de kendini sendikasız özel sektör çalışanlarının mağduriyeti olarak, Pandemi hastanesinin eksikliği olarak, hastalık ya da açlık seçenekleri arasında bırakılan halkın çilesi olarak, bu ekonomik kriz içinde dövizde ve zamlarda kendini hiç olmadığı kadar şiddetli göstermiştir.  Haliyle yalnızca bireysel potansiyele bağlı olmayan bu dinamik olgu da yaşamımızın birçok anlamda tehlike altında olmasıyla azalma hatta tükenme noktasına gelmiştir. Burada hatırlamamız gereken, sadece ülkemizde değil tüm dünyada Covid-19 gerçeğinin uzunca bir süre aramızda olacağıdır ama Covid-19’un varlığını kabul edip onunla yaşamaya alışmak, mağduriyetlere ve çaresiz bırakılmaya alışmakla çok farklı şeylerdir. Çünkü çaresizlikle ve bizi ona mahkûm edenlerle mücadele edilir ama çaresizliğe alışmak demek az önce Fromm’dan da alıntıladığım gibi insan ruhunun dinamiğinde hâlihazırda var olan umudun yok olması yani yaşamın potansiyel olarak son bulması demektir. İşte tam da bu noktada aslında Zeus’un insanlığa yaptığı gibi bizi sefalet ve hastalık içinde yaşamaya mahkûm eden bu düzene alışmak yerine umudu kuşanıp mücadele etmenin her zamankinden daha gerekli olduğunu hep birlikte deneyimledik. Mücadele derken Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş imgesinden bahsediyorum. O ateş bizim kamusal sağlık hizmetimiz, özel sektördeki sendikamız, Pandemi nedeniyle işe gidemezken güvencede olma hakkımız, Pandemi hastanemizdir. O ateş bizim kumarhanelerden daha kıymetli olan hayatımızdır. Ve o ateşi bizden çalanlardan geri almak hepimizin görevidir. Belki Arakhne gerçekten de Athena tarafından bir örümceğe dönüştürülmemiştir ama antik çağlardan beri sınıfsal fark yüzünden adil olmayan yarışlar hep vardı. Belki Medusa gerçekten yılan başlı bir gorgona dönüşmemişti ama eril zihniyet yıllar boyu hep kadını cezalandırmıştı. Belki Prometheus’un çaldığı gerçekten de ateş değildi ama o egemenlere karşı direnmişti. Yani diyeceğim o ki belki de Pandora’nın kutusu biziz ve etrafımızda kol gezen bunca kötülüğe rağmen umudu içimizde saklı tutmak yerine, kendi hırsları ve açgözlülüklerinden ötürü bize ceza gibi bir hayatı reva gören egemenlere karşı kullanıp mücadelemizi büyütmeliyiz.

Nazım, Umut ve Mücadele – Münür Rahvancıoğlu

By Şifa Alçıcıoğlu

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n

131692735_1826438430854308_4992439104887534671_n " İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder!" Argasdi'nin son sayısında yer alan ve aktivistimiz Münür Rahvancıoğlu tarafından yazılan "Nazım, Umut ve Mücadele" makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Usta şair Nazım Hikmet Ran’ın, Kuvayi Milliye Destanı’nda geçen bir mısrası vardır. Destan’ın Büyük Taarruz bölümünde anlatılan İzmirli Ali Onbaşı’dan bahsederken şöyle der Nazım; “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.” İlk bakışta birçoğumuzun yadırgayacağı bir sözdür bu, çünkü günlük hayatta bize benimsetilen ve çok da üzerinde kafa yormadan kabul ettiğimiz şey; önce duygu/düşüncelerin geldiği, davranışlarımızın da bu duygu/düşüncelere göre şekillendiğidir. Descartes idealist felsefenin temel kabulü olan bu fikri 1637’de “Cogito ergo sum” yani “düşünüyorum öyleyse varım” diyerek ifade etmiştir. Nazım buna da itiraz eder; Rubailer isimli eserinde şöyle diyecektir: “Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız. Hep hısım akrabayız. Ey güneş gözlü sevgilim, ‘Cogito ergo sum’ değil. Bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz.” Nazım Hikmet idealist düşünce ile hesaplaştığı Berkley isimli şiirinde “fikri evvel gören her felsefenin, safsata iklimidir yelken açtığı yer” diyerek, bu konudaki görüşünü net olarak ifade etmiştir: Önce eylem sonra duygu gelir, önce madde sonra düşünce vardır!   Mücadele Bir Tercihin Sonucu Değildir “Boşuna uğraşıyorsunuz” ve “bu memlekette hiçbir şey olmaz” gibi cümleler, ülkemizde herhangi bir konuda en ufak bir itiraz veya çaba harcayan herkesin sık sık karşılaştığı sıradan ifadelerdir. Bu cümleleri kuranlar, değişime yönelik bir umut göremediklerini ifade etmeye çalışırlar. Eğer mücadelenin sonucunda değişim olmayacaksa, o zaman mücadele etmeye de gerek yoktur! Bu yaklaşımın gözden kaçırdığı birkaç nokta vardır: Öncelikle tarihteki gerçek mücadelelerin hiçbirisi bir tercihin ürünü olmamıştır! “Mücadele mi etsem yoksa boş mu versem” sorusunu kendine sorma lüksü olanlar, çoğunlukla mücadele etmemeyi tercih ederler. Bu soruyu kendine sorma lüksü olanların çok küçük bir azınlığı mücadeleye katılır. Bu da çok doğal bir şeydir, çünkü mücadele insanın varoluş amacı değildir! Mücadele bir “tercih”, hesap-kitap sonucu karar verilen bir “yatırım” değil; zorunluluktur. Batan bir gemiden kurtulan bir kişinin “yüzme biliyor muyum, bilmiyor muyum; karaya ulaşmak için kat etmem gereken mesafeye gücüm yeter mi” diye kendine soru sorma lüksü yoktur! Gemisi batan bir insan, her halükarda boğulmamaya çalışır! Boğulmama umudu olduğu için değil, boğulmamak için!   Mücadele Olmadan Başarı Olmaz Herhangi bir mücadelenin eninde sonunda kaybedileceği ön kabulü ile önceden değerlendirme yapma lüksü olanların, ortada bir umut olmadığını hatırlatma şansını kullananların gözden kaçırdığı bir diğer nokta; tarihte başarıyla sonuçlanmış her girişimin, öncesinde başarısızlıkla sonuçlanmış yüzlerce denemenin ardından geldiğidir. Uçak bir defada yapılmamıştır, ampul tek seferde icat edilmemiştir, Amerika kıtası bir defada keşfedilmemiştir, kölelik bir günde kaldırılmamıştır, halkın seçme seçilme hakkı, demokrasi ve insan hakları tek seferde elde edilmemiştir. Rahatlıkla uzatabileceğimiz bu listedeki her bir başarı, yüzlerce başarısız girişimin ardından kazanılmış; bazılarına başka hedeflere varmak için yürütülen mücadelelerin sonucunda istemsizce ulaşılmıştır. Resmi tarihte başarıya ulaşmış son girişimler anlatılır ancak bu girişimleri yürütenlere, önceki başarısızlıkları örnek göstererek “eylemsizlik” telkin eden “umutsuzluk kumkumalarından” pek söz edilmez. Oysa sosyal medyada dolaşan anonim bir sözde de ifade edildiği gibi; “mücadele edenler her zaman kazanamazlar ancak kazananlar her zaman mücadele edenlerdir.” Bana sorarsanız, yüzlerce kez mücadele edip kaybetmiş olanlar, son kazanımın da kazananlarıdırlar! Yani başarı ile sonuçlanmış her mücadele, tarihteki öncüllerinin de kazanımıdır!   İnsanlar Mücadele Ettikleri İçin Umut Eder Mücadele etmek için “umut” arayanların gözden kaçırdığı diğer nokta ise; mücadelenin umuttan değil, umudun mücadeleden doğduğudur! İnsanlar umut ettikleri için değil, başka bir seçenekleri olmadığı için mücadele ederler. Mücadele etmeme lüksü olanların çok küçük bir azınlığı da; onlara hak verdiği veya davalarını doğru bulduğu için bu mücadeleye katılır. Bu noktaya kadar, mücadelenin veya mücadeleye katılmanın “umut etmek” ile bir bağlantısı yoktur. Umut, mücadele içerisinden doğan ve mücadeleden beslenen bir duygudur: Mücadelenin kaynağı değil ürünüdür; nedeni değil sonucudur! İnsan umut ettiği için mücadele etmez, mücadele ettiği için umut eder! Tıpkı Nazım’ın şiirindeki Ali Onbaşı gibi... Nazım Hikmet ile başladık, onunla bitirelim; Nazım belki en umutsuz şiirinde bile, umut arayışı için insanın ötesine bakmayı reddedecek ve şöyle diyecektir: “İşler atom reaktörleri işler, yapma aylar geçer güneş doğarken. Ve güneş doğarken hiç umut yok mu? Umut, umut, umut… Umut insanda.”      
❌