One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

İzcan “Güney ve Kuzey Kıbrıs arasındaki geçiş kapılarının açılması vakti geldi”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya çağrıda bulunarak, Güney ve Kuzey Kıbrıs geçiş kapılarının birlikte açılabilmesi için, Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiyadis ile temas kurmasını istedi.

Güney Kıbrıs’ta çalışan 1500 üzerinde Kıbrıslı Türkün ciddi sıkıntılar çektiğini, işlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarını belirten İzzet İzcan, bu konuda atılacak bir adımın ülke ekonomisine de ciddi yararlar sağlayacağını belirtti.

Güney Kıbrıs’ta öğrenim gören, üniversite sınavlarına hazırlanan yüzlerce öğrencinin bulunduğunu, hastahanelerde tedavi gören başta kanser hastaları olmak üzere birçok vatandaşın mağdur olduğuna dikkat çeken İzcan, “Bunun yanında ülke ticaretinin kalkınması, başta Arasta esnafı olmak üzere ticari hayatın canlanması,  geçiş kapılarının açılmasına bağlıdır” dedi.

Kapıların ayni anda birlikte açılmasının önemine vurgu yapan BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “ Böylece gereksiz gerginlikler önlenecek, iki toplumun yakınlaşmasına önemli katkısı olacaktır” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı inisiyatif almaya çağırdı.

 

İzcan: “ İdam edilişlerinin 48. yılında saygı ile anıyoruz”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Türkiye devrimci hareketinin önderlerinden 68 kuşağının temsilcileri Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’i, idam edilişlerinin 48. yıldönümünde saygıyla andıklarını belirtti.

“ 6 Mayıs 1972’de tam bağımsız Türkiye, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren 3 genç devrimciyi idam ederek Türkiye’deki devrimci hareketi bitireceğini hesaplayan otoriter rejim 3 fidana kıymıştır” diyen İzcan, “ Dünyanın hiçbir yerinde devrimci hareket, önderleri katledilerek sona erdirilemedi. Tam tersine verilen mücadelenin haklılığı kanıtlandı” dedi.

“ Bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelesi bu gün de devam ediyor. Devrimci mücadele başarıya ulaşıncaya kadar devam edecektir” diyen İzcan, “ 1970’li yıllardaki otoriter rejim bu gün hala devam etmektedir. Gazeteciler, Milletvekilleri, Parti liderleri hapsedilerek kralın çıplak olduğu gizlenmeye çalışılmaktadır” dedi.

Türkiye’deki AKP- MHP iktidarının yarattığı otoriter rejimin Kıbrıs’ın kuzeyine yansımasının özgürlüklerin kısıtlanması ve bağımsız yargının ortadan kaldırılma çabası olduğuna vurgu yapan BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “ Birleşik Kıbrıs Partisi, demokrasi, özgürlük ve bağımsız yargı mücadelesine kararlılıkla devam etmektedir. Devrimci mücadele başarıya ulaşıncaya kadar da devam edecektir” dedi.

 

Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak- Pınar Piro

By Şifa Alçıcıoğlu

PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2

Argasdi'nin pandemi özel sayısından; kadına karşı şiddet vakalarını ele aldığımız  "Pandemiden Kaçarken Şiddete Yakalanmak" isimli makalemizi paylaşıyoruz sizlerle... PANDEMİDEN KAÇARKEN ŞİDDETE YAKALANMAK 2Yazılışı çok güzel olan ve birçok kişinin yeni başlangıçlar için önüne hedef koyduğu 2020 yılının ülkemiz için çok güzel başladığı söylenemez. Dünyayı sarsan korona virüsünün bir anda ülkemize gelmesi ve ne büyük talihsizlik ki çok kısa bir süre önce de Lefkoşa Devlet Hastanesi'nin yangın sebebi ile büyük hasar görmüş olması, Kıbrıs gibi küçük bir ülke için felaket olarak tanımlanabilir. Hele ki o ülke yönetimi de başlı başına bir felaketse! Ne var ki kendilerini evlerine kapatan bilinçli insanlarla, "bize bir şey olmaz"cı kesim arasında uzun süren karmaşık durum süreci zorlaştırsa da, sağlık emekçlerimizin bilgilendirmeleri ve özverili çalışmaları sayesinde ve devletin aslında ilk günden yapılması gereken kısmi sokağa çıkma yasağını işleve koyması ile pandeminin ülkemizdeki yayılma hızı düştü. Tabii kendine işleyen emekçinin hiçe sayıldığı ya da işyeri kapanınca maaş alamayacak emekçiye de üç kuruş sadaka verileceği, hatta onun da öyle kriterlere dayandırılacağı ki neredeyse kimsenin o yardımı alamayacağı kadar saçma kararlar alınmış olması da başka bir yazının konusu... Kimse işe gitmiyor, ne güzel değil mi? Ve işte o evlere kapanma ile birlikte, ülkemizin çok uzun yıllardır yaşadığı ama aynen bu günlerde olduğu gibi hep başka gündemlerin gölgesinde kalan ve hiçbir yetkilinin de öncelik vermediği başka bir acı gerçek katlanarak devam ediyor. Ev içi şiddet! Birçok eş, genç ve çocuk, özellikle de kadınlar pandemiden korunmak için sığındıkları evlerinde başka bir hastalıklı zihniyetin odağı olmak durumunda kalıyor. Dünyanın dört bir yanında yapılan araştırmalar ve korunmaya başvuranların hesaplanması ile yapılan istatistikler, bu süreçlerde yaşanan kadına yönelik ev içi şiddet vakalarının en az %30 civarlarında arttığını gösteriyor. Peki neden? Salgın sebepli ev izolasyonu nedeni ile normalde birlikte çok az vakit geçirebilen aile bireyleri 24 saatin neredeyse her saniyesini birlikte geçirmeye başladı. Hal böyle olunca da günlük yaşam koşuşturmacasından farkına bile varamadığımız özelliklerimizi karşılıklı olarak yeniden keşfetmeye başladık. Bunun yanı sıra ne yazık ki işlerimize gitmememizin sebebi tatil olmadığından ve eve giren gelirin azalmasıyla sürekli evde geçen vakitte özellikle de mutfak giderlerinin de artmasıyla dengesiz bir maddi durum ile karşı karşıya kaldık. Kimimiz borçlarını nasıl ödeyeceğinin derdine düştü, kimimiz çocuğun okulu ne olacak diye endişelenmekte. Günlük yaşamlarımız aile fertlerini gündüz bir araya getirebilecek koşullarda olmadığı için ilk günler birlikteliğin keyfini çıkarırken haftalar içerisinde bocalamalar yaşamaya başlayan aileler oldu. Sürekli birlikte olmanın belirli bir karşılıklı anlayış ve hoşgörü gerektirdiği göz önünde bulundurulduğunda, sürekli evde olup artık sıkılmalar baş gösterince, üstüne bir de zaten salgına yakalanır mıyım korkusu ve maddi geçimimiz ne olacak sıkıntısı da eklenince sinirler yıprandı, gerilimler ve tartışmalar başladı. Ve bu gerilimden en büyük zararı da kadınlar görüyor. Kendini üstün gören erkek egemen zihniyetli kişiler, çalışamadığı şu günlerde gücünü kaybettiği hissiyatı ile kendini güçlü hissetmenin yolunu kadına şiddet uygulamakta buldu. Çünkü şiddetin kökeninde, baskıcı ataerkil yapının yanı sıra, şiddet uygulayanın bir şekilde yoksun ve yoksul olması nedeniyle kendini yeniden güçlü hissetme, hayatının kontrolünü kaybettiğinde bir başka hayatı kontrol altına alma çabası vardır. Şu günlerde de insanlar devlet eli ile yoksullaştırılmakta ve yoksunlaştırılmaktadır. Ve maalesef şiddete uğrayan kadınların çoğu şu an ülke gündemi salgın ile meşgul olduğundan ve birçok hizmet de devlet tarafından durdurulmuş olduğundan nereye başvuracağını, ne yapabileceğini bilmez bir halde susup katlanarak artan şiddete maruz kalmaktadır. Ancak bundan önce olduğu gibi bu gün de yarın da susmamalıyız! Çünkü ev içi izolasyona mecbur oluşumuz şiddet görmeye mecbur olduğumuz veya buna sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Şiddeti yok etmek için verilen çabalar ara verilebilecek, ertelenebilecek ya da ikinci sıraya itilebilecek türden değildir. Salgın öncesi verilen mücadele bugünlerde de verilecek, şikayet etmekten geri kalınmayacak ve suçluların ceza alabilmesi için atılacak tüm adımlar atılacaktır. Çünkü şiddet bir suçtur ve diğer tüm suçlar gibi cezalandırılmalıdır. Sessiz kalmayarak şiddete direnenlerin korunması en kısa sürede sağlanmalıdır. Hiçbir kadın dört duvar arasında sıkışmış kalmamalıdır. Devlet tarafından verilen idari tatillerin adli yardım süreçlerini etkilemediği bilinmelidir. Şiddet gören kişiler Sosyal Hizmetler ihbar hattı 183 veya 155 polis şikayet hattını arayarak şikayette ve yardım talebinde bulunabilirler. Lefkoşa Belediyesi'nin kadın sığınma evine başvuruda bulunabilirler. İdari izin süresinde dahi adli yardım hizmetinden faydalanılıp mahkemeden koruma emri alabilirler. Bu günler elbet geçecek. Umuyoruz ki en az zararla geçecek. Ama şiddet yüzünde ölen bir kadın, gelecek güzel günleri göremeyecek. Her gün şiddet gördüğü ev bir daha şenlenmeyecek, ruhu asla eskisi gibi neşelenmeyecek. Buna sessiz kalabilir miyiz? Kadın Eğitimi Kolektifi dayanışmaya devam ediyor Kadın Eğitimi Kolektifi, bu sürecin başından beri "dayanışma yaşatır" diyerek bilgi paylaşımlarına ve şiddet gören kadınlarla dayanışmaya devam ediyor. Şiddet anında neler yapılması gerektiği, yardım alma ve polise şikayet yöntemleri, koruma emri başvurusu, sığınma evinden yararlanma koşulları gibi konularda bilgi edinmek için Kolektifi takip edebilir ve katkı koyabilirsiniz.

Kapitalizm Salgınına İnat Yaşasın Hayat, Yaşasın 1 Mayıs!

By Mehmet Adaman

9

Dünyayı ve ülkemizi saran Covid – 19 salgını bizlere, kapitalizmin vahşetini, bu düzenin kimlerin çıkarına işlediğini ve sınıf mücadelesinin gerekliliğini tekrar hatırlatırken, yaşanabilir bir dünya için daha fazla mücadele etmemiz gerçeğini de ortaya koymaktadır. Virüs herkese bulaşabilir, dolayısıyla zengin yoksul ayrımı yapmaz söylemi, kapitalizmin her krizinde ortaya atılan hepimiz aynı gemideyiz kandırmacasıyla eşdeğerdir. Hatta bu kandırmaca bu sefer direkt sağlığımızı ve canımızı tehdit etmektedir. Sağlık en temel hakkımızken ve devletin ücretsiz bir şekilde sağlaması gerekirken, neoliberal politikalarla özelleştirilen sağlık sistemimizin salgına karşı yetersizliğini görüyor ve yaşıyoruz. Virüsün adamızda görüldüğü ilk günden bugüne kadar yaklaşık bir buçuk ay kadar bir zaman geçmesine rağmen pandemi hastanesinin yapılmaması, özelleştirilen sağlık sistemimizin kaymağını yiyen özel hastanelerden birinin bile kamulaştırılıp pandemi hastanesine dönüştürülmemesi ve devlet hastanesinin pandemi hastanesi yapılması, canla başla çalışan sağlık emekçilerine yapılan bir ihanet ve halkın sağlığını hiçe saymaktır. Mevcut asgari ücretle dahi geçinemeyen özel sektör emekçisine, salgın döneminde reva görülen 1500 TL’lik sözde destek, ya açlıktan ya da hastalıktan ölmek seçimini sunmaktır. Kamu emekçilerinden kesintiler yapılırken bu ülkenin kaynaklarını, emekçilerini sömürerek zenginliklerini kat kat arttıran sermayedarlara dokunmamak, iktidarın kimlerin elinde olduğunu göstermektedir. Salgın henüz bitmemiş, aşı ve ilaç bulunmamış ve sağlık imkanları sosyal yaşama dönmek için yeterli hâle getirilmemişken elzem yerler dışındaki işyerlerini açmayı hedefleyen hükümetin tek derdi patronların cebini doldurmaktır. Vergi muafiyetlerinden, teşviklerinden faydalanarak, emekçinin hakkını gasp ederek, vergi ödemeyerek sermayelerini büyüten ultrazenginlerin servetlerinden vergi almak yerine, kamu dairelerini açarak bu dönem iş yapmayan esnaftan ve emekçiden vergiyle kaynak sağlamak, halkı soymak ve bu salgın günlerinde halkı daha fazla çaresiz hâle getirmektir. Bizlere her şeyin başı sağlık dedirten bugünlerde, sermayenin kazancının halkın sağlığından daha değerli kılındığı bu düzende sağlık da yaşamak da politiktir. Birçok işletmenin, fabrikanın kapandığı bu süreçte kapitalizmin ihtiyaçtan fazla üretim ve tüketim anlayışının doğayı nasıl katlettiğini bugün içimize çektiğimiz temiz havayla anlayabiliyoruz. Evlere kapandığımız bu sürecin üreten bir halkın üretmesine engel olmadığını, müziğinden tiyatrosuna, el işinden bahçe işine, sosyal medya eyleminden birbirimizle dayanışmaya kadar yaptıklarımızla deneyimliyoruz. Üretenlerin yönetenler olması gerektiğini bir daha öğreniyoruz. Salgın sebebiyle bu 1 Mayıs’ta sokakları dolduramasak da içimizdeki 1 Mayıs ruhu dinmek yerine daha fazla büyümektedir. İnsan sağlığını hiçe sayan, emeğimizi ve doğamızı sömüren, aynı gemideyiz yalanlarıyla sırtımızdan geçinenlere bugünden, tekrardan sokakları dolduracağımız günleri beklemeden, hesap sormaya, bugünlerin bedelini ödetmeye ve kavgamızı sürdürmeye devam edeceğiz. Kapitalizm Salgınına İnat Yaşasın Hayat! Yaşasın 1 Mayıs!  

İzcan: “Emperyalist kapitalizmin her türlü saldırısına karşı direnen, tüm dünya işçi sınıfını ve tüm ezilen halkların şanlı mücadelesini selamlarız”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan yayımladığı mesajda işçi ve emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs’ı kutladı.

“ Bütün dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını nedeni ile bu yıl meydanlarda olamasak da 1 Mayıs’ın, işçi sınıfının her türlü sömürüye, baskıya karşı direniş ve mücadelesini simgelediği akıllarımızdadır” diyen İzcan, sınıfsız, savaşsız, sömürüsüz bir dünya için mücadelenin devam ettiğini vurguladı.

İzcan, “İçinden geçtiğimiz süreçte toplum sağlığını korumak için tüm imkansızlıklara rağmen canla başla çalışan tüm sağlık emekçilerine teşekkürü bir borç biliriz” diyerek,  “Emperyalist kapitalizmin her türlü saldırısına karşı direnen, tüm dünya işçi sınıfını ve tüm ezilen halkların şanlı mücadelesini selamladıklarını, uluslararası işçi sınıfı ve ezilen halklar ile dayanışma içerisinde olduklarının altını çizdi.

İşçi ve emekçilerin hakları, Kıbrıs’ta barış ve sosyalizm için canlarını feda eden İşçi sınıfı önderlerini saygı ile andıklarını belirten İzzet İzcan, “Derviş Ali Kavazoğlu, Kostas Mişaulis, Fazıl Önder ve daha nice işçi sınıfı öncüsü yoldaşımızı katledenler mücadelemizi geriletmeyi başaramamışladır. Mücadelemiz güçlenerek devam etmektedir” dedi.

“Yurdumuzun bütünlüğünü sağlayıp, tüm Kıbrıslıların insan haklarına saygılı, birlikte özgürce yaşayacağı günlere ulaşmak ve sosyalizm bayrağını açmak temel amacımızdır” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan “İnsanlık ve dünya “YA SOSYALİZM, YA BARBARLIK” ikilemi ile yüz yüzedir. Sosyalizm evrensel barışın ilk adımı olacak, barbarlık yenilecektir! Yaşasın 1 MAYIS! Yaşasın Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumların Ortak Vatan yaratma savaşımları! Yaşasın Kıbrıs İşçi Sınıfının Birliği! Yaşasın Sosyalizm!” dedi.

 

Birleşik Kıbrıs Partisi

Sonüstün, “BKP, nükleer santrallere karşıdır. Dünyada nükleer santrallere alternatif temiz enerji kaynaklarının kurulmasını desteklemektedir”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Salih Sonüstün, Ankara’nın 1986 ve 2011 yıllında yaşanan Çernobil ve Fukuşima nükleer felaketinden ders almadığını belirterek, sadece Çernobil nükleer felaketinin 200000’den fazla insanın doğrudan veya dolaylı ölümüne yol açarken bugün hala çevresel etkileşimin devam ettiğini vurguladı.

“ Diğer tarafta dünyanın en ileri teknolojisine sahip Japonya’da 2011 yılında yaşanan deprem ve sonrasındaki tusunami ile çöken Fukuşima nükleer santrali milyarlarca dolar zarar ve bugün hala denize akan sızıntısı ile yarattığı çevresel felaketle gündemdedir diyen Sonüstün. “ Hal böyleyken aktif kuzey Anadolu Ecemiş fay hattına çok yakın bir bölge olan Mersin ilinin Akkuyu bölgesinde yapımı devam eden nükleer santral gelecekte yeni bir Çernobil ve Fukuşima felaketine zemin olacaktır” dedi.

“ BKP,  nükleer santrallere karşıdır. Dünyada nükleer santrallere alternatif temiz enerji kaynaklarının kurulmasını desteklemektedir” diyen BKP Genel Sekreteri Salih Sonüstün, Ankara’nın Rusya ile çıkar ilişkilerinden dolayı bölgesel CED raporu dahi alınmadan  Akkuyu nükleer santralinin inşaatına başlanmasının yalnız kendi halklarına değil bölge halklarına karşı da yapılan en büyük nükleer tehdidin zeminine harç koymak olduğunu vurguladı.

“ Birleşik Kıbrıs Partisi, anti nükleer karşıtı tüm sivil toplum kuruluşları ile dayanışmasını yineler” diyen Sonüstün,  Ankara’nın bir an evvel bu santralin yapımını durdurup  yerine temiz enerji kaynaklarına yönelmesini talep ettiklerini vurguladı.

 

Argasdi Özel sayı: Pandemi

By Şifa Alçıcıoğlu

pandemi kapak son

Herkese merhaba…   Evde kaldığımız süre boyunca sizlerle; kültürle, sanatla, müzikle, filmle, şiirle, tiyatroyla, okumayla ve yazılarla bir araya gelerek hayatın durağanlığına inat, hayatı devam ettirmeye çalıştık. Her gün 2'den 22'ye yaptığımız paylaşımlarda bugün Argasdi günü. Argasdi hammaliye kurulu, okurlarına şöyle seslendi: pandemi kapak son"3 aylık periyotlar halinde yayımlanan dergimizin 58. sayısını yayına hazırlandığımız sıralarda patlak veren salgınla birlikte evlerimize kapanarak, dergi hazırlıklarını ertelemek zorunda kaldık; ama evde kal çağrılarını duymazdan gelemediğimiz gibi “Argasdi ne zaman çıkacak?” sorusuna da kayıtsız kalamazdık. O yüzden gündeme de uygun olarak internet üzerinden sizlere ulaşabilecek küçük bir sayı hazırladık. Karşınızda, pandemi özel sayısı… Tüm dünyayı etkileyen pandemiyle ilgili bizler de çeşitli konuları bir araya getirdik bu sayımızda; ülkemizde yaşanan süreci mercek altına aldık. Hükümetin; sağlık, eğitim, çalışma yaşamıyla ilgili yaptığı çalışmaları değerlendirdik. Evlere hapsolmakla birlikte kadına karşı şiddet vakalarının artmasını gündeme taşıdık. Geçmişte Kıbrıs’ta yaşanan salgınlar ve karantina uygulamalarını ele alırken, izole yaşamayı ve sosyal medyanın üzerimizdeki etkisini de tartışmaya açtık. Ekonominin hiç gündemden düşmediği bu süreçte, “kapitalizmin neoliberal dönemi bu krize cevap üretebilecek mi, yoksa yeni bir açılım yaratmak zorunda mı kalacak? Sosyalistlerin bu krizde talepleri, cevapları ne olmalı?” sorularıyla, aslında tüm insanlığın aynı gemide olup olmadığını tartıştık. Doğa üzerindeki tahakküm anlayışından kaynaklanan pandeminin bir sonucu olarak, insanların evlere kapanmasının, üretimin yavaşlamasının ekosistemde yarattığı iyileşme ve tüketim alışkanlıklarının değişimi hakkındaki makalemiz de bu sayıdaki yerini aldı." Dergimizi aşağıdaki linkten okuyabilir, paylaşabilir, görüş ve yorumlarınızı bizlere aktarabilirsiniz. https://online.flippingbook.com/view/788149/?fbclid=IwAR0IxuUCFvYOfPkKdj1QwzWdHXTPnXpF0MnxrN4syXr5I32MDx3bWygzxYQ    

Nükleer Santrallere Karşı Sesimizi Yükseltmezsek Koronanın Yarım Bıraktığını Akkuyu Tamamlar

By Nazen Şansal

NukleereHayir

 

NukleereHayir

Korona virüsü ile mücadele etmeye çalıştığımız bu zorlu dönemde, birçoğumuzun elinden gelen tek şey evde kalmak. Çalışmak zorunda olan ve sağlığını tehlikeye atan ya da çalışamadığı için maddi sorunlar yaşayan insanların sıkıntılarıyla ilgilenmek yerine, Türkiye hükümeti gururla Akkuyu Nükleer Güç Santrali ie ilgili açıklamalar yapıyor. Türkiye'de vaka sayısı 100.000 civarında, hayatını kaybedenler 2.000'den fazla, öte yandan 34 yıl önce yaşanan Çernobil faciası halen hayatlarımızı ve doğayı tehdit ediyor. Ukrayna'da , Çernobil nükleer santrali yakınlarında 4 Nisan'da çıkan orman yangını nedeniyle, başkent Kiev'in üstü yoğun bir duman tabakasıyla kaplandı ve kent dünyada hava kirliliğinin en kötü olduğu yerlerden biri haline geldi. Yangının radyasyon artışına neden olması ve bir felaketin daha yaşanması an meselesiiydi. Tüm bunlara rağmen Türkiye Cumhuriyeti Maliye Bakanı Berat Albayrak Twitter'dan şöyle bir mesaj paylaştı: “Büyük hayallerimiz, tamamlanacak hikâyelerimiz, milletimize sözlerimiz var. 70 yıllık stratejik nükleer hayalimiz gerçeğe dönüşüyor. Akkuyu NGS inşaatı atom çekirdeği üzerinde yükseliyor.” Açıklamalarına utanmadan korona ile çok iyi mücadele ettiklerini ve virüs bittiğinde, yeni dünya düzeninde en güçlülerden olmayı planladıklarını da ekledi. Ülkemizde “Nükleere Hayır Platformu”nda birleşen onlarca örgüt ve binlerce kişinin imzaları ve eylemleri ile nükleere karşı olduğumuzu defalarca vurgulamıştık. Şimdi sokağa çıkamasak da nükleer santrallere karşı olduğumuzu her fırsatta hatırlatıyoruz. Akkuyu'da; sadece 90km mesafemizde ve hatta deprem riski olan bir bölgede kurulacak bir nükleer santralin, adamızdaki tüm yaşamı ve gelecek nesilleri önemli ölçüde etkileyeceği aşikardır. Çevre mühendisleri rüzgâr akımlarına ve meteorolojik verilere dayanarak yaptıkları bilimsel araştırma sonucunda, olası bir kazanın ilk önce ve yoğunluklu olarak Kıbrıs’ı etkileyeceğini söylemektedir. Herhangi bir kaza olmasa bile Akdeniz’in su sıcaklığının nükleer santrale uygun olmadığı, denizdeki tüm ekosistemlerin olumsuz etkileneceği de bilinmektedir. Koronanın yarım bıraktığını Akkuyu tamamlamasın! Sen de 26 Nisan Pazar günü saat 4'te Kıbrıs Nükleere Hayır Platformu'nun sosyal medya eylemine destek ver. Bir kağıda "Kıbrıs nükleere hayır diyor" yaz, gerekçeni bir cümle ile ekle ve fotoğrafını #StopNuclear haştağıyla paylaş.  

İzcan: “ Katledilişlerinin 58. Yıldönümünde Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’i Saygıyla Anıyoruz”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partis Genel Başkanı İzzet İzcan avukat, gazeteci, fikir ve siyaset insanları Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’i katledilişlerinin 58. Yıl dönümünde saygı ile andıklarını belirterek, “23 Nisan 1962 tarihinde Ahmet Muzaffer Gürkan’ı arabası içerisinde, aynı gece geç saatlerde fikir arkadaşı ve yoldaşı Ayhan Hikmet’i de yatağında uyurken katleden faşist ve şovenist zihniyetin tek amacı Birleşik bir vatan için mücadele eden yurtseverlerin gücünü kırmaktı. Ancak ne o gün ne de bu gün bunu yapmayı başaramadılar, başaramayacaklar” dedi.

“ Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet sadece Cumhuriyet Gazetesi sahibi ve yazarları olarak değil, aynı zamanda “Kıbrıs Türk Halk Partisi” kurucuları olarak da faşist ve şoven örgütlenmelere karşı siyasi muhalefeti partisel alanda örgütlemeye çalışıyorlardı. Hem Taksim’e, hem de Enosis’e karşı mücadele ediyorlardı” diyen İzcan, “ O gün onların verdiği mücadele tüm yurtseverlere rehber olmaya devam etmektedir. Birleşik ortak bir vatana ulaşana değin onların rehberliğinde ortak vatan mücadelesine devam etmek tüm yurtseverlerin boynunun borcudur” dedi.

Röportaj: Çocuklar Dünyayı Alacak Elimizden, Ölümsüz Ağaçlar Dikecekler

By Şifa Alçıcıoğlu

çocuklar

2'den 22'ye paylaşımlarımıza küçük kardeşlerimiz konuk oluyor bugün. Argasdi'nin "Çocukluk" dosyasında yer alan röportajımızdan çocukların sesine kulak verelim. Okulları, aileleri ve hayalleriyle ilgili sorulara bakalım nasıl cevaplar vermişler.   Sence okulun eksik ya da kötü yanları nelerdir? Pembe ÇelebiPembe Çelebi: Okulda pamuk şeker satmamaları ve parkta salıncakların olmaması.   Kaya Erden: Aslında okulumu severim ancak daha fazla oyun alanının olmasını isterdim. Daha büyük ve değişik oyuncakların olduğu bir park çok güzel olurdu. Daha temiz ve daha rahat tuvaletler de olması gerekir. Ayrıca eskiden geri dönüşüm kutuları vardı artık yok.   Güneş Gülhan: Benim okuldan en büyük şikayetim dışarıda olduğumuz derslerde sağlıklı bir şekilde oyalanacağımız oyuncakların, kapalı salon gibi alanların az olmasıdır.   Akile Çelebi: Kantinde yiyeceklerin çok pahalı olması. Güvenilir ve güzel bir çocuk parkımızın bulunmaması. Parkımız var ancak içinde salıncak yok. Sporcu arkadaşlarımızın antremanlarını yapabilecekleri kapalı salonlarının olmaması.   Kayra Erden: Okulumuzda bir futbol sahasının olmaması... Söz verildi ama yapılmadı. Bir de formalar çok eski. Okulda futbol ile hiç ilgilenilmez. Arkadaşlarımızla sohbet edeceğimiz gölge yer yok, her yer çok sıcak.   Akıle ÇelebiPeki, ailenden şikayetlerin nelerdir? Pembe Çelebi: Her istediğimi almıyorlar. Örneğin; telefon ve oyuncak alınmaması.   Kaya Erden: Playstation’ı zaman zaman kaldırmalarından çok şikayetçiyim. Annem benim süreli oynamamı ister. Gözlerim bozulurmuş ama ben zaten gözlük takarım. Bir de ben sadece havuza gitmek isterim ama annem deniz daha sağlıklıymış der ve denize daha çok giderik.   Güneş Gülhan: Bazı çocukların ailesinden şikayeti olabilir ama benim ailemden tek bir şikayetim bile yok.Güneş Gülhan   Akile Çelebi: Çocuk olarak düşünmemeleri ve beni bu yüzden anlamamaları, beni artık çok büyümüşüm gibi görmeleri ama ben daha çocuğum. Her istediğimin her zaman olmaması ve önümde hep bir zaman olması. Zamanı gelince alırız, şimdi küçüksün gibi… Yani galiba bazı zaman küçük bazı zaman büyük oluyorum.   Kayra Erden: Okuldan gelince hemen futbol oynamak isterim ama annem izin vermez. Önce illa yemek yeycem, yok çok sıcaktır oynayamazmışım. Babama da bir şey sorunca annenle konuşmamız lazım der. Bizim evde playstation serbest değil. Annem ve babam hep süre koyar.   Gerçek hayatta pek çok zorlukla karşılaşıyorsun. O zaman biraz da hayallerinden bahsedelim. En büyük hayalin nedir? Pembe Çelebi: Öğretmen olmak istiyorum. Çünkü çocuklara yeni bilgiler öğretmek istiyorum. Çocuklara eğlence ile ders yaptırıp aslında derslerin korkutucu olmadığını göstermek istiyorum.   Kaya Erden: Çok büyük bir hayvan barınağı yapmak isterim. Her hayvanın bir bakıcısı olsun isterim. Her hayvana gerçekten iyi bakılsın. Hepsinin evi, oyuncağı, yemeği olsun. Bizim mahallemize av zamanları hep köpek bırakırlar. Bazıları yaralı bile olur. Nenemle biz hep onlara yiyecek veririk. Evimize kırlangıçlar yuva yaptı. Yavruların biri yuvadan düştü. Babam beni omzuna aldı ben da yavrucuğu yuvasına koydum. Güneş Gülhan: Benim en büyük hayalim ailem ile bir restoran açmaktır. Çünkü yemek pişirmeyi çok severim ve insanlara yardım yani hizmet etmek istiyorum.   Akile Çelebi: Büyüdüğümde çok ünlü bir müzikalde oynayıp şarkı söylemek istiyorum. Aynı zamanda herkesin bildiği bir yazar olmak istiyorum. Çünkü sahnede kendimi çok mutlu ve özgür hissediyorum. Sanki her şeyi başaracakmışım gibi… Yazarak kendimi daha iyi anlatabiliyorum.   Kayra ErdenKayra Erden: En büyük hayalim çok büyük bir spor okulu açmaktır. İçinde her bölüm olsun. İsteyen futbol, isteyen basketbol, isteyen tenis gibi sporlarda eğitilsin. Ben de ünlü bir futbolcu olayım. Parası olmayan da gelebilsin. Hatta içinde müzik bölümü de olsun ve otobüsü de olsun. Çünkü ben gitara giderim ama arkadaşımın ailesi götüremez diye o gidemez. Futbol antremanlarına da düzenli gelemez. Çünkü köyü uzaktır.   Her istediğine izin verilecek olsa ne yapmak isterdin? Pembe Çelebi: Anne ve babamın beni her gün lunaparka götürmelerini isterdim.   Kaya Erden: İzin verilse de okulu yönetsem çok güzel olurdu. Beden eğitimi dersleri her gün ve daha çok saat sürerdi. Bir da okullar biraz daha geç başlasın.   Güneş Gülhan: Erkenden bir pastane açmak isterdim. Çünkü bu benim en büyük hayalim.   Akile Çelebi: Tüm paramla lösemili çocuklara yardım edip, onları mutlu etmek ve her istediklerini yapmak isterdim.   Kayra Erden: Hiç sınav olmayan bir ülke yaratırdım. Hiçbir çocuk stres yaşamasın diye. Ve ben derslere oyunda eklerdim. Çocuklar ders yaparken oyun da oynasınlar diye.   Sence çocuk olmak nasıl bir şey? Pembe Çelebi: Çok güzel bir şey ve hep çocuk kalmak isterim. Annem ve babam hep yanımda olsun diye.   Kaya ErdenKaya Erden: Çocuk olmak bence özgür olmak demektir. Çünkü büyüklerin hep bir işleri, planları vardır. Bir da insanlar çocukları daha çok sever.   Güneş Gülhan: Bence çocuk olmak dünyanın en iyi şeyidir. Çünkü asıl eğleneceğimiz ve öğreneceğimiz zaman çocukluk zamanlarıdır.   Akile Çelebi: Çok güzel çünkü her şey çok basittir, çünkü çocuksundur. Örneğin; şeker yiyebilirsin, parkta oynayıp çok güzel vakit geçirebilirsin ama en önemlisi çocuk olduğun için anne ve baban hep yanında… Onlar yanımda olunca ben bilirim ki bana bir şey olmaz.   Kayra Erden: Bence çocuk olmak dünyanın en güzel şeyi. Büyüklerin sorumluluğu kadar sorumlulukları yok. Oyun oynarken çok mutlu olabiliyoruz. Ama ne yazık ki dünyada şanslı ve şanssız çocuklar var. Yani çocuk olmak eğer şanslıysan çok güzel.

çocuklar

İzcan: “ Başbakan Ersin Tatar’ın Cumhurbaşkanı Akıncı’yı kaçakçı ilan etmesi ayıp olduğu kadar, siyasi etiğe aykırı saçma bir davranıştır”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, UBP- HP hükümetinin böylesi bir dönemde dahi siyasi hesaplarla milliyetçilik ve şovenizm peşinde koşmasının kabul edilemez olduğunu vurguladı.

“ İnsanımız bir yandan sağlık endişesi diğer yandan da ekonomik sıkıntılarla boğuşmaktadır. Hükümet, toplumun kaygı ve sıkıntılarını giderecek adımlar atmak yerine siyasi kavgalarla gündem değiştirmenin peşindedir” diyen İzcan, “  Kıbrıslı Türklerin UBP- HP hükümetinin kendi aralarındaki kavga ve çok başlılığına tahammülü kalmamıştır” dedi.

“ Sürecin başladığı ilk günden buyana sağlık çalışanlarının ortak görüşü acil olarak bir Pandemi Hastanesi’ne ihtiyaç duyulduğu, ilaç ve ekipman ihtiyacının bir an önce giderilmesinin şart olduğudur” diyen İzcan, “ İster Güney Kıbrıs’tan ister Avrupa Birliği’nden ister Türkiye’den gelsin gelecek tıbbi malzeme, ilaç ve ekipmana ihtiyacımız olduğu ortadadır. Hal böyleyken toplum sağlığını hiçe sayarak siyasi kaygılar peşinde koşmak topluma ihanettir” dedi.

“ Başbakan Ersin Tatar, Cumhurbaşkanı Akıncı’nın girişimleri ile Güney Kıbrıs’tan tedarik edilen ilaçların KKTC’ye yasal olmayan yollardan getirildiğini söyleyerek, Cumhurbaşkanı’na açıkça kaçakçı demiştir. Israrla da bu söyleminden geri adım atmamaktadır. BKP olarak Sn. Tatar’ı bu talihsiz açıklamalarından dolayı kınarız” diyen İzcan, “ Söz konusu toplum sağlığıdır. Siyasi hesaplarınızı artık bir kenara bırakın” dedi.

“ Birleşik Kıbrıs Partisi, UBP- HP hükümetini bir an önce toplumun sağlık ve ekonomik endişeleri ve sıkıntılarına çözüm üretmeye çağırır” diyen İzcan, “ Hükümet esas işini yapsın, topluma karşı sorumluluklarını yerine getirerek toplumsal mutabakata uygun hareket etsin” dedi.

İzcan: “ Irkçılık ve fanatizmin tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Tarihin çöplüğünü boylamış düşüncelere Kıbrıs’ta yer yoktur”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Korona virüs salgınından sonra dünyanın eski dünya olmayacağını vurgulayarak, bunu anlamayanların toplumların sağlık alanında işbirliği yapmasına karşı çıktıklarını belirtti.

Irkçılık ve fanatizmin tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunu belirten İzcan, tarihin çöplüğünü boylamış düşüncelere Kıbrıs’ta yer olmadığını belirtti.

Geçmişte ilik nakli konusunda işbirlikleri sayesinde canların kurtulduğunu, kanser hastalarının tedavi edildiğini,  4200 kişinin Güney Kıbrıs’tan emekli maaşı aldığın, binlerce kişinin güneyde çalıştığını, güneyden gelen turistler sayesinde kuzeydeki ticaret ve turizmin canlandığını hatırlatan BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, UBP ve onun gibi çağdışı zihniyet taşıyan kesimlere taviz verilmemesini istedi.

Korona virüsün dünyaya hakim olan kapitalist düzeni yerle bir ettiğini dile getiren İzcan, kar daha fazla kar hırsıyla yanan özelleştirmeci anlayışın çare olamayacağı, kamunun güçlendirilerek özellikle sağlık sistemi ve tarımın sil baştan dizayn edilmesi gerektiğini vurguladı.

Sosyalist Küba’nın dünyanın yardımına gönderdiği 50000 sağlık çalışanıyla tarih yazdığını belirten BKP Genel Başkanı İzzet İzcan bunun tüm emperyalist ve kapitalist dünyaya ders olduğunu vurguladı.

 

 

Ay Batarken Şafak Söker-Sezgin Keser

By Şifa Alçıcıoğlu

ay batarken foto

ay batarken fotoBugün sizlere Argasdi'nin sanat sayfasında yer alan bir kitap yorumuyla sesleniyoruz. John Steinbeck tarafından kaleme alınan Ay Batarken isimli kitap, işgal edilen bir kasabanın işgalciyle ve savaşla imtihanını yalın ama çarpıcı bir dille ele alıyor. Baraka aktivisti Sezgin Keser tarafından yorumlanan kitabın, tiyatro oyunu ise Baraka Tiyatro ekibi tarafından Mart ve Nisan aylarında sahnelenmek üzere hazırlanmasına rağmen seyirciyle kavuşamamıştı. Buluşma karantina günlerinin ardına sizlerle olacak. Ay batarken şafak söker; yeni günün doğumunda buluşmak üzere... Güneşin doğuşu yeni bir mücadelenin; tarlada ekip biçmeyle, denizde balık avıyla, pazarda meyve sebze satmayla, kamu binasında halka hizmetle, atölyede mevsimine göre kıyafetler dikmeyle geçecek bir günün habercisidir. Güneşin batışı, ayın yükselişiyle hayat durağanlaşır, insanlar yalnızlaşmaya, kendi içlerine çekilmeye başlar. Bir kasaba halkı düşünün ki gecesinde de gündüzünde de kendi kendine yetebilen, kasabanın yöneticilerinin halktan kopmadığı hatta halktan çekindiği ve halktan bağımsız kararlar alamadığı, sınıfsal çatışmaların, fikirsel farklılıkların da olduğu... Bir işgal ordusunun kasabayı fethettiği güne kadar savaşmayı bilmeyen bu halkın güneşi batarken, ayın doğuşuyla kasaba için karanlık bir dönem başlar.   Savaşlarda halklar, egemenlerin daha fazla toprağa, doğal kaynağa, güce sahip olmak arzuları için savaştırılır ve günün sonunda ise kaybeden halklar, kazananlar saraylarında oturanlar olur. Dünya üzerinde toprağına, doğal kaynağına göz dikilmeyen yer yoktur. İşte bu kasaba halkının da üstünde yaşadığı toprak ve sahip olduğu kömür madeni nice ülkeleri fetheden işgal gücünün yeni hedefi olmuştur. İşgalci güç yukarıdan aldığı emirlerle kasabayı fetheder ve kasaba halkının bugüne kadar çıkarmadığı kömürü çıkarmanın planlarını yapar. Özgür insanların özgürlüklerini ellerinden alıp istemediklerini yaptırmak zordur ve üzerlerindeki baskı arttıkça gösterecekleri direniş de artacaktır. İşgalci güç için mevzu madenin çıkarılması kadar basit görünürken halk için mevzu aslında o kadar da basit değildir. İnsanların geçmişlerinin, bugünlerinin ve geleceklerinin kararını o topraklar üzerinde emeği geçmeyen, oranın kültürünü yaşatmak için mücadele etmeyen, orayı sömürülecek bir hedef olarak görenler veremez, vermek istediklerinde de savaşmak istemeyen özgür insanların yeri geldiğinde savaştan kaçmadıklarını görürler.   91178107_10156076156347395_2998436808162803712_nİşgal ettikleri topraklar üzerinde sorunsuz ve sıkıntısız bir şekilde, kasaba halkının kendilerini kabul edeceklerini düşünen, kimisi sıkı sıkıya emirlere itaat eden, kimisi hayalperest, kimisi romantik, kimisi duygusuz askerlerin yüzleşeceği gerçek, ilk başlarda asık suratlarken zamanla öfkeli yüzler olacaktır. Zorla madende çalıştırılan işçisinden eşleri öldürülen kadınlara, halkına bağlı belediye başkanından direnişi yeşerten ve büyüten gençlerine, bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkün kasaba halkı, kendi içlerindeki hainlere ve bireysel çıkarlarını halkının önünde tutanlara rağmen sönük bir mum ışığı gibi başlayan mücadelelerini işgal ordusunu yakacak koca bir ateşe dönüştürecektir. Kasabayı fetheden sinek kağıdı zamanla güneşin doğuşuyla sinekler tarafından fethedilecektir.   Irgat bir ailenin çocuğu olan, gençlik yıllarında çiftliklerde ve üniversite döneminde de çok farklı işlerde çalışan John Steinbeck’in 1942 yılında yayımlanan Ay Batarken adlı romanı bir kasaba halkının yurtlarını işgal edenlere karşı verdiği mücadeleyi anlatmaktadır. Steinbeck, yurt savunmasında bir halkın kendi potansiyelini aşıp neler yapabileceğini anlattığı bu eserinden öncesinde ve sonrasında yazdığı eserlerinde dönem dönem bireysel hikayelere yönelmiş dönem dönem ise toplumsal sorunları kaleme almıştır. Yazar ilk eserlerinde kendi amaçları uğruna toplumdan kopmuş bireylerin hikayelerini anlatır. Daha sonraki yıllarda yazdığı Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga gibi romanlarında ise işçi ve işveren arasındaki çatışmaları, göçmen ve mevsimlik işçilerin sorunlarını ve çalışma koşullarını okurlarına aktarır.   Steinbeck’in bağımsızlık ve özgürlük uğruna halkların mücadelelerine bir örnek, belki de bir ışık olabilecek Ay Batarken adlı eseri umudumuzla, sevgimizle, dayanışmamızla, kavgamızla yaşadığımızı bir kere daha bize hatırlatmaktadır. https://www.facebook.com/barakakulturmerkezi/videos/653211562167840      

İzcan: “ Katledilişlerinin 55. yıldönümünde Derviş Ali Kavazoğlu ve Kostas Mişaulis’i saygı ile anıyoruz”.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, katledilişlerinin 55. yıldönümünde Derviş Ali Kavazoğlu ve Kostas Mişaulis’i saygı ile andıklarını belirtti.

Anglo-Amerikan emperyalizminin ve milliyetçi şoven fanatiklerin tüm baskı ve tehditlerine rağmen ortak vatan ve barış mücadelesini kararlıkla sürdüren Kavazoğlu ve Mişaulis’in Kıbrıs’ı bölmeye ant içmiş faşistler tarafından hunharca katlettiklerini vurgulayan İzcan, “  Kıbrıs’ta ki toplumları birbirinden ayırmaya çalışanlara rağmen ortak vatan mücadelesi veren iki halk kahramanının anısı önünde saygı ile eğiliriz” dedi.

“Kavazoğlu ve Mişaulis, köy köy gezip taksime karşı çıktılar. Kıbrıs halkına karşı düzenlenen emperyalist komplolara karşı halkı bilinçlendirip, bağımsızlığı savundular” diyen BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “ Kavazoğlu ve Mişaulis’i öldürerek mücadeleyi durdurduğunu sananlar yanılmıştır. Bu gün yüzlerce Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum yurtsever onların açtığı yoldan ilerlemeye devam etmektedir” dedi.

Birleşik Kıbrıs Partisi’nin Kavazoğlu ve Mişaulis’in yıllar önce savundukları değerlere sahip çıkmaya ve onların açtığı yoldan ilerlemeye devam edeceğinin altını çizen İzzet İzcan,” Yeniden birleşme ve federal çözüm mücadelesi kararlı bir şekilde sürdürülecek ve başarıya ulaştırılacaktır” dedi.

UBP- HP hükümeti sosyal devlet anlayışıyla hareket etmekten çok uzaktır.

By birlesikkibrispartisi

 

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Salih Sonüstün, krizi fırsata çevirmeyi alışkanlık haline getirmiş büyük sermayenin içinde bulunduğumuz olağan üstü süreci de fırsata çevirmekten geri kalmadığını vurguladı.

Gıda toptancı ve ithalatçılarının her geçen gün yeni zamlar yaparak karlarına kar katmaya devam ettiklerini ifade eden Sonüstün, “ Böylesi zor bir süreçte dahi kar daha çok kar hırsıyla, denetimsizliği de fırsat bilerek, temel gıda maddelerine acımasızca yapılan zamlar zaten büyük bir ekonomik sıkıntı içinde olan halkın alım gücünü daha da düşürmektedir” dedi.

“ İlerleyen günlerde ekonomik krizin daha da büyüyeceği, işsizliğin artacağı ortadadır. Bu durum sosyal patlamalara neden olacaktır. Bu süreçte toplum yaşanacak sosyal patlamaları kaldıracak durumda değildir” diyen Sonüstün, “UBP- HP hükümeti sosyal devlet anlayışıyla hareket etmekten çok uzaktır. Ekonomik tedbir adı altında alınan kararlar tamamen büyük sermayeyi korumaya yöneliktir. Her zamanki gibi krizin bedeli emekçi ve küçük esnafa ödetilmeye çalışılmaktadır” dedi.

UBP- HP hükümetine çağrıda bulunan Sonüstün, “ Bir an önce esas görevinizi yerine getirin. İçinden geçtiğimiz bu zor süreçte ekonomik kriz ve işsizliğin yol açacağı sosyal patlamaları önleyecek ekonomik ve sosyal tedbirleri hayata geçirin” dedi.

Frida Yaşarken Yaşananlar- Nazen Şansal

By Şifa Alçıcıoğlu

nazen frida

2'den 22'ye yaptığımız paylaşımlarda bugün Argasdi günü. Son sayımızda yer alan Frida dosyasından tarihsel bir arka planla "Frida Yaşarken Yaşananlar"ı paylaşıyoruz sizlerle... nazen fridaFrida'nın yaşadığı 1900'lü yılların ilk yarısı, Latin Amerika'dan Sovyetlere, Afrika'dan Avrupa'ya, dünyanın hemen her yerinde çalkantılı yıllardı. Kızıl Rosa'nın “Ya sosyalizm ya barbarlık” önermesindeki her iki seçenek de, tahteravallinin iki ucu gibi art arda insanlığı sallamaktaydı. Birinci ve ikinci paylaşım savaşları, eşi görülmemiş bir kıyıma, yıkıma ve israfa yol açarken, 1917'den itibaren Avrupa'yı bir protesto ve devrim dalgası kasıp kavurdu. Halkın savaşa kuvvetli tepkisi, yönetenleri alaşağı edilmenin eşiğine getirmiş, kapitalizm, son nefesini vermekten kıl payı kurtulmuştu. Birinci Dünya Savaşı, önce 1917’de Rusya’da, sonra 1918’de Almanya’da devrimle sona erdi. Ancak 1920’lerin sonuna gelindiğinde, bu büyük devrimci dalga artık dünyanın dört bir yanında duruluyordu. Alman devrimi yenilmişti ve Ekim 1917 ayaklanması, dünya sosyalist devriminin fitilini ateşleyememişti. Rus devrimi tecrit edilmiş, düşmanlarla kuşatılmış, savaşın yıkımına uğramış ve yoksullaşmış durumdaydı. Rejim, zamanla içine kapandı ve yozlaşarak eski sosyalist fikirlerin çirkin bir taklidine dönüştü. Stalin liderliğindeki Rusya’da işçi sınıfı demokrasisi yok edildi, muhalif görüştekiler sürgüne gönderildi, öldürüldü. Aynı zamanda Büyük Buhran ve faşizmin yükselişi Amerika ve Avrupa’da milyonlarca insanı derinden etkilemiş, yenilgiyle sonuçlanmış olsa da İspanya’da faşizme karşı enternasyonal dayanışmanın da sergilendiği önemli bir savaş verilmişti. Aynı anda dünyanın diğer ucunda Yerkürenin bir yanında tüm bunlar yaşanırken diğer yanındaki Latin Amerika ülkeleri yeni bir tür sömürgecilikle karşı karşıyaydı; ABD emperyalizmi… Halbuki bu uzak kıtanın halkları, Avrupalı sömürgecilerinden ulusal bağımsızlıklarına kavuşalı daha sayılı yıllar olmuştu. Bir dönem diktatör ailelerle, bir dönem askeri darbelerle ve son 20-30 yıldır da uyuşturucu trafiğiyle tehdit edilen Latin Amerika, büyük etki bırakan devrimlere ev sahipliği yapmıştır. Bu devrimlerden en uzun süreni, 30 yıl ile Meksika Devrimi’dir. Başlama nedeni, adil bir toprak reformunun gerçekleşmeyişi ve ulusal zenginliklerin ABD ve Avrupalı güçlerce pervasızca yağmalanmasıdır. Frida’nın hayata gözlerini açtığı ilk yıllarda, 1910’da Meksika, İspanyol sömürgecilerin soyundan gelen toprak sahibi seçkinlerin hakimiyetindeydi. Yönetimde diktatör bir başkan Diaz vardı ve ekonomisi giderek Amerika’nın ticari çıkarlarının esiri oluyordu. Yerli Kızılderililerin ve karma ırk Mestizos’un oluşturduğu çoğunluk ezilmekteydi. Liberal siyasetçi Madero, 1910-11 silahlı isyanında Diaz’ı yönetimden indirdi. Ama tarım reformu vaatlerini gerçekleştiremeyince, toplumsal konulara duyarlı bir eşkıya olan Panço Villa kuzeyde, köylü bir çiftçi olan Emiliano Zapata ise güneyde yeni hükümete karşı devrimci bir savaş başlattılar. Sloganları “toprak ve özgürlük” olan Villa ile Zapata’nın köylü orduları 1914’te Meksiko şehrine girdi. Fakat iktidarını almak yerine tekrar liberal hükümete bıraktılar. Radikal bir toprak reformu yapmayı reddeden hükümet birlikleri, köylü gerillaları ezmek için ABD kuvvetleriyle omuz omuza çarpıştılar. Zapata 1919’da, Villa ise 1923’te öldürüldü. Daha sonra ülke yönetimi uzun süre sabit kalamadan değişmeye başladı. En sonunda Ulusal Devrimci Parti’nin yöneticilerinden birisi olan Kızılderili kökenli Cardenas başkanlığa geçti. Milyonlarca hektar toprağı halka dağıttı; kolektif tarımsal birlikler kurdurdu, hastane okul gibi hizmetleri arttırdı. Eğitim sistemi sosyalist anlayışla düzenlendi, teknik eğitim veren enstitüler kuruldu. Bunlara Meksika’nın kültürel yaşamındaki canlanma eşlik etti. Ulusal ve evrensel kültür değerlerinin uyum içinde bütünleştiği yapıtlar verildi, resim ve müzik sanatları gelişti. İspanya iç savaşı döneminde ülkelerini terk etmek zorunda kalan pek çok sanatçı, yazar ve bilim insanının Meksika’ya sığınmasına izin veren Cardenas, Stalin’e muhalefet eden Troçki’yi de Meksika’da ağırladı. Değişik siyasi görüşlere yaşam hakkı tanınması Meksika’nın siyasi yaşamı için büyük bir zenginlikti. Zapatista Devrimi, Meksika halklarına sadece ekonomik ve politik özgürlüğü değil, kültürel devrimin evrensel sanatçılarından Frida’yı da kazandırmıştı. İşte Frida Kahlo dünyanın ve ülkesinin bu koşullarında hayatını sürdürdü.  “Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının!” Kişiliğini, köylü devrimi ve toprak reformunu gerçekleştiren Zapata Devrimi ile bütünleştiren ve “Ben devrimle doğdum” diyerek doğum yılını 1910 olarak değiştiren Frida, “Devasız hastalığımın zayıf bıraktığı bedenim, tüm gücünü, enerjimi devrime adamakta buluyor; hayatta kalmamın tek amacı budur” diyecek kadar Zapatista Devrimi’ne bağlıydı. Frida, resimlerinde ölümsüzleştirdiği, “toprak ve özgürlük” sloganıyla, ayağa kalkan köylülerin kıyafetlerini giyiyor, takılarını takıyordu. Frida için ikinci önemli ilham kaynağı, 1917 Ekim Devrimi'ydi. Marksizm'e duyduğu ilgi ve yakınlığı, “Marksizm hastaları iyileştirecek” adlı bir tabloda ifade etmişti. Meksikalı devrimci sanatçı Orozco, eşi Diego ve başka genç sanatçılarla birlikte 1922’de Teknik İşçiler, Ressamlar ve Heykeltıraşlar Sendikası’nı kuranlar arasındaydı. Sendikanın manifestosunda, yeni, kökeninde yerli (ve özünde Amerikan yerlisi) bir sanat; “herkes için, mücadeleci ve eğitici” bir sanat çağrısında bulunuluyordu. İspanya iç savaşı patlak verdiğinde, Frida, faşizme karşı cumhuriyetin desteklenmesi için bir dayanışma komitesi kurdu. Toplantılar düzenledi, mektuplar yazdı, acil yardım topladı, İspanya’ya gönderilmek üzere giysi ve ilaç kolileri hazırladı. İspanyadaki faşizm için “Siyasal olaylar içinde beni en çok etkileyen bu savaştır. Gaddar, iç parçalayıcı bir olaydır.” diyordu. Hem kendi ülkesindeki hem de Latin Amerika’daki eylemliliklerde aktif rol aldı. 1954 yılında ölümünden hemen önce, Guatemala'nın sol eğilimli cumhurbaşkanının CIA destekli bir darbeyle devrilmesini protesto etmek için, tekerlekli sandalyesiyle hayatının son gösterisine katılmıştı. 1930'lu yıllarda Frida ve eşi Diego, Stalin tarafından sürgüne gönderilen Rusyalı devrimci Troçki'yi evlerinde ağırlayarak desteklemişti. Ancak yaşamının son yıllarında Troçki'nin ve sosyalist demokrasinin düşmanı Stalin'e dair olumlu ifadeleri de vardır. Bir yazısında; “Ülkemin ve hemen hemen bütün halkların tarihini okudum. Sınıf mücadelelerini ve ekonomik mücadelelerini çoktan biliyorum. Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’nun materyalist diyalektiğini açık seçik anlıyorum. Yeni komünist dünyanın temel direkleri olarak seviyorum onları.” demektedir. Ayrıca Frida Kahlo müzesinde, Frida'nın yaptığı iki Stalin portresi sergilenmektedir. Frida gibi özgürlükçü bir sanatçının Stalin’e sevgi ve hayranlık duyması şaşırtıcı olmakla birlikte o dönemin koşullarında Rusya’da ve Komünist Parti içinde yaşananların detaylı bilinememesi veya emperyalist baskılara karşı sosyalist devrimin tarafında durmak istemesi bunun bir sebebi olabilir. Üyesi olduğu Meksika Komünist Partisi ile örgütsel bağları veya Troçki’yi dünyanın bir ucunda buz baltasıyla öldürtebilen karanlık bir güçten duyulan çekinme ve içten içe korku da olabilir... Çünkü Frida, çok acı çekmesine rağmen yaşamayı seven ve hayat dolu bir kadındı. Belki de bu yüzden son tablosuna “Yaşasın Hayat” adını vermişti.   Kaynaklar: 1-Marksist Dünya Tarihi, Neil Faulkner, Yordam Kitap 2-Frida Kahlo - Aşk ve Acı, Rauda Jamis, Everest Yayınları 3-Kendi Gerçeğimin Resmini Yapıyorum, Chistina Burrus, Yapı Kredi Yayınları  

İzcan: Özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren tüm devrimcilere baş sağlığı dileriz. Işıklar yoldaşın olsun Helin Bölek

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, 288 gün süren ölüm orucunun sonucunda hayatını kaybeden Gurup Yorum üyelerinden devrimci sanatçı Helin Bölek’in ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

“ Başta devrimci sanatçının ailesi olmak üzere tüm gurup üyelerine, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren tüm devrimcilere baş sağlığı dileriz. Işıklar yoldaşın olsun Helin Bölek” diyen İzcan, sanatın ve sanatçının tutsak edilemeyeceğini vurguladı.

Türkiye’deki totaliter rejimin birçok sanatçı, gazeteci, yazar ve siyasetçiyi düşünce suçuyla hapsetmeye devam ettiğini ifade eden İzcan, “ AKP- MHP iktidarı her geçen gün derinleşen baskıcı, otoriter rejimin devamına tehlike gördüğü herkesi terörist ilan edip hapsederek rejimin devamını sağlamayı hedeflemektedir” dedi.

İzcan, “ Helin Bölek gibi daha nice devrimci, aydın ve mücadeleci insan rejime karşı direniş ve mücadelesine devam etmektedir. Bu noktada tüm devrimci duygu ve dayanışmamızla onları ve direnişlerini selamlarız” dedi.

“ Daha özgür, daha demokratik bir Türkiye’nin oluşturulması daha özgür ve daha demokratik bir Kıbrıs’ın oluşmasına yardımcı olacaktır” diyen İzcan, Bu noktada, Kıbrıslı Türk ve Türkiyeli devrimcilerin dayanışmasının çok önemli olduğunu vurguladı.

“Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali”nden Korona Günlerinde Evde Sinema

By Nazen Şansal

ss

 

ss

  Ülkemizde 11 yıldır onlarca sendika ve örgütün desteğiyle gerçekleştirilen ve çeşitli ülkelerden farklı temalarda emeğin sinemasını seyircisiyle buluşturan Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali, sosyal medya sayfasından bir duyuruda bulunarak festival filmlerini paylaşıma açıyor. "Bu sene hazırlıklarına başladığımız 12. Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali’ni, ülkemizi ve dünyayı saran korona salgını sebebiyle ertelemek zorunda kaldık. Bu zor günleri hep birlikte dayanışarak atlatıp önümüzdeki aylarda festivalimizde buluşacağız. Bu süreçte de Türkiye İşçi Filmleri Festivali sayfasından seçtiğimiz filmleri siz sinema severlerle paylaşıyoruz." Bu bağlamda bugüne değin paylaşılan ve festivalin Facebook sayfasından izlenebilecek olan bazı filmler ve konuları şöyle:   Yengeç Gemisi 1953 yapımı Yengeç Gemisi filmi, Japonya proletarya edebiyatı akımının önde gelen yazarlarından Kobayaşi Takici’nin (1903-1933) aynı adlı romanından uyarlanmış. Kuzeydoğu Japonya’dan Bering Denizi’ne doğru yengeç avlamak üzere bir gemi yola çıkar. Aynı zamanda bir konserve fabrikası olan gemide işçiler ağır koşullar altında çalışmaktadırlar. Yöneticilerin giderek yoğunlaşan taleplerine ve ağır çalışma koşullarına dayanamayan işçiler greve giderler. Yönetmen: Yamamura So Dil: Japonca-Türkçe altyazılı Yapım Yılı: 1953 Süre: 109′   Amador Marcela, ekonomik ve sosyal açıdan zor zamanlar geçiren göçmen bir kadındır. Yalnız ve yatalak bir hasta olan Amador’a bakıcılık yaparak para kazanmaya çalışmaktadır. Amador ve Marcela arasında sırların paylaşıldığı samimi bir arkadaşlık gelişir. Seyircileri sürpriz ve güzel bir son beklemektedir. Yönetmen: Fernando León de Aranoa Senaryo: Ignacio del Moral/Fernando León de Aranoa Süre: 112′ Dil: İspanyolca/Türkçe altyazlı Oyuncular: Magaly Solier, Celso Bugallo, Pietro Sibille, Sonia Almarcha   Matewan Gerçek bir olaya ve karakterlerin gerçek kişilere dayandığı filmde, yerel, siyah ve İtalyan gruplarından oluşan kömür işçilerinin, sendika örgütleyicisi olan Joe Kenehan’ın önderliğinde şirket yöneticilerine ve işverenin silahlı adamlarına karşı verdikleri sendika kurma mücadelelerini anlatıyor. Yönetmen: John Sayles Dil: İngilizce/Türkçe altyazılı Yapım Yılı: 1987 Süre: 132′   Diğer festival filmlerini, Sendika.Org ve Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali sosyal medya hesabından takip edebilirsiniz.    

Yollara Düştük- Kemal Vural

By Şifa Alçıcıoğlu

yollara düştük

Her gün "2'den 22'ye" diyerek birçok paylaşımla karşınızda olmaya devam ediyoruz. Bugün sizleri Argasdi'nin sanat sayfasından bir belgesel film yorumuyla karşılıyoruz: "Yollara Düştük". Yeşilçam Sinemasında sinema emekçilerinin örgütlenerek ortaya çıkardığı bir sendikalaşma hikayesi, aslında gerçeği. Keyifli okumalar ve izlemeler... yollara düştük “Size karşı sorumluyuz. Sizden destek almak için yollara düştük.” Bu cümlelerle başlıyor belgesel ve 1977 yılında sinema filmlerine uygulanmaya başlanan sansüre karşı yürütülen mücadele, o dönemi yaşayanlar tarafından anlatılıyor. 1977 yılında çıkarılan sansür kanunu nedeniyle Yeşilçam Sineması ölme noktasına gelir. Polis ve jandarma komutanlığı da dahil birçok kurumun film çekimlerine karışmasına neden olan sansür kanunu, beraberinde oto-sansürü de getirmişti. Buna rağmen filmlerin sansür kurulundan onay alamaması ve diğer baskılar da birleşince bir grup aydın sinema oyuncusu ve yapımcısı Ankara’ya bir yürüyüş düzenleyerek seslerini duyurmaya karar verirler. Daha önceden böyle bir tecrübeleri olmadığından fikir almak için Vedat (Hoca) Türkali’ye danışırlar. Yürüyüşün, sinemanın özgürleşmesi ve gelişmesi için yapılacağına dair bir bildiri yazılır ve mevcut kişiler tarafından imzalanır. Fakat örgütlenme safhasında Türk sineması kurulduğundan beri sigortasız ve maaş güvencesiz çalıştırılan sinema emekçilerinin bu yürüyüşe katılmayacağı anlaşılır. Çünkü onların haklarını iyileştirmeye yönelik tek bir kelime bile bildiride yoktur.  Ve işçilerin katılmadığı bir eylemin başarıya ulaşmasının da mümkünü yoktur. Bunun üzerine bildiriye işçilerin çalışma koşullarını iyileştirici maddeler de eklenerek bildiri güncellenir. Yürüyüş basına duyurulur fakat basında kendine fazla yer bulamaz. Aksine o dönem yaygın olan porno filmler örnek gösterilerek idareciler tarafından ahlaksızlıkla suçlanırlar ve eylemin içi boşaltılmaya çalışılır. Tüm bu engellemelere rağmen örgütlenme mükemmel şekilde yapılır ve yürüyüşün yapılacağı günler tek bir film seti bile çalışmaz. Dağıtılan bildiriler sayesinde yürüyüş halktan da destek görür, yolda karşılaştıkları grevdeki işçilere destek belirtirler. Yapılan organizasyonlarla yürüyüş sıkıcı ve yorucu olmaz, aksine neşe dolu olur. Yürüyüş boyunca sözlü ve fiziksel saldırılara maruz kalsalar ve yetkililer son gün Ankara’ya girmelerine engel olmaya çalışsa da geri adım atmayarak yürüyüşlerini tamamlarlar. Bu eylem neticesinde sansür uygulaması esnetilir. Sinema emekçileri, haklarını korumanın en iyi yolunun sendikalaşma olacağında kanaat getirerek Sinema Emekçileri Sendikası’nı (SİNE-SEN) kurdular. Ne yazık ki ülkemizde mevcut sendikaların çoğu halen daha özel sektör çalışanlarına yönelik adımlar atmıyor ve kamu sendikacılığı yapmaya devam ediyorlar. Yapılan eylemler çoğu zaman uzun, sıkıcı ve yorucu hale geliyor. Yine halka dertlerini tam olarak anlatamamaları yüzünden idarecilerin hedef şaşırtmasına olanak sağlıyor ve halktan tepki görüyor, haklıyken haksız duruma düşüyor. Geçtiğimiz aylarda yaşanan KIB-TEK genel grevi örneklerden sadece biri. Hükümetin vaat ettiği yatırımları yapmaması nedeniyle en doğal hakları olan genel grev hakkını kullanmışlardır fakat halkla olan iletişim bozukluğu nedeniyle, yaşanan aksaklıklar kuruma ve sendikaya tepki olarak dönmüştür. Hükümet de bunu fırsat bilip grevi yasaklamıştır. Özel sektör çalışanlarını örgütlemeden yapılan eylemler her zaman için eksik kalır, çünkü işçi ve emekçinin en güzel “rolü” sokaktadır. https://www.youtube.com/watch?v=8axHCQRqjU0

Dünya Tiyatro Günü’nde Baraka’dan Videolu Mesaj

By Nazen Şansal
  Dünya Tiyatro Günü’nde tiyatrolarımız perde açamaz, sokaklar sanatsız ve insansız kalırken Baraka Kültür Merkezi, sanatın her daim, her yerde olduğunu hatırlatan bir mesaj yayımladı. Her yıl 27 Mart’ı sokakta kutlayan Baraka’nın videolu olarak hazırladığı mesajda “Çünkü tiyatro her şeye rağmen insan kalmaktan, umuttan, dayanışmadan, eşitlikten ve adaletten taraftır. Çünkü sanat karanlığı aydınlatır.” sözlerine yer veriliyor […]

27 Mart Dünya Tiyatro Günü-Onur Bütüner

By Şifa Alçıcıoğlu

a8317-cover-small

Bellekte bugün:27 Mart Dünya Tiyatro Günü ...Çünkü tiyatro bir devrim provasıdır, keyifli okumalar dileriz... a8317-cover-small27 Mart, 1961'de Uluslararası Tiyatrolar Birliği (International Theater Institute) tarafından Dünya Tiyatro Günü olarak ilan edilmiştir. Her yerde olduğu gibi ülkemizde de hem sokakta hem de sahnede birçok amatör ve profesyonel tiyatrocu tarafından bugün kutlanmaktadır. Bizim için tiyatro gününün olması, tiyatronun gücünü daha da göstermek anlamında önemlidir. Ezilenlerin Tiyatrosu’nun kuramcısı Augusto Boal’in “Belki de tiyatro kendi içinde devrimci değildir ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır” sözünde vurguladığı gibi bizler tiyatronun toplumu uyandırıcı, barıştan, emekten yana bir dönüştürme çabası olduğuna inanıyoruz. Ve bu anlamda da tiyatroyu başka bir dünyanın yaratılmasına doğru bir araç olarak görüyoruz. Ki zaten dönüp de geçmişe baktığımızda sanattan egemenlerin ne kadar korktuğunu görmek mümkün. İktidarlar her zaman sanatın dönüştürücü, halkı uyandıracak gücünden korkmuş ve her fırsatta sanata müdahale etmiştir. Bundan nasibini alanlardan biri de tiyatro olmuştur. Çok geçmişe gitmeye gerek kalmadan bunun en yakın örneklerini hem yakın coğrafyamızda bulunan Türkiye'de hem de ülkemizde görmemiz mümkündür. Türkiye'de yakın zamanda birçok tiyatrocu oynadıkları oyunlar yüzünden gözaltına alınmış, devlet tiyatroları kapanmanın eşiğine getirilmiş, Barış Atay’ın oynadığı “Sadece Diktatör” oyunu yasaklanmıştır. Aynı şekilde ülkemizde de duayen sanatçılarımızdan olan Yaşar Ersoy’un “Yangın Yerinde Kabare” oyununun Devlet Tiyatroları’nda oynanması engellenmiştir. Tüm bunların nedeni açıkça bilinmektedir. Çünkü tiyatro insanların yaşadıkları sıkıntıların sebeplerini yüzlerine vuruyor. İnsanları silkeleyip onlara bir şeylerin değişme ihtimali olduğu ile ilgili umutların hala tükenmediğini anlatıyor. İktidarın maskesinin düşmesini sağlıyor. Tarihin her döneminde tiyatroyu, toplumu özgürlükçü yönde değiştirmek değil uyutmak ve oyalamak için kullanan sanatçılar da olagelmiştir. Ta Antik Yunan’da, tragedyalarla halkın, süregiden eşitsiz düzeni sorgulamaması, kaderine boyun eğmesi ve korkup sinerek yönetenlerin işine karışmaması sahnelerden salık verilmekteydi. Günümüzde de yönetenlere yakın duran veya “tarafsız” bir yerden tiyatro sanatını icra ederek aslında bu eşitsiz ve baskıcı sistemin devamına hizmet eden tiyatrolar, tiyatrocular vardır. Oysa tiyatro, insanın tüm eylemleri gibi zorunlu olarak politiktir ve onu politikadan ayırmaya çalışanlar, bilerek veya bilmeyerek politik bir tutum sergilemektedir. Ülkesinin ve dünyanın savaşlarla, ekonomik ve ekolojik yıkımlarla, insan hakları ihlalleriyle, kadına ve çocuğa şiddetle dolu olduğu bir çağda, suya sabuna dokunmadan sadece sanatını icra eden tiyatrocular, bu büyük sanatın gücünü bu korkunç sistemin hizmetine sunmaktadır. Elbette sahnelerden güzeli, estetiği ve insan ruhuna dokunanı göstermek tüm sanatlar gibi tiyatronun da vazgeçilmezidir. Ancak yaşanılan çağa sahne üzerinden bir ayna tutulması da sanatçıların topluma karşı en önemli sorumluluğudur. Tiyatro severlerin sorumluluğu ise bir yandan sanata katılmak ve sanatçıları desteklemek, öte yandan katkı ve eleştirilerle tiyatroyu barıştan, emekten, ezilenden ve insanlıktan yana taraf olmaya, halkın menfaatlerinin hizmetine koşmaya zorlamaktır. Yaşanan sıkıntıları dışarıdan görme ve nasıl değiştirebileceğimiz ile ilgili sorgulama yapma imkanı sağlayan tiyatro “insanı insana insanca anlatma sanatıdır” ve tiyatrolarda anlatılan senin hikayendir. Kısaca tiyatro daha güzel bir dünya için bizlere umuttur. Ve umut en son ölür.

İzcan, “ Sermayenin temsilcisi, halk düşmanı kapitalist yönetimlerden kurtulmak öncelikli görevimizdir”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi, UBP- HP hükümetinin hazırladığı ekonomik paketi değerlendirdi.

Konu ile ilgili açıklama yapan BKP Genel Başkanı İzzet İzcan yaşananların kapitalizmin yapısal bir krizi olduğunu, sorunun sistemin kendisinden kaynaklandığını ve dünyanın 2008 krizinden daha büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya olduğunu vurguladı.

“ Normal ekonomiler böyle durumlarda ekonominin çarklarının dönmesi için sisteme mali destek sağlar ve üretici sektörleri ayakta tutar” diyen İzcan, “ Biz de ise tam tersi yapılarak çalışan ve emekçiler haraca bağlanmaktadır” dedi.

“ Krizin tüm yükünü çalışanların ve emekçilerin sırtına yükleyen UBP- HP hükümetinin, Kıbrıslı Rumların malları üzerinde devlet eliyle andrez oynayıp, turizm adı altında kumarhanelerden ceplerini şişirenlere, dünya zenginler kulübünde sıraya girenlere, birleşik faiz uygulamaları ile zenginliklerine zenginlik katan bankalara, zam yaparak karına kar katan mobil telefon şirketlerine, krizi fırsata dönüştüren iktidarın destekçisi sermaye guruplarına hiç dokunmaması kabul edilemezdir” diyen İzcan, “ Aynı gemide değiliz, emekçi ve üretici yığınlar haklarını korumak için kararlı davranmalıdır” dedi.

“ Dünyadan izole olmuş Kuzey Kıbrıs’taki statüko sorunların kaynağıdır” diyen İzcan, “ Öksüz bir çocuk gibi sokağa atılan insanımız canını yitirme tehlikesi ile karşı karşıyadır” dedi.

Emek, barış ve özgürlük mücadelesinin tek çıkar yol olduğunu belirten İzzet İzcan, “ Sermayenin temsilcisi, halk düşmanı kapitalist yönetimlerden kurtulmak öncelikli görevimizdir” dedi.

Kızıl yıldız yoldaşın Olsun Kamil Ahmet.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan yayınladığı başsağlığı mesajında Londra’da hayatını kaybeden Kamil Ahmet’in yaslı ailesine başsağlığı diledi.

Kamil Ahmet’in Birleşik Federal Kıbrıs, barış ve demokrasi mücadelesine ömrünü adadığına vurgu yapan İzcan, “ Hayatını diğer yoldaşları Ahmet Sadi, Nurettin Seferoğlu, Mehmet Salih Gimişi, Sedat Ahmet, Hulus İbrahim ve daha niceleri gibi Kıbrıs’ta barış ve demokrasi mücadelesine adayan Kamil Ahmet’i kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz” dedi.

Kamil Ahmet’in, Kıbrıs Türk yer altı örgütleri ve onların paramiliter uzantıları tarafından çok sevdiği ülkesini terk etmek zorunda bırakıldığını belirten İzcan, Kamil Ahmet ve yoldaşlarının barış ve demokrasi mücadelesini kararlıkla sürdürmeye devam edeceklerini söyledi.

“ BKP olarak Kamil Ahmet abimizin ailesine baş sağlığı ve sabır dileriz. Kızıl yıldız yoldaşın Olsun Kamil Ahmet” dedi

 

 

Başında Çiçekler, Göğsünde Orak-Çekiç (Bir Mücadelenin Fırça İzleri)-Emel Cicibaba

By Şifa Alçıcıoğlu

frida-kahlo kürtaj

Herkese Merhaba… Argasdi’nin 57. Sayısı olan “Frida Kahlo” dosyamızdan Feminist-iz sayfasında yayınlanan makalemizi sizlerle paylaşıyoruz. Saat 2’den 22’ye kadar merak ettiklerinizi, katkılarınızı, eleştirilerinizi ve yorumlarınızı bizlerle paylaşmanızı bekliyoruz. Sanatla-kültürle kalın… frida-kahlo kürtajFrida, hayatı boyunca yaşadığı tüm zorluklara rağmen hiçbir zaman yılmadan asla pes etmediği mücadelesini sanatıyla gösterdi. Aşk acısı, geçirdiği kazalar ve onların yarattığı travmalar, iki bebeğini kaybetmesi, istismara uğraması, hayatı boyunca sakat kalması gibi yaşadığı büyük acılar, onun Komünist Parti’ye üye olmasında ve devrimci mücadeleye katkı koymasında büyük rol oynadı. Yılmak bilmeyen adam Wilhelm Frida ve babası çok özel bir ilişkiye sahipti. Kız kardeşleriyle birlikte anneleri tarafından dini açıdan muhafazakar ve sıkı bir şekilde yetiştiriliyorlardı. Fakat Frida öğrenmeye aç bir çocuktu ve resim yapmaktan çok hoşlanıyordu. Babası onu Meksika’daki Alman Koleji’ne yazdırdı. Frida burada Wolfgang von Goethe, Friedrich Schiller ve Arthur Schopenhauer gibi birçok Avrupalı filozofa aşina oldu. Daha sonra burada yaşadığı istismar ile büyük bir travma geçiren Kahlo okuldan ayrılmak zorunda kaldı. 1922’de değişen eğitim politikası ile Ulusal Hazırlık Okuluna, sınavı geçerek başlamaya hak kazanan 35 kızdan biri oldu ve akademik anlamda mükemmelleşeceği  bu yola çıktı. Babasının ona olan inancı ve her zaman ona açtığı kapılar sayesinde günümüz tarihinde yerini  alacak olan Frida Kahlo olmaya ve politik anlamda aktifleşmeye başladı. Işte o yılmak bilmeyen adam, kızının istikbali için yılmadan çabaladı ve belki de Frida asla pes etmemeyi babasından öğrendi. Tuvallerde saklı bir feminizm Frida, sürrealist bir ressam olarak biliniyordu. Fakat kendi çizdiği eserlerde gerçek dışı olayları değil, kendi gerçekliği ve hayat hikayesini anlattığını söylüyordu. Yaşadığı tüm zorlukları tuvallere döküyordu. Kürtaj, cinsiyet rolleri, doğum gibi birçok derdini fırça darbeleriyle anlatmaya çalışıyordu insanlara. Geçirdiği kazalardan sonra çok uzun süre yatağa mahkum olan Frida, aynalara bakarak kendi otoportrelerini resmetmeye başladı. Hayatının her döneminde yaşadığı tüm acıları kendi bedeninden yola çıkarak çizdi ve anlatmaya çalıştı. O, zincirlendiği yatağında devrimin ve mücadelenin bir simgesi oldu ve feminist akım için önemli bir sembol haline geldi. Yatalak olması da onun için bir sorun teşkil etmiyordu. İlk kişisel sergisine yatağını taşıtarak katılan Frida, kadınların ataerkil toplum içinde ikinci planda olduğu ve türlü eşitsizliklerle karşılaştığı 1900’lerin ortası olan o dönemde, tüm bunlara olan isyanını göstermek için sergisinde tabii ki bulunacaktı! Karşıtlar En büyük ve çalkantılı aşkı olan Diego Rivera’ya saplantılı denebilecek kadar aşıktı. Kız kardeşiyle aldatılması bile ona olan aşkından vazgeçirememişti Frida’yı. Defalarca  aldatılan ve buna rağmen  boşandıktan sonra bile tekrar Diego’yla evlenen Kahlo’nun feminist olmadığını, hatta bu yaptıklarının ve boyun eğdiklerinin de bunun ispatı olduğunu söyleyen bir kesim de mevcuttu. Oysa bir kişinin feministliği, aşkının ve tutkusunun yoğunluğuyla değil örgütlü ve özel yaşamında kendisi ve toplumu için tüm yaptıkları ve yapmadıklarıyla sınanmalıdır. Frida ve Diego sadece aşık değil, yoldaş, meslektaş hatta arkadaştı. Ne de olsa Frida onu hayatının en büyük ikinci acısı olarak görüyor ve onun yüzünden çektiği tüm acıları resmediyordu. O acıları resmettiği eserlerinde çıkış noktası Diego iken ondan nasıl tam anlamıyla kopabilirdi ki? Her çiçekte o ve her tuvalde devrim! Çoğunu yatarak geçirdiği hayatı sonlandığında yakılmak istedi. Şimdi külleri müze olan Mavi Ev’de sergileniyor. O Latin Amerika kökenlerini, ülkesini hep giysilerinde, başında taşır ülkesinin ve tüm işçilerin özgürlüğü için buna sarılırdı. Devrim ise hep göğsündeydi. Devrim onun her şeyiydi. Hasta yatağında göğsüne çekiç orağı çizmiş, kafasına taktığı Meksika’ya özgü kültürel bir simge olan çiçekleriyle her şeye rağmen inandığı ‘devrim’e sarılmıştı. O Meksika devrimini doğum günü kabul edecek kadar inanıyordu komünist mücadeleye. Komünist mücadele içinde, sırtlandığı ve kanatlarıyla daha da yükseğe çıkardığı feminist mücadelenin bir simgesiydi o. Hala daha da öyle! Onun sadece görünüşündeki renkliliği, bedensel ve cinsel özgürleşmesini ön plana çıkaran sığ feministler için değilse de bugünün sosyalist feministleri için bu dünyadan Frida’nın geçmiş olması, halktan, köylülerden, yoksullardan, emekçilerden yana duruşu ve sorgulayıcı ama her daim örgütlü yaşamı ile anlamlıdır.   Kaynaklar: Aşk ve Acı” R. Jamis, Everest Yayınları, Mart 2019 Frida Kahlo: Bir Fahişe Olarak Doğdum”, Temmuz 2013, https://bit.ly/2RHThNO “Hayata Başkaldıran Kadınlar”, Mart 2017, https://bit.ly/2sfTqgE  

Piyasalaştırılan Frida-Tahsin Oygar

By Şifa Alçıcıoğlu

ped

Argasdi'de bugün; Frida dosyamızdan Tahsin Oygar'ın kaleminden "Piyasalaştırılan Frida" yazısını sizlerle paylaşıyoruz.frida-barbie720x566 esasfotoSon yıllarda oldukça popüler bir figür, idol haline gelen, getirilen Frida Kahlo yaşamı, fikirleri, mücadelesi veya sanatı yerine silueti, oyuncağı, imajı ile yaşamlarımızda daha fazla yer bulmaya başladı. Che, Marx ve benzeri antikapitalist, devrimci değerli insanlar da bu çeşit saldırılara uğradılar uğruyorlar. Yaşamlarını kapitalizm ile savaşmaya adayan, bu uğurda fikir, direniş, mücadele, sanat üreten, toplumlarına mal olmuş hemen hemen herkesi kapitalizm bir yolunu bulup kara dönüştürmeye, içini boşaltmaya çalışıyor. Sistem şöyle: Eğer yok edemiyorsan değersizleştir, manipüle et ve sat. Böylece hem kar elde ediyor, hem de bu kişileri popüler idole, moda ürününe dönüştürüp, onlara vasat bir hayranlık duyan kişilere vicdan rahatlatma aracı, farklı görünmek isteyenlere veya kendilerini entel dantel satmak isteyenlere de süs malzemesi olarak satmaya çalışıyor. Bu konuda da oldukça başarılı görünüyorlar.

restoran

  Frida piyasada Cancun’nun tatil paketlerinde “Frida deneyimi yaşayın!” diyen bir sloganla başlayan silsile Apple firmasının iphone kullanıcılarına papuçemoji olarak Frida’yı kullanabilme imkânını sunmasına kadar uzanan bir yelpazede ürünler sunuyor müşteriye. Piyasa Frida’yla şekillendiriliyor.  Bilinen, Frida’nın yüzünün kullanıldığı “lisanslı”(!) ürünler şöyle; ojeler, kredi kartları, tişörtler, takılar, çeşit türlü alkollü içecekler, tabaklar ve bu tabaklar ile servis yapılan restoranlardan oluşan zincir, saatler, pabuçlar ve hatta kadınların regl dönemlerinde kullandığı bir ped markası olan Saba’nın ambalajı. Kan dondurucu! Lisanslı dedim çünkü Kahlo’nun yeğeninin kızı Mara Cristina Romeo Pinedo, Frida Kahlo Corporation şirketinin kurucusu ve hissedarları arasında, şirket Kahlo’nun çehresini lisanslamış satıyor durumda. Feodal kan bağını kullanıp teyzesinin ruhuna ihanet eden bu kadın olmasaydı da Kahlo’nun ürünleri yapılıp satılmaya devam edecekti elbette. Zaten bir sürü “lisanssız” ürün var ama sırf feodal bağın var diye de o insanın fikirlerine, sanatına, duruşuna para için saygısızlık da ayrı bir ayıp benim için. Paragöz yeğen 2018 yılının mart ayında Barbie bebeklerinin üreticisi Mattel’e de dava açtı. Mattel firmasının Frida Kahlo bebeği ürettiğini öğrenen aile Meksika mahkemesine başvurdu. Mattel firmasının adiliğini ve bugüne kadar doğaya ve fiziğe aykırı kadın bedeni anlayışını biliyorsunuzdur. Frida’yı da tüm diğer Barbie bebekleri ile aynı ölçülerde yaparken kaşlarını da ayırmışlar. Şimdilik ailenin açgözlülüğü tüm Frida Barbie’lerini toplatmaya yetti ama Mattel kesenin ağzını açarsa gelecek yılın mart ayında Frida Barbie bebekler piyasada yerini alır kuşkusuz. Neyse ki Frida ve sevgilisi Diego Rivera kendi sanat eserlerini Meksika halkına miras bırakmış, yoksa bu aileye kalsaydı eserlere internetten ulaşmakta bile ciddi sıkıntılar yaşardık. oje Şunu söylemekte yarar var: Frida’nın sadece çehresi değil piyasalaştırılan. Onun aşkları, acıları ve hayatı da piyasalaştırılmış durumda. (Frida’nın fikirleri, mücadelesi ve sanatını içeren tüm ürünleri, filmleri ve kitapları tenzih ederim.) Bir arabesk Brezilya dizisi kıvamında magazinsel aşk ve kadersizlik hikâyeleri içeren çeşitli ürünlerle, kendi eserlerinden ve fikirlerinden yoksun müzelerle, eserlerini postmodernizmin belirsizliği ile değerlendiren eleştirel makalelerle de piyasalaştırılmaya devam ediyor Frida. Tiksindirici, ırkçı muhafazakar partinin o dönemki lideri ve İngiltere’nin eski Başbakanı Theresa May bile Frida resimleri olan bir bileklikle İngiltere halkının karşısına çıkmıştı birkaç ay önce. Bu mide bulandırıcı olayın nedeni çok açık! May her daim halkının yanında olan Frida’yı brexit tartışmaları ile yıpranan kendi imajını yeniden onarmak için kullanmaktaydı. Oysaki Frida Her şeyden önce devrime, eşitliğe, özgürlüğe inanan bir komünist feministti ve Stalinizmin etkisi altında kalan Komünist Parti’den, sevgilisine yapılan haksızlığa karşı onunla birlikte  istifa edecek kadar da aşık. Başkası ile olduğu için Diego’dan ayrılan fakat Detroit Savaşı denilen ve Henry Ford’a karşı yapılan 1932 işçi grevlerinde duvar resimleri ile sokakta işçilerin yanında yer alan Diego’ya bu mücadeleye katıldığı için tekrardan aşık olan biri. Sürrealist tarzda resim yaptığını iddia edenlere karşı çıkan, 1917 devriminin ilham kaynağı olduğunu söyleyen "Marksizm Hastaları İyileştirecek" isimli bir tablosu bulunan bir ressam. Bugünün modası haline getirilen kıyafetleri ve takıları ise Meksika devriminde önemli rol almış devrimci yerli bir halk olan, “toprak ve özgürlük” sloganıyla devrime koşan Indios’ların kıyafetleri ve takılarıdır. Frida İspanya iç savaşında cumhuriyetin desteklenmesi için uğraş vermiş. Guatemala'nın sol eğilimli cumhurbaşkanının CIA destekli bir darbeyle devrilmesini protesto etmek için, tekerlekli sandalyesiyle protestolara katılmıştır. İşte Frida bunlardan dolayı kapitalizm için piyasalaştırılmaya değerdir. Kapitalizm koşullarında bu tür devrimci figürlerin piyasalaştırılması sadece kar için değil onların değersizleştirilme çabası içindir de. Bu anlamda, onların hayatlarını, fikirlerini mücadelelerini ve sanatlarını iyi bilmek, anlamak ve yaşatmak devrimci bir görevdir.   Kaynaklar: http://bit.ly/2rDpYkS http://bit.ly/2Sy194F http://bit.ly/2Mz3uJ5 http://bit.ly/2Q1b15t http://bit.ly/2Sw7td6

Geçmişten Günümüze Kıbrıs Halk Müziği-Saadet Çaluda

By Şifa Alçıcıoğlu

132428

Sağlığımız için evlerde kalma sorumluluğumuzun arttığı bu günlerde sizler için Argasdi'nin 57. sayısından Kıbrıs halk müziğiyle ilgili makalemizi paylaşıyoruz.  Argasdiyle, kitapla, müzikle ve en önemlisi sağlıkla kalın... 132428Kıbrıs Halk Müziği dediğimizde kulağımızda hemen bir müzik duyulmaya başlar. Bu müzik yaşadığımız ana göre anlam kazanır. Askerdeysek “Beşparmak Dağları”, meyhanedeysek   “Mağusa Limanı”, bir düğündeysek vazgeçilmezimiz “Kozan Oyun havası” gibi… Yıllar her alanda olduğu gibi müzik alanında da değişim ve gelişim gösterir. Kıbrıs Halk Müziğimiz folklorik dans alanında büyük bir anlam kazanmaktadır. Ağıtlar, sirtolar, karşılamalar, çiftetelli gibi parçalarımız birçok folklor grubumuz tarafından sergilenmektedir. Folklor kelimesinin sözlük anlamı “halk bilimi”dir. Halk müziğinin özelliği; halka ait olması, anonim olması, nesilden nesile geçerek yayılmış olmasıdır. İşte bizim için önemli soru: “Sizce kültürümüzün müziklerinin zaman içinde değişime uğraması iyi bir değişim mi kötü bir değişim mi?” Genel olarak bakacak olursak; günümüzde bu alanda her ne kadar müzikler orjinalliğini korumaya çalışsa da hem melodi anlamında hem de enstrüman anlamında birçok grupta halk müziklerimiz modernize edilmiştir. Ortaya çıktığı dönemlerde sadece keman, darbuka, ud, cümbüş, tef, kaval, davul kullanılırken günümüzde Kıbrıs müziğine gitar, flüt, trompet gibi enstrüman renkleri de eklenmeye başlanmıştır. Zaman ilerledikçe Kıbrıs müziğinde de değişimler kendini göstermeye devam etmiştir. Çağdaşlaştırılmış melodiler oluşturulmaya başlanmıştır. Sözlü şarkılarımız, yeni yapılan besteler, manili müzikler hepsi gelişerek zamandaki yerini bulmuştur. Örnek verecek olursak; Sol Anahtarı müzik grubumuz Kıbrıs’a ait olan eserleri, kendi enstrüman profiline göre şekillendirmiş, bilinen eserleri çağdaş tınılarla ve farklı müzik yapılarıyla harmanlayıp albümlerinde de yer vermiştir. Dinlediğiniz zaman “Vapurum Üç Borulu” parçası olduğunu hemen anlıyorsunuz ama sizi 70 yaşlarındaki büyüklerimizi götürdüğünden daha farklı bir duygu yoğunluğuna götürüyor. Ana melodi var fakat çeşitlemeler ve süslemeler artmış durumda oluyor. Gelişen ve ilerleyen teknoloji, ülkemizde daha sık kullanılmaya başlandıkça batı müziği enstrümanlarının hayatımıza girmesiyle halk müziğimiz daha da zengin bir hal alıyor. Örneğin “Mağusa Limanı” eseri, barlarda hafif rock tarzında kulağınıza gelebilir. Halk dansları oynanırken flüt tınısı yakalayabilirsiniz. Sol Anahtarı grubunda trompet-flüt-keman üçlemesiyle kendinizi başka diyarlarda bulabilirsiniz. 1980’ler ile 2020 yılındaki en sevilen halk müzikleri hala aynı ise bunu, çağdaş halk müziğine borçlu olabiliriz. Çağ ilerledikçe müziklerimizin de modernize oluşum doğallığında gelişiyor aslında. Kıbrıs şarkılarında enstrüman değişikliği, ezginin üzerinde doğaçlama esintiler, çalan grubun müzik yapısını ve tarzını ortaya koyuyor. Aslında bir parçanın ana tema melodisini değiştirmezseniz, parça özünü kaybetmeden çok değişik tarzlara bürünebilir. Sonuç olarak zamanı nasıl ki durduramıyoruz müzik de hiçbir zaman bir durmayacak. İlerleyecek, gelişecek, modernleşecek ama bu durumdan bazılarımız memnun olmasa da bazılarımız memnun olacak çünkü kendi halk müziğimizi nesilden nesile aktarmış, yaşatmış olacağız.  

Baraka’dan Hükümete: Bugün sokakta değiliz ama bu işin yarını da var!

By Nazen Şansal

GÖRSEL

GÖRSEL

Halkın sağlığının her şeyden önde tutulması gereken bir dönemde, hükümet edenler sürekli toplantılar yapıp geç de olsa güç de olsa bazı önlemler alıyorlar. Ancak alınan önlemlerin hukuki olup olmadığı tartışması bir yana, halk sağlığını korumak için yetersiz veya uygulamada sadece kağıt üzerinde kaldığını kaygıyla izlemekteyiz. Hafta sonu pek çok mekan açıkken, inşaatlar devam etmekteyken yüzlerce kişi de sokaklardaydı ve bugün pek çok emekçi iş başı yapmaya çağrılmış, zorlanmış durumdadır. Zaruri hizmetlerde çalışanlar içinse gereken tedbirler alınamamaktadır. Turizm, ekonomi ve piyasa ilişkilerindeki zararlar, toplumsal dayanışmayla zaman içinde aşılabilir ancak bu salgının kaçınılmaz sonu olan, insanlarımızın ölmesi geri döndürülemez bir durumdur. Ne yazık ki hükümet bizi bu sona doğru sürüklemektedir. Derhal kamulaştırma! Sağlık çalışanlarının tüm özverisine rağmen devlet hastanelerimizin normal zamanda bile yetersizliği ortadayken böylesi olağanüstü bir dönemde, derhal özel hastaneler kamulaştırılmalı, bir avuç zenginin karı değil toplumun sağlığı ön plana alınmalıdır. Aksi halde farklı sağlık sorunları yaşayan kişiler için de sağlık hizmetlerine ulaşmak mümkün olamayacaktır. Sokağa çıkma yasağı, hemen şimdi! Tabip örgütlerinin ve bilim insanlarının sözlerine kulak vermeyen, dünyadaki apaçık verilerin doğru bir okumasını yapamayanlar bilsinler ki hemen şimdi sokağa çıkma yasağı konmadıkça sorunlar katlanarak büyüyecektir. Ve halkın menfaatine olan her durumda "her şey herkese kendimize hiçbir şey" diyerek sokakta olan Baraka, bugün sokakta değilse bile bu işin yarını da olacaktır.    

İzcan: “Başta doktorlar olmak üzere tüm sağlık emekçilerinin 14 Mart Tıp Bayramını kutlarım”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan 14 Mart Tıp Bayramı dolayısı ile yayımladığı mesajda, tüm sağlık emekçilerinin 14 Mart Tıp Bayramını kutladı.

“ Tüm dünyada insan sağlığını ve hayatını tehdit eden Corana Virüs salgının hızla yayıldığı bu günlerde sağlık emekçileri her zamankinden daha fazla özveri gösteren, toplum sağlığını korumak adına en fazla mesai harcayan kesimdir” dedi.

“ Zor koşullar ve imkânsızlıklara rağmen özveriyle çalışan sağlık emekçilerine yaşamamızı borçlu olduğumuzu akıldan çıkarmamız gerekir” diyen İzcan,  Başta doktorlar olmak üzere tüm sağlık emekçilerinin 14 Mart Tıp Bayramını kutladı.

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan halka Corona virüsüne karşı sağlık bakanlığı ve sağlık örgütlerinin öneri ve tavsiyelerine aynen uyma çağrısı yaparak, panik yapmadan birlikte hareket edilerek bu sorunun üstesinden gelinebileceğini vurguladı.

ADA TV’deyiz.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Sekreteri Salih Sonüstün, bugün saat 14:00’de ADA TV’de Mustafa Ertanın’ın programına katılarak gündemdeki konuları değerlendirecektir.

ADA TV’deyiz.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, bu gece saat 20:30’da ADA TV’de, Derviş Doğan’ın Basın Gündemi adlı  programına katılarak gündemdeki konuları değerlendirecektir.

8 Mart kadınların insanca yaşam ve eşitlik için verdikleri mücadelenin ve dayanışmanın günüdür.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Kadın Meclisi 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla yayınladığı mesajda, tüm dünyada olduğu gibi Kıbrıs’ın kuzeyinde de erkek egemen ve kapitalist sömürü sisteminin kadının özgürleşmesinin ve eşitliğinin önündeki en büyük engel olduğunu belirtti.

BKP Kadın Meclisi Sözcüsü Hediye Yiğiter, 8 Mart 1857 yılında New York’ ta tekstil sektöründe çalışan kadınların düşük ücret ve insanlık dışı çalışma koşulları karşısında greve gittiklerini, protestolar ve grev sonucu 100 kadının katledildiğini, II. Enternasyonal’in 1910’daki kongresinde Clara Zetkin’in de önerisiyle 8 Mart’ın Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü ilan edildiğini belirterek, her 8 Mart’ın kadınların insanca yaşam ve eşitlik için verdikleri mücadelenin ve dayanışmanın günü olduğunu vurguladı.

“İçinde yaşadığımız ve kadınların işte, evde, sokakta, kısaca hayatın her alanında, ezildiği, dışlandığı ve güvenlikten yoksun yaşadığı bu ataerkil kapitalist dünyayı reddediyoruz. Toplumsal cinsiyet algılarının adaletsizce, tek bir cinsiyet, yani erkek olan lehine yaşanmadığı bir dünyayı kurmanın bugünden mümkün olduğuna inanıyoruz. Cinsiyetçi olmayan, çok kültürlü, çok kimlikli, özgür, eşit, sınıfsız, sömürüsüz bir toplum hedefini hayata geçirme mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz” dedi.

“Kadının ‘ev kölesi’ olmaktan kurtarılması ve toplumsal yaşamda aktif ve saygın yerini alabilmesi için gerekli her türlü destek sağlanmalıdır. İkinci sınıf muamelesi gören kadının, özellikle de emekçi kadınların özgürleşmesini amaçlayan örgütlenmeler desteklenip, teşvik edilmelidir. Yasalar tüm baskıcı gelenek, töre ve çağdışı unsurlardan ayıklanarak kadının sosyal yaşama erkekle eşit biçimde katılımını sağlayacak şekilde düzenlenmelidir” diyen Yiğiter, Ülkemizdeki kadın ticareti ve seks köleliğinin engellenmesi ve gece kulüplerinin kapatılması için kararlılıkla mücadeleye devam edeceklerini vurguladı.

Hediye Yiğiter açıklamasına devamla; “Cinsiyet eşitsizliklerinin ortadan kalkması için ve her iki cinsiyet içinde yıllarca benimsenen geleneksel rolleri aşana kadar mücadele sürdürülecektir. Kıbrıs’ın özgürlüğü için verdiğimiz mücadeleyi, kadının özgürlüğünü de kapsayacak şekilde genişleterek, geleneksel ‘kadın’ ve ‘erkek’ rollerini ortadan kaldırmakta kararlıyız” dedi.

Televizyondayız.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Sekreteri Salih Sonüstün, bugün saat 14:00’te ADA TV’de Mustafa Ertanın’ın programına katılarak gündemdeki konuları değerlendirecektir.

İzcan “Kapattığınız geçiş kapılarını hemen açın”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, Kıbrıs Rum liderliğine çağrıda bulunarak, kapattığı geçiş kapılarını açmasını talep etti.

“Bilimsel değerlendirmeden uzak alınan kapatma kararı sorunları çözmez” diyen İzcan, “Eğer 8 kapının 4’ü kapatılarak Korona virüsü önlenecekse, diğer 4 kapı niye açık tutuldu?” diye sordu.

Anastasiyadis hükümetinin, federal çözüme karşı olduğunu, attığı her adımda iki toplumun birlikte hareketini engellediğini belirten BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, “Öyle olmasaydı İki Toplumlu Sağlık Teknik Komitesi çalıştırılırdı” diyerek, bunun büyük bir hata olduğunu vurguladı.

Esas kontrolün ülkeye giriş limanlarında olması gerektiğini belirten İzzet İzcan, İki Toplumlu Sağlık Komitesini göreve çağırarak, gerekli bilimsel önlemlerin birlikte alınmasını istedi.

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, BKP’nin, vatandaşlar arasında güvensizlik yaratacak taksimci politikalara karşı kararlılıkla duracağını ve tüm Kıbrıslılarla birlikte demokratik direniş hakkını kullanacağını vurguladı.

 

Radyo Mayıs’tayız.

By birlesikkibrispartisi

Aycan Saraçoğlu moderatörlüğünde, bugün saat 16:00’da yayınlanacak olan BİRLEŞİK KIBRIS’A DOĞRU programının  konuğu BKP Genel Sekreteri Salih Sonüstün olacaktır.

Frida Bir Devrimciydi, Peki Sanatı da Öyle miydi?- Cansu N. Nazlı

By Şifa Alçıcıoğlu

frida

frida Frida'yı mercek altına altına aldığımız dergimiz Argasdi'de Frida ve sanat anlayışını Cansu N. Nazlı'nın kaleminden aktarıyoruz. Argasdinizi 10 TL karşılığında Baraka Kültür Merkezi lokalinden, Khora Kitap'tan ve tüm bayiilerden alabilirsiniz. 18 yaşında bir tıp öğrencisiyken başına gelen o talihsiz otobüs kazası gerçekleşmeseydi büyük ihtimalle Frida ile bir ressam olarak tanışmamız mümkün olmayacaktı. Aylarca hiç kıpırdamadan yatması gerekliliği, onu oyalanması için resim yapmaya itmişti. Sonrasında, sanatına hayran olduğu ünlü ressam Diego'ya resimlerini göstererek resim yapmaya devam edip etmemeyi sorması ise Frida'nın yolunu hem resimle hem de Diego ile ölünceye dek birleştirdi. Frida, 1943’te öğretim üyesi olarak çalışmaya başladığı La Esmeralda isimli sanat okulundaki işine sağlığı kötüleşene dek devam edecek ve ilk kişisel sergisini ölmeden 1 yıl önce, 1953’te açacaktı. Neden kendini bu kadar çizmişti? 143 eserinin 55’i otoportre olan ressama neden bu kadar kendini çizdiği sorulduğunda cevabı basit bir gerçeğe dayanıyordu; yatılı tedavi görürken yatağının üzerine taktırdığı aynada tüm gün boyunca yalnız kendini görüyor olması onu resim yaparken kendini model almaya sevk etmişti. Ressam kadınların otoportre çalışmaları kişisel olduğu için sanat çevrelerinde hakir görülürken çağdaşı olan ünlü ressam Picasso, Frida için "Biz onun kadar iyi portre çizemiyoruz."diyecekti. Frida sürrealist bir ressam mıydı? Fransa'da gerçekleşen sürrealist bir sergide resimleri sergilenirken sürrealizmin kurucusu sayılan Andre Breton Frida'yı bir sürrealist olarak kategorize edecek, Frida ise buna, kendinin hayallerini değil, kendi gerçekliğini çizdiğini söyleyerek hiddetle karşı çıkacaktı. Kendisi hiçbir şekilde kabul etmese de, belirli yazarlar tarafından bugün sürrealist ressamlar arasında anılmaktadır. Bazı yazarlar ise Frida'nın herhangi bir akıma doğrudan yerleştirilemeyecek nitelikte özgün tarzı olduğu yönünde yorumlarda bulunmaktadır. Sürrealist  bir ressam olup olmadığı tartışmasını bir kenara koyarsak; onun sürrealizmden nefret ettiğini ve bu kategoride anılmaktan duyduğu rahatsızlığı ifade etmesinde, ideolojik görüşünün etkili olduğunu söyleyebiliriz. Sürrealizmin burjuva sanatı olduğunu ifade etmesi ve sosyalist gerçekçi akıma dahil olma isteği onun komünist olmasındandı. Frida’nın resimlerinde yer alan etnik kıyafetler, tropik meyveler, hayvanlar ve mitolojik imgeler ekseriyetle Meksika kültürüne, dini inanışlarına ve yerel kimliğine dayanır. Frida’nın eserlerinin bu yönüyle, çeşitli akımların izlerini taşıyan, yerel köklerine inmeyi ve Meksikalı ulusal kimliği yaratmayı hedefleyen bir sanat akımı olarak tarifleyebileceğimiz Meksika Rönesansı’ndan etkilendiği söylenir. Özellikle, ABD’de yaşadığı dönem yapmış olduğu ‘ABD-Meksika Sınırında Otoportre’ çalışmasında ABD ve Meksika kültürü arasındaki farkı ortaya koyarak canlı renklerle hayat verdiği Meksika kültürünü sahiplenirken ABD’nin aşırı endüstrileşmesini ve emperyalizmini renksiz ve ruhsuz resmederek eleştirmiştir. Yine aynı dönem yapmış olduğu ‘Elbisem Orada Asılı’ adlı çalışması da benzer içeriktedir. Frida’nın kendi bedenini resmedişi Frida, çocuk sahibi olmayı çok istemesine rağmen geçirmiş olduğu düşükleri ve kürtajı ‘Henry Ford Hastanesi’ ile ‘Frida ve Düşük’ adlı çalışmalarında resmetmiştir. Yaşadığı kaza ve onlarca ameliyattan sonra çektiği bedensel acıları ifade ettiği pek çok resmi arasında en bilindik olanı ‘Kırık Sütun’dur. Frida’nın bahsi geçen çalışmalarında vücudunu çıplak resmediş şekli, ünlü erkek ressamların Susanna Banyoda, Samson ve Delilah, Üç Güzeller, Kırda Kahvaltı gibi çok bilinen eserlerde işlediği kadın çıplaklığından farklıdır. Anılan eserlerde, izleyicinin/alıcının da erkek olduğu düşüncesiyle çıplak kadın figürleri seyirlik bir arzu nesnesi ya da başka bir ifadeyle cinsel bir obje gibi resmedilmiştir. Frida’nın ölümünden yıllar sonra geliştirilen feminist sanat eleştirileri, kadın bedeninin nesneleştirilerek erkeklerin zevkine hitap edecek biçimde resmedilişini tenkit etmektedir. Frida’nın eserlerine dönecek olursak, onun ne bedensel acılar, ne de aşk acısı çektiğini ifade ettiği resimleri bedenini nesneleştirmemekte; çıplaklığa resimlerinde çok doğal biçimde yer verdiği görülmektedir. Son dönem çalışmaları… “Resim yapmamla ilgili rahatsızım. Her şeyin üstünde bunu komünist devrimci hareketin işine yarayacak bir şeye dönüştürmek istiyorum. Şimdiye kadar sadece kendimin samimi portrelerini yaptım ama partinin işine yarayacak çalışmalarda bulunmaktan çok uzağım. Sağlığım elverdikçe devrime birkaç olumlu şey katmak için bütün gücümle savaşmalıyım.” Ölmeden önceki son yıllarında resimlerinin devrimci mücadeleye katkı koyması düşüncesiyle yapmakta olduğunu sandığımız ‘Marksizm Hastaya Sağlık Getirecek’ ve Stalin portresi eserleri yarım kalmış, tamamlanamamıştır. Frida'nın resimleri sosyalizme hizmet etti mi? Sovyetler Birliği'nin ilk Sosyal Güvenlik Bakanı olarak, boşanmanın kolaylaştırılması, kürtajın yasallaşması, ücretsiz cinsiyet değiştirme ameliyatlarına olanak sağlanması gibi birçok uygulamaya öncülük eden Aleksandre Kollontay, otobiyografisinde emekçi kadının özgürleşmesi ile yeni bir cinsel ahlakın inşasını devrimci mücadelesinin ereği saydığını ifade eder. Frida’nın da aşkı, cinselliği sorgulaması ve resimlerinde annelik, kürtaj gibi konuları kamusallaştırmasının Kollantay’ın devrimci mücadelenin ereği saydığı kadın özgürleşmesine ve yeni bir cinsel ahlakın inşasına katkı sunduğunu söyleyebiliriz. Ancak Frida’nın ölmeden önce, devrimci mücadeleye katkı koymak için portresini yapmakta olduğu Stalin’in, Ekim Devrimi’nin emekçileri, kadınları, LGBT bireyleri özgürleştirici uygulamalarına son vererek devrimi gerilettiğini ve Kollantay’ı sürgün ettiğini de belirtmemiz gerekir. Sonsöz yerine Tarihin çok uzun bir dönemi kadınların resim sanatında yer almasına izin verilmemiş; resim alanında kadınların yapmış olduğu çalışmalar naif, kişisel, pastel renkler kullanılması kisvesiyle zanaat olarak görülmüş, sanat erkek işi sayılmıştır. Kadınların sanat akademilerine kabulü ise 19. yüzyılı bulmuştur.  Ünlü ressamların çoğunlukla erkek olması bu sebeple bir tesadüf değildir. Fiziksel engeli, cinsiyeti, cinsel yönelimi ve komünist dünya görüşü olmasına karşın tüm ayrımcı bariyerleri atlayarak dünyaca tanınan az sayıda ressam kadından biri olması Frida’nın en büyük devrimci başarısıdır.

BKP Genel Sekreteri Salih Sonüstün: “Kıbrıs’ın kuzeyinde, emeğin ve emekçinin sömürüldüğü bir düzen yaratılmıştır”

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Salih Sonüstün, Lefkoşa Türk Belediyesi tarafından yabancı işçilerin insanlık dışı şartlarda barındırıldığı Kermiya’daki şantiyeyi mühürlediğini ancak kayıt dışı olarak çalıştırılan, pasaportlarına el konulan işçilerin, hala şantiye içerisindeki barakalarda yaşadığının basında yer aldığını belirtti.

“ Yaşananlar bir insanlık dramıdır” diyen Sonüstün, “ Kıbrıs’ın kuzeyinde, emeğin ve emekçinin sömürüldüğü bir düzen yaratılmıştır. İnsan onuru ayaklar altına alınmakta emekçiler sömürülmektedir. Ancak sonuçta yaşanan ihmallerin bedelini de yine emekçiler ödemektedir” dedi.

Yıllardır oluşturulan bu düzene göz yumulduğunu belirten Sonüstün, “ Hiçbir hükümet ucuz iş gücü olarak sömürülen emekçilerin hangi koşullarda çalıştırıldığını ve yaşatıldığını sorgulamamıştır. Kar daha çok kar hırsıyla hareket eden sermayenin yanında yer almış, yaşanan insanlık dramına ortak olmuştur” diyerek, Yerli iş gücü ülkeden göç ederken yabancı iş gücünün ülkeye gelmesine ve insanlık dışı koşullarda çalıştırılmasına ve yaşatılmasına göz yumulduğunu vurguladı.

Emekçilerin yıllardır kötü koşullarda barındırıldıkları, dört aydır da maaşlarının ödenmediği gerekçesiyle Pazartesi günü polise gidip eylem yaptıklarını hatırlatan Sonüstün, “ Olayın altından bir insanlık dramı çıkmıştır. İşçilerin hiçbir insanın istemeyeceği koşullarda yaşatıldığı gözler önüne serilmiştir” dedi.

“ Hiçbir makam bu konuda sorumluluk almayı kabul etmiyor. Emekçiler kaderine terk edilmiş durumdadır” diyen Sonüstün, Çalışma Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerektiğini vurguladı.

Televizyondayız.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Başkanı İzzet İzcan, bu akşam saat 17:30’da ADA TV’de Erçin Şahmaran’ın programına katılarak gündemdeki konuları değerlendirecektir.

Yeni Kıbrıs Partisi, yarın Birleşik Kıbrıs Partisi’ni ziyaret edecektir.

By birlesikkibrispartisi

 

          Yeni Kıbrıs Partisi, 19.02.2020 tarihinde (Çarşamba) saat 10:30’da Birleşik Kıbrıs Partisi’ni ziyaret edecektir.
Görüşme BKP Genel Merkezinde gerçekleştirilecek olup, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi ve son siyasi gelişmeler üzerinde görüş alış verişinde bulunulacaktır.

 

Radyo Mayıs’tayız.

By birlesikkibrispartisi

BKP Genel Sekreteri Salih Sonüstün moderatörlüğünde,  bugün saat 16:00’da yayınlanacak olan BİRLEŞİK KIBRIS’A DOĞRU programının bu günkü konuğu,  BKP Eğitim Sekreteri Hüseyin Demirel olacaktır.

İzcan: Maraş konusunda yapılmak istenen ortamı gererek görüşme sürecini berhava etmektir.

By birlesikkibrispartisi

Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Başkanı İzzet İzcan, 14.02.2020 tarihinde ( Cumartesi) günü Kapalı Maraş’ta gerçekleşecek ‘Hukuki, Siyasi ve Ekonomik Yönleri ile Kapalı Maraş Açılımı’ başlıklı yuvarlak masa toplantısı ile yapılmak istenenin, Maraş’ın ilhakı yönünde adımlar atılması olduğunu belirtti.

İzcan, Kıbrıs sorununu bütün yönleriyle çözmeyi hedefleyen Uluslararası konferansın toplanması öncesinde yapılmaya çalışılanın, ortamı gererek görüşme sürecini berhava etmeye yönelik olduğunu vurguladı.

BKP Genel Başkanı İzcan BM Güvenlik Konseyi karalarında Maraş’ın statüsünün açıkça belirtilmiş olduğunu belirterek, “ Bu kararlara göre Maraş’ın BM nezaretinde yasal sakinlerine iade edilmesi karara bağlanmış ve Maraş’ın ilhakı yönünde adımlar atılması yasaklanmıştır. Buna rağmen BM kararları ve Uluslararası hukuk çiğnenerek tek taraflı hareket edilmesi kabul edilemez” dedi.

İzcan, “ Ankara’daki AKP- MHP hükümeti ve Kıbrıs’ta onları temsil eden federal çözüm karşıtı UBP- HP hükümeti tarafından konunun gündeme getirilmesi, 26 Nisan tarihinde gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerine açık bir müdahale amacı taşımaktadır” dedi.

“ Kıbrıs Türk toplumu yaşananları yakından takip etmeli ve halkımız yaratılmak istenen şoven ve ayrılıkçı politikalardan uzak durmalıdır” diyen İzcan, “Gelecek Birleşik Federal Kıbrıs’tadır. Halkımızı Cumhurbaşkanlığı seçiminde iradesini federal çözüm yönünde kullanarak oynanmak istenen oyunları bozmaya çağırırız” dedi.

 

❌