One Radical Planet

🔒
❌ About FreshRSS
There are new available articles, click to refresh the page.
Before yesterdayYour RSS feeds

İsyanımız işgale, susmayacağız!

By YKP
YKP Genel Sekreteri Murat Kanatlı, son dönemdeki ‘işgal’ kelimesi ile ilgili başlatılan tartışmaları değerlendirdi, KTÖS’e destek belirtti, açıklama şöyle: Gündemi de değiştirmek için bazı çevreler işgal kelimesi üzerinden bir tartışma başlatmışlardır. Bu tartışma yeni değildir ve anlamlı bir de zemini de mevcut değildir. Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı hem anayasada hem de usulünde onaylanarak iç […]

Akıncı başarılı oldu sıra bizde

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Akıncı’nın başarılı olduğunu ve BM Güvenlik Konseyi ve Genel Sekreteri’nin desteğini çözüm için aldığını görüyoruz. İşin ilginç yanı ortaya çıkan çözüm yolu ve modelinin eski kararlarda aynen olduğu, yani gelip giden cumhurbaşkanlarının imzasını taşıyan kararlarda yer aldığıdır. Ne yazık ki eskiler ve partileri […]

Sorumluluk yükleme oyunu devam ediyor

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Suçlama oyunu veya sorumluluk yükleme oyunu adı verilen Kıbrıs’ta sorunu çözme çalışmaları büyük iddialarla ve suçlamalarla sürüyor. Hâlbuki bu tutum sürdükçe çözüm çabası demeye bile layık değiller. Ancak BM’nin kararı yani Kıbrıs’la ilgili devletlerin tümünün onayıyla alınan kararlara dayanan görüşme ve çözüm çerçeveleri […]

Baraka’dan Sokak Tiyatrosu: Mobese’ye NObese!

By Nazen Şansal

77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o

Baraka Tiyatro Ekibi, şehrimize yerleştirilmeye başlanan Mobese kameralarına NObese demek, gözetim toplumunun yaratacağı baskı ve sakıncalara dikkat çekmek ve gözetleme kameralarını toplumda tartıştırmak amacıyla 16 Kasım Cumartesi günü saat 14:14'te Sarayönü'ndeki Mobese direği altında sokak tiyatrosu oynayacak. "Gözeklen da gözetlenin" adlı oyun Sarayönü'nden sonra 15.00'te Lokmacı'da ve Selimiye Meydanı'nda da sokaklanacak. Özgürlükten yana olan tüm tiyatro severler davetlidir... 77040120_2921762717834085_6502577071644999680_o Başlıyooor! Başlıyooor! Baraka Tiyatro Ekibi’nin “Gözeklen da gözetlenin” oyunu başlıyooor! Gözlerinizin önünde, Göz göre göre dikilen Mobese direklerine Demek için NObese, Elemtere fiiiş, kem gözlere şiiiş niyetine Başlıyooor! Emir geldi büyük yerden Kameralarsa askerden Protokoller imzalandı Bütün meclis onayladı Güya sağlamak için güvenliği Sağcısı solcusu kaldırdılar ellerini: “Kabul!” Büyük hırsızlar otururken rahat koltuklarında Küçük hırsızlar kaçarken memleketten ellerini kollarını sallaya sallaya Kol gezinirken sokaklarda taciz, şiddet, istismar Suçları önliyecekMİŞ  bu kameralar! Diktiler bu direkleri Gözetlemek için hepinizi Şşşşş! İzleniyorsunuz Çıkarmayın sesinizi  

Heyecanımı Besle – Halide Erkıvanç

By Nazen Şansal

foto (1)

Argasdi derginizin 56. sayısından bir tiyatro yazısı...

foto (1)

Asırlardır toplumların hayatına dokunan, yaşamlarından izler taşıyan ve insanların ruhuna hitap eden bir sanat faaliyeti, tiyatro... Gelişmişliğin sembolleri arasında yer alan, ortak bir emeğin insanda toplanıp vücut bulduğu sanatsal bir üretim... İnsanların sanata olan açlığı, her çağda kendisini göstermekle kalmayıp sanatsal üretime de yol açıyor. Yine de ilerlemenin ve üretimin önündeki o her dönem kendisini gösteren karşıt güçler, otoriteler veya insanlar hâlâ var. Ortaçağ’da tiyatro gösterileri yasaklanmış olduğundan, tiyatro ile ilgili düşünce de üretilememiştir. Yalnızca okullarda Latince öğrenimine bağlı olarak okutulan Latin ozanlarının oyunları bilinmekte, yazınla ilgili incelemelerde bu oyunların özelliklerinden söz edilmektedir. Öte yandan din adamları, halkın tiyatro sevgisinin içten içe yaşadığını gözlemledikleri için, her fırsatta bu sanatı suçlamış, tiyatronun zararlı etkilerine karşı uyarılarda bulunmuşlardır. Ortaçağ’da tiyatro düşüncesi, tiyatroyu suçlama biçiminde gelişir. Bunlar insanı hayrete düşürse ve sadece geçmişte kalmış yasakçı zihniyetler olarak görülse de, aslında öyle değil. Tamam bugün belki tiyatro yasak değil ama ne kadar özgür? Sözümüz, sahnemiz ne kadar bizim? Saint Augustine, trajik sahne oyunlarının ayartıcı olduğunu, ruhu tuzağa düşürüp yozlaştırdığını söylemiş, bazı heyecanları kurutacak yerde beslediğini söyleyerek tiyatronun sakıncalarını belirtmiştir. Ve ben söylediği bu sözle tiyatroyu neden bu kadar çok sevdiğimi ve herkesin neden özgür tiyatroyu savunması gerektiğini keşfettim. Heyecanımı beslemesi; bu bitmek bilmeyen coşkumu, heyecanımı, bir şeyler anlatmak, öğrenmek arzumu tiyatroya borçluyum. Sonra düşündüm benim bu kadar heyecan duyduğum, beni bu kadar mutlu eden bir şey nasıl olur da geçmişten günümüze kadar bütün otoriteleri rahatsız eder? Bence sebeplerimiz aynı; tiyatro, dayanışmayı öğretir, düşünceyi eyleme sokma yeteneğini geliştirir, düşünerek, yorumlayarak okumayı öğretir, toplumun kişiliği ezmesini önler. Özetle otoriteler, özgür tiyatroları ve izlediğini anlayabilen tiyatro severleri istemezler. Peki biz ne istiyoruz? Seyirci içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluluğu vardır. Bundan on yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: "Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısında bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının yarattığı harikalar ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin dilemektedirler."  Shakespeare'in Hamlet'te dediği gibi, sahne "çağının aynası ve kısaltılmış tarihi"dir. Bunun için de sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yorumlayıp yansıtabildiği anda önemli bir araçtır. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan, kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve doğruyu yadsımadan görevini yapmalıdır. Bırakın tiyatro görevini yapsın, özgürce sözünü söylesin, bizi uyandırsın, ayağa kaldırsın, önce sesimiz olsun sonra hep beraber ses olalım. Bir de şu gerçeği hiç unutmayalım: Devlet ödenekli tiyatrolar, hükümetlerin değil, devletin tiyatrosudur. Devlet ise halkındır, hükümetlerin değil.   Halide Erkıvanç halideerkivanc0@gmail.com   Kaynaklar: Ülkenin Kalkınmasında Tiyatronun Rolü - Özdemir Nutku Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi- Sevda Şener Uygulamalı Tiyatro Eğitimi- Yılmaz Arıkan  

Dijital Dünyada Cinsiyet Eşitsizliği – Pınar Piro

By Nazen Şansal

dijital cinsiyet eşitsizliği

Argasdi dergimizin 56. saısından FeministİZ  makalemiz... dijital cinsiyet eşitsizliği Teknolojinin bu kadar geliştiği çağımızda, merak ettiğimiz her şeye ulaşmak artık saniyelik bir kolaylıkta. Elimizin altındaki küçük dikdörtgen kutular, ilgi duyduğumuz/duymadığımız herşeyi bize sunacak şekilde tasarlanmış. Öyle ki, çocuklarımızın çoğu kitapların da değerli olduğunu idrak edebilmiş değil. Ailemizde pişen yemekleri artık büyüklerimizden aldığımız tariflerle değil, internetten araştırdığımız şekliyle hazırlıyoruz. Yol tarifi aldığımız haritaların ömrü neredeyse bitmek üzere. Günümüzde isteyip de ulaşamayacağımız bir bilgi kalmadı. Yaşadığımız yüzyılın bizlere artıları olan bu gelişmeler, gelecekte çok yetersiz kalacak, bunun da farkındayız ve belki de bundan ürküyoruz hatta. Çünkü bu hızlı gelişim, teknolojiyle bu kadar haşır neşir olan büyük bir kesimin sadece uzaktan izlediği bir süreç. Dijital dünyanın insanlığa sunduğu imkanları tamamen olumsuzlayamayacağımız gibi top yekün doğru kabul etmek de doğru değildir. Örneğin insanlığın yerine makinelerin geçtiğini düşünebilir miyiz? Dijital öğretmenler, mahkemede dert anlatmaya çalıştığımız dijital hakimler, iş başvurumuzu değerlendiren dijital sistemler nasıl olurdu mesela? Birçok sebep olsa da en etkili sebeplerden biri, teknolojik nimetlerden tüm dünya halklarının aynı şekilde faydalanamaması gerçeğidir. Tüm ülkelerin aynı teknolojik altyapıya sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da aynı ülkede yaşasalar da tüm çocukların teknolojiden eşit bir şekilde faydalanabildiğini? Dijital hayatta kadınlar Yapılan araştırmalar, ataerkil düzenin kız çocukların dijital becerilerini de engellediğini gösteriyor. Çünkü teknolojik konular erkek ilgi alanı olarak algılanıyor ve bu da kızların ilgi duyma eğilimini düşürüyor. 1990’larda yapılan araştırmalar, odasına bilgisayar konulan erkek çocuk sayısının kız çocuklarının iki katı olduğunu gösteriyor. Bu durum da, gelecekte teknolojiyle ilgilenme anlamında, daha en baştan bir avantaj/dezavantaj konumuna dönüşüyor. Yine bazı araştırmalar gösteriyor ki, eğitimin ilk yıllarında kızlar bilgisayar derslerinde erkeklerden daha başarılı, ancak üniversiteye gelindiğinde bilişim teknolojileri ile ilgili bölümlerde okuyan kızların sayısı erkeklere oranla çok azalıyor. Dijital yazılımların yaratıldığı ortamlarda da kadınların varlığı hiç de tatmin edici sayıda değil. Teknolojide de daha çok kadın Evet, gerçekten de teknolojide daha fazla kadın istiyoruz, ama uzaktan kumandalı bir kutuya hapsedilmemiş halde. Bizim olması gerektiğini düşündüğümüz kadınların adı Siri, Alexa veya Cortana değil. Kadınların sesini telefona verdiğimiz komutları yapan ya da sorularımızı cevaplayan, bize gideceğimiz yolu tarif eden sesler değil, teknik ve bilimsel araştırmalarda açıklamalar yapan, yazılımların geliştirilmesinde politika yürüten sesler olmasını istiyoruz. Ses asistanlarının kadın sesi ile konuşuyor olması da tesadüf değildir. Şirketler bunu yaratmadan önce testler yaptıklarını ve müşterilerin etkili bir kısmının kadın sesi duymayı tercih ettiklerini açıklıyorlar. Ancak bir çok araştırma da insanların yetkili açıklama dinlerken erkek sesi, yardım alırken kadın sesi duymak istediklerini açıkça gösteriyor. Ve tabii ki de amacı kar elde etmek olan şirketler, tercihini karşı cinsten yana yapan kesimi ciddiye alma yönünde kullanıyor. Ses asistanlarındaki sesin kadın sesi olarak tercih edilmesinin sebebi kimi zaman kadının “çocuk yetiştiren” sevgi dolu bir ses olmasına atıfta bulunurken, kimi zaman da kadınların “yardımcı kişiler” olmasına atıfta bulunuyor. Hatta bazı erkekler, bir kadından yol tarifi almak istemedikleri için, navigasyon cihazında seçim şansı varsa eğer, erkek sesini tercih ediyorlar. 1990’lı yıllarda kadın sesinden talimat almak istemeyen sürücülerin şikayetleri nedeniyle BMW 5’ler Amanya’da geri çağrılmış. Japonya’daki borsa sistemlerinde hisse fiyatları kadın sesiyle bildirilirken, işlem onayını veren ses erkek. Sesin cinsiyeti olur mu? Kadına, erkeğe ya da farklı cinsel eğilimlere sahip insanlara atfedilen kimlikler, cinsiyet ayrımcılığının ya da eşitsizliğinin en büyük nedenleri arasında. Kültürden kültüre değişse de kadınların ya da erkeklerin toplum ve aile içerisindeki görevleri daha doğmadan veriliyor. Yeryüzünde cinsiyete dayalı ayrımcılığın yaşanmadığı bir kültür neredeyse yok. Tüm bu söylediklerimize, günümüzün en gelişmiş yapay zekâ yazılımlarına sahip olan sesli asistanlar da dahil. Asistanların hepsi kadın sesinde duyuluyor. Bir grup dilbilimci, mühendis ve ses uzmanı tarafından geliştirilen Q, cinsiyete dayalı ayrımcılığın sonunu getirme, hatta bunun teknolojik olarak önüne geçme amacı taşıyor. Q’nun yapımcıları, eşit oranda kadın, erkek ve eşcinsel 4600 insanın sesini kaydederek Q’nun sesini oluşturdular. Yapay zekânın ilk sürümü test için bir grup katılımcıya dinletildi. Katılımcıların %80’i asistanın bir kadın sesine sahip olduğunu söylediler. Her ne kadar her cinsiyetten eşit oranda ses bulunsa da Q’nun %80 oranında kadın sesi olarak karşılanmasının bir nedeni vardı. Sesli asistanlar, insanların aklında kadın sesine sahip olan yapay zekâlar olarak kodlanmışlardı. Peki neden? Cevap basit; ses asistanı yaratan şirketlerin bilişim teknolojileri birimlerindeki ekip elemanları neredeyse hep erkek. Erkek ağırlıklı ekipler tarafından geliştirilen ses asistanlarının sesinin hatta espiri anlayışının dahi itaatkar kadın hizmetkarlar olması gayet doğal. Ancak bu değişmeli. Neden mi? En basitinden, erkeklerin eğer kadınlara sözlü tacizde bulunurlarsa kibar bir şekilde alttan alınmayacakları gerçeğini yeniden hayata geçirebilmek için. Kadınların yardımcı kişiliklerinden sıyrılabilmeleri için. Kadınların da yönetebileceği, hayata yön verebileceğinin tam kabulü için. Peki bunu kim yapacak?...   Pınar Piro pınarpiro@gmail.com *Bu yazıda Bilim ve Gelecek dergisi Temmuz 2019 sayısında yer alan, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Ses Asistanları makalesinden faydalanılmıştır.  

YKP, Brüksel Avrupalılar Forumu’na katılacak

By YKP
Yeni Kıbrıs Partisi’nin de gözlemci üye olduğu Avrupa Sol Partisi’nin (EL) öncülüğünde 3. Avrupalılar Forumu 8-10 Kasım tarihlerinde Brüksel’de gerçekleştirilecek. YKP’yi temsilen Genel Sekreter Murat Kanatlı toplantılara katılacak… Yüzlerce siyasi parti, sendika, emek örgütünün katılacağı toplantılarda emek mücadelesinden, ekolojiye, göçmen haklarından toplumsal cinsiyet eşitliğine dair mücadelelere çeşitli başlıklar tartışılacak… 8 Kasım’da Forum “Dünya yanıyor, demokrasi […]

“12 Yıllık Esaret” ve Devam Eden Kölelik – Serap Kızıl

By Nazen Şansal

IMG_2918

Argasdi dergimizin 56. sayısından bir film değerlendirmesi...

IMG_2918 “12 Yıllık Esaret”, 1800’lerin sonunda, New York’ta yaşayan Solomon Northup’ın kaçırılıp, köle olarak satılması ve 12 yıl süren kölelik yaşamı üzerine çekilmiş biyografik bir film. Hayatını müzisyen olarak, iki çocuğu ve eşiyle özgür bir şekilde sürdüren Solomon Northup, iki kişi tarafından kandırılmış ve bir günde hayatı alt üst olmuştur. Başından sonuna kadar kendinizi başrolün yerine koyacağınız bu filmde, ırkçılık, şiddet, işkence, çaresizlik, kabullenme ve hayata tutunmak için gösterilen tüm mücadeleyi derinden hissediyorsunuz. Ayrıca gerçekçi ve sert yaklaşımıyla, seyri zor ve duygusal açıdan yıpratıcı bir film... Yalnızca “özgürlükler ülkesi” Amerika’nın değil, dünya tarihinin kara lekesi ve utanç kaynağı olan köleliği anlatan bu filmde; köle sahibi beyazların sapkın zihinlerine odaklandığınızda, bir insanın mal gibi görülüp ona sahip olma düşüncesinin akli dengeleri nasıl bozduğunu görüyorsunuz. Kölelerine iyi davranmakla övünenler veya vicdan azabı duyduğunu itiraf edenler dahi, var olan sisteme uyum sağlayarak bu sapkınlığın bir parçası olduklarının farkında değiller ne yazık ki. Köle olarak doğup büyüyenler özgürlüğün ne demek olduğunu bilmedikleri için büyüdükleri çember içerisinde öğrenilmiş çaresizlik örneği göstermektedirler. Solomon Northup’ı diğer kölelerden ayıran en büyük özelliği ise yaşamının ilk yıllarında köleliği bilmemesi... Özgür yaşantısında sadece müziği ve ailesiyle ilgilenen Solomon’un, halkının köle olarak yaşam sürmesi her ne kadar onu rahatsız etmese de, ardından köle olması ironik ve hikayeye mücadele anlamında katkısını gösteriyor. Beyaz perdede gördüklerimizi ve hissettiklerimizi birebir yaşarken; aynı anda bizden çok uzakmış gibi gelse de, aslında hepimiz kapitalist sistemin modern köleleriyiz. Filmde, sahibinden korktuğu için ağzını açamayan, hakkını arayamayan, her söylenileni yapmak zorunda olan kişiler, şiddetle ve belki de ölümle yüz yüze gelmemek için sahiplerinin istediği şekilde, karın tokluğuna, insani olmayan şartlarda kölelik yaşamını sürdürüyorlar. Film bittiğinde; “Tüm bunlara ne gerek vardı!” “İnsanlar birbirlerine nasıl bu kadar acımasız olabildiler?” diye sorduruyor insana. Özellikle Northup’ın şu sözü her şeyi özetleyecek bir biçimde: “Ben hayatta kalmak değil, yaşamak istiyorum.” Solomon Northup’ın 1853 yılında yazdığı ve kendi hikayesini anlattığı romanından uyarlanan film, 2014 Oscar ödüllerinde En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazanmıştır. Senaryosu sağlam, müziklerin, yönetmenliğin ve oyunculukların tek tek iyi olduğu bu film, aldığı ödülleri sonuna kadar hak etse de bu ödüllerin verilme nedenlerinden birinin de “günah çıkarma” olduğu düşünülebilir.

Serap Kızıl srpkzl90@gmail.com

Baraka Tiyatro Kampı Gerçekleştirildi

By Nazen Şansal

3

 

 2

Baraka Kültü Merkezi, Lapta Gençlik Kampı tesislerinde, 2 gün süren bir tiyatro kampı gerçekleştirdi. Derneğin bünyesinde faaliyet yürüten hem yetişkin hem de liseli gençlik ekiplerinin katıldığı kampta eğitici ve eğlenceli bir program yer aldı. 25 tiyatroseverin bir araya geldiği kamp, oyunculuk atölyeleri, drama ve doğaçlama çalışmaları, dans, tirat ve oyun okuma, film izleme ve tartışma gibi etkinliklerle dolu dolu geçti. Sol Anahtarı müzik grubu elemanları da kampa katılarak ses, kulak eğitimi ve şarkı söyleme konusunda bir atölye gerçekleştirdiler. Baraka Tiyatro Ekibi, toplumsal meselelerle ilgili sokak tiyatroları ve sahne oyunları ile seyircisiyle buluşmak üzere çalışmalarına devam ediyor. 5 4 9 19 17 14 11 20 6    

YKP, 30. kuruluş yıldönümünde kokteyl düzenledi

By YKP
YKP’nin 30. kuruluş yılın dönümünde, 30 Ekim, Çarşamba akşamı Bedesten’te bir kokteyl düzenlendi. Kokteyl sırasında bir konuşma yapan YKP Sekretarya üyesi Alapy Durduran, İngilizce olarak konuklara 30 yılın kendileri için önemli olduğunu, ilk yola çıkarken ortaya koydukları ilkelerden sapmaksızın ileriye doğru geliştirerek mücadelelerini sürdüreceklerinin altını çizdi. Durduran, katılan herkese teşekkür ettikten sonra dayanışma gösterip katılan […]

CYPRUS STATE IS STEALING THE SOCIAL SECURITY STAMPS OF IMMIGRANTS

By Bandieracy

Immigrant workers are the least valued part of the working class, as they work at the worst paid jobs, in miserable conditions, with their labor rights usually not being recognized. These miserable conditions are deliberately passed over in silence by the state, which is concealing the exploitation of immigrants, making it easy for employers to intensify the devaluation of the immigrants’ lives and for entrepreneurs to increase their profits.

The state of Cyprus favors employers by regulating the labor rights of immigrants, with special contracts that often forbid immigrants from changing jobs, deprive them of their right to unionize and – in the case of asylum seekers- even restrict them into working only in specific professions.

Furthermore, under this employment regime, the state of Cyprus is even stealing the immigrants’ social security stamps! Immigrants who have been living and working in Cyprus for years have their salary subjected to deductions, yet they cannot receive any legal benefits from the deductions or a recognition of their years of service, when they return to their home countries. Despite the reports and organized demands of immigrant organizations in Cyprus for bilateral agreements between Cyprus and immigrants’ home countries, (in this case, demands of the Filipino immigrant community in cooperation with ethnic groups from Sri Lanka, Vietnam, India and Nepal) the state’s policy remains unchanged.

We know that immigrant workers are forced to come to Cyprus for a variety of unfortunate reasons, looking for a better life. The miserable working conditions that they are experiencing are due to state and institutional isolation and social racism that divides workers into “locals” and “foreigners”.

We support the mass protests of immigrants and their demand for recognition of their Social Security stamps in our country, and we are in solidarity with their organized groups fighting for their labor rights. Against the devaluation and exploitation of local and foreign workers, beyond any national or religious divisions and with solidarity as our weapon, we organize and fight united, confronting the common enemy. The working class can win only if it unites against its oppressors.

NO TO THE ROBBING OF WORKERS’ SOCIAL SECURITY STAMPS BY THE STATE OF CYPRUS

IMMEDIATE RECOGNITION OF SOCIAL SECURITY STAMPS FOR ALL IMMIGRANT WORKERS IN CYPRUS

LEGALIZATION OF ALL CURRENT IMMIGRANTS, WITH A CLEAR PATH TO CITIZENSHIP AND FULL WORKING RIGHTS

UNITY AND SOLIDARITY OF IMMIGRANT AND NATIVE WORKERS

 

💾

30 yıldır YKP’nin barış ve sosyalizm yolculuğu sürüyor

By YKP
30 Ekim 1989 yılında kurulan Yeni Kıbrıs Partisi (YKP), 30 yaşında… Yeni Kıbrıs Partisi, taviz vermeksizin, fetihçi anlayış ve uygulamaları ile adanın üçte birini işgal altında tutan TC’nin sivil asker bürokrasisinin denetimindeki hem siyasi parti, tarikat ve hemşeri derneklerince, hem de yeraltı ve yerüstü paramiliter teşkilatlarıyla desteklenen ve yerli işbirlikçileriyle korunan Kıbrıs’ın kuzeyindeki rejime karşı, […]

İzle-Tartış’ta Hayat Treni İzlendi

By Pınar Piro

ht1

ht1Baraka’nın kesintisiz devam eden İzle-Tartış etkinliği kapsamında, 2019 bahçede sinema gecelerinin sonuncusu Hayat Treni filmi ile gerçekleştirildi. Ekim ayının ilk cumartesi akşam seyrettiğimiz Hayat Treni filmi bizlere, ikinci paylaşım savası sırasında yerlerinden edilen insanları, onların hayatta kalmak için vermiş oldukları haklı ve trajik/komik hikayesini anlattı. Film sonrası gerçekleştirdiğimiz sohbette savaşın görünen yüzüyle yaşattıklarının yanında görünmeyen yüzünün de olduğu buna ilaveten aslında var olan ancak “görünmeyen” insanlara yani; azınlıklara yaşattıkları da ele alındı. ht2Yapılan keyifli sohbetin ardından Kasım ayı filmi için öneriler bölümüne geçilerek öneriler arasından Der Verdingbub filmine karar verildi.   Bu filmde, Max bir çiftçi ailesinin çiftlik işlerinde çalıştırmak üzere evlatlık aldığı bir yetimdir. Üvey ailesi Max'a adeta bir köle gibi davranırken, evin öz oğlu ise onu aşağılamak ve yetim olduğunu başına kakmak için hiçbir fırsatı kaçırmamaktadır. Akordeon çalmak Max'ın kendine has bir özelliğidir. Kasabanın yeni öğretmeninin Max ile ilgilenmeye başlaması zaten kötü olan durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir. Max'ın çiftlikte çalışan Berteli ile kurduğu dostluk, tüm bu sıkıntılara dayanabilmesini sağlayan tek şeydir. Max onunla, çiftlik aletlerinin bile saf gümüşten olduğu bir dünya hayal etmektedir...   Bu hayal ile birlikte, Max’ın hikayesini konu alan bu filmi gelin birlikte izleyelim. 2 Kasım Cumartesi akşamı 19.00’da başlayacağımız etkinliğimize herkesi bekliyoruz…    

Asılan Bedenler Yaşayan Fikirler – Aziz Güven

By Nazen Şansal

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

Argasdi dergimizin "Bellek" sayfasında, 48 yıl önce bugünü; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararının verildiği gün olan 9 Ekim 1971'i ele aldık...

70678399_2246523222304871_6526809977208700928_n

9 Ekim 1971... Üç fidanı darağacına gönderen idam kararının verildiği gün... Son dönemlerde idam cezası tekrardan tartışılır olmaya başlandı. En temel insan haklarından biri olan “yaşama hakkı”na aykırı olması nedeni ile Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkenin ceza yasalarından çıkarılmış olan idam cezası; taciz, tecavüz gibi suçları işleyen kişilere karşı duyulan ve büyüyen haklı öfkenin adı olarak sıkça dillendirilir oldu. Yaşama hakkına aykırılığı ve çağ dışılığı bir yana dursun, böylesi bir cezanın hukuk sistemlerinde yer alması halinde kimlere uygulanacağı da göz ardı edilemeyecek kadar önem arz etmektedir. Demokrasinin ve özgürlüklerin her geçen gün gerilediği günümüz Türkiye’sinde, idam cezalarının olsa olsa devrimcilere uygulanacağından endişe duymak hiç de yersiz olmayacaktır. İdam cezası ile taciz ve tecavüz suçlularına duyulan öfkenin dineceği, yüreklerde hissedilen acılara bir nebze de olsa su serpileceği zannedilse de, aslında böylesi suçların yaşanmayacağı daha güzel bir dünya için mücadele edenlerin aleyhine rahatlıkla uygulanabilecek bir yaptırıma da dönüşebilecektir.

*** Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu üyelerinden olan Deniz Gezmiş, yaşasaydı bugün 70 yaşındaydı. 27 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde, öğretmen anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Deniz, henüz daha lise yıllarındayken tanışmıştı sol fikirlerle. Gencecik yaşında kendisini eylemlerin içerisinde buluveren Deniz Gezmiş’in ilk tutuklanması 31 Ağustos 1966 tarihinde Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin, Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında, Türk-İş yöneticilerini protesto eden bir grupla beraber yaptığı eylem sonucunda olacaktı. 1966 Kasımında girdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dahil olduğu çok sayıda eylemliliklerle geçen üniversite yıllarında birçok kez gözaltına alınan ve tutuklanan Gezmiş’in 1967 senesinde öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağının yakılması nedeniyle yaşadığı bir gözaltı da mevcuttur. Anti emperyalist tam bağımsız bir Türkiye uğruna yoldaşları ile birlikte cesurca verdiği mücadeleye sığdırdıkları sayısız protestonun içinde kuşkusuz ki en önemlilerinden biri de 6. Filo eylemleriydi. Üniversite yıllarında Devrimci Hukukçular Örgütü’nün de kurucularından olan Gezmiş’in beraatla sonuçlanan yargılanmaları da oldu. 68 Kuşağı’nın ideolojik atmosferinde “Sosyalist Devrim”, “Milli Demokratik Devrim” gibi politik tezlerden Milli Demokratik Devrim görüşünün öğrenciler arasında yayılmasına çok büyük bir etkisi olan Deniz, 1968 yılında yapılan öğrenci eylemlerinde Cihan Alptekin, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Mustafa İlker Gürkan, Cevat Ercişli, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Erim Süerkan ile birlikte Devrimci Öğrenci Birliği’ni kurar. Yürüttükleri Milli Demokratik Devrim mücadelesi içerisinde silahlı eylemlerde de bulunan Deniz Gezmiş ve arkadaşları başta Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Cihan Alptekin olmak üzere diğer genç sosyalistlerle birlikte 4 Mart 1971 tarihinde yayımladıkları bir bildiri ile THKO’yu kurduklarını kamuoyuna açıklarlar. İlk silahlı eylemini 29 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirecek olan THKO; içinde Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in de bulunduğu idam kararının iptali için çalışmalar yürütecektir. Silahlı faaliyetlerine bu dönemde de devam edecek olan örgüt, Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi’nin, 9 Ekim 1971 tarihinde verdiği idam kararı ve ardından 1972 yılının 6 Mayıs’ında üç fidanın idam edilmeleri neticesinde dağılacaktır. Bugün, üç fidanın haklarında verilen idam kararının 48. yılında Türkiye’deki genel siyasal tablonun hemen hemen hiç değişmediğini söyleyebiliriz. Türkiye’de idam cezası kaldırılmış olsa da, Denizlerin idamına ortak olan zihniyetlerin mirasçıları hala daha iktidardadır; ve yargısız infazlarla idam müessesesini farklı biçimlerde sürdürmeye, her geçen gün idam cezasına geri dönüşün yollarını açmak adına ajitasyon yapmaya devam etmektedir. Kurulu düzenin hukuken, siyaseten ve ahlaken daha da geriye gittiği Türkiye’de, tüm bu olumsuzluklara karşı ilerici, aydın ve devrimci halk kitleleri tarafından sahiplenilen simgenin adıdır Denizler; ve mücadeleleri bugünün devrimcilerine hala ışık tutmaya devam etmektedir. Aziz Güven Kaynak: Vikipedi.com

Baraka ve Bağımsızlık Yolu’ndan “Petrol Uğruna Ülkene Kıyma” Çağrısı Yapldı

By Nazen Şansal

3

1

  Baraka Kültür Merkezi ve Bağımsızlık Yolu, bugün bir basın açıklaması yaparak ülkemiz çevresinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına "hayır" denmesi gerektiği mesajını verdi. Baraka lokalinde gerçekleşen açıklamada ilk olarak Bağımsızlık Yolu Genel Sekreteri Münür Rahvancıoğlu bir konuşma yaparak, "Petrol ve doğalgaz konusu, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye hükümeti üzerinden yükselen bir gerilim gibi görünse de bunun geri planında Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği hatta İsraille bağlantılı şirketlerin ülkemizin doğal varlıkları üzerinden elde etmeye çalıştıkları kar ve zenginlik gerilmi vardır." dedi. Petrolün, yıllardan beridir devam eden Kıbrıs sorununun çözümüne hizmet edeceği iddia edilse de aslında çözümü daha da zorlaştıracağını vurgulayan Rahvancıoğlu, dünyadaki örneklere ve ülkemizde Lefke CMC örneğine baktığımızda, maden aranmasının halklara sadece zehir yığını bıraktığını, ekosisteme de ciddi zararlar verdiğini vuguladı. Ardından Baraka aktivisti Pınar Piro'nun okuduğu basın açıklamasında ise petrol ve doğalgaza hayır denmesi çağrısının detayları yer aldı. "Yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir." ifadelerinin yer aldığı açıklamada, "insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır." denildi.

2

Kuzey ve güneyde yaşayan ada halklarına birlikte mücadele çağrısı yapılan açıklamanın tam metni şöyle:   Doğaya ve ada halklarına hiçbir hayrı dokunmayacak petrol ve doğalgazın çıkarılmasına net bir HAYIR demeliyiz! Süregiden yalan ve talan sisteminin devamlılığı için, ülkemizde ve tüm Akdeniz’de yeni bir ekolojik krizin adımları atılıyor. Emperyalistlerin siyasi hesaplarının ve dev enerji şirketlerinin ticari rantlarının en önemli konusu olan petrol ve doğalgaz çıkarma çalışmaları, zaman zaman barışı da tehlikeye atacak şekilde sürüyor. Dört bir yanımız, çıkar çatışmalarıyla petrol karasına bulanmak istenirken kimse ada halklarının gerçek menfaatini, Akdeniz’in ve gezegenimizin geleceğini düşünmüyor. Sağcı-solcu, çevreci-kalkınmacı, ekolojist-kapitalist fark etmeksizin herkes petrol ve doğalgazın “zenginlik” ve “ihtiyaç” olduğuna ikna görünüyor. Enerji şirketlerinin, yatırım yapacakları coğrafyada gergin bir atmosferi tercih etmemesi ve devletlerin de sermayenin dümen suyuna gitmesi, petrolle birlikte “barış”ın da su yüzüne çıkacağı inancını pompalıyor. Hatta halkımızın büyük çoğunluğunun özlemle beklediği çözümün bilhassa mülkiyet ile ilgili maliyetinin bu “zenginlik”le karşılanması planları yapılıyor. Bizler; doğa severler, halkları kardeş bir adada barış ve huzur içinde yaşamak isteyenler, meydanı boş bıraktıkça, bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti bir yandan Türkiye hükümeti, karşılıklı meydan okumalarla sondajlarını sürdürüyor. Oysa yanı başımızdaki Ortadoğu'dan gayet iyi biliyoruz ki petrolün olduğu hiçbir yerde insani bir refah ve halkların barışı yaşanmamış, bilakis savaşlar ve etnik/dini çatışmalar tırmandırılmış, terör ve silahlanma artmıştır. Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs'ta barış ve halkların kardeşliği petrolle değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir. Meksika Körfezi’ni yıllarca ölü bir denize çeviren, binlerce insanın yaşamını etkileyen türde "kaza"ların olma riski bir yana, derin deniz sondajları hassas Akdeniz ekosistemine önemli zararlar vermektedir. Yakın zamanda ABD’de dünya devi bir petrol şirketine ait sondaj alanında 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan felaket, sadece insanların yaşamına etki etmemiş, 3 ay boyunca denize sızan petrol, Meksika Körfezi'nin ekosistemini ve bu ekosistemde yaşayan balinalar, deniz kaplumbağaları ve göçmen kuşlar gibi hayvanların yaşamını olumsuz etkilemiştir. Buna benzer bir felaketin Akdeniz’de yaşanmayacağının, ada halklarının hayatının ve ekosistemimizin olumsuz etkilenmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmamaktadır. 1912-1974 yılları arasında Lefke bölgesinde maden çıkaran ve sömüreceği maden bitince de çekip giden Amerikan şirketi CMC’nin bıraktığı pislik, 45 yıldır ada çapında çevre sorunlarına, deniz ve yer altı sularının kirlenmesine, kanser ve çeşitli hastalıklara yol açmaktadır. Petrol bulunup işletildiğinde varılacak sonuç, ne yazık ki benzer olacaktır. Hepsinden önemlisi, insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, yeni kuyu ve kaynakların hiç açılmaması, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi kaçınılmazdır. Bu bilimsel gerçeği, kapitalist devletlerin de neredeyse tümü kabul etmek zorunda kalmış ve Paris Anlaşmasıyla bu konuda uluslararası hukuk yaratılmıştır. Ancak kendi koydukları kurallara dahi uymayan devletlerin tek yaptığı, şirketlerin karını maksimize etmektir. Çünkü mevcut sömürü sisteminin, ne pahasına olursa olsun büyümekten başka çaresi yoktur. Adamızda petrol çıkarılmasına -hangi şirket veya devlet olursa olsun- net bir hayır demek, bu anlamda antikapitalist bir tavır da içerir ve bizlere yeni bir yaşam biçiminin kapılarını aralar. Enerjinin kaçınılmaz bir "ihtiyaç" olduğu savunusu da "neyin ve kimin ihtiyacı?" sorusuyla karşılaşır. Neyin, ne kadar ve ne için üretileceğinin kararını halklar/üretenler vermediği sürece, gerçek ihtiyaçlardan değil reklam piyasasının şişirdiği bir tüketim çılgınlığından bahsediyoruz demektir. Kültürel yozlaşma ve yabancılaşmanın doruklarda yaşandığı, metalara tapılan bir dönemde, piyasanın aç gözünü doyurmak için her şey fazlasıyla üretilmekte ve arsızlık bir yaşam biçimi olarak dayatılmaktadır. Daha birkaç yıl önce adamızın kıyılarında petrol dolum tesisi istemediğini haykıran, en doğudan en batıya eylemler düzenleyen, AKSA'nın yarattığı kirliliğin hesabını soran, ağaç dikmeye ve çöp toplamaya anlamlı katkılar koyan çevreye duyarlı halkımızı, petrol ve doğal gaz arama çalışmalarına da "dur" demeye çağırıyoruz. Başta Cumhurbaşkanı, Dışişleri ve Çevre Bakanları olmak üzere tüm yetkilileri, ekonomi değil ekoloji öncelikli, kar değil insan odaklı düşünmeye ve her kim olursa olsun denizlerimizde petrol ve doğal gaz aranmasına izin vermemeye davet ediyoruz. Adamızın güneyinde yaşayan çevre dostlarını, doğa severleri de kendi hükümetlerine karşı seslerini yükseltmeye, petrol ve doğalgaz aranmasına son vermek için birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Baraka Kültür Merkezi, Bağımsızlık Yolu 28 Eylül 2019

 3

Baraka Tiyatro Ekibi Liseli Gençlere Kapılarını Açıyor

By Nazen Şansal

DSC_3750

DSC_3750

Baraka Kültür Merkezi çatısı altında faaliyet gösteren ve pek çok sahne ve sokak oyununa imza atan Baraka Tiyatro Ekibi, yeni katılmak isteyenler için kapılarını açıyor. 18 yaş üzeri yetişkin ekibinin çalışmaları 24 Eylül Salı günü başlarken, 15-18 yaş arası liseli gençlik ekibine katılmak içinse 28 Eylül Cumartesi 16.30’da başvuru ve kayıt yapılabileceği belirtildi. Ücretsiz olarak yapılacak eğitimlere Lefkoşa Belediye Tiyatrosu oyuncularından Döndü Özata ve Özgür Oktay Refikoğlu ile Devlet Tiyatrosu oyuncusu Özlem Özkaram da çeşitli atölyelerle katkı koyacak. Bir ay sürecek eğitimlerde, nefes, ses ve konuşma egzersizleri, beden ve mimik kullanımı, yaratıcı doğaçlama, müzik ve ritim atölyeleri yer alacak. Ayrıca Ekim ayı sonunda da 2 günlük tiyatro kampı gerçekleştirilecek. Eğitim sürecinin ardından çeşitli protest sokak tiyatroları hazırlanması ve mart ayında da sezon oyununun sahnelenmesi planlanıyor. Başvurular ve çalışmalar Baraka lokalinde yapılacak. Adres: Ayvalı Sokak No:3, Kızılbaş, Lefkoşa. (Kermeoğlu karşısı, Ay Mobilya yanı)    

Kıbrıs için New York yolu göründü ama önce Ankara çünkü ucunda koltuk var – Alpay Durduran

By YKP
  Bakan Taçoy derdini anlattı. Güya davul onun boynunda ama tokmağa vuran vurana… Başbakan ise Ankara yolunu tuttu ve Akıncı’nın marjinal bazılarının peşine düştüğünü ve Kıbrıs’ı mahvolmaya sürüklediğini iddia etti. Bir yazar da onu eleştirdi ve moralimizi bozmayın, bir bakan cumhurbaşkanını başka bir ülkede bu şekilde müzevirlemez dedi. Bu hallere düştüler. Tüm esaslı devlet görevlerini […]

Devrimciler 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne Sahip Çıkmaya Devam Ediyor

By Kamil İpçiler

img1

Başta sendikalar olmak üzere belirli bir kesimin barış mücadelesini masa başı müzakerelere endekslemesi, müzakere süreçlerinin durduğu dönemlerde verdikleri barış mücadelesinin(!) de durmasıyla sonuçlanıyor. Bazı kesimler ise halkların barış talebini, Ankara'nın o dönemki duruşuna göre geri plana atma eğilimi gösterebiliyor. Geçtiğimiz yıllarda 1 Eylül Dünya Barış Günü ''bayrama denk geliyor'' gerekçeleriyle geçiştirilmeye çalışılmış, ancak Baraka ve Bağımsızlık Yolu sokağı boş bırakmamıştı. Bu yıl bir kez daha -üstelik oldukça kritik bir dönemde- 1 Eylül Dünya Barış Günü'nün organizasyonuyla ilgili söz konusu çevrelerden ses çıkmazken, Bağımsızlık Yolu ve Baraka Kültür Merkezi 1 Eylül'de yine sokaktaydı.

İki örgüt 1 Eylül Dünya Barış Gününde Dışişleri Bakanlığı önünde ortak basın açıklaması gerçekleştirdi. Örgütler ayrıca; 1 Eylül'e yönelik bu umursuz tavrın sürmesi durumunda, yanlarına kalbi barış için atan başka kesimleri de alarak 1 Eylül'ün bir kez daha şarkılarla türkülerle kutlanmasını organize edeceklerini duyurdu.

Ortak basın açıklamasını okuyan Bağımsızlık Yolu Örgütlenme Sekreteri Mustafa Keleşzade mevcut bölünmüşlüğün sadece egemenlerin çıkarına olduğunu, adada yaşayan halkların ortak çıkarının federal bir çözümde olduğunu belirtti. Barışı Yaratacak Olan, Halkların Sokaktan Yükselen İradesidir Barışı yaratacak olan iradenin yalnızca müzakere masasında olmadığını belirten Keleşzade, "barış her gün eylemde atılacak ortak bir sloganla, adamızın geleceği için ortak kaygıların eyleme dönüşmesi ile, emekten yana, federal bir düzen için örgütlenenlerin sesinin gürleşmesi ile sokakta kurulacaktır" dedi. Basın açıklamasının ardından "Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir" ve "Yaşasın Halkların Kardeşliği" sloganlarının atılmasıyla eylem sona erdi.   Açıklamanın tam metni şöyle: "Bugün günlerden Pazar, yani dışişleri bakanlığı bugün kapalı, ama zaten son dönemlerde Kıbrıslı Türkler için açık olduğu anlar da zaten bir anlam ifade etmemektedir. Bugün 1 Eylül, yani Dünya Barış Günü. Bugün Kıbrıs Cumhuriyet liderliği koltuğunda federasyon istemeyen, federal bir çözümden kaçmak için ne yapabiliyorsa yapan bir başkan oturmaktadır. Tıpkı kktc dışişleri bakanlığında da olduğu gibi. Fakat bunların hiçbirisi bu adada yaşayan halkların ortak çıkarının federal bir çözümden yana olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Elenlerin birlikte özneleşebileceği ve eşitler olarak adamızın geleceğini birlikte şekillendirebileceği federal bir çözüm oluşmadığı her durum halkların değil, bölünmüşlük üzerinden ultra zenginler haline gelenlerin ve erk sahibi olanların çıkarınadır. Ada sahillerimizi lağıma çeviren otelli kumarhanelerin bölünmüşlükten çıkarı vardır. Tahsis arsalar üzerine kurulup eğitimle bağını koparıp ticarethaneye dönüşen, çalışanlarının yatırımlarını yapmayan, hatta maaşlarını dahi ödemeyen üniversitelerin bölünmüşlükten çıkarı vardır. ‘Şükran sana anavatan’ nidaları atarken göçmen emekçileri inşaatlarda öldüren inşaat patronlarının bölünmüşlükten çıkarı vardır. İnsanların dini inançlarını onları birbirine düşürmek için kullanıp, bu yolla maddi çıkar ve statü için statükonun devamını sağlayan Kıbrıs’ın güneyinde kilisenin, kuzeyinde ise Tarikatlar ve mevcut Evkaf yönetiminin başındakilerin bölünmüşlükten çıkarı vardır. Bölünmüşlükten çıkarı olan bunca güruhun oluşması, bunların kendilerine sözcüler tutmuş olmaları federasyondan vazgeçmeyi değil, federasyondan yana net bir tavır göstermeyi zaruri kılar. Müzakereler sürdükçe, sokakta halkların barış iradesi oldukça iki toplumda da Kıbrıs Cumhuriyetçilerinin ve iki devletçilerin maskeleri düşmektedir ve düşmeye devam edecektir. Bugün adamızın içinden ve dışından şöven odaklar kendi çıkarları doğrultusunda doğalgaz gibi, Maraş gibi konular üzerinden gerilimler yaratmaya çalışmaktadır. Kıbrıs’ın kuzeyinde halkın ezici desteği ile seçilmiş müzakereci olan Mustafa Akıncı, Kıbrıs’ın kuzeyinden, güneyinden ve Ankara’dan çeşitli odalar tarafından bypass edilmeye çalışılmaktadır. Böylesi çabalar halkın iradesine yönelik darbe girişimleridir. Bilinmelidir ki ne müzakere masasının çökertilmesi, ne de şöven unsurların halklar arasında gerilim yaratmak için çabaları başarılı olamayacaktır. Federal bir barışı yaratacak olan halkların sokaktan yükselen iradesidir. Bu irade sadece müzakere masasında değildir, yeni açılan sınır kapıları, telefon şebekelerinin karşılıklı açılması gibi adımlar bu iradenin somutta yansımalarıdır, halkların barışını müzakere masası ile birlikte ortadan kaldırmaya çalışanlar bilmelidir ki barış sadece bir masada oturan iki kişinin atacağı imzalara bağlı değildir. Barış her gün eylemde atılacak ortak bir sloganla, adamızın geleceği için ortak kaygıların eyleme dönüşmesi ile, emekten yana, federal bir düzen için örgütlenenlerin sesinin gürleşmesi ile sokakta kurulacaktır. Sokaklar egemenlerin ve işbirlikçilerin değil, bizlerindir.   Bağımsız Kıbrıs Bütün Halklar Kardeştir" img1 img2

İstirdat savaş nedenidir, savaşa hayır, yaşasın barış!

By YKP
Bugün bölgemiz savaş, silahlı çatışma ve yeni askeri müdahalelerin ve işgallerin sürekli yaşandığı coğrafya konumundadır ve Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin kullanımından ve diğer yabancı ülkelerin askeri faaliyetlerinden dolayı bizler de bölgede süren savaşların parçasıyız. Ayrıca Ortadoğu’nun birçok yerinde süren paylaşamama kavgasının silahlı gerginliğe dönmesini de, doğalgaz başlığı ile ada açıklarında gün ve gün yaşamaktayız. Savaşlardan, silahlı […]

Anlaşılan Osmanlı’nın torunları Bizans oyununu Bizans’tan iyi oynamayı öğrenmişler!

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Basının Kıbrıs’la ilgisi hiç azalmadı yani uluslararası yanları hakkında hep çelişen ve sert açıklamalar oldu. Şimdi de öyle ama şimdiki kadar görev başındakilerin bir diğerinin tam zıttı görüşler söylemesi görülmedi. Sözde işin başında Cumhurbaşkanı vardır ve dışişleri de onla işbirliği içinde hareket eder. […]

Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi’nden Av Konusunda Basın Bildirisi: Av Tamamen Yasaklanmalıdır

By Nazen Şansal

2 (1)

2 (1)

Geçtiğimiz yıllarda, Hayvan Refahı (Değiliklik) Yasası çalışmaları, hayvan deneylerine karşı girişimler, yangın helikopteri eylemi, sahillerde çöp temizliği, barınaklarla ilgili eylem ve etkinlikler yapan, Baraka olarak da bileşeni olduğumuz Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi, avcıların son eylemi ve siyasilerin tutumu ile ilgili bir açıklama yaptı. “Hükümet, hayvanları yaşatmaya çalışanların taleplerini yıllardır görmezden gelirken, hayvanları öldürenlerin taleplerini kolayca kabul edebilmektedir. Muhalefet ise Hayvan Refahı Yasası’nda olduğu gibi sözde hayvan sever görünmekte ancak avın hiç açılmaması, tamamen yasaklanması için gereken politikaları üretmemektedir.”  Av Tamamen Yasaklanmalıdır Milli parkları talan edilen, ormanları kül olan, dağları oyulan, gölleri kurutulan, denizleri petrolle dolan ülkemizde doğal yaşam zaten büyük bir tehdit altında, pek çok hayvan türü yok olmakta. Avcılık kültürü ise bencilliği, güçlünün zayıf üzerindeki egemenliğini, ataerkil sistemin cinsiyetçi ve türcü kalıplarını beslemekte ve kendi zevki uğruna doğayı feda etmeye yol açmakta. Hal böyleyken her türlü av, doğaya ve ülkemizin geleceğine büyük zararlar verecektir. Ülkesini ve doğayı seven, çocuklarının geleceğini düşünen herkesin ava karşı çıkması ve gerek hükümeti gerekse avcıları ve örgütlerini bu konuda uyarması, duyarlılığa davet etmesi gerekmektedir. Dünya yalnız bizim değil ve doğal ortamında yaşayan hayvanların “spor” veya “hobi” adı altında öldürülmesi katliamdan başka bir şey değildir. Oy hesapları dışında başka bir şey düşünmeyen hükümet ve muhalefet partileri, doğa ve hayvan sevgisinden her fırsatta dem vurmakta ancak şovdan öteye gidemeyerek ortaya ciddi bir icraat veya muhalif bir tavır koyamamaktadır. Hareketimizce hazırlanan ve ülkemizi hayvan haklarında bir nebze olsun ileriye taşıyacak olan Hayvan Refahı Değişiklik Yasası, aradan 2 hükümet geçmesine rağmen halen daha Mecliste bekletilmektedir. Hükümet, hayvanları yaşatmaya çalışanların taleplerini yıllardır görmezden gelirken, hayvanları öldürenlerin taleplerini kolayca kabul edebilmektedir. Muhalefet ise Hayvan Refahı Yasası’nda olduğu gibi sözde hayvan sever görünmekte, avın hiç açılmaması, tamamen yasaklanması için gereken politikaları üretmemektedir. Bizler, tüm hayvan severleri avın yasaklanması konusunda siyasilere baskı yapmaya çağırır, oy değil can düşünen siyasileri ise bu talebimizle yüzleşmeye davet ederiz.  Dünya Yalnız Bizim Değil Hareketi 28/8/2019 2 (2)

Baraka Kültür Merkezi’nden Özerk Tiyatro Talebi ve Yaşar Ersoy’a Destek

By Nazen Şansal

2

2

Baraka Tiyatro Ekibi, Devlet Tiyatroları önünde sokakladığı bir oyun ile özerk ve özgür tiyatro talebini dile getirdi. Sol Anahtarı elemanlarının da yer aldığı müzikli oyunda, özgürce şarkı söyleyen gençler, siyasi atama olan yasakçı bir müdürün sansürüne ve baskısına maruz kalarak sanatlarını diledikleri gibi yapamaz hale geldiler. Ardından, oyuncular Ataol Behramoğlu’nun “Bu Yangın Yerinde” isimli şiirini okudu. Tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a destek Oyun sonrası, Baraka aktivisti Nazen Şansal tarafından yapılan açıklamada, Devlet Tiyatroları’nın hükümetlerin değil halkın değerli bir kurumu olduğu vurgulanarak, siyasi atama ile yönetilmesine, yasakçı ve baskıcı zihniyetlere,  özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş-geçmiş hükümetlere ve tiyatro üstadı Yaşar Ersoy’a hadsizce dil uzatanlara “TEPKİ” gösterildi.

1

Basın açıklamasının tam metni şöyle: Burada bir yangın yerinin yanı başındayız şimdi… 20 yıl önce kül olan Devlet Tiyatrosu’nun yanındayız! 20 yıldır sahnesizliğe mahkum edilen, siyasi hesaplarla, kişisel çıkarlarla istisnasız her hükümet döneminde müdahale edilen, her şeye rağmen inatla üreten tiyatro sanatçılarının ve emekçilerinin yanındayız. Çünkü Devlet Tiyatrosu, kendi politik görüşüne göre müdür atayıp burayı yönetmeye soyunan, kendini “patron” ilan eden başbakanların, kültür bakanlarının değil, halkın bir kurumudur.  Nereli olduğu veya nereden geldiği fark etmeksizin, halkların kardeşliğine kucak açmalı ve hizmet etmelidir. Biz tiyatro severler olarak tiyatromuzun, küllerinden yeniden doğmasını arzuluyoruz. Ama nasıl? Özerk olarak, özgür olarak… Atanmış siyasilerin değil, sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin kolektif kararlarıyla yönetilmesini istiyoruz. Tüm sanatçıların ve tiyatro emekçilerinin geleceği garanti altında, güvenceli çalışabilmesini ve böylece kimsenin baskısına maruz kalmadan özgürce üretebilmesini istiyoruz. İşte bu nedenle; Yıllardır Özerk Tiyatro Yasası yapmayan tüm hükümetlere tepkimizi gösteriyoruz! Halkın yanında görünüp, sanatın özgürlüğünden bahsedip Devlet Tiyatrolarını aynı yapısal sorunlarla baş başa bırakan CTP-TDP-HP-DP dörtlüsüne tepkimizi gösteriyoruz! Evrensel olan ve ifade özgürlüğünü de içeren sanatı sadece kendi dar çerçevesinden gören milliyetçi, gerici, baskıcı, yasakçı, sansürcü Ulusal Birlik Partisi’ne ve ırkçı, bölücü Yeniden Doğuş Partisi’ne tepkimizi gösteriyoruz! Sanatın özgürlüğüne, yani özüne, varlık sebebine el uzatanlara; bu halkın yetiştirdiği en değerli sanatçılarımızdan Yaşar Ersoy ustaya hadsizce dil uzatanlara tepkimizi gösteriyoruz! 3 4 5 6  

Baraka’dan Devlet Tiyatroları Önünde TEPKİ Oyunu

By Nazen Şansal

görsel

Baraka Kültür Merkezi olarak, Özerk tiyatro yasası yapmayan gelmiş geçmiş hükümetlere, sanata yasak koyan Devlet Tiyatroları müdürüne ve onu atayan baskıcı zihniyete TEPKİmizi gösteriyoruz! Bu amaçla 22 Ağustos Perşembe saat 18.00’de Devlet Tiyatroları önünde (Okullar Yolu) kısa bir oyun ve şiir sokaklayacağız. Tiyatroya gönül veren tüm sanatçılar, sanatın özgürlüğüne inanan tüm halkımız ve duyarlı örgütler davetlidir.

görsel

   

13. Baraka Yaz Kampı Gerçekleştirildi

By Kamil İpçiler

67840485_2711948248815534_482600632960679936_n

Baraka Kültür Merkezi tarafından bu yıl 13.sü düzenlenen yaz kampı Tatlısu’da (Akatu) gerçekleştirildi. 2-4 Ağustos tarihleri arasında, Tatlısu Belediyesi tarafından işletilen Zambak Tatil Köyü’nde Baraka aktivistlerine ve dostlarına açık olarak düzenlenen çadır kapmında, tüm yıl boyunca yaşanan yoğunluk ve yorgunlukların ardından katılımcılar bir yandan hep birlikte dinlenip eğlenirken diğer yandan da yeni bir üretim ve mücadele sürecine hazırlanmak için enerji depoladılar.
Baraka Tiyatro Ekibi tarafından yapılan tiyatro atölyesinden Sol Anahtarı Müzik grubunun konserine; satranç ve tavla turnuvalarından spor oyunlarına değin bir dizi etkinliğin yeraldığı 2 günlük çadır kampında ayrıca “Kültürel alan araçlarının politik mücadeleye katkısı ve aralarındaki diyalektik ilişki” konulu bir de forum (söyleşi) gerçekleştirildi. 67428810_2709048875772138_4744532771391668224_n 67523906_2709048785772147_2251227827120635904_n 67697339_2709048665772159_6512989210536837120_n 67840485_2711948248815534_482600632960679936_n 67931796_2709048605772165_935731987769982976_n

TC yetkilileri federasyonun modası geçmemiştir dedi

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Büyükelçi ve Genel Kurmay başkanı ağız birliği yaparak iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitlik ve güvenlik için yeni ve ortak önlemler hakkında konuştular. Kıbrıs konusunda BM Güvenlik Konseyi’nin Barış Gücünün süresini uzatma kararı vesilesiyle konuşup Kudret’in “federasyonun modası geçmiştir” sözü ve diğer TC’yi […]

Görüşme isteme yarışı başladı

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: En ‘barışçı’lar çok taraftar toplayıp bol bol barış demeye başladı. Yenidüzen’de dış ilişkiler edebiyatı yapan ‘barışçı’ da görüşme isteğine olumlu baktı ama Rum’ların kendilerini insan yerine koymak niyetinde olmadığını da veciz bir şekilde dile getirdi ve havayı bulandırdı. Görüşme önerisi dışişleri bakanı tarafından […]

Protokol gizli çünkü içindekilerin öğrenilmesini istemiyorlar, o zaman AÇIKLAYALIM

By YKP
Genel Sekreteri Murat Kanatlı son imzalanan ekonomik yıkım paketinin detaylarının kamuoyu ile paylaştı. Kanatlı, “protokol gizli çünkü içindekilerin öğrenilmesini istemiyorlar” dedi ve protokolün kendilerine ulaştığının ve kamuoyunun bilmesinde yarar olduğuna inandıkları için detayları paylaşacaklarına vurgu yaptı. Kanatlı, protokolde “Kooperatif Merkez Bankası yeniden yapılandırılacaktır” dendiğini, bunun da tıpkı güneyde olduğu gibi bankanın kademeli olarak kapatılması hedefi […]

Yaz Kursları Şölenle Sona Eriyor

By Kamil İpçiler

yaz kursları 2016 haber foto.jpg

Baraka Kültür Merkezi’nin bu yıl 7.’sini düzenlediği çocuklar için ücretsiz yaz kursları yarın (Cumartesi) saat 19.00’da, Kızılbaş’taki Baraka lokalinde gerçekleştirilecek şölenle son buluyor. Haziran ayındaki “Eğitsel Spor Aktiviteleri” ile başlayan yaz kurslarında görsel sanatlardan satranca, fen deneylerinden felsefeye, müzikten dansa, yogadan seramike, hayvan sevgisinden insan haklarına kadar bir çok konu bilimsel bir müfredatla çocuklarla buluşturuldu. Çevre bilinci dersinde sebze ekip can suyu vererek toprakla buluşan çocuklar, Girne Kalesi’ne düzenlenen gezi ile tarihe yolculuk yaptı. Şenlikli Final Yaz kurslarının finalinde, çocukların kurslar boyunca yaptıkları üretimleri sergileme ve öğrendiklerini sahneleneme şansı bulacağı bir şenlik düzenleniyor. Bu renkli şenlik, Cumartesi akşamı saat 19.00’da, Baraka Kültür Merkezi’nde gerçekleşiyor. Baraka’dan yapılan açıklamada şölene başta çocukların aileleri olmak üzere tüm halkımızın davetli olduğu belirtildi.

Laf cambazlarına paçayı kaptırmamalıyız

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran son siyasal gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Dünya, Kıbrıs’ın bölünüp ayrı devletler kurulmasını kabul etmedi. İki dünya savaşından sonra bir daha böylesi savaşı görürse dünyanın sonunun da geleceğini anlayanlar BM gibi bir örgütle çare aradı. Ama Kıbrıs gibi bir barış projesiyle bir sömürgeden kurtulmayı İngiltere gibi en büyük sömürgeciye rağmen başarsa […]

Devlet Aklından Hukuk Devletine – Cansu N. Nazlı

By Nazen Şansal
Argasdi’mizin “Çocukluk” temalı yeni sayısı bayilerdeki yerini almışken, “Adalet” temalı eski(meyen) sayımızdan bir yazıyı sizlerle paylaşıyoruz.  Toplumsal yaşamımıza ismen girmese de, cismen varlık gösteren bir olgudur Devlet Aklı. Bu yüzden ilk duyduğunuzda yabancı gelse de, basitçe tanımlayıp örneklendirince hemen tanıyacağımız bir tutuma karşılık gelir. Devlet Aklı, üstün otoritenin (yani devletin) çıkarlarının bütün diğer bireysel, toplumsal […]

DSA/Jacobin/Haymarket-sponsored ‘Socialism’ conference features US gov-funded regime-change activists

By Levenshtein

The 2019 Socialism Conference, sponsored by American leftist juggernauts the DSA, Jacobin magazine, and ISO’s Haymarket Books, features regime-change activists from multiple US government-funded NGOs.

By Ben Norton and Max Blumenthal

Socialism is now apparently brought to you by the US State Department.

From July 4 to 7, thousands of left-wing activists from across the United States are gathering in Chicago for the 2019 Socialism Conference.

At this event, some of the most powerful institutions on the American socialist — but avowedly anti-communist — left have brought together a motley crew of regime-change activists to demonize Official Enemies of Washington.

One anti-China panel at the conference features speakers from two different organizations that are both bankrolled by the US government’s soft-power arm the National Endowment for Democracy (NED), a group founded out of Ronald Reagan’s CIA in the 1980s to grease the wheels of right-wing regime-change efforts and promote “free markets” across the planet.

Another longtime ally who has spoken at every single annual Socialism Conference since 2009, Anand Gopal, works at a liberal foundation that is directly funded by the US State Department. He is headlining a panel this year to provide “A Socialist View of the Arab Spring.”

Yet another 2019 conference panel rails against the socialist governments of Nicaragua and Cuba — two-thirds of John Bolton’s “troika of tyranny” — with outspoken proponents of regime change. One of the speakers, Dan La Botz, hosted an event in 2018 that featured right-wing Nicaraguan activists wearing masks and disguised as students, who were junketed to meet with Republican lawmakers in Washington by the US government-funded right-wing organization Freedom House.

The Socialism Conference’s regime-change lobbying “Nicaragua expert” La Botz has admitted in leaked emails obtained by The Grayzone that “there is virtually no left among the opposition” to Nicaragua’s democratically elected socialist government.

La Botz, a leader within Democratic Socialists of America, likewise acknowledged in these emails that there is “little likelihood of an outcome to the rebellion that goes beyond a more democratic capitalist regime.” But he has still vociferously lobbied for Nicaragua’s Sandinista government to be overthrown by US government-backed insurgents — and is using his platform at the biggest socialist conference in the United States to do it.

Merging of largest US socialist organizations

The 2019 Socialism Conference is advertised under the catchy slogan: “No borders, no bosses, no binaries.”

Each ticket comes in at a neat $105 per person (or a $250 “solidarity rate,” for the hardcore supporters) — and this doesn’t include the rate for the rooms at the hotel where it’s held.

For years, the Socialism Conference functioned as a platform for the International Socialist Organization (ISO), a small group steeped in the tradition of sectarian American Trotskyite politics, which pushed a hardline anti-communism and attacked virtually all socialist governments in history as “not truly socialist.”

Founded in 1977 after a long line of sectarian splits, the ISO never became a significant political force. It was mostly relegated to recruiting young impressionable students on liberal arts college campuses.

As an avowedly anti-communist organization, the ISO eschewed symbols long associated with the communist left, like hammers and sickles and red flags. Instead, it chose a clenched fist — one eerily similar to the symbol used by the US government-funded Serbian activist group Otpor and similar offshoots in Eastern Europe, which carried out Washington-backed neoliberal “color revolutions” in the years following the collapse of the Soviet Union and the restoration of capitalism.

The ISO claimed to be anti-war, but its leaders spent a disproportionate percentage of their time and resources attacking the anti-imperialist left. They could more accurately be referred to as the anti-anti-imperialist left.

This March, the ISO voted to dissolve — in a decision some former members joked was the most democratic act ever undertaken by the organization, which had been dominated by an unelected leadership of veteran Trotskyite activists.

The dissolution was prompted by evidence that the ISO’s steering committee mishandled sexual assault allegations. It also came as the ISO’s membership was shrinking and rapidly being absorbed by a newly burgeoning anti-communist organization, the Democratic Socialists of America, or DSA.

Now that the ISO has dissolved, some of its past prominent members have entered the ranks of the DSA, burrowing from within to inject their anti-anti-imperialist politics into the group.

Because Trotskyites are so sectarian and notoriously incapable of holding together organizations, they are infamous for infiltrating larger, more popular groups and trying to take them over, in a tactic known as entryism.

This is precisely the strategy being used by former members of the ISO — and by another tiny US Trotskyite organization, Solidarity, which was led by anti-Nicaragua regime-change activist and Socialism Conference speaker Dan La Botz, now a leader in DSA.

Democratic Socialists of America is the largest self-described socialist organization in the United States, with more than 60,000 card-carrying members. It is also very heterogeneous, with many internal contradictions and conflicting political views.

In 2019, for the first time, the organizers of the Socialism Conference — including many holdovers from the ISO leadership — joined together with two new sponsors: DSA, and the closely DSA-allied Jacobin magazine, another platform for anti-communist and anti-anti-imperialist politics.

At the bottom of the Socialism conference website, a note reads, “Brought to you by Haymarket, Jacobin, and the Democratic Socialists of America.” Haymarket is the book publishing arm of the now-defunct ISO, and its editorial board features some of the group’s former leaders.

Top speakers at the conference include Democracy Now host Amy Goodman, Jacobin magazine founder and editor Bhaskar Sunkara, and journalist Naomi Klein, the inaugural Gloria Steinem Endowed Chair in Media, Culture and Feminist Studies at Rutgers University. Klein was chosen to head the final plenary, titled “Care and Repair: The Revolutionary, Democratic Power of a Global Green New Deal.”

The 2019 Socialism Conference, like its annual predecessors, combines calls for radical economic democratic transformation and progressive social progress with the demonization of independent foreign governments that are targeted by the US government for regime change, such as Nicaragua, Cuba, Syria, Iran, China, and Russia.

The schedule of panels on foreign policy and international issues features a veritable who’s who of leftist regime-change activists. There is even a talk devoted specifically to demonizing the anti-imperialist left.

Curiously, the 2019 Socialism Conference has no panels devoted specifically to Venezuela, which since this January has endured a US-led right-wing coup attempt, and which is suffering under suffocating sanctions that amount to a de facto economic blockade. In the past, the ISO has harshly criticized Venezuela’s democratically elected socialist government, condemning Presidents Hugo Chávez and Nicolás Maduro for not being radical enough and for not supposedly implementing the vague concept of “socialism from below.”

In this way, the 2019 Socialism Conference also stands out as a sign of the effective political merging of what had previously been two distinct political trends: the Cliffite Trotskyites of the International Socialist Organization and the anti-communist social democrats of the Democratic Socialists of America.

Anti-China ‘workers’ rights’ groups funded by anti-labor US government

One of the most eyebrow-raising panels at the 2019 Socialism Conference is entitled “China and the US: Inter-Imperial Rivalry or Class Struggle and Solidarity?” The panel portrays the US and China as equally malicious imperialist powers, downplaying and whitewashing the uniquely destructive nature of Washington’s foreign wars and corporate domination.

The panel features three speakers, two of whom work for anti-China groups that are funded by the US government’s regime-change arm, the National Endowment for Democracy. The third speaker is Ashley Smith, a former leader of the ISO who has spent the past eight years romanticizing foreign-backed, far-right sectarian Islamist “moderate rebels” in Syria.

The first speaker listed on the panel is Elaine Lu, the program officer at China Labor Watch. This group is described by the Socialism conference website simply as “a New York-based NGO advocating for workers’ rights in China.”

What Socialism Conference sponsors DSA, Jacobin, and Haymarket did not disclose is that its speaker’s employer is funded by the National Endowment for Democracy.

The NED states without qualification that its goals include supporting “free markets” abroad. At the top of the about page on its website is a video of right-wing cold warrior Ronald Reagan inaugurating the US government-funded body.

The National Endowment for Democracy’s 990 tax forms show how Washington’s regime-change arm has bankrolled China Labor Watch for years. Substantial NED funding goes back to at least 2009.

According to the NED’s 2015 form 990, China Labor Watch received a $150,000 grant that year. On the NED’s 2013 tax form, it lists another $110,000 grant for China Labor Watch.

In 2014, China Labor Watch got $150,000 from the NED. According to the group’s annual report that year, its total revenues for all of 2014 was $238,003, meaning 63 percent, or nearly two-thirds of its funding came from the US government.

China Labor Watch’s other major donor is the Tides Foundation, a liberal organization that also happened to be one of the main financial sponsor’s of the ISO’s parent non-profit. In 2014, Tides gave $40,645 to China Labor Watch, another 17 percent of its budget that year.

Joining Elaine Lu as the other main speaker on the Socialism Conference’s anti-China panel is Kevin Lin, who coordinates the China program at the Washington, DC-based NGO the International Labor Rights Forum.

The Socialism Conference once again failed to mention that this group is also bankrolled by the National Endowment for Democracy.

According to the NED’s 2016 form 990, the US government’s regime-change arm gave the International Labor Rights Forum $150,000 that year alone.

The International Labor Rights Forum likewise received $96,590from the NED in 2015, and $62,500 in 2014.

The Socialism Conference also identified Kevin Lin as a co-editor of the Made in China journal, which focuses on labour rights. A disclaimer at the bottom of the publication’s swanky website notes that it is funded by the European Union’s Horizon 2020, a neoliberal business program which the European Commission describes as “the financial instrument implementing the Innovation Union, a Europe 2020 flagship initiative aimed at securing Europe’s global competitiveness.”

These are the financiers behind the speakers that the Socialism Conference and its sponsors the DSA, Jacobin, and Haymarket brought together to explain why China is a malevolent imperialist power.

Some of these groups may seem progressive, but they operate in effect as vehicles for US government soft power, exploiting the cause of human rights or labor rights to undermine and destabilize foreign governments that Washington has targeted for regime change.

China Labor Watch and the International Labor Rights Forum are far from the only ostensibly progressive anti-China groups funded by the US government.

Other China-related NED grantees include “human rights” organizations like the Network of Chinese Human Rights DefendersHuman Rights in ChinaChina AidChina Change, and China Rights in Action (another Tides grantee), along with the New York-based Chinese Feminist Collective and news websites like China Digital Times.

China Labour Bulletin, which maintains a map of strikes going on across the gigantic country, is likewise frequently cited by left-wing websites in the US. While its slogan is “Supporting the Workers’ Movement in China,” China Labour Bulletin (CLB) is actually based in Hong Kong, and it is funded by the US government.

CLB notes on its website that it “receives grants from a wide range of government or quasi-government bodies, trade unions and private foundations, all of which are based outside of China.” For decades, CLB’s founder and executive director Han Dongfang broadcasted anti-China programming on Radio Free Asia, a US government-funded propaganda outlet that was founded by the CIA to push anti-communist disinformation. Han’s work is funded by the National Endowment for Democracy, and he was a leader of the 1989 Tiananmen Square protests.

The ISO’s newspaper Socialist Worker has praised Han Dongfangas a leftist hero, without ever disclosing his extensive links to the US government’s regime-change machinery. Socialist Worker has repeatedly drawn on the work of China Labour Bulletin, over more than a decade. The ISO’s journal the International Socialist Reviewhas also relied on the US government-funded organization’s research, and Jacobin magazine has noted CLB’s “roots go back to the Tiananmen Square protests.”

Human Rights Watch, another key part of the regime-change lobby, has lionized Han, happily noting that his show on the US government’s Radio Free Asia “is one of the network’s most popular programs.”

China is just one of the countries where the US government’s soft-power arm funds such putative progressive groups. The NED likewise funds many liberal anti-Cuba organizations, such as the Foundation for Human Rights in Cuba, Center for a Free Cuba, the Cuban Institute for the Freedom of Expression and Press, and the news website CubaNet. Or there are NED-funded groups pushing regime change against Syria and Iran, like the Damascus Center for Human Rights Studies and Human Rights Activists in Iran.

While the United States has one of the lowest rates of unionizationin the industrialized world, a bloody history of worker repression and anti-labor laws, and historically weak unions among those that still do exist, its regime-change arm the NED has funded workers’ rights groups to promote a progressive image of America abroad.

For decades, for instance, the NED has bankrolled the international Solidarity Center of the major union federation the AFL-CIO. The center receives tens of millions of dollars from the US government’s regime-change arm annually, and returns the favor by avoiding topics that would anger the US State Department and bite the hand that feeds it.

Throughout the Cold War, the AFL-CIO remained a reliably anti-communist union that received funding from US government agencies, including the CIA, in order to combat and ultimately try to eliminate communist influence in the American labor movement. It was a textbook example of a controlled opposition.

This is not to say that NED-funded groups cannot at times have a positive impact on the lives of average people in repressive environments. But their work is always part of a larger agenda, with ulterior imperial motives guiding them along the way. A controlled opposition can make some changes, but it always remains controlled.

US State Department-funded speaker providing ‘socialist’ take on ‘Arab Spring’

Yet another speaker at the 2019 Socialism Conference works for a liberal foundation directly funded by the US government.

Journalist Anand Gopal, who has been a close ally of the ISO for a decade, has a panel all to himself this year: “A Socialist View of the Arab Spring.”

The Socialism Conference website did not provide a bio for Gopal, yet alone disclose that his employer is funded by the US government. It simply described him as a “Pulitzer-Prize nominated journalist,” and said he will explain how to understand “the lessons of the protests, uprisings, rebellions, and wars that shook the Arab world beginning in 2011.”

Left unmentioned is that Gopal serves as a “fellow with the International Security Program” at the New America Foundation. This foundation’s website makes it very clear that it is directly funded by the US State Department, along with massive corporations and banks — clearly institutions that are invested in advancing the revolutionary socialist cause.

Anand Gopal has harshly attacked the anti-imperialist left for opposing the international proxy war on Syria. He strongly supported the Syrian opposition, which is dominated by Salafi-jihadists, but which Gopal has consistently whitewashed and portrayed as a supposedly progressive force.

Gopal likewise reported inside al-Qaeda-occupied territory, which The New Yorker euphemistically described as “Syria’s Last Bastion of Freedom.” And he has constantly downplayed the billions of dollars of funding and weapons from the US, Europe, Israel, Saudi Arabia, Turkey, and Qatar that kept the Syrian opposition afloat, fueling the brutal war for years.

Going back to at least 2009, Gopal has spoken at every single one of the ISO’s Socialism Conferences — in 20182017201620152014201320122011, and 2010.

Gopal has also done more than a dozen extensive interviews for the ISO’s newspaper Socialist Worker and journal the International Socialist Review, blaming the rise of ISIS on Official Enemies and spreading the conspiracy theory that the US is actually “helping the regime” of Syrian President Bashar al-Assad, not truly trying to overthrow it.

‘Socialist’ lobbying for US-backed right-wing coup in Nicaragua

Another noteworthy 2019 Socialism Conference panel, called “Problems of the US Left: The Cases of Cuba and Nicaragua,” is led by Dan La Botz and Samuel Farber, veteran Trotskyite activists and outspoken proponents of regime change in the two respective countries.

The speakers’ problem with the US left appears to be that it has demonstrated too much solidarity with socialist governments in Havana and Managua, which, in their view from inside the United States, “rely more on bureaucracy than democracy.”

Farber is a Cuban exile who left the country for unspecified reasons in 1958 – a year before its revolution – and spent the rest of his life as a professional critic of its socialist government. Today, he contributes regular attacks on the Cuban Revolution to journals from Jacobin to New Politics to In These Times, where he published a trenchant denunciation of Fidel Castro upon his death in 2016.

Farber accuses Castro of developing a model of “state capitalism,” wielding a term Trotskyite ideologues routinely fling at any revolutionary government that is insufficiently pure. He calls for “a revolutionary democratic alternative… through socialist resistance from below.”

The concept of regime change “from below” is also central to the rhetoric of exile groups like the People’s MEK, a US- and Saudi-backed cult of personality that calls for toppling Iran’s government through “indigenous regime change.”

Dan La Botz, for his part, has risen to prominence as a full-time opponent of another member of the Trump administration’s “troika of tyranny”: the socialist government of Nicaragua, and the Sandinista movement that it represents.

La Botz has published an anti-Sandinista manifesto with ISO publisher Haymarket Books, which is advertised as a survey of “the failures of the Nicaraguan Revolution, by one of the most important Marxist-historians of Latin America.”

In June 2018, as a US-backed, violent regime-change attempt surged across Nicaragua, threatening the rule of democratically elected President Daniel Ortega, La Botz attempted to mobilize left-wing US support for the anti-Sandinista opposition. That month, he joined an anti-Sandinista event — co-sponsored by DSA’s New York branch, Haymarket, the academic journal NACLA, and the Marxist Education Project — at Saint Peter’s Church in New York City, to drum up local support for the coup.

The event featured speeches by several Nicaraguan anti-Sandinista activists who were involved in the regime-change attempt, including self-described students who wore masks on stage, concealing their identities from the audience.

The Grayzone has obtained internal DSA email reports authored by La Botz which revealed that, days after the event at Saint Peter’s Church, those same students met with right-wing Republican legislators on Capitol Hill, including neoconservative Senators Marco Rubio, Ted Cruz, and Ileana Ros-Lehtinen.

The students beamed with pride, appearing without masks in photo ops with the avowedly anti-socialist members of Congress. Their trip was financed by Freedom House, a right-wing soft-power organization that is funded almost entirely by the US government.

Humbled to meet with Nicaraguan student leaders who are risking their lives fighting for freedom. Their bravery and perseverance will overcome the Ortega dictatorship’s tyranny. #SOSNicaragua pic.twitter.com/BGkc6kEVTc

— Senator Ted Cruz (@SenTedCruz) June 6, 2018

The students’ US-backed delegation included Victor Cuadras, a fanatical right-wing activist who openly supported Donald Trump’s agenda for Latin America and blamed the governments of Cuba, Venezuela and Nicaragua for the caravan of desperate asylum seekers on the US-Mexico border.

Victor Cuadras (@AndinoCuadras), the Nicaraguan student coup leader who was flown to DC by US govt @freedomhouse to drum up regime change, echoes and endorses Donald Trump’s anti-migrant fanaticism against the #Caravan pic.twitter.com/CzwDCOMiMu

— Max Blumenthal (@MaxBlumenthal) November 6, 2018

On June 15, 2018, Dan La Botz sent an email report to DSA leadership, reflecting on the event. He acknowledged that “the Nicaraguans both on the panel and in the public had virtually no political analysis and no vision or program for the future of their country.”

Then in a follow-up email report sent to DSA leadership on July 24, La Botz defended the students’ collaboration with neoconservative politicians like Rubio and Cruz.

“The students, ages 21 to 24 or so, who spoke on our panel then went off to speak with Republican legislators, guided by a rightwing foundation,” he wrote. “While, of course, we do not think that this is a good strategy, this is perfectly understandable given that the Republicans are in power and have the ability to do something about Nicaragua.”

While marketing the anti-Sandinista activists as grassroots youth deserving of left-wing solidarity, La Botz admitted in his internal DSA report, “Nicaraguan opponents of the regime in the United States hold a wide variety of political views, though there is virtually no left among the opposition here that I am aware of.”

And while publicly framing the regime-change operation in Nicaragua as a progressive uprising, La Botz privately conceded, “There is, however, little likelihood of an outcome to the rebellion that goes beyond a more democratic capitalist regime.”

As The Grayzone reported in 2018, the US government’s regime-change arm the National Endowment for Democracy boasted of spending millions on anti-Sandinista civil society and media outfits “to lay the groundwork for insurrection” in the years and months ahead of the coup.

While the coup attempt in Nicaragua was portrayed as a peaceful people’s uprising by figures like La Botz, it was in fact a violent putsch that saw armed elements erect roadblocks across the country, holding up ambulances, torturingbrutalizingkidnapping, and murdering supporters of the Sandinistas.

Anti-Sandinista insurgents dragged an unarmed, on-leave police officer to death from a truck and then burnt his corpse at a roadblock. They raped a 10-year-old girl at a roadblock and burnt the homes of local Sandinista legislators. They occupied and ransacked a public university campuswrecked a women’s health center, and torched a daycare center.

The armed opposition wreaked this havoc while attacking police stations with mortars and gunfire, during a national dialogue in which the police were ordered to remain in their barracks. In the end, Nicaragua’s opposition caused the deaths of over 60 innocent people, while grinding the country’s previously productive economy to a halt.

Once the coup was extinguished, the US Congress passed the Nica Act without debate, imposing harsh sanctions on Nicaragua’s economy that emulated those already leveled against Venezuela and Iran.

On January 9, Dan La Botz appeared at a meeting of the New York City DSA Anti-War Working Group to amp up the attack on Nicaragua’s socialist government. There, he was challenged by Gunar Olsen, a contributor to The Grayzone, about the event he organized last year with masked right-wing Nicaraguan students sponsored by Freedom House.

La Botz claimed that the event had originally been planned as a discussion of his book, but that “somebody said, these students were coming through. And I said, that sounds great.”

He continued: “My view is, they came from their country because someone gave em some money, and they can come to the United States and they wanted to talk to somebody who might be able to help their country… It may have been though that there were some conservative political forces working with them and the Republicans, it may have been that there was some of those four students that was more hip than the others but it wasn’t my impression.”

La Botz concluded by telling Olsen and the DSA crowd, “I don’t feel at all bad, I don’t think it was a terrible thing. I think they were four young people coming to this country that wanted to speak there. We didn’t know they were going there, we didn’t know where they were heading, I didn’t know they were gonna speak there. Would I do it again? If I knew what was going to happen I’d probably say, let’s see if we can find some other students.”

However, in his private email assessment of the event to DSA leadership, La Botz had defended the students’ subsequent meetings with right-wing Republicans as “perfectly understandable.”

In his internal DSA report, La Botz went on to characterize those in the US left that opposed the coup in Nicaragua as “foreign leftists” who are “backers of Putin, Assad, Iran, Hamas, and now Ortega.”

La Botz did not respond to several attempts to reach him by phone.

‘Revolutionary socialists’ funded by the non-profit industrial complex

The force behind the annual Socialism Conference, the International Socialist Organization marketed itself as a radical, even revolutionary movement supporting “socialism from below.” But it was deeply embedded in the non-profit industrial complex.

The ISO operated legally through its parent non-profit organization the Center for Economic Research and Social Change. A tax-exempt 501(c)(3) organization, CERSC received huge grants from the Tides Foundation.

The Tides Foundation is well known for funding progressive groups, but only as long as they do not rock the boat too much.

A Canadian environmental activist who has participated in projects funded by Tides told The Grayzone that the foundation funded a trip to the 2011 United Nations Climate Change Conference in Durban, South Africa, but eventually pulled funding for their environmental group’s excursion to the 2012 UN conference in Doha, Qatar, because the foundation was afraid the activists would carry out peaceful forms of civil disobedience.

“They funded some people — those who wouldn’t rock the boat because they didn’t want people engaging in civil disobedience,” the Canadian environmental activist told The Grayzone.

Another activist published a “whistleblower’s open letter to Canadians” explaining that the Tides Foundation, which funded many environmentalists in the country, was “too afraid of reprisals from the government to act,” after the office of right-wing Prime Minister Stephen Harper threatened to challenge the foundation’s charitable status.

Why a milquetoast liberal foundation would fund the ISO, a supposedly revolutionary socialist organization, raises serious questions about that group’s agenda.

In fact, while the Tides Foundation was serving as one of the biggest financiers of the ISO, it was also funding Democratic Party-aligned organizations and even pro-Israel groups like J Street and the New Israel Fund, which actively campaign against the Palestinian call for BDS (Boycott, Divestment, and Sanctions against Israel) and support the preservation of a settler-colonialist ethnically exclusivist state.

Haymarket Books, blending important literature with regime change propaganda

While the ISO was marginal during its existence, it punched above its weight through front organizations and prominent members who worked in the mainstream media and academia.

The ISO’s publishing arm, Haymarket Books, has been especially influential. Haymarket describes itself as a “radical, independent, nonprofit book publisher based in Chicago,” which had been the base for the ISO.

Haymarket has indeed published many important books on pressing issues. However, it has supplemented these works with anti-anti-imperialist screeds that echo the US State Department’s rhetoric, but framed as “from the left.”

Among Haymarket’s most aggressively marketed releases of 2018 was “The Impossible Revolution,” a collection of essays by the Syrian exiled writer Yassin al-Haj Saleh, who now lives in Turkey and functions as a lodestar to self-styled left-wing supporters of regime change in Syria.

Al-Haj Saleh’s book was blurbed by Charles Lister, a former functionary of the UK’s Conservative Party who became a top lobbyist for arming Salafi-jihadist insurgents in Syria at the Gulf monarchy-funded Middle East Institute in Washington, DC.

State Department cables exposed by WikiLeaks indicate that Yassin al-Haj Saleh was a US government informant in regular correspondence with American officials in Damascus. One such memo, dated April 24, 2006, features advice by al-Haj Saleh apparently delivered to US officials in the country to use Islamism as a weapon against the government of Bashar al-Assad.

Haymarket has also recently published “Indefensible,” a book-length denunciation of the anti-imperialist left by the writer Rohini Hensman.

The manifesto features ham-fisted attacks on journalists Julian Assange, John Pilger, and Seymour Hersh, along with unqualified support for virtually every US and NATO military intervention in the past 30 years, as well as the dirty war on Syria and the Maidan coup in Ukraine.

Anand Gopal, the longtime ISO ally who speaks at the Socialism Conference every year, while working for a liberal foundation funded by the US State Department, praised Hensman’s book as a guide to “how to be a principled internationalist in the era of imperialism.”

More recently, Hensman took to the DSA’s official website to attack The Grayzone editor Max Blumenthal, Seymour Hersh, and Robert Fisk as “neo-Stalinists” engaged in a “convergence” with neo-Nazis. No evidence was provided to support the extreme claim.

Ashley Smith, an ideologue of the now-defunct ISO, says he is currently writing another anti-anti-imperialist book for Haymarket entitled “Socialism and Anti-Imperialism.”

Tiny, irrelevant Trotskyite groups, from South to North America

Trotskyite groups are notorious throughout the world for their extreme sectarian tendencies. The organizations rarely last long, frequently splintering into tiny groupuscules over political disagreements.

Unsurprisingly, then, the so-called “left” opposition in Nicaragua, Venezuela, and Cuba — which is celebrated by Trotskyite groups like the ISO — is in fact infinitesimal and insignificant.

Nils McCune, a socialist and environmental activist who has lived in Nicaragua for years, explained in an interview on our podcast Moderate Rebels that one of these parties, the Movement for the Renovation of Sandinismo (MRS) is a tiny group that is irrelevant in the country. Unable to mobilize popular support, this “left” opposition can only lobby the US government for regime change.

As Blumenthal, a co-author of this article, revealed in MintPress News, the MRS has received direct support from the US government in its campaign to prevent the election of Daniel Ortega as president, and lobbied for sanctions against Nicaragua after he was elected.

Similarly, in Venezuela the ostensible left opposition has offered “critical support” to Washington’s regime change efforts.

This February, a leader of the marginal Venezuelan Trotskyite group Marea Socialista held a friendly meeting with Juan Guaidó, the US-appointed right-wing coup leader.

On February 5, Guaidó tweeted a photo of a meeting with Marea Socialista’s Nicmer Evans.

Juan Guaidó hails from the far-right party Voluntad Popular, which was practically founded by the US government and has been deeply involved in street violence throughout Venezuela.

Hoy sostuvimos un encuentro con ex Ministros del Gobierno del ex presidente Chávez. Escuchamos sus planteamientos, y coincidimos en la necesidad de resolver los problemas de los venezolanos.

Seguimos trabajando y escuchando a todos los sectores que quieren un cambio #VamosBien pic.twitter.com/4FGM0gecZO

— Juan Guaidó (@jguaido) February 5, 2019

Jesus Rodriguez Espinoza, a Chavista who lives in Venezuela and is editor of the independent news website, the Orinoco Tribune, told The Grayzone when we reported in the country in February that Marea Socialista is “tiny” and has “no power.” He was genuinely surprised at how much coverage these minuscule groups have received in the US progressive media, because inside Venezuela they have negligible influence.

Yet the Trotskyite organization has constantly been given a platform by the ISO’s newspaper Socialist Worker (Marea Socialista even enjoys its own tag on the website). Jacobin Magazine, the self-declared “leading voice of the American left,” has also given a huge platform to Marea Socialista operatives to push for what they call a “Chavismo from below” — despite the fact that the Trotskyite group is virtually unknown to average Venezuelans, including to millions of poor and working-class Chavistas.

Also featured in the February 5 photo of the meeting with US-backed coup leader Juan Guaidó was the anti-Maduro liberal intellectual Edgardo Lander, who is popular in anti-communist left-wing circles in the US but almost unknown inside Venezuela. Like Marea Socialista, Lander has enjoyed very positive coverage in the progressive Anglo press.

Democracy Now, which has advanced regime-change propaganda on Syria on repeated occasions, offered its platform to Lander this May. Hosts Amy Goodman and Nermeen Sheikh lobbed softball questions at the intellectual, and failed to disclose that he met with Guaidó.

In his Democracy Now segment, Lander admitted that his outfit is a “small collective,” whereas the Chavista movement he criticizes is massively popular in working-class barrios across the country.

The International Socialist Organization has played a similar role in the US, with little visibility outside the left and almost no grassroots base.

Now that the ISO has disbanded, its veterans can reach into the rapidly growing ideologically diffuse world of Democratic Socialists of America, using platforms like Socialism 2019 to infect DSA’s youthful core with the imperial politics of regime change – but always “from the left,” and always “from below.”

By Ben Norton and Max Blumenthal

The post DSA/Jacobin/Haymarket-sponsored ‘Socialism’ conference features US gov-funded regime-change activists appeared first on Αγκάρρα.

Kudret dengenin kurulmasından memnun olmuş

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran son siyasal gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Sanki emrinde uçak gemileri, denizaltılar, uçaksavar ve denizaltılar var, savaşacak bol asker ve masraflar için de bol para var, Yavuz araştırma gemisinin denizimize gelmesine memnun olmuş; “denge kuruldu” buyurdular! Artık Rum Yunan ikilisi karşılıksız atıp tutamayacak Kudret de tüm kudreti ile oyuna katılabilecek. Bu […]

Bir türlü beğendiremiyorlar

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran son siyasal gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Türkiye’yi istediği kılığa sokmak ve iradesini halka rağmen egemen yapmak için devlet bürokrasisini kullanmak çabaları sonunda bizi de etkilemekten uzak duracak değildi. Türkiye’de her dediği bir yasa olan tek adam rejimi tamamlanmak üzere iken bütçesini kontrol ettiği bir avuç ülkemizi hem de bazı kazançlar […]

Çağdaş insan yönetimsiz olamaz – Alpay Durduran

By YKP
Başımıza bir de füze düştü ama akıllanmadık. Akıllansaydık ellerini kollarını sallayarak füzeyi tavaf edenleri izledikten sonra Türkiye’den gelen ve özel kıyafetler giyen görevlileri görünce “arkadaşlarımızı niye uyaran olmadı” diye öfkelenen insanlar görmeli idik olmadı. Türkiye’den özel kıyafetli insanlar geldi ve zehirli olabilecek maddeler için korkmayın dedi diye ellemeyen kalmadı. Devletimiz olsaydı halkın içinden hiç değilse […]

Η ράβδος και το πουλάρι. Του Kutlu Adalı

By nikosmoudouros
Ακολουθεί μετάφραση στα ελληνικά αποσπάσματος από το τελευταίο άρθρο του Kutlu Adalı που δημοσιεύθηκε δύο μέρες πριν από τη δολοφονία του στις 6 Ιουλίου 1996. Πρέπει να παραιτηθούμε από την πολιτική της «μητέρας πατρίδας – μικρής πατρίδας». Στην ψυχή αυτής της πολιτικής υπάρχει το κρίμα, υπάρχει η ανικανότητα και το κλαψούρισμα, υπάρχει η επαιτεία και […]

Η ράβδος και το πουλάρι. Του Kutlu Adalı

By nikosmoudouros
Ακολουθεί μετάφραση στα ελληνικά αποσπάσματος από το τελευταίο άρθρο του Kutlu Adalı που δημοσιεύθηκε δύο μέρες πριν από τη δολοφονία του στις 6 Ιουλίου 1996. Πρέπει να παραιτηθούμε από την πολιτική της «μητέρας πατρίδας – μικρής πατρίδας». Στην ψυχή αυτής της πολιτικής υπάρχει το κρίμα, υπάρχει η ανικανότητα και το κλαψούρισμα, υπάρχει η επαιτεία και … Continue reading Η ράβδος και το πουλάρι. Του Kutlu Adalı

Baraka Yaz Kampı Sizi Çağırıyor

By Mustafa Batak

kamp 2

Baraka Yaz Kampı Sizi Çağırıyor   Tüm yıl boyunca yaşanan yoğunluk ve yorgunlukların ardından birlikte dinlenmek, eğlenmek, üretmek ve tartışmak için, dostluklarımızı pekiştirmek, yeni bir üretim ve mücadele sürecine hazırlanmak için gerçekleştireceğimiz yaz kampımıza sizleri de bekliyoruz. 2-4 Ağustos tarihleri arasında, Akatu (Tatlısu) belediye tesislerinde gerçekleştireceğimiz kampımız çadır kampı şeklinde olacaktır. Kamp programımızda her zaman olduğu gibi tiyatro atölyesi, katılımlı müzik etkinliği, satranç, tavla, andrez turnuvaları, plaj sporları gibi etkinliklerin yanı sıra, “Kültürel alan araçlarının politik mücadeleye katkısı ve aralarındaki diyalektik ilişki”  konulu bir de forum (söyleşi) gerçekleştirilecektir. Kişi başı günlük konaklama 100 TL olup, bu fiyata sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahildir. Çadırlar, katılımcılar tarafından temin edilecektir. Baraka Yaz Kampı Görsel ÖNEMLİ NOT: Kampımıza katılım sınırlı sayıda olup, katılımcıların en geç 12 Temmuz 2019 tarihi saat 17:30’a kadar aşağıdaki iletişim numaralarından kayıt yaptırmaları gerekmektedir.    İletişim: 0542 853 79 69 ve 0542 851 48 20

Soruyorum Size Adalet Nedir? – Pınar Piro

By Nazen Şansal

soruyorum size adalet nedir

  Yeni sayımız "Çocukluk" dosyası ile matbaaya girmeye hazırlanırken "Adalet" dosyamızdan bir yazıyı sizlerle paylaşıyoruz... Argasdi... Bu topraklarda üreterek direnmek için oku, okut, yay!

soruyorum size adalet nedir

Şimdi çıksak sokağa ve sorsak önümüze çıkan kişilere: “Siz adaletli bir insan mısınız?” diye, hemen herkes “evet” diyecektir muhtemelen. “Evet, ben hayatımda herkese adil davranmaya özen gösteririm. Kimseye haksızlık yapmam. Haksızlığa uğratılmayı da kabul etmem, hakkımı ararım.” Ve ardından bir soru daha sorsak: “Peki sizce adil bir toplumda mı yaşıyoruz?” diye… Yine hemen herkes benzer cevapları verecektir: “Hayır, maalesef toplumumuz herkese adil davranmıyor.” Peki nasıl oluyor da herkesin kendini adalet timsali gördüğü bu sistemde toplumsal adaletten söz edemiyoruz? İşte tam da bu yüzden; sistem yüzünden. Çünkü adalet sadece bireysel değil toplumsal bir olgudur. İnsanların kendi hayatlarını sadece kendi istemleri doğrultusunda var olacak bir adalet anlayışında yaşamaları da adil bir topluma ulaşmanın önündeki en büyük engeldir. Ve bunun yani insanların önce ve hatta bazen sadece kendi haklarını gözetmelerinin sebebi de, içinde yaşadığımız ya da yaşamaya çalıştığımız, birilerinin diğerinin üzerine basarak hayatta kalabildiği sistemdir. Adalet nedir? Adalet, bir toplumda birey haklarını sağlama istemi, hakkın egemen olması durumudur. Çağlar boyunca filozofların adalet hakkında çeşitli görüşleri olmuştur. Kimine göre adaletin özünde bireyin kendini koruma içgüdüsü bulunurken, kimine göre adalet dostluktan beslenir. Kimine göre adalet, adaletsizlikten korkulduğu için uğruna mücadele edilen bir amaçtır. Adalet için güç gerektiğini düşünen filozoflara göre de, güçsüz iktidar adaletsiz, adaletsiz güç zorbadır. Adaleti açıklamaya çalışırken ortaklaşılan eşitlik ve özgürlük kavramları, zamanlara, durumlara ve kişilere göre değiştiği için de herkes adalet olgusunun altını farklı biçimlerde doldurmuştur. Bizce adalet nedir? Toplumu oluşturan her bir birey olarak haklarımızın peşine düşmemiz gayet doğaldır. Ancak kabul etmek gerekir ki, kendi haklarını arayan insanların birçoğu, o hakkı elde ederken geriye kalan insanların haklarına ne olduğunu pek de fazla umursamayıp gemisini kurtaran kaptan olmayı seçmektedir. Oysa kişilerin her zaman ve sadece kendi haklarını arayıp, temas ettikleri kişilerle olan ilişkilerinde adalet sağlamakla yetinmesi, toplumun geri kalanını daha da büyük bir karmaşaya itmektedir. Adalet, herkes için ulaşılabilirse, birisi hakkını elde ederken öteki ezilmiyorsa ancak adalettir. Hak vermek, ezen için lütuf, hakkı elde etmek de ezilen için başarı ise bu hiç de adil bir durum değildir. İş bulamayanın kötü koşullarda çalışmak zorunda kalması ve üstüne üstlük geçinecek maddi yeterliliğe de ulaşamaması ama bunun yanında topluma hiçbir faydası olmayan kişilerin para içinde yüzercesine refaha ulaşması sınıfsal adaletsizliğin en büyük göstergesidir. Adil toplumda öyle bir sistem yaratılmalıdır ki, ağır iş yükünün altına giren işçiler evine ekmek götürüp götüremeyeceğini, çocuğunun okul masraflarını nasıl karşılayabileceğini kara kara düşünmek zorunda kalmadan, o yükün altından keyifle kalkabilmelidir ve bu iş yükü toplumun her kesimince paylaşılabilmelidir. Sendikalı çalışanlar haklarını arama mücadelesinde sesini yükseltip sokakları doldururken, sendikasız işçi çalıştırmanın da yasak olmasını savunmalı ve bunun için gerekeni yapmalıdır. Mahkemelerde yargılanan hiçbir kimse, karşısındakinin sermayesi altında ezilmemelidir. Şiddet uygulayan kişi bilmelidir ki, esas güç özgürce yaşama hakkını savunmaktır ve adalet insanların birbirine zarar vermeden yaşaması için vardır. Bir de Themis var ki herkes için anlamı başka. Tıpkı adalet gibi... Themis, Uranüs ve Gaia’nın kızıydı ve kendisi de bir tanrıçaydı; adalet ve düzen tanrıçası… Mevsimlerin, yılların, sanatların düzenini sağlayan, yaşamla ölüm dengesini kuran bir tanrıçaydı. Themis heykeli ise adaletin simgesi haline geldi. Ancak günümüze kadar gelen Themis, mitolojidekiyle birebir aynı değildir. Örneğin Eski Yunan’da kara bir giysi içinde olan ve bir elinde asası bulunan Themis’e, kılıç ve terazi Rönesans Dönemi’ndeki ressamlarca yakıştırılmıştır. Themis’in elindeki terazi, adaletini ve onu ölçülü şekilde dağıtmasını temsil etmektedir. Diğer elindeki kılıç ise adaletin keskinliğini ve gücünü yansıtmaktadır. Göz bandı ise adalet dağıttığı kişileri görmemesini, yani tarafsızlığını ve objektifliğini simgelemektedir. Bu da mitolojide olmayan ve yorumcular tarafından eklenmiş bir nesne. Bazen heykellerde ayağının altında bir kitap ve bacağına dolanmış bir yılan görürüz. Kitap, adaletinin kurallardan dayanak aldığını gösterir. Yılan ise haksızlıkları ve kötülükleri temsil eder ve Themis tarafından ezilir. Oysa günümüzde bizlere sunulan adalet hiç de heykelin anlattığı gibi değil. Adaletin gücünü sadece parası olanlar kullanabiliyor. Kitaplarda yazan yasalara ulaşmak olabildiğince zor, zaten bu kitapların pek çoğu da ezilenin değil ezenin kurallarını yazıyor. Ve hakkını arayanının ayağına dolanan yılanın başını ezecek bir hak hukuk yargı sistemimiz de yok. Şimdi çıksam sokağa ve sorulsa bana... Adalet, sadece mahkeme koridorlarında aranacak bir hak değildir. Hatta adaleti hukuk sisteminde aramak günümüzde yapılacak en büyük hatalardan biri haline gelmiş durumdadır. Adalet, eşit iş yapanların eşit ücret edinmesidir. Adalet, aynı evi, aynı yolu, aynı sokağı, aynı parkı kullananların birbirinin farkında olması ve iyi kötü her şeyi adil paylaşmasıdır. Adalet her çocuğun ücretsiz ve kaliteli eğitim alabilmesidir. Adalet, her bireyin refah içinde yaşayabileceği bir ülkeyi sadece bir hayal olmaktan çıkarabilmektir. Adalet, herkes için sağlanabildiğinde, işte o zaman başka bir dünya ellerimizde şekillenecektir.   Pınar Piro pınarpiro@gmail.com   Kaynaklar: https://www.insanokur.org/felsefeye-gore-adalet-nedir/ https://www.wannart.com/adaletin-simgesi-tanrica-themis

Ne hale sokulduk anlamak kolay değil

By YKP
YKP Sekretarya üyesi Alpay Durduran Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri değerlendirdi. Açıklama şöyle: Maraş’ın açılması ve güven yaratıcı önlemler paketi içinde yer alması “vatandaş heyecanlı ama umutsuz” başlığı ile haber oldu. Gazeteye göre vatandaşlar kapalı Maraş’ın açılmasını heyecanla karşıladı ama gerçekleşmeyebileceğini düşündü. Gazete kendinden o kadar emindi ki istisna tanımadı. Olayın arkasından üst kademede bir papara […]

Hasanbulliler Destanı – Şifa Alçıcıoğlu

By Nazen Şansal

bulli

  Argasdi yeni sayımız "Çocukluk" dosya konusu ile hazırlanırken, son sayımızdan "Kültür" sayfası yazımız...

bulli

 

Sıcak ve kurak, tefeciliğin ve hırsızlığın ayyuka çıktığı bir yıl: 1877… Kıbrıs’ın en uzak topraklarında, dağlık ve ormanlık bölgeleriyle ulaşımın çok zor sağlandığı, *Şeher’den ve ticaretten uzak bir bölge: Baf… Yoksulluğun ve cahilliğin pençesine düşmüş bir halkın kahramanları: Hasanbulliler… İşte böyle bir zamanda bir destanın yazılma hikayesi başlar: Kuş, civciv ya da tavuk manasına gelen (pouli) Bulli lakaplı kardeşlerin yaşadığı Baf kazasına bağlı Mamonya köyünden kıvılcımlanan, kimilerine göre eşkıya, kimilerine göre birer kahraman olan Hasanbulliler’in bitmeyen şarkısı böylece çalınmaya başlar kulaklarınıza… Hasan Ahmet Bulli, kendisine atılan iftira ve yalancı tanıkların ifadesiyle mahkumiyet cezası alınca, bu yapılan haksızlığa dayanamaz ve kendisini tutuklamaya gelen zaptiyelerin ellerinden kaçarak, dağlara sığınır. 18 ay süren bu kaçak yaşantısında, onu yakalamak için bölge polislerinin yanında Lefkoşa’dan da on kişilik bir zaptiye ekibi gelir. Ancak onu yenen ve zaptiyelere yakalanmasına neden olan şey o yıllarda Kıbrıs’ın en büyük hastalıklarından biri olan sıtmadır. Sıtmaya yakalanan Hasan, tutuklanır ve bir onbaşıyı öldürmekten yargılanıp idama mahkum edilir. Ama cezası daha sonra ömür boyu hapse çevrilir. Bu sırada abilerinin ardından Kaymakam lakaplı ortanca kardeş Mehmet Ahmet Bulli ve küçük kardeş Hüseyin Ahmet Bulli (Gavunis) de bir kavgada bıçakladıkları birinin ölmesi üzerine dağlara çıkarlar. Kardeşlerinin zor durumda olduğunu haber alan büyük kardeş Hasan Bulli, onlara yardım için Büyük Han’da bulunan hapisaneden kaçmaya çalışırken vurulup öldürülür. Destanın kalan kısmını Hasanbulliler’in kardeşleri Mehmet yani Kaymakam ve sarı yüzlü olduğu için kavun anlamına gelen Gavunis lakaplı Hüseyin ve arkadaşları yazacaktır. *** Kaymakam der, aslımızı sorarsanız Mamonya, Bakınız bize ne yaptı bu dünya Biz ne Hanya biliriz ne de Konya Talha’nın garazı varıdı bize İsterdi ille versin bizi İngilize Hüseyin Bulli der, ben Hüseyin Bulliyim hem firavun Merhametim yoktur, kim olsa kıyarım Hatır bilmem, her arzumu yaparım Öldüm teslim olmadım İngilize … (1)   Kıbrıs’ta artık farklı bir devir vardır. Soğuk tavırları, küçümseyici bakışlarıyla adaya ayak basan İngilizler, “bozulan” düzeni yeniden sağlamak için asi ilan ettiği bu gençlere karşı acımasız bir şekilde savaşmayı kafasına koymuştur. Ne var ki İngilizlerin yarattığı bu sömürü düzenine karşı halkın tarafı da bellidir. Cinayet, hırsızlık, kadın kaçırma gibi adi suçlar işlemiş olmalarına rağmen, ister korkudan, ister hayranlıktan deyin, onlara karşı saygı duyan halk, yardımda bulunmaktan asla çekinmemiş ve hiçbir zaman onları ele vermemiştir. Dönemin polis komutanı, Kareklas, Hasanbullilerle ilgili hazırlamış olduğu kitapçıkta şu ifadeleri kullanmıştır: “Bu rapor, Hasanbulliler ve arkadaşlarının suç faaliyetlerinin tüm hikâyesidir. Limasol ve Baf sınırındaki köylerde ve ayrıca bunlara komşu olan köylerde, onların işlemediği bir tür suç ya da yaptıkları kirli bir iş olmayan hiçbir köy yoktur. Eminim ki, köylerin çoğunda sadece erkekler değil, kadınlar ve çocuklar dahi onları desteklemekte idiler ve onlar köyde bulunduğu sırada polisin gelmekte olduğu görüldüğü zaman, ya köydeki erkekler, kadınlar ya da çocuklar koşarlar, onlara haber verirler ve kaçaklar tedbirlerini alırlardı.” Fakat Mehmet Talha adında birisinin kurduğu tuzak sonucunda İngilizler tarafından yenilgiye uğratılırlar. Rumca yazılan ve Hasanbullileri gaddar ve zalim bir şekilde gösteren destanda olay şu şekilde anlatılmaktadır: Çevirdiler martinleri birbiri ardına Küçükleri Hüseyin’i o saattan benzettiler kalbura Soruşturma için götürdüler Kasaba’ya Hısımları çekerdi saçlarını yola yola İş gelsin bir yere, asılmaya kalsın On üç ay hem da beş gün durmadan savaştılar (2) *** 1900’lü yılların başında Lokman Hekim olarak bilinen, Dr. Hafız Cemal tarafından yazılan Türkçe destan, dellal olan Aynalı tarafından okunmakta idi. Yazıldıktan tam bir asır sonra 2000 yılında “Dance of Cyprus” dans grubu tarafından tiyatral bir şekilde sahneye taşınan Hasanbulliler destanı, Tahsin Oygar ve Hüseyin Saltan tarafından bestelenen sözlerle yeniden hayat bulmuştu. 2012 yılında ise Sol Anahtarı tarafından “Başka Bir Şarkı” isimli albümden bizlere seslenme fırsatı yakalamışlardı adeta… Bazen adaletsizliğe isyan duygusuyla halkın zihninde kahramanlar ortaya çıkar ve tıpkı yel değirmenlerine karşı savaşan Don Kişot, zenginden alıp fakire veren Robin Hood gibi zorba bir dünyada masalsı bir kahramanlık yaratırlar. Oysa gerçek kahramanlar içimizden çıkanlardır. Onlar ki bu memlekete emek veren, onuruyla mücadele edenlerdir. İlk kez Kıbrıs adasının dışına çıkıp hemşirelik eğitimi alan Türkan Aziz ve adı resmi tarih kitaplarına geçmeyen kadın kahramanlar yanında Kıbrıs’ın tarihine damga vuran ve özellikle İngiliz Sömürge Yönetimi’nin düzenine karşı kendi “adalet” anlayışlarını getiren, isimlerine destanlar düzülen Hasanbulliler, Arap Ali, Gavur İmamlar vardır!   Şifa Alçıcıoğlu Sifalcicioglu@gmail.com   *Şeher: Lefkoşa   (1)  Hasanbulliler Destanı, Dr. Hafız Cemal, okuyan dellah Aynalı. (2)  Hasanbullilerin Türküsü, Hristodulos Çapura, Türkçe’ye çeviren: Burhan Mahmudoğlu   Kaynak: Bir Zamanlar Kıbrıs’ta, Ahmet Haşim Gürkan, Galeri Kültür Yayınları. https://www.youtube.com/watch?v=pCXTB6SX5JI Hasan Bulliler Destanı- Sol Anahtarı
❌